Biraz da farklı, değişik bakışlar

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hesap gününde “Ne yapayım, bana öyle dediler” diyerek  kurtulmak mümkün müdür?

“Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..Yaratan Rabbinin adıyla oku… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır...Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?Muzzemmil 4, İkra 1, Yunus 100, Mu’minûn 80

Allah, aklı kullanmayı, onu yapabilmek için okumayı, sürekli bilgi edinmeyi, bilinçlenmeyi, bilmeyi, aramayı, sormayı, düşünmeyi öğütlüyor.
Bilinçli olan, b
ilgiye edindiği haliyle değil, her yönüyle sorup, araştırıp, iyice öğrenip düşündükten, anladıktan sonra inanır.
Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır.

Hiçbir fikir, birisi doğru olduğunu söylüyor diye doğru değildir.

Bunlara hangisi uyuyor?

Manevi mirasım akıl ve bilimdirdiyen Atatürk mü?

 “Aklı bırakın, nakle bakındiyen şeyh, hoca, hocaefendi mi?

Yandan ya da üstten tıklayarak erişebileceğiniz sayfalarda bunların cevabı araştırılmaktadır.

Yazılarımda anlaşılmayan bir husus olduğu takdirde  sormaktan çekinmeyin. Ancak bizi okuyan, takip eden değerli insanlara saygımız gereği:

Lütfen forum, Facebook grubu gibi açık tartışma ortamında değil, sayfa sahibinin kendi dünyasını anlattığı özel bir yerde olduğunuzu unutmayın.  Görüşleri beğenmeyen olursa X tuşuna basıp çıkabilir. Çok ender de olsa, düşünceye saygısızlık yaparak sayfa sahibine yanlışlığını ifade etmeye, direktif, akıl vermeye kalkanlar, karşı görüşlerini empoze edenler, doğrudan ya da aklınca yemlik sorularla başlayıp ardından sayfayı sabote etmeye, sulandırmaya çalışanlar olmaktadır.
Yine arada da olsa yasalara-etiğe aykırı, terbiye sınırları dışına çıkan, uygun üslupta olmayan, nefret duyguları, yalanlar, iftiralar içeren, inançlara saygı duymayan, yorumculara sataşan-direktif-akıl veren, karşılıklı suçlamalara, kişisel tartışmalara-gerginliğe yol açacak nitelikte olan, kes-yapıştır, izinsiz-kaynaksız alıntılar, kişisel-siyasi-mezhep-misyoner-tarikat-cemaat propagandaları, maksatlı sitelerin tanıtımları, reklam- amaçlı, konularla ilgisiz, maksatlı, çelişkili, tekrarlayan yorumlara da rastlanmaktadır.
Bunlar anında ve gerektiğinde geriye dönük olarak moderasyona uğramaktadır. Aşırı uzun olanların moderasyonu uzun sürebilir. Sayfa reorganizasyonlarında yorumlar otomatikman silinebilir.1901340_835664903130155_9081936962293004650_n

Yoğun ilgi görmekte olan içerikler büyük ölçüde günlüklerden ve kısmen de alıntılardan oluşmakta daha sonra eklemeler, güncellemeler olmaktadır. Bu yüzden yazı ve fotoların tamamı ya da bir bölümü izin alınmadan  ve aktif link verilmeden alıntılanamaz/iktibas edilemez. 

Yazılarımı yedeklemeye çalıştığım Blogspot sayfam dışında başka yerlerde bana ait olarak gösterilenlerle ilgim yoktur.

free countersÜlke sayacı kayıt peryodu 1 haftalıktır.Twitter Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video arşivi:  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal 4

 

Atatürk, Azerbaycan, Dünya, Konya, Orta Doğu, reenkarnasyon, Türk dünyası, Türkiye, Yurdum, İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Atatürk, Hürriyet ve Kadın…

Günlerdir Ankara’da Anıtkabiri – Mustafa Kemal Atatürk’ün mezarını ziyaretimle bağlı heyecanımı yazmak istiyordum. Her ne ise elimi tutan vardı. Amma kılavuzun sesi kulaklarımda idi: Atatürk’e göre, en mukaddes savaş hürriyyet uğrunda savaş idi.

O, hem de kadınlara kazandırmak istediği hürriyet için savaşmıştı gece-gündüz… Bu savaştan yazmak istiyorum, hürriyetten yazmak istiyorum, hür olmak istiyorum. Kadınlarımızın da hürriyet için savaşmalarını istiyorum…

Anıtkabir’in girişinde İstiklal kulesinin karşısında üç kadın heykeli var. Bu üç kadın Atatürk’ün ölümünden dlayı Türk kadınlarının duyduğu derin acının gösterisi olarak “nöbet tutarlar” orda. Türk kadınını Atatürk’ün ölümü niye bu kadar ağrıtmış, sarsıtmıştı? Çünkü Atatürk, Türk kadınlarının yüce değerlerine inanıyor ve onları medeni dünyada özlerine yakışan en şerefli seviyelere eriştirmek için çalışıyordu. Bu heykel grubunun verdiği mesaja göre de, tarih boyunca bir çok kahramanlar yetiştiren Türk kadını derin acı içinde böyle, gururlu, azimli, karakterli bir duruş sergilemişti.

O kadınların başka şekilde durmaya, başlarını eğmeye hakları yok idi. Çünkü Atatürk uzun ve çetin mücadele neticesinde Anayasada değişiklik yapılmasına nail olmuş, Türk kadınlarına 1934 yılında 22 yaşında seçme, 30 yaşında seçilme hakkını kazandırmıştı. O diyordu ki, çarşaf içinde, peçe altında, kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihin sahifelerinde aramak gerekecektir: “Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin yüksekliğinde bir yer verdi. Siyasi hayatta, belediye seçimlerinde tecrübe kazanan Türk kadını bu defa da milletvekili seçme ve seçilme hakkı kazanmakla haklarının en büyüğünü elde etmiş oluyor. Medeni ülkelerin bir çoğunda kadından esirgenen bu hak bu gün Türk kadınının elindedir ve ondan liyakatle istifade edecektir”.

Atatürk ülkesinin sadece erkeklerinin tahsil alması, önde olmasıyla yetinemezdi, kadınları da o düzeyde görmek için mücadele veriyordu. Onların geleceği için savaşıyordu: “Bir cemiyet cinslerden yalnız birinin kazandıkları ile yetinirse, o cemiyet yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim cemiyetin başarısızlıklarının sebebi kadınlarımıza karşı lakaydlık ve yanlış yaklaşımın neticesidir. Bir cemiyetin bir uzvu faaliyyet gösterirken diğer uzvu eylemsizlikte olursa, o toplum kramp geçiriyor demektir. Hem erkeklerimiz, hem kadınlarımızın ilim edinmeleri lazımdır. Kadınlar da erkeklerle birlikte yürüyerek onlara destek olacaklardır”.

Anıtkabir’in içerisinde en çok durduğum beklediğim köşe Atatürk’ün kadınlar hakkında söylediklerini ve kadın serbestliğini aksettiren köşe oldu: “Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek için pek çok yüksek vasıflara sahip olmalıdırlar. Bu sebeple kadınlarımız, erkeklerden daha aydın, daha bilgili olmaya mecburdurlar.”

Ona göre aydın, bilgili olmalıdır ki, ne istediğini bilsin, ne istediğini cemiyete anlatabilsin, düşünebilsin, özünü ifade edebilsin, koruyabilsin. Ezilmesin, hakkı yenilmesin.

Her bir ferd istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi fikre sahip olmak, seçtiği dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hakkına ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz” derdi Atatürk. Bu gün, hiç şüphesiz, bunu idrak eden Türk vatandaşının, Türk kadınının fikrine, vicdanına sahip olunamıyor.

8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü münasebetiyle Türkiye’de çekilen reklama filmine baktığımda, Atatürk’ün sözlerini okuduğumda, işittiğimde geçirdiğim gurur hissini duydum. Ülkenin taşrasında yaşayan, ekseriyeti okuma, yazma bilmeyen, kızlarını çocuk yaşında kocaya veren köy adamlarının arasında bir sıra kadın ve erkek birlikte ses verip kadın haklarından bahsediyor, bu hakları müdafaa ediyordu. Onların okumaları gerektiğini, erken yaşta kocaya verilmemeleri gerektiğini dile getiriyorlardı, onların gülmeye de, istedikleri gibi giyinmeye de hakları olduğunu anlatıyorlardı. Kadın özgürlüğünden, hürriyet anlayışından bahsediyorlardı. Ve hayret verici değildi, bu yaşlı-başlı adamlar sonunda ise diyorlardı: Başka tür düşünmeye hakkımız yoktur, çünkü biz Atatürk’ün evlatlarıyız. Öyle ya, Türkiye’nin ilk kadın pilotu, dünyanın ise ilk savaş uçağı pilotu Sabiha Gökçen de Atatürk’ün manevi evladı değil miydi? Bu gün Türkiye’nin aydın fikirli, haksızlığa, karanlığa, adaletsizliğe karşı mücadele veren, demokrasiyi, ışıklı geleceği destekleyen insanları, siyasilerinden, sanat adamlarından tutun simitçilerine kadar hepsi “Biz Atatürk’ün evlatlarıyız” demiyor mu? Öyle Atatürk’ün evlatlarıdırlar ki, düşündüklerini demeye, etmeye hiç kimse mani olamaz. Onlar azadlığın, hissettiğini, istediğini elde edebilmenin bu dünyadaki en güzel duygu olduğunu idrak ediyorlar.

Atatürk de onu diyordu, hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. “Kadın da insandır” diyordu.  Ben de kadına her bir insanın layık olduğu, hakkı olduğu hürriyeti kazandırmaya, vermeye çalışan önderin mezarını ziyaret ettiğimde en çok bunun için bahtiyar idim, değerliydim, başım yüce idi. Tuttuğum yol Atatürk’ün mukaddes bildiği yoldur diye, bu yol ile yürüyebilecek bir evlad büyütüyorum diye…

Sevinç Fedai. Haber 365. 8 Mart 2017.  http://xeber365.com/art/45/245/ Türkiye Türkçesine çeviren  Bülent Pakman. Mart 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter WidgetsViyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk, Azerbaycan içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 2 Yorum

Olsa olsa şizofren

Esra İnal’ın hikâyesi

Esra, Berlin’de yaşayan ikinci kuşak Türk-Almanlardan. 01 Ocak 1981’de Berlin’de doğmuş, kendi deyimiyle sevgi dolu bir aileye… Beş kız kardeşten biri. En ufakları Esra. Kendi ayakları üzerinde duran, çalışan muhteşem ablaları olmuş. Ablalarıyla arasındaki büyük yaş farkından dolayı, 5 annem oldu diyor. Çocukluğu bu sevgi dolu ailede geçiyor.

Ablaları arka arkaya evleniyor. Ev ıssızlaşıyor. Sonra annesi hastalanıyor. Derken okula başlıyor. Bambaşka bir dünyayla tanışıyor. Ve çok bocalıyor. Bir de bitmez tükenmez rüyaları var. Olacakları önceden görebildiği rüyalar peşini bırakmıyor. Gördüklerini etrafına da anlatıyor. Söyledikleri bir süre sonra gerçekleşiyor. Paralel iki hayatı, biri rüyalardaki, diğeri gerçek hayatı 13 yaşından itibaren birbirine karışmaya başlıyor, hangisi gerçek hangisi rüya ayırt edemez oluyor. Gördükleri ve onların gerçekleşmesi onu korkutuyor ve kendinden korkar hale getiriyor. Bir sürü doktora götürüyor ablaları ama hiçbiri onun derdinin sadece durugörü yeteneğinden kaynaklanmakta olduğunu farkedemiyor.

Esra İnal

Esra İnal

Bir de bazı rüyalarında hep aynı adamı görüyor. Yıllarca…

18 yaşındayken bir Türk’le evleniyor. Duvarların arkasındakileri de görmeye, uzaktaki konuşmaları da işitmeye başlıyor. Olacakları gördükleri yanında toplumsal kalıplar, baskılar, şartlı sevgiler onu rahatsız ediyor.
Kendisine neler olduğunu anlayamıyor, anlamlandıramıyor, anlamlandıramadıkça hırçınlaşıyor. Bu konuda birşey bilmeyen, birşey anlamayan ailesi, onun kendisine emanet edildiğine inanan kocası ona yardımcı olamıyorlar.

Öyle bir an geliyor ki gördükleriyle gerçek hayatı birbirine karışıyor. Bu da felaketi oluyor. Çünkü kaldıramıyor. İntihar etmeye kalkıyor, üçüncü kattan aşağı atlıyor. Akıl hastanesine götürülüyor.

Muayene sonucu hastaneye yatırılıp yatırılmayacağına karar verecek olan bayan doktorun adeta röntgenini çıkarırken kadına diyor ki:

İki çocukla boşanmanın eşiğindesiniz,
geceleri uyuyamıyorsunuz,…
Kendinizi sevdiğinizi sanmıyorum.
Şu an burada oluşunuz bile…
İstediğiniz için değil.
Mecbur olduğunuz için buradasınız.
Sizce bu kendinize haksızlık değil mi?

Doktor bozuntuya vermiyor, cevap da veremiyor ve şizofreni teşhisiyle onu hastaneye yatırıyor. Esra’nın en korktuğu şey sonunda oluyor. Ama başka çaresi yok. Kendini sorgulamak zorunda. Her şeyi denedikten sonra artık ya ölecek ya da kendine gelecek. Bir süre takılıyor orada. Sonra hastalarla eğleniyor, dans falan ediyorlar. Haftalarca kalıyor. Sonunda “Hiçbir şeyiniz yok” diyorlar. Şizofren falan olmadığı, aklının yerinde olduğu anlaşılınca hastaneden çıkmasına izin veriliyor.

Esra anlatıyor

Rüyalar hayatımın bir parçası. Artık korkmuyorum. Benim için farklı türleri var. Uyanıkken nasıl bazen bilinçli, bazen bilinçsiz olabiliyorsak, rüyalarda da aynı şey söz konusu. Bazen ihtiyaçlarımızın ya da korkularımızın yansıması oluyorlar bazen de bize rehber… Farkındalığımız arttıkça daha büyük mucizelere şahit olabiliriz. Ben kendi hayatımda o mucizeleri yaşadım. Önce çok ürktüm, kaldıramadım ama sonra alıştım. Yıllarca tanımadığım birini rüyada görmemi açıklayamıyorum. Uzun süre teoriler geliştirdim. Sonunda da kendime kızdım, olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Miguel yıllarca rüyalarımdaydı. Sonra bir kitabın arka kapağında fotoğrafını gördüm. İnanamadım. Oydu! Hemen adını internete yazdım. Meksikalı toltek uzmanı bir bilgeydi. Onu bulmak için Meksika’ya gittim. Savaştan çıkmış gibiydim. 48 kiloya düşmüştüm. Psikolojik olarak da bitmiştim. Elimde valizimle karşısına dikildim. Bana baktı, sevgi dolu bir bakıştı. Sanki beni bekler gibiydi. Ona doğru yürüdüm, çocukluğumdan beri rüyalarımda gördüğüm adama… Sarıldım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Gözlerimden okyanuslar aktı… Ve 6 ay hiç yanından ayrılmadım. Önce öğrencisi, sonra da eğitmen oldum. Ondan öğrendiklerimi öğretmeye başladım. 10 yıldır dünyanın her yerinde seminerler veriyorum. Dinleme, koşulsuz sevgi, affetme ile ilgili. Hepimizin özü sevgi aslında. Bilmemiz gereken her şey içimizde mevcut. Ve gerçek aslında çok basit. Çok şükür. Hayatın sunduğu inişleri çıkışları kabullenmeyi öğrendim.

Miguel’le karşılaştığım ilk gün bana söyledi: “Bir sürü güzel şey olacak. Kitabın da çıkacak, filmin de çekilecek. İçindeki sevgi büyüyecek ve insanlara ilham verecek!” O zaman motive ediyor zannettim ama gerçek oldu.

Gerçekten de spiritüel eğitmen, dünyaca ünlü bestseller “Dört Anlaşma – The Four Agreements” kitabının yazarı Don Miguel Ruiz’in dediği gibi Esra’nın hayatı “8 Saniye” adlı filmin konusu oluyor. Esra’nın ailesininin hassasiyet göstereceklerini düşünülerek bazı olaylar değiştirilmek zorunda kalınarak. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, Türkiye-Almanya ortak yapımı bu filmde, filmin başrol oyuncusu Esra’ya göre insanlara şu mesajı veriyor: “Kendini Affet, korkularının altında ezilme. Kendine çok iyi bak çünkü seni, senden daha iyi anlayabilen biri yok!

Sorular – cevaplar

– O rüyalar, duvarın arkasını görmeler, uzakta bir yerdeki konuşmayı duymalar… Nedir bunun adı?
Başta ben de ne olduğunu öğrenmek istedim. Ama sonra her şeyi adlandırmak zorunda olmadığımı gördüm.

– Rüyalarda ne görüyorsunuz tam olarak?
Etrafıma bakıyorum. Her şey aynı. Ama sanki ilk defa görüyorum her şeyi. Ağaç deyince ağaçla ilgili bilgiler geliyor ya aklımıza, o bilgiler gidiyor, her şeyle kendimi bir hissediyorum. Terimler, kelimeler, yorumlar kalkıyor ortadan.

– Ve bu size kendinizi kötü hissettiriyor?
İnsan yeni bir şeyle karşılaşınca ilk gösterdiği tepki korkudur. Ben de korkuyordum. Rüyamdaki her şey, en az şu an burada yaşadığımız kadar gerçek geliyor. O zaman beyin afallıyor. Diyor ki; orası da gerçek burası da gerçek, o zaman her şey relatif. Şu an burada bir bilinçle oturuyoruz ya. Az önce fotoğrafları çektiğimiz odaya gittiğini düşün. Kapıyı açıyorsun ve burada benimle röportaj yaptığını düşünürken aslında orada uyduğunu görüyorsun. Olay bu.

– Rüyaların nasıl fark edildi?
Çocukluğumdan beri hep görürdüm rüya. Ergenlik dönemimde çok yoğunlaştı bu. Artık doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü toplumun sana öğrettiği değerlere göre ayırt etmeye başlıyorsun. Ve orada çatışma başlıyor.

– Bizim gördüklerimizden nesi farklıydı rüyalarının?
Bir gün İpek’e (Sorak) anlattım bunu şok geçirdi. Amerika’dayız. Güneşin altında oturuyoruz. “İpekçim düşün ki burada sohbet ederken ben sana ‘Gel biraz yukarı çıkalım’ diyorum ve çıkıyoruz. Sen burada benimle olduğundan eminsin ama bir bakıyorsun ki vücudun orada yatıyor. Bunu ben hayatım boyunca hep böyle yaşadım. Ama iyi ki yaşamışım.

– Peki, ilk gördüğün rüyayı hatırlıyor musun? “Ben farklıyım” hissi yaratan…
Film o rüyayla başlıyor zaten. Ben çocukluğumdan beri rüyalar görürüm ama bu yoğunlukta evimden ayrıldığım ilk gün gördüm. Benim çok güzel bir yuvam vardı. Bir sevgi patlamasıydı. Bir cennet varsa bunun gibi bir şey olmalı diyorum. Sonra ablalarım kısa aralıklarla evlendiler. Bu benim küçük zihnimi krize soktu. İşte o kriz anında gördüğüm rüyada hep ağlayan bir kadın vardı. Bir adam arkamdan bana mendil veriyordu ama ben kadına bir türlü yetişemiyordum. Yıllar sonra yine kendimle barıştığım bir kriz anında o ağlayan kadın olduğumu gördüm. Uyurken bedenimi görüyorum ve uyanmaya, bedenime atlamaya çalışıyorum. Bir rüzgâr geliyor, bedenime ulaşamıyorum. Zaten rüyalarımda hep bedenime atlamaya çalışırdım uyanmak için. Çünkü bedenimi uzaktan görürdüm. O rüyada yine bedenime ulaşamıyorum ve bir ses bana “Arkana dönüp bak” diyor. Arkama dönüp baktığımda elinde mendille küçük bir kız çocuğu duruyordu. O çocuk bendim. Çocukluğum beni teselli etmeye çalışıyor. Bir türlü ulaşamıyor bana. Ve ben artık büyüdüm bir kadın oldum. Bir devrim yaşıyorum ve ilk defa çocukluğuma dönüp o mendili kabul edeceğim. O çocuğu kucağıma aldım ve ona “Seni asla bırakmayacağım” dedim. Ben o gün uyandım ve aynanın karşısına geçip “Bundan sonra sen bana emanetsin” dedim.

– Peki olacakları önceden gördüğünüz rüyalar? Yakın zamanda gördünüz mü hiç?
Onlar her zaman olmuyor. Senaryoyu yazarken gördüm. Hindistan’da çok sevdiğim arkadaşımın mahallesindeyim. Koşuyorum, ileride bir öküz var, ona çarpıp düşüyorum. Koşup eve geliyorum, kapıyı biri açıyor ve “Artık burada oturmuyorsunuz” diyor. Sıkıntıyla uyandım, Facebook’u açtım. O arkadaşımın resmini gördüm, tam “Kuzuuum” yazacakken, baktım, “Huzur içinde yat” yazıyor sayfasında. Motosikletiyle öküze çarpmış ve ölmüş.

– Bir de akıl hastanesi süreci var hayatında. Kim karar verdi hasta olduğuna?
O süreçte artık algılarım sonuna kadar açılmıştı. Sokaklarda (kollarını açarak) böyle dolaşıyordum. Herkes, her şey ben olmaya başladı. Babam kapıdan girdiğinde içeri “ben” giriyordum. Bu duygu beni dizlerimin üzerine çöktürüyordu. İnsan her gün gördüğü ağacın önünde diz çöker mi? Ama ben o ağacı öyle bir yerden görüyordum ki damarımda akan kanın onun damarında akan ışıkla aynı ışık olduğunu görünce kalakalıyordum. Bir gün duvar çözüldü ve arkasını gördüm ve sonra hastane süreci başladı.

– Duvar mı çözüldü? Nasıl oldu bu?
Evdeyim. Oturuyorum ve duvara bakıyorum. Ensem uyuşmaya başlıyor. Kafamın arkası sonsuzluğa açılıyor. Bir kapı diğerini o diğerini o açıyor. Anın içindeyim. Ne geçmiş ne geleceğim var. Sanki kafamın arkasında bir silgi var ve her şeyi siliyor. “Nasıl oldu da bugüne kadar beynim ikiye ayrılarak yaşamışım” diyorum. Baktım duvar sabit durmuyor. Duvar sallandı, sallandı ve gözümün önünde milyonlarca parçaya bölündü, arkasından bebek arabalı bir kadın geçti. “Mutfağın camından baksanıza oradan bir kadın mı geçti?” dedim. Baktılar ve “Evet bebek arabalı bir kadın geçiyor” dediler. O an çıldırdım. Eğer o duvar çözülürse ben de çözülürüm. Sana öğretilen dünyanın dışındasın ama oranın kanunlarını bilmiyorsun. “Baba, anne beni kurtarın” diyorum. Ölüm duygusu geliyor, yok oluyorsun. Aslında bildiğin dünya yok oluyor o an. Kıyametin kopuyor.

– Sonra…
O an düşüp bayılmışım. Bir süre sonra da kalkmışım ve hastaneyi arayıp “Benim adım şu, şu adresten lütfen gelip beni alın. Şu an yaşadığım tecrübeyi fiziksel dünyada yaşayamayacağım için bedenimi size emanet ediyorum. Lütfen bana iyi bakın. Geri döneceğim” demişim ama hatırlamıyorum. 4 gün boyunca uyumuşum hastanede. Dünyanın en büyük problemi bu. Anda yaşamamak. Kadına “Benim için bu dünya bitti, artık dönüş olmayacak. Benim kıyametim kopuyor. Beni o dünyada anlayabilecek kimse de yok. Ve bu benim kalbimi kırdı” diyorum.

– Tedavi süresince bir teşhis konuldu mu?
Hayır, hiçbir teşhis koyamadılar. Ben gidip onlara “Ben galiba şizofrenim” ya da “Manik depresif olur mu?” diyordum. “Bir isim mi bulmak istiyorsun? Bu mu rahatlatacak seni?” diyordu doktorlar. Hüngür hüngür ağlıyordum.

– İlaç kullandın mı?
İstedimmmm! Batı Almanya’dan bir doktor geldi, adama ne olduğunu anlatıyorum. “Bedenimin o kadar farkındayım ki ama bu bilgileri nereden aldığımı bilmiyorum şu an” diyorum.

– Onlar ne dedi?
360 derece farkındalığın var dediler. Arkamda iğne düşse duyuyordum. Her şeyle bağlı olduğumu biliyordum. Tıp aslında gerçekten çok ileride. İnsanlara söylemeseler de orada bana ne olduğunu çok iyi biliyorlardı.

– Filmdeki intihar sahnesi de gerçek mi?
Evet, ölmek istediğimden de değil, korkumdan yapıyorum her şeyi.

– Günlük hayatınızda nasıl bir yeri var şimdi rüyalarınızın?
Her gördüğüm rüya çıkmıyor. Kıçın açıkta kalmış derler ya, öyle rüyalar da oluyor. Seni korkutan bir şey yaşıyorsun, hemen yansımasını görüyorsun; aç yatıyorsun, pasta görüyorsun. Farklı rüya türleri var. Yıllar içinde o türleri anlamaya başlıyorsun. Yola çıkacağım diyelim ki, gideceğim yerde çok yağmur yağdığını görüyorum, uyanınca ne hissettiğime bakıyorum, eğer çıkacağını hissedersem “Yarın giderim” diyorum.

– Korku bitti mi?
Korkuyorsun ama seviyorsun. Yeni bir şey öğreneceğim, zihnim genişleyecek diyorsun. Öyle hakiki bir yerden yine öyle bir hakikate uyanıyorsun ki… Yani ikisi de ne gerçek ne gerçek değil. Ve sen de bunun içinde ne gerçeksin ne gerçek değilsin. O kadar da değilsin ama o kadar az da değilsin. Dengeyi bulmak gibi…

– Başkalarının düşüncelerini okumak gibi şeyler?
Dikkatimi ona vermiyorum. Dikkatini verirsen görürsün, duyarsın. Hiç kimsenin işine karışmayacaksın. Bana ne onun ne düşündüğünden? Fanatizm yani bir şeye odaklanıp onu bırakmamak çok kötü bir şey. Batıl inanca dönüşür. Bu dünyadayız, işimiz gücümüz var, abartmamak lazım. Rüya gördün, edinmen gereken tecrübeyi edindin yola devam et. Fazla karıştırmak, içinde debelenmek doğru değil.

– Bu özelliklere kötüye de kullanılabilir değil mi? Kumarda para kazanmak gibi…
Bir yere gelmek için emek harcarken bir olgunlaşma yaşıyorsun; çalışmayı, mütevazı olmayı öğreniyorsun. Ben bunu fark ettim ve “Aman yarabbim, beni hazır etmeden sakın tuhaf durumlara sokma” dedim. Yıllardır çalışıyorum. Kısa yolu seçersen o parayı da tutamazsın elinde.

– Kurtarıcını nasıl buldun, filmdeki gibi mi oldu gerçekten?
Filmde biraz değişiklik yaptık. İzleyici “Bu kadarı da olmaz, abartmışlar” demesin diye. Ama detayları anlatmayayım. Filmin büyüsünü bozmayayım.

– Nasıl olsa filmde öyle değilmiş. Gerçeğini yazabiliriz.
Bir gün bilgisayarım dondu. Yeniden açtım ve baktım spam’a bir mail düşmüş. Bir piramit üstünde bir adamın resmi… Yıllardır rüyamda gördüğüm adamın yüzü ve rüyamda gördüğüm o piramit…
O an elim ayağım titredi. Google’a girdim ve 9’a bastım. Doğum günüm 9 Nisan ya uğurlu sayım… Adamın San Diego’dan yaptığı canlı yayın çıktı. Bütün bedenim alarmda. Telefon açtım ve çıkan kadına “Bana yardım edin” diye yalvardım.
Birkaç hafta içinde para toparlayıp uçağa atladım ve Meksika’ya gittim. 48 kiloydum. Perişan bir vaziyetteydim.

– Neler oldu karşılaştığınızda?
Bir baktım, güneşin altında siyah şapkalı bir adam oturuyor. Onu gördüğüm an bütün hayatım boyunca sadece bu anı anımsayıp anlayabilmek için yaşamışım gibi hissettim. Hiçbir zaman kendimi bu kadar emin hissetmedim. Tamamen andaydım ve sevgi dolu bir yerdeydim. Gözlerine bakıp “Nasıl olur da tanımadığım bir insanı bu kadar sonsuz seversin?” dedim. O da “Bir öğretmen öğrencisine daha onun adını duymadan hasret çeker. Hoş geldin” dedi. Sarıldı ve ben onun çocuğu oldum orada.

İşin aslı

Doktorlar Esra’nın 360 derece açık algı yaşadığını düşünüyorlar. Bunun anlamı beyninin seçmeden, süzmeden filtre yapamadan her geleni geçirmekte oluşu.

Öyle mi acaba? Başka bir açıklaması yok mu?

Genelde dünya insanları 3 boyutta yaşarlar. Bazıları zaman da eklendiğinde 4 ve daha ileri boyutları yaşayabiliyorlar. Canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan (paranormal olarak) algılanması yani durugörü (clairvoyance) bunlardan biri.

Evet burada durugörü, duruişiti olayları ile karşı karşıyayız. Halk arasında 6. his denilen. Esra’da gelecekteki olayları algılama yani zamansal durugörü yeteneği var. Bunları uyanıkken de görebiliyor. Normalde işitmesi olanaksız ses ve konuşmaları da görüntülü olarak zihinsel algılayabiliyor, duruişiti yeteneğine de sahip yani. Ayrıca “astral seyahat” yani fiziki bedeninden ayrılıp, bilmediği başka bir boyutta bilinçli olarak, beden-dışı deneyimler de yaşıyor. Parçaları birleştirdiğimizde Esra’nın zaman zaman geleceğe seyahat etmekte olduğunu anlayabiliriz.

Doktorların acaba kaçı bunları biliyor, kabulleniyor ve ne zaman böyle şeylerle karşı karşıya geldiklerinde şizofreni gibi baştan savma teşhis tercihlerini, ilaç dayamayı, insanları akıl hastanelerine kapatmayı bırakıp onlara aslında neler yaşamakta olduklarını açıklayabilecekler? Ne zaman böyle özel insanlara toplum ve çevre deli damgası vurmaktan vazgeçecek?

Kaynaklar:

Ben, bana emanetim. Ayşe Arman. Hürriyet. 22 Şubat 2015 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ayse-arman/ben-bana-emanetim-28257906

Onun hayatından dört film çıkar. Güliz Arslan. Milliyet. 22.02.2015. http://www.milliyet.com.tr/-onun-hayatindan-dort-film-cikar-/pazar/haberdetay/22.02.2015/2017414/default.htm

O çok farklı. Arzu Akyol. Akşam 8 Mart 2015. http://www.aksam.com.tr/pazar/o-cok-farkli/haber-387782

8 saniye (8 Sekunden). Film. 2015. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, senaryo Esra İnal ve Nuran Evren Şit.

Durugörü. Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/Durugörü

Bülent Pakman. Şubat 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Twitter WidgetsViyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Başka boyutlar içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 1 Yorum

Üreticiden tüketiciye

İktidarın 14 yıl sonra aklına gelmiş. Üreticiden tüketiciye.

Evet aracı kurumlar ortadan kaldırılabilir ancak bu kurumlar tarafından yerine getirilen işlevler ortadan kaldırılamaz. Bunlar üretici ve/veya tüketici tarafından yerine getirilmek zorundadır.

Tüketici sınırlı miktarda ancak çok çeşitli ürünlere gereksinim duyar. Yani 1’er kilo domates, patates, incir, biber, 2 adet limon, 5 yumurta, bir demet dereotu… vb.

Köydeki üretici ürününü her seferinde satabileceği miktarda toplayacak, dünyanın mazotunu harcayıp “en yakın” yerleşim yerine götürüp kayıtsız, vergisiz doğrudan sınırlı miktarlarda satmaya çalışacak. Öncelikle mevzuat bunu engeller. Zabıtalar ürünleri yerlere döker, arabalarına, tezgahlarına el koyar. Diyelim ki mümkün oldu, direk tüketiciye erişebilen ürün miktarı arttığında fiyatlar düşebilir, ürünler elde kalabilir. Çok görmüşümdür, Manavgat tarafından Antalya’ya girerken yol kenarında traktörlerin dökmek zorunda kaldığı öbek öbek domatesleri. Öte yandan üretici de aptal değildir, ürününü doğrudan satabildiğinde maliyet artı kar değil, piyasa fiyatına göre bazan biraz altında etiketlendirmektedir. Karayolları banketlerinde satılanların fiyatları genelde kent pazarlarından daha pahalıdır. “Tarladan rafa” iddiasındaki marketlerde de yaş-sebze meyve fiyatları manav ve pazarlarla aynı.

Üreticinin çok büyük bölümü ürününü aracılara satmak zorundadır. Ürünün tarlada toptan “satın alınması”, zamanlanarak toplanması, en yakın toptancı haline “nakliyesi”, orada “satın alınarak” ülkenin diğer yerlerindeki toptancı hallerine “nakliyesi”. Kabzımalların ürünleri toptan “satın alıp” her bir manava, markete satıp “nakletmesi”. Manav/marketin üzerine kar koyarak “satışı”.

Tesbit edebildiğim 7 aracı var. Ancak esas büyük maliyetler dünyanın en pahalı mazotu ve gübresi. Artı toprağın verimsizleşmesi, sakat tohumlar, zararlılar, elverişsiz hava vb…

Evet köylü üretim kooperatifi kurabilir ancak bu aracılardan sadece birini ortadan kaldırır. Özellikle bal, zeytinyağı gibi dayanıklı ürünlerin üretici ve dağıtım kooperatifleri de var. Ancak bunlar da bütün aracıları ortadan kaldıramıyor ve de esas maliyeti etkilemiyor.

Sebze ve meyve komisyoncularının her biri tüccar sayılmaktadırlar. Yıllık gelir vergisi beyannamesi verirler ve ticari kazanç hükümlerine göre vergilendirilirler. Çiftçiden alarak satımına aracılık ettikleri zirai ürünlerin bedelini çiftçiye öderken gelir vergisi tevkifatı yapmak zorundadırlar. Kabzımallar % 8 den fazla komisyon alamaz. Kendi beyanlarına göre bunun % 3’ü de vergiye gidiyormuş. Kamyoncular da vergi veriyor. Mazotun vergisi de anormal derecede yüksek. Bunların hepsi tüketicinin etiketine ilave ediliyor. Böylece halk yaş meyve-sebzeye yerken devlete vergi ödüyor.

Dönelim yazının en başına.

Önümüzde referandum/başkanlık seçimi var. TV’lerde iktidar yandaşları, sanal ortamda AKTroller kampanya başlattılar. Aracı ortadan kaldırılacak diye. 14 yıldır rahatça at oynatanlar suçlanıyor. Aralarından Fetocu olanlar da çıkarılacak mutlaka. Bu sayede halka, esnafa, % 50’ye pahalılığı hatırlatanlar şimdiden “Başkan olunca halledecek” cevabını almaya başladılar bile.

Bülent Pakman. Ocak 2017. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video arşivi:  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal 4

Türk siyaseti, Türkiye, Yurdum içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Mustafa Kemal’in general oluşunun 100. yılı

78 yıl önce ebediyete uğurladığımız Ulu Önderimiz, harap olmuş ve 12 yıllık savaşta en değerli evlatlarını kaybetmiş bir milleti yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı.

Askeri sahada gösterdiği üstün yeteneği devlet kurmada da tekrarlayabilmişti. Dış politikada, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir. İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir.

OSMANLI İmparatorluğu’nun ve Türk askeri tarihinin bir zamanlar yüz akı olan yeniçerilik 1826’da ortadan kaldırıldıktan sonra ordu modern bir şekilde yeniden kurulabildi. Bu, sıradan bir olay değildir. Üstelik bu süreç öncü askeri milletlere eşit bir kurumla yani kurmay eğitimin getirilmesiyle başarıldı. Bu eğitimin, Türk aydın sınıfının gelişiminde önemli payı vardır. Birinci Cihan Harbi’nin genç komutanları bu geleneğin ürünüdür. Bu komutanların çoğu, rütbeleri ve yaşları itibariyle Cihan Harbi’nde isim yapamadılar ama İstiklal Savaşı’nın dinamik komutan kadrosunu oluşturanlar da onlardır.

GENERAL METAKSAS UYARDI AMA FAYDA ETMEDİ

Bununla beraber, Mustafa Kemal Atatürk ve yanındaki birkaç komutan Cihan Harbi’nin tanınan generalleri arasında da yerlerini almıştır. Geçtiğimiz hafta iki torunundan birini, Osman Mayatepek’i kaybettiğimiz Enver Paşa, 1914 yılında bütün dünyadaki askerler arasında isim yapmıştı. Ama en önemlisi Ulu Önderimizdir.

İtilaf Devletleri bizim subaylarımızdaki bu gelişimin farkında değildi. Birkaç kişi hariç. Farkında olan nadir, yabancı askerlerden en başta geleni Yunanistan ordusunun genç ve başarılı komutanı (sonradan da diktatörü) General İoannis Metaksas’tır. O, Anadolu ordusunun başarısını erkenden görebilmiş ve Yunan birliklerinin İzmir’e çıkışına karşı görüş bildirmiştir.

MUSTAFA KEMAL BUNDAN 100 YIL ÖNCE GENERAL OLDU

Metaksas, Türk ordusundaki tecrübeyi görmüştü. Gerçekten de İstiklal Savaşı’nın komutanları, çok genç yaşta başka ordulardaki komutanlara göre askerliğin her safhasını tadan savaşçı komutanlardır. Balkan Savaşı’ndaki bozgunla Trablusgarp’taki efsanevi savunma, Süveyş Cephesi’ndeki acıyla Kût’ül Amare’deki zafer ve Sarıkamış’ta yaşanan facia beraber anılmalıdır. Galiçya’daki Avusturya’nın düşkün hali oradaki müttefik Türk kolordusunda kesinlikle yoktu. İran’da Rusya’yla savaştık. Bakû’de ise hem Ruslar hem İngilizler hem de sözde müttefikimiz Almanlarla… Dünya tarihindeki bu sarsıntı dönemi İstiklal Harbi komutanlarını yetiştirdi. Tecrübeleri kimseyle karşılaştırılmazdı. Bunlar genç yaştaki tecrübeleriyle ‘erken olgunlaşmış’ komutanlardı.

Metaksas’la aynı yıl general olan Mustafa Kemal Paşa, bundan 100 yıl evvel, 1 Nisan 1916’da mirlivalığa yani generalliğe yükseldi. Diyarbakır-Bitlis-Muş cephesindeki kolordunun komutanıydı. Kemal Paşa, göreve gelişinden bir müddet sonra, 3 Ağustos 1916 sabahı, kolordu kuvvetlerini Bitlis ve Muş taraflarına taarruza geçirdi. Bu kolordunun sadece iki tümeni vardı. Buna rağmen bölgeyi Rus işgalinden kurtardı. Gerçi Muş, 25 Ağustos’ta tekrar Rusların eline düşecek ve ancak 1917’de yeniden alınacaktır.

Çanakkale’deki komutanlar arasında mümtaz yeri olan Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu Cephesi’nde de gösterdiği bu varlıkla, Osmanlı ordusunun genç kadroları arasında ismini berkittiği açıktır. Çağdaş Türkiye’nin tarihindeki yeni dönem Ulu Önder’ini de ortaya çıkarmaya başlamıştır. 78 yıl evvel ebediyete yolladığımız ‘Ulu Önder’ böyle bir sarsıntının ortasında askerlik kadar politika da öğrendi ve savaşın yerine iktisadi kalkınma ve yeni dünyaya kültürel uyumun gerekliliğini kavradı.

DEHASIYLA SİVRİLDİ

Türkiye imparatorluğu iktisaden yavaş gelişiyordu. Buna karşılık eğitimde ve bilhassa subay eğitiminde dünyayı yakalamaya muvaffak olmuştu. Bu yüzden genç komutan Mustafa Kemal Paşa, ‘cahil ve liyakatsiz’ komutanlar arasında sivrilmiş biri değildir, nitelikli insanlar arasında ön almıştır. O, onların arasında ‘dehası’, yer yer sertliği ve atılganlığı ama eldeki imkânlarla hedefi ayarlamayı bilen ölçüsüyle sıyrılmıştır.

DEVLET KURAN MAREŞALLER

Cihan Harbi’nden sonra devlet kuran başka mareşaller de vardı. Ama onların koşulları değişikti. Polonya’da Mareşal Józef Piłsudski ve Finlandiya’da Emil Mannerheim’a göre Atatürk’ün farkı, harap olmuş ve en değerli evlatlarını 12 yıl süren bir savaşta kaybetmiş bir milleti eğitim ve sağlık yönünden yeniden diriltmek zorunda oluşuydu. Bunu başarabilmiştir. İlerleyen yıllarda da devam eden bu atılımın ilk büyük hamlesi yine onun devrinde yapıldı.

SAĞLIK BÜTÇESİ HER ŞEYİN ÖNÜNDE

Mareşal Cumhurbaşkanımız ve arkadaşları milli eğitim ve sağlık bütçesini her şeyin önüne koyacak kadar realistti. Dış politikada, henüz ateş ve barut kokan günlerde, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de gürültü koparmadan ve fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir.

İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir. Bunu Cihan Savaşı’nın hatalarını yaşayan nesil idrak etmiştir. Çünkü tarihi yeniden yaşamak zorunda değildik.

BİZDE MANTIKSIZ İNSAN ÇOKTUR

TÜRKİYE’de ebedi başkomutanının generallik kılıcını alışının 100’üncü yılında, dünyadaki askeri literatürün de öneminin sürekli altını çizdiği Mustafa Kemal Paşa’nın Cihan Harbi’ndeki konumunu tartışanlar var. Bizim memlekette amatörler ve kasabaların çokbilmişleri böyle büyük iddiaları ortaya atmayı severler. Yalnız bu iddiaların çoğu gerçekle hatta mantıkla bağdaşmayan siyasi polemik-lerin ürünüdür.

KÜLTÜREL ATILIMI ATATÜRK SAĞLADI

OSMANLI ordusunun iyi eğitimli, bilgili mensupları hiç az değildi. Dört dili çok iyi bilen, iyi bir ressam olan Enver Paşa, çocuklara müzikal oyun yazacak kadar her dalda becerisi olan Kâzım Karabekir Paşa veya Rusça dahil dört-beş dili iyi bilen Kût’ül Amare’nin asıl komutanı Albay Nurettin (sonraki Sakallı Nurettin Paşa), Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa… Bu gibi örneklerin içinde Ulu Önderimiz, sosyal bilimlerdeki ve sanat dallarındaki dehasını, yönlendiriciliğiyle ortaya koydu.

Türkiye tarihinin hiçbir döneminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi beşerî bilimlerin teşkilatlandırıldığı bir kurum, Romanist hukuk eğitimi veren fakülteler, Batı müziği eğitimi veren konservatuvarların hepsinin bir arada kurulduğunu göremeyiz.

Türkiye arkeoloji ve Batı müziğini imparatorluk döneminde de tanımıştı ama bunun eğitimini vermek, yaymak ve operayı kurmak başka bir başarıdır.

78 yıl sonra Türkiye Kemalist dönemin birçok kurumunu sayıca ve nitelikçe geçti ama kültürel atılım ve anlayış alanında o devrin gerisindedir. Demokrasinin aksaması da bu topallıkta aranmalıdır.

Prof. İlber Ortaylı. Hürriyet 06.11.2016 Pazar http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ilber-ortayli_614/baskomutanin-millet-katina-yukselisi_40269637 makalesinden yorumsuz alıntıdır. Bülent Pakman. Kasım 2016. Lütfen aktif link vermeden alıntı yapmayın.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video arşivi:  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal 4

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz

Atatürk ve Üniversiteler

Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı enkazlardan biri de olmayan eğitimdi. O zamanlar yüksek tahsil kurumu denebilecek sadece II. Abdülhamid’in Ağustos 1900’de kurduğu Darülfünun vardı. Darülfünun, 1926 yılının Mart ve Nisan aylarında Akşam gazetesinin ‘Latin harflerinin kabul edilmesinin yararlı olup olmayacağı’ hakkındaki anketine katılan bazı müderrislerinin, bunun doğru bir hareket tarzı olmayacağı şeklindeki görüşleriyle ünlenmişti. Haziran 1931 de çağdaş anlamda bir üniversite reformu çalışmalarına başlandı. Atatürk, bu çerçevede tarafsız ve objektif bir rapor hazırlaması için Cenevre Üniversitesi’nden Pedagoji öğretim üyesi Prof. Albert Malche’ı Türkiye’ye davet etti. 19 Ocak 1932’de Darülfünun’da kendisine ayrılan bölümde çalışmalarına başlayan Prof. Malche, öğretim üyeleri ve öğencilerle görüşerek, zaman zaman derslere ve hatta sınavlara girip durumu bilfiil gözleyerek  düzenlediği 95 sayfalık ayrıntılı raporunu 29 Mayıs 1932’de sundu. Rapora  göre Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktu. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, en basit çevirileri bitirme tezi olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel olarak not tutturmaktaydılar. Ders dışında hocaların rehberlik yapmaları söz konusu değildi. Kurum dışında işleri olan hocaların özel işleri ön plana çıkmaktaydı. Aralarında bilimsel işbirliği değil, ayrılık ve çekişme vardı. Tavsiyeler:  Darülfünun’un kapatılması, fen ve bilimin güncelliğine uymayan öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi, kadro açığının yurtdışından getirtilecek bilim adamlarıyla tamamlanması, disiplinli bir eğitim sisteminin yerleştirilmesi ve gelecek nesil öğretim üyelerinin yetiştirilmesi.

Raporu okuyan Atatürk durumu az ve öz yorumladı: “Bildiğimiz başka, hakikat başka”.

Her şerde bir hayır var

Sonuçta yurt dışından bilim adımı getirtmek gerekiyordu ama nereden, nasıl?

1933 başında Naziler Almanya’da iktidara geldiler.  1 Nisan 1933 günü başlatıkları Yahudi işyerlerine boykot hareketinin ardından Naziler 7 Nisan 1933’de Sivil Kamu Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması Yasası’nı çıkardılar. Safkan, yani Aryan ırkından olmayanların ve özellikle Yahudileri veya rejim karşıtı (anti-nazi) olanları sindirme, sırasıyla önce işlerinden, daha sonra toplum yaşamından soyutlama ve nihayet yeryüzünden silmeleri sürecinde bilim adamlarını da hedef aldılar. Yahudi kökenli veya sosyalist eğilimli akademisyenlerin bilim ve irfan yuvalarından dışlanarak, faaliyet görmeleri yasaklandı. Artık bu bilim adamlarının yapacakları tek şey kalmıştı: Terk-i diyar etmek.

Frankfurt Tıp Fakültesi Patoloji Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Philipp Schwartz  Mart 1933 de İsviçre’ye iltica etmek zorunda kalanlardan yani terk-i diyar edenlerden biriydi. İsviçre’de “Notgemeinschaft Deutscher Wissenschaftler im Ausland – NDWA – Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti”nin kurulmasına öncülük etti.

5-25 Temmuz 1933 arasında Prof. Philipp Schwartz,  Prof. Albert Malche ve Prof. Rudolf Nissen’in İstanbul ve Ankara’daki temasları sonucunda, Alman bilim adamlarının tesbit edilenlerinin Türkiye’ye davet edilmelerine karar verildi. 31 Temmuz 1933 de Prof. Malche’ın raporuna uygun olarak Darülfünun,  kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, mevcut 157 öğretim üyesinden 74’ünün görevine son  verildi.

Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz anlatıyor : “ Ankara’da uzun bir masa. Masanın başında Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip. Sağ yanında hükümetin “üniversite reformu danışmanı” Prof. Dr. Albert Malche, onun yanındaki koltuk boş bırakılmış. Masanın çevresindeki diğer koltuklara Bakanlık yetkilileri oturmuşlar. Tam saat 14.00’te salona girdiğimde, hepsi hazır, beni bekliyordu ve bana boş koltuğu işaret ettiler. Tam yedi saat, soluğumu tutmuş, Fransızca olarak yürütülen bu önemli toplantıda sorulara yanıt yetiştirmeye çalışıyordum. Ama saat 21.00’de toplantıdan çıktığımda, benden büyük bir merakla haber bekleyen İsviçre’deki arkadaşlarıma telgraf çektim : “Üç değil, otuz.” Otuz sonra üçyüz oldu.”

1 Ağustos 1933’de Üniversite Reformu Yasası yürürlüğe girerken, kontratları imzalanmış ilk etapta sayıları 300 den fazla çoğu Yahudi kökenli bilim adamları aileleriyle beraber Türkiye’ye gelmeye başladılar. İlk grup geldiği zaman Atatürk onları Dolmabahçe Sarayı’nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet edip hepsiyle tek tek görüştü, onlara hoş geldiniz dedi.

Einstein’ın isteği

Naziler iktidarı ele geçirdiğinde Berlin Üniversitesi’nde ders vermekte olan Yahudi fizikçi Albert Einstein, 1933 ilkbaharında Almanya’dan Fransa’ya geçerek hocalığına Paris’teki “College de France”da  devam etti. Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan  “Yahudi Halklarının Sağlığını Korumak” için Dünya çapında faaliyet gösteren NDWA gibi Derneklerin “OSE” olarak adlandırılan Paris’teki Birliğinin onur başkanlığını da yapmaktaydı.

Albert Einstein, 17 Eylül 1933’de Ankara’ya “OSE’nin onur başkanı” olarak bir mektup gönderdi. Einstein, “Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkanlığı”na, yani Başbakanlığa hitaben son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya’daki bazı kanunlar dolayısıyla 40 kişiden oluşan Alman bilim adamı ve doktorun mesleklerini icra edemez hále geldiklerini, çalışabilecekleri ülke aradıklarını, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini ve Türk Hükümeti’nin sözkonusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye’nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.

mektupBen, sadık hizmetkárınız
Prof. Albert Einstein’
“Ekselánsları,

’OSE’ Dünya Birliği’nin onur başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselánslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da hálen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselánslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselánslarının sadık hizmetkárı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein”

imagesDönemin ünlü diş hekimi Sami Günzberg mektubu Einstein’dan elden aldıktan sonra kendi hazırladığı Türkçe çevirisi ile birlikte Başvekalet’e (Başbakanlığa) sundu.

İnönü’nün cevabı

Einstein bu mektubunu yazdığı sırada, Başbakanlık makamında İsmet Bey (İnönü) vardı. Belgenin üzerinde yeralan ve İsmet İnönü’nün elyazısıyla olan nottan anlaşıldığına göre, İnönü, 9 Ekim günü mektubu “Maarif Vekáleti’ne”, yani Milli Eğitim Bakanlığı’na havale etmiş. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte Reşid Galip Bey idi.

Albert Einstein’ın mektubunun alt kısmında ve yan tarafında elyazısıyla üç madde halinde yazılmış bazı notlar bulunuyor. Reşit Galip Bey’e ait olabilecek, güçlükle okunan bu notlarda geçen “Teklif, mevzuat-ı kanuniyemizle …değildir“, “Bunları bugünkü şeráite (şartlara) göre kabule imkán yoktur” şeklindeki ifadelerden, teklifin Bakanlık tarafından ilk aşamada kabul edilmediği anlaşılıyor. Bunun üzerine ’İnönü, Einstein’a 14 Kasım 1933 tarihinde Fransızca yazılmış cevabi mektubunu gönderdi. Bu mektubun çevirisi:

Sayın Profesör

Almanya’yı idare eden kanunlar yüzünden artık bilimsel ve tıbbî çalışmalarını Almanya’da yürütemeyecek olan kırk profesör ve hekimin Türkiye’ye kabul edilmelerini isteyen 17 Eylül 1933 tarihli mektubunuzu aldım.

Bu beylerin hükümetimizin emirleri altında müesseselerimizde bir sene boyunca ücretsiz olarak çalışmayı kabul edeceklerini de not ettim.

Teklifinizin çok cazip olduğunu kabul etmeme rağmen bu teklifinizi ülkemizin kanun ve nizamnameleriyle uyuşturma imkânı görmediğimi söylemek zorundayım.

Sayın Profesör, bildiğiniz gibi kırktan fazla profesör ve hekimi mukavele ile istihdam ettik. Bunların çoğu mektubunuzun konusu olan profesör ve hekimlerle aynı siyasi şartlar içinde bulunmakta ve onlarla aynı vasfa ve kapasiteye sahip. Bu profesör ve hekimler halihazırda geçerli olan kanun ve nizamnamelere uyarak bizde çalışmayı kabul etti.

Şu anda menşei, kültür ve dilleri açısından çok değişik üyeleri ihtiva eden ve hassas bir mekanizma olan bir organizmayı kurmaya çalışıyoruz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz şartlarda bu beylerden daha fazla sayıda personel istihdam etmemiz maalesef mümkün olmayacaktır

Sayın profesör, isteğinizi tatmin edememekten dolayı üzüntülerimi bildirir, en derin hislerime inanmanızı rica ederim”.

Belgeler

ataturk-tarafindan-getirilen-musevi-bilim-adamlari_253543Einstein’ın mektubu Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde 030.10..116.810.3 sayı altında kayıtlı. Ekinde Einstein’in  istihdam edilmesini istediği hekim ve profesörlerin listesi,  Sami Günzberg’in dilekçesi, İnönü’nün 5 Kasım tarihli iki, 7 Kasım tarihli tashihli birer cevap taslağı ve nihayet bu tashihler  ışığında kaleme alınmış 14 Kasım 1933 tarihli ve İnönü imzalı cevap yazısı yer almakta.

Prof. Dr. Münir Ülgür anlatıyor

Philadelphia’da çalışıyordum ve Einstein’ın da Princeton Üniversitesi’nde olduğunu biliyordum. 1949 yılında bir gün Albert Einstein’ın Princeton Üniversitesi’ndeki sekreterine telefon ettim ve görüşme isteğimi bildirdim. Hiç beklemediğim bir şekilde hemen cevap geldi ve Einstein’ın beni beklediği bildirildi.

‘Eşim ve o zaman 2.5-3 yaşında olan kızımla birlikte Einstein’ın üniversitedeki ofisine gittik. Bizi çok sıcak bir şekilde karşıladı ve bizimle yakından ilgilendi. Küçük kızımı dizine oturttu ve ona piyano çaldı. Onu fevkalade mütevazı bir insan olarak gördük.

‘Bizi hemen kabul etmesinin nedeni, benim Atatürk’ün bir evladı olmamdı. Konuşmalarımız sırasında Atatürk’ü kastederek ‘Siz biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz‘ dedi. 1933 Üniversite Reformu sırasında Atatürk’ün, kendisinin de Türkiye’ye gelmesini istediğini söyledi ve ‘Arkadaşlarım hep oradaydı ama burada imkânlar çok fazla olduğu için burayı tercih ettim‘ dedi.

1933 yılında Türkiye’ye davet edilen bilim adamları arasında Einstein’ın da bulunduğu ve davetin bizzat Atatürk tarafından yapıldığı ancak Einstein’ın ABD’yi tercih ettiği beyanından anlaşılmaktadır.

Başbakan İnönü ve Bakan Reşit Galip’in olumsuz tavrının muhtemel sebebi bundan kısa süre önce Prof. Philipp Schwartz ile getirtilecek isimler üzerinde anlaşmaya varılmış olmasıydı. Bu bilim adamlarına Türk meslektaşlarına kıyasla çok yüksek maaşlar ödenmesine karar verilmişti. Türkiye’de bir profesör 150 lira aylık alırken, yabancı profesöre 500-800 lira aylık verilecekti. Bu miktar, milletvekili maaşlarının üç katıydı. Yani ilave bütçe yetersizliği ve kadro yokluğu İnönü’nün cevabında etkili olmuş olabilir.

Kimilerine göre gelecek öğretim üyelerinin Yahudi asıllı olmalarından ziyade öncelikle ari ırk yani saf Alman olmaları isteniyordu. Ancak Aryan bilim adamlarının Almanya’da Yahudilerden boşalan pek çok cazip mevkiyi doldurmak varken, olanakları sınırlı Türkiye’ye gelmeye pek gönüllü olmadığı anlaşılmış, bunun üzerine Türkiye yüzünü tekrar Yahudi bilim adamlarına çevirmek zorunda kalmıştı.

Kimileri, Einstein’ın Münir Ülgür’e anlattıklarını, Atatürk’ün mektuptan haberdar olarak devreye girmesiyle Milli Eğitim’in önce karşı çıktığı teklifinin daha sonra benimsenmiş olduğu şeklinde yorumlamaktadır. Yahudi yazar Rıfat N. Bali bu yoruma, hocaların getirtilmelerine OSE’nin değil, NDWA’nın önayak olduğu gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak NDWA da diğer cemiyetler gibi OSE’nin şemsiyesi altındaydı. Bali ayrıca, Prof. Münir Ülgür’ün bunları anlattığında 90 yaşlarında olması nedeniyle doğruluk derecesinden kuşku duyduğunu ifade ediyor. Ancak 90 yaşında da olsa Prof. Dr. düzeyinde bir hafızanın Einstein gibi biri ile sohbetini ve o sırada kendiliğinden Atatürk’ü yüceltmiş olmasını unutması mümkün mü? Ülgür bu önemli olayı 90 yaşına gelinceye kadar  özel sohbetlerinde mutlaka defalarca anlatmış olmalıdır. Bali bundan Ülgür 90 yaşındayken haberdar olmuş, açıklaması bu kadar basit.

Aslında Bali’nin itirazlarına bu kadar dikkate almak gereksiz, zira satır aralarındaki itiraflarından hoşnutsuzluğunun, Yahudilerin Kemalist propagandaya malzeme edilmiş olduğu varsayımından kaynaklanandığı aşikar.

O dönemde Türkiye’ye gelenlerin sayısı 300’e kadar çıkmıştı. Bunların arasında Einstein’ın listesindeki 15 tıp profesörü ile 31 tıp doktorundan gelmiş olanlar var mıydı bilinmemektedir. Zira bu isimler Hitler’in hışmına uğramamaları için gizli tutulmuşlardı. ABD’li tarihçi Stanford Shaw Atatürk’ün 1933 de başlattığı Hitler’in öğretim ve bilimden ihraç ettiği insanlardan faydalanmanın, yüzlercesini Türkiye’ye getirterek Türkiye’deki üniversitelerin ve bilim kurumlarının önemli ölçüde geliştirilmesini sağlamanın 1938-1946 arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Hasan Âli Yücel dönemi de dahil olmak üzere daha sonra da devam ettiğini vurgulamaktadır. Nazizmden kaçan seçkin Almanlar düzeltilmiş ve çağdaşlaştırılmış İstanbul ve yeni kurulmuş Ankara Üniversitelerinde önemli yerlere atandılar. Kimileri bilimsel araştırma kurumlarının başına geldiler. Oralardan birkaç kuşak Türk bilimcileri yetişti. Ayrıca Almanya dışından gelenler, Budapeşteli, Praglı, Tirollü, Parisli ve Viyanalı olanlar da vardı. Bunlara ek olarak, bilinmeyen, sıradan ve ortalama aydın denecek binlerce kişi daha, İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’ye yayılmışlardı. Büyük Atatürk yabancı diller bilen ve kendi çaplarında değerli ama sıradan görünümlü kişileri de arkadaşları, yakınları ve tanışlarının çocukları için özel öğretmen olarak önermişti.

1939 yılında Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Herbert Scurla Türkiye’ye gelerek Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e   Hitler’in “Bu bilim adamlarını bize geri veriniz. Size Almanya’nın en parlak beyinlerini gönderelim” mesajını iletti. Ancak İnönü, o sıra Avrupa’nın ve belki de dünyanın en güçlü devleti durumunda olan Almanya ile ilişkilerinin bozulması pahasına da olsa baskıya boğun eğmedi ve profesörler görevlerine devam ettiler. Belli ki İnönü,  Hitlerin benzer isteğini 1933 yılında “Bir onbaşı beni cinayetlerine alet edemez” diyerek geri çeviren Atatürk’ün politikasını sürdürmüştür. Scurla’nın dönüşünde Hitler’e sunduğu, Türkiye’nin tutumunu belirten raporu 1987 yılında Alman arşivlerinde bulundu ve Türkiye Araştırmalar Merkezi (Berlin) tarafından kitap haline getirildi.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün yabancı değerlerin ülkeye kazandırılması politikasını 2. Dünya savaşı süresince ve sonunda da sürdürdü. Onun da ötesinde, özellikle yurt dışnda görevli Türk diplomatları Nazi işgâli altındaki Avrupa’da yaşayan bazı Yahudileri toplama kamplarından ve ölümden kurtardılar, 2. Dünya savaşında Rus ordusunda savaşırken Almanlara esir düştükleri için Stalin tarafından ölüme mahkum edilen Türk soylu Sovyet askerlerine ve sivil halka pasaport vererek Türkiye’ye sığınmalarını sağladılar. Bunların günümüzde en tanınmışları Prof. İlber Ortaylı ve ailesi ile milli basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi ve dedesidir. Bu konudaki ayrıntılı araştırmamızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Son sözler

Türkiye ve Avrupa’daki Türkler hakkında yapılan tartışmalarda isterdim ki, batı dünyası büyük bir yıkım ve tahrip içindeyken Türkiye birçok batılı bilim insanına sadece kapılarını değil, aynı zamanda kalbini açan bir ülke olduğu unutulmasın.“ Susan Ferenz-Schwartz.

Şaşarak kederle memleketimden sürgün edileceğimi anlamak zorunda kalınca, sadece Türkiye bana kucak açarak kabul etti. Burası benim memleketim. Burdan gidemem ve bana gösterilen iyiliğe karşılık nankörlük edemem.“ Erich Frank

Batının hastalıklı hızlı tempo alışkanlığını bırkmayı deneyin, doğudan gerçekten birşeyler öğrenebiliriz! Andreas Tietze

Bir tarafta Türkiye’yi dünyanın en büyük liderine sahip ülke olarak niteleyen Einstein’ın 160 olan IQ’su (zeka düzeyi), onun methettiği, beğendiği Atatürk’ün büyük dehası diğer tarafta onu kötülemeye çalışan sivrisinek sazdan öteye geçemeyen davul – zurna zırıltıları.

Kaynaklar:

Türkiye`ye gelen çoğu Yahudi Kökenli Alman profesörler ve Albert Einstein. Naim (Avigdor) Güleryüz Araştırmacı / Yazar http://arsiv.salom.com.tr/news/print/4066-Turkiyeye-gelen-cogu-Yahudi-Kokenli-Alman-profesorler-ve-Albert-Einst.aspx

Bugün erkeğin kadınla tokalaşmasını tartışan Türkiye’den bir zamanlar Einstein bile iş ricasında bulunuyordu. Murat Bardakçı Hürriyet 28 Ekim 2006 http://www.hurriyet.com.tr/bugun-erkegin-kadinla-tokalasmasini-tartisan-turkiye-den-bir-zamanlar-einstein-bile-is-ricasinda-bulunuyordu-5335137

1933-1945 senelerinde Türkiye’ye sürgün Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/1933-1945_senelerinde_Türkiye’ye_sürgün

Prof. Münir Ülgür’ün Prof. Einstein ile Princeton Üniversitesinde 1949 tarihli konuşması, Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Dergisi eki, 20 Ekim 2006, Osman Bahadır imzalı yazı.

Atatürk Einstein’i Türkiye’ye çağırdı. Haber 7. 20.10.2006 http://www.haber7.com/teknoloji/haber/193287-ataturk-einsteini-turkiyeye-cagirdi

Eynşteynin Atatürklə tarixi yazışması. Hacı Qulu. Axar az 31 Ekim 2016.  http://axar.az/news/114534

Einstein’ı Türkiye’ye Kim Davet Etti? Rıfat N. Bali http://www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/einstein_turkiyeye_kim_davet_etti.pdf

Einstein’dan Atatürk’e dramatik mektup. Hürriyet Haber. 10 Mart 2011. http://www.hurriyet.com.tr/einsteindan-ataturke-dramatik-mektup-17233146

Darülfünun, üniversite, Einstein, cadı kazanı. Ayşe Hür. Radikal. 17/01/2016 http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/darulfunun-universite-einstein-cadi-kazani-1498721/

O Bizlerden Biri: “Unutulmuş Kurtarıcı” Philipp Schwartz http://portreler.fisek.org.tr/o-bizden-biri-unutulmus-kurtarici-philipp-schwartz/

Einstein’ın Atatürk’e mektubu. Prof. Dr. Türkkaya Ataöv. Türk Solu http://www.turksolu.com.tr/222/ataov222.htm

Bülent Pakman. Kasım 2016. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video arşivi:  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal 4

Atatürk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Atatürk ve rüşvet

Yıl; 1927…
Ekim ayının son günleri…
Atatürk; Nuri Conker, Salih Bozok, Recep Zühtü, Ruşen Eşref Günaydın ve Yusuf Kemal Tengirşek ile sohbet ediyordu.
Atatürk, Sofya Ataşemiliterliği günlerini anlatıyordu. Konu, Şakir Zümre’ye geldi.
Atatürk, Fevzi Çakmak’ın akrabası Şakir Zümre ile Sofya’da tanışmıştı.
Şakir Zümre, ilköğrenimini Varna’da tamamladıktan sonra, lise ve hukuk fakültesini Cenevre’de okumuştu. Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’ndaki 17 Türk’ten biriydi.
İstiklal Savaşı döneminde yurtdışından Anadolu’ya silah ve cephane gönderdiği gibi savaş sanayisinde değerlendirilmek üzere Türkiye’ye usta ve teknisyen bulunmasında da yardımcı olmuştu. Bu üstün hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası sahibiydi.
İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye dönen Şakir Zümre, Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurmuştu…

Pırlantalı Tabaka

Atatürk’ün Sofya anılarını anlatmasının bir sebebi vardı; Şakir Zümre dün ziyaretine gelmişti. “Avrupa’dan dönüyormuş, bana da güzel bir hediye getirmiş. Altın, pırlantalı bir tabaka.
Konuklarına göstererek, “Pırlantadan da inisiyalleri var! Bayağı pahalı bir şey. İşleri iyi gidiyor anlaşılan” dedi.
Tengirşek, “Milli Savunma’nın taahhüt işlerini yapıyor” dedi. Ve bu söz üzerine Nuri Conker yüzüne anlamlı bir teşebbüs yerleştirince, Atatürk kızdı: “Ne var, neye
gülüyorsun?
Conker, “Siz, ‘işleri iyi gidiyor’ dediniz de, ‘iyi gidiyor’ ne demek, karun oldu karun” yanıtını verdi.
Atatürk dedikodu sevmezdi. Sinirlendi. “Ne zamandan beri başkasının parasında gözün var?
Conker “haşa” dedi, “başkasının parasında pulunda gözüm yok; yalnız milletin parasında gözüm var.”
Atatürk açık konuşmasını istedi. Conker, “Yusuf Kemal Bey söyledi, Milli Savunma Bakanlığı’na çürük çarık şeyler sokuşturuyor, sonra da milyonlar vuruyor.”
Atatürk masadakilere sorular yöneltti. Sonra…
Ya demek, eski arkadaşlarımız bize sırtını dayayıp hazineyi soyuyorlar, bize de rüşvet veriyorlar, öyle mi?
Nuri Conker araya girdi: “Size sırtını dayayan yok. Bir yere sırtını dayamış ise, Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in sırtına yaslanmıştır herhalde. Çünkü içtikleri su bile ayrı gitmiyor.”

Armağan’mış

Atatürk’ün Şakir Zümre ile anıları nereden nereye gelmişti…
Başyaveri Rusuhi Savaşçı’dan Recep Peker’in nerede olduğunu öğrenmesini istedi.
Haber kısa sürede geldi: Kılıç Ali’nin evindeydi.
Atatürk, “Kalkınız Kılıç Ali’nin evine gidiyoruz” dedi.
Eve vardılar; Atatürk sağ elinin başparmağıyla zile uzun süreli bastı.
Zil sesini duyan Kılıç Ali heyecanlandı; “Atatürk geldi; bu onun kapı çalışı…”
Atatürk, Recep Peker’i görünce habersizmiş gibi göründü; “Kılıç misafirin varmış” deyip tokalaştı.
Atatürk sohbet arasında, “Çocuklar size sansasyonel bir haberim var; dün rüşvet aldım!” dedi.
İlk kez Recep Peker’in yüzüne bakarak, “Aldığım rüşveti görmek ister misin Recep Bey?”
– “Estağfurullah Paşam, şaka yapıyorsunuz herhalde.”
Atatürk sesini sertleştirdi:
– “Şaka falan değil. Rüşvet, bildiğin rüşvet.
Pırlantalı tabakayı getirtti. Peker’e uzattı.
– “Güzel bir tabaka Paşam, güle güle kullanın.”
Atatürk karşılık verdi:
– “Sana ‘rüşvet’ diyorum, sen bana ‘güle güle kullan’ diyorsun; sana gelse sen kullanır mıydın?
Peker, “Paşam sanırım şaka yapıyorsunuz; rüşvet olsa siz bunu alır mısınız?” deyince Atatürk şu yanıtı verdi:
Hiç kimse insana ‘rüşvet’ diye vermiyor ki, ‘armağan’ diye veriyor.
Kılıç Ali, meselenin ardında neyin olduğunu merak etti ve dayanamayıp sordu: “Paşam bu rüşveti kimden aldığınızı bize söyleyebilir misiniz?”
Tabii… Şakir getirdi.”
Peker, “Paşam, şaka yapıyorsunuz. Şakir sizin bunca yıllık yakın arkadaşınız, hiç rüşvet olur mu bu?”
Atatürk kızdı, “Senin de arkadaşın, sana ne getirdi?” Yanıtını beklemeden devam etti: “Şakir senin bakanlığa öte-beri satıyormuş; sana kim bilir neler neler getirmiştir?
Bu sözler üzerine evin salonuna bomba düşmüş gibi oldu.
Kısa bir süre sonra Atatürk ve misafirler çıkıp gitti.
Kılıç Ali ile Recep Peker evde bir başlarına kaldı…

Hükümet İstifa Etti

Kılıç Ali misafirine “Kahve ister misin” diye sordu.
Recep Peker, “Ne kahvesi bana bir viski ver” dedi. Çok üzgündü. Atatürk’ün böyle bir davranışı kendine reva görmesini kabul edemiyordu. Rüşvet yemeyeceğini bilmez miydi?
“Ne yapmalıyım” diye sordu.
Kılıç Ali, “istifa et” diye yanıtladı. “Atatürk’ü iyi tanırım, bu sana bir ihtar.”
Recep Peker istifa etmeyeceğini belirtti. “Eğer istifa edersem kuşkuların haklı olduğunu kabul etmiş olurum.”

Ertesi gün…

Kılıç Ali, Çankaya Köşkü’ne çıktı; Recep Peker’in kararını Atatürk’e bildirdi.
Atatürk, “Bir Milli Savunma Bakanı da kolundan tutulup atılmaz ya, kendi bileceği bir iş” dedi.

O akşam…

Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü yan yana geldi.
İnönü, Peker’in istifa etmemesinin dedikoduları daha artıracağını söyledi. Sonra bulduğu yöntemi söyledi: “Hükümet olarak istifa etmek.”
Atatürk öneriye sıcak baktı.
İnönü Hükümeti 1 Kasım 1927’de istifa etti.
Tarih: 2 Kasım 1927.
Başbakan İsmet İnönü yeni hükümetini Çankaya Köşkü’ne sundu.
Yeni kabinede Milli Savunma Bakanı Recep Peker yoktu….

Sonra Ne Oldu?

Recep Peker rüşvet almış mıydı?
Tabii ki hayır. Yoksa….
Bir sonraki İnönü Hükümeti’nde Bayındırlık Bakanı yapılır mıydı?
CHP Genel Sekreteri yapılır mıydı?
1931-1936 yılları arasında Atatürk ve İnönü ile birlikte dönemin “güçlü üçüncü adamı” yapılır mıydı?
Ve en sonunda başkanlığa getirilir miydi?
Recep Peker dürüst bir devlet adamıydı.
Keza….
Şakir Zümre değerli bir işadamıydı.
TSK’nın ihtiyacı olan ilk silah ve cephaneler, ilk Türk denizaltı su bombaları, Şakir Zümre Fabrikası’nda üretildi. 1937’de Yunanistan, Bulgaristan, Polonya, Mısır gibi ülkelere silah ve cephane ihraç etti. Ne yazık ki, İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ile yapılan anlaşmalar gereği, yapılan silah yardımı nedeniyle Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini terk etmek zorunda kaldı. Soba üretmeye başladı!
Peki… Atatürk neden bu kadar sert tepki gösterdi?
Üç nedeni vardı; Atatürk laubalilikten hiç hoşlanmazdı; Sovyetler Birliği heyetine Ankara’da verilen davet sırasında ev sahibi Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in davetlilerden Korgeneral İzzettin Çalışlar’ın çenesini kaşımasına çok kızmıştı. Böyle laubali birinin bakan olmasını kabul edemiyordu.
İkincisi… Doğru bile olmasa dedikodulara adı karışmış arkadaşından hediye almayı kabul edememişti, kızgındı…
Üçüncüsü… Halkın parasının soyulmasına büyük tepki gösteriyordu; bu konularda çok hassas davranıyordu…
Recep Peker olayı ne ilk’ti ne de son’du… Şöyle…

İş Takipçisi Mebusa Atatürk’ün Sert Tavrı

Başbakan İsmet İnönü milletvekillerinin ihalelere katılmalarına, iş takipçiliği yapmalarına karşıydı. Bunu yasaklayan yasa çıkarmak istiyordu.
Atatürk ayrı görüşteydi: “Bu kanunla olmamalı. Milletvekilleri böyle işlere girmenin sakıncalı olduğunu kendileri anlamalıdır. Bir milletvekiline ‘ihalelere girmeyeceksin’ demek, milletin seçtiği insanın idrakine güvenmemektir. Birkaç milletvekilinin yaptığı yanlış tüm milletvekillerinin üstüne yayılmamalıdır.
Kuşkusuz konu basında da yer aldı. Falih Rıfkı Atay, İnönü’den yanaydı; görüşünü Ulus’taki köşe yazısına taşıdı.
O günlerde, Milli Savunma Bakanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yü ziyaret ettiği ve ihale takipçiliği yapan bir milletvekilinden duyduğu rahatsızlığı ilettiği bilgisi, Atatürk’ün kulağına geldi.
Milli Savunma Bakanlığı silah alımı için ihale açmıştı ve iki firma adına bir milletvekili, iki ayrı teklif vermişti. Yani… İhaleyi hangi firma kazanırsa kazansın, kâr aynı kişinin cebine gidecekti!
Firmalar adına teklif veren kişi, Maraş Milletvekili Mithat Alan’dı.
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin ablası Naima ile evliydi; yani eniştesiydi.
Atatürk, İnönü’ye sordu:
Bu işin içinde Kılıç Ali’nin de parmağı olabilir mi?
– Sanmıyorum Paşam, belki kullanılıyor olabilir!

Sorunu çözmek Atatürk’e kaldı…

O akşam konunun muhatapları Abdülhalik Renda, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali vs. Çankaya Köşkü’ne davet edildi.
Atatürk birden Kılıç Ali’ye, “Enişten nasıl” diye sordu.
Kılıç Ali, “Sayenizde iyidir Paşam” yanıtını verince Atatürk sinirlendi: “Neden benim sayemde iyi olacakmış, kendi sayesinde iyidir.
Sonra, “Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım” diyerek sofrada bulunanlarla Mithat Bey’in evine gitti.
Sofrada Atatürk konuyu milletvekillerinin iş takipçiliğine getirdi. “Bir milletvekili demek, o ülkenin en yetişkin insanı demektir. Millet için yararlı olabilmesi buna bağlıdır. Onun için dokunulmazlığı vardır. Milletvekili beyaz eldivenli adam demektir. Ben arkadaşlar arasında eldivenini lekeleyen birilerinin olacağına inanmak istemiyorum.
Falih Rıfkı’ya dönerek, “Hiçbir milletvekili böyle alçak işlere tenezzül edemez, rahat ol sayın yazar, rahat ol!” dedi.
Ardından… Mithat Alan’a bakarak; “Sizin işler nasıl gidiyor sayın vekilim?” dedi..
– Milletvekili olunca elimdeki ufak tefek işleri dağıttım Paşam. Şimdi ticaretle
uğraşıyorum.
Yaa öyle mi? Demek yanlış biliyorum, senin bazı temsilcilikler yaptığını söylemişlerdi.
– Bir-iki silah fabrikasının mümessilliği, temsilciliği var Paşam.
Hangileri onlar?
– Biri Çekoslovakya’nın, diğeri Fransa’nın…
Ticaretle uğramadığını söylediğine göre bunlar fahri işler herhalde.
– Fahri değil pek Gazi hazretleri, iş olursa küçük bir komisyon veriyorlar.
Nasıl yani yüzde 5, yüzde on?
– Gazi Paşam yüzde yarım, yüzde bir bazen yüzde iki…
Peki siz bu komisyona karşılık ne yaparsınız?
– Fabrikaların Türkiye’deki işlerini gözetirim. İhale olursa haber veririm. Fabrika adına teklif veririm.
Anlaşıldı. Yani Türkiye’de fabrikaların işini kovalarsınız.
Atatürk sonra Kılıç Ali’ye döndü:
Yani Kılıç, para kazanacak ne işler var görüyor musun? Sen bunlardan bana hiç bahsetmezsin.
Kılıç Ali çok üzgündü, “Paşam beni bilirsiniz, ben bu işlerden anlamam ve yapanlardan da pek hoşlanmam. İşte yüzü burada, ben Mithat’a kaç defa söyledim bu işlerle uğraşma diye. Milletvekili milletvekilidir o kadar.”
Bak bunu iyi söyledin Kılıç, milletvekili milletin vekilidir, milletin derdiyle uğraşacak.
Sonra tekrar Mithat Alan’a döndü Atatürk:
Siz eskiden beri bu fabrikaların temsilcisi misiniz Mithat Bey?
– Çekoslovakya silah temsilciliğini iki yıldır, Fransız silah temsilciliğini dört aydır Paşam.
Atatürk, Bakan Renda’ya sordu:
Orduya silah alım ihale ilanını kaç ay önce vermiştin sayın bakan?
– Dört ay önce efendim…
Bu yanıt üzerine Atatürk, “Haydi arkadaşlar kalkalım!” dedi.
Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuştu. Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu. Fakat… Bir milletvekilinin iş takipçiliği yapması doğru değildi. Eniştesinin istifa etmesini istedi.
Dört dönemdir Maraş milletvekilliği yapan Mithat Alan elindeki istifa mektubuyla Çankaya Köşkü’ne çıktı. Atatürk makamına kabul etmedi. Elindeki istifa dilekçesini yavere bırakıp gitti.
“Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır bu…

Atatürk’ün rüşvetle imtihanı. Soner Yalçın. Sözcü Gazetesi 4 Ocak 2015  http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/ataturkun-rusvetle-imtihani-699076/ yazısından yorumsuz alıntıdır. Bülent Pakman. Kasım 2016. Lütfen aktif link vermeden alıntı yapmayın.

Twitter Widgets

WP_000151

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Atatürk içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Kurtuluş Savaşını ilahi ordular mı kazandı?

Atatürk karşıtlarına göre: Atatürk Deccaldir (Dinî inanışlara göre kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan yalancı ve kötü yaradılışlı kimse. Türk Dil Kurumu sözlüğü)

Doğrusu:  Savaşta bile insanca düşünen, esir aldığı askerlere “Üzülmeyin savaşta olur böyle şeyler” diyen, ölen düşman askerlerinin ailelerini “Çocuklarınız bize emanet” diye teselli eden, “Yunan bayrağını bir milletin simgesidir” diye çiğnemeyen asil, erdemli ve yüksek bir karakterle savaş kazanmış bir komutana Deccal yani yalancı ve kötü karakterli diyen ya bu geçeği bilmeyen cahildir ya da iyi karakterli değildir.

Atatürk karşıtlarına göre: Savaşı o kazanmadı ki! Allah ordularını gönderdi onlar vasıtasıyla zafere ulaştık. Esir alınan birçok Yunan subayı, bizi Mustafa Kemal’in askerleri yenmedi, biz gökten inen yeşil bereli askerlere yenildik demişler. Bunun delili Kuran’da AHZAP-9 “Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik.” gibi Allah’ın savaşta inananları desteklemek için ordular gönderdiğine ilişkin ayetler.

Doğrusu: Bu ayetlere ve anlatılanlara göre, Allah’ın Atatürk’ü desteklemek için ordularını gönderdiğini Atatürk karşıtları kendi ağızlarıyla itiraf etmiş oluyorlar.

Atatürk karşıtlarına göre: Hayır, asla öyle değil.  Ordumuz, imamlarla, hocalarla doluydu ve abdestinde namazında  askerlerden oluşmuştu, Allah onlara yardım  için ordularını gönderdi, Atatürk için değil.

Doğrusu: Atatürk karşıtlarına bunları Allah söyletiyor çünkü bilmeden Atatürk’ü övmüş oluyorlar.

Atatürk karşıtları: Hayatta o kafiri övmeyiz.

Doğrusu: Bilindiği gibi Atatürk, söz konusu imanlı orduyu dışarıdan getirmedi. Onlar Osmanlı bireyleriydi ve askerleriydi. Ama Osmanlı, aynı imanlı askerlerle girdiği savaşların çoğunu kaybetti. Yani o kaybedilen savaşlardaki Osmanlı askerleri de abdest alıp namaz kılıp tekbir getirerek savaşıyorlardı ama yenildiler ve de sonunda yıkılma noktasına gelindi. Yoksa o askerler imansız mıydı?

Atatürk karşıtlarına göre: Olur mu hiç? Elbette imanlıydılar! Hatta çoğu zaman namazlarını kılıp savaşıyorlardı.

Doğrusu: Öyleyse Allah o savaşlara neden ordularını göndermedi de savaşları kaybettiler? Çünkü, Allah yalnızca imanlı olanlara değil aynı zamanda haklı olana, hak edene ve daha da önemlisi, galip gelmesini istediklerine yardım eder. Onun için eğer Allah Osmanlı’nın bekasını isteseydi Osmanlı yıkılmazdı. Kısacası Atatürk karşıtlarının işaret ettikleri ayetler ve anlattıklarının mantığına göre abdestinde, namazında ve de  tekbir getirerek savaşan bir ordu, Osmanlı’nın bekası için savaşınca  Allah yardım etmedi yenildiler ve sonları geldi. Fakat aynı imanlı askerler bu kez Atatürk  önderliğinde Türkiye Cumhuriyetini kurmak savaşınca Allah yardım etti ve mucize ötesi bir sonuçla galip geldiler. Demek ki Allah Osmanlı’nın değil Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını istemiş.

Atatürk karşıtlarına göre: Atatürk savaşırken iyi idi. Ama sonradan şımardı ve dine düşman olup kafir oldu.

Doğrusu: Atatürk’ün Kurtuluş savaşından sonra Cumhuriyet döneminde  ilk yaptığı işler; İslam dinini bilime emanet etmek için 1924’te İmam hatip okullarını kurdu, Diyanet İşlerini kurdu. Daha sonra Millet okuduğunu anlayarak inancını sürdürebilsin diyerek cebinden para vererek Kuran’ın Türkçe mealini hazırlattı ki Kuran’ı anlayarak okumak Allah’ın  emridir.  Hadisleri tercüme ettirdi. Hepsini onbinlerce adet bastırttı, parasız dağıttırdı. Hiç din düşmanı, kafir olan biri öncelikle bunları yapar mı? Hem de çok güçlü olduğu bir zamanda. Atatürk, dine değil, Kuran’ın da lanetlediği dini menfaat için kullananlara, yobazlığa ve hurafelere savaş açtı. Peygamberin hadisi var: Bir kimse okul, hastane cami gibi hayırlı eserler bırakırsa öldükten sonra da o kişinin amel defteri kapanmaz, o eserler durdukça onun defterine sevap yazılır. Bu hadise göre; Ankara’ya kadar yaklaşmış düşmanı yenip, bu topraklarda bize özgür bir vatan olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa eden başta Atatürk olmak üzere onun arkadaşlarının da amel defterleri  açıktır. Bu durumda yapılan her okulda, hastanede, camide, her okunan ezanda, özgürce yapılan ibadetlerde, Atatürk ve arkadaşlarının defterlerine sevap yazılıyor. Atatürk karşıtları da özgürce  kıldıkları her namazda yaptıkları her ibadette nefret ettikleri, deccal dedikleri Atatürk’ün defterine sevap göndermiş oluyorlar. Atatürk’ü Allah göndermiş ve desteklemiştir. Çünkü Milli Mücadele büyük imkansızlıklar içinde yürütülmüştü. Kazmayla, kürekle dünyanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı kazanmak mümkün değildir. Zaten  böyle bir zaferin tarihte başka bir örneği yoktur. Bu durumda Atatürk karşıtları Allah’ın desteklediği birine düşmanlık ediyorlar demektir.  Ayrıca, Allah nankörleri sevmez.

Mustafa Günen’in  21 Ekim 2016 tarihli Güncel Haber Ajansı köşe yazısından  http://guncelhaberajansi.com/ataturk-dusmani-bir-babanin-ogluyum-68806.html derleyen Bülent Pakman. Ekim 2016. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Atatürk içinde yayınlandı | 1 Yorum

Azerbaycanda kadınlar tek başına ev kiralayabiliyorlar mı?

Amerika’da eğitim gördükten sonra Bakü’ye geri dönen Günel İsakova 8 yıldır, kiralık tuttuğu evlerde yaşıyor. O, bir müddet evleri diğer hanımlarla paylaşsa da, çok zaman tek yaşadığını, bu yüzden de yıllar boyu bir çok zorluklarla karşılaştığını ifade ediyor.

Azerbaycan’da kadının tek başına ev kiralamasının ağır süreç olduğunu sadece Günel değil, röportaja katılanlar diğerleri de onaylıyorlar.

Onlar hem taşınmaz emlak emlakçilerinin, hem ev sahiplerinin, hem de komşuların ilişkisinden şikayet ediyorlar.

Emlakçiler çok kişisel sorular soruyorlar, ev sahipleri tek hanıma ev vermeye razı olmuyor, komşular ise izliyorlar, röportaja katılanlar böyle diyorlar.

Ev alış satışı ve kiralama işi ile meşgul olan emlakçiler ise diyorlar ki, ev sahipleri ekseri hallerde tek kadına kiraya vermekten imtina ediyorlar.

Emlakçilerden bazıları “kadın tek yaşamaz” dese de, bazıları ev sahiplerinin taleplerine uygun davrandıklarını bildiriyorlar.

Kişisel sorular

Ev aramak sürecinin zor olduğunu vurgulayan Günel İsakova diyor ki, 8 yıl evvel vaziyet daha da ağır idi.

az-kizlarOnun sözlerine göre, son yıllarda sırf ev kiralaması, alış satışını kolaylaştıran web sayfaları daha çok popülerleşti. O zamanlar ise, küçük emlakçi ofislerine başvuruluyormuş.

Her defa tek yaşayacağımı işittiğinde ya evi vermiyorlardı, ya da çok kişisel, kendilerini ilgilendirmeyen sorular soruyorlardı. Bazı emlakçiler alçaltıcı sorular sorarlardı, biliyor musun eve hiç kimseyi getiremezsin, diyorlardı“.  Günel ev sahiplerinin çalışan kadınlardan daha çok talebe hanımlara daha kolay ev kiraya verdiklerini açıklıyor.

Günel’e göre ev tuttuktan sonra problemler yine de bitmiyor. Günel diyor ki: “Ev sahipleri garip oluyorlardı. Tek kaldığımı bildiklerinde her ne bahane ile olursa olsun aylık parasını almaya akşam saatlerinde gelenler vardı. Öyle bir ev sahibim oldu ki, içkili halde telefon ederdi bana , ya da gelip kapıyı döverdi. Ertesi gün ise özür dilerdi ki, kendinde olmadığı için“.

Öyle bilirler ki, tek yaşıyorsan, ailen yoktur, seni koruyan veya seven insanlar mevcut değil“, diyen Günel son yıllarda bu sürecin bir az düzeldiğini de ilave ediyor.

Günel düşünür ki, emlakçi ve ev sahiplerinin böyle ilişkisi kadınlara karşı toplumda olan ayrımcılığın neticesidir. Günel diyor ki: “Toplumda önyargı var ki, kadın tek başına yapamaz. Kadın paralıysa, serbest yaşıyorsa, düşünürler ki, mutlaka onu birisi “himaye ediyor”. Başka insanları ile evi bölüşmek istemediğimi diyende, o dakika sebebini sorarlar. Onlar anlamıyorlar ki, insana kişisel alan lazımdır“.

Şimdilerde çok iyi bir emlakçiyle çalıştığını ve yaşadığı evin güzel bir sahibi olduğunu anlatıyor.

Günel 21. asırda bu halin müzakere edilmesini “gülünç ve manasız” olarak adlandırıyor. Yılların bu problemin halledilmesine yardım edeceğini hesap ediyor.

“Kadına fert gibi yanaşmıyorlar”

Üniversiteyi bitirdikten sonra Bakü’de çalışmaya başlamış İlknur Selamova da benzer hallerle karşılaşmış. O da 8 yıldır kiralık evlerde yaşıyor.

Azerbaycan’da bir kadın için en zor şey rahatlık arzulamaktır“, diyen İlknur üniversite zamanı ev bulmakta problem olmadığını ekliyor.

Çünkü kızlarla kalırdım, ailemin gönderdiği para ancak buna kifayet ederdi. Bütün ev sahipleri de kız talebelere evlerini severek açarlardı. Ancak öyle ki, üniversite bitti ve çalıştığımı, tek veya bir kız arkadaşımla yaşayacağımı dediğimde emlak komisyoncularının, ev sahiplerinin yüzündeki o ifadeyi görmek başka mesele idi“, İlknur böyle diyor.

İlknur hesap ediyor ki, emlakçilerin ve ev sahiplerinin % 99u bir kaç talebe hanımın bir yerde, sık sık ailesinin nezaret etmesi şartı ile kirada kalabileceğini düşünüyor. Eğitimi sona erdikten sonra onlar ya evlenmeli, ya da baba evinde oturmalıdır.

Bir kadın tek başına yaşamak istiyorsa, demek ki sağlam ayakkabı değildir. Bu fikirde oldukları için emlak komisyoncularının seninle konuşma tarzı değişir, hatta 5 dakika önce hiç yüzüne bakmayan adam bir anda aşk ilanı da edebilir. Tabii ki, böyle vaziyette ne kadar feminist olsanız da, eve taşındığınızda kardeşinizin geleceğini ve ya bir akrabanızla birlikte eve bakacağız diyerek “sahipsizolmadığınızı vurgulayamak zorunda  kalıyorsunuz“, diyor.

İlknur geçen yıl birkaç defa böyle sevimsiz tecrübelerinin olduğunu da ilave ediyor. Ona göre,  normal bir ev sahibi bulup eve taşındıktan sonra da problemler bitmiyor.

Şimdi de komşular seni izlemeye başlayacak. Eve kim girer, kim çıkar, binaya saat kaçta girip, kaçta çıkıyorsun – hepsine dikkat edecekler. Eğer hoşlarına gitmeyen bir şey olursa, ev sahibine şikayet etmekte gecikmeyecekler”, diyor. Ev sahiplerinin buna da karıştığını kaydediyor.

Öyle olur ki, bazen babam veya kardeşim beni görmeye geldiğinde önceden ev sahibine telefon edip haber vermişim ki, komşuların gazına gelip beni sinirlendirmesin“.

İlknur bu problemlerin Azerbaycan’da kadının fert gibi kabul edilmemesinden kaynaklandığını vurguluyor.

Azerbaycan toplumunda “Kadın kiminin kızı, kiminin anası, kiminin bacısıdır. Ancak asla özgür fert değil. Onun şahsi hayatı, arzuları, ihtirasları olamaz“, diyor.

Yasaklar

Şebnem Sabirli önce yüksek tahsil için, sonra iş için altı yıldır Bakü’de yaşıyor. O, emlakçilerden daha çok ev sahibi ve komşuların davranışından rahatsız olduğunu ifade ediyor.

Bazı ev sahipleri sırf evi hanımlara kiraya verdiği için çoğu zaman problemlerle ilgilenmiyor” diyor

Büyüğünün olmadığını varsayarak evdeki problemi halletmiyorlar“, diyen Şebnem bu meseleleri kendinin hallettiğini de kaydediyor.

Aynı zamanda bazı ev sahiplerinin hanım kiracılara sınırsız yasaklar koyduğunu da ifade ediyor.

Bezen gözdağı verirler ki, eve ancak kendiniz girersiz, dostlarınızı, oğlan tanıdıklarınızı veya akrabalarınızı getiremezsiniz. Bir nevi diyorlar ki, biz evi “ancak terbiyeli kızlara” veririz“, diyor.

Şebnemin sözlerine göre, oğlan kiracılarda bu kadar problem olmuyor ve onlar daha serbesttirler.

Bu cemiyette kız “temiz, başı aşağıda” olmalıdır. Hanımın hiç bir sosyal faaliyeti olamaz, eve geç gelmemelidir. Bu asırlar boyu erkeklerin kadına koyduğu sınırlardır“, diye kaydediyor.

Korku

Son bir yılda Şebnemle aynı evi paylaşan Zülfiye Safkanova başına gelen bir hadiseyi anlatıyor: “Daha evvel selam verdiğimiz komşulardan biri bir gece kapıyı dövdü. Açtığımda içkili olduğunu gördüm. O, kapıyı kapatmaya müsaade etmiyordu ve ev arkadaşımın numarasını istiyordu. Bağırdım ve bir süre sonra komşular geldi“, diyen Zülfiye bu hadiseden çok korktuğunu ve hiçbir zaman unutmadığını ilave ediyor.

Zülfiye diyor ki, aynı evde korka korka bir ay yaşayıp, daha sonra yeni eve taşınmışlar, ve ekliyor: “Tek yaşadığında adama sahipsiz gibi yaklaşırlar. Anlamıyorlar ki, kendi rahatlığın için, tek yaşamak istiyorsun. Ev sahibi kiraya ev vermekle bir tür hizmet takdim ediyor ve bunun karşısında para alıyor. Kiracı evi temiz tutmak, komşuları rahatsız etmemek gibi görevleri yerine getirmelidir, ancak kalan hiç bir şey ev sahibini ilgilendirmemelidir“.

“Kadın niye tek yaşasın?”

BBC Azerbaycancaya konuşan emlakçi faaliyeti ile meşgul olan şahıslar da tek kadına ev kiraya verilmediğini tasdikliyorlar.

Emlakçi Mehriban hanım tek yaşamak isteyen kadınları genelde “hafif hayat süren” olarak adlandırıyor ve “kadın niye tek yaşamalıdır” sorusunu soruyor.

Kadınlar niye tek yaşamak istiyor? Kadın niye tek kalsın, erkeği, kardeşi, anası, babası yok  mudur?!”, diyor.

Creative Group Taşınmaz Emlak ofisinden Dedecanov Tebriz’e göre, bu talepleri genelde ev sahipleri koyuyor. Sebebi ise “bazı hanımların gayrı kanuni hayat yaşamasıdır“. “Kiralık ev arayan ve onların şirketine başvuran hanımlardan, nerde çalıştığı, nerde yaşadığı, ailesinin olup olmadığı sorulur” diyor ve “Kadın da, erkek de insandır. Ancak ev sahiplerine hak veriyorum, ev sahibi eziyet çekiyor ev alıyor. İstemez böyle maksatlara istifade olunsun“,  diye kaydediyor.

Siyasi dikkat ayrılmalıdır

Kadın hakları savunucusu Leyla Hasanova’ya göre tek ev kiralamak sadece kadınların değil, evli olmayan çok adamın da yaşadığı problemdir. Gerçi bu problemler fertlerin cinsiyetleri ve cinsi yönelimlerine göre de farklılık gösterir, diye  ilave ediyor.

Onun sözlerine göre, Azerbaycan cemiyetinde tek adama karşı “ihtiyatlı olmak” hali var ve tek adam tehlike gibi görülür.

Kadınlara tek yaşaması için ya kiraya ev verilmiyor, ya da 100 tür şartla veriliyor. Çünkü ev sahipleri, dolayısı ile ataerkil zihniyet için “tek kadın olmak” normal olmayan hayat tarzıdır“, diyen Leyla ekseri hallerde kadına ancak ya aileli, ya da ailesindeki bir erkek, yani kardeş, baba referansı ile ev kiralamaya izin verildiğinden bahsediyor. “Aileli, “erkek referanslı” olmayan kadının başına bin tür kötü hadise gelebilir. Onu tek kabul etmemekle güya, böylece korumuş olurlar. Ancak bu “koruma üsulu” özü ataerkil kanunlara dayandırılıyor onu besliyor” diyen Leyla’ya göre, diğer sebep kadının “problem çıkarmasına karşı” ihtiyatlı olmaktır. Onun sözlerine göre, ev sahipleri kiracı hanımın ev sahibinin, komşuların, cemiyetin ideal kadın tipine uygun hayat tarzı olmaması, yani seks işçisi, yahut sevgilisinin olması gibi bir mesuliyeti üzerine almak istemiyorkar.

Ona göre, kadınların yaşadığı problemlere devlet de dikkat ayırmalıdır. Azerbaycan’da kadın problemine dair herhangi bir siyasi dikkat yoktur. Bütün kadın problemleri sosyal problem gibi kodlanır, ancak sosyal problem gibi kategorize edilir.

Eğer kadın problemleri, buna şiddet ve şiddet türleri aynı zamanda suçlar dahil olarak siyasi alanda değerlendirilirse, problemin hal yolu için bir adım olur“, Leyla Hasanova böyle diyor.

Azərbaycanda qadınlar niyə tək kirayə ev tutmaqda çətinlik çəkir? Günel Səfər BBC Azərbaycanca 10 Ekim 2016  http://www.bbc.com/azeri/azerbaijan-37610121?ocid=socialflow_facebook sayfasından çeviren Bülent Pakman. Ekim 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bu konudaki diğer yazılarımız:

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Azerbaycan, Bakü içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Vahdettin’in Kuran ve Hadis Meallerini Yasaklaması

Padişah Vahdettin, işgal yıllarında sadece İstanbul’daki bazı tarihi camileri ve mezarlıkları işgalcilere satmakla kalmamış, Kuran ve hadis meallerini de yasaklamıştır.

Mustafa Kemal’in komutasındaki Türk ordularının 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Savaşı’nı kazanmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra işbirlikçi Padişah Vahdettin bir kararname yayınlayarak ayet ve hadislerin meallerinin gazetelerde yayımlanmasını yasaklamıştır. 23 Ekim 1921 tarihli kararnameyle yasak bildirilmiştir. Kararname 19 Ekim 1921’de imzalanmıştır.

vahdettinKuran ve hadis meallerinin yayımlanmasını yasaklayan kararname 23 Ekim 1921 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesinde yayınlanmıştır. Kararnamede bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı belirtilmiştir. Vahdettin’in ve İstanbul Hükümeti’nin nazırlarının (bakanlarının) imzasıyla yayımlanan, gazetelerde Kuran ve hadis meallerinin yayınlamasını yasaklayan kararname şudur:

“11 Recep 1327 tarihli Matbuat Kanunu’na Müzeyyel Kararname:

Madde 1: Resail-i mevkuteden maada (Belli aralıklarla çıkan küçük kitaplardan başka) ceraidde (gazetelerde) Ayet-i Kuraniye ve Ehadis-i Şerife’nin meallerinden bahis olunabilirse de aynen ve tamamen derci memnudur, (yasaklanmıştır.) İşbu memnuiyete (yasağa) muhalif hareket eden gazetenin müdür-i mesulü ile makaleyi yazan, onar liradan yirmişer liraya kadar cezay-i nakdi ya, yirmi dört saatten bir haftaya kadar hapis ile yahud her iki ceza ile birden mücazat olunurlar.

Madde 2: İşbu kararname tarihi neşrinden muteberdir, (geçerlidir).

Madde 3: İşbu karar namenin icrasına Harbiye, Dâhiliye ve Adliye Nazırları memurdur.

Meclis-i Umumi’nin içtimaında kanun iye ti teklif edilmek üzere işbu kararnamenin mevki mer’iyyete vaz’ını irade eylerim.

17 Sefer 1340-19 Teşrinievvel 1337

İmza: Mehmed Vahideddin. Dâhiliye Nazırı ve Nafia Nazır Vekili: Ali Rıza, Hariciye Nazırı: Ahmet İzzet, Şeyhülislam: Nuri, Sadrazam: Tevfik, Şura’yı Devlet Reisi: Tevfik, Harbiye Nazırı ve Bahriye Nazır Vekili: Ziyaeddin, Ticaret ve Ziraat Nazırı: Safa, Adliye Nazırı: Kazım, Maliye Nazırı: Faik Nuzhet, Maarif Nazırı ve Efkafı Hümayun Nazır Vekili: Said”

Vahdettin, Kuran ve hadis meallerinin sadece gazetelerde değil kitaplarda da yayınlanmasını yasaklamıştır. 19 Nisan 1920’de kitaplarda da Kuran ve hadis meallerinin yayınlanması yasaklanmıştır.

Peki ama Padişah Vahdettin, Kuran ve hadis meallerini neden yasaklamıştır?

Bu soruya doğru cevap verebilmek için yasakların zamanlamasına bakmak gerekir. Vahdettin’in kitaplarda Kuran ve hadis meallerinin yasak tarihi 19 Nisan 1920’dir. Yani kurnaz işbirlikçi Vahdettin, TBMM’nin açılmasından dört gün önce böyle bir yasak getirerek Atatürk’ün ve Kuvayi Milliye hareketinin “dine aykırı hareket ettikleri” propagandasının zarar görmesini engellemek istemiştir.

Çünkü bilindiği gibi 11 Nisan 1920 tarihli bir fetvayla (Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin hazırladığı) Kuvayi Milliye’nin “din dışı” olduğu ve “Kuvayi Milliyecilerin faaliyetlerinin Allah’ın buyruklarına ve şeriata aykırı olduğu” ilan edilmişti. İşte Vahdettin, bu propagandanın etkili olması için, halkın Allah’ın buyruklarını okuyup anlamasına engel olmak istemiş, bu amaçla 19 Nisan 1920’de Kuran ve hadis meallerinin kitaplarda yayımlanmasını yasaklamıştır. Atatürk ise bu propagandaya karşı bir karşı fetva yayınlatmış ve TBMM’yi tekbir ve dualarla açtırmıştır.

Ayrıca Vahdettin, bu yasak kararından bir gün önce, 18 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye’ye karşı “paralı ordu” Kuvayı İnzibatiye’yi kurmuştur. İşte Vahdettin bu süreçte halkın Kuran’daki gerçekleri öğrenmemesi için Kuran ve hadis meallerine yasak getirmiştir. Vahdettin’in gazete ve dergilerdeki Kuran ve hadis meallerinin yasak tarihi ise 23 Ekim 1921’dir. İşbirlikçi Vahdettin, Türk’ün ölüm kalım savaşı olan Sakarya Zaferi’nden bir buçuk ay sonra Kuran ve hadis meallerini yasaklayarak halkın milli coşkusunun Kuran’la dini bir coşkuya dönüşmesini önlemek; Hristiyan işgalcilere karşı kazanılan bu zaferin aynı zamanda Kuran’a ve hadislere uygun bir mücadelenin sonucu olduğu gerçeğini halktan saklamak istemiştir, işgal yıllarında İstanbul’da işgalcilere cami ve mezarlık satması ve Kuran, hadis meallerinin gazetelerde, dergilerde ve kitaplarda yayımlanmasını yasaklaması, onun sadece vatana değil aynı zamanda İslam dinine ve Müslüman Türk milletine ihanet ettiğinin de kanıtlarıdır.

“Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” diye adlandırılan Halife Vahdettin, Kuran’ın ve Hadislerin anlaşılmasını engellemek için mealleri yasaklarken; kimilerince “dinsiz. İslam düşmanı” diye adlandırılan Mustafa Kemal Atatürk, Kuran ve Hadislerin anlaşılması için mücadele etmiştir. Kim gerçek Müslüman, kim gerçekten İslama hizmet etmiş, elinizi vicdanınıza koyup siz karar verin!.

Ayrıntı ve belgeler için: Atilla Oral, İşgalden Kurtuluşa İstanbul, İstanbul, 2013, s. 561,562

KaynakSinan MEYDAN, “Bütün Dünya”, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını. Sayı 2014/06, s. 39-40 http://www.butundunya.com/pdfs/2014-06-52849786545312313123128457854321.pdf (Yorumsuz alıntıdır)

Bülent Pakman. Ekim 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Osmanlı içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Vahdettin’in sattığı kiraya verdiği camiler ve mezarlıklar

Tarihimizin en “acımasız” cami satışı son padişah Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır.

Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı, ilk önce kültür miraslarına, ata yadigârlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa, bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu. Camileri, türbeleri, mezarları dahi sattırdı.

Mimar Sinan eserlerini yıktırdı. İşgal yıllarında Vahdettin’in hissizliği ve acımasızlığı sonucu kültür ve sanat varlıklarımız büyük zarar gördü.”

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelmiş, askeri doyurabilmek için İstanbul’daki bazı gayrimenkulleri satışa çıkarmıştır. Taksim Kışlası ve Talimhane Meydanı da satışa çıkarılanlar arasındadır. Talimhane ve Kışla, 500.000 liraya Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır (7/20 Şubat 1913). Ancak o Taksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de camii şerif vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulmuştu. Ancak Fransız şirket 1920’lerde kışla içindeki Taksim Mehmetçik Camii’ni de satın almak istemiştir. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camii’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete satmıştır. (23 Ağustos 1922). Dönemin Maliye Nazırı Vekili Tevfik Bey anılarında Taksim Camisi satış sözleşmesine de yer vermiştir.

Sonuçta Taksim Camii, Padişah Vahdettin’in emriyle ve 7000 lira bedelle Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. Cami satışına halkın tepki duyacağı düşüncesiyle ahalisinin tamamı Müslüman olan Safraköy’de bir cami inşasına karar verilmiştir. Ancak o dönemde böyle bir cami yapılmamıştır. Bakırköy’deki Safraköy Camii bölge halkının topladığı paralarla ancak 1957 yılında yapılmıştır. Ayrıca Vahdettin’in bu onur kırıcı satış sözleşmesi dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayımlanmayarak adeta halktan gizlenmiştir.

Bu apaçık gerçeğe rağmen saltanat sevicisi Cumhuriyet düşmanları “Taksim Camisi’ni İsmet İnönü yıktı!” yalanını söylemişlerdir.

Örneğin, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Taksim Camisi’ni, 1940 yılında İsmet İnönü’nün yıktırdığını iddia etmiştir.

İşgal yıllarında İstanbul hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır. Taksim Camii’nin satışında olduğu gibi, “Camii şerifi başka bir yere nakledeceğiz!” taktiğiyle tarihi Ağa Camii de satılmak istenmiş, fakat cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden satış gerçekleşmemiştir. İleri gazetesi, Ağa Camii’nin satışı için yapılan girişimleri öğrenip “Cami Satılır mı? Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar” başlıklı bir haber yapmıştır.

Bunun üzerine hükümet, cami arsasının bazı bölümlerini gayrimüslim bir şirkete kiraya vermiştir. Dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre, cami arsasına apartman inşa edilmesine çalışılmış, bu iş için yapılan ihaleyi Lefter adlı bir Rum almış. Bu sırada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması, İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul hükümetinden ve işgalcilerden temizlenmesi sayesinde Ağa Camii de satılıp yok edilmekten kurtulmuştur. Ağa Camii, satılmaktan ve yıkılmaktan son anda kurtulmuştur ama işgal yıllarının ihanetlerini, kirini, pasını taşımaktadır. Bir hayli yıpranmış, kırık dökük haldedir.

Şair Nazım Hikmet, 1921’de yazdığı “Ağa Camii” adlı şiirinin sonunda “Ey bu caminin ruhu bize mucize göster” diye yazmıştır. Ve çok değil bir yıl kadar sonra o mucize gerçekleşmiş, Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve işgalciler geldikleri gibi çekilip gitmişlerdir.

İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camii’ni satılmaktan yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir. Cami, 1937 yılında Vakıflar idaresi tarafından restore edilmiştir. Vakıflar idaresi bu yenileme için tam 22.432,30 lira para harcamıştır.

1937’de Ağa Camii tamir edildikten sonra caminin önüne, “Yurttaş dününü unutma bugünü iyi anlarsın” diye yazılmıştır.

Görüldüğü gibi Vahdettin, sadece işgalcilerle işbirliği yaparak vatana ihanet etmemiş, ayrıca tarihi camileri yabancılara satarak, satmak isteyerek veya satılmasını engellemeyerek de kendi tarihine, kültürüne ihanet etmiştir. Vahdettin’in “satış” girişimleri sadece İstanbul Taksim Camii ve Beyoğlu Ağa Camii ile sınırlı değildir.

İşte Vahdettin’in sattığı eserlerin kısa bir bilançosu:

1. Taksim Müslüman Mezarlığı’nın 17.000 liraya gayrimüslim sermayeli bir elektrik şirketine satılması.
2. Ayasofya Camii Şerifi’ndeki mahzenin satılması.
3. Laleli’de Sultan Mustafa Han Medresesi’nin önce satılması, sonra yıkılması ve yerine Laleli apartmanlarının yapılması.
4. Mustafa Ağa Camii Şerifi’nin 1300 liraya Harunaçi Efendi’ye satılması.
5. Sultan Mahmut Türbesi karşısındaki iki caminin satılması.
6. Üsküdar’da Acıbadem Dergâhı’nın yıkılıp yerine Tramvay Fabrikası’nın yapılması.
7. Bahçekapı’da Hamidiye Medresesi ile Eyüpsultan’da Mihrişah İmareti’nin ardiye olmak üzere kiraya verilmesi.
8. Bereketzade Camii Şerifi’nin satılmasına çalışılması (cami son anda kurtuldu).
9. Kasımpaşa-Beyoğlu Müslüman mezarlığının Vahdettin’in kararnamesiyle satılması.
10. Mimar Sinan’ın Haseki Sultan Hamamı’nın yıkılması.
11. Üsküdar Tahir Efendi Camisi’nin depo olarak kullanılmak üzere Amerikalılara kiraya verilmesi.
12. Vakıf çeşmeleri, sebillerin parayı bastırana kiraya verilmesi.
13. Yol yapıyoruz diye tarihi Yedikule Surlarının yıkılmaya başlanması.
14. Alemdağ ormanlarının satılığa çıkarılması.
15. General Harrington’un Taksim Ermeni Mezarlığı’nı futbol sahasına çevirmesi.
16. Bakımsız ve sahipsiz bırakılan camilerin soyulup soğana çevrilmesi.

Ayrıntılar için bkz: Atilla Oral, Charles Harrington, “Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u”, İstanbul, 2013.

KaynakSinan MEYDAN, “Bütün Dünya”, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını. Sayı 2014/05, s. 59-62 http://www.butundunya.com/pdfs/2014-05-52849786545312313123128457854321.pdf (Yorumsuz alıntıdır)

Bülent Pakman. Ekim 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Osmanlı içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın