Biraz da farklı, değişik bakışlar

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hesap gününde “Ne yapayım, bana öyle dediler” diyerek  kurtulmak mümkün müdür?

“Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..Yaratan Rabbinin adıyla oku… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır...Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?Muzzemmil 4, İkra 1, Yunus 100, Mu’minûn 80

Allah, aklı kullanmayı, onu yapabilmek için okumayı, sürekli bilgi edinmeyi, bilinçlenmeyi, bilmeyi, aramayı, sormayı, düşünmeyi öğütlüyor.
Bilinçli olan, b
ilgiye edindiği haliyle değil, her yönüyle sorup, araştırıp, iyice öğrenip düşündükten, anladıktan sonra inanır.
Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır.

Hiçbir fikir, birisi doğru olduğunu söylüyor diye doğru değildir.

Bunlara hangisi uyuyor?

Manevi mirasım akıl ve bilimdirdiyen Atatürk mü?

 “Aklı bırakın, nakle bakındiyen şeyh, hoca, hocaefendi mi?

Yandan ya da üstten tıklayarak erişebileceğiniz sayfalarda bunların cevabı araştırılmaktadır.

Yazılarımda anlaşılmayan bir husus olduğu takdirde  sormaktan çekinmeyin. Ancak bizi okuyan, takip eden değerli insanlara saygımız gereği:

Lütfen forum, Facebook grubu gibi açık tartışma ortamında değil, sayfa sahibinin kendi dünyasını anlattığı özel bir yerde olduğunuzu unutmayın.  Görüşleri beğenmeyen olursa X tuşuna basıp çıkabilir. Çok ender de olsa, düşünceye saygısızlık yaparak sayfa sahibine yanlışlığını ifade etmeye, direktif, akıl vermeye kalkanlar, karşı görüşlerini empoze edenler, doğrudan ya da aklınca yemlik sorularla başlayıp ardından sayfayı sabote etmeye, sulandırmaya çalışanlar olmaktadır.
Yine arada da olsa yasalara-etiğe aykırı, terbiye sınırları dışına çıkan, uygun üslupta olmayan, nefret duyguları, yalanlar, iftiralar içeren, inançlara saygı duymayan, yorumculara sataşan-direktif-akıl veren, karşılıklı suçlamalara, kişisel tartışmalara-gerginliğe yol açacak nitelikte olan, kes-yapıştır, izinsiz-kaynaksız alıntılar, kişisel-siyasi-mezhep-misyoner-tarikat-cemaat propagandaları, maksatlı sitelerin tanıtımları, reklam- amaçlı, konularla ilgisiz, maksatlı, çelişkili, tekrarlayan yorumlara da rastlanmaktadır.
Bunlar anında ve gerektiğinde geriye dönük olarak moderasyona uğramaktadır. Aşırı uzun olanların moderasyonu uzun sürebilir. Sayfa reorganizasyonlarında yorumlar otomatikman silinebilir.1901340_835664903130155_9081936962293004650_n

Yoğun ilgi görmekte olan içerikler büyük ölçüde günlüklerden ve kısmen de alıntılardan oluşmakta daha sonra eklemeler, güncellemeler olmaktadır. Bu yüzden yazı ve fotoların tamamı ya da bir bölümü izin alınmadan  ve aktif link verilmeden alıntılanamaz/iktibas edilemez. 

Yazılarımı yedeklemeye çalıştığım Blogspot sayfam dışında başka yerlerde bana ait olarak gösterilenlerle ilgim yoktur.

free countersÜlke sayacı kayıt peryodu 1 haftalıktır.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Reklamlar
Atatürk, Azerbaycan, Dünya, Konya, Orta Doğu, reenkarnasyon, Türk dünyası, Türkiye, Yurdum, İnanç içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

İlyasoğlu – İlyaskızı

Çarlık Rusyası, topraklarını işgal ettiği Türkleri Ruslaştırma politikası çerçevesinde soyadlarına erkeklere Rusça anlamı “oğlu” olan -ov, -ev, kadınlara anlamı “kızı” olan -ova, -eva gibi ekler getirmişti. Örneğin Ramazanov-Ramazanoğlu, Ramazanova-Ramazankızı, Aliyev-Alioğlu, Aliyeva-Alikızı gibi. Sovyetler devrinde de bu politika sıkı şekilde sürdürüldü. Böylece eski/yeni Rusya/Sovyet coğrafyasında/kökeninde çoğu insanları görmeden soyadlarına bakarak cinsiyetlerini anlamak mümkün olabilmektedir. Ancak yıllardır Milli Takımlarımızda oynamış, Amerika Ulusal Basketbol Ligi – NBA’de  başarıyla oynamakta olan basketbolcumuz Ersan İlyasova soyadıyla bu kuralı bozmaktadır. Bunun nedenini anlamak için Ersan’ın ilginç hikayesini bilmek gerekir.

Kırım sürgünü

Kırım 1696-1771 sürecinde Ruslar tarafından işgal edildi. Osmanlı 1792’de Yaş Antlaşması ile Kırım’ın Rusya’ya ilhâkını kabul etti.

18 Mayıs 1944’de tarihin en acımasız diktatörlerinden biri olan Stalin’in emriyle  KGB Şefi Lavrenti Beriya tarafından sayıları 238 500 olan istisnasız bütün Kırım Tatar Türkleri, 2. Dünya savaşında Alman Ordusuyla  işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, hayvan vagonlarına bindirilerek, aç-susuz, Sibirya’ya sürüldüler. Unutulan bir köy halkı da apar topar bir gemiye bindirildi. Gemi Karadeniz’de batırıldı. Oysa Kırım Tatar erkeklerinin bir çoğu Sovyet Ordusunda savaşmışlardı.  Sovyetler Birliği kahramanı madalyalı Kırım Tatarları vardı ve dağlarda partizan olarak da Almanlara karşı direnmişlerdi. Soykırıma dönüşen bu sürgün sırasında ve sonrasında Kırım Tatar halkının yarısına yakını yok oldu, kalanlar Özbekistan’daki bataklıklarda yaşam savaşı verdiler. Bunlardan biri de Enver İlyasov’un ailesiydi. “İlyas” adı, Kırım Tatarlarının, inandıkları dini ve din ulularının adlarını yaşatmak arzusuyla ad ve soyadlarında çokça yer verdikleri, peygamber adlarından, kutsal kişilerin adlarından biridir.

Enver İlyasov, Özbekistan’da yaşarken İreliye adlı bir hanımla evlendi. İreli, Azeri gibi bazı Türk lehçelerinde Türkiye Türkçesindeki ‘ileri’nin karşılığıdır. “İreliye”, Kırım Tatarlarının çocukların iyi huylu, güzel karakterli, çalışkan, başarılı, bilgili olmalarını için verilen adlardan biridir. Enver İlyasov ile İreliye İlyasova’nın 1984 yılında Arsen adında oğulları oldu.

Türkiye sahip çıkıyor

Arsen İlyasov 7 Ağustos 2002 tarihinde Özbekistan pasaportu ile yasal yolla Türkiye’ye geldi. Ancak bu Arsen İlyasov adının son kaydı oldu. 33 gün sonra 9 Eylül 2002 tarihinde, Şemsettin Bulut isimli bir Türk vatandaşı, oğlunun nüfus kaydını yaptırmayı unuttuğu gerekçesiyle resmi makamlara başvurdu ve 1987 doğumlu Ersan İlyasova adına TC kimliği ve pasaportu çıkarttırdı.

Kariyeri

Ersan, daha önce basketbol topunu eline almamışken bir buçuk yılda inanılmaz bir gelişme gösterdi. Önce Ülker altyapısında 3 yaş büyüklüğün verdiği avantajla göze çarptı. 2003-04 sezonunda 2. ligde Ülker’in B takımı kabul edilen Yeşilyurt takımında oynadı. 2004 bahar aylarındaki Türkiye Gençler Şampiyonası’nda en değerli oyuncu seçildi. Rakip antrenörler ise Ersan’ın yaşının küçültüldüğünü öne sürüp sahaya çıkamayacakları tehdidinde bulunmuşlardı.

2003 Avrupa Yıldızlar Şampiyonası’nda, Genç Erkekler 2004 Avrupa Şampiyonası’nda (ayağını kırdığı için finallerde oynayamadı) milli formayı giydi. Genç milli takımda oynamasına karşın doğru dürüst Türkçe konuşamaması da eleştirildi. 2004-05 sezonunda Ülker’de 1. ligde oynadı.

2006 FIBA U-20 Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda, 2006 ve 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonalarında, 2009, 2011, 2013, 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonalarında A Millî Basketbol Takımı formasını giydi. 2005’de NBA takımlarından Milwaukee Bucks tarafından draft edildi (seçildi). ABD’ye hazırlık maçı oynamaya gidince A Milli Takım kampına katılamadı. NBA’de normal sezonun son 12 maçını kaçırmasına neden olan bilek sakatlığı nedeniyle 2014 FIBA Basketbol Dünya Kupası’nda millî takımda oynayamadı. NBA’deki yoğun maç trafiğinin yarattığı fiziksel ve psikolojik yorgunluğu gerekçe göstererek 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası milli takımından affını istedi. Daha önce Mehmet Okur ve Hidayet Türkoğlu da “yeni sezonda NBA’de başarılı olamıyoruz” diye aflarını istemişlerdi.

2009 Avrupa Şampiyonası Finalleri’nde Sırbistan maçında 39 dakikada 22 sayı ve 12 ribaundla oynayan Ersan’lı A Milli Basketbol Takımı, normal süresi 64-64 sona eren karşılaşmada, uzatmada rakibine sayı attırmadı ve karşılaşmayı 69-64 kazandı.

Basketbol Milli Takımı – Ersan 8 numara

Yine Ersanlı 12 dev adam 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Dünya ikincisi oldu. Takım 11 Eylül 2010’de Sırbistan ile oynadığı yarı final karşılaşmasında bitime 0.5 salise kala kazanılan basket ile Sırbistan’ı 83-82 yenerek finale kalmıştı.

2.08 m boyundaki Ersan, 2007-09 arasını İspanya’nın Barcelona takımında geçirmesi dışında, 2005 yılından beri NBA’de 4 numara (power forward/uzun forvet) bazen de rotasyon zorunluluğu nedeniyle 5 numara (center/pivot) pozisyonlarında başarıyla oynamaktadır. Şu anda onun da katkısıyla yeni takımı Philadelphia 76ers NBA Doğu grubunu normal sezon sonunda 15 takım arasında 3. olarak bitirmiş, böylece yıllardır ilk defa “play-off”a hem de üst sıradan katılmış ve tur atlamak üzeredir.

İlyasov/İlyasova

Dönelim yazımızın başına. Ersan’ın soyadında neden “–ov” yerine “–ova” ekinin tercih edilmiş olabilir? Bunun sebebi Türkiye Türkçesindeki “ova” kelimesinin diğer Türk lehçelerinde pek kullanılmayışıdır. En yakın lehçelerde düzlük kelimesiyle aynı kökene sahip düzenlik, düzen, üzen vb. vardır. Bu nedenle İlyasov gibi Türkiye dışı olduğu apaçık belli olan soyadı yerine daha Türk çağrışımlı olmasıyla İlyasova tercih edilmiş olduğu tahmin edilebilir. Özetle Türki Cumhuriyet kökenli erkek İlyasova soyadı olmaz mesajı verilmiştir. Sonuçta ad,  doğum yeri ve yılı yanında soyadı da farklı olmuştur.

Ailesi

1990 yılından sonra Sovyetlerin yıkılışıyla Kırım Tatarları Kırım’a dönmeye başlamışlardı. Enver İlyasov ile İreliye İlyasova’da Özbekistan’dan Kırım’a dönenler arasındaydılar. Türk Basketbol Milli Takımının maçı vesilesiyle 2008’yılında Kiev’de Ersan ile 3 saat görüştüler.  Babası Enver görüşmeyle ilgili olarak “Ersan’dan gurur duyuyoruz. Ukrayna’daki maç bize oğlumuzla buluşma fırsatını verdi. Maçlarını kaçırmamaya çalışıyoruz ve gördüğümüzde gerçekten bağrımıza basmak istiyoruz” dedi. Ersan’ın bir kız kardeşi, Yuliya adında Belarus eşi ve üç çocuğu var.

Büyük ayıp

Özbekistan Basketbol Federasyonu, Ersan’ın aslında 1984 Buhara doğumlu Arsen İlyasov olduğuna dair FIBA’ya resmi itirazda bulundu. Ancak Türkiye Basketbol Federasyonu hukukçularının sunduğu belgeleri inceleyen FIBA soruşturma açmaya dahi gerek görmedi.

Kardeş ülke olması gereken Özbekistan’ın bu yaptığı çok büyük ayıptı. Ersan’ı Ersan yapan Türkiye’dir. Ona gelecek sunmuş, o da karşılığını gayet iyi vermiştir. Ne fark eder nerede doğduğu? Sonuçta Ersan Türk’tür. NBA’de uyruğu Türk, doğum yeri Türkiye olarak kayıtlı ABD’de lakabı Turkish Thunder (Türk şimşeği). Böyle dünya çapında basketçi olduysa bundan Özbek Türkü, Tatar Türkü, Türkiye Türkü  ve diğer Türk/Turan dünyası hep beraber mutluluk duymalılar.

Sen ona basketbolde ne verdin ve de ne verecektin Özbekistan? İspiyonunu kabul etseler hayatı kayacaktı. Bizler yıllardır onun maçlarını gurur ve sevinçle izliyoruz. Siz de Türk Milli Takımında oynadığı maçların videolarını izleyin ve görün her Türk gibi onun da Ay-Yıldız formasıyla sevinçlerini, coşkularını, siz de bizim gibi geceleri uykusuz kalın, gurur duyun NBA kariyerinden.

Kaynaklar:

Ersan İlyasova. Vikipedi https://bit.ly/2GHxOeA

Ersan İlyasova. Wikipedia  https://bit.ly/2kfHAMd

Life history of Crimean Tatar basketball player. Hayder Hacimambet – Nara Nariman. QHA – Kırım Haber Ajansı. 23 September 2009 http://web.archive.org/web/20160521122953/http://qha.com.ua/en/sport/life-history-of-crimean-tatar-basketball-player/55452/

Is Ilyasova A Turkish Name? Radio Free Europe/Radio Liberty. July 13, 2012 https://www.rferl.org/a/ilyasova-ilyasov-a-basketball-player-from-turkey-uzbekistan/24644497.html

Fatih Altaylı’dan ilginç yorum: ‘Ersan mı istemedi, Arsen mi istemedi?’ Sözcü. 8 Ağustos 2017 https://skor.sozcu.com.tr/2017/08/08/fatih-altaylidan-ilginc-yorum-ersan-mi-istemedi-arsen-mi-istemedi-650262/

Ersan Ilyasova http://basketball.wikia.com/wiki/Ersan_Ilyasova

Kırım Tatar Türklerinde kişi adları. Bülent Gül. Türkbilig 2001/2: 55-60 dergipark.gov.tr/download/article-file/142937

Asıl 2010’da Türkiye’de gösterecekler. Alp ULAGAY. 03.09.2006 http://www.hurriyet.com.tr/asil-2010-da-turkiye-de-gosterecekler-5021440

Ersan Ilyasova theTurkish pearl. Sadik Iliman. DraftExpress.  Jan 05, 2005 www.draftexpress.com/article/Ersan-Ilyasova-the-Turkish-pearl-82/

Kırım Hanlığı. Bülent Pakman. Eylül 2014 https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/dest-i-kipcak-turkleri/kirim-tatarlari/kirim-hanligi/

Sürgün – Can Pazarı. Bülent Pakman. Eylül 2014  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/dest-i-kipcak-turkleri/kirim-tatarlari/mustafa-abdulcemil-kirimoglu/surgun-_-can-pazari/

Ya Vatan Ya ölüm. Bülent Pakman. Eylül 2014  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/dest-i-kipcak-turkleri/kirim-tatarlari/mustafa-abdulcemil-kirimoglu/ya-vatan-ya-olum/

Bülent Pakman. Nisan 2018. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

kara 2Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Atatürk’ün Evinin Hikâyesi

Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.

Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.

Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.

Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.

Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.

Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed. Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.

Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var. Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)

Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa.  1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…

Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”

Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir.  Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.

Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta  bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar…

1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1887’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.

Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor.  Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden… Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:

45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek

20 kuruş değerinde 1 köhne pantol

40 kuruş değerinde 1 palto

20 kuruş değerinde 1 sandık

5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani

10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub

Mirastaki son maddede duralım.  Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan  ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri. Şöyle başlıyor:

“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.
Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar…”

Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor.  Yine de emin değiliz.

Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır.

Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:

“Ve emruhum şûrâ beynehum”… Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız…

Yıldıray Oğur. Türkiye Gazetesi. 23.04.2017 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/596484.aspx

Bülent Pakman’ın notu: Ve emruhum şûrâ beynehum”…Onların iş ve yönetimleri (el-emr), aralarında şûra iledir.” Şura 38

Yani şûra, yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı ilişkisi, fikir alışverişi, karşılıklı danışma-denetleme sistemidir. Burada şûra’nın taraflarından ikisi de çoğuldur. Yönetenlerin, yönetilenleri, yönetilenlerin de yönetenleri denetlediği mekanizma, sistemin dünyadaki adı cumhuriyet ve demokrasidir. Daha geniş bilgileri okumak için LÜTFEN TIKLAYIN

Bülent Pakman, Nisan 2018. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Atatürk içinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir Yeniçeri’nin Hatıraları

Devşirme

Sırp Konstantin Mihailoviç İstanbul’un fethinden iki yıl sonra, 1455 yılında, Niş yakınlarında Kosova kenti olan Novo Brdo kuşatması sırasında Ostrovica köyünden Osmanlı ordusu tarafından alınıp İstanbul’a götürülür.

Yirmi yaşındaki Mihailoviç kısa süreli bir eğitimden sonra Yeniçeri Ocağı’na kaydedilir ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarından, Ege kıyılarına ve Tuna’ya uzanan fetihlerine, Belgrad Kuşatması’na, 1458 Mora, 1461 Sinop ve 1462’de Uzun Hasan’a karşı Trabzon Seferi’ne ve daha birçok savaşa ve sefere katılır.

Mihailoviç 1463’te Bosna seferi sırasında Macarlar tarafından ele geçirildikten (ya da Macarların tarafına geçtikten) sonra serbest kalır. İlkin Bohemya’ya sonra Polonya’ya geçen Mihailoviç, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu süre zarfında yaşadıklarını el yazısıyla yazmış ya da yazdırmıştır.  Osmanlı İmparatorluğu ve onun askeri ve devlet organizasyonunda olup biten olayların birbiri ardınca sıra ile yazıldığı tarih-vakayiname niteliğinde olması nedeniyle hatıralarına Kronik  denilmiştir. Nasıl yazıldığı konusunda kesin bir bilgi yoktur. Kroniğinin başındaki “Mihail Konstantinoviç’in Türkler tarafından  devşirilip yeniçeri yapılan oğlu  Konstantin” kimliğine göre hatıralar oğlu tarafından derlenmiş de olabilir. Yani hiçbir şey Konstantin’in bu  hatıraları kendi başına yazdığını veya  belki  birilerine Lehçe ya da  Sırpçadan bozulmuş bir  Çekçeyle anlattığını doğrulamıyor. Ne kadar bir zamanda yazıldığı konusunda da net  bir  fikir yok. O çağlarda Arap  alfabesiyle yazılan Türkçe’yi ne ölçüde bildiği konusunda da bilgi yok, Konstantin’in bilgisi sadece konuşma düzeyinde olabilir.

Nerede ve hangi dilde yazdırıldığı bilinmeyen 1565’te Eski Leh dilindeki ilk basımlarında “Türk Kroniği” sonraki basımlarda “Bir Yeniçeri’nin Hatıraları” (İng. Memoirs of a Janissary – Fr. Mémoires d’an Janissaire) olarak adlandırılan kroniğinin ikinci kez basılışı 1824  yılında Leh  dilinde olmuştur. Kroniğin orijinalinin olduğu sanılmaktadır ancak bulunamamıştır. Orijinal dilinin ne Leh ne de Çek dilinde olmadığı, Latince ya da Macarca olabileceği tahmin edilen hatıralar daha sonra 6 dile daha çevrilmiştir.

Konstantin Mihailoviç hatıratında, on yıl hizmetinde bulunduğu Osmanlının dinsel yapılarını, kurumlarını, kuruluşundan II. Bayezid’e kadar hanedanın tarihini, kimi ikinci elden anlatıları, imparatorluğun gelenek ve göreneklerini anlatmıştır.

İslamiyet hakkında bilgi vermiştir. Hıristiyanlıkla karşılaştırarak, Türklerin neden dikkat edilmesi gereken bir millet olduğunu anlatmıştır. Daha sonra, Osmanlı padişahlarını kendisinin bizzat tanıdığı Fatih Sultan Mehmed’e kadar, kronolojik olarak saymıştır. Devletin nasıl gelişip genişlediğini aktardıktan sonra Fatih Sultan Mehmed’in karakterinden devlet adamlığına, nasıl bir komutan olduğundan savaş taktisyenliğine, girdiği muharebelerden kurulan oyunlara kadar her şeyi “kendi” bakış açısıyla aktarmıştır.

Mihailoviç hatıratına bunların yanı sıra, dönemin Polonya ve Macaristan başta olmak üzere Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Balkanlar’da hüküm süren krallıklar için Osmanlılarla yapacakları muhtemel savaşlarda kullanabilecekleri önemli bir savaş kılavuzu gözüyle bakılabilir. Çünkü Konstantin’in gözlemlerinde Osmanlı’nın bu stratejileri bu krallıklar için önemli ipuçlarıyla doludur. Bu uyarılar, Batı ordularının Osmanlı ordusuna neden ve nasıl yenileceğinden, Türklere karşı zafere ulaşmanın püf noktalarını da kapsıyor. Bu doğrultuda, Konstantin Mihailoviç’in Avrupa ülkelerini gelişen ve ilerleyen Osmanlı kuvvetleri hususunda uyardığı görülebilir. Bunu yaparken Fatih Sultan Mehmet gibi bir liderin de profilini çıkarmış ve onun nasıl bir lider olduğunu anlatmıştır. Bu sayede bir devşirme yeniçeri gözünden, bir diğer deyişle ‘Batı sevdalısı bir yeniçeri’nin’ gözünden Fatih’in ve Osmanlı ordusunun karakter analizi de görülmektedir.

Kitaptan bazı alıntılar

Osmanlı mabetlerinin, şerefeyle çevrilmiş irili ufaklı kenarsız minareleri vardır. Sabahtan akşama Müslümanların din adamı, yedi defa kulenin tepesine çıkar ve şerefede yürüyerek iki kulağına da birer parmağını sokmuş halde, yüksek sesle, kendi dilinde birbirini takip eden kelimeler söyler. Bunlar şu anlama gelir: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun Rasulü’dür. Beni dinleyin, Allah’tan başka ilah yoktur.”

Bu davet duyulduğunda tüm Müslümanlar abdest almış ve ayaklarını yıkamış halde namaz kılmak için mabede giderler. İlk ibadet, gece yarısından iki saat sonra kılınan teheccüd namazı; ikincisi şafak vakti kılınan sabah namazı; üçüncüsü şafak sökerken kılınan kuşluk namazı; dördüncüsü gün ortasında kılınan öğle namazı; beşincisi akşamüstü kılınan ikindi namazı; altıncısı gün batımında kılınan akşam namazı; yedinci ve sonuncusu ise gün batımından üç saat sonra kılınan yatsı namazıdır.

Hiçbir Müslüman ne olursa olsun ibadetini ihmal etmez. İster mabette, ister evinde, ister sokakta olsun, vaktin geldiğini gördüğü anda bir suyun başına gider ve yukarıda bahsedildiği gibi abdest alır.

Sokakta durmaz ve o vakit için ne kadar emredilmişse o kadar secdeye gider. Ama eğer isterse daha fazlasını da yapabilir. Bu fazladan kılınan namazla nafile bir ibadet eda edilir ve bu namaza abdestini tazeleyerek başlaması gerekir. Yıkanmış dahi olsa bu abdestin yerini tutmaz, çünkü bizim için vaftiz neyse onlar için abdest de odur.

Müslümanların şöyle gelenekleri vardır: Namaz kıldıkları yer olan camilerinde her daim temiz elbiseler giyerler ve en ufak bir leke varsa ne camiye girer ne ibadet ederler. Benzer şekilde, günlük hayatta giydikleri ayakkabılarıyla caminin içine girmezler. Camiye varınca, girmeden evvel ayakkabıları için ayrılmış yere ayakkabılarını bırakırlar. Çünkü yerler tertemiz halılarla kaplıdır. Sonrasındaysa herhangi birinin yanında saf tutar ve namazlarını kılarlar.

Mabetleri pamuk kadar beyazdır. Hiçbir şekilde balmumu bulunmaz. Onun yerine doğu tarafında ve minberin her iki yanında iç yağından iki ihtişamlı şamdan ile çokça küçük kandil yanmaktadır. Tam ortada oturularak vaaz edilen bir kürsü bulunur. Bunun üzerine Kur’an’ı yüksek sesle okumak için genç adamlar çıkar. Mabetlerinde şarkı söylemezler; fakat yüksek sesle Kur’an okurlar ve istisnasız herkes halıların üzerinde oturarak dikkatle dinler.

Sonra müezzin  denilen din adamı elinde bir kılıçla minberin üçüncü basamağına çıkar. Dua eder ve der ki: “Hz. Muhammed’in dini diğerlerinden üstündür. Herkes için ve gâvurlarla çarpışmışlar için dua edin. Çünkü sonsuz kudreti olan Allah, bize bu kılıcı kendimizi savunmamız ve gâvurları cezalandırmamız için verdi.”

Ardından sakallarını sıvazlarken gözlerini göğe doğru çevirir ve herkes Allah’a hamd ettikten sonra camiden çıkarlar. Ne camide ne caminin önünde sefalete ve dilenciliğe rastlanır. Büyük camilerde sadece üç hoca ibadeti idare eder.

Halk camiye hiçbir şey ödemez. Camiyi imar ettiren her kimse, caminin ihtiyaçlarını da o temin eder. Padişah, devletin ileri gelenleri veyahut zengin esnaf camiyi bina eder. Bu camilerde üç hoca bulunur: Biri kılıç tutar, diğer az evvel bahsedildiği üzere minarenin şerefesinde ezan okur, üçüncüsü ise eşrafın kurduğu vakıfla beraber camiyle ilgilenir. Osmanlılar Hıristiyanlara gâvur der ve padişah her diyarda hakimiyetinde bulunan kişi sayısını bilir. Padişaha yılda kelle başına 40 akçelik bir vergi öderler, 40 akçe bir altın eder. Bu hesapla, padişah her yıl yüz binler kazanır. 

Hıristiyanlar vergilerinin yarısını ve hasatlarıyla ahır hayvanları gibi sahip oldukları şeylerin onda birini, onları yöneten ve tımarlılar diye anılan efendilere verirler. Sultan veya diğer beyler için angarya hizmetler görmezler.

Ordu-yi Hümayun onların topraklarında ilerlerken, hiçbir asker ne buğday tarlalarından geçmeye, ne kimseye zarar vermeye, ne karşılığını bırakmadan bir şey almaya cesaret edebilir. Türk beyleri geceyi orada geçirir ve hırsızlığa cesaret edenlerin hiçbirini affetmez. Zira Müslüman ya da Hıristiyan, ne olursa olsun hiç kimseye zarar gelmesini istemezler. Ve bir tavuk alıp da karşılığını bırakmayan kimse bunun bedelini kellesiyle öder. Çünkü padişah fakirlerin huzur içinde yaşamasını arzular.

Hıristiyanlar aynı zamanda kendi hesaplarına satacakları on binlerce binek hayvanını, atı ve hayvan yemlerini padişaha göndermekle mükelleftir. Sonra onlarda önyargı uyandırmayacak hakkaniyetli bir anlaşma olur. Bu en eski zamanlardan günümüze hep böyle yapılagelmiştir.

Sultan Murad devrinde bir köylü kadın, çiftliğindeyken bir askerin zorla sütünü alıp içmesinden şikâyetçi oldu. Sultan onu yakalattı ve midesinde süt olup olmadığını anlamak için karnını yardırdı; çünkü asker bunu inkâr etmekteydi. Ve orada süt bulundu, eğer bulunamasaydı bu akıbet kadının da başına gelecekti. Böylece zavallı asker hayatını, kadınsa sütünü kaybetmiş oldu. Bu hadise Filibe’den Çirmen’e giden yolda yaşandı.

Sinop gibi Trabzon da Karadeniz kıyısında bulunur. Yüksek ve dağlık Trabzon diyarının her bir tarafı kâfirlerle sarılıydı. Hepsi Büyük Han, Uzun Hasan ve Canik Beyi gibi Tatarlardır. Bu hükümdarlar aynı dinden olmalarına rağmen Osmanlı’ya komşu olmaktansa Trabzon’a komşu olmayı tercih ederdi. İşte bu sebeple Trabzon üzerine yürürken Rum ve Tatar topraklarında birçok zorluk ve sefaletle karşı karşıya kaldık. Büyük zorluklarla Trabzon’a doğru ilerliyorduk. Sadece ordu değil, padişahın kendisi de zorluk çekiyordu.

Bu sırada padişahın hazinesinin bir kısmını taşıyan deve, sandıklarla beraber uçurumdan yuvarlanarak düştü. Sandıklar kırıldı ve eyerindeki altmış bin florin döküldü. Yeniçeriler koşuştu ve hazinenin mesulü gelmeden kimse paralara dokunmasın diye, elleri kınlarında hazineyi beklediler. Bu deve yüzünden tüm ordu durdu. Çünkü başka yol yoktu, üstelik bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Padişah geldi ve ordunun neden ilerlemediğini sordu. Hal izah edildi ve padişah o vakit, ordunun gecikmemesi için kim olursa olsun parayı toplayabileceğini söyledi. Bu, paralara yakın olanlar için iyiydi, çünkü geride kalanlara çok az para kaldı. Son gelenler toprağı kazıdılar.

Uzun Hasan, Türk hükümdarlarının kapılarına dayandığı toprakların sultanıdır. Sultan Mehmed, Bursa’dan ayrıldıktan sonra Petricalona denilen bir çayırlıkta otağını kurdurdu. Uzun Hasan yeri ve zamanı geldiğinde hizmet etmesi için Tatarlardan birini buraya göndermiş. Bu Tatar, Sultan’dan sonra gelen Mahmud Paşa’nın hizmeti altına girdi. Biz bu çayırlıkta kalırken bir gece, Mahmud Paşa iki hizmetkârıyla beraber dolaşmak için çadırından çıktı. Tatar, Paşa’yı vurmak için oku ve yayıyla pusuya yatmıştı. Onu gördüğünde korkuya ve dehşete kapılarak okunu bıraktı. Paşa’yı kaşlarının ortasından vurdu ve Paşa yere yığıldı. Hizmetkârları bir nida kopardı ve Tatar’ın peşine düşüp onu yakaladılar. Ertesi sabah haber Padişah’a ulaştı. Padişah, Mahmud Paşa’yı bizzat görmek için geldi ve öylesine kederlendi ki gözyaşlarına hakim olamadı. Zincire vurulmuş Tatarın getirilmesini, sırtüstü yatırılmasını söyledi. Yanan iki büyük balmumu taşıttı. Mumlar iyice tutuştuğunda padişah bir ayağını adamın göğsüne koydu ve tutuşan mumu ters çevirip damlalar, adamı kör etsin diye gözlerinin içine döktü. Sonra cellada belinden omzuna kadar derisinin yüzülmesini emretti. Tatar, bahsedilen işkencelere bir hafta daha maruz kalarak hayatını sürdürdü. Ardından yol kenarına bırakıldı ve köpekler tarafından parçalandı!

Biz yine biliyoruz ki Tatarlar, savaşta Türkler gibidir. Ne arkadan yapılan kuşatmalara ne kanatlara yönelen saldırılara müsaade ederler. Aksine Türklerin her birini savaşa dahil ederek göğüs göğse dövüşmeye zorlarlar. Bir de Tatarlar, Türklerinkine göre daha hızlı atlara sahiptir. Ayrıca pek cesur ve sabırlıdırlar. Bu tabiatları onlara üstünlük sağlar; çünkü ordu nizamları da Türklerinki gibidir. Oysa savaş nizamlarının benzemesi, Türklerin işine gelmez. Zira hal böyle olunca Tatarlar, Türkleri mağlup eder: Hıristiyanlarsa bunu asla başaramaz; hele mühim harplerde. Sebebi ise Hıristiyanların her zaman geriden kuşatmaya ve kanatlardan saldırıya mani olamamasıdır.

Zırhlı askerlerin hizaya girdiğini gören Türkler, adamlardan ziyade atları hedef alır. Atları yaralayacak mızrak, kılıç ve silahlarla her iki yandan saldırırlar. Atından düşen süvariyle olan kısım zaten işin kolay tarafıdır. İşte bu sebepten ötürü ağır zırhlardan kaçınmak elzemdir. Türklerle çarpışmak isteyen kim olursa olsun güçlük çıkaran âdetlerini bir kenara koymalı. Bunlara münasip talimler yapılmalıdır. Yayalara mızrak vermek mühim ve lüzumludur; zira kılıçtan daha iyi iş görür. Elbette mızrağın nasıl kullanılması gerektiğinin de iyice öğrenilmesi lazımdır. Bu şekilde, Rabbin de yardımıyla Türk sultanlarını yeneceklerdir.

Papa tarafından organize edilen haçlı seferleri için yapılan hazırlıkları duyan Sultan, işgal edilmiş bölgelerdeki Hıristiyanların da kendisine karşı çıkacaklarından endişelendi, bu yüzden tavsiyelerini almak üzere devlet adamlarını huzuruna çağırdı. Onlar da bir “engelleyici savaş” başlatmasının çok daha iyi olacağını ileri sürdüler. Sultan onlara aşağıdaki örnek alınacak öykü ile cevap verdi.

Fatih Sultan Mehmet örnek olarak kıymetli bir kilimin getirilmesini ve onlardan önce yayılmasını emretti, ortasına yerleştirilmiş bir elma vardı ve onlara şu bilmeyeceyi sordu; ‘Aranızdan herhangi biri bu elmayı kilimin üzerine basmadan alabilir mi?’ Devlet adamları bunun nasıl yapılabileceğini düşünerek aralarında tartıştılar, hesaplar yaptılar, ancak hiç biri buradaki ince espriyi göremedi.”

İmparator kendisi halının üst tarafında durarak onu iki elinin arasına aldı ve yuvarladı, kendisi de yuvarlandıkça arkasından ilerledi; böylece elmaya kadar ulaştı ve elmayı aldı ve halıyı eski haline getirdi.

Hünkar maiyyetine şunu söyledi: ‘Gavura yavaş yavaş eziyet etmek, topraklarının hepsini tek seferde istila etmekten daha iyidir. Çünkü eğer orada küçük bir başarısızlık elde edersek, ehemmiyetsiz oluruz. Ondan sonra da gavurdan işgal ettiğimiz bütün topraklar bize karşı olur, isyan eder. Böylece orda bulunan herkes hünkarın konuşmasını ve verdiği dersi alkışladı.

Notlar

Namaz vakitlerini teheccüd ve kuşluk namazları da dahil ederek yediye çıkartmış.

Hutbede müezzin olarak adlandırdığı din görevlisi müezzin değildir, hutbeyi imam okur.

Gayrimüslimlerden toplanan vergilerin Avrupa’da olduğu gibi hükümdarın şahsi kasasına girdiğini zannediyor. Oysa vergiler devlet hazinesine aittir.

Bahsigeçen camilerde bulunan üç hocanın sırasıyla imam, müezzin ve kayyum, “kılıç tutar” dediğinin ise savaşla fethedilmiş beldelerde imamın hutbe sırasında elinde kılıç tutma sünneti olması muhtemeldir.

Tatar eskiden başta Ruslar olmak üzere bazı yabancıların Osmanlılar hariç bütün Türklere, Türk ise Osmanlı Türklerine verdikleri isimlerdi.

Kitabın Çek versiyonundaki Türkçe kökenli kelimeler

Aga = ağa
akandye = akıncı
akcza = akça
alamsandial = alem-i sancak
Anatolibeglerbegy = Anadolu Beylerbeyi (Anadolu genel valisi)
axssam namazy = akşam namazı
azap = azap
bacht = baht
bassa = baş, paşa
bassalar = paşalar
bayram.
beg = bey
beglerbegy = beylerbeyi
bergantyne = pergende (Çektiri sınıfından bir tür savaş gemisi)
bozduhan = bozdoğan
buiuk bayram = büyük bayram, Kurban bayramı
buiuk beg = büyük bey
cucyuk bayram = küçük bayram, Ramazan bayramı
czader = çadır
czaussy = çavuş
czaussbassa = çavuş başa
czeribasstwie = çeribaşı
czesnegirler = çeşnegirler
czesnegirbassa = çeşnegirbaşı
denissik czaderi = danışık çadırı
derwissler = dervişler
dian = can
diebodibassa = cebeci başı
dienet, dieneth = cennet
dilficary = Zülfikar
dyzdar = dizdar
dzomameczyt = cuma mesçit
ferissteler = ferişteler
geniczari, geniczarin = yeniçeri (geniczarsky – sıfat)
genikehage, genikehagamir = yeni kahya
gimarat = imaret
hadomlar = hadımlar
hama heli = hamail (muska)
han
hayfsorudi = keyf sorucu (bilgi soran)
honker = hünkâr
issihaluati = ısı halveti
kan = han.
kapidi basslar = kapıcıbaşılar
karipi gitiler = garip yiğitler
kariplar subasslari = garip subaşları
kaury = gâvur
kechaya = kâhya
kianat guni = kıyamet günü
koran = kuran
kos = kös (Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul)
kulukbasse = bölük başı
kuran = Kur’an
kussluk namazy = kuşluk namazı
kypterbassa = kihter başı (Genç uşakların başı. Kihter – yaşça en küçük olan
mauzel = mazur
mechterler = mehterler
mechterbassa, michterbassa = mehter başı
metrese = medrese
mire = mirza
namaz
otak = otak, otağ
oyle namazy = öğle namazı
padisach = padişah
passmage = başmak, paşmak
pehambar, peambar = peygamber
pendik = pencik (Asker yetiştirilmek üzere, savaş tutsaklarından beşte bir oranında ayrılan acemioğlan adaylarına verilen ad)
sabach namazy = sabah namazı
salich = salih
sandale = sandal
samach = sema, semah
sandiakbegowe = sancakbeyi
sarachory = cerahor (Osmanlı’da ordu hizmetinde kullanılan hırıstiyanlar ya da ücretli askerler)
segiwan = sayvan (Güneşten, yağmurdan korunmak için veya süs olarak bir şeyin üzerine çekilen dam saçağı gibi düz veya eğimli örtü)
skendie = işkence
solak bassa, solaczy = solak başı
soluchtarbassa = silâhdār başı
spachyoglar = sipahi oğlanı
spachyoglarbassa = sipahi oğlanlarbaşı
subassy, subasstwie = subaşı
sultan
ssegitan = şeytan
talambas = davulbaşı
temzyt namazy = temcit namazı
tessfir = tefsir
tessfirdi = tefsirci
thymererler = tımarlar
uczoglandar = içoğlanlar
ulasadibasslar = ulüfecibaşı
ulassadie = ulüfeci
Urumely beglerbegy = Rumeli beylerbeyi (Rumeli genel valisi)
wezirler = vezirler
yaczy namazy = yatsı namazı
ykindi namazy = ikindi namazı

Kıssadan hisse (alınacak ders)

Osmanlı Devletinin ilk kuruluşunda halkının tamamı Oğuzların Kayı boyu mensubu Türklerdi. “Osmanlı”, Osman Gazi’nin kurup onun ve hanedanın yönettiği devletin adı oldu. Sonra toprak genişlemesi sonucu bir çok millet, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut, Macar, Hırvat, Sloven, Boşnak, Makedon, Romen, Roman, Arap, Ermeni, Anadolu-Pontus-Kafkas Rumları, Yahudi, Levanten (Latin), Kürt, Zaza, Süryani, Nusayri, Bedevi, Kıpti, Yezidi, Acem vb  Osmanlı yönetimine girdi. Osmanlı Devleti çok uluslu imparatorluğa dönüştü. Osmanlı diye bir millet hiçbir zaman olmadı. Ortada ulus devlet olmayınca olan oldu. Sayıca az olanların dışında bütün milletler isyan etti. Osmanlı dağıldı gitti. Tıpkı Yugoslavya, Sovyetler gibi.

Kaynaklar:

Bir Yeniçerinin Hatıraları. Konstantin Mihailoviç. Fransızca’dan Çeviren Behiç Anıl Ekim & Nuri Fudayl Kıcıroğlu. Ayrıntı Yayınları. İstanbul 2013.

Turkish Loanwords in the Czech Manuscript of Konstantin Mihailović’s “Memoirs of a Janissary”. Snežana Petrović. Proceedings of the Etymological Symposium Brno 2017, 12–14 September 2017, Brno. Edited by Ilona Janyšková, Helena Karlíková & Vít Boček. Nakladatelství Lidové noviny. Praha 2017

Bir Yeniçerinin Hatıraları / Konstantin Mihailoviç. Çağlayan Çevik http://www.tarihkitap.com/?Syf=26&Syz=599660&/Bir-Yeniçerinin-Hatıraları-/-Konstantin-Mihailoviç7

Bir Hıristiyan Yeniçerinin Hatıratı. Semerkand Dergisi / Kasım 2014 http://www.kenanaydin.com.tr/semerkanddergisi-bir-hiristiyan-yenicerinin-hatirati-kasim14.html

Batı’ya sevdalı bir yeniçeri. Halil Türkden. Agos  21.08.2013 http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5493/batiya-sevdali-bir-yeniceri

Kızılelma’nın İzinde-Turan dünyasının 10 bin yıllık sırrı. Necati Gültepe Ötüken Neşriyat A.Ş., 21 Ara 2015

Bülent Pakman. Nisan 2018. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Osmanlı içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Osmanlı’nın rasathane düşmanlığı

Astronomi, Müslüman bilginler için İslamiyet’in ilk asırlarından itibaren en gözde bilim dallarından biri oldu. İslam dünyasının önde gelen birçok şehri, 12. ile 15. yüzyıllar arasında hem çeşitli bilimlerin merkezi, hem birer astronomi okulu halindeydi.

Nasıreddin-i Tusî’nin 13. asrın sonlarında Maraga’da kurduğu rasathane, devrinin en büyük gözlem merkeziydi. Onu, Timur’un hükümdarlık eden bir torunu, Uluğ Bey takip etti ve 15. yüzyılın ortalarında, Semerkand’da, sadece zamanının değil, tarihin en büyük rasathanelerinden birini kurdu. Uluğ Bey çağının en önemli astronomuydu ve gök cisimlerinin hareketlerinden söz eden ve bizzat kaleme aldığı eseri, “Ziycnâme-i Sultani”, zamanımıza kadar öneminden hiçbirşey kaybetmedi. Beş asır önce yaptığı hesaplarda bugün ancak bilgisayarlarla yapılan hesaplara göre sadece onbinde birlik hata yapmış olması astronomideki büyüklüğünün ispatı oldu ve Uluğ Bey’e hep saygı duyuldu.

Zamanın en önemli astronomlarından olan Takiyüddin, 1526 yılında Şam’da doğdu, Mısır ve Şam’da yetişti. Kepler’in hocası Tycho Brahe ile aynı zamanda yaşadı ve yaklaşık aynı gözlemleri yaptı. Sinüs/tanjant hesaplarını tablolar halinde kullanıma sundu, 841’i Türkçe 1337 eser oluşturdu.

Gök bilimciliğindeki parlak geçmiş, Uluğ Bey sonrasında öteki bütün İslam devletlerinde bir astronomi hevesi yarattı. Birçok hükümdar zamanının en modern rasathanesini kurdurabilmek için kolları sıvadı, o devrin önde gelen astronomlarını davet etti, kimisi maksadına ulaşabildi ve rasathane sahibi oldu, kimisi de hüsrana uğradı.

İstanbul da tarihe geçmiş böyle bir rasathaneye sahip olabilmiş sayılı şehirlerden biri olma şansına sahipti zira  elde 1570 yılında İstanbul’a ikinci kez gelip 1571’de müneccim­başı Mustafa Çele­bi’nin ölümü üzeri­ne II. Selim döne­minde sarayın mü­neccimbaşılığına ta­yin edilmiş sonra da 1574’de Üçüncü Murad’ın müneccimbaşısı olmuş Takiyüddin vardı. İşi padişaha geleceği söylemekti ama bununla yetinmiyor, geceleri Galata Kulesi’nin tepesinde yıldızların hareketlerini takip ediyordu. Rasathane kurma fırsatı böylece Üçüncü Murad zamanına nasip oldu. Padişahın hocası Sadeddin Efendi, zamanının en meşhur tarihçisiydi ve bilimsel bir kafaya sahipti. Uluğ Bey’in o devirden iki asır önce yaptığı hesapların gözden geçirilmesi zamanının geldiği konusunda ve Sokullu Mehmet Paşa’nın desteği ile hükümdarı ikna etti. İstanbul’da rasathane kurulması için bir ferman çıkarttı ve işi Takiyüddîn’e verdirdi.

Takiyüddîn, 1577 yılında hükümdardan tam 10 bin altın aldı ve son kuruşuna kadar harcayıp , rasathaneyi kurdu. 1579’da açılan rasathane, günümüzdeki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Rusya Başkonsolosluğu binalarını kapsayan alanda bulunuyordu. Binanın içi mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cedvel gibi mesleki araçlarla doluydu ve Takiyüddîn rasat aletlerini bizzat kendisi imal etti. Gözlem araçları, zamanın en büyük astronomu sayılan Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin (1546-1601) rasathanesindeki aletlerle eşdeğer nitelikteydi. Takiyüddin üç yıla yaklaşan çalışma süresi içinde hem gök cisimleri ile ilgili önemli gözlemler yaptı, hem de gözlem aletlerini daha iyi hale getirmeye çalıştı. 16. yüzyıl dünya astronomisi göz önüne alındığında, Güneş parametrelerinin hesaplanmasında en doğru sonuçlara Takiyüddin’in ulaşmış olduğu bilinmektedir.

Ama, rasathanenin ömrü kısa oldu. Takiyüddîn’in en büyük destekçisi olan Sadeddin Efendi, zamanın şeyhülislâmı Ahmed Şemseddin Efendi ile bozuştu, şeyhülislâm saray kadınlarının da desteğini alıp padişahı rasathanenin “günah” olduğu yolunda doldurmaya başladı. Şeyhülislam’ın günümüz Türkçesiyle “Gözlem yapılan hiçbir memlekette mamur devletin tahrip olmadığı ve devlet yapısının zelzeleye uğramadığı görülmedi.” fetvasıyla Üçüncü Murad 21 Ocak 1580’de “Derhal yıkıla!” buyurdu ve Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, Takiyüddîn’in rasathanesini bir gecede topa tutarak yerle bir etti.

Rasat­hanenin yıkılışında, 1577 yılında İstanbul’da gözle­nen kuyrukluyıldı­zın ve bu olayı hayra yorarak 1578’de çıkılan İran Seferi’nin hazin sonuçlarının etkisi oldu­ğunu da tahmin edilmektedir. Gerçekten de Sokullu Mehmed Paşa’nın zorlamasıyla başlayan ve ilk ağızda Tiflis, Şiraz ve Revan’ın fethiyle mutlu sona ulaşan İran Seferi yü­zünden, hazine büyük açıklar vermiş ve devlet ilk kez yük­sek enflasyonla tanışmıştı. Ardından bir de veba salgını çıkınca, başarısızlığı yükleye­cek bir yer arayan Saray çevrelerinin suçu Takiyüddin’e yıkmış olmaları muhtemeldir. Bazı kaynaklarda müneccimbaşı Taki­yüddin’in Şeyhülis­lam Aziz Efendi’yi de yanına alarak padi­şahın huzuruna çık­tığı ve III. Murad’a; “Ey alemin medarı olan padişah! Güzel meclisin aydınlık olsun! İran’ı fethetmek için sana müjdeler olsun! Zira düşman toprakta nefesi kesilmiş bir halde kaldı. Böyle semavi bir ateşin zuhu­ru burada uğur ve iyilik ala­metidir. Fakat İran üzerine bela, felaket şerareleri yağa­caktır!” dediği kaydedilir. Kürdizade adlı bir saray imamı­nın, Takiyüddin’in sarığının kendi sarığından büyük olu­şunu bir türlü hazmedemeyip yangına körükle gittiği de söylentiler arasındadır.

İstanbul, dünyanın en önemli astronomi merkezlerinden biri olma şansını işte böyle kaybetti. Takiyüddîn bu olaydan 5 yıl sonra öldü. Yeni bir gözlemevi de ancak 300 yıl sonra 1868 de kuruldu ama bu sefer de 31 Mart ayaklanmasına kurban gitti. Pera’da kuru­lmuş bu Rasathane-i Amire 12 Nisan 1909’da yağmalanarak kullanılamaz hale geldi. İstanbul’un 3. rasathanesi için 1911 yılını beklemek gerekti.

Kaynaklar:

Takiyüddin. Vikipedi,  http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVGFraXnDvGRkaW4

İstanbul’un ilk rasathanesini müftüden fetva alıp yıkmıştık. Murat Bardakçı. Habertürk 28.08.2009 http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/221164-istanbulun-ilk-rasathanesini-muftuden-fetva-alip-yikmistik

Ayşe Hür “İstanbul üzerinde bir ışıklı kuyruk. ” Popüler Tarih Dergisi Eylül 2002 https://groups.google.com/forum/#!topic/merakediyorum/xn-lFYAcCng

Bir rasathanenin yıktırılmasının anlamı. Bilim Teknik 10.10.2008 – b1501 http://www.phys.boun.edu.tr/~sevgena/sci101/Takuyiddin Efendi ve Rasathanesi CBT10-10-08pp15-16.pdf

Bülent Pakman. Nisan 2018. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Osmanlı içinde yayınlandı | 1 Yorum

TMT

Gizli teşkilatın silahları Akdeniz’in dibinde yatıyor

“Elmas” adlı tekne 6 bin bomba, 500 silah ve çok sayıda mermiden oluşan 20 tonluk yük ile Silifke’nin Taşucu mevkiinden hareket etti. Geminin üç mürettebatı vardı; Kaptan Reşat Yavuz, telsizci Ali Levent ve makinist Oğuz Kotoğlu. “Elmas”ın üç mürettebatı, yakalanacaklarını anlayınca tekneyi Kıbrıs açıklarında batırdılar! Sivil bir tekne olan “Elmas” neden askeri mühimmat taşıyordu? Nereye gidiyordu? Silahlar hangi gizli teşkilatındı?

Tarih 13 Ağustos 1958.

Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’na (Özel Harp Dairesi), MİT’ten “gizli”/ şifreli yazı geldi.

Kıbrıs’tan Anamur limanına motorlu bir kayıkla, pasaportsuz gelen, Vehbi Mahmut, Asaf Elmas, Cevdet Remzi adlı üç Kıbrıslı Türk yakalanmış ve Anamur Jandarma Komutanlığı ve MİT Adana Bölge Başkanlığı’nda sorgulanmıştı.

MİT, özel harpçilerin görev yaptığı Seferberlik Tetkik Kurulu’na soruyordu; “Siz de sorgulamak ister misiniz?”

Teşkilatta görevli Binbaşı İsmail Tansu ve Kıbrıslı Doktor Burhan Nalbantoğlu apar topar uçakla Adana’ya hareket ettiler.

Telaşlıydılar. Kimdi bu gençler? Kim göndermişti onları? Maksatları neydi? Ve en önemlisi Kıbrıs’taki teşkilattan haberleri var mıydı?

Binbaşı Tansu ve Dr. Nalbantoğlu, MİT Adana Bölge Başkanı Fuat Doğu’nun makamına koşarak çıkıp bilgi aldılar. Hemen üç genci görmek istediler.

Vehbi, Asaf, Cevdet’i sorguladılar. Gençler, Dr. Nalbantoğlu’nu Kıbrıs’tan tanıyorlardı. Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu’yu ise Adana emniyetinden komiser sanıyorlardı.

Gençler benzer sözler söylediler: “EOKA’nın tecavüzlerine karşı koyabilmek için Türkiye’den silah bulalım dedik. Yanımızda para da getirdik, olmazsa parayla silah alıp eşlerimizi, çocuklarımızı koruyacağız.”

Binbaşı Tansu duygulandı. Ama yanıtını aradığı başka soru vardı kafasında. Kıbrıs’taki teşkilatı biliyorlar mıydı? Hayır, teşkilattan habersizdiler.

Kıbrıs’ta özel harpçiler tarafından henüz iki hafta önce kurulan, “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT)’yi bilmiyorlardı. Özel harpçiler rahatladı…

Gizli bir görev

Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu, Adana’da sorguladığı üç gencin ifadesini Kıbrıs’taki TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan’a bildirdi. Ve ekledi: “Onlarla silah göndereceğim.”

Binbaşı Tansu gözaltındaki üç Kıbrıslı gencin yanlarına gitti. Bu kez üzerinde askeri üniforma vardı. Gençler karşılarında bir Türk subayını görünce korktular. “Yanlış iş yaptık, bizi affedin, geldiğimiz gibi sessizce köyümüze dönelim” dediler.

Binbaşı Tansu gençlere moral verdi ve “Size gizli bir görev vereceğim. Bu Kıbrıs için yapılacak milli bir görevdir. Bu görev hayatınızı kaybetmenize neden olabilir. Kabul edip hiç kimseye söylemeyeceğinize yemin eder misiniz?”

Gençler, Kıbrıs için ölümü göze alacaklarını söyleyip, Türk bayrağı ve Kuran-ı Kerim üzerine yemin ettiler…

İlk silah sevkıyatı

Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’na ilk silah sevkıyatını bu üç Türk gerçekleştirecekti. Onlara “Arı Ekibi” adı verildi…

İlk sevkıyatı 16 Ağustos 1958’de gerçekleştirdiler. Kayıklarına 10 makineli ile 20 adet tabanca ve iki sandık mermi koyup dalgalarla boğuşarak denize açıldılar. Başarılı da oldular.

Kıbrıslı gençlerin sevkıyatları hep sürdü. Ancak, Asaf Elmas ve Hikmet Rıdvan 9 Kasım 1958 tarihinde fırtınaya yakalanıp denizde kaybolarak şehit oldu.

Arı Ekibi, Lütfü Celül, Nevzat Nasır, Feridun Hamza, Bahattin Sarı, Hüseyin Hikmet, Vehbi Mahmutoğlu, Ahmet Celal gibi Kıbrıslı gençlerin katılımıyla, bu tehlikeli sevkıyatlara devam etti.

Yeni ekipten Lütfü Celül silahları otomobille iç bölgelere götürürken, EOKA’cılar tarafından yakalandı. Hálá kayıptır.

Arı Ekibi hiç yılmadı. Fakat yaklaşan kış nedeniyle kayıklarla sevkıyat zorlaştı. Vehbi Mahmutoğlu, yakalandığı fırtınadan küçük motorlu kayığındaki silahları denize atarak kurtulabilmişti. Artık daha büyük tekneye ihtiyaç vardı…

Özel harpçiler, İstanbul Liman Reisliği, İstanbul Balık Avcıları Derneği’yle irtibata geçti. Donanmadan ayrılıp balıkçılık yapan eski Deniz Binbaşısı Nejat Kosal’ın 25 tonluk teknesi sıkı bir pazarlıkla 120 bin liraya satın alındı.

Elmas’ın gizli seferleri

Sıra, tekneye sivil güvenilir personel bulmaya gelmişti.

Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı Yüzbaşı Ferhan Çora, kaptan Reşat Yavuz ve makinist Oğuz Kotoğlu adındaki iki gemici buldu.

Tıpkı Kıbrıslı gençlere yapıldığı gibi bu gemicilere de yemin ettirilip görev teklif edildi. Teknenin telsiz görevlisi ise, TSK’dan ayrılmış gibi gösterilen muharebe astsubay Ali Levent oldu.

“Elmas” adı verilen tekne ilk seferine 10 ton silah ve cepheyle, 4 Mart 1959’da çıktı. Gece yarısı, Kıbrıs açıklarında kayıklarıyla bekleyen Arı Ekibi’yle buluşacaktı. Buluşma gerçekleşemedi; “Elmas” dönmek zorunda kaldı İkinci sefer de başarısız oldu. Kıbrıs’taki TMT’den bir kılavuz istendi.

İngiliz polis birliğinde görevli Kemal Abdullah “Elmas”a kılavuz oldu. Ayrıca özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu da “gemi adamı” belgesi alıp sivil kıyafetlerini giyip personel arasına katıldı. Ne olursa olsun bu sevkıyat gerçekleşecekti. EOKA’cı Rumların cinayetleri her geçen gün artıyordu.

Sevkıyat bu kez fırtına nedeniyle gerçekleşemedi. “Elmas” dördüncü seferini 24 Mart 1959’da yaptı ve bu kez başardı. Ardından diğer seferler geldi…

Yaz ayının gelmesiyle Arı Ekibi de taşıma faaliyetlerine başladı.

TMT’ye toplam olarak; 872 tabanca, 747 makineli tabanca, 96 hafif makineli tabanca, 2997 piyade tüfeği, 6800 bomba, 43 bin 500 tabanca mermisi, 134 bin 400 makineli tabanca mermisi, 164 bin piyade tüfeği ve hafif makineli tüfek mermisi, 54 plastik tahrip kalıbı ve bir adet telsiz ulaştırıldı.

Tarih 17 Ekim 1959. Saat gece yarısına geliyordu.

6 bin bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklenen “Elmas” yeni seferine çıktı. İstikamet Girne’nin doğusundaki EXA MİL mevkii idi.

Kaptan Reşat Yavuz, 01.30 sularında tekneye, İngiliz savaş gemisinin yaklaşmakta olduğunu gördü. Telsizci Ali Levent durumu karargaha bildirdi. Karargah “dönün” emri verdi. İngiliz gemisi takibi bırakmadı. Giderek yaklaşıyordu. Ali Levent’in son sözü, “vatan sağolsun” oldu; karargahla telsiz irtibatı kesildi.

“Elmas”ın mürettebatı, “silahlar ele geçirilmesin” diye tekneyi delerek batırmak istediler. Gemi su almaya başladı.

Kaptan Reşat Yavuz, Ali Levent ve Oğuz Kotoğlu’nu lastik bota bindirip gönderdi. O bir kaptandı ve “Elmas”la batmaya kararlıydı.

Su, ambardaki sandıkların üst seviyesine kadar geldi. Batması an meselesiyken İngilizler tekneye atlayıp Kaptan Yavuz’u yakaladı. Ambardan ancak iki sandık silah alabildiler. “Elmas” battı.

İngilizler botla uzaklaşmaya çalışan Levent ve Kotoğlu’nu da yakaladı.

Türkiye iddiaları reddetti

Türkiye’nin Kıbrıs’a silah sevkıyatı yapması dünya basınına haber oldu. Rum lider Makarios herkesi ayağa kaldırdı.

Türkiye iddiaları reddetti. İngilizler ve Rumlar, 350 kulaç derinlikteki “Elmas”ı denizden çıkarmaya çalıştılar; başaramadılar.

Üç Türk mürettebat yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. Avukatları TMT’nin “Toros” kod adını kullanan genç bir Türk mücahidiydi: Rauf Denktaş!

Üç Türk dokuz ay ceza aldılar ve cezalarını Türkiye’de çekeceklerdi!

“Elmas” olayı ve ardından gelen 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Kıbrıs’a silah sevkıyatını sonlandırdı.

Başkanın kod adı Bozkurt

50 yıl önce…1 Ağustos 1958. Kıbrıs’ta illegal/gizli Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu.
Türkiye’nin desteklediği bu gizli örgüt neden kuruldu?

II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Kıbrıs’tan çekilme kararı aldı. Adanın geleceğinin ve statüsünün nasıl olacağı konusunda, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan diplomatik müzakereler hep sonuçsuz kaldı.

Türksüz Kıbrıs düşleyen ve Yunanistan’la birleşmek isteyen faşist EOKA, 1 Nisan 1955 tarihinde Yunanlı Albay Grivas tarafından kuruldu. Kuruluşunun üzerinden daha bir yıl geçmeden ilk suikastını Bafa’da 11 Ocak 1956’da, Türk polisi Abdullah Ali Rıza’yı öldürerek gerçekleştirdi. Türk büyükelçiliğine bomba attılar. Ve hep sistematik şiddeti artırdı. 1957 yazında Türk köylerini basıp 74 Türk’ü katletti.

Bu son olaylar sonucunda Kıbrıs Türk Toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş Ankara’ya geldi.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla görüşüp acilen yardım istediler.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs konusunda “şahin” idi. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasını; elemanlarının Türkiye’de eğitilmesini; adaya gizlice silah sevkıyatı yapılmasını ilk öneren o oldu. Başbakan Menderes kararsızdı; NATO’yu karşısına almak istemiyordu Türkiye’de aralıksız, “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıyordu.

Gönüllü Subaylar

Ankara sonunda kararını verdi: Kıbrıs’ta; Rumların terör örgütü EOKA’ya karşı, Türklerin can ve mal güvenliğini koruyacak gizli bir teşkilat kurulacaktı. Bu iş için Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) görevlendirildi. Özel harpçi subaylar gönüllülük esasına göre seçildi.

TMT direkt Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen’e bağlıydı. Planı, Tümgeneral Karabelen’in yardımcısı Binbaşı İsmail Tansu yürütecekti. Binbaşı Ahmet Görmez personel ve harekat; Yüzbaşı Bedri Esen eğitim; Yüzbaşı Cemal Birer ile Yüzbaşı Recep Atasü ikmal ve Yüzbaşı Halil Pamukoğlu muhabere işlerinden sorumluydu.

TMT’yi kuran subay kadronun çoğu Kore Savaşı’nda bulunmuştu.
Kıbrıs’ta gizli faaliyetlerde bulunacak yedek subaylar öğretmen maskesi altında gidecekti.

Tüm subayların görevi, 18 yaşını geçmiş kadın ve erkekleri örgütlemekti. Bunlar Ankara ve Antalya’da askeri eğitimden geçirilecekti. Hedef bir yıl içinde beş bin Kıbrıslı Türk’ü örgütlemek, eğitmekti. Hedef on beş bindi. Parasal destek örtülü ödenekten ve çeşitli fonlardan temin edilecekti.

İşte TMT karargahı

1 Ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan karargahını Lefkoşe’de kurdu. Yarbay Vuruşkan’ın yardımcısı Binbaşı Necmettin Erce ve Yüzbaşı Mehmet Özden idi. Kıbrıs Bölge Komutanı Binbaşı Şefik Karakurt’tu.

Kıbrıs TMT Bölge Komutanı Yüzbaşı Rahmi Ergün ve TMT Bölge Komutanları ise, Yüzbaşı Ahmet Göçmez, Yüzbaşı Kamil Önceler, Yüzbaşı Bedri Erkan, Yüzbaşı Osman Nalbant, Yüzbaşı Ferhan Çora, Yüzbaşı Hüseyin Ömür adlı subaylardı.

Yarbay Rıza Vuruşkan’ın kod adı “Bozkurt” idi. Lefkoşe İş Bankası’nda müfettiş maskesi altında çalışıyordu. Adı, “Ali Çonan” idi. Gerçek kimliğini üç kişi biliyordu, banka müdürü Dündar Nişancıoğlu, Dr. Fazıl Küçük ve teşkilatta Toros kod adlı Rauf Denktaş.

TMT’de görevli Kıbrıslı Türklerin kod adları “Kurt”tu. Eğitimcilere “Temizlik Kurdu”; silah ikmalinde çalışanlara “Bereket Kurdu” ve istihbarat işlerinde çalışanlara “Fal Kurdu” adı verildi.

Tabancaya “serçe”, mermiye “serçe gagası” diyorlardı.

Bu faaliyetler uzun ömürlü olamadı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi başta TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan olmak üzere bu olayla ilgili subayların çoğunu emekli etti.

Fatin Rüştü Zorlu, İmralı Mahkemesi’nde “kendi adamlarını silahlandırıyor” diye yargıladı!

92 Türk’ün şehit olduğu, 475’inin ise yaralandığı 1963’teki “Kanlı Noel” katliamına kadar TMT ile Türkiye ilişkisi kopuktu. Sonra tekrar canlandırılmaya çalışıldı. Ve daha sonra olanlar; 1974 Kıbrıs savaşı ve devamı.

Ergenekon bağlantısı

12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu söylenen 27 el bombasıyla başlayan süreçle, Fetocu-AKP-Yetmez ama Evetçi Liberal-Ayrılıkçı Kürtçü ittifakı,  devletin temiz-kirli bütün örtülü operasyonlarını faili meçhul ve provokasyon adı altında aynı kefeye koyup hayali Ergenekon iddianamesiyle Cumhuriyet’in koruyucusu kurumlar ve kişiler hakkında kamuoyu yaratmayı başardılar.

Ergenekon davasında birçok ismin Kıbrıs’la bağlantılarının olması 1958-1960 ve 1963–1974 döneminde Türk halkının direnişini örgütlemiş, Rum saldırıları karşısında ayakta kalmasını sağlamış
bu direnişiyle adanın Yunanistan’a bağlanmasını önlemiş, Kıbrıs Türklerinin bağımsızlığın gerçekleşmesini sağlamış TMT’de Fetocuların kumpasları içerisinde uydurdukları Ergenekon örgütüne bağlandı. Böylece Kıbrısta etnik temizlik yapmak için kurulan faşist EOKA’ya karşı, devletin Kıbrıslı Türkleri örgütlemesini Türkiye Gladiosu’nun çekirdeği ve kirli bir operasyonu olarak gösterildi.

Kasım 2008’de Rauf Denktaş bunlara: “Ergenekon olayının Kıbrıs ile bir bağlantısı var diye söylerler, bana kadar galiba parmağını gösterenler oldu. Alakası yok, nedir yani bu. Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) bulaştırmak istediler, alakası yok bunların. Bunlar safsata. Kıbrıs meselesinin seyriyle bir alakası tabiatıyla var. Kıbrıs’ta eğer bir fedekarlık yapılacaksa, halkın kabul etmeyeceği birşey yapılacaksa bu tür suçlamalarla direnenleri zayıflatmak bir siyasettir” cevabını vermişti.

Denktaş Şubat 2009’da da ”Ergenekon” soruşturmasında, adının bazı telefon konuşmalarında geçmesiyle ilgili olarak basında çıkan haberlere hakkında şunları söyledi: ”Türkiye’de ‘Ergenekon’ davası adı altında, laikliğin tehlikede olduğunu, ılımlı İslam diye Türkiye’nin bir yerlere götürülmekte olduğunu gören, Atatürkçü, Cumhuriyete sadık, vatanperver insanların tevkif edildiğini, bir çoğunun 7-8 ay, bir tanesinin 13 ay yattıktan sonra evinden ölüme gönderildiğini ve niçin tevkif edildiğini bilmediğini görüyoruz, üzülüyoruz. Şüpheyle içeriye alınan insanlar, ‘içerde kal, ben delil arıyorum, ben delil bulduğumda aleyhine dava getiririm’ dercesine hapiste tutulmaktadırlar. Barolar, önemli avukatlar ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ‘Bunun mümkün olmayacağını’ açıkladılar. Ergenekon dosyası nedir ki Kıbrıs’ta arıyorlar, Ergenekon dosyası eğer Türk hükümetini düşürmek için bir hareket ise, öyle diyorlar, Kıbrısla ilgisi ne. Ama hayır, Kıbrıs’a da getirecekler, Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) bağlayacaklar. Herkes TMT’ye bağlı olduğu için, hizmet ettiği için şeref duymaktadır. Bu milli direniş teşkilatını kirletmeye kalkmasınlar, bütün Kıbrıs Türkleri’ni karşılarında bulurlar. Ergenekon’un ne ve başının kim olduğuna dair bir mahkeme kararı yok. Ergenekon’la ilgili suçlamaları bekliyordum. Bunları ben bekliyordum, çünkü Türkiye’de Kıbrıs davasını savunuyorum. Kıbrıs davasının içinde bulunduğu kanal, ‘tek devlet, tek halk, tek egemenlik ve Avrupa normlarının kesintisiz uygulanacağı” bir ortama doğru götürülmekte.

Buna rağmen Kıbrıs’ta işlenen siyasi cinayetlerin, faali meçhullerin, “trafik kazaları” sonucu meydana gelen ölümlerin arkasında, Ergenekon izi olduğu kuşkusu Kıbrıs Türkleri arasında da oluşunca “Yes be Annemci” Kıbrıslı siyasiler ve yazarlar Türkiye’deki savcılara Ergenekon-Kıbrıs bağlantı iddialarını gelin burada araştırın dediler, Kıbrıs’ta da benzer yargılama beklediler ama bunlar nedense gerçekleşmedi.

Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Emekli Deniz Binbaşısı Erol Mütercimler aslında Ergenekon adı verilen bir örgütün Kıbrıs’ta Alparslan Türkeş ve Turgut Sunalp tarafından, arkalarında Amerika’nın varlığıyla, kurulduğunu, Kıbrıs’ta Cumhuriyetin kurulmasıyla ve başarılı olduğu görüldükten sonra 1960’da Türkiye’ye taşındığını, 1983’te Ergenekon’un kepenklerinin kapatıldığını iddia ediyor. Mütercimlere göre bunların belgeyle ortaya konmuş bir yanı yok, kendisi sadece bunlara kulak tanığı olmuş ve bazı çelişkiler gördüğü ve ciddiye almadığı için bunları hiçbir zaman bir kitapta yazmamış.

Sonuçta canciğer kuzu sarması Feto-AKP ittifakı bozulup adeta savaşa dönüşünce Ergenekon iddiası ve davası da fiyaskoyla sonuçlandı.

Kaynaklar:

Gizli teşkilatın silahları Akdeniz’in dibinde yatıyor. Soner Yalçın. Hürriyet. 3 Ağustos 2008 http://www.hurriyet.com.tr/gizli-teskilatin-silahlari-akdeniz-in-dibinde-yatiyor-9573453

Denktaş: TMT’nin Ergenekon’la alakası yok. Züheyla Kahraman. Kıbrıs Postası. 11 Kasım 2008 http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/35/news/17041

Ergenekon davası ve Kıbrıs – Ulus Irkad. Kıbrıs Yeniçağ http://www.yenicag.com.cy/yenicag/2013/09/ergenekon-davasi-ve-kibris-ulus-irkad/

Denktaş: Ergenekon Kıbrıs’a da gelecek. T24. 22 Şubat 2009 http://t24.com.tr/haber/denktas-ergenekon-kibrisa-da-gelecek,30527

Ergenekon Üniversitesi Kıbrıs. Polat Alper. Kıbrıs Postası. 27 Kasım 2012 http://www.kibrispostasi.com/c1-KIBRIS_POSTASI_GAZETESI/j169/a4915-Ergenekon-niversitesi-KIBRIS

Ergenekon Kıbrıs’ta kuruldu. Ahaber. 31.01.2012 https://www.ahaber.com.tr/gundem/2012/01/31/ergenekon-kibrista-kuruldu

Bülent Pakman. Mart 2018. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şeker

Şeker fabrikaları yerli şeker pancarından yerli şekeri üretirken ortaya yan ürün olarak çıkan ve % 50 şeker içeren melastan  etil alkol ve füzel yağlar da üretebiliyorlar. 1 ton şeker pancarından 40 kg melas, ondan da 13.3 kg etil alkol elde ediliyor.

Mesela, Atatürk’ün direktifleriyle 1933 yılında kurulan Eskişehir Şeker Fabrikası, şeker pancarı kampanyası süresi olan 180 günde 6 milyon litre olmak üzere ilaç, PVC, içki, boya, lak, parfümeri, kolonya, yakıt ve silah sanayinde kullanılan etil alkol ile başta gıda ve yapıştırıcı sanayileri olmak üzere 20 değişik yerde kullanılan füzel yağlar da üretiyor. Talep olursa mavi renkli ispirto da üretebiliyor.

TÜRKİYE ŞEKER FABRİKALARINDA ALKOL ÜRETİM İMKANLARI

Fabrika Adı Nominal Kapasite, litre/gün
Erzurum 40 000
Eskişehir 65 000
Turhal 45 000
Malatya 40 000
TOPLAM 190 000
Yıllık Toplam Üretim Kapasitesi 66,5 Milyon litre

TEKEL’in içki fabrikaları eskiden etil alkolü şeker fabrikalarından alıyorlardı. TEKEL fabrikaları yabancılara satılınca etil alkolü ithal etmeyi tercih ettiler, böylece şeker pancarı fabrikalarının etil alkol üretim birimleri de kapanmaya başladı.

Etil alkol ithalatı 2003’de 0, 2004’de 37 milyon litre, 2016’da 80 milyon litreyi geçti. İthalatçı firma sayısı da 67’yi buldu. 2017’de dış ticaret açığı % 37 artışla 77 milyar $. Ocak 2018’de %108 artışla 9 milyar $. Şubatta 5.8 milyar $.

2017’nin ilk 9 ayının sonunda Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar $. Bunun 129,4 milyar $’ı kamu kesimine, 704 milyon $’ı TCMB’ye ve 307,9 milyar $’ı da özel kesime ait.

Etil alkol yüksek faizle borç alarak, borçlar ve faizler yine dışardan borç alarak ithal edilirken şeker fabrikaları zarar ediyor gerekçesiyle satılıyor.

Kaynaklar:

Şeker pancarından etil alkole uzanan yol. İhlas Haber Ajansı.  16 Aralık 2013 http://www.iha.com.tr/haber-seker-pancarindan-etil-alkole-uzanan-yol-317277/

Yerli etil’e kim ihanet etti? Necati Doğru. Sözcü. 3 Mart 2018 http://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/necati-dogru/yerli-etile-kim-ihanet-etti-2261059/

Etil alkol. Amasya Şeker. http://amasyaseker.com.tr/urunler/etil-alkol

Şeker Sanayi Ve Biyoetanol Üretimi. Dr. Figen AR www.albiyobir.org.tr/files/img_etk/e06-1008-panko-birlik-figenar.ppt

Dış ticaret açığı 77 milyar dolara ulaştı. Sputnik Türkiye. 31.01.2018 https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201801311032043477-tuik-dis-ticaret-acigi/

Dış ticaret açığı yüzde 108 arttı. 02.02.2018  CNN Türk  https://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/dis-ticaret-acigi-yuzde-108-artti

Türkiye 2018’de ne kadar dış borç ödeyecek?  Mahfi Eğilmez. T24 Bağımsız İnternet Gazetesi. 30 Aralık 2017 http://t24.com.tr/haber/mahfi-egilmez-yazdi-turkiye-2018de-ne-kadar-dis-borc-odeyecek,524299

Bülent Pakman. Mart 2018. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hz. Nuh oğluyla cep telefonu ile mi görüştü?

Bunu iddia eden kafayı yemiş deyip işin işinden sıyrılmak kolay çözüm. Ben ise hep zor çözümleri zorlamışımdır. Farklı bakış açıları sayesinde incelemelerim Google’da top trend yapmıştır, yapmaktadır. Nuh Tufanı ile ilgili araştırmalarım da buna dahildir. Bu nedenle İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesinden Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek’in yukarıdaki iddiasını da inceleme gereğini duyuyorum.

Önce ilgili Kur’an ayetini okuyalım:
Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma. Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlar arasına katıldı.” HÛD42- 43.

YORUM

Tufan başlamış, gemi hareket etmiş, dalgalar dağlar gibi yüksek. Hz. Nuh böyle bir halde oğluyla nasıl konuşabilir?
Oğlu hem tepe gibi daha yüksek hem de duyum açısından yakın bir yerde olmalı. Dağlar gibi yüksek dalgaların varlığında böyle bir yer?
Diyelim ki böyle bir yer vardı ve diyelim ki iki insan arasındaki konuşmalara imkan verecek uzaklıktaydı.

Kazın ayağı öyle değil

Hz. Nuh diyor ki: Oğlum gemiye bin. İyi ama gemi hareket etmiş, dalgalar dağlar gibi. Oğlu istese bile gemiye nasıl binecek? Koskoca Hz. Nuh, yeryüzünün gördüğü geçirdiği en büyük tufanına dayanıklı gemi projesi yapıp inşa edecek (hem de o zamanın olmayan teknolojisi ve imkanlarıyla) kadar aklı başında bir peygamber böyle bir teklifi nasıl yapabilir? Hadi o duygusal olarak teklif etti diyelim. Ya oğlunun verdiği: Gelmiyorum, ben kaçar kurtulurum cevabı? En azından “artık çok geç istesem de gelemem” falan diyebilecekken, ama öyle demiyor. Demek ki oğlunun öyle bir durumda gemiye katılma olasılığı vardı.

Acaba var mıydı?

Olasılık 1: Olabilir.
Olasılık 2: Kur’an ayeti mantıksızdır, yanlıştır.

Sümer tabletleri

Sümerlilerce yazılan Gılgamış Destanı’nında Tufan hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Destan ile Tevrat arasındaki paralellik ve benzerlik, çok açıktır. Tevrat’ta anlatılan Tufan destandakinin adeta bir kopyasıdır. Sadece adlar farklıdır.

Sümer tabletlerinde başka şeyler de vardır. Örneğin en ince detaylarıyla uzaylıların Dünya’ya gelişi, geliş sebebi, gelirken geçtiği gezegenlerin detaylı bilgileri gibi konular. Dünyalı Sümer halkı onlara Tanrılar der, onlar için çalışır, kutsar ve bu durumu yadırgamaz: “Nibiru’dan yola çıkıp yedinci gezegene dek çok tehlikeli bir yolculuk yaptık. Başarıyla indik Dünya’ya; çok iyi şeyler başardık, bir ordugah kurduk. Bu gün dinlenme günü olsun…Bundan böyle burası uzaklardaki yuva anlamına Eridu adıyla biline. Sözümüzü tutalım, Eridu’lu Alalu’yu komutan ilan edelim. Toplanan kahramanlar hep birlikte bağrışıp onayladılar….Akşam oldu, sabah oldu ve Dünya’daki yedinci gün oldu.”

Nibiru denilen gezegende yaşayan halkın, iklimin bozulması sonucu, atmosferi düzeltmek için araştırmalara girmesi, asteroid kuşağı ötesinde, Dünya’nın da bulunduğu gezegenlerde, atmosferi düzeltmek için gerekli olan altının bulunduğunun keşfedilmesi, bu arada da yaşadıkları iktidar savaşları anlatılır.

Tevrat’ta ayrıca peygamber Hezekiel ve başkaları tarafından dünya dışı yaratıkların gökten korkunç gürültülerle ve dumanlar saçarak indiği, Bölüm 19’da Sodom ve Gomorra’nın dünya dışı varlıklarca nükleer benzeri bir bombayla yok edildiği anlatılır.

SONUÇ

Elimizdeki parçalar bunlar. Birleştirip sonuca varmak ya da hiçbir sonuca varamamak bize kalmış. Bence Nasreddin Hoca’nın dediği gibi herkes haklı, bakış açısına bağlı olarak.

Bülent Pakman. Ocak 2018. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Uzay, İnanç içinde yayınlandı | 2 Yorum

Küçük yaşta evlilik ve din

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Dini Kavramlar Sözlüğü sayfasının “Buluğ” ve “Nikah” bölümlerinde: İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı… kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Buluğ, kişinin dinen mükellef sayılıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Böylece, …cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur…Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikâhlanabilmesi mümkün olmakla…  ifadeleri yer alıyor.

İslam hukukçuları bunu böyle belirlemişler deyince, üstelik bunu Diyanet deyince ülkemizde akan sular duruyor.

Diyanet istediği kadar küçük yaşta evlilik hakkında Başkanlığımız şurada, burada şöyle yapmıştır, böyle etmiştir desin. İslam Hukukçularının verdiği fetva ortada ve Diyanet’in sayfasında. Diyanet bilerek ya da bilmeyerek buluğ yaşı ile rüşd yani evlenmeye uygunluk arasındaki farkı belirtmeyince buluğa erişmiş olan yaşı ne olursa olsun evlenebileceğine ilişkin fetva vermiş olmaktadır.

Küçük yaşta evliliğin psikolojik ve fizyolojik büyük sakıncaları bulunmaktadır. Uzmanlara göre erken yaşta evlilik kesinlikle ağır travmalara ve kalıcı psikolojik rahatsızlıklara neden oluyor.

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Genel Başkanı Dr. Cem Keçe’ye göre: Erken yaşta yapılan evlilikler özellikle kız çocuklarının toplumdaki eşitsiz konumunu pekiştirmekte ve hayat tercihlerini azaltmaktadır. Ruhsal ve bedensel gelişimini henüz tamamlamamış, kendi yaşamının iplerini eline henüz alamamış, haklarını bilmeyen yüzlerce genç kız, ya kendi istekleri ile ya da ailelerinin zorlaması ile evlenmektedir. Toplumun erken yaştaki evlilikler için nedenleri veya mazeretleri her zaman mevcuttur. Bazen yoksulluktan kurtulma isteği, bazen yalnızca bir aidiyet arayışı, bazen mevcut durumda kurtulup daha iyi görülene koşma, bazen köle gibi satılma, bazen “Evde kalırsın, yaşın geçerse kimse seni almaz” gibi yüz yıl öncesinden getirilip halen terk edilemeyen baskılar, bazen bir aşk, bazen de kendini ifade etme isteği, küçük yaşta evliliklerin nedenleri arasındadır. Ülkemizde evlilikler genellikle bir maharet, bir başarı veya bir yetişkinlik hareketi gibi algılanır ve çiftler kararlarını özgürce verirler. Ancak bazen bunun olmadığı evliliklerde olur. Bazen 13–15 yaş arasındaki genç kızlar aileleri tarafından zorla evlendirilmeye çalışılır, bazen de özentiyle genç kızlar evlenmek isterler ve aileleri evliliklerine onay vermediği için evden kaçarlar ve evlendirilmek zorunda kalırlar. Her ne sebeple olursa olsun, erken yaşta yapılan evlilikler yanlıştır. Çünkü halen genç kız olan bu bireyler biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimlerini tamamlamamıştır. Bununla birlikte erken yaşta yaşanan evliliklerde erken hamilelikler sıktır, daha kadın olmadan anne olan bireyler yaşam evrelerini sağlıklı geçirip, sağlıklı bir kişilik yapısı geliştiremezler ve evlilik ilişkilerinde çözümleyici yaklaşımlar gösteremezler. Kendi ergenlik sorunlarını halletmeden önce ebeveyn olan bu tip ailelerin çocukları da sorunlu kişilik yapısına sahip olabilmektedir.

CİSED Genel Sekreteri Psikolog Serap Güngör’e göre: Küçük yaşta evliliğin çiftler için travmadan başka bir anlamı yok. Henüz gelişimini tamamlamamış gençlerin evliliğin getirdiği ağır sorumlulukları yüklenmesinin psikolojik travmaların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Erken yaşta yapılan evliliklerde pişmanlık, öfke, özlem, hayal kırıklığı gibi duygular yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Erken evliliklerde ortaya çıkan sorunlar arasında en çok depresyon, kaygı bozuklukları, fobik problemler, güven problemleri, sağlık ile ilgili problemler ve intihar girişimleri bulunmaktadır. Erken yaş evlilikler erken gebelik ve doğumlara yol açabilmektedir. Fiziksel gelişimini ve ruhsal olgunlaşmasını tamamlayamamış gençler erkenden evlendiklerinde, gebelik ve doğumlarda anne veya çocuğun ölümüne, çocukların sağlıklı bir şekilde gelişimlerini tamamlayamamalarına neden olabilmektedirler. Ayrıca, erken yaş evliliklerinde aile içi sorunlar daha fazla görülmekte, çocuk bakımı ve çocuğu büyütme noktasında çift yeterli bir olgunlukta olamadığından ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Aile içi şiddet ve evlilikten mutlu olamamaları, kadında ve erkekte psikolojik sorunların görülmesine yol açabilmektedir. Bu tür evlilikler kadın için katlanılması gereken bir durum, erkek içinse mutluluğu dışarıda aramak için bir bahane olabilmektedir. Genç karı koca arasındaki sorunlar ailelerini de etkilemekte, aile ve eşler arasında kavgalara, kıskançlıklara, şiddete neden olmaktadır. Bu durum yıpranmış ailelere, mutsuz çiftlere, ortada kalmış ve psikolojik sorunlarla büyüyen çocuklara yol açmaktadır.”

Jinekolog Operatör Dr. Kağan Kocatepe’ye göre: 18 yaşından önce yaşanan bir gebelik, gebelikte ortaya çıkması muhtemel bazı normal dışı durumların riskini artırmaktadır. Bu açıdan 15-18 yaşlar arasında bu risk nispeten kabul edilebilir oranlarda artmasına karşın, özellikle 15 yaş ve altında olan genç kızın henüz doğurganlık açısından tam olgunlaşmamış olması nedeniyle bazı risklerin bariz olarak yüksek seyrettiği gözlenir. 15 yaş ve altında yaşanan gebeliklerde temel sorun kadının henüz anatomik ve fizyolojik olarak olgunlaşmamış olmasıdır. Yapılan araştırmalar erken yaşlarda yaşanan gebeliklerde başta preeklampsi ve erken ve/veya düşük tartılı bebek doğumu olmak üzere anemi (kansızlık), doğum eyleminin yavaş seyretmesi, baş-pelvis uygunsuzluğu (“çatı darlığı”), doğum sonrası kanama, yenidoğan ölümü risklerinde belirgin artış olduğunu göstermektedir.

Efendim ne yapalım din böyle diyor, Diyanet de dine göre açıklama yapıyor diyenler var. Kur’an ergenliğin ne zaman başladığını açıklar, evliliği ise ergenliğe değil reşit olmaya bağlar. Küçük yaşta evlenmeye cevaz veren din örfüdür (geleneğidir). Bu konudaki ayrıntılı araştırmamızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Bu arada kimileri “Efendim din bu değildir, bu uydurulmuş dinde vardır” falan diyebilir.
Kim ne derse desin gördüğümüz, yaşadığımız din budur. Bunun dışında başka bir din varsa nerede yaşanıyor gösterin.

Kaynaklar:

Diyanet İşleri Başkanlığı. Dini Kavramlar Sözlüğü http://www.diyanet.gov.tr/dinikavramlar/

İslam çocukların evlenmesine izin mi veriyor? Bülent Pakman. Kasım 2009. https://bpakman.wordpress.com/inanc-dunyasi/dininanc/islam-ve-peygambere-kufurler/hz-aysenin-yasi/     

Genç yaşta annelik. Jinekolog Operatör Dr. Kağan Kocatepe  http://gebelik.org/dosyalar/gya.html

Küçük evlilik büyük sorun http://www.milliyet.com.tr/-kucuk–evlilik-buyuk-sorun–pembenar-detay-ruhsagligi-1466084/

Prof. Yaşar Nuri Öztürk Hürriyet Gazetesi . 7 Kasım 2008 Hz. Âişe Peygamberimizle kaç yaşında evlendi?

Kur’an ve Geleneğe Göre Küçüklerin Evlendirilmesi http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kuran-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi.html

İslam çocuk yaşta evliliği yasaklar. Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır. Milliyet 30.7.2013 http://www.milliyet.com.tr/islam-cocuk-yasta-evliligi-yasaklar/gundem/detay/1743292/default.htm

Bülent Pakman, Ocak 2018.   İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

IMG_2654Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Üçte ikisi vergiye gitmeye devam

Tekel’in içki bölümü 2003’de 292 milyon $’a Nurol, Limak, Özaltın, TÜTSAB Ortak Girişim Grubu’na satılmıştı.
2006’da kısaca “Mey içki” olarak adlandırılan şirketin % 90 hissesi 810 milyon $’a ABD’li özel sermaye fonu Texas Pacific Group (TPG) ye satıldı.
2011’de dünyaca ünlü Smirnoff votkalarının sahibi İngiliz Diageo şirketi 2.1 milyar $’a (özelleştirmenin 8 katına) Mey’i aldı.

Son 10 yılda rakının fiyatı vergilerle 4 kata yakın arttı. Sonunda rakıya ödenen paranın 3’de 2‘si vergiye gider hale geldi. 2012’de 44.6 milyon litre olan rakı satışı 2016’da 35.4 milyon litreye düştü. Bu arada Mey’in bazı üretim tesisleri kapandı. Diyarbakır, Çanakkale, Tekirdağ gibi.

Distillation_by_RetortAlkollü içkiler üzerindeki ağır vergi vatandaşı içki üreticisi yaptı. Çeşitli marka ‘evsel kullanım amaçlı etil alkol’ marketlerde kapışılmaya başlanırken kimileri fermentasyon ve damıtmayla etil alkol almadan çeşitli içkileri kendi olanaklarıyla üretmekteydiler. Bira-şarap kitleri, imbikler, yağlar, aromalar, katkılar, ölçekler, alkolmetreler, meşe cipsleri/çubukları hatta cam şişe/damacana gibi malzemelerin yepyeni sektörü oluştu. Mevcut olanlara ek olarak bu ortama bakıp Biotekno gibi yeni etil alkol üretim tesisleri kuruldu.

Sonunda olan oldu, bugün Resmi Gazetede etil alkolün, içine zehir gibi acı, ayrıştırılması mümkün olmayan denatonyum benzoat konulmadan yani içki yapımında kullanılmaz hale getirilmeden “perakende satışı” yasaklandı.

Dönelim tekrar Mey şirketine.

Son günler hatta haftalar içinde Mey şirketinin böyle bir karar aldırtacağı sosyal medyada yazılıp çizilmekteydi. Bunun doğru olup olmadığına özellikle yukarıda açıklanan satın almalar sonrasında düşen fabrika içki satışlarına ve Mey İçki’nin Marka Portföyüne bakarak cevap bulabiliriz:

Rakı Kategorisi: Yeni Rakı, Yeni Rakı Ala, Yeni Rakı Yeni Seri, Tekirdağ Rakısı, Tekirdağ Rakısı Trakya Serisi, Tekirdağ Rakısı Altın Seri, Mest, Kulüp Rakı, Altınbaş Rakı, İzmir Rakısı, İzmir Rakısı Sakızlı, İzmir Yaş Üzüm Rakısı, Yekta Rakı

Viski Kategorisi: Johnnie Walker Red Label, Johnnie Walker Black Label ve Johnnie Walker Blue Label, J&B, Dimple, White Horse, Black&White, Vat 69, Talisker, Lagavulin, Bulleit

Votka Cin Likör Kategorisi: Smirnoff, Gilbey’s, Ketel One, Jose Cuervo, Captain Morgan, Safari, Sheridan’s, Baileys, Archers, Gordon’s, Istanblue, Binboa, Bazooka, Jest Likör, Cin Saga

Şarap Kategorisi: Kayra Imperial, Kayra Vintage, Buzbağ Rezerv, Kayra Madre, Cameo D’oro, Cameo Rose, Terra de France, Terra Italia, Terra Anadolu, Leona, Buzbağ, Tılsım, Cumartesi (Nobilo, Hardy’s, Echo Falls, Ruffino ve Adam gibi dünyaca ünlü şaraplar da ithal portföyde yer alıyor)

Bülent Pakman. Aralık 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Viyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hileli iş vaadi nasıl anlaşılır?

Hileli iş vaadi “Recruitment Scam” daha çok yurtdışından Linkedin gibi profesyonellerin buluştuğu sayfalardan ya da iş ilanları/kariyer sayfalardaki profil bilgilerinden faydalanılarak halihazırda işi olmayanlara (freelance) gönderilen mesajla/e-postalarla yapılmaktadır. Bu tip mesajlarda genelde falanca şirketin adam aradığı bunun için falanca mail adresine CV gönderilebileceği gibi ifadeler yer alır. Böyle mesajların hileli (scam) olup olmadığını anlamak zor değildir.

  1. İlk bakılacak şey, bilgilerin gönderilmesi istenen e-posta adresinin uzantısıdır. Bu “uzantı” adı belirtilen şirkete ait olmalıdır.   Yahoo, live, hotmail, gmail, comcast, workmail, aol, mail2 v.b. gibi ücretsiz adres uzantıları verilmişse mesajı hemen çöpe atın. Genelde şirket adı inandırıcı olması için @ işaretinin önüne yazılmaktadır. Bunu hiçbir ciddi şirket yapmaz.

  2. Uzantı mantıklı da olsa yine de sahtekarlık söz konusu olabilir. Lütfen aşağıda “Seyahat Acentesi Sahtekarlığı” bölümünü okuyunuz.

  3. Mesajda yazım (imla) hatalarına dikkat edin.  Ciddi iş yazışmalarında bunlar olmaz.

  4. Size mail gönderenler mesajda şirketin gerçek web sayfa adresini vermiş olabilirler. Bunun önemi yoktur. Bu olsun olmasın belirtilen şirket adını internette arayarak kendiniz bulun ve şirketi iyice inceleyin. Şirket web sayfasında personel ihtiyaçları da belirtilmiş olabilir. Bu sizi yanıltmasın. Size mail gönderenler bundan faydalanmış olabilirler.

  5. Şirketin adres bilgileri ile size gelen antetli yazıdaki adres bilgilerini karşılaştırın. Adreste kasıtlı olarak ufak tefek harf hataları olması muhtemeldir.

  6. Şirketin sizin bulduğunuz web sayfasındaki iletişim bilgilerinde bulunan e-posta adresine durumu bildirin ve teyit (konfirmasyon) isteyin. Mail adresi varsa şirketin insan kaynakları departmanına göndermeyi tercih edin. Çok gerekliyse bulduğunuz web sayfasında verilen numaraya telefon edin. Bu biraz zaman alacaktır. Dolandırıcılar bunu bildikleri için sizden 24 saat içerisinde cevap vermezseniz konuyla ilgilenmediğiniz varsayılacaktır gibi bir şart koymuş olabilirler. Önemli değil. Gerek görüyorsanız zaman kazanıcı bir soru sorun mesela çalışma izninin nasıl alınacağı gibi.

  7. Başvurmadığınız bir iş teklifinin hileli olması büyük ihtimaldir.

  8. İstekler inandırıcı olması açısından aşama aşama gönderilecek ve süreler belirtilecektir.

  9. İleriki aşamada iyi bir ücret karşılığında size tecrübenize yaklaştığı tahmin edilen bir pozisyon teklif edilecek ve form doldurmanız istenecektir. Önerilen paranın piyasa fiyatının, şirket skalasının üzerinde olması, iş ile ilgili çok yetersiz bilgi verilmiş olması hatta hiç bilgi verilmemiş olması da muhtemeldir.

  10. Teklif edilen pozisyon ve maaşın sizin kalifikasyonlarınızın üzerinde olması çok muhtemeldir. Söz konusu pozisyonda sizin fazla ya da hiç deneyiminizin olmadığı da dolandırıcılığın önemli bir göstergesidir.

  11. İşin teklif edildiği yerin vize ile gidilecek bir ülke olması muhtemeldir ki ileriki aşamalarda vize, oturum, çalışma kotası çıkarma gibi ön masraf gerektiren prosedürlerle ilgili sizden para istenebilsin.

  12. İleriki aşamalarda para istenecektir. Mesela akreditasyon gideri, gönderilecek olan uçak bileti bedeli, staj, orientasyon bedeli gibi. Bu paranın ileride maaşınızdan geri ödeneceği de belirtilebilir. Bu kesinlikle dolandırıcılıktır. Hiçbir düzgün iş teklifinde, teklif kimden gelirse gelsin, para istenmez.

  13. Ciddi firmalar görüşme yapmadan kimseyi işe almazlar. Sadece e-posta ile işe alındınız mesajına itibar etmeyin.

  14. Home Office yani evden çalışma teklifi de çok rastlanan hileli iş vaadlerinden biridir.

  15. Kaynağının doğruluğundan yüzde % emin olmadıkça  kimlik, pasaport, ehliyet, sosyal sigorta, adres gibi bilgilerinizi vermeyin.  Bunlar sizin adınıza sahte evrak düzenlemede, kredi kart çıkarmada ve diğer dolandırıcılık yöntemlerinde kullanılabilir.

Seyahat Acentesi Sahtekarlığı

1. Linkedin gibi ciddi sanılan ortamlara verilen iş ilanlarında da  sahtekarlık söz konusu olmaktadır. Linkedin’e herkesin parayı bastırıp ilan verebileceği unutulmamalıdır.

2. Öncelikle ilanda işin adı ve niteliği verilmiş mi? Verilmemişse büyük ihtimalle sahtekarlık söz konusudur. Verilmişse o iş hakkında başka web sayfalarında araştırma yapılmalıdır.

3. Şirketin adını tıklayıp oradaki diğer ilanlarına bakılmalıdır. Mesela Linkedinde aynı formatta ilan başka yerler için de verilmiş mi? Ankara, Bükreş, Frankfurt, Manila … gibi ayrı lokasyonlar için aynı pozisyon ilanı verilmiş mi? İstenen nitelikler yani ilan formatı aynı mı?

4. Şirket hakkında araştırma yapılmalıdır. Kendi web sayfası olması gösterge değildir. O şirket hakkında başka yerlerde haberler var mı, şirketin yaptığı işler başka web sayfalarında, haberlerde yer alıyor mu vb gibi araştırmalar yapılmalıdır.

5. Geldik zurnanın son ama en önemli deliğine (Last but not least):

* İlana başvuru yapıldığı takdirde gelen cevapta boş pozisyon için uygun (eligible) bulunduğunuz ….. tarihinde şirketin ….. adresinde sizinle görüşme yapılacağı belirtilmişse,

* Ücret, yan ödemeler dolgun,  2 gün hafta sonu tatili, günde 6 saat çalışma, ev, araba, sağlık, sigorta, yılda 1 ay izin gibi diğer bütün imkanlar vadedilmişse,

* Görüşme yapılacağı belirtilen ülke vize ile gidilecek bir ülke ise,

* Uçak bileti, otel, vize, transfer gibi masrafları kendinizin karşılaması gerektiği,

* Bu işlemlerin ve vize temininin bağlı SEYAHAT ŞİRKETİNE yaptırılması halinde harcamalarınızın görüşme günü size geri ödeneceği belirtilmişse

zamanınızı boşuna harcamayın. Çok merak ediyorsanız seyahat şirketinin önce adını daha sonra adresini webde araştırın. Merak etmeye devam ediyorsanız seyahat şirketine mail atın ve gelen cevapta kaç para istiyorlar görün.

Bülent Pakman. Ekim 2017. Güncelleme Aralık 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum