Biraz da farklı, değişik bakışlar

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hesap gününde “Ne yapayım, bana öyle dediler” diyerek  kurtulmak mümkün müdür?

“Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..Yaratan Rabbinin adıyla oku… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır...Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?Muzzemmil 4, İkra 1, Yunus 100, Mu’minûn 80

Allah, aklı kullanmayı, onu yapabilmek için okumayı, sürekli bilgi edinmeyi, bilinçlenmeyi, bilmeyi, aramayı, sormayı, düşünmeyi öğütlüyor.
Bilinçli olan, b
ilgiye edindiği haliyle değil, her yönüyle sorup, araştırıp, iyice öğrenip düşündükten, anladıktan sonra inanır.
Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır.

Hiçbir fikir, birisi doğru olduğunu söylüyor diye doğru değildir.

Bunlara hangisi uyuyor?

Manevi mirasım akıl ve bilimdirdiyen Atatürk mü?

 “Aklı bırakın, nakle bakındiyen şeyh, hoca, hocaefendi mi?

Yandan ya da üstten tıklayarak erişebileceğiniz sayfalarda bunların cevabı araştırılmaktadır.

Yazılarımda anlaşılmayan bir husus olduğu takdirde  sormaktan çekinmeyin. Ancak bizi okuyan, takip eden değerli insanlara saygımız gereği:

Lütfen forum, Facebook grubu gibi açık tartışma ortamında değil, sayfa sahibinin kendi dünyasını anlattığı özel bir yerde olduğunuzu unutmayın.  Görüşleri beğenmeyen olursa X tuşuna basıp çıkabilir. Çok ender de olsa, düşünceye saygısızlık yaparak sayfa sahibine yanlışlığını ifade etmeye, direktif, akıl vermeye kalkanlar, karşı görüşlerini empoze edenler, doğrudan ya da aklınca yemlik sorularla başlayıp ardından sayfayı sabote etmeye, sulandırmaya çalışanlar olmaktadır.
Yine arada da olsa yasalara-etiğe aykırı, terbiye sınırları dışına çıkan, uygun üslupta olmayan, nefret duyguları, yalanlar, iftiralar içeren, inançlara saygı duymayan, yorumculara sataşan-direktif-akıl veren, karşılıklı suçlamalara, kişisel tartışmalara-gerginliğe yol açacak nitelikte olan, kes-yapıştır, izinsiz-kaynaksız alıntılar, kişisel-siyasi-mezhep-misyoner-tarikat-cemaat propagandaları, maksatlı sitelerin tanıtımları, reklam- amaçlı, konularla ilgisiz, maksatlı, çelişkili, tekrarlayan yorumlara da rastlanmaktadır.
Bunlar anında ve gerektiğinde geriye dönük olarak moderasyona uğramaktadır. Aşırı uzun olanların moderasyonu uzun sürebilir. Sayfa reorganizasyonlarında yorumlar otomatikman silinebilir.1901340_835664903130155_9081936962293004650_n

Yoğun ilgi görmekte olan içerikler büyük ölçüde günlüklerden ve kısmen de alıntılardan oluşmakta daha sonra eklemeler, güncellemeler olmaktadır. Bu yüzden yazı ve fotoların tamamı ya da bir bölümü izin alınmadan  ve aktif link verilmeden alıntılanamaz/iktibas edilemez. 

Yazılarımı yedeklemeye çalıştığım Blogspot sayfam dışında başka yerlerde bana ait olarak gösterilenlerle ilgim yoktur.

free countersÜlke sayacı kayıt peryodu 1 haftalıktır.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Reklamlar
Atatürk, Azerbaycan, Dünya, Konya, Orta Doğu, reenkarnasyon, Türk dünyası, Türkiye, Yurdum, İnanç içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Hileli iş vaadi nasıl anlaşılır?

Hileli iş vaadi “Recruitment Scam” daha çok yurtdışından Linkedin gibi profesyonellerin buluştuğu sayfalardan ya da iş ilanları/kariyer sayfalardaki profil bilgilerinden faydalanılarak halihazırda işi olmayanlara (freelance) gönderilen mesajla/e-postalarla yapılmaktadır. Bu tip mesajlarda genelde falanca şirketin adam aradığı bunun için falanca mail adresine CV gönderilebileceği gibi ifadeler yer alır. Böyle mesajların hileli (scam) olup olmadığını anlamak zor değildir.

  1. İlk bakılacak şey, bilgilerin gönderilmesi istenen e-posta adresinin uzantısıdır. Bu “uzantı” adı belirtilen şirkete ait olmalıdır.   Yahoo, live, hotmail, gmail, comcast, workmail, aol, mail2 v.b. gibi ücretsiz adres uzantıları verilmişse mesajı hemen çöpe atın. Genelde şirket adı inandırıcı olması için @ işaretinin önüne yazılmaktadır. Bunu hiçbir ciddi şirket yapmaz.

  2. Mesajda yazım (imla) hatalarına dikkat edin.  Ciddi iş yazışmalarında bunlar olmaz.

  3. Size mail gönderenler mesajda şirketin gerçek web sayfa adresini vermiş olabilirler. Bunun önemi yoktur. Bu olsun olmasın belirtilen şirket adını internette arayarak kendiniz bulun ve şirketi iyice inceleyin. Şirket web sayfasında personel ihtiyaçları da belirtilmiş olabilir. Bu sizi yanıltmasın. Size mail gönderenler bundan faydalanmış olabilirler.

  4. Şirketin adres bilgileri ile size gelen antetli yazıdaki adres bilgilerini karşılaştırın. Adreste kasıtlı olarak ufak tefek harf hataları olması muhtemeldir.

  5. Şirketin sizin bulduğunuz web sayfasındaki iletişim bilgilerinde bulunan e-posta adresine durumu bildirin ve teyit (konfirmasyon) isteyin. Mail adresi varsa şirketin insan kaynakları departmanına göndermeyi tercih edin. Çok gerekliyse bulduğunuz web sayfasında verilen numaraya telefon edin. Bu biraz zaman alacaktır. Dolandırıcılar bunu bildikleri için sizden 24 saat içerisinde cevap vermezseniz konuyla ilgilenmediğiniz varsayılacaktır gibi bir şart koymuş olabilirler. Önemli değil. Gerek görüyorsanız zaman kazanıcı bir soru sorun mesela çalışma izninin nasıl alınacağı gibi.

  6. Başvurmadığınız bir iş teklifinin hileli olması büyük ihtimaldir.

  7. İstekler inandırıcı olması açısından aşama aşama gönderilecek ve süreler belirtilecektir.

  8. İleriki aşamada iyi bir ücret karşılığında size tecrübenize yaklaştığı tahmin edilen bir pozisyon teklif edilecek ve form doldurmanız istenecektir. Önerilen paranın piyasa fiyatının, şirket skalasının üzerinde olması, iş ile ilgili çok yetersiz bilgi verilmiş olması hatta hiç bilgi verilmemiş olması da muhtemeldir.

  9. Teklif edilen pozisyon ve maaşın sizin kalifikasyonlarınızın üzerinde olması çok muhtemeldir. Söz konusu pozisyonda sizin fazla ya da hiç deneyiminizin olmadığı da dolandırıcılığın önemli bir göstergesidir.

  10. İşin teklif edildiği yerin vize ile gidilecek bir ülke olması muhtemeldir ki ileriki aşamalarda vize, oturum, çalışma kotası çıkarma gibi ön masraf gerektiren prosedürlerle ilgili sizden para istenebilsin.

  11. İleriki aşamalarda para istenecektir. Mesela akreditasyon gideri, gönderilecek olan uçak bileti bedeli, staj, orientasyon bedeli gibi. Bu paranın ileride maaşınızdan geri ödeneceği de belirtilebilir. Bu kesinlikle dolandırıcılıktır. Hiçbir düzgün iş teklifinde, teklif kimden gelirse gelsin, para istenmez.

  12. Ciddi firmalar görüşme yapmadan kimseyi işe almazlar. Sadece e-posta ile işe alındınız mesajına itibar etmeyin.

  13. Home Office yani evden çalışma teklifi de çok rastlanan hileli iş vaadlerinden biridir.

  14. Kaynağının doğruluğundan yüzde % emin olmadıkça  kimlik, pasaport, ehliyet, sosyal sigorta, adres gibi bilgilerinizi vermeyin.  Bunlar sizin adınıza sahte evrak düzenlemede, kredi kart çıkarmada ve diğer dolandırıcılık yöntemlerinde kullanılabilir.

Bülent Pakman. Ekim 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

Myanmar’da Türk Esirler

Şu gelen atlı mıdır, sorun Bağdatlı mıdır?

1. Dünya Savaşı öncesi Basra Körfezi’nde Katar dışında pek çok emirlik   İngilizlerin zorla imzalattıkları anlaşmalar ile İngiliz işgaline açık hale gelmişlerdi. İngilizler  petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i işgal ettiler. Abadan’daki İngiliz petrol tesislerini koruma altına almak için 7 Kasım 1914’te Şatt-ül Arap Nehrinin Osmanlı yakasında bulunan Fav Yarımadası’na asker çıkardılar. 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgal ettiler. Yerli askerlerle karışık Osmanlı kuvvetleri işgale karşı koyamadı.

Irak’ın güneyi, Birinci Dünya Harbi’ne girdiğimiz 1914 Kasım’ında 31 yaşındaki bir binbaşıya, Süleyman Askeri Bey’e emanet edilmişti. Binbaşının rütbesi 1915’in 3 Ocak’ında yarbaylığa yükseltildi, o gün hem Basra valiliğine, hem de Basra’daki 28. Fırka’nın kumandanlığına tayin edildi ve Süleyman Askeri Bey daha sonra “Irak ve Havalisi Umum Kumandanı” oldu. Genç yarbay gayet vatanseverdi ama Irak gibi geniş toprakların kaderine hâkim olacak kadar tecrübesi yoktu; daha da önemlisi, çoğu İttihatçılar gibi hayalperestti. Arap aşiretlerini “İslam Birliği” şemsiyesi altında birleştireceğine inanıyor, Basra’ya saldıran İngilizleri “Aşiretlerin yardımıyla ve süpürge sopasıyla” kovacağını söylüyordu.

12 Nisan 1915’te, kendisinden kat kat üstün İngiliz birliklerine hücum etti, Basra yakınlarındaki Şuayyibe’deki Bercisiyye Ormanı’nın çevresinde üç gün boyunca ardarda şehid verdi ve İngilizler birliklerinin neredeyse tamamını imha ettiler. Süleyman Askeri Bey Kut’ülamare’ye çekilmek zorunda kaldığında hatasının farkına varabildi ama hayalperestiği kadar namuslu olduğu için, kendi cezasını bizzat vermesi gerektiğini düşündü ve 14 Nisan günü tabancasının şakağına dayayıp tetiği çekti!

Kut’ülamare’yi ele geçirip Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldırdıran İngilizler’i  Osmanlı Kuvvetleri, Britanyalıları Selmanpak’ta (Selman-ı Pak) durdurdu. Kanlı çarpışmalardan sonra İngilizler 26 Kasım 1915 tarihinde çekildiler. Kuşatılan İngiliz birlikleri beş ay süren bir direnişten sonra teslim oldu. General Townshend dahil 13 399 esir alındı. Bir kısım Britanyalı birlikleri General Townshend’in yardımına geldiyse de İran’daki Hamedan’a kadar sürüldüler. Kut savaşında 300 subay ve 10 bin er şehit verildi. İngilizler bu cephede toparlanıncaya kadar saldırılarına ara vermek zorunda kaldılar. Ancak Osmanlı’nın buradaki üstünlüğü geçici oldu. İngiliz birlikleri yavaş yavaş toparlandılar, 1917 yılı başında istedikleri güce ulaştılar. Saldırıya geçtiler. 11 Mart 1917’de Halil Paşa’nın komutasındaki Osmanlı askerleri Bağdat’ı boşaltırken General Maude yönetimindeki İngiliz birlikleri Bağdat girdiler. Osmanlı kuvvetlerinin Bağdat’ı geri alma teşebbüsü başarılı olamadı. Samarra’yı da ele geçiren Britanya Ordusu, Musul’a doğru ilerlemeye başladı. Bağdat’ı geri almak için 6. Ordu’yla Halep’te kurulan 7. Ordu birleştirilerek Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu kuruldu. Halep’te hazırlıklar sürerken, İngilizler Tikrit’e kadar ilerlediler. Irak’ın Musul haricinde tamamı İngilizler’in eline geçti.

Türk askeri, Irak Cephesi’nde sıcak ve koleradan dolayı kayıplar verdi. İlaç ve cephane eksikliği kuvvetlerin azmini kırarken İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine ve altınlarına kanan pek çok Arap kabilelerinin hesapta olmayan saf değiştirmeleri cephenin kaderini tayin eden faktörlerden biri oldu.

Bu arada Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan’daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalışıyordu. Bu amaçla Hicaz’da, Asir’de, San’a da, Yemen’de Piyade Tümenleri ile 7’nci Kolordu Karargâhı ve Medine’de Muhafız Komutanlığı vardı.  Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu.

Osmanlı ordusunun Süveyş cephesinde 1915 -16 yıllarında 1. ve 2. Kanal harekatları ve Romani muharebesi hezimetle sonuçlandı. İngilizler, 22 Aralık 1916’da başlayan genel taarruz ile  El-Ariş’i ele geçirdiler, ancak Mart-Nisan 1917’de 1. ve 2. Gazze savaşlarında yenildiler. İngilizler bunun üzerine, Gertrude Bell ve Oxford’lu arkeolog ve sanat tarihçisi T. E. Lawrence gibi ajanları vasıtasıyla sandıklar dolusu altın ve silah vererek Arapları ayaklandırdılar.

Araplar Şerif Hüseyin liderliğinde 1916’da Cidde, Mekke ve Taif’i ele geçirdiler.  Akabe Şerif Faysal tarafından 6 Temmuz 1917’de ele geçirildi. Böylece Arap ve İngiliz kuvvetlerinin tamamı Hicaz ve Mısır cephelerinde birleştiler. İngilizler ve Araplara karşı 27 Ekim 1917’de Üçüncü Gazze Muharebesi sonucunda Osmanlı Birüssebi’yi, Gazze’yi, Yafa’yı, Kudüs’ü terketti.

Enver Paşa’nın 16 Kasım 1917’de emriyle Medine boşaltıldı. Böylece Hicaz tamamen kaybedilmiş oldu.

Şerif Faysal Ocak-Şubat 1918’de Ebi’l Lesen’i, Tüfeyle’yi, Eriha’yı (Jericho) ele geçirdi. İngiliz Ordusu ile Emir Faysal ve Şerif Hüseyin kuvvetleri Nablus savaşını kazanarak Amman’dan sonra Ekim 1918’de Şam, ardından Halep’e girdiler. Böylece günümüz Filistin, Ürdün ve Suriye toprakları da kaybedildi. Mustafa Kemal Nablus savaşından kalan kuvvetlerin başına geçip geride oluşturduğu Katma hattında 26 Ekim 1918’de düşmanı durdurdu.

Osmanlı’ya isyan eden Yemen’e 1914-1918 yılları arasında  gönderilen 4 tümen askerden neredeyse dönen olmadı. Osmanlı’nın Yemen’de tespit edilebilen şehit sayısı resmi rakamlara göre 52 bin. Ancak  gerçek rakamın 300 bin olduğu kabul ediliyor.

Mondros Mütarekesine rağmen İngilizler 5 Kasım 1918’de Musul’a girdiler. Böylece Osmanlı Arap Yarımadasının tamamını kaybetti.

Irak cephesinin Türk esirleri

Osmanlı 1. Dünya Savaşında ölü, yaralı, esir veya kayıp sayısı  toplamı 1.5 milyon olup savaş alanında ölenler 250 bin, yaralanmalardan sonra ölenler 450 bin, kayıp olanlar 104 bin, İngilizlere esir düşenlerin sayısı 200 bin’dir. İngilizler sadece Kanal harekatlarında toplam 75 bin esir almışlardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşırken esir düşen Türk askerleri ülkelerine dönmesinler diye çok uzak yerlerde esir tutuldular. Örneğin; Sarıkamışta esir düşen 2000 askerimiz Ruslar tarafından Sibirya’ya, Bakü’ye sürüldüler, diğer cephelerde İngilizlere karşı savaşan askerlerimiz ise Mısır, Kıbrıs, Malta, Yunanistan, Irak, Birmanya, Hindistan ve Hindiçin (Güneydoğu Asya’da, kabaca Hindistan’ın doğusu ve Çin’in güneyinde kalan bölge) ülkelerindeki esir kamplarına yollandı ve bu kamplarda çok azı yaşayabildi kalanların çoğu da açlıktan ve hastalıktan can verdiler. İngilizler tekrar kendilerine karşı savaşması endişesiyle Kurtuluş savaşı sonuçlanıncaya kadar alınıncaya kadar esirleri vermek istemedi.

Irak cephesinde İngilizlerin eline düşen yaklaşık 161 bin Osmanlı esirinin 60 bini Hindistan’a, Birmanya’ya ve Kıbrıs’a götürüldüler. Aralarında Filistin, Suriye ve Hicaz Cephelerinden de gelenler olmak üzere tahminen 20 bin kadarı 1914-1918 arası Basra’daki toplama kamplarından gemilerle Karaçi’ye , oradan da trenlerle Kalküta’ya götürüldüler. Kalküta istasyon kampında tutulduktan sonra o zamanlar İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’a bağlı bir vilâyet olan Burma’ya (bugünkü adıyla Myanmar) getirilirken bir bölümü yolda öldü cenazeleri Myanmar’ın batısındaki Bengal Körfezi ile Andaman Denizi’ne atıldılar. Sağ kalanlar Irrawaddy nehri üzerinde çalışan mavnalara aktarıldılar.

Basra’da esir edilen Türk askerleri, yaralılarla beraber gemilerle İngiliz sömürgelerindeki esir kamplarına götürülürken

En büyüğü “Thayet” (Thayetmyo, Thayet Myo) olan “Meiktila”, “Munklon” ve “Şivebo” (Schwebo, nekahet kampı) ile “Rangoon” (Yangoon, karantina) kamplarına kapatıldılar. 12 bin Türk askeri karayolu, demiryolu, köprü, botanik bahçesi, büyük bir yapay göl ve gölün kenarına golf sahası yapımında işçi olarak çalıştırıldılar.

İstanbul, çoğu Basra’da ve Irak’ta esir düşen birliklerin âkıbetinden haftalarca haber alamadı, nerede oldukları ailelerine gelen ve üzerinde “POW-Prisoner of War” yani “Savaş Esiri” damgası bulunan mektuplar sayesinde öğrenilebildi.

Kamplarda hayat

Etrafı tel örgülerle çevrili olan kampta yerleşme rütbe esasına göre yapıldı. Böylece esir subaylar ayrı, erler ayrı barakalarda kaldılar. Erler, hazır yataklarda yatarken subaylara demir karyola, masa ve sandalye verildi. Bölgenin iklimi genellikle sıcak ve yağmurluydu.

Myanmar bol yağmur alan bir yer olduğu için kamplarda su sıkıntısına dair şikayetlere rastlanmadı. Nehir veya göl suyunun dışında kuyu suyundan da yararlanılıyordu. Yemeklerde et de verilmekteydi. Zaman içinde şikayetler sebebiyle bir Türk doktorun her gün yemekleri incelemesi sağlanmıştı. Esirler hep aynı yemeklerin verilmesinden şikayet ediyorlar, hiç olmazsa Ramazan ayında farklı yemekler verilmesini bekliyorlardı. Ayrı bir yemekhane olmadığından yemekler genelde barakalarda yenilmekteydi.

İlkel barakalarda 400’er kişilikti. Her esire haftada bir kutu kibrit ile haftada 40 adet sigara, ayda bir sabun veriliyordu. Aydınlatma gaz lambasıyla yapılıyordu. Kamplardaki temizlik ve sağlık şartları çok iyi değildi. Kampta esirlerin kendi paraları ile alabilecekleri çeşitli yiyeceklerin olduğu bir kantin bulunmaktaydı. Ancak ihtiyaçlarını parayla karşılamaları genelde imkânsızdı. Bu yüzden kendilerine ücretsiz olarak verilen fes, pamuklu gömlek, beyaz elbise, terlik, çorap, iç çamaşırı, yüz havlusu, ceket ve mendilden ibaret giyecekleri kullanıyorlardı. İçlerinde çarık giyenler de potin giyenler de olmuştu.  Ancak ilk zamanlarda durumun böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Esir subaylardan Suphi Bey 17 Aralık 1914 tarihli mektubunda şöyle der: “Dışarıyla temasta bulundurmadıklarından eşya ve çamaşır tedarik olunamıyor. Velhasıl âlemden habersiz bulunuyoruz.

Myanmar’daki Tayetmo Esir Kampı’nda İngiliz askerlerinin resmigeçidi. Türk savaş esirleri, arka taraftaki dikenli tellerin ardında resmigeçidi seyrediyorlar

Kıyafetleri ve çarıkları, yılda bir defa kamp yönetimi tarafından yenileniyordu. Giyim-kuşam konusunda subaylar daha rahat gözükmekteydi. Kampın terzisine elbise diktirebilenlerin kıyafetleri  daha düzgündü. Elbiselerin temizliği kamptaki çamaşırhane olarak kullanılan yerlerde yapılıyordu. Esirler Latin ve Arap harfli künye numaralarını gömleklerinin içinde ceplerinde bulundurmaktaydı.

Türk esirlerin esaret hayatında en dikkat çekici olan yönlerinden biri, dini hayatları ve kamplardaki kültürel faaliyetleriydi. Esirler, önceleri namazlarını kaldıkları barakalarda kılarken zaman içinde ahşap küçük bir barakadan cami yaptılar, aralarından biri imam oldu. Bu cami yörede hala kullanılmaktadır.

“İrravadi” ve “Ne Münasebet” adlarıyla gazete hazırlayıp elle yazıp çoğaltıyorlardı, esprili makaleler, coğrafi ve sosyal yazılar, şiirler yazıyorlar, karikatürlerle hayatta kalmaya, morallerini ayakta tutmaya çaba gösteriyorlardı. İrravadi esir kampının yakınındaki nehrin adıydı. Esirler kampta bir de müzik topluluğu kurmuşlardır. Özellikle subaylar kitap okuyor, resim ve müzikle meşgul oluyordu. Kamplarda Türkçe kitap bulunmuyordu. Esirler zaman zaman güreş, koşu, atlama, yürüyüş ve futbol gibi sportif faaliyetler de yaptılar. Özellikle futbol erler arasında büyük rağbet gördü. Kamptaki subaylardan Mülazım (Teğmen) Gani Efendi, bir hatırasını şöyle anlatıyor: “… İngilizler bize maç teklif ettiler. Bari şu İngilizleri burada yenelim dedik… Ama ilk üç maçı kaybettik. Sonraları topun sadece tepilmeyeceğini, paslaşıp yardımlaşarak kaleye havale edilmesi gerektiğini anladık…

Esir kampındaki askerlerimizin çıkarttıkları bir gazete

Esir subaylardan Suphi Bey’in bir kandil günü ve kampta nasıl vakit geçirdikleri hakkında eşine yazdığı mektuptan: “Kandil günü mevlid ve gecesi Kur’an okundu, tekbirlerle, tehlillerle vatanın selâmeti için dualar edildi. İbadet ve duayla vakit geçiriyoruz.”

Sebze yetiştirdiler, tavuk yetiştirdiler, hatta yumurtaları İngilizlere sattılar. Esirler dışardaki inşaat işleri dışında başta kampın temizlik işleri olmak üzere, çeşitli işlerde de çalıştırıldılar. Ağaç kesimi, marangozluk, taş kırma, bahçe işleri, terzilik, ayakkabı tamirciliği vs. bunlardan bazısıydı. Bu işlere karşılık bir miktar para kazanma imkânı olmuştu.

Albay Suphi Bey’in cenaze töreni. 1916 yılında esir kampında beyin
kanamasından vefat etmiştir. Kamptaki Türk esirler üzerinde önemli bir otoritesi vardır.

Kampta çadır hastanesi vardı, yedi Türk esir doktor ücret almadan çalışıyor, o berbat ortamda ameliyat bile yapıyorlardı. Bu durum İngilizlerin de işine gelmekteydi. O sebeple İngilizler onların bu davranışlarına karşılık doktorlara bölgede serbest dolaşma izni verdiler. Bu doktorlardan biri sonunda yurda dönmeyi başaran Binbaşı Behiç beydi. Esirler arasında en yaygın hastalık ishal, sıtma ve yaralanma idi. İkinci olarak ise zihinsel ve sinirsel rahatsızlıklar geliyordu. Esirler fiziken iyi olsa da moral açıdan iyi değillerdi. Esir kamplarında görülen ve tel örgü hastalığı denilen psikolojik rahatsızlığın esirleri çok etkilediği sanılmaktadır. Bu hastalık çok çabuk kızma, alıngan olma, içe dönüklük gibi davranışlarla kendini göstermişti. Öyle ki esaret hayatından bıkıp az da olsa içlerinde intihara kalkışanlar olmuştu. Yani psikolojileri allak bullaktı.

Thayetmyo kampındaki Türk esirleri ayda ortalama 10.000 mektup gönderirken, kampa 2.000-3.000 mektup geliyordu. Kamp idaresi her esire haftada iki mektup yazma izni veriyordu. Mektuplar ya Londra üzerinden yahut da doğrudan Hilal-i Ahmer (Kızılay) genel merkezine gönderilirdi. İstanbul’dan gönderilen cevaplar 5-6 hafta, Irak bölgesinden gelenler ise 4-5 ay sonra esirlere ulaştırılırdı.   Esirlerin gönderdiği mektuplar ise adres değişikliği, taşınma veya bulunmama gibi sebeplerle bazen yerine ulaştırılamamıştı. Esirlerle yakınları arasında sağlıklı ve hızlı bir haberleşmenin olmaması, her iki taraf için de büyük üzüntüye sebep olmuştu. Özellikle esirler arasında bundan dolayı da zihinsel ve psikolojik rahatsızlıklar belirdi. Bir zaman sonra İngilizler, dört satırdan fazla yazılmış mektupları esirlere vermeme kararı aldılar. Albay Suphi Bey bu durumu ailesine yazdığı mektupta şöyle haber vermişti: “Allah’a hamdolsun, sıhhatteyim. Birkaç ay kadar mektubunuzdan mahrum kalacağım. Sonradan getirilen bir usule göre, dört satırdan fazla yazılmış mektuplar sahiplerine verilmeyecek. Bundan önce yazdığım gibi, mektuplarınız dört satırdan fazla olmasın. 2 Mayıs 1916.

Mektila Esir Kampı’nda bulunan Koşikavaklı İsmail’in annesine yazdığı mektup: “Valideciğim. Öncelikle en samimi arzularımla hatırını sorar, iki ellerinden öperim. Bu tarafta sıhhatteyim. Sizin de sıhhatte olmanızı ümit ediyorum. Valideciğim, hemen hemen  *üç seneyi geçen esaretimde sizlere birçok mektuplar gönderdim.  Kat’iyen hiçbirinin karşılığını göndermediniz. Esir evladınızı böyle yabancı bir memleketlerde, esarette bulunduğumu biliyorsunuz.  Niçin bir kuru mektubunuz gelmesin… Sebebi nedir? Gözden uzak olduysak, gönülden de mi uzak olduk?   Herkesin anasından,   babasından mektuplar geliyor.  Ben de yollara bakıyorum.  Mahzun oluyorum. Bunları takdir edersiniz ki, tabii insanlıktır. Sizler benim anam, babam değil misiniz? Bu ana kadar mektupsuz kaldım.  Anneciğim, şimdi ve sonra sakın beni cevapsız bırakmayınız. Herhâlde sizlerden mektup isterim. Valideciğim, iki ellerinden öperim. Böylece mektubuma son verir. Mektuplarınızı gözlemekteyim.

Muhtemelen yazdığı mektuplar ve/veya cevaplar yerine erişmiyordu.

O dönemi yaşayan yöre halkı esir Türk askerlerinin orada bulundukları süre içinde hiçbir şekilde disiplinini yitirmediklerini, pejmurdeleşmediklerini, hepsinin çalışma dışındaki saatlerde yerli halkın arasına girmek için birer takım elbise edindiklerini hatırlıyor. Genelkurmay arşivlerinde de onların Milli Mücadele sırasında aralarında topladıkları cüz’i yardımı akıl almaz kanallar bularak Ankara’ya gönderdikleri bilgisi var.

Abdünnebi Efendi

Abdünnebi Efendi, Basra’nın Şattülarap kazasına bağlı bir köyde ilkokul öğretmeni idi. 1917’nin ilk günlerinde Basra’ya giren İngiliz birlikleri, esir aldıkları askerlerimizle beraber genç sivilleri ve Abdünnebi Efendi’yi de bir gemiye bindirdiler, haftalar sürecek bir yolculuğa çıkartıp Burma’ya götürdüler ve esir kamplarına koydular. Abdünnebi Efendi, Tayetmo’daki kampa kapatıldı.

Askerlerimizin bir kısmı daha yolculuk esnasında can vermiş ve cenazeleri denize atılmıştı ve Myanmar ile beraber bu ülkenin batısındaki Andaman Denizi de bu yüzden bir Türk Şehitliği olmuştu.

Abdünnebi Efendi’nin Thayetmyo’daki esir kampından sağ çıkıp çıkamadığı konusunda elimizde bir bilgi yok ama Osmanlı Arşivleri’nde bulunan bir dosya sayesinde, 1917 Ekim’inde hayatta olduğunu biliyoruz.

Dosya, Abdünnebi Efendi’nin birikmiş aylıkları ile ilgili ve sonraki yıllarda “İrtem” soyadını alıp bazı eserler kaleme yazacak olan İstanbul Vali Vekili Süleyman Kâni Bey’in imzasını taşıyor.

Süleyman Kâni Bey, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda Abdünnebi Efendi’nin 1914 Ekimi’nden 1917 Ekimi’ne kadar, yani üç sene boyunca maaş alamadığını yazıyor ve aylık üç yüz kuruştan toplam 11 bin 700 kuruş olan birikmiş maaşının diğer ödemelerle beraber 12 bin 822 kuruş yirmi para tuttuğunu söyleyip bu meblâğın Tayetmo’daki esir kampına havale edilmesi için Bakanlıktan izin istiyor.

Savaş esiri Abdünnebi Efendi’nin birikmiş aylıklarının ödenmesi hakkında Osmanlı Arşivleri’nde bulunan belgelerden biri

Şimdi çok uzaklarda olduğunu zannettiğimiz Burma yahut yeni ismi ile Myanmar, bizler için bir zamanlar işte böyle, bir öğretmenin birikmiş aylıklarını göndereceğimiz kadar yakın idi!

Esirlerin Akıbetleri

Bugün bile Burma’yı baştanbaşa geçen iki ana hattan biri olan başkent Yangon ile Thayet arasındaki 300 millik (9 bin km) demiryolu esir düşen Türk askerleri tarafından köle gibi çalıştırılarak yapılmıştır.

Beş bin civarında Mehmetçik tropik iklim ile çıkan salgınlara dayanamayarak hayata orada veda etti ve kampların bir köşesine defnedildiler. Talihsiz askerlerimiz birer birer hayatını kaybederken ölüm sırasını bekleyen talihsiz arkadaşları da başlarına mezar taşı dikiyordu. Salgın hastalıklara ve zor çalışma şartlarına dayanamayıp ölenlerden 2 bini Tayetmo kampında şehit düştüler. Çalışmayı reddeden birçok asker de öldürüldü. Şehit olan esirler için İngiliz hükümeti bir mezarlık yaptırdı. Mezar taşlarının üstündeki künye bilgileri bugün hâlâ okunabilecek kadar canlı duruyor. İsimleri Latin alfabesiyle yazılan Thayetmo bölgesindeki şehitlikte Kerküklü Muhammed, 20 Ekim’de ölen Şaban gibi pek çok asker yatıyor.

Toplam kaç kişi oldukları bugün bile hâlâ net olarak bilinmiyor ama, Myanmar’da beş bine yakın şehit mezarı olduğu tahmin ediliyor.

Sağ kalmayı başaranlar evlerine Mondros Mütarekesi’nden, 1918’den sonra dönmeye başladılar. Ancak kamplarda yaptıkları menfi propagandalara rağmen gönderilen esirlerin Kuvay-ı Milliye’ye katıldıkları istihbaratını alan İngilizler esirleri göndermeyi bir süre durdurmuşlardır. Dönüş yolunda ölüp cesedi nehire atılanlar da olmuş.

Şehitlik fark ediliyor

Coca Cola yönetim kurulu başkanı Muhtar Kent’in babası olan Necdet Kent, ikinci dünya savaşı sırasında Marsilya’da konsolosken, yüzlerce Yahudi’ye Türk pasaportu sağlayarak soykırımdan kurtarmış, bu yüce davranışıyla insanlık tarihine geçmiş, Türk diplomasisini onurlandırmış, savaştan sonra New York’ta başkonsolosluk, Bangkok, Yeni Delhi, Tahran, Stokholm ve Varşova’da büyükelçilik yapmış, Türkiye Cumhuriyeti Üstün Hizmet Madalyası almış bir bürokrat.

Bu saygın diplomatımız Necdet Kent, 1958-60 arasında Bangkok büyükelçimizdi. O zamanki adı Burma olan Myanmar’da Türk elçiliği olmadığından Bangkok büyükelçimiz orayı da temsil ederken Türkiye’den 10 bin kilometre uzakta olan, Türkiye’yle hiç alakası olmadığı sanılan, diplomatik ilişkisi de olmayan Burma’da Osmanlıca mezar taşları olduğu haberini aldı. 1960’ta Tayland’tan Hindistan’a atandı, Yeni Delhi büyükelçimiz oldu, işin peşini bırakmadı, Burma’ya resmi olarak başvurdu, ziyaret izni istedi, Thayet şehrine gitti, ot bürümüş bir tarlada harabe halindeki kabirleri buldu, kırık dökük mezar taşlarını tek tek inceledi, ilk etapta ölüm tarihleri 1915’le 1920 arasında olan 173 Türk’ün ismini tespit etti. Büyükelçi, Ankara’ya Thayetmo ve Mekthla’da Türk askerlerine ait mezarlıklar bulunduğunu bildirdi. Necdet Kent’in Dışişleri Bakanlığına gönderdiği rapor, Genelkurmay arşivleriyle karşılaştırıldı, Burma’dan gelen 173 kişilik isim listesi teyit edildi. Myanmar’daki Osmanlı mezarlıkları hakkında ilk resmi bilgi, bu şekilde 1961 yılında Yeni Delhi (Hindistan) Büyükelçisi’nden gelmiştir.

Necdet Kent’ten sonra Yeni Delhi büyükelçimiz olan Seyfullah Esin de şehitlerimizin izini sürmek için 1964’te Burma’ya gitti, bu defa, Mektila şehrinde 760 kabir tespit etti, ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Japon askerleri arasındaki çatışmalarda mezarların çoğunun tahrip olduğu bilgisine ulaştı. Uzun uğraşlar sonucu Türk askerlerine ait olduğu kesinlik kazanmış 221 mezar taşı tespit etti. Büyükelçi, Burma devletiyle yapılan işbirliği neticesinde, Shewoba’da 100, Aungban’da 18-20, Kyautse’deki Müslüman mezarlığında ise Yusuf Efendi isimli bir Türk subay şehidini belirledi.

Büyükelçimiz Seyfullah Esin’in araştırmaları üzerine bir başka hazin gerçek ortaya çıktı. Esir kamplarındaki askerlerimiz, ailelerine ulaştırılmak üzere mektuplar yazmış, Kızılay’a verilmek üzere Kızılhaç’a teslim edilmiş, ancak, İngiltere’ye giden mektupların çoğu Kızılay’a verilmemiş, adreslerine ulaştırılmamıştı. Şehitlerimizin çoğu, dünyanın öbür ucunda, aileleri tarafından nerede oldukları bilinmeden yitip gitmiş, meçhul şekilde toprak olmuşlardı.

Halkının büyük çoğunluğu Budist olan ülkede az sayıda bulunan Müslümanların liderleri, 1982 yılında Dakka Büyükelçiliği’ne sadece Thayet Myo’da 800 kadar Türk şehit mezarının olduğunu söylediler.

Dr. Emel Esin anlatıyor

Şehitliklerin araştırılması ile ilgili olarak yukarıda bahsi geçen Büyükelçi Seyfullah Esin’in eşi Araştırmacı yazar Dr. Emel Esin, Birmanya’daki Türk şehitliklerinin yerini tespit etmek için yaptıkları çalışma ile ilgili olarak özetle şöyle diyor:

1964 yılında zevcim Seyfullah Esin Hindistan ve çevresindeki memleketlerde, Türkiye’yi temsil ediyordu. Bu memleketler arasında bulunan Birmanya’ya itimâdnâmesini (güven mektubu) vermesi münasebetiyle, ben de Ocak 1964’de Birmanya’yı ziyaret ettim. Ocak 1964’te Birmanya Cumhurbaşkanına itimâdnâmesini takdim eden Seyfullah’ın, bu memlekette bir hazin vazifesi de vardı: Türk şehidliklerinin yerini tesbit etmek.

1916 yılında, Filistin cephesinde İngilizlere esir düşen onikibin kadar Türk, Birmanya’ya getirilmiş ve binden fazlası esarette ölmüştü. Yarım yüzyıl (şimdi 90 yıl) evvelki bu şehitliklerimizin yeri ancak tahmini olarak biliniyordu. Şehitliklerin yerleri tespit olunca, ilgili Türk makamları hazirelerin imarını ve âbideler yapılmasını istemekte idi.

Seyfullah, ilk önce, Birmanya Hükümetinin yardımını rica etti. Fakat, muharebeler, dahilî çarpışmalar olan ve kabilelerin o yıllarda bazan isyan halinde bulunduğu Şan ve Kaçin bölgelerindeki şehitlikler hakkında Birmanya Hükümetinin kati bilgisi yoktu. Üstelik, sümürgelikten yeni çıkan, evvelden İngiliz ve Japon askerî âbidelerinin bulunduğu Birmanya, topraklarında yeni yabancı âbideler yapılmasını artık istemiyordu.

Seyfullah, kendilerine, şehitlerimizin Birmanya’ya müstevli olarak değil, esir bulunarak geldiğini ve mazlum olarak öldüğünü söyledi. Yine de, başka memleketlere misâl teşkil edebilecek bir izini vermek istemediler.

Eğer şehidlerimizin kemiklerini Türkiye’ye taşırsak, bize yardımcı olacaklarını söylediler. Seyfullah bu durumu Dışişleri Bakanlığımıza bir taraftan bildirirken, diğer taraftan da, şehidliklerin yerini tesbit ve durumlarını tetkik ile neticeyi bağlı bulunduğu Bakanlığa bildirmek üzere araştırma yapmağa karar verdi.

O zaman, Rangoon Müslümanları, imdadına yetiştiler ve şehitliklerin yerlerini bildiklerini söylediler. Temas edebildiğimiz Birman Müslümanlarından öğrendiğimize göre, 1916 yılında Rangoon’a getirilen Türk esirleri muhtelif kamplara yerleştirilmiş. Başlıca kamp, Mandalay’ın yakınında Meiktila’da bulunuyordu. Burası, Onyedinci yüzyıldan beri Müslümanlarla meskûn bir yerdi. 1909 yılında Bengalli Müslümanlardan müteşekkil Doksanbirinci İngiliz Alayı için Meiktila kasabası güneyinde, bir de cami yapılmıştı. Bine yakın şehitimiz bu câmi’nin yanında medfûndur.

Meiktila’ın ve Mandalay’ın kuzeyinde, Kaçin eyaletinde bir diğer eski Müslüman ili olan Schwebo’da 100 kadar şehit varmış.

Meiktila Güneyinde, Irrawady nehri üstünde, Thayetmgo şehrinin Kuzey-batısında, Borstal Enstitüsü Çarşısı yanında bulunan bu kamptan bazı Türk esirleri kaçabilmiş. Müslüman aileler onları saklamış. Hatta Türk esirlerinden bir kaçı Birman hanımlarla evlenmişler. O havalide yaşayan torunları bazen açık renk gözlü imiş.

Güney  Şan vilâyeti bölgesinde, Heho’ya 18 mil mesafede, Aungban kasabasında, Kalao-Thoyi Heho demiryolunu inşa ile vazifeli yirmi tane kadar Türk mühendisi ölerek oraya defnolunmuş. Türk esirlerine Thazi-Schwen yaung demiryolu ve şoseler ile kanallar da inşa ettirilmiş. Türklere, mühendislikten gayri, ağır işler de gördürülmüş, Meiktila’lı yaşlı bir zat olan Mustafa alışmadıkları ağır işlerden avuçları kanayan Türk esirlerini hatırlıyordu.

Esaretten kaçtıkları için ceza olarak, ağır işlere çarptırılan ve mihnetten ölenlerden birinin mezarı Meitkila’nın 30 mil kadar güneyinde Kyaukse’dedir. Kyaukse Müslümanlarının anlattığına göre, üç Türk Meiktila kampından kaçmışlar. Bir müddet, Cemal ve Biraderleri firmasının sahipleri olan Birmanyalı bir aile yanında Kyaukse’de saklanabilmişler, fakat İngilizler onları bulmuşlar. Esirlerden ikisinin akıbetinin ne olduğunu öğrenemedik. Üçüncüsü, Kyaukse civarındaki Sapaidun madeninde çalıştırılmış.

Kyaukse Müslümanları bu Türkün ismini hatırlayamadıkları veya bilmedikleri için, kendisinden Efendi diye bahsediyordu. Efendi bilhassa okumuş  kimselere  o devirde verilen lakaptı. “Efendi” maden işinin mihnetine dayanamamış ve 1915-1917 yılları arasında, tam hatırlanmayan bir tarihte, malaryadan Kyaukse Hastahanesinde ölmüş, İngiliz polisi Efendi’nin na’şını Kyaukse Müslümanlarına vermiş ve onlar İslâm usûlunde defnetmişler. Bize bunları anlatan ve mezara götüren, Kyaukse islâm Mektebi eski   müdürlerinden    Saya Mahmood, “Efendi nin na’şını yıkayan Hacı Yunus adlı merhum Birman’ın oğlu idi.

Türklerin çok sayıda ölümüne bir sebep de Birmanya’nın tropikal ikliminde o devirde salgın olan dizanteri ve malarya gibi hastalıklar olduğunu söylediler. Bir kaç Türk de, tayın ile doymayıp, makine yağı yiyerek zehirlenmişti.

Bir Şubat sabahı, fahrî konsolosumuzun torunu Davud Ahmed Ginwalla, Seyfullah ve ben, uçak ile Rangoon’un 600 km kadar kuzeyinde Mandalaya gittik. Bir taksi kiralayarak Mandalay’ın 130 km. kadar güneyinde ve takriben 21 enlem ve 96 boylam derecelerindeki Meiktila’ya ulaştık.

Orada, Müslüman mezarlıklarını bir müddet araştırdıktan sonra Meiktila kasabasının güneyinde Bengal alayının Hind Timuroğullarının üslubunda olan câmii’ni bulabildik.. Câmii’in önünde, ikiyüz kadar Meiktila’lı Müslüman, geleceğimizi duyarak, beklemekte idi Başlarında, şehitlerin Meiktila’da geçirdiği yılları hatırlayan yaşlı Mustafa ve hayırsever müteahhit Ahmet duruyordu.

Meiktila Müslümanları şehitliğin bakımını 1920 den 1944 yılma kadar deruhte etmiş ve bu vefakâr kimseler aralarında vazife taksimi yapmışlar. Ahmed gibi zenginler masraf etmiş, gençler elleriyle çalışmış. 1922 yılında şehitliğe bir duvar yapmışlar. Ancak 1944 yılında, İngilizler ile Japonlar arasında cereyan eden muharebelerde, Japonlar şehitliğimizde siperler kazmış, mezar taşlarını sedler yapmağa ve civardaki hava alanı inşaatı için kullanmışlar. Kalan taşlar da Müslüman olmayan köylüler tarafından çalınıyormuş. Câmi’in imamı ve Mustafa, gençlerin yardımı ile, bazı taşları cami avlusuna aldırmış.
Şehitlik hazîn bir manzara arz ediyordu. Çorak bir arazîde, ekserisi devrilmiş, dikenler ve çalılar altına gömülmüş, çoğu kırık, çimentodan mezar taşları yatıyordu. Her taş, bir kaide üzerine tesbit edilmiş takrîben 40 cm. kutrunda, çimentodan birer toparlak teşkil ediyordu. Toparlağın en üstünde, bir âyetten mülhem olan (Kuran-ı Kerim- XXV/58) ve Anadolu Türk mezarlarında çok rastlanan şu ibare vardı: O yaşar ve ölümsüz olan O’dur

Hattat, şüphesiz ki Tüktü. İngilizce yazıları ise, Türkçe bilmiyen biri, muhtemelen bir yerli Müslüman, yazmış. Âyetin altında, solda türkçe, sağda ingilizce olarak, yukarıdan aşağıya, şehidin numarası, rütbesi, alayı, tabur numarası ve mîlâdî târih ile ölüm günü yazılmıştı. Kaide üzerinde de, şehidin doğum yeri ve bir numara daha vardı.

Türkiye’ye döndüğümüz zaman, belki şehidlerin akrabasından bir kimse çıkar diye, bulabildiğim 86 taşın kırılmamış kısımdaki kayıtları yazdım. Gurbette ölen şehitlerin toprağından ve mezarların üstünde biten çalıların yaprağından da aldım.

Bu yıkılmış mezar taşlarının hepsine müşterek gurbet ve hasret acısını ifade eden, kendisi de parçalanmış Türkçe yazılı bir çimento parçası da bulduk. Muhtemelen şehitliğin girişinde bulunuyordu ve esir bir Türk zabitinin eseriydi. Mezar taşlarındaki nesih hattan ayrı çok güzel bir rik’a yazılmıştı.  Kalan çimento parçasında, son devir Osmanlı uslûbunda yazılmış bir ibarenin kısımları okunuyordu.

“ Eğil huşû ile, zâir!
Bu bir hazire-i gam
Kazâ-i Harb-i Umumide …
…gömüldüler, ne hazîn !”

Cami’in Birman imamı işaret etti ve şehitlere rahmet dilemek için eller açıldı. Birmanyalı imam Feth Suresini okumaya başlayınca 50 yıl (şimdi 90 yıl) evvel Türk kasabalarından, köylerinden, bu yatan askerler yola çıkarken okunan Feth Suresini uzak aksini sanki duyduk ve göz yaşlarımızı tutamadık.

Birman müslümanlarınında başları yere doğru eğildi. Gurbet toprağında yatan şehitlerin toparlak mezar taşları, sanki birer insani bir yüz gibi, alında yazılı ayetin manasını ifade ediyordu: “ Yaşayan ve ölümsüz olana tevekkül kıl” (Kur’an-ı Kerim XXV/58)

Mezar taşlarında isimleri ve memleketleri okunabilen şehitlerin birkaçı :

İsim_____

Er Hasan Mustafa

Er Salih Mustafa

Er Tevfık Eyüp

Onbaşı Feyzi Hüseyin

Er Hasan Mehmet

Er Mehmet Ali

Er Mehmet Mustafa

Onbaşı Tevfık Halit

Çvş. İbrahim Osman

Er Mustafa Salih

Er Mustafa Hüseyin

Onbaşı Bekir Süleyman

Er Mehmet Halil

Er İsmail Durmuş

……………………..

 _Memleketi_
 Afyonkarahisar

Trabzon

Çubuk

Burgaz

Adana

Muğla

Bursa

Kastamonu

İzmir

Beypazarı

İsparta

Malatya

Erzurum

Konya

……….

İlk Restorasyon

Şehitlerimizin hatırasını yaşatmak için çabalar devam etti. Thayetmo şehrindeki kabirler sembolik olarak restore edildi, 1996 yılında “Thayet Türk Şehitliği” açıldı. Askeri tören yapıldı, Türkiye’yi Bangladeş-Dakka büyükelçimiz Kemal Özcan Davaz temsil etti.

Ancak Myanmar’da Türk büyükelçiliği olmadığı için, uzaktan akreditasyonla yeteri kadar sahip çıkılamadı, şehitliğin bakımı düzenli olarak yaptırılamadı.

Gezgin Albay

Myanmar’daki Osmanlı şehitleri kamuoyunun gündemine, 2002 yılında Türkiye’nin bilinen gezginlerinden, seyahat turu lideri, endüstri yüksek mühendisi, emekli albay Faruk Budak’ın bu ülkeye yaptığı seyahatle geldi. Budak, adı geçen şehitlikleri ziyaret etti. Şehitlikler içler acısı bir haldeydi. Tarlayı andıran derecede yeşillenmiş arazi, tuğla duvarları yıkılmış ve insan boyu otlarla çevrelenmiş mezar taşlarını gören Budak, fotoğraflarla durumu görüntüledi. Budak, ziyareti sonrası internette Thayet Myo kentinde şehitlere ait mezarların harabe olduğunu gösteren fotoğraf ve yazılar yayınladı ve onarım için kampanya başlattı.

Döndüğünde Dışişleri ve Genelkurmay’a başvuruda bulundu. Çeşitli basın organları da konuya ilgi gösterdiler. Dışişleri Bakanlığı konuya hassasiyetle yaklaştı ve Uzakdoğu uzmanları konuyla ilgilenmeleri için görevlendirildi. Budak’ın çabalarıyla Genelkurmay Başkanlığı’ndan restorasyon için gerekli bütçe 2002’de tahsis edildi. Bu arada 2004 yılında Genelkurmay Başkanlığı da kendi bütçesinden tadilat için bir ödenek aktararak Dışişleri Bakanlığı’na iletti. Dışişleri Bakanlığı da ödeneği kullanarak tadilatı yaptırması için Türkiye’nin Bangkok Büyükelçiliği’ne gönderdi.

Faruk Budak, 2005 yılında tekrar bölgeyi ziyaret ettiğinde öncesine nazaran daha acı verici bir manzarayla karşılaştı; bölge, tarım arazisi olarak kullanılmaktaydı bildiğin tarlaya dönmüştü, yerel halk şehitliğimizin üzerinde, şehit kabirlerinin arasında fasulye yetiştiriyordu. Yıpranmışlık yanında, mezarlığı çevreleyen taş sınırın ve mezar taşlarının da tropik iklimde yetişen yoğun bitki örtüsü altında okunamaması, kimliksel ve anlamsal tanım eksikliği oluşturmaktaydı. Dönüşünde konuya tekrar ve daha sıkı takiple eğildi. Bu yıpranmışlık yanında, mezarlığı çevreleyen taş sınırın ve mezar taşlarının da tropik iklimde yetişen yoğun bitki örtüsü altında okunamaması, kimliksel ve anlamsal tanım eksikliğini oluşturmaktaydı. Tekrar fotoğrafladı, tekrar internette yayınladı. Ama nafile. AKP hükümeti kılını bile kıpırdatmıyordu.

İkinci Restorasyon

2007 yılında. Myanmar Dışişleri Bakanlığı, bizim Dışişleri Bakanlığına resmi yazı gönderdi, Türk şehitliğinin restorasyonu ve bakımı için 100 bin dolar istedi! Bizim Dışişleri Bakanlığı “Talep ettiğiniz miktar çok yüksek” cevabını verdi! 450 bin dolarlık kol saati takan sayın dindar hükümetimiz, Türk şehitliği için 100 bin doları çok buldu, vermedi.

CHP milletvekilleri bir değil iki defa soru önergesi verdi, 2009 ve 2011 yıllarındaki önergelerinde “Myanmar’daki Türk şehitliğine neden sahip çıkmıyorsunuz” diye soruldu. Hatta, CHP İstanbul Milletvekili Ahmet Tan’ın önergesinde “Türk şehitliği ilgisizlik ve sahipsizlik yüzünden yok olmak üzere, girişim başlatmak için daha ne bekliyorsunuz” diyordu. AKP’den tık çıkmadı.

Yeni Osmanlı olduğunu filan iddia eden dindar hükümetimiz, Osmanlı-Türk Şehitliği konusunda kılını bile kıpırdatmıyordu. Bir taraftan mitinglerde mehter marşı çalıyor, öbür taraftan Osmanlı-Türk Şehitliği’nin yok olup gitmesine göz yumuyordu.

2012de Ahmet Davutoğlu Myanmar’da şehit kabirleri başında dua ederken pozlar verdi, üzüntülü roller yaptı, “şehitliğin derhal yaptırılacağını, ilk talimatının bu olduğunu” falan açıkladı, oradan bir tane imam ayarladılar, Türk şehitliğinin imamı dediler, Ahmet Davutoğlu bu imama Türk Bayrağı ve Kuran’ı Kerim hediye etti, duygulu anlar yaşandı filan.

Tayetmo’daki mezarlar 2015’te, TİKA Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı ile Millî Savunma Bakanlığı’nın işbirliği ile temizlendi, taşlar yenilendi ve tekrar şehitlik hâline getirildi.

Meikthla, Shewoba, Aungban, Kyautse şehirlerindeki şehit kabirleri için ise hiçbir şey yapılmadı. Onlar artık yok. Projeye göre AKP hükümeti Meiktila Şehitliğini de Tayetmo gibi ortaya çıkaracak ve düzenleyecekti. Günümüzde çevrede oturanlardan Meiktila’nın yerini bilen varsa gösterebiliyor. Diğerlerinin yerlerini ise artık bilen yok.

Thayetmyo Türk Şehitliği

Osmanlı askerinden 222’sinin gömülü bulunduğu bir anıt mezarlık. Gömü alanının yerini belirten, Türkçe ve Burmaca bir kitabe ve çoğu 1916 Mart ve Nisan ayları tarihli mezar taşları bulunmaktadır. Şehitlik kitabesinin Türkçe (Latin harfleri ile) kısmında, “Birinci Dünya Savaşı’nda Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz Orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma’ya getirilen ve burada vefat eden aziz Türk askerlerinin anısına” ifadesi yer almaktadır.

Tayetmo Şehidliği’nin Türkçe ve yerel dil ile yazılmış kitabesi

2015 yılında TİKA Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı ile Millî Savunma Bakanlığı’nın işbirliğinin neticesinde yenilendi ve tekrar şehitlik hâline getirildi.

Tayetmo Şehidliği TİKA’nın 2015’te tamamladığı restorasyondan sonra

Meiktila Türk Şehitliği

Myanmar’ın Meiktila kentindeki çalışma kampında ölen Osmanlı askerlerinin gömülü bulunduğu bir mezarlık. Genelkurmay ATASE Başkanlığı arşivinde bulunan krokilerdeki bilgiye göre burada 1050 Türkün mezarı var. II.  Dünya Savaşı  sırasında,  Japonlar bölgeyi  işgal ettiklerinde taş bulamayınca şehitliğin duvar taşlarını kırıp siper yapmakta kullanmışlar. O nedenle Meiktila şehitliği zarar görmüş. Yerinde tarladan başka bir şey kalmamış, ortasından yol geçmiş. Şehitliğin mezar taşlarından 181 adedi 1991 yılında yakında, Meiktila kasabasının güneyinde bulunan bir cami imamı Muhammet Ali tarafından caminin arka bahçesine taşınarak gelişigüzel istiflenmiş. Taşlardaki ölüm tarihleri 1918-1921 arasında. İsimlerin altında meslek ve rütbeler yazılı. İmama göre şehitlikte 700 şehit yatıyor.

Günümüzde adeta bir tarla görünümünde olan Meiktila Türk Şehitliği

 Genelkurmay ATASE arşivindeki krokide verilen bilgiye göre, Meiktila şehitliğinin bir giriş kapısı vardır ancak özelliklerine dair bir bilgi verilmemektedir. Şehitliğin duvarları gibi giriş kapısı da günümüze ulaşmamıştır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Şehit Yakınları ve Gaziler Dairesi Başkanlığı’nın internet sayfasında bir fotoğraf ve altında “Meiktila Şehitliği Girişi”, “Meiktila Şehitlik Giriş Yazısı” ifadesi yazılı. Günümüze sadece bu  fotoğrafı  ulaşabilmiş kapının üzerinde bir kitâbenin olduğu hemen fark edilmektedir. Fotoğrafta, kapının önde 9’u çocuk olduğu anlaşılan 14 kişi de bulunmaktadır.

Meiktila Türk Şehitliği giriş kapısı ve kitâbesi. Önünde oturanlar ise evlenip orada
kalanlar ve çocukları.

Fotoğrafta görüldüğü üzere kitâbenin en üstünde Kur’an-ı Kerim’de geçen “Külli  nefsin zâikatü’l-mevt”,  yani  “Her  nefis  ölümü  tadacaktır”  âyeti (Âl-i İmran, 3/185)  yazılıdır.  Hemen altında  ise  sağdan  sola  doğru  “Türk(?)   Kabristanı”,  “Türk  Mezarlığı”,  “Turkish  Cemetery” yazılıdır. Bundan da anlaşılacağı üzere, buranın Türk mezarlığı olduğu Arapça, Türkçe ve İngilizce olarak üç dilde yazılmıştır. Kitâbenin altına ise Hicrî, Rûmî ve Miladî olarak sırayla; 1338, 1336, 1920 yılı yazılmıştır. Bundan da anlaşıldığına göre bu kitâbe oraya 1920 yılında konulmuştur. Bu bilgiden hareketle şehitliğin 1920 yılında yapıldığı sonucuna da varılabilir. Bakanlık sayfasındaki fotoğraf ile Dr. Arif Gömleksiz’in internet aracılığıyla verdiği fotoğraf aynıdır. Fotoğraf biraz uzaktan çekildiği için her ikisinde de kitâbe güç okunmaktadır. Kitabede şunlar yazılıdır:

Eğil huşû ile zâir makâm-ı kudsîde

Bu yer hatıra-i gam meşhed-i hamiyettir

Fakat batan bu güneşler ki başka matladan

Kamaştırır nazarı nûru nur-ı millettir

Fezâ-yı Harb-i Umûmî’de parlayan ecram

Gömüldüler ne hazîn levha-i esârettir

Yeter ki düşmesin ahfâdı nâ-ümîdiye

Vatan binâsını tahkim eden felâkettir

Uzakta dalgalanan bir ketîbe-i emel

Bu ordu nâmına bir yâdigâr-ı himmettir.

İâne toplanarak yaptırıldı etrâfı

Bu türbe türbe-i dil kıble-i hamâsettir

Notlar:

Zâir:ziyaretçi(ler)

Ecram: yıldızlar

Ketîbe: asker bölüğü, ordudan ayrılmış toplu alay

Ahfâd: esirlerin geride bıraktıkları, torunları, ordunun insan kaynağı olan genç erkekler

Son beyitte belirtildiği üzere söz konusu şehitliğin etrafı yardım toplanarak yapılmıştır. Yardımın kimden toplandığı belirtilmemiş olmakla beraber büyük olasılıkla yardımı, esirlerin kendi aralarına topladıkları düşünülebilir. O nedenle kimi haberlerde belirtildiği gibi bu şehitlik İngilizler tarafından yaptırılmamıştır.

Dursun Çavuş

Söz konusu metin Trabzon’da çıkan Genç Anadolu dergisinde “Bir Kitâbe” başlığı altında yayımlanarak bir de not düşülmüş ve şu bilgi verilmiştir: “Hind-i Çini’de Rankon [Yangon/Rangon] Vilayetinin Mektile  [Meiktila]  kasabasının  yarım  saat  cenub-ı  şarkında [Güneydoğusunda] bir  nehir kurbunda [kıvrımında]  kahraman  Osmancık taburundan  yedi  yüz esirimizi  âğûşuna alan Türk mezarlığının kitâbesidir. 225 metre arz [eninde], 275 metre tûlunda [uzunluğunda]   bulunan mezkur mezarlığın mimarı Oflu Alemdar oğullarından Mehmed Oğlu Dursun Çavuş’tur.”

Dursun Çavuş, 1 Temmuz 1878 tarihinde doğmuştur. Babasının adı Mehmet, dedesinin adı Hasan, annesinin adı Hatice’dir. Myanmar’dan, esaretten döndükten sonra Files (yeni adıyla Günbuldu olup Bayburt ili Aydıntepe ilçesine bağlı) köyünde yaşamıştır. Soyadı kanununa göre Bayraktar soyadını alır ki bu soyadı, sülalesinin adı olan “Alemdar”dan gelir ve bayrağı veya sancağı taşıyan anlamındadır. Dursun Çavuş’un ilk eşinin adı Hediye, ikinci eşinin adı ise Asiye’dir. Emine, Lütfiye, Hasan ve Hasan Basri isminde dört çocuğu olur. Köyde uzun süre muhtarlık yapan Dursun Çavuş, babayiğit,  köylülerin hürmet ettiği mütevazi kişiliği ile bilinen, yüksek ahlaklı bir zattır. Dursun Çavuş’un mezarı Günbuldu (Files) köyündedir.

Meiktila Türk Şehitliğinin bir kısmı
yakınlardaki Cami duvarının kenarına toplanan mezar taşları

Oralarda kalanlar

Ülke genelinde Thayetmo şehitliği dışında birçok küçük Türk Mezarlığı olduğunu belirten Burma Fahri Başkonsolosu Ercan Aygün, bir süre önceki Burma ziyaretinde de yeni hikâyelerin izine rastladığını ve bunların da araştırılması gerektiğine işaret ediyor. “Yaşlıca bir profesörle tanıştım. Büyük dedesinin Türkleri tanıdığını ve orada bir Türk kolonisi olabileceğini anlattı” diyen Aygün, bugün kimse bilmese de rivayet edildiği gibi evlenip Burma’da kalan askerlerin izini sürmeyi planlıyor. Ancak rivayetlere göre askerlerin bir kısmı gemilere bindirilip gönderilirken evlenip geride kalmayı seçenler de oldu.

Yörede yaşayan Hacı Settar anlatıyor: “Burada 6 yıl kaldılar. Yaklaşık 2 bin 500 kadardılar, ama sayı sürekli değişiyordu. Kırmızı renkli, siyah püsküllü şapka giyiyorlardı.  İngilizler kamptan ayrılmalarına ve yerlilerle iletişim kurmalarına izin vermiyordu. Sadece güvendikleri birkaç tanesini haftalık alışveriş için çıkartıyorlardı. Kamp içinde deterjan ve ekmek üretiyorlardı; biz de bazen alışverişe gidiyorduk. Çok cana yakın insanlardı ve çocukları çok seviyorlardı. Yanlarına gidebilen çocuklara değişik hediyeler veriyorlardı. Bana da bir tane altın para verdilerdi, sonradan onu kaybettim. Onları çok sevmiştik. Burada evlenip kalan olmadı; ama kuzeydeki Meiktila esir kamplarında olmuş. Hatta çocukları doğmuş ve esir kaldıkları süre içinde aileleriyle yaşamışlar. Ama İngilizler savaş sonunda hiçbirinin burada kalmasına müsaade etmedi ve hepsini toplayıp Türkiye’ye gönderdi. Fakat ben onların sağ salim Türkiye’ye döndüklerini sanmıyorum. Çünkü gemilerinin yolda batırıldığını duyduk. Bugün hâlâ onların torunlarının renkli gözlü ve açık  renkli saçlı doğduğunu duyuyoruz.

Ancak, Hacı Settar’ın tahminin aksine yurda dönenler olmuştur.

Kaynaklar:

Myanmar’daki beş ayrı esir kampında 5 bin şehid verdiğimizi bilir misiniz? Murat Bardakçı 03 Eylül 2017  http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1618596-myanmardaki-bes-ayri-esir-kampinda-5-bin-sehid-verdigimizi-bilir-misiniz

Al sana Arakan! Yılmaz Özdil. Sözcü Gazetesi. 12 Eylül 2017 http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/al-sana-arakan-2007207/

Müslümanların  katledildiği  Burma’daki  şehitliklerimizde  şimdi  fasulye  ekiliyor Murat  Bardakçı. Habertürk  04.04.2014. http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/762868-muslumanlarin-katledildigi-burmadaki- sehitliklerimizde-simdi-fasulye-ekiliyor

 Myanmar’daki Meiktila Türk Şehitliğinin Kitâbesine Dâir Bir Keşif  (An Exploration Regarding To the Epitaph of the Meiktila Turkish Cemetery in Myanmar ). Ömer ÇAKIR.  Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/6 Spring 2014, p. 207-223, ANKARA-TURKEY http://www.turkishstudies.net/DergiPdfDetay.aspx?ID=6633

Anadolu-Filistin Nere; Birmanya (Myanmar) Nere? Kelambaz 13 Eylül 2017 http://www.kelambaz.com/anadolu-filistin-nere-birmanya-myanmar-nere/

Myanmar’daki Osmanlı şehitliğinin hazin öyküsü Nevzat Çiçek Timetürk 11.08.2012 https://www.timeturk.com/tr/2012/08/10/myanmar-daki-osmanli-sehitliginin-hazin-hikayesi.html

Thayetmyo Türk Şehitliği Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Thayetmyo_Türk_Şehitliği

Meiktila Türk Şehitliği Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Meiktila_Türk_Şehitliği

İki Türk şehitliğini bulduk, belgesel çektik. Esra Erdoğan. Hürriyet 17.05.2010 http://www.hurriyet.com.tr/iki-turk-sehitligini-bulduk-belgesel-cektik-14743811

Myanmar Meiktila Türk Şehitliği hatırası. Şebnem Adıyaman. Instagram 01.07.2017 http://www.thepicta.com/media/1422264878282159701_383116322

Bülent Pakman. Eylül 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Osmanlı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Vahdettin 1919

Atatürk’ün sözde defterini dürme kampanyasının içi boş iftiraları birbirlerine karıştığı ortam halini sürdürmekte. Bir taraftan “Kurtuluş Savaşı masaldan ibarettir” diyenlerin birden “Kurtuluş savaşında ilahi güçler devreye girdi” (ayrıntılarını okumak için lütfen tıklayın)   “Atatürk’ü Samsuna Vahdettin gönderdi”, “Kurtuluş savaşını Vahdettin başlattı” diyerek şaşkın ördek haleti ruhiyesiyle Milli Mücadeleye sahiplenmeye çalışmaları normaldir.

Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kahramanlarını arka plana itmeyi amaçlayan bu saçmalığı diğerleri gibi geri dönüşüm kutusuna atmak yine bize düşmekte.

Mustafa Kemal’i Samsuna kim gönderdi?

Mustafa Kemal’in Samsun’a Vahdettin tarafından gönderilmesine mal bulmuş mağrıbi gibi sarılmakla işe başlarlar. İşte belgesi var, gördünüz mü? derler.

Mustafa Kemal’in, Padişah Vahdettin’in, Damat Ferit Hükümeti’nin ve İngilizlerin bilgisi dahilinde “İngiliz vizesiyle” Anadolu’ya gönderildiği zaten biliniyor, bunu Atatürk de açıklamıştır. Önemli olan neden gönderildiği.

Mustafa Kemal Samsuna neden gönderildi?

Mustafa Kemal Samsun’a git Kurtuluş Savaşı’nı başlat, düşmanla savaş diye değil git, bölgedeki karışıklıkları önle, asayişi sağla diye gönderilmiştir.

Padişah Vahdettin ile Damat Ferit 3 Nisan 1919’da İngiltere’ye “Osmanlı’nın 15 yıllığına İngiliz sömürgesi olması” teklifini sundular. Teklifin orjinali, İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde 453 numara ile kayıtlı. İngilizler buna 21 Nisan’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ve 25 Nisan 1919’da İngiliz Komiser Vekili Amiral Webb vasıtasıyla madem öyle Anadolu’daki kıprdanmaları önleyin yoksa “Karışıklık çıkan yerler İtilaf devletleri tarafından işgal edilecektir” şeklindeki Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesi’ne dayanan nota ve sözlü tehditlerle cevap verdiler. İngilizler özellikle Pontus Rum çetelerine karşı örgütlenip Pontus ve Ermenistan devletlerinin kurulmasını geciktirecek olan Türk çetelerinden, silahlarını bırakmamış Türk askerlerinden, Kars, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerinde şuralar kurulmasından, silahların toplanması ve terhislerin gecikmesinden hoşnut değillerdi.

İngiliz ulusuna beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidim önce Allah, sonra İngilizlerdir.” diyen VI. Mehmet Vahidettin ve avanesi  saltanatlarını ve iktidarlarını kaybetmekten korkarak Atatürk’ü 9. Ordu Müfettişi olarak:

1- Bölgedeki asayişin düzeltilmesi, asayişsizlik sebeplerinin saptanması.

2- Silah ve cephanenin biran önce toplattırılıp koruma altına alınması.

3- Şuralar varsa ve asker topluyorsa, bunun kesinlikle engellenmesi.

4- Şuraların kapatılması.

görevleriyle Anadolu’ya gönderdiler. Atatürk’ten istenen ve beklenen Anadolu’da bir direniş başlatmak değil, tam tersine başlamış olan direnişleri etkisiz hale getirmekti.  İngilizlerin notada belirttikleri geniş coğrafya ve Atatürk’ün isteği üzerine asker ve sivillere emir verecek şekilde yetkiler verildi.

Neden Mustafa Kemal?

Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşını başlatmayı kafasına koyan ve planlayan Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, yaveri Cevat Abbas, Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa gibi hükümetteki ve genelkurmaydaki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Bahriye Nazırı Avni Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile görüştü. Ayrıca Fevzi (Çakmak) Paşa’da İngilizlere, bu karışıkları ancak Atatürk’ün önleyebileceği konusunda telkinlerde bulundu.

Vahdettin, 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldikten sonra kendisiyle tam 8 kere görüşmüş hatta bir ara kızı Sabiha Sultan’la evlenmesi gündeme gelmiş, Mustafa Kemal’i, İttihatçı olmamasını, Almanları, Enver Paşa’yı sevmemesini ve yazılı sözlü olarak çok sert eleştirmesini, askerlik geçmişindeki başarılarını da hatırlatarak Nazırların rızasına rağmen hala tereddüt eden Damat Ferit’i ikna etti.

Atatürk Nutuk’ta  “Samsun’a gidiş” konusuna şöyle açıklık getirmiştir: Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler, ne pahasına olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe ‘Samsun ve dolaylarındaki güvenlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun’a kadar gitmem idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusu ile ilgili emri de ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa, bu talimatı okuduktan sonra imzalamaya çekinmiş, anlaşılır, anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.

Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin

Atatürk Samsun’a hareket etmeden bir gün önce, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yıldız Sarayı’na giderek Padişah Vahdettin’le görüşmesini anlatıyor:

Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağına dirseğini dayamış olduğu bir masa, üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için başımız sağa sola çevirmek yeterliydi. Vahdettin, unutamayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

‘Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir.’ (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti.) tarihe geçmiştir.’ (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum). ‘Bunları unutun’ dedi. ‘Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir; Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!

Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki, ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli buldum. Kendisine basit cevaplar verdim: ‘Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.’

Söylerken kafamdaki bulmacayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, eğilimlerini, sahtekarlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim?

Memleketi kurtarmak lazımdır. İstersem bunu yapabilirmişim! Nasıl hemen hüküm veririm:

Vahdettin demek istiyordu ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanak noktamız, İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tutuklarsam Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

‘Merak buyurmayın efendimiz! Nokta-i nazar- şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım!

‘Muvaffak ol!’ hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.

Naci Paşa, Padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak muhafaza içinde bir şey tutuyordu. ‘Zat-ı Şahane’nin ufak bir hatırası’ dedi. Kapağın üzerinde Vahdettin’in inisiyalleri işlenmiş bir saatti. ‘Peki, teşekkür ederim’ dedim, yaverim aldı.

Sonra sanki Yıldız Sarayı’ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi ihtiyatla, ayaklarımızın pıtırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık.

Muhalefetmiş

Diyelim ki Vahdettin gerçekten Mustafa Kemal’den ülkeye kurtarması istedi. İyi de Kurtuluş Savaşı sırasında Vahdettin ve avanesinin Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yaptıkları onca şey neyin nesiydi? El cevap: Efendim güya işgalci İngilizler uyanmasın diye muhalefet ediyor görünmüşler. Ancak kazın ayağı öyle değil elbette.

İngilizler ne zaman uyandı?

 İstanbul Hükümetinde  İzmir’in işgali ile ilgili olarak 14 Mayıs 1919’da “Mütareke hükümleri gereği, işgale uyulması tabiidir” diyen Harbiye Nazırı Şakir Paşa, kendilerini Gelibolu kara savaşlarında bozguna uğratttığı için zaten hiç benimsemedikleri Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gitme amacı ile ilgili artık kuşkuları kalmamış olan İngilizlerin baskısıyla 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri çağırdı. Mustafa Kemal aldırmayınca, Amasya Genelgesini yayınlamasından sonra İstanbul’a tekrar geri çağrıldı ve yetkileri elinden alındı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa 7-9 Temmuz 1919’da askerlik görevinden istifa etti. İstanbul Hükümetinin tutuklama emrini yerine getirmeyi Sivas Valisi Reşit Paşa reddetti, Elazığ Valisi Kur. Alb. Ali Galip Bey’de cesaret edemedi.

Aslında İngilizler Haziran 1919 dan çok önce, Atatürk daha Bandırma vapurundayken 18 Mayıs 1919’da uyanmışlardı.  Samsun’daki İngiliz İşgal Tabur Komutanı Piyade Binbaşı Salter anlatıyor:

18 Mayıs 1919 günü İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldığını, eğer Samsun’a inecek olursa tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini’ istemekte idi.
Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun’a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.”
“19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım.
Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.
Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa’yı orada tutuklayacaktım.
Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum’ dedim.
Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı… Herkes ayakta idi…”
“Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!’
Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.
Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.
Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim.
Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.
Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.
Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.
İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı… Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdi.
Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.
Türklerin Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Ankara’da, Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım.
Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki Türk esirlerle değiştirildik.
İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!
Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi.
Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım.
Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi.
Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.
Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:
‘Sayın hâkimler… Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası’nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur:
‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarttık… Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler.
Ayrıca Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç… Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?’
Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir:
‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20’nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye’den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?’
Görüyorsunuz sayın hâkimler… Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20’nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi?
Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.’
“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere’ye çağırılmasaydım, Türkiye’de kalacaktım…
İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne aldılar ve…
İstihbarat Başkanlığı’nda önemli bir görev verdiler.
Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.”

 Bunlar Emekli Hava Albayı Kemal İntepe’nin anılarından alıntıdır. İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı” diyor.

Mütareke Basını

Mondros Mütarekesi zamanında Milli Mücadele aleyhinde yayın yapan, Ali Kemal, Refii Cevat Ulunay, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Asım gibi gazeteci ve yazarların, milli mücadelenin verilmesine karşı olan tavırlarını ortaya koydukları basına daha sonradan verilmiş isimdir. Bu yazarlar Damat Ferit Paşa’nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası politikalarını desteklediler, Türk milletini Anadolu’da yaşayan sadece tarım ve hayvancılıkla uğraşan, tahsili ve bir zanaatı olmayan köylüler olarak tanımlayarak bu insanların Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler) karşısında varlık gösteremeyeceğini bu yüzden büyük devletlerle Mondros Mütarekesi çerçevesinde sürdürülen dostane ilişkilerin doğruluğunu savundular. Mütareke Basını, Anadolu’daki Ulusal direnişi örgütleyen Mustafa Kemal karşısında bir kampanya başlattı, ulusal direnişi karalama ve parçalama yarışına girdi. Bu kampanyaya İstanbul’da “Alemdar” , “Peyam-ı Sabah”, “Türkçe İstanbul”, “Aydede”, “Ümit”, Anadolu’da ise “Ferda”, “İrşat”, “Zafer” gibi gazete ve dergiler katılmışlardı. İşte mütareke basınından birkaç manşet örneği:

  • İngiltere’ye olan sevgimize, Amerika’ya olan saygımız ket vurmaz”. (Türkçe İstanbul, 16.12.1918)

  • M. Kemal Samsun’a gidince bir takım örgütler kurmaya başlamış, (…) kışkırtıcı sözler söylemiş, Erzurum’da yaptığı kongre Anayasaya, Meşrutiyete başkaldırmadır.(2.8.1919, 13.9.1919)

  • İdam! İdam! İdam! Mustafa Kemal cezasını bulacak(Ali Kemal Peyam 25.4.1920)

  • Anadolu Kemalistlerden temizlenecektir.(Alemdar 29.4.1920)

  • Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye haddini bildirecektir.” (20.4.1920 Peyam)

  • İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.”, “Azimli bir hükümet, ’Kuvayı Milliye’adı altına sığınan bu haydutların kafasına neden bir yumruk indirmiyor?” (21.4.1919 ve 16.3.920 Alemdar)

  • Yunanlılar ne kadar ebedi düşmanımız olursa olsun, bugünkü galiplerimizin bir müttefikidir, onlara karşı yapılacak hareket, İtilaf Devletleri’nin kırgınlığına sebep olur. Gafletin bu derecesi görülmüş, işitilmiş şey değildir!” (23.4.1920 Alemdar)

Hala İstanbul’un bu Ankara muhalefeti İngilizler uyanmasın diye yapılmış diyebilir miyiz? Diyemeyiz çünkü İngilizler Haziran 1919 başında çoktan uyanmış.

Bunun adı muhalefet değil resmen ihanet.

Osmanlı saltanatının diğer hainlikleri

Damat Ferit’in iktidarı döneminde Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı, Mustafa Kemal Paşa ve Anadolu harekatı hakkındaki fetvâlar çıkarıldı. Osmanlı Şeyhülislamı Dürrizâde Abdullah Efendi, ilk fetvasını da 11 Nisan’da yayımladı.  Ayrıntılarını okumak için lütfen tıklayın.  Bu fetvada; Kurtuluş Savaşına katılan herkes halifeye isyan ile suçlanmış olup bağımsızlıktan yana olanlar din düşmanı olarak gösterilmiş, katledilmeleri uygun bulunmuştur. Kuva-yı Milliye, fetvada Kuva-yı Bağıye yani eşkiya kuvvetleri olarak tanımlanıyordu. Hükümet başkanı Damat Ferit, bu fetvâya dayanarak Mustafa Kemal Paşa ve ulusal harekât aleyhinde bir beyanname neşretti. İstanbul’da bastırdığı gazetelerde yayınlattığı bu fetvaları, Anadolu’nun her tarafına çeşitli vasıtalarla, postayla, Anadolu’ya geçen kimseler aracılığıyla, İngiliz ve Yunan uçaklarıyla, İngiliz konsoloslarıyla, İngiliz torpidolarıyla, Rum ve Ermeni teşkilatları ile Yunan kuvvetleri ile çok miktarda dağıttırdı.

Fetvânın Anadolu’da yayılması ve zararlarını önlemek için Ankara Hükümetince sıkı önlemler alınmış ise de bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. TBMM’nin açılışı arifesinde, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline geldi. Bu yıkıcı fetvalar ve Bab-ı Ali’nin ulusal mücadeleyi başlatan, yöneten ve sürdüren kişilerin hilafete, şeriata, saltanata karşı gelen kişiler olduğu yalanıyla halkın dine bağlılığının kullanıldığı beyannameler ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikildi. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. İsyancılar, Ayaş belinden Ankara’yı seyreder hale geldiler.

Bunlar da İngilizler uyanmasın Milli Mücadele sürdürülsün diye yapıldı diyenler, insanı güldürmeyin. Yukarıda açıkladığımız gibi İngilizler Haziran 1919 başında hatta 18 Mayıs 1919’da çoktan uyanmış.

Padişah Buyruğu

Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.
24 Mayıs 1336 (1920)
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili
Damad Ferid
Mehmet Vahidüddin
ONAY”

Bu da mı İngilizler uyanmasın diye yayınlanmış, İngilizlerin  uyanmasından 1 yıl sonra?

Milli Mücadelede yaşanan iç ayaklanmalar ve çatışmalar

Osmanlı’nın uşağı kardeş kanı döken hain Aznavur

11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı
20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı
27 Eylül 1919 Birinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 İkinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhinde birinci defa saldırtılması
26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı)
28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı
28 Ekim 1919 Apa Çarpışması
1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması
15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması
16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhine ikinci defa saldırtılması
4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Gönen’e taarruzu
13 Nisan 1920 Birinci Düzce Ayaklanması
16 Nisan 1920 Çerkez Ethem kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin Yahyaköy Çarpışması
18 Nisan 1920 Kuvayı İnzibatiyenin kurulması
19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a kaçışı
25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması
8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un Adapazarı ve Geyve Harekâtı
8 Mayıs 1920 İkinci Düzce Ayaklanması
11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması
12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması
15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat Ayaklanması
20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı
23 Mayıs 1920 Milli Mücadele kuvvetlerinin Kuvayı İnzibatiyeye taarruzu
25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması
27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı
1 Haziran 1920 Milli Aşireti Olayı
13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler tarafından işgali
14 Haziran 1920 Kuvayı İnzibatiye Tümeninin taarruzu
20 Haziran 1920 Çerkez Ethem kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi
21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril) Olayı
27 Haziran 1920 Kula Olayı
20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı
5 Eylül 1920 İkinci Yozgat Ayaklanması
8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı
8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı
23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması
25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması
2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması
6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması
7 Aralık 1920 Çerkez Ethem Ayaklanması
6 Mart 1921 Koçkiri Ayaklanması
… 1918 – 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu Olayları
… 1918 – … 1923 Pontus Ayaklanmaları ve Olayları

Ayrıntıları okumak için lütfen tıklayın

Kuvayı İnzibatiye Harekatı

Türk Ordusuna karşı savaşan Osmanlı’nın süvarileri

Dördüncü kez 5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit milli mücadeleyi boğmak için diğer adı Hilafet Ordusu olan Kuvayı İnzibatiye adı verilen yarı-resmî askeri örgüt kurdurdu. Kuvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmuştu. 18 Nisan 1920’de kurulan orduya  İngilizler de denetimleri altındaki Türk silah depolarından silah dağıtılmasına izin verdiler.

Kuvayı İnzibatiye Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmak istiyordu. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2 000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına 15-16-17 Mayıs’ta saldırdılar. 23 Mayıs’ta Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratıldı, 3 subay, 40 kadar er esir edildi, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirildi Sapanca ve Adapazarı kurtarıldı. Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan taarruzla vuruldu, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale getirildi.

Kardeş kanı döken Osmanlı’nın vatan haini Hilafet ordusu askerleri

Milli Mücadele zor günler yaşıyordu. Anadolu’daki kontrolün tamamen elinden gittiğini gören İstanbul hükümeti Anadolu’da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle halkı birbirine kırdırıyordu. Durum her geçen gün daha tehlikeli bir hal aldı. Ulusal harekatın başarısızlığı dahi söz konusu olabilirdi.

Milli kuvvetleri yaklaşık olarak bir yıl oyalayan bu iç isyanlar ve çatışmalar Devlet otoritesini sarstı ve asayişin sağlanmasını güçleştirdi. Askeri yönden zaten zayıf olan imkanlar fazlasıyla azaldı, milli kuvvetleri meşgul ederek Milli Mücadele hareketinin uzun süre devam etmesini, zaferin ve milli mücadelenin başarıya ulaşmasını geciktirdi. İsyanlarla uğraşan Türk halkının gücünü ve zamanını kaybetmesine neden oldu. Ayrıca kardeş kanı döküldü. Gereksiz yere ülke yangın yerine döndü.

Sonunda Büyük Taarruz için zar zor toplanabilen cephane tek atımlıktı. Öyle ki Taarruz başladıktan kısa süre sonra bitecek olan cephanenin gerisi Yunan kuvvetlerinin bırakıp kaçacağı mühimmattan sağlanacaktı ve/veya iş süngüye kalacaktı. Plan buydu. Yani İstanbul hükümetinin çıkarttığı isyanlara harcanan cephane yüzünden Mustafa Kemal’in bu mükemmel ancak o kadar da riskli planlaması olmasa savaş kaybedilecekti.

Saçmalıkların kaynağı

Tescilli bir Atatürk düşmanı olan Mevlanzade Rıfat’ın 1929 yılında kaleme aldığı Türkiye İnkılabı’nın İç Yüzü adlı kitabına göre: “VI. Mehmet Vahdettin Han, Anadolu’da Milli bir kuvvet hazırlamayı düşünmüş ve bu kuvveti meydana getirmek için yakınında bulunanların telkini ile yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa’yı geniş bir yetki ve özel bir talimatla galip devletlerin İstanbul’da bulunan temsilcilerinin bilgisi dışında gizlice Anadolu’ya göndermiştir.” Bunu kaynak olarak kullanan Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Nihal Atsız, Hasan Hüseyin Ceylan, Vehbi Vakkasoğlu gibi Vahdettinci yazarlar, Türk toplumunun gözünün içine baka baka yalan söylemişlerdir.

Tarihi yeniden yazan Vahdettinci yazarlar, “Kurtuluş Savaşı’nı Vahdettin başlattı” diyebilmek için Vahdettin’in sözüm ona gizli bir planı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kadir Mısıroğlu bu planı şöyle açıklamıştır: “İstanbul ve Ankara iki hasım (düşman) pozunda, karşı karşıya olacaktır. Bu oyun düşmana karşı Anadolu ile el ele, bir siyasi komplo, bir ince politika olarak başlatılmış, Padişah ve İstanbul Hükümeti, bu oyunu büyük bir ciddiyet ve teatral bir kudretle oynamışlardır.”

Ne oyun ne oyun. Kardeş  kanı döken, Kurtuluş Savaşını, ülkenin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü riske sokan.

Vahdettinci yazarlar, söz konusu “güdük” tezlerini kanıtlamak için birtakım tanıklıklara, anılara dayanmışlar. Bu tanıklar: Mütareke dönemi polislerinden Radi Azmi Yeğen, Fevzi Çakmak’ın eşi Fıtnat Çakmak, Erzurum Kongresi Sivas Delegesi Fazlullah Moran, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Refet Bele, Abdülaziz’in torunlarından Şehzade Mahmut Şevket Efendi, Çankaya Köşkü garsonlarından Cemal Granda. Ayrıca Nihal Atsız ve Necip Fazıl’ın “öteden beriden duyduklarını” iddia ettikleri bir takım dedikodular…

Bir kısmı uydurma, bir kısmı çarpıtma, bir kısmı mantık hatalarıyla dolu yakıştırmalardan ibaret, bir kısmı Milli Mücadele sonrası gerçekleşmeyen kişisel beklentilerden kaynaklanan.

Atatürk, birinci ağız, birinci tanık olarak bütün bunlara Nutuk’ta Vahdettin’i çok ağır sözlerle eleştirerek nokta koymuştur:

Saltanat-hilafet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği, alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.… O zaman egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yöntem sonucu olarak büyük bir kat, gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten neden ve nasıl olursa olsun Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek derecede aşağılık bir yaratığın, bir dakika bile olsa bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır! Kıvancımız şudur ki, bu alçak alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli davranışı elbette övülmeye değer. Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına sığınabilir; ama böyle bir yaratığın bütün Müslümanların halifesi kimliğini taşıdığını söylemek kuşkusuz uygun düşmez.”

Başka söze gerek yok

Vahdettin’in İngiltere’ye kaçırılma talebi

“Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına. İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimanesine (yüce devletine) iltica ve bir an evvel mahall-i ahare (naklimi) talep ederim efendim.” 16 Teşrinisani (Kasım) 1922 Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin.”

“Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyo Coolidge Cenahlarına Siyasi olayların ve gelişmelerin tüm iç yüzünü, hangi nedenlerden dolayı Saltanat merkezimi geçici bir süre için terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz. Bu konuda ayrıntılı bilgi sunmayı gereksiz görüyorum.

Bu süresiz uzaklaşmanın, bahadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçtiğim anlamına gelmeyeceği açıktır. Ankara meclisi gibi bir isyancı fitnenin hu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm. Şöyle ki;

İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatı’ndan soyutlanması ve ayrılması ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki alanı içinde değildir. Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerinin ortak kararı ile çözümlenecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı kararlar herhangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

Bundan başka bu durumun, içinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında sonuçları pek vahim olabilecek büyük bir heyecana yol açacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine de büyük bir etki yapacaktır.

Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara meclisi tarafından kabul edilen sürgün ve kovma, emlakine ve bireysel mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir.

Bu konuda yüce kişiliğiniz ve cumhuriyet hükümetiniz tarafından olanaklar ölçüsünde yapılabilecek yardımları pek değerli sayacağımı açıklamaya gerek yoktur. Bu vesile ile sağlıklı olmanızı yüce haktan niyaz eylerim.” 13 Mart 1924. Mehmed Vahideddin

Vahdettin, ikinci mektubu San-Remo’da bulunduğu günlerde ABD Başkanı’na yazmıştır. Mektup, Halis Reşat Bey tarafından Paris’te bulunan Amerikan elçiliğine teslim edilmiştir. Elçilik de bu mektubun orijinalini ve İngilizce çevirisini 15 Nisan 1924 tarihli yazısıyla Washington’a göndermiştir. Mektup Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Arşivi’nde 86700/1788 numarada kayıtlıdır.

Kurtuluş Savaşını tek derdi saltanatını kaybetmemek olan bu adam ve iktidarda kalmaktan başka amaçları olmayan avanesi mı başlatmış? Güldürmeyin insanı. Her kim emeği geçmişse… kamuflajıyla Kurtuluş Savaşı şehitlerini, gazilerini, savaş için varını yoğunu, emeğini feda edenleri rencide etmekten vazgeçin. Tarihe nasıl mal olduysa öyle kalsın.

Kaynaklar:

Vahdettin Atatürk’ü neden Anadolu’ya gönderdi. Sinan Meydan. Odatv. 29.05.2013 http://odatv.com/vahdettin-ataturku-neden-anadoluya-gonderdi-2905131200.html

Vahdettin Dosyası. Sinan Meydan. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=431:vahdettn-dosyasi&catid=62:yazlar&Itemid=228

Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüş. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı 2013. http://www.atam.gov.tr/nutuk/samsuna-ciktigim-gun-genel-durum-ve-gorunus

Atatürk, Nutuk, C.15, Ankara,1989, s.546

Vahdettin’in ihaneti için Nutuk okuyun! Sinan Meydan. Yeniçağ 20.05.2013. http://www.yenicaggazetesi.com.tr/vahdettinin-ihaneti-icin-nutuk-okuyun-84379h.htm

Banu Avar Facebook sayfası 17 Kasım 2011  https://www.facebook.com/BanuAVAR/posts/140047832767885

Atatürk ve İngiliz Binbaşı Salter. Rahmi Turan. Hürriyet 7 Kasım 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-ve-ingiliz-binbasi-salter-19183805

Atatürk için yargılanan İngiliz subay! Rahmi Turan. Hürriyet 14 Kasım 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-icin-yargilanan-ingiliz-subay-19236176

Osmanlı’nın Milli Mücadele’ye İhaneti. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/

Vahdeddin 15 yıllığına İngiliz Sömürgesi olmak istemiş. Bülent Pakman. Kasım 2015. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/vahdeddin15-yilligina-ingiliz-somurgesi-olmak-istemis/

Dürrizade fetvası. Bülent Pakman. Mayıs 2010. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/durrizade-fetvasi/

Kambur İzzetler, Ali Kemaller. Bülent Pakman. Kasım 2013. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/kambur-izzetler-ali-kemaller/

Mustafa Sabri Efendi. Bülent Pakman. Aralık 2013. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/mustafa-sabri-efendi/

İskilipli Atıf Hoca. Bülent Pakman. Mayıs 2012 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/cumhuriyetin-kurulusunda-ataturk/iskilipli-atif-hoca/

Kurtuluş Savaşını İlahi Ordular mı kazandı? Bülent Pakman. Ekim 2016 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturk-ateist-miydi/kurtulus-savasini-ilahi-ordular-mi-kazandi/

Bülent Pakman. Mayıs 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk, Osmanlı içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Böbürlenmeye ne gerek var?

1883 yılında İngiliz Ordusuna giren William Birdwood, Sanhurst Kraliyet Askeri Akademisinde eğitim aldıktan sonra 1930 yılına kadar çeşitli komutanlık görevlerinde bulundu. Kasım 1914’de “Anzak/Anzac” Avustralya ve Yeni Zelanda Ordusunu kurdu. General Hamilton’a bağlı olarak Gelibolu çıkartmasında “Birdie” takma adıyla Anzak birliklerine komuta etti.

Gelibolu

General William Birdwood 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’nın Ege Denizi sahillerine, Anzak birliklerini çıkardı.  Birdwood’un planına göre çıkarmayı müteakip, sahile ilk atılan örtü kuvveti, Kocaçimen – Conkbayırı – Kemalyeri – Kavak Tepe – Kabatepe hattını ele geçirecekti. İlk çıkarma dalgası akıntı nedeniyle hedeften saptı, planlanan yerin 1 500 m. kuzeyine, yani Arıburnu sahiline, sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılan Kabatepe’nin hemen kuzeyinden başlayan kumsal ve civarına çıktı.

Arıburnu zaferi

O sırada 5. Ordu Komutanı Alman Mareşal Liman von Sanders, Gelibolu’daki karargahta değildi, hatalı muhakemesi sonucunda asıl çıkarmayı beklediği Saros Körfezi bölgesindeydi. Savaşın içine düşen Albay Halil Sami, Ordu ihtiyatı 19. Tümen Komutanı olan Yarbay Mustafa Kemal’den yardım istedi. Ancak 19. Tümen, Ordu ihtiyatıydı ve sadece 5. Ordu Komutanı emriyle harekete geçebilirdi. Öte yandan 19 Tümenin devre dışı kalması demek İtilaf ordusuna İstanbul yolunun açılması demekti. Yarbay Mustafa Kemal, Mareşal Sanders’le temas kuramadı. Yarbay Mustafa Kemal’e göre asıl tehlike Kabatepe’de değil, Albay Halil Sami’nin sorumluluk alanı dışında kalan Kocaçimentepe bölgesinde olup Anzak birlikleri bu tepeyi ele geçirdikleri takdirde zorlanmadan Çanakkale Boğazı kıyılarına inebilecek ve hem kendi tümeninin hem de Seddülbahir ve Arıburnu Cephelerinde çarpışmakta olan 9. Tümen’in geri bağlantısını kesecekti. Bu, cephenin bütünüyle çökmesi demekti.

Yarbay Mustafa Kemal, Conkbayırı yönünde ilerleyen bir tabur kuvvetindeki Anzak birliğine karşı bir tabur sürerek 27. Alay’ın sağ kanadını örtmenin yeterli olmayacağını, tehdidin çok daha ciddi olduğunu görmekteydi. Öncelikle emrindeki süvari bölüğünü Kocaçimen Tepe’ye intikal ettirdi. Bu bölük, tümen bölgeye ulaşana kadar her ne pahasına olursa olsun tepeyi korumakla görevliydi. Bununla yetinmeyerek, üst komutanıyla temas kuramamasına karşın, tüm sorumluluğu üstlendi ve saat 08:00 dolaylarında tümenine bağlı 57. Alay ve bir topçu bataryası ile birlikte Kocaçimen Tepe’ye hareket etti. Alaya Kocaçimen Tepe’de dinlenme molası veren Yarbay, sahili görebilmek için Conkbayırı yönünde ilerledi. Bu bölgede Düztepe yönünden çekilmekte olan bir grup askerle karşılaştı. Bunlar, Balıkçı damları bölgesinin gözetlenmesi ve savunulmasında görevli 27. Alay’ın iki mangalık unsuruydu. Bu birliğe süngü taktırarak siper aldıran Yarbay, 57. Alay’a derhal Conkbayırı’na gelmeleri emrini gönderdi. Askerin siper alması, onları Conkbayırı yönünde izlemekte olan Anzak birliklerinin de siper almasına neden oldu, bu durum Conkbayırı’nda mevzi tutması için kritik zamanı kazandırdı. Saat 10:00 sularında 57. Alay’ın iki taburu (diğer tabur ihtiyatta tutulmaktaydı), Conkbayırı’ndan güney batı yönünde akmaktaydı. Düztepe’nin denize bakan yamaçlarındaki Anzak birlikleri, bu ilerleyiş karşısında geri çekildiler. Kılıçbayır’ı takviye için ilerleyen bir Anzak taburu da ateş yiyerek dağıldı ancak bir bölük Kılıçbayır’a ulaştı. 57. Alay tüm bu taarruzunu Müttefik donanmasının top ateşi altında gerçekleştiriyordu. Buna karşılık Yarbay Mustafa Kemal’in bölgeye intikal ettirdiği sadece bir topçu bataryası, 57. Alay’ın ileri harekatını ve çıkarma sahilinin sürekli olarak ateş altında tutarak taarruzu desteklemeye çalışıyordu.

Conkbayırı’ndan Düztepe yönünde taarruzlarını sürdüren 57. Alay, Kılıçbayır’ı tutmayı başardı. Bu sırt, Arıburnu Cephesi savaşları boyunca stratejik önemini korumayı sürdürecek bir nokta olarak önemliydi.

Kocaçimen Tepe – Conkbayırı – Düztepe sırtlarında Anzak ilerleyişinin durdurulduğuna karar veren Yarbay Mustafa Kemal, komutası altındaki 19. Tümen’in tüm kuvvetlerini bu ateş hattına sürmek üzere Maltepe’deki Tümen Karargahı’na döndü Karargahta karşılaştığı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya kararını anlattı. Esat Paşa, bu kararı onayladı, kendi inisiyatifini kullanarak Albay Halil Sami’nin 27. Alay’ını da Yarbay Mustafa Kemal’in komutası altına verdi. Bu görevlendirme tümenin Yarbay Mustafa Kemal Bey’in emir ve komutasına bırakılması şeklindeydi. Bu tarihten itibaren  Yarbay Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1915 tarihine kadar Arıburnu Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı.

30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşandı, Mustafa Kemal’in komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini de kazandı.

Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, Anzak Koyu çıkarmasını karşılamış, durdurmuş ve sonrasında sahilede sabitlemişti. Arıburnu Kuvvetleri Komutanı olarak bu bölgede ulaştığı hatlar, savaşın sonuna kadar pek değişmemiştir.

Harekatın ilk gününde karaya çıkartılan Anzak asker sayısı 15 000’di. Yaklaşık 2 000’i ölü olmak üzere kayıplar 3 500’dü. İlk üç günün muharebeleri sonunda Anzak birlikleri mevcutlarının dörtte birini kaybetmişlerdi. Bu zafer üzerine Mustafa Kemal’in rütbesi 1 Haziran 1915’de Albaylığa yükseltildi.

4/5 Haziran 1915’de İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Mustafa Kemal yönetti. 19. Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri aldı.

1. Anafartalar Zaferi

6 Ağustos 1915 gecesi takviyeli Anzak 2. Tümeni Suvla koyuna çıktı. 2 Anzak Tümeni, Kocaçimen Tepesi, Besim Tepe ve Conk Bayırı’na taarruz edecek, İngiliz 9. Kolordusu’nun 10. ve 11. Tümenleri ise Teketepe, Küçük Anafartalar ve Büyük Anafartalar tepelerini ele geçirecekti. 10. Tümene verilen görev Kavak Tepe, Tekke Tepe ve Küçük Anafartaların işgali, 11. Tümenin görevi ise Büyük Anafartalar’ın işgaliydi. Suvla sahillerindeki İngiliz birlikleri, 32.000 mevcutlu bir kuvvetti.

Mareşal Sanders, 8 Ağustos akşamı 19. Tümen Komutanı Miralay (Albay) Mustafa Kemal’i Anafartalar Grup Komutanlığı’na atadı. Albay Mustafa Kemal, elindeki kuvvetlerin bir kısmını ihtiyata ayırmadı, tüm kuvvetleriyle taarruz eti. Müttefikler ancak sahilde tutunmayı başarabildiler. Akdeniz Yurtdışı Seferi Kuvvetler komutanı General Sir Ian Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Kitchener’e çektiği telgrafta, “Dün sabah Ece Limanı’ndan Büyük Anafarta’ya kadar olan bölgeyi zapt edemeyişimize yeterli bir neden bulamamaktayım.” demekteydi.

2. Anafartalar Zaferi

21 Ağustos’ta General Hamilton ve General W. Birdwood, komutasında İngiliz 9. Kolordusu ile Anzak Kolordusu’nun bir tugayı 85 namludan oluşan kara topçusu ve bir zırhlı, üç kruvazör, iki destroyerlik donanma ateşi desteğinde Yusufçuk Tepe, İsmailoğlu Tepesi ve Bomba Sırtına saldırdılar. Ölü ve yaralı olarak 5 300 kayba uğradılar. Anafartalar Grup Komutanı Miralay (Albay) Mustafa Kemal’e karşı hedeflerinin hiçbirisine ulaşılamadılar.

Birdwood 28 Ekim 1915’de Dardanel Orduları yani bütün kuvvetlerin başkomutanlığına atandı. Emre uyarak Aralık 1915 ve Ocak 1916’da Çanakkale’yi kayıpsız boşalttı. Savaştaki tek başarısı buydu.

Mustafa Kemal ise 1 Nisan 1916’ta Mirlivalığa (Tuğgeneralliğe) terfi edildi. Yarbay iken 10 ayda içerisinde general olan Mustafa Kemal artık Paşa olarak adlandırılacak ve aynı zamanda Çanakkale kahramanı olarak silah arkadaşlarından, adımını attığı 19 Mayıs 1919’dan itibaren de Anadolu’da her kesimden ilgi ve destek görecekti.

Pera Palas görüşmesi

13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgaliyle birlikte Birdie Pera Palas oteline yerleşmişti. 20 Kasım 1918 (bir kaynağa göre 16 Kasım) Mustafa Kemal’in de otelde bir dairesi olduğunu öğrendi onunla görüşmek istedi. Bunun için kendisine refakat subayı olarak verilmiş olan sporcu Sedat Rıza Bey’i araya soktu.
-“Buyursunlar
dedi Mustafa Kemal.
İki general karşı karşıyaydı. Birdwood çok saygılıydı. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Rasim Ferit Bey de vardı. Hoşbeşten sonra Birdwood, iki yıldır kafasını kemiren “bizi nasıl yendi?” sorusunun yanıtını almak istedi:
-“Sayın komutan bizi nasıl yendiniz?
Mustafa Kemal’den bir başkası, dünya savaş tarihinde benzerine az rastlanır bu başarısından böbürlenebilirdi. Oysa o, tıpkı Trikopis’e davrandığı gibi, yenilginin
ezilmişliği altındaki bu generalin onurunu kordu.
“-Sizin de, bizim de tarih dergilerimiz var, tarih yazar.”
Birdwood ricasını yineledi:
-“Ekselans, sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum. Lütfediniz.”
Mustafa Kemal, yanındaki Rasim Ferit Bey’den kağıt kalem istedi; o da bir parça kağıt ile altın muhafazalı kurşun kalemini uzattı. Mustafa Kemal bir kroki çizdi, kağıt üzerindeki yerlerini işaret ederek;
-“Şu tarihte karaya çıktınız,  filanca saate kadar şurada durdunuz. Biz de şu hattaydık. Her şey sizin lehinizdeydi. Niçin çizgide durdunuz ve niçin ilerlemediniz?
-“Askerlerimiz çok yorulmuştu” diye yanıtladı Birdwood.
Mustafa Kemal bu kez de Conkbayırı krokisini çizdi:
-“Siz filanca gün şu yöne hareket ettiniz, şu durumu aldınız; niçin ilerlemediniz?
-“Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi. Askerlerimiz susuz kaldı ve durdu.”
Atalarımızın yaralıya kurşun atılmaz deyişine uygun olarak Mustafa Kemal de Türk soyluluk ve erdemini şu esprisiyle dile getirdi:
-“Görüyorsunuz ya ben bir şey yapmadım. Önce yorgunluk, sonra susuzluk durdurdu ordunuzu.”
Birdwood ayağa kalktı, Mustafa Kemal’i kucakladı:
-“Sizin gibi kahraman ve yüksek karakterli bir asker tanımadım.”
dedikten sonra krokiyi ve kalemi işaret ederek:
-“İzin verir misiniz bu kroki ve kalemi değerli bir hatıra olarak saklayayım.”
dedi ve sakldı.

Tekrar İstanbul’da

Birdwood’un asker ve donanım açısından daha üstün olmalarına rağmen Atatürk’e üç kere yenilmesindeki dehasının rolüne ve kişiliğine karşı büyük hayranlığı savaş sonrasında da devam eti. 20 Mart 1925’de Feld Mareşal oldu son görevi “Hindistan Ordusu Başkomutanlığı”ydı. Atatürk hayranlık ve sevgi anılarını yaşamak için 26 Ağustos 1935’de İstanbul’a tekrar geldi. Cumhuriyet gazetesi bu olayla ilgili olarak şu başlığı atıyordu: “20 sene sonra İstanbul’a girdi, ama gezgin olarak.”

Cenaze töreninde

Atatürk öldüğünde rahatsızlığına rağmen İngiltere adına cenaze törenine katılmak için talepte bulundu. Talebi kabul edilince İngiltere Hükümeti’nin baş temsilcisi olarak Ankara’ya geldi. Savaşta sakatlanmış bacağını sürükleye sürükleye tabutunun ardında yürüdü. Ayağı ağrımaktaydı. Geçici kabrine götürülecek olan tabutun geçişini Halkevi (şimdiki Türk Ocağı) binası balkonundan izlerken kılıcından destek alarak ayağa kalktı elindeki asayı kaldırarak Atatürk’ün naşını, bir miktar toprak getirtip üzerine basarak, selamladı. Bu sırada artık duygularını kontrol edemeyerek ağlamaktaydı.

Ankara’da olduğu günlerin birinde Türk yetkililerin bulunduğu bir ortamda cebinden bir kalem ve üzerinde kroki olan bir kağıt çıkararak masaya koydu ve yukarıdaki anıyı anlattı onlara.

Kaynaklar:

Mustafa Kemal Paşa, Sir William Birdwood Görüşmesi, 20.11.1918 (http://www.beyazgazete.com’dan alıntı) http://www.isteataturk.com/haber/print.php?haberno=4449

Arıburnu Cephesi. Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Arıburnu_Cephesi

Birinci Anafartalar Muharebesi. Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Birinci_Anafartalar_Muharebesi

İkinci Anafartalar Muharebesi https://tr.wikipedia.org/wiki/İkinci_Anafartalar_Muharebesi

Bülent Pakman. Nisan 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Atatürk, Hürriyet ve Kadın…

Günlerdir Ankara’da Anıtkabiri – Mustafa Kemal Atatürk’ün mezarını ziyaretimle bağlı heyecanımı yazmak istiyordum. Her ne ise elimi tutan vardı. Amma kılavuzun sesi kulaklarımda idi: Atatürk’e göre, en mukaddes savaş hürriyyet uğrunda savaş idi.

O, hem de kadınlara kazandırmak istediği hürriyet için savaşmıştı gece-gündüz… Bu savaştan yazmak istiyorum, hürriyetten yazmak istiyorum, hür olmak istiyorum. Kadınlarımızın da hürriyet için savaşmalarını istiyorum…

Anıtkabir’in girişinde İstiklal kulesinin karşısında üç kadın heykeli var. Bu üç kadın Atatürk’ün ölümünden dlayı Türk kadınlarının duyduğu derin acının gösterisi olarak “nöbet tutarlar” orda. Türk kadınını Atatürk’ün ölümü niye bu kadar ağrıtmış, sarsıtmıştı? Çünkü Atatürk, Türk kadınlarının yüce değerlerine inanıyor ve onları medeni dünyada özlerine yakışan en şerefli seviyelere eriştirmek için çalışıyordu. Bu heykel grubunun verdiği mesaja göre de, tarih boyunca bir çok kahramanlar yetiştiren Türk kadını derin acı içinde böyle, gururlu, azimli, karakterli bir duruş sergilemişti.

O kadınların başka şekilde durmaya, başlarını eğmeye hakları yok idi. Çünkü Atatürk uzun ve çetin mücadele neticesinde Anayasada değişiklik yapılmasına nail olmuş, Türk kadınlarına 1934 yılında 22 yaşında seçme, 30 yaşında seçilme hakkını kazandırmıştı. O diyordu ki, çarşaf içinde, peçe altında, kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihin sahifelerinde aramak gerekecektir: “Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin yüksekliğinde bir yer verdi. Siyasi hayatta, belediye seçimlerinde tecrübe kazanan Türk kadını bu defa da milletvekili seçme ve seçilme hakkı kazanmakla haklarının en büyüğünü elde etmiş oluyor. Medeni ülkelerin bir çoğunda kadından esirgenen bu hak bu gün Türk kadınının elindedir ve ondan liyakatle istifade edecektir”.

Atatürk ülkesinin sadece erkeklerinin tahsil alması, önde olmasıyla yetinemezdi, kadınları da o düzeyde görmek için mücadele veriyordu. Onların geleceği için savaşıyordu: “Bir cemiyet cinslerden yalnız birinin kazandıkları ile yetinirse, o cemiyet yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim cemiyetin başarısızlıklarının sebebi kadınlarımıza karşı lakaydlık ve yanlış yaklaşımın neticesidir. Bir cemiyetin bir uzvu faaliyyet gösterirken diğer uzvu eylemsizlikte olursa, o toplum kramp geçiriyor demektir. Hem erkeklerimiz, hem kadınlarımızın ilim edinmeleri lazımdır. Kadınlar da erkeklerle birlikte yürüyerek onlara destek olacaklardır”.

Anıtkabir’in içerisinde en çok durduğum beklediğim köşe Atatürk’ün kadınlar hakkında söylediklerini ve kadın serbestliğini aksettiren köşe oldu: “Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek için pek çok yüksek vasıflara sahip olmalıdırlar. Bu sebeple kadınlarımız, erkeklerden daha aydın, daha bilgili olmaya mecburdurlar.”

Ona göre aydın, bilgili olmalıdır ki, ne istediğini bilsin, ne istediğini cemiyete anlatabilsin, düşünebilsin, özünü ifade edebilsin, koruyabilsin. Ezilmesin, hakkı yenilmesin.

Her bir ferd istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi fikre sahip olmak, seçtiği dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hakkına ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz” derdi Atatürk. Bu gün, hiç şüphesiz, bunu idrak eden Türk vatandaşının, Türk kadınının fikrine, vicdanına sahip olunamıyor.

8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü münasebetiyle Türkiye’de çekilen reklama filmine baktığımda, Atatürk’ün sözlerini okuduğumda, işittiğimde geçirdiğim gurur hissini duydum. Ülkenin taşrasında yaşayan, ekseriyeti okuma, yazma bilmeyen, kızlarını çocuk yaşında kocaya veren köy adamlarının arasında bir sıra kadın ve erkek birlikte ses verip kadın haklarından bahsediyor, bu hakları müdafaa ediyordu. Onların okumaları gerektiğini, erken yaşta kocaya verilmemeleri gerektiğini dile getiriyorlardı, onların gülmeye de, istedikleri gibi giyinmeye de hakları olduğunu anlatıyorlardı. Kadın özgürlüğünden, hürriyet anlayışından bahsediyorlardı. Ve hayret verici değildi, bu yaşlı-başlı adamlar sonunda ise diyorlardı: Başka tür düşünmeye hakkımız yoktur, çünkü biz Atatürk’ün evlatlarıyız. Öyle ya, Türkiye’nin ilk kadın pilotu, dünyanın ise ilk savaş uçağı pilotu Sabiha Gökçen de Atatürk’ün manevi evladı değil miydi? Bu gün Türkiye’nin aydın fikirli, haksızlığa, karanlığa, adaletsizliğe karşı mücadele veren, demokrasiyi, ışıklı geleceği destekleyen insanları, siyasilerinden, sanat adamlarından tutun simitçilerine kadar hepsi “Biz Atatürk’ün evlatlarıyız” demiyor mu? Öyle Atatürk’ün evlatlarıdırlar ki, düşündüklerini demeye, etmeye hiç kimse mani olamaz. Onlar azadlığın, hissettiğini, istediğini elde edebilmenin bu dünyadaki en güzel duygu olduğunu idrak ediyorlar.

Atatürk de onu diyordu, hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. “Kadın da insandır” diyordu.  Ben de kadına her bir insanın layık olduğu, hakkı olduğu hürriyeti kazandırmaya, vermeye çalışan önderin mezarını ziyaret ettiğimde en çok bunun için bahtiyar idim, değerliydim, başım yüce idi. Tuttuğum yol Atatürk’ün mukaddes bildiği yoldur diye, bu yol ile yürüyebilecek bir evlad büyütüyorum diye…

Sevinç Fedai. Haber 365. 8 Mart 2017.  http://xeber365.com/art/45/245/ Türkiye Türkçesine çeviren  Bülent Pakman. Mart 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Viyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk, Azerbaycan içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Olsa olsa şizofren

Esra İnal’ın hikâyesi

Esra, Berlin’de yaşayan ikinci kuşak Türk-Almanlardan. 01 Ocak 1981’de Berlin’de doğmuş, kendi deyimiyle sevgi dolu bir aileye… Beş kız kardeşten biri. En ufakları Esra. Kendi ayakları üzerinde duran, çalışan muhteşem ablaları olmuş. Ablalarıyla arasındaki büyük yaş farkından dolayı, 5 annem oldu diyor. Çocukluğu bu sevgi dolu ailede geçiyor.

Ablaları arka arkaya evleniyor. Ev ıssızlaşıyor. Sonra annesi hastalanıyor. Derken okula başlıyor. Bambaşka bir dünyayla tanışıyor. Ve çok bocalıyor. Bir de bitmez tükenmez rüyaları var. Olacakları önceden görebildiği rüyalar peşini bırakmıyor. Gördüklerini etrafına da anlatıyor. Söyledikleri bir süre sonra gerçekleşiyor. Paralel iki hayatı, biri rüyalardaki, diğeri gerçek hayatı 13 yaşından itibaren birbirine karışmaya başlıyor, hangisi gerçek hangisi rüya ayırt edemez oluyor. Gördükleri ve onların gerçekleşmesi onu korkutuyor ve kendinden korkar hale getiriyor. Bir sürü doktora götürüyor ablaları ama hiçbiri onun derdinin sadece durugörü yeteneğinden kaynaklanmakta olduğunu farkedemiyor.

Esra İnal

Esra İnal

Bir de bazı rüyalarında hep aynı adamı görüyor. Yıllarca…

18 yaşındayken bir Türk’le evleniyor. Duvarların arkasındakileri de görmeye, uzaktaki konuşmaları da işitmeye başlıyor. Olacakları gördükleri yanında toplumsal kalıplar, baskılar, şartlı sevgiler onu rahatsız ediyor.
Kendisine neler olduğunu anlayamıyor, anlamlandıramıyor, anlamlandıramadıkça hırçınlaşıyor. Bu konuda birşey bilmeyen, birşey anlamayan ailesi, onun kendisine emanet edildiğine inanan kocası ona yardımcı olamıyorlar.

Öyle bir an geliyor ki gördükleriyle gerçek hayatı birbirine karışıyor. Bu da felaketi oluyor. Çünkü kaldıramıyor. İntihar etmeye kalkıyor, üçüncü kattan aşağı atlıyor. Akıl hastanesine götürülüyor.

Muayene sonucu hastaneye yatırılıp yatırılmayacağına karar verecek olan bayan doktorun adeta röntgenini çıkarırken kadına diyor ki:

İki çocukla boşanmanın eşiğindesiniz,
geceleri uyuyamıyorsunuz,…
Kendinizi sevdiğinizi sanmıyorum.
Şu an burada oluşunuz bile…
İstediğiniz için değil.
Mecbur olduğunuz için buradasınız.
Sizce bu kendinize haksızlık değil mi?

Doktor bozuntuya vermiyor, cevap da veremiyor ve şizofreni teşhisiyle onu hastaneye yatırıyor. Esra’nın en korktuğu şey sonunda oluyor. Ama başka çaresi yok. Kendini sorgulamak zorunda. Her şeyi denedikten sonra artık ya ölecek ya da kendine gelecek. Bir süre takılıyor orada. Sonra hastalarla eğleniyor, dans falan ediyorlar. Haftalarca kalıyor. Sonunda “Hiçbir şeyiniz yok” diyorlar. Şizofren falan olmadığı, aklının yerinde olduğu anlaşılınca hastaneden çıkmasına izin veriliyor.

Esra anlatıyor

Rüyalar hayatımın bir parçası. Artık korkmuyorum. Benim için farklı türleri var. Uyanıkken nasıl bazen bilinçli, bazen bilinçsiz olabiliyorsak, rüyalarda da aynı şey söz konusu. Bazen ihtiyaçlarımızın ya da korkularımızın yansıması oluyorlar bazen de bize rehber… Farkındalığımız arttıkça daha büyük mucizelere şahit olabiliriz. Ben kendi hayatımda o mucizeleri yaşadım. Önce çok ürktüm, kaldıramadım ama sonra alıştım. Yıllarca tanımadığım birini rüyada görmemi açıklayamıyorum. Uzun süre teoriler geliştirdim. Sonunda da kendime kızdım, olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Miguel yıllarca rüyalarımdaydı. Sonra bir kitabın arka kapağında fotoğrafını gördüm. İnanamadım. Oydu! Hemen adını internete yazdım. Meksikalı toltek uzmanı bir bilgeydi. Onu bulmak için Meksika’ya gittim. Savaştan çıkmış gibiydim. 48 kiloya düşmüştüm. Psikolojik olarak da bitmiştim. Elimde valizimle karşısına dikildim. Bana baktı, sevgi dolu bir bakıştı. Sanki beni bekler gibiydi. Ona doğru yürüdüm, çocukluğumdan beri rüyalarımda gördüğüm adama… Sarıldım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Gözlerimden okyanuslar aktı… Ve 6 ay hiç yanından ayrılmadım. Önce öğrencisi, sonra da eğitmen oldum. Ondan öğrendiklerimi öğretmeye başladım. 10 yıldır dünyanın her yerinde seminerler veriyorum. Dinleme, koşulsuz sevgi, affetme ile ilgili. Hepimizin özü sevgi aslında. Bilmemiz gereken her şey içimizde mevcut. Ve gerçek aslında çok basit. Çok şükür. Hayatın sunduğu inişleri çıkışları kabullenmeyi öğrendim.

Miguel’le karşılaştığım ilk gün bana söyledi: “Bir sürü güzel şey olacak. Kitabın da çıkacak, filmin de çekilecek. İçindeki sevgi büyüyecek ve insanlara ilham verecek!” O zaman motive ediyor zannettim ama gerçek oldu.

Gerçekten de spiritüel eğitmen, dünyaca ünlü bestseller “Dört Anlaşma – The Four Agreements” kitabının yazarı Don Miguel Ruiz’in dediği gibi Esra’nın hayatı “8 Saniye” adlı filmin konusu oluyor. Esra’nın ailesininin hassasiyet göstereceklerini düşünülerek bazı olaylar değiştirilmek zorunda kalınarak. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, Türkiye-Almanya ortak yapımı bu filmde, filmin başrol oyuncusu Esra’ya göre insanlara şu mesajı veriyor: “Kendini Affet, korkularının altında ezilme. Kendine çok iyi bak çünkü seni, senden daha iyi anlayabilen biri yok!

Sorular – cevaplar

– O rüyalar, duvarın arkasını görmeler, uzakta bir yerdeki konuşmayı duymalar… Nedir bunun adı?
Başta ben de ne olduğunu öğrenmek istedim. Ama sonra her şeyi adlandırmak zorunda olmadığımı gördüm.

– Rüyalarda ne görüyorsunuz tam olarak?
Etrafıma bakıyorum. Her şey aynı. Ama sanki ilk defa görüyorum her şeyi. Ağaç deyince ağaçla ilgili bilgiler geliyor ya aklımıza, o bilgiler gidiyor, her şeyle kendimi bir hissediyorum. Terimler, kelimeler, yorumlar kalkıyor ortadan.

– Ve bu size kendinizi kötü hissettiriyor?
İnsan yeni bir şeyle karşılaşınca ilk gösterdiği tepki korkudur. Ben de korkuyordum. Rüyamdaki her şey, en az şu an burada yaşadığımız kadar gerçek geliyor. O zaman beyin afallıyor. Diyor ki; orası da gerçek burası da gerçek, o zaman her şey relatif. Şu an burada bir bilinçle oturuyoruz ya. Az önce fotoğrafları çektiğimiz odaya gittiğini düşün. Kapıyı açıyorsun ve burada benimle röportaj yaptığını düşünürken aslında orada uyduğunu görüyorsun. Olay bu.

– Rüyaların nasıl fark edildi?
Çocukluğumdan beri hep görürdüm rüya. Ergenlik dönemimde çok yoğunlaştı bu. Artık doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü toplumun sana öğrettiği değerlere göre ayırt etmeye başlıyorsun. Ve orada çatışma başlıyor.

– Bizim gördüklerimizden nesi farklıydı rüyalarının?
Bir gün İpek’e (Sorak) anlattım bunu şok geçirdi. Amerika’dayız. Güneşin altında oturuyoruz. “İpekçim düşün ki burada sohbet ederken ben sana ‘Gel biraz yukarı çıkalım’ diyorum ve çıkıyoruz. Sen burada benimle olduğundan eminsin ama bir bakıyorsun ki vücudun orada yatıyor. Bunu ben hayatım boyunca hep böyle yaşadım. Ama iyi ki yaşamışım.

– Peki, ilk gördüğün rüyayı hatırlıyor musun? “Ben farklıyım” hissi yaratan…
Film o rüyayla başlıyor zaten. Ben çocukluğumdan beri rüyalar görürüm ama bu yoğunlukta evimden ayrıldığım ilk gün gördüm. Benim çok güzel bir yuvam vardı. Bir sevgi patlamasıydı. Bir cennet varsa bunun gibi bir şey olmalı diyorum. Sonra ablalarım kısa aralıklarla evlendiler. Bu benim küçük zihnimi krize soktu. İşte o kriz anında gördüğüm rüyada hep ağlayan bir kadın vardı. Bir adam arkamdan bana mendil veriyordu ama ben kadına bir türlü yetişemiyordum. Yıllar sonra yine kendimle barıştığım bir kriz anında o ağlayan kadın olduğumu gördüm. Uyurken bedenimi görüyorum ve uyanmaya, bedenime atlamaya çalışıyorum. Bir rüzgâr geliyor, bedenime ulaşamıyorum. Zaten rüyalarımda hep bedenime atlamaya çalışırdım uyanmak için. Çünkü bedenimi uzaktan görürdüm. O rüyada yine bedenime ulaşamıyorum ve bir ses bana “Arkana dönüp bak” diyor. Arkama dönüp baktığımda elinde mendille küçük bir kız çocuğu duruyordu. O çocuk bendim. Çocukluğum beni teselli etmeye çalışıyor. Bir türlü ulaşamıyor bana. Ve ben artık büyüdüm bir kadın oldum. Bir devrim yaşıyorum ve ilk defa çocukluğuma dönüp o mendili kabul edeceğim. O çocuğu kucağıma aldım ve ona “Seni asla bırakmayacağım” dedim. Ben o gün uyandım ve aynanın karşısına geçip “Bundan sonra sen bana emanetsin” dedim.

– Peki olacakları önceden gördüğünüz rüyalar? Yakın zamanda gördünüz mü hiç?
Onlar her zaman olmuyor. Senaryoyu yazarken gördüm. Hindistan’da çok sevdiğim arkadaşımın mahallesindeyim. Koşuyorum, ileride bir öküz var, ona çarpıp düşüyorum. Koşup eve geliyorum, kapıyı biri açıyor ve “Artık burada oturmuyorsunuz” diyor. Sıkıntıyla uyandım, Facebook’u açtım. O arkadaşımın resmini gördüm, tam “Kuzuuum” yazacakken, baktım, “Huzur içinde yat” yazıyor sayfasında. Motosikletiyle öküze çarpmış ve ölmüş.

– Bir de akıl hastanesi süreci var hayatında. Kim karar verdi hasta olduğuna?
O süreçte artık algılarım sonuna kadar açılmıştı. Sokaklarda (kollarını açarak) böyle dolaşıyordum. Herkes, her şey ben olmaya başladı. Babam kapıdan girdiğinde içeri “ben” giriyordum. Bu duygu beni dizlerimin üzerine çöktürüyordu. İnsan her gün gördüğü ağacın önünde diz çöker mi? Ama ben o ağacı öyle bir yerden görüyordum ki damarımda akan kanın onun damarında akan ışıkla aynı ışık olduğunu görünce kalakalıyordum. Bir gün duvar çözüldü ve arkasını gördüm ve sonra hastane süreci başladı.

– Duvar mı çözüldü? Nasıl oldu bu?
Evdeyim. Oturuyorum ve duvara bakıyorum. Ensem uyuşmaya başlıyor. Kafamın arkası sonsuzluğa açılıyor. Bir kapı diğerini o diğerini o açıyor. Anın içindeyim. Ne geçmiş ne geleceğim var. Sanki kafamın arkasında bir silgi var ve her şeyi siliyor. “Nasıl oldu da bugüne kadar beynim ikiye ayrılarak yaşamışım” diyorum. Baktım duvar sabit durmuyor. Duvar sallandı, sallandı ve gözümün önünde milyonlarca parçaya bölündü, arkasından bebek arabalı bir kadın geçti. “Mutfağın camından baksanıza oradan bir kadın mı geçti?” dedim. Baktılar ve “Evet bebek arabalı bir kadın geçiyor” dediler. O an çıldırdım. Eğer o duvar çözülürse ben de çözülürüm. Sana öğretilen dünyanın dışındasın ama oranın kanunlarını bilmiyorsun. “Baba, anne beni kurtarın” diyorum. Ölüm duygusu geliyor, yok oluyorsun. Aslında bildiğin dünya yok oluyor o an. Kıyametin kopuyor.

– Sonra…
O an düşüp bayılmışım. Bir süre sonra da kalkmışım ve hastaneyi arayıp “Benim adım şu, şu adresten lütfen gelip beni alın. Şu an yaşadığım tecrübeyi fiziksel dünyada yaşayamayacağım için bedenimi size emanet ediyorum. Lütfen bana iyi bakın. Geri döneceğim” demişim ama hatırlamıyorum. 4 gün boyunca uyumuşum hastanede. Dünyanın en büyük problemi bu. Anda yaşamamak. Kadına “Benim için bu dünya bitti, artık dönüş olmayacak. Benim kıyametim kopuyor. Beni o dünyada anlayabilecek kimse de yok. Ve bu benim kalbimi kırdı” diyorum.

– Tedavi süresince bir teşhis konuldu mu?
Hayır, hiçbir teşhis koyamadılar. Ben gidip onlara “Ben galiba şizofrenim” ya da “Manik depresif olur mu?” diyordum. “Bir isim mi bulmak istiyorsun? Bu mu rahatlatacak seni?” diyordu doktorlar. Hüngür hüngür ağlıyordum.

– İlaç kullandın mı?
İstedimmmm! Batı Almanya’dan bir doktor geldi, adama ne olduğunu anlatıyorum. “Bedenimin o kadar farkındayım ki ama bu bilgileri nereden aldığımı bilmiyorum şu an” diyorum.

– Onlar ne dedi?
360 derece farkındalığın var dediler. Arkamda iğne düşse duyuyordum. Her şeyle bağlı olduğumu biliyordum. Tıp aslında gerçekten çok ileride. İnsanlara söylemeseler de orada bana ne olduğunu çok iyi biliyorlardı.

– Filmdeki intihar sahnesi de gerçek mi?
Evet, ölmek istediğimden de değil, korkumdan yapıyorum her şeyi.

– Günlük hayatınızda nasıl bir yeri var şimdi rüyalarınızın?
Her gördüğüm rüya çıkmıyor. Kıçın açıkta kalmış derler ya, öyle rüyalar da oluyor. Seni korkutan bir şey yaşıyorsun, hemen yansımasını görüyorsun; aç yatıyorsun, pasta görüyorsun. Farklı rüya türleri var. Yıllar içinde o türleri anlamaya başlıyorsun. Yola çıkacağım diyelim ki, gideceğim yerde çok yağmur yağdığını görüyorum, uyanınca ne hissettiğime bakıyorum, eğer çıkacağını hissedersem “Yarın giderim” diyorum.

– Korku bitti mi?
Korkuyorsun ama seviyorsun. Yeni bir şey öğreneceğim, zihnim genişleyecek diyorsun. Öyle hakiki bir yerden yine öyle bir hakikate uyanıyorsun ki… Yani ikisi de ne gerçek ne gerçek değil. Ve sen de bunun içinde ne gerçeksin ne gerçek değilsin. O kadar da değilsin ama o kadar az da değilsin. Dengeyi bulmak gibi…

– Başkalarının düşüncelerini okumak gibi şeyler?
Dikkatimi ona vermiyorum. Dikkatini verirsen görürsün, duyarsın. Hiç kimsenin işine karışmayacaksın. Bana ne onun ne düşündüğünden? Fanatizm yani bir şeye odaklanıp onu bırakmamak çok kötü bir şey. Batıl inanca dönüşür. Bu dünyadayız, işimiz gücümüz var, abartmamak lazım. Rüya gördün, edinmen gereken tecrübeyi edindin yola devam et. Fazla karıştırmak, içinde debelenmek doğru değil.

– Bu özelliklere kötüye de kullanılabilir değil mi? Kumarda para kazanmak gibi…
Bir yere gelmek için emek harcarken bir olgunlaşma yaşıyorsun; çalışmayı, mütevazı olmayı öğreniyorsun. Ben bunu fark ettim ve “Aman yarabbim, beni hazır etmeden sakın tuhaf durumlara sokma” dedim. Yıllardır çalışıyorum. Kısa yolu seçersen o parayı da tutamazsın elinde.

– Kurtarıcını nasıl buldun, filmdeki gibi mi oldu gerçekten?
Filmde biraz değişiklik yaptık. İzleyici “Bu kadarı da olmaz, abartmışlar” demesin diye. Ama detayları anlatmayayım. Filmin büyüsünü bozmayayım.

– Nasıl olsa filmde öyle değilmiş. Gerçeğini yazabiliriz.
Bir gün bilgisayarım dondu. Yeniden açtım ve baktım spam’a bir mail düşmüş. Bir piramit üstünde bir adamın resmi… Yıllardır rüyamda gördüğüm adamın yüzü ve rüyamda gördüğüm o piramit…
O an elim ayağım titredi. Google’a girdim ve 9’a bastım. Doğum günüm 9 Nisan ya uğurlu sayım… Adamın San Diego’dan yaptığı canlı yayın çıktı. Bütün bedenim alarmda. Telefon açtım ve çıkan kadına “Bana yardım edin” diye yalvardım.
Birkaç hafta içinde para toparlayıp uçağa atladım ve Meksika’ya gittim. 48 kiloydum. Perişan bir vaziyetteydim.

– Neler oldu karşılaştığınızda?
Bir baktım, güneşin altında siyah şapkalı bir adam oturuyor. Onu gördüğüm an bütün hayatım boyunca sadece bu anı anımsayıp anlayabilmek için yaşamışım gibi hissettim. Hiçbir zaman kendimi bu kadar emin hissetmedim. Tamamen andaydım ve sevgi dolu bir yerdeydim. Gözlerine bakıp “Nasıl olur da tanımadığım bir insanı bu kadar sonsuz seversin?” dedim. O da “Bir öğretmen öğrencisine daha onun adını duymadan hasret çeker. Hoş geldin” dedi. Sarıldı ve ben onun çocuğu oldum orada.

İşin aslı

Doktorlar Esra’nın 360 derece açık algı yaşadığını düşünüyorlar. Bunun anlamı beyninin seçmeden, süzmeden filtre yapamadan her geleni geçirmekte oluşu.

Öyle mi acaba? Başka bir açıklaması yok mu?

Genelde dünya insanları 3 boyutta yaşarlar. Bazıları zaman da eklendiğinde 4 ve daha ileri boyutları yaşayabiliyorlar. Canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan (paranormal olarak) algılanması yani durugörü (clairvoyance) bunlardan biri.

Evet burada durugörü, duruişiti olayları ile karşı karşıyayız. Halk arasında 6. his denilen. Esra’da gelecekteki olayları algılama yani zamansal durugörü yeteneği var. Bunları uyanıkken de görebiliyor. Normalde işitmesi olanaksız ses ve konuşmaları da görüntülü olarak zihinsel algılayabiliyor, duruişiti yeteneğine de sahip yani. Ayrıca “astral seyahat” yani fiziki bedeninden ayrılıp, bilmediği başka bir boyutta bilinçli olarak, beden-dışı deneyimler de yaşıyor. Parçaları birleştirdiğimizde Esra’nın zaman zaman geleceğe seyahat etmekte olduğunu anlayabiliriz.

Doktorların acaba kaçı bunları biliyor, kabulleniyor ve ne zaman böyle şeylerle karşı karşıya geldiklerinde şizofreni gibi baştan savma teşhis tercihlerini, ilaç dayamayı, insanları akıl hastanelerine kapatmayı bırakıp onlara aslında neler yaşamakta olduklarını açıklayabilecekler? Ne zaman böyle özel insanlara toplum ve çevre deli damgası vurmaktan vazgeçecek?

Kaynaklar:

Ben, bana emanetim. Ayşe Arman. Hürriyet. 22 Şubat 2015 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ayse-arman/ben-bana-emanetim-28257906

Onun hayatından dört film çıkar. Güliz Arslan. Milliyet. 22.02.2015. http://www.milliyet.com.tr/-onun-hayatindan-dort-film-cikar-/pazar/haberdetay/22.02.2015/2017414/default.htm

O çok farklı. Arzu Akyol. Akşam 8 Mart 2015. http://www.aksam.com.tr/pazar/o-cok-farkli/haber-387782

8 saniye (8 Sekunden). Film. 2015. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, senaryo Esra İnal ve Nuran Evren Şit.

Durugörü. Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Durugörü

Bülent Pakman. Şubat 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Viyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Başka boyutlar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Üreticiden tüketiciye

İktidarın 14 yıl sonra aklına gelmiş. Üreticiden tüketiciye.

Evet aracı kurumlar ortadan kaldırılabilir ancak bu kurumlar tarafından yerine getirilen işlevler ortadan kaldırılamaz. Bunlar üretici ve/veya tüketici tarafından yerine getirilmek zorundadır.

Tüketici sınırlı miktarda ancak çok çeşitli ürünlere gereksinim duyar. Yani 1’er kilo domates, patates, incir, biber, 2 adet limon, 5 yumurta, bir demet dereotu… vb.

Köydeki üretici ürününü her seferinde satabileceği miktarda toplayacak, dünyanın mazotunu harcayıp “en yakın” yerleşim yerine götürüp kayıtsız, vergisiz doğrudan sınırlı miktarlarda satmaya çalışacak. Öncelikle mevzuat bunu engeller. Zabıtalar ürünleri yerlere döker, arabalarına, tezgahlarına el koyar. Diyelim ki mümkün oldu, direk tüketiciye erişebilen ürün miktarı arttığında fiyatlar düşebilir, ürünler elde kalabilir. Çok görmüşümdür, Manavgat tarafından Antalya’ya girerken yol kenarında traktörlerin dökmek zorunda kaldığı öbek öbek domatesleri. Öte yandan üretici de aptal değildir, ürününü doğrudan satabildiğinde maliyet artı kar değil, piyasa fiyatına göre bazan biraz altında etiketlendirmektedir. Karayolları banketlerinde satılanların fiyatları genelde kent pazarlarından daha pahalıdır. “Tarladan rafa” iddiasındaki marketlerde de yaş-sebze meyve fiyatları manav ve pazarlarla aynı.

Üreticinin çok büyük bölümü ürününü aracılara satmak zorundadır. Ürünün tarlada toptan “satın alınması”, zamanlanarak toplanması, en yakın toptancı haline “nakliyesi”, orada “satın alınarak” ülkenin diğer yerlerindeki toptancı hallerine “nakliyesi”. Kabzımalların ürünleri toptan “satın alıp” her bir manava, markete satıp “nakletmesi”. Manav/marketin üzerine kar koyarak “satışı”.

Tesbit edebildiğim 7 aracı var. Ancak esas büyük maliyetler dünyanın en pahalı mazotu ve gübresi. Artı toprağın verimsizleşmesi, sakat tohumlar, zararlılar, elverişsiz hava vb…

Evet köylü üretim kooperatifi kurabilir ancak bu aracılardan sadece birini ortadan kaldırır. Özellikle bal, zeytinyağı gibi dayanıklı ürünlerin üretici ve dağıtım kooperatifleri de var. Ancak bunlar da bütün aracıları ortadan kaldıramıyor ve de esas maliyeti etkilemiyor.

Sebze ve meyve komisyoncularının her biri tüccar sayılmaktadırlar. Yıllık gelir vergisi beyannamesi verirler ve ticari kazanç hükümlerine göre vergilendirilirler. Çiftçiden alarak satımına aracılık ettikleri zirai ürünlerin bedelini çiftçiye öderken gelir vergisi tevkifatı yapmak zorundadırlar. Kabzımallar % 8 den fazla komisyon alamaz. Kendi beyanlarına göre bunun % 3’ü de vergiye gidiyormuş. Kamyoncular da vergi veriyor. Mazotun vergisi de anormal derecede yüksek. Bunların hepsi tüketicinin etiketine ilave ediliyor. Böylece halk yaş meyve-sebzeye yerken devlete vergi ödüyor.

Dönelim yazının en başına.

Önümüzde referandum/başkanlık seçimi var. TV’lerde iktidar yandaşları, sanal ortamda AKTroller kampanya başlattılar. Aracı ortadan kaldırılacak diye. 14 yıldır rahatça at oynatanlar suçlanıyor. Aralarından Fetocu olanlar da çıkarılacak mutlaka. Bu sayede halka, esnafa, % 50’ye pahalılığı hatırlatanlar şimdiden “Başkan olunca halledecek” cevabını almaya başladılar bile.

Bülent Pakman. Ocak 2017. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk siyaseti, Türkiye, Yurdum içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mustafa Kemal’in general oluşunun 100. yılı

78 yıl önce ebediyete uğurladığımız Ulu Önderimiz, harap olmuş ve 12 yıllık savaşta en değerli evlatlarını kaybetmiş bir milleti yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı.

Askeri sahada gösterdiği üstün yeteneği devlet kurmada da tekrarlayabilmişti. Dış politikada, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir. İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir.

OSMANLI İmparatorluğu’nun ve Türk askeri tarihinin bir zamanlar yüz akı olan yeniçerilik 1826’da ortadan kaldırıldıktan sonra ordu modern bir şekilde yeniden kurulabildi. Bu, sıradan bir olay değildir. Üstelik bu süreç öncü askeri milletlere eşit bir kurumla yani kurmay eğitimin getirilmesiyle başarıldı. Bu eğitimin, Türk aydın sınıfının gelişiminde önemli payı vardır. Birinci Cihan Harbi’nin genç komutanları bu geleneğin ürünüdür. Bu komutanların çoğu, rütbeleri ve yaşları itibariyle Cihan Harbi’nde isim yapamadılar ama İstiklal Savaşı’nın dinamik komutan kadrosunu oluşturanlar da onlardır.

GENERAL METAKSAS UYARDI AMA FAYDA ETMEDİ

Bununla beraber, Mustafa Kemal Atatürk ve yanındaki birkaç komutan Cihan Harbi’nin tanınan generalleri arasında da yerlerini almıştır. Geçtiğimiz hafta iki torunundan birini, Osman Mayatepek’i kaybettiğimiz Enver Paşa, 1914 yılında bütün dünyadaki askerler arasında isim yapmıştı. Ama en önemlisi Ulu Önderimizdir.

İtilaf Devletleri bizim subaylarımızdaki bu gelişimin farkında değildi. Birkaç kişi hariç. Farkında olan nadir, yabancı askerlerden en başta geleni Yunanistan ordusunun genç ve başarılı komutanı (sonradan da diktatörü) General İoannis Metaksas’tır. O, Anadolu ordusunun başarısını erkenden görebilmiş ve Yunan birliklerinin İzmir’e çıkışına karşı görüş bildirmiştir.

MUSTAFA KEMAL BUNDAN 100 YIL ÖNCE GENERAL OLDU

Metaksas, Türk ordusundaki tecrübeyi görmüştü. Gerçekten de İstiklal Savaşı’nın komutanları, çok genç yaşta başka ordulardaki komutanlara göre askerliğin her safhasını tadan savaşçı komutanlardır. Balkan Savaşı’ndaki bozgunla Trablusgarp’taki efsanevi savunma, Süveyş Cephesi’ndeki acıyla Kût’ül Amare’deki zafer ve Sarıkamış’ta yaşanan facia beraber anılmalıdır. Galiçya’daki Avusturya’nın düşkün hali oradaki müttefik Türk kolordusunda kesinlikle yoktu. İran’da Rusya’yla savaştık. Bakû’de ise hem Ruslar hem İngilizler hem de sözde müttefikimiz Almanlarla… Dünya tarihindeki bu sarsıntı dönemi İstiklal Harbi komutanlarını yetiştirdi. Tecrübeleri kimseyle karşılaştırılmazdı. Bunlar genç yaştaki tecrübeleriyle ‘erken olgunlaşmış’ komutanlardı.

Metaksas’la aynı yıl general olan Mustafa Kemal Paşa, bundan 100 yıl evvel, 1 Nisan 1916’da mirlivalığa yani generalliğe yükseldi. Diyarbakır-Bitlis-Muş cephesindeki kolordunun komutanıydı. Kemal Paşa, göreve gelişinden bir müddet sonra, 3 Ağustos 1916 sabahı, kolordu kuvvetlerini Bitlis ve Muş taraflarına taarruza geçirdi. Bu kolordunun sadece iki tümeni vardı. Buna rağmen bölgeyi Rus işgalinden kurtardı. Gerçi Muş, 25 Ağustos’ta tekrar Rusların eline düşecek ve ancak 1917’de yeniden alınacaktır.

Çanakkale’deki komutanlar arasında mümtaz yeri olan Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu Cephesi’nde de gösterdiği bu varlıkla, Osmanlı ordusunun genç kadroları arasında ismini berkittiği açıktır. Çağdaş Türkiye’nin tarihindeki yeni dönem Ulu Önder’ini de ortaya çıkarmaya başlamıştır. 78 yıl evvel ebediyete yolladığımız ‘Ulu Önder’ böyle bir sarsıntının ortasında askerlik kadar politika da öğrendi ve savaşın yerine iktisadi kalkınma ve yeni dünyaya kültürel uyumun gerekliliğini kavradı.

DEHASIYLA SİVRİLDİ

Türkiye imparatorluğu iktisaden yavaş gelişiyordu. Buna karşılık eğitimde ve bilhassa subay eğitiminde dünyayı yakalamaya muvaffak olmuştu. Bu yüzden genç komutan Mustafa Kemal Paşa, ‘cahil ve liyakatsiz’ komutanlar arasında sivrilmiş biri değildir, nitelikli insanlar arasında ön almıştır. O, onların arasında ‘dehası’, yer yer sertliği ve atılganlığı ama eldeki imkânlarla hedefi ayarlamayı bilen ölçüsüyle sıyrılmıştır.

DEVLET KURAN MAREŞALLER

Cihan Harbi’nden sonra devlet kuran başka mareşaller de vardı. Ama onların koşulları değişikti. Polonya’da Mareşal Józef Piłsudski ve Finlandiya’da Emil Mannerheim’a göre Atatürk’ün farkı, harap olmuş ve en değerli evlatlarını 12 yıl süren bir savaşta kaybetmiş bir milleti eğitim ve sağlık yönünden yeniden diriltmek zorunda oluşuydu. Bunu başarabilmiştir. İlerleyen yıllarda da devam eden bu atılımın ilk büyük hamlesi yine onun devrinde yapıldı.

SAĞLIK BÜTÇESİ HER ŞEYİN ÖNÜNDE

Mareşal Cumhurbaşkanımız ve arkadaşları milli eğitim ve sağlık bütçesini her şeyin önüne koyacak kadar realistti. Dış politikada, henüz ateş ve barut kokan günlerde, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de gürültü koparmadan ve fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir.

İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir. Bunu Cihan Savaşı’nın hatalarını yaşayan nesil idrak etmiştir. Çünkü tarihi yeniden yaşamak zorunda değildik.

BİZDE MANTIKSIZ İNSAN ÇOKTUR

TÜRKİYE’de ebedi başkomutanının generallik kılıcını alışının 100’üncü yılında, dünyadaki askeri literatürün de öneminin sürekli altını çizdiği Mustafa Kemal Paşa’nın Cihan Harbi’ndeki konumunu tartışanlar var. Bizim memlekette amatörler ve kasabaların çokbilmişleri böyle büyük iddiaları ortaya atmayı severler. Yalnız bu iddiaların çoğu gerçekle hatta mantıkla bağdaşmayan siyasi polemik-lerin ürünüdür.

KÜLTÜREL ATILIMI ATATÜRK SAĞLADI

OSMANLI ordusunun iyi eğitimli, bilgili mensupları hiç az değildi. Dört dili çok iyi bilen, iyi bir ressam olan Enver Paşa, çocuklara müzikal oyun yazacak kadar her dalda becerisi olan Kâzım Karabekir Paşa veya Rusça dahil dört-beş dili iyi bilen Kût’ül Amare’nin asıl komutanı Albay Nurettin (sonraki Sakallı Nurettin Paşa), Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa… Bu gibi örneklerin içinde Ulu Önderimiz, sosyal bilimlerdeki ve sanat dallarındaki dehasını, yönlendiriciliğiyle ortaya koydu.

Türkiye tarihinin hiçbir döneminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi beşerî bilimlerin teşkilatlandırıldığı bir kurum, Romanist hukuk eğitimi veren fakülteler, Batı müziği eğitimi veren konservatuvarların hepsinin bir arada kurulduğunu göremeyiz.

Türkiye arkeoloji ve Batı müziğini imparatorluk döneminde de tanımıştı ama bunun eğitimini vermek, yaymak ve operayı kurmak başka bir başarıdır.

78 yıl sonra Türkiye Kemalist dönemin birçok kurumunu sayıca ve nitelikçe geçti ama kültürel atılım ve anlayış alanında o devrin gerisindedir. Demokrasinin aksaması da bu topallıkta aranmalıdır.

Prof. İlber Ortaylı. Hürriyet 06.11.2016 Pazar http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ilber-ortayli_614/baskomutanin-millet-katina-yukselisi_40269637 makalesinden yorumsuz alıntıdır. Bülent Pakman. Kasım 2016. Lütfen aktif link vermeden alıntı yapmayın.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz

Atatürk ve Üniversiteler

Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı enkazlardan biri de olmayan eğitimdi. O zamanlar yüksek tahsil kurumu denebilecek sadece II. Abdülhamid’in Ağustos 1900’de kurduğu Darülfünun vardı. Darülfünun, 1926 yılının Mart ve Nisan aylarında Akşam gazetesinin ‘Latin harflerinin kabul edilmesinin yararlı olup olmayacağı’ hakkındaki anketine katılan bazı müderrislerinin, bunun doğru bir hareket tarzı olmayacağı şeklindeki görüşleriyle ünlenmişti. Haziran 1931 de çağdaş anlamda bir üniversite reformu çalışmalarına başlandı. Atatürk, bu çerçevede tarafsız ve objektif bir rapor hazırlaması için Cenevre Üniversitesi’nden Pedagoji öğretim üyesi Prof. Albert Malche’ı Türkiye’ye davet etti. 19 Ocak 1932’de Darülfünun’da kendisine ayrılan bölümde çalışmalarına başlayan Prof. Malche, öğretim üyeleri ve öğencilerle görüşerek, zaman zaman derslere ve hatta sınavlara girip durumu bilfiil gözleyerek  düzenlediği 95 sayfalık ayrıntılı raporunu 29 Mayıs 1932’de sundu. Rapora  göre Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktu. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, en basit çevirileri bitirme tezi olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel olarak not tutturmaktaydılar. Ders dışında hocaların rehberlik yapmaları söz konusu değildi. Kurum dışında işleri olan hocaların özel işleri ön plana çıkmaktaydı. Aralarında bilimsel işbirliği değil, ayrılık ve çekişme vardı. Tavsiyeler:  Darülfünun’un kapatılması, fen ve bilimin güncelliğine uymayan öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi, kadro açığının yurtdışından getirtilecek bilim adamlarıyla tamamlanması, disiplinli bir eğitim sisteminin yerleştirilmesi ve gelecek nesil öğretim üyelerinin yetiştirilmesi.

Raporu okuyan Atatürk durumu az ve öz yorumladı: “Bildiğimiz başka, hakikat başka”.

Her şerde bir hayır var

Sonuçta yurt dışından bilim adımı getirtmek gerekiyordu ama nereden, nasıl?

1933 başında Naziler Almanya’da iktidara geldiler.  1 Nisan 1933 günü başlatıkları Yahudi işyerlerine boykot hareketinin ardından Naziler 7 Nisan 1933’de Sivil Kamu Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması Yasası’nı çıkardılar. Safkan, yani Aryan ırkından olmayanların ve özellikle Yahudileri veya rejim karşıtı (anti-nazi) olanları sindirme, sırasıyla önce işlerinden, daha sonra toplum yaşamından soyutlama ve nihayet yeryüzünden silmeleri sürecinde bilim adamlarını da hedef aldılar. Yahudi kökenli veya sosyalist eğilimli akademisyenlerin bilim ve irfan yuvalarından dışlanarak, faaliyet görmeleri yasaklandı. Artık bu bilim adamlarının yapacakları tek şey kalmıştı: Terk-i diyar etmek.

Frankfurt Tıp Fakültesi Patoloji Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Philipp Schwartz  Mart 1933 de İsviçre’ye iltica etmek zorunda kalanlardan yani terk-i diyar edenlerden biriydi. İsviçre’de “Notgemeinschaft Deutscher Wissenschaftler im Ausland – NDWA – Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti”nin kurulmasına öncülük etti.

5-25 Temmuz 1933 arasında Prof. Philipp Schwartz,  Prof. Albert Malche ve Prof. Rudolf Nissen’in İstanbul ve Ankara’daki temasları sonucunda, Alman bilim adamlarının tesbit edilenlerinin Türkiye’ye davet edilmelerine karar verildi. 31 Temmuz 1933 de Prof. Malche’ın raporuna uygun olarak Darülfünun,  kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, mevcut 157 öğretim üyesinden 74’ünün görevine son  verildi.

Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz anlatıyor : “ Ankara’da uzun bir masa. Masanın başında Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip. Sağ yanında hükümetin “üniversite reformu danışmanı” Prof. Dr. Albert Malche, onun yanındaki koltuk boş bırakılmış. Masanın çevresindeki diğer koltuklara Bakanlık yetkilileri oturmuşlar. Tam saat 14.00’te salona girdiğimde, hepsi hazır, beni bekliyordu ve bana boş koltuğu işaret ettiler. Tam yedi saat, soluğumu tutmuş, Fransızca olarak yürütülen bu önemli toplantıda sorulara yanıt yetiştirmeye çalışıyordum. Ama saat 21.00’de toplantıdan çıktığımda, benden büyük bir merakla haber bekleyen İsviçre’deki arkadaşlarıma telgraf çektim : “Üç değil, otuz.” Otuz sonra üçyüz oldu.”

1 Ağustos 1933’de Üniversite Reformu Yasası yürürlüğe girerken, kontratları imzalanmış ilk etapta sayıları 300 den fazla çoğu Yahudi kökenli bilim adamları aileleriyle beraber Türkiye’ye gelmeye başladılar. İlk grup geldiği zaman Atatürk onları Dolmabahçe Sarayı’nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet edip hepsiyle tek tek görüştü, onlara hoş geldiniz dedi.

Einstein’ın isteği

Naziler iktidarı ele geçirdiğinde Berlin Üniversitesi’nde ders vermekte olan Yahudi fizikçi Albert Einstein, 1933 ilkbaharında Almanya’dan Fransa’ya geçerek hocalığına Paris’teki “College de France”da  devam etti. Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan  “Yahudi Halklarının Sağlığını Korumak” için Dünya çapında faaliyet gösteren NDWA gibi Derneklerin “OSE” olarak adlandırılan Paris’teki Birliğinin onur başkanlığını da yapmaktaydı.

Albert Einstein, 17 Eylül 1933’de Ankara’ya “OSE’nin onur başkanı” olarak bir mektup gönderdi. Einstein, “Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkanlığı”na, yani Başbakanlığa hitaben son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya’daki bazı kanunlar dolayısıyla 40 kişiden oluşan Alman bilim adamı ve doktorun mesleklerini icra edemez hále geldiklerini, çalışabilecekleri ülke aradıklarını, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini ve Türk Hükümeti’nin sözkonusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye’nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.

mektupBen, sadık hizmetkárınız
Prof. Albert Einstein’
“Ekselánsları,

’OSE’ Dünya Birliği’nin onur başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselánslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da hálen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselánslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselánslarının sadık hizmetkárı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein”

imagesDönemin ünlü diş hekimi Sami Günzberg mektubu Einstein’dan elden aldıktan sonra kendi hazırladığı Türkçe çevirisi ile birlikte Başvekalet’e (Başbakanlığa) sundu.

İnönü’nün cevabı

Einstein bu mektubunu yazdığı sırada, Başbakanlık makamında İsmet Bey (İnönü) vardı. Belgenin üzerinde yeralan ve İsmet İnönü’nün elyazısıyla olan nottan anlaşıldığına göre, İnönü, 9 Ekim günü mektubu “Maarif Vekáleti’ne”, yani Milli Eğitim Bakanlığı’na havale etmiş. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte Reşid Galip Bey idi.

Albert Einstein’ın mektubunun alt kısmında ve yan tarafında elyazısıyla üç madde halinde yazılmış bazı notlar bulunuyor. Reşit Galip Bey’e ait olabilecek, güçlükle okunan bu notlarda geçen “Teklif, mevzuat-ı kanuniyemizle …değildir“, “Bunları bugünkü şeráite (şartlara) göre kabule imkán yoktur” şeklindeki ifadelerden, teklifin Bakanlık tarafından ilk aşamada kabul edilmediği anlaşılıyor. Bunun üzerine ’İnönü, Einstein’a 14 Kasım 1933 tarihinde Fransızca yazılmış cevabi mektubunu gönderdi. Bu mektubun çevirisi:

Sayın Profesör

Almanya’yı idare eden kanunlar yüzünden artık bilimsel ve tıbbî çalışmalarını Almanya’da yürütemeyecek olan kırk profesör ve hekimin Türkiye’ye kabul edilmelerini isteyen 17 Eylül 1933 tarihli mektubunuzu aldım.

Bu beylerin hükümetimizin emirleri altında müesseselerimizde bir sene boyunca ücretsiz olarak çalışmayı kabul edeceklerini de not ettim.

Teklifinizin çok cazip olduğunu kabul etmeme rağmen bu teklifinizi ülkemizin kanun ve nizamnameleriyle uyuşturma imkânı görmediğimi söylemek zorundayım.

Sayın Profesör, bildiğiniz gibi kırktan fazla profesör ve hekimi mukavele ile istihdam ettik. Bunların çoğu mektubunuzun konusu olan profesör ve hekimlerle aynı siyasi şartlar içinde bulunmakta ve onlarla aynı vasfa ve kapasiteye sahip. Bu profesör ve hekimler halihazırda geçerli olan kanun ve nizamnamelere uyarak bizde çalışmayı kabul etti.

Şu anda menşei, kültür ve dilleri açısından çok değişik üyeleri ihtiva eden ve hassas bir mekanizma olan bir organizmayı kurmaya çalışıyoruz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz şartlarda bu beylerden daha fazla sayıda personel istihdam etmemiz maalesef mümkün olmayacaktır

Sayın profesör, isteğinizi tatmin edememekten dolayı üzüntülerimi bildirir, en derin hislerime inanmanızı rica ederim”.

Belgeler

ataturk-tarafindan-getirilen-musevi-bilim-adamlari_253543Einstein’ın mektubu Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde 030.10..116.810.3 sayı altında kayıtlı. Ekinde Einstein’in  istihdam edilmesini istediği hekim ve profesörlerin listesi,  Sami Günzberg’in dilekçesi, İnönü’nün 5 Kasım tarihli iki, 7 Kasım tarihli tashihli birer cevap taslağı ve nihayet bu tashihler  ışığında kaleme alınmış 14 Kasım 1933 tarihli ve İnönü imzalı cevap yazısı yer almakta.

Prof. Dr. Münir Ülgür anlatıyor

Philadelphia’da çalışıyordum ve Einstein’ın da Princeton Üniversitesi’nde olduğunu biliyordum. 1949 yılında bir gün Albert Einstein’ın Princeton Üniversitesi’ndeki sekreterine telefon ettim ve görüşme isteğimi bildirdim. Hiç beklemediğim bir şekilde hemen cevap geldi ve Einstein’ın beni beklediği bildirildi.

‘Eşim ve o zaman 2.5-3 yaşında olan kızımla birlikte Einstein’ın üniversitedeki ofisine gittik. Bizi çok sıcak bir şekilde karşıladı ve bizimle yakından ilgilendi. Küçük kızımı dizine oturttu ve ona piyano çaldı. Onu fevkalade mütevazı bir insan olarak gördük.

‘Bizi hemen kabul etmesinin nedeni, benim Atatürk’ün bir evladı olmamdı. Konuşmalarımız sırasında Atatürk’ü kastederek ‘Siz biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz‘ dedi. 1933 Üniversite Reformu sırasında Atatürk’ün, kendisinin de Türkiye’ye gelmesini istediğini söyledi ve ‘Arkadaşlarım hep oradaydı ama burada imkânlar çok fazla olduğu için burayı tercih ettim‘ dedi.

1933 yılında Türkiye’ye davet edilen bilim adamları arasında Einstein’ın da bulunduğu ve davetin bizzat Atatürk tarafından yapıldığı ancak Einstein’ın ABD’yi tercih ettiği beyanından anlaşılmaktadır.

Başbakan İnönü ve Bakan Reşit Galip’in olumsuz tavrının muhtemel sebebi bundan kısa süre önce Prof. Philipp Schwartz ile getirtilecek isimler üzerinde anlaşmaya varılmış olmasıydı. Bu bilim adamlarına Türk meslektaşlarına kıyasla çok yüksek maaşlar ödenmesine karar verilmişti. Türkiye’de bir profesör 150 lira aylık alırken, yabancı profesöre 500-800 lira aylık verilecekti. Bu miktar, milletvekili maaşlarının üç katıydı. Yani ilave bütçe yetersizliği ve kadro yokluğu İnönü’nün cevabında etkili olmuş olabilir.

Kimilerine göre gelecek öğretim üyelerinin Yahudi asıllı olmalarından ziyade öncelikle ari ırk yani saf Alman olmaları isteniyordu. Ancak Aryan bilim adamlarının Almanya’da Yahudilerden boşalan pek çok cazip mevkiyi doldurmak varken, olanakları sınırlı Türkiye’ye gelmeye pek gönüllü olmadığı anlaşılmış, bunun üzerine Türkiye yüzünü tekrar Yahudi bilim adamlarına çevirmek zorunda kalmıştı.

Kimileri, Einstein’ın Münir Ülgür’e anlattıklarını, Atatürk’ün mektuptan haberdar olarak devreye girmesiyle Milli Eğitim’in önce karşı çıktığı teklifinin daha sonra benimsenmiş olduğu şeklinde yorumlamaktadır. Yahudi yazar Rıfat N. Bali bu yoruma, hocaların getirtilmelerine OSE’nin değil, NDWA’nın önayak olduğu gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak NDWA da diğer cemiyetler gibi OSE’nin şemsiyesi altındaydı. Bali ayrıca, Prof. Münir Ülgür’ün bunları anlattığında 90 yaşlarında olması nedeniyle doğruluk derecesinden kuşku duyduğunu ifade ediyor. Ancak 90 yaşında da olsa Prof. Dr. düzeyinde bir hafızanın Einstein gibi biri ile sohbetini ve o sırada kendiliğinden Atatürk’ü yüceltmiş olmasını unutması mümkün mü? Ülgür bu önemli olayı 90 yaşına gelinceye kadar  özel sohbetlerinde mutlaka defalarca anlatmış olmalıdır. Bali bundan Ülgür 90 yaşındayken haberdar olmuş, açıklaması bu kadar basit.

Aslında Bali’nin itirazlarına bu kadar dikkate almak gereksiz, zira satır aralarındaki itiraflarından hoşnutsuzluğunun, Yahudilerin Kemalist propagandaya malzeme edilmiş olduğu varsayımından kaynaklanandığı aşikar.

O dönemde Türkiye’ye gelenlerin sayısı 300’e kadar çıkmıştı. Bunların arasında Einstein’ın listesindeki 15 tıp profesörü ile 31 tıp doktorundan gelmiş olanlar var mıydı bilinmemektedir. Zira bu isimler Hitler’in hışmına uğramamaları için gizli tutulmuşlardı. ABD’li tarihçi Stanford Shaw Atatürk’ün 1933 de başlattığı Hitler’in öğretim ve bilimden ihraç ettiği insanlardan faydalanmanın, yüzlercesini Türkiye’ye getirterek Türkiye’deki üniversitelerin ve bilim kurumlarının önemli ölçüde geliştirilmesini sağlamanın 1938-1946 arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Hasan Âli Yücel dönemi de dahil olmak üzere daha sonra da devam ettiğini vurgulamaktadır. Nazizmden kaçan seçkin Almanlar düzeltilmiş ve çağdaşlaştırılmış İstanbul ve yeni kurulmuş Ankara Üniversitelerinde önemli yerlere atandılar. Kimileri bilimsel araştırma kurumlarının başına geldiler. Oralardan birkaç kuşak Türk bilimcileri yetişti. Ayrıca Almanya dışından gelenler, Budapeşteli, Praglı, Tirollü, Parisli ve Viyanalı olanlar da vardı. Bunlara ek olarak, bilinmeyen, sıradan ve ortalama aydın denecek binlerce kişi daha, İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’ye yayılmışlardı. Büyük Atatürk yabancı diller bilen ve kendi çaplarında değerli ama sıradan görünümlü kişileri de arkadaşları, yakınları ve tanışlarının çocukları için özel öğretmen olarak önermişti.

1939 yılında Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Herbert Scurla Türkiye’ye gelerek Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e   Hitler’in “Bu bilim adamlarını bize geri veriniz. Size Almanya’nın en parlak beyinlerini gönderelim” mesajını iletti. Ancak İnönü, o sıra Avrupa’nın ve belki de dünyanın en güçlü devleti durumunda olan Almanya ile ilişkilerinin bozulması pahasına da olsa baskıya boğun eğmedi ve profesörler görevlerine devam ettiler. Belli ki İnönü,  Hitlerin benzer isteğini 1933 yılında “Bir onbaşı beni cinayetlerine alet edemez” diyerek geri çeviren Atatürk’ün politikasını sürdürmüştür. Scurla’nın dönüşünde Hitler’e sunduğu, Türkiye’nin tutumunu belirten raporu 1987 yılında Alman arşivlerinde bulundu ve Türkiye Araştırmalar Merkezi (Berlin) tarafından kitap haline getirildi.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün yabancı değerlerin ülkeye kazandırılması politikasını 2. Dünya savaşı süresince ve sonunda da sürdürdü. Onun da ötesinde, özellikle yurt dışnda görevli Türk diplomatları Nazi işgâli altındaki Avrupa’da yaşayan bazı Yahudileri toplama kamplarından ve ölümden kurtardılar, 2. Dünya savaşında Rus ordusunda savaşırken Almanlara esir düştükleri için Stalin tarafından ölüme mahkum edilen Türk soylu Sovyet askerlerine ve sivil halka pasaport vererek Türkiye’ye sığınmalarını sağladılar. Bunların günümüzde en tanınmışları Prof. İlber Ortaylı ve ailesi ile milli basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi ve dedesidir. Bu konudaki ayrıntılı araştırmamızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Son sözler

Türkiye ve Avrupa’daki Türkler hakkında yapılan tartışmalarda isterdim ki, batı dünyası büyük bir yıkım ve tahrip içindeyken Türkiye birçok batılı bilim insanına sadece kapılarını değil, aynı zamanda kalbini açan bir ülke olduğu unutulmasın.“ Susan Ferenz-Schwartz.

Şaşarak kederle memleketimden sürgün edileceğimi anlamak zorunda kalınca, sadece Türkiye bana kucak açarak kabul etti. Burası benim memleketim. Burdan gidemem ve bana gösterilen iyiliğe karşılık nankörlük edemem.“ Erich Frank

Batının hastalıklı hızlı tempo alışkanlığını bırkmayı deneyin, doğudan gerçekten birşeyler öğrenebiliriz! Andreas Tietze

Bir tarafta Türkiye’yi dünyanın en büyük liderine sahip ülke olarak niteleyen Einstein’ın 160 olan IQ’su (zeka düzeyi), onun methettiği, beğendiği Atatürk’ün büyük dehası diğer tarafta onu kötülemeye çalışan sivrisinek sazdan öteye geçemeyen davul – zurna zırıltıları.

Kaynaklar:

Türkiye`ye gelen çoğu Yahudi Kökenli Alman profesörler ve Albert Einstein. Naim (Avigdor) Güleryüz Araştırmacı / Yazar http://arsiv.salom.com.tr/news/print/4066-Turkiyeye-gelen-cogu-Yahudi-Kokenli-Alman-profesorler-ve-Albert-Einst.aspx

Bugün erkeğin kadınla tokalaşmasını tartışan Türkiye’den bir zamanlar Einstein bile iş ricasında bulunuyordu. Murat Bardakçı Hürriyet 28 Ekim 2006 http://www.hurriyet.com.tr/bugun-erkegin-kadinla-tokalasmasini-tartisan-turkiye-den-bir-zamanlar-einstein-bile-is-ricasinda-bulunuyordu-5335137

1933-1945 senelerinde Türkiye’ye sürgün Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/1933-1945_senelerinde_Türkiye’ye_sürgün

Prof. Münir Ülgür’ün Prof. Einstein ile Princeton Üniversitesinde 1949 tarihli konuşması, Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Dergisi eki, 20 Ekim 2006, Osman Bahadır imzalı yazı.

Atatürk Einstein’i Türkiye’ye çağırdı. Haber 7. 20.10.2006 http://www.haber7.com/teknoloji/haber/193287-ataturk-einsteini-turkiyeye-cagirdi

Eynşteynin Atatürklə tarixi yazışması. Hacı Qulu. Axar az 31 Ekim 2016.  http://axar.az/news/114534

Einstein’ı Türkiye’ye Kim Davet Etti? Rıfat N. Bali http://www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/einstein_turkiyeye_kim_davet_etti.pdf

Einstein’dan Atatürk’e dramatik mektup. Hürriyet Haber. 10 Mart 2011. http://www.hurriyet.com.tr/einsteindan-ataturke-dramatik-mektup-17233146

Darülfünun, üniversite, Einstein, cadı kazanı. Ayşe Hür. Radikal. 17/01/2016 http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/darulfunun-universite-einstein-cadi-kazani-1498721/

O Bizlerden Biri: “Unutulmuş Kurtarıcı” Philipp Schwartz http://portreler.fisek.org.tr/o-bizden-biri-unutulmus-kurtarici-philipp-schwartz/

Einstein’ın Atatürk’e mektubu. Prof. Dr. Türkkaya Ataöv. Türk Solu http://www.turksolu.com.tr/222/ataov222.htm

Bülent Pakman. Kasım 2016. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Atatürk ve rüşvet

Yıl; 1927…
Ekim ayının son günleri…
Atatürk; Nuri Conker, Salih Bozok, Recep Zühtü, Ruşen Eşref Günaydın ve Yusuf Kemal Tengirşek ile sohbet ediyordu.
Atatürk, Sofya Ataşemiliterliği günlerini anlatıyordu. Konu, Şakir Zümre’ye geldi.
Atatürk, Fevzi Çakmak’ın akrabası Şakir Zümre ile Sofya’da tanışmıştı.
Şakir Zümre, ilköğrenimini Varna’da tamamladıktan sonra, lise ve hukuk fakültesini Cenevre’de okumuştu. Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’ndaki 17 Türk’ten biriydi.
İstiklal Savaşı döneminde yurtdışından Anadolu’ya silah ve cephane gönderdiği gibi savaş sanayisinde değerlendirilmek üzere Türkiye’ye usta ve teknisyen bulunmasında da yardımcı olmuştu. Bu üstün hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası sahibiydi.
İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye dönen Şakir Zümre, Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurmuştu…

Pırlantalı Tabaka

Atatürk’ün Sofya anılarını anlatmasının bir sebebi vardı; Şakir Zümre dün ziyaretine gelmişti. “Avrupa’dan dönüyormuş, bana da güzel bir hediye getirmiş. Altın, pırlantalı bir tabaka.
Konuklarına göstererek, “Pırlantadan da inisiyalleri var! Bayağı pahalı bir şey. İşleri iyi gidiyor anlaşılan” dedi.
Tengirşek, “Milli Savunma’nın taahhüt işlerini yapıyor” dedi. Ve bu söz üzerine Nuri Conker yüzüne anlamlı bir teşebbüs yerleştirince, Atatürk kızdı: “Ne var, neye
gülüyorsun?
Conker, “Siz, ‘işleri iyi gidiyor’ dediniz de, ‘iyi gidiyor’ ne demek, karun oldu karun” yanıtını verdi.
Atatürk dedikodu sevmezdi. Sinirlendi. “Ne zamandan beri başkasının parasında gözün var?
Conker “haşa” dedi, “başkasının parasında pulunda gözüm yok; yalnız milletin parasında gözüm var.”
Atatürk açık konuşmasını istedi. Conker, “Yusuf Kemal Bey söyledi, Milli Savunma Bakanlığı’na çürük çarık şeyler sokuşturuyor, sonra da milyonlar vuruyor.”
Atatürk masadakilere sorular yöneltti. Sonra…
Ya demek, eski arkadaşlarımız bize sırtını dayayıp hazineyi soyuyorlar, bize de rüşvet veriyorlar, öyle mi?
Nuri Conker araya girdi: “Size sırtını dayayan yok. Bir yere sırtını dayamış ise, Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in sırtına yaslanmıştır herhalde. Çünkü içtikleri su bile ayrı gitmiyor.”

Armağan’mış

Atatürk’ün Şakir Zümre ile anıları nereden nereye gelmişti…
Başyaveri Rusuhi Savaşçı’dan Recep Peker’in nerede olduğunu öğrenmesini istedi.
Haber kısa sürede geldi: Kılıç Ali’nin evindeydi.
Atatürk, “Kalkınız Kılıç Ali’nin evine gidiyoruz” dedi.
Eve vardılar; Atatürk sağ elinin başparmağıyla zile uzun süreli bastı.
Zil sesini duyan Kılıç Ali heyecanlandı; “Atatürk geldi; bu onun kapı çalışı…”
Atatürk, Recep Peker’i görünce habersizmiş gibi göründü; “Kılıç misafirin varmış” deyip tokalaştı.
Atatürk sohbet arasında, “Çocuklar size sansasyonel bir haberim var; dün rüşvet aldım!” dedi.
İlk kez Recep Peker’in yüzüne bakarak, “Aldığım rüşveti görmek ister misin Recep Bey?”
– “Estağfurullah Paşam, şaka yapıyorsunuz herhalde.”
Atatürk sesini sertleştirdi:
– “Şaka falan değil. Rüşvet, bildiğin rüşvet.
Pırlantalı tabakayı getirtti. Peker’e uzattı.
– “Güzel bir tabaka Paşam, güle güle kullanın.”
Atatürk karşılık verdi:
– “Sana ‘rüşvet’ diyorum, sen bana ‘güle güle kullan’ diyorsun; sana gelse sen kullanır mıydın?
Peker, “Paşam sanırım şaka yapıyorsunuz; rüşvet olsa siz bunu alır mısınız?” deyince Atatürk şu yanıtı verdi:
Hiç kimse insana ‘rüşvet’ diye vermiyor ki, ‘armağan’ diye veriyor.
Kılıç Ali, meselenin ardında neyin olduğunu merak etti ve dayanamayıp sordu: “Paşam bu rüşveti kimden aldığınızı bize söyleyebilir misiniz?”
Tabii… Şakir getirdi.”
Peker, “Paşam, şaka yapıyorsunuz. Şakir sizin bunca yıllık yakın arkadaşınız, hiç rüşvet olur mu bu?”
Atatürk kızdı, “Senin de arkadaşın, sana ne getirdi?” Yanıtını beklemeden devam etti: “Şakir senin bakanlığa öte-beri satıyormuş; sana kim bilir neler neler getirmiştir?
Bu sözler üzerine evin salonuna bomba düşmüş gibi oldu.
Kısa bir süre sonra Atatürk ve misafirler çıkıp gitti.
Kılıç Ali ile Recep Peker evde bir başlarına kaldı…

Hükümet İstifa Etti

Kılıç Ali misafirine “Kahve ister misin” diye sordu.
Recep Peker, “Ne kahvesi bana bir viski ver” dedi. Çok üzgündü. Atatürk’ün böyle bir davranışı kendine reva görmesini kabul edemiyordu. Rüşvet yemeyeceğini bilmez miydi?
“Ne yapmalıyım” diye sordu.
Kılıç Ali, “istifa et” diye yanıtladı. “Atatürk’ü iyi tanırım, bu sana bir ihtar.”
Recep Peker istifa etmeyeceğini belirtti. “Eğer istifa edersem kuşkuların haklı olduğunu kabul etmiş olurum.”

Ertesi gün…

Kılıç Ali, Çankaya Köşkü’ne çıktı; Recep Peker’in kararını Atatürk’e bildirdi.
Atatürk, “Bir Milli Savunma Bakanı da kolundan tutulup atılmaz ya, kendi bileceği bir iş” dedi.

O akşam…

Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü yan yana geldi.
İnönü, Peker’in istifa etmemesinin dedikoduları daha artıracağını söyledi. Sonra bulduğu yöntemi söyledi: “Hükümet olarak istifa etmek.”
Atatürk öneriye sıcak baktı.
İnönü Hükümeti 1 Kasım 1927’de istifa etti.
Tarih: 2 Kasım 1927.
Başbakan İsmet İnönü yeni hükümetini Çankaya Köşkü’ne sundu.
Yeni kabinede Milli Savunma Bakanı Recep Peker yoktu….

Sonra Ne Oldu?

Recep Peker rüşvet almış mıydı?
Tabii ki hayır. Yoksa….
Bir sonraki İnönü Hükümeti’nde Bayındırlık Bakanı yapılır mıydı?
CHP Genel Sekreteri yapılır mıydı?
1931-1936 yılları arasında Atatürk ve İnönü ile birlikte dönemin “güçlü üçüncü adamı” yapılır mıydı?
Ve en sonunda başkanlığa getirilir miydi?
Recep Peker dürüst bir devlet adamıydı.
Keza….
Şakir Zümre değerli bir işadamıydı.
TSK’nın ihtiyacı olan ilk silah ve cephaneler, ilk Türk denizaltı su bombaları, Şakir Zümre Fabrikası’nda üretildi. 1937’de Yunanistan, Bulgaristan, Polonya, Mısır gibi ülkelere silah ve cephane ihraç etti. Ne yazık ki, İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ile yapılan anlaşmalar gereği, yapılan silah yardımı nedeniyle Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini terk etmek zorunda kaldı. Soba üretmeye başladı!
Peki… Atatürk neden bu kadar sert tepki gösterdi?
Üç nedeni vardı; Atatürk laubalilikten hiç hoşlanmazdı; Sovyetler Birliği heyetine Ankara’da verilen davet sırasında ev sahibi Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in davetlilerden Korgeneral İzzettin Çalışlar’ın çenesini kaşımasına çok kızmıştı. Böyle laubali birinin bakan olmasını kabul edemiyordu.
İkincisi… Doğru bile olmasa dedikodulara adı karışmış arkadaşından hediye almayı kabul edememişti, kızgındı…
Üçüncüsü… Halkın parasının soyulmasına büyük tepki gösteriyordu; bu konularda çok hassas davranıyordu…
Recep Peker olayı ne ilk’ti ne de son’du… Şöyle…

İş Takipçisi Mebusa Atatürk’ün Sert Tavrı

Başbakan İsmet İnönü milletvekillerinin ihalelere katılmalarına, iş takipçiliği yapmalarına karşıydı. Bunu yasaklayan yasa çıkarmak istiyordu.
Atatürk ayrı görüşteydi: “Bu kanunla olmamalı. Milletvekilleri böyle işlere girmenin sakıncalı olduğunu kendileri anlamalıdır. Bir milletvekiline ‘ihalelere girmeyeceksin’ demek, milletin seçtiği insanın idrakine güvenmemektir. Birkaç milletvekilinin yaptığı yanlış tüm milletvekillerinin üstüne yayılmamalıdır.
Kuşkusuz konu basında da yer aldı. Falih Rıfkı Atay, İnönü’den yanaydı; görüşünü Ulus’taki köşe yazısına taşıdı.
O günlerde, Milli Savunma Bakanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yü ziyaret ettiği ve ihale takipçiliği yapan bir milletvekilinden duyduğu rahatsızlığı ilettiği bilgisi, Atatürk’ün kulağına geldi.
Milli Savunma Bakanlığı silah alımı için ihale açmıştı ve iki firma adına bir milletvekili, iki ayrı teklif vermişti. Yani… İhaleyi hangi firma kazanırsa kazansın, kâr aynı kişinin cebine gidecekti!
Firmalar adına teklif veren kişi, Maraş Milletvekili Mithat Alan’dı.
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin ablası Naima ile evliydi; yani eniştesiydi.
Atatürk, İnönü’ye sordu:
Bu işin içinde Kılıç Ali’nin de parmağı olabilir mi?
– Sanmıyorum Paşam, belki kullanılıyor olabilir!

Sorunu çözmek Atatürk’e kaldı…

O akşam konunun muhatapları Abdülhalik Renda, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali vs. Çankaya Köşkü’ne davet edildi.
Atatürk birden Kılıç Ali’ye, “Enişten nasıl” diye sordu.
Kılıç Ali, “Sayenizde iyidir Paşam” yanıtını verince Atatürk sinirlendi: “Neden benim sayemde iyi olacakmış, kendi sayesinde iyidir.
Sonra, “Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım” diyerek sofrada bulunanlarla Mithat Bey’in evine gitti.
Sofrada Atatürk konuyu milletvekillerinin iş takipçiliğine getirdi. “Bir milletvekili demek, o ülkenin en yetişkin insanı demektir. Millet için yararlı olabilmesi buna bağlıdır. Onun için dokunulmazlığı vardır. Milletvekili beyaz eldivenli adam demektir. Ben arkadaşlar arasında eldivenini lekeleyen birilerinin olacağına inanmak istemiyorum.
Falih Rıfkı’ya dönerek, “Hiçbir milletvekili böyle alçak işlere tenezzül edemez, rahat ol sayın yazar, rahat ol!” dedi.
Ardından… Mithat Alan’a bakarak; “Sizin işler nasıl gidiyor sayın vekilim?” dedi..
– Milletvekili olunca elimdeki ufak tefek işleri dağıttım Paşam. Şimdi ticaretle
uğraşıyorum.
Yaa öyle mi? Demek yanlış biliyorum, senin bazı temsilcilikler yaptığını söylemişlerdi.
– Bir-iki silah fabrikasının mümessilliği, temsilciliği var Paşam.
Hangileri onlar?
– Biri Çekoslovakya’nın, diğeri Fransa’nın…
Ticaretle uğramadığını söylediğine göre bunlar fahri işler herhalde.
– Fahri değil pek Gazi hazretleri, iş olursa küçük bir komisyon veriyorlar.
Nasıl yani yüzde 5, yüzde on?
– Gazi Paşam yüzde yarım, yüzde bir bazen yüzde iki…
Peki siz bu komisyona karşılık ne yaparsınız?
– Fabrikaların Türkiye’deki işlerini gözetirim. İhale olursa haber veririm. Fabrika adına teklif veririm.
Anlaşıldı. Yani Türkiye’de fabrikaların işini kovalarsınız.
Atatürk sonra Kılıç Ali’ye döndü:
Yani Kılıç, para kazanacak ne işler var görüyor musun? Sen bunlardan bana hiç bahsetmezsin.
Kılıç Ali çok üzgündü, “Paşam beni bilirsiniz, ben bu işlerden anlamam ve yapanlardan da pek hoşlanmam. İşte yüzü burada, ben Mithat’a kaç defa söyledim bu işlerle uğraşma diye. Milletvekili milletvekilidir o kadar.”
Bak bunu iyi söyledin Kılıç, milletvekili milletin vekilidir, milletin derdiyle uğraşacak.
Sonra tekrar Mithat Alan’a döndü Atatürk:
Siz eskiden beri bu fabrikaların temsilcisi misiniz Mithat Bey?
– Çekoslovakya silah temsilciliğini iki yıldır, Fransız silah temsilciliğini dört aydır Paşam.
Atatürk, Bakan Renda’ya sordu:
Orduya silah alım ihale ilanını kaç ay önce vermiştin sayın bakan?
– Dört ay önce efendim…
Bu yanıt üzerine Atatürk, “Haydi arkadaşlar kalkalım!” dedi.
Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuştu. Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu. Fakat… Bir milletvekilinin iş takipçiliği yapması doğru değildi. Eniştesinin istifa etmesini istedi.
Dört dönemdir Maraş milletvekilliği yapan Mithat Alan elindeki istifa mektubuyla Çankaya Köşkü’ne çıktı. Atatürk makamına kabul etmedi. Elindeki istifa dilekçesini yavere bırakıp gitti.
“Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır bu…

Atatürk’ün rüşvetle imtihanı. Soner Yalçın. Sözcü Gazetesi 4 Ocak 2015  http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/ataturkun-rusvetle-imtihani-699076/ yazısından yorumsuz alıntıdır. Bülent Pakman. Kasım 2016. Lütfen aktif link vermeden alıntı yapmayın.

WP_000151

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Atatürk içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın