Soğuk Savaş süresince Türkiye – Amerika ilişkileri

Öncesine ait yazılarımız:

ABD – Osmanlı Devleti ilişkileri  OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN,

Kurtuluş savaşı sırasında ve Lozan’da ABD’nin tutumu  OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Lozan’dan sonra Atatürk döneminde Türkiye-ABD İlişkileri OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Atatürk’ten sonra Soğuk Savaşa kadar Amerika ile ilişkiler OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

——————————————-

Demir Perde ve Truman Doktrini

5 Mart 1946’da, İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill, Amerika’nın Missouri eyaletinin Fulton kasabasında, Başkan Harry Truman’ın yanında Sovyetler Birliği’ne karşı siyasal savaş ilan eden ve Demir Perde ifadesine yer veren ünlü konuşmasını yaptı.

Sovyetler Birliği 07 Ağustos 1946 tarihinde Türk Boğazlarındaki geçişi düzenleyen 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili olarak Türkiye, ABD ve İngiltere’ye birer nota göndermiştir. Bu nota ile özetle; Boğazların Türkiye ile ortak savunulmasını, Boğazlar rejiminin Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından belirlenmesini ve Boğazların özel durumların dışında Karadeniz’e kıyısı olmayan ülke savaş gemilerine kapanmasını talep ediyordu. Bu isteklere Türkiye tarafından olumsuz yanıt verilmiştir. 24 Eylül 1946’da SSCB’den aynı nitelikte ikinci bir nota alan
Türkiye yine talepleri reddetmiştir.

ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de kendi adıyla anılacak “Truman Doktrini”ni (dış politika beyanını) açıkladı. ABD, komünizm ile silahlı mücadele veren ve komünist ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapmaya karar vermişti. Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye idi. Bu amaçla Truman, Kongre’den 400 milyon dolar kullanma izni istedi. Kongre’nin 22 Mayıs 1947’de bu isteği kabul etti. 75 sayılı yasa olarak anılan Kararda “Madem ki Türkiye ulusal bütünlüğünü, bağımsızlık ve hürriyetini korumak için ABD’den acil yardım talep etmiştir…” ifadesiyle talebin Türkiye’den geldiği özellikle vurgulanmıştır.

Komünizm geliyoor!

O sıralarda ABD Wisconsin eyaleti Cumhuriyetçi parti Senatörü Joseph Raymond McCarthy, tarihe “McCarthycilik” olarak geçecek olan bir anti-komünizm hareketi başlatmıştır. Bu hareket ABD Kongresinde Türkiye’ye bakış açısının değişmesinde önemli etki yapmıştır.  Hareket Türkiye’de de uygulamaları tetiklemiş ve komünizmi dinsizlik, ülkeye ihanetle özdeşleştirecek bir atmosferin yaratılmasına çok önemli bir katkı sağlamıştır.

Marshall Planı

Türkiye Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 12 Temmuz 1947’de Ankara’da “Türkiye’ye Yapılacak Yardım” Anlaşması imzalandı.

01 Eylül 1947’de TBMM tarafından onaylanan Anlaşma ile ilgili olarak Mecliste Nihat Erim:

Bugün Türkiye’nin ve Türkiye ile beraber dünyanın maruz bulunduğu tehlike, açıkça bu kürsüden ifade edebilirim ki, Amerika Birleşik Devletlerinin yardımı olmadan önlenemez… Bu vesika, Amerika Hükümeti tarafından verilecek ve şu kadar milyon dolarla ifade edilen bir askerî malzeme yardımı şeklinde, dar mütalaa edilmemek lazımdır. Bu vesika, bundan sonra, Türk-Amerikan yakınlaşmasının ve münasebetlerinin inkişafının temel taşı telakki edilmelidir. Büyük Millet Meclisi bu kanunu kabul ettikten sonra Türk- Amerikan münasebetleri yeni bir devreye girmiş olacaktır ” diyordu.

Anlaşmaya göre Türkiye ABD’nin verdiklerini, ABD’nin iznini almadan, anlaşma amacı dışında kullanamayacak veya başka ülkelere aktaramayacak; yardımların izlenmesi ve denetlenmesi amacıyla Amerikan resmi yetkililerinin ve basın temsilcilerinin Türkiye’ye giriş ve çalışmalarını kolaylaştıracaktı. Bu şart 1964 yılında zamanın ABD Başkanı tarafından sert bir mektup uyarısıyla hatırlatılacaktı. Söz konusu mektup ve bağlantılı olaylar yazımızın ilerideki bölümlerinde analiz edilmiştir.

ABD Kongresi 11 Eylül 1947 de Marshall Planı” olarak adlandırılan Avrupa Telafi Programını onayladı.

1948 Haziran sonuna kadar  Türkiye’ye 76 milyon doları teçhizat, 24 milyon doları diğer masraflar olmak üzere 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı. Diğer taraftan ABD bu süreçte, Anadolu’nun Sovyet istilasına uğraması durumunda bölgeye yığınak yapmayı ve ikmali kolaylaştıracak İskenderun – Ulukışla – Toprakkale ve Erzurum yollarının yapılmasına önem ve öncelik vererek yol yapımı için 5 milyon dolar tahsis etmiştir.

Askerî yardım programı başlangıçta Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernize edilmesi ve eğitilmesine yönlendirilmiştir. Bu süreçte, Türk ordusunun eğitimi için ABD’den birçok uzman personel Türkiye’ye gelmiş deniz, hava ve kara birliklerinde eğitim vermiştir. Marshall Planı kapsamında Türkiye’ye buğday, süt tozu, peynir gibi tarım ve gıda sanayi ürünleri de gönderilmişti. Kimyasal işlemlerle elde edilen süt tozları 1940’ların sonu, 1950’lerin başında sulandırılıp ilkokul öğrencilerine içiriliyordu.

Fulbright Antlaşması

27 Aralık 1947’de imzalanan “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” Türkiye’nin Milli Eğitiminin Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmesini öngörmekteydi. Antlaşmanın Eğitim Komisyonu’yla ilgili 5. maddesi şöyleydi:

Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye’deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır. Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi (Amerikan Büyükelçisi) verecektir.”

İsrail – ABD – Türkiye

Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda 29 Kasım 1947’de 13 ret, 10 çekimser, 33 kabul oyuyla Filistin’in topraklarının taksimiyle İsrail ve Filistin devletlerinin kurulmasına karar verildi. Kudüs ise uluslararası statüde kabul edildi. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Fransa taksim lehinde oy kullanırken İngiltere çekimser kaldı. Türkiye ise Arap ülkeleriyle birlikte taksime ret oyu verdi. David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıkladı. Amerika Birleşik Devletleri aynı gün İsrail’i tanıdı.

4 Temmuz 1948’de Türkiye ile ABD arasında Türkiye’nin Marshall Planı’na dahil edilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Türkiye 3 yıl içerisinde 137 milyon dolar yardım aldı. Fakat bunlar Türkiye açısında Sovyet tehdidinden korunmak için yeterli değildi. O yüzden Türkiye’nin İsrail-Arap politikasını değiştirmesi, 28 Mart 1949’da ilk Müslüman ülke olarak İsrail’in tanıyarak Ortadoğu’da müttefiklerinin yanında olduğunu göstermesi gerekiyordu. Ama bu da yeterli olmadı. ABD için Türkiye’deki İnönü iktidarı miadını (süresini) doldurmuştu.

Amerika Patrikhane’ye el atıyor

1453’de İstanbul’un Fethi’nden sonra, Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığı fermanla Fener Rum Patrikhanesi de denilen Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin yasal statüsü belirlenmişti.

1918’de Fener Rum Patrikhanesi, Osmanlı Devleti’nin peş peşe girdiği savaşlar sonucunda epeyce yıprandığını ve bir daha toparlanamayacağını düşünüyordu. Megalo ideayı hayata geçirmek için faaliyetlere başlamıştı. Fener Papazları “Hunhar, canavar suratlı, zalim Kemalistlerin zulümlerinden biz Hıristiyanları kurtarmaya gelin, Kemalistlerin Ankara’da ki zehirli yuvalarını bir an evvel yıkmak için acele edin” yazan broşürler dağıtıyor, Avrupa’dan yardım istiyorlardı.

Öte yandan Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurucusu 1884 Akdağmadeni doğumlu Papa Eftim: “Patrikhane’nin bize Türklüğümüzü unutturmak ve dilimizi değiştirtmek için aldığı bunca tedbirler hiç kar etti mi? İşte Türk tabiiyetimiz ve dilimiz olduğu gibi bakidir. Halis Türk ve Türk evlatları olduğumuzu her halimizle ispat etmekteyiz.” diyordu. Bu beyan üzerine İstanbul Hükumeti Papa Eftim hakkında yakalama kararı çıkardı. İstanbul’un emrini vatansever Keskin Kaymakamı Avni Bey yerine getirmedi. Papa Eftim’i teslim etmedi. Papa Eftim, delege olmadığı halde Sivas Kongresi’ne katıldı. Dönüşte Keskin’de bir miting düzenleyerek İstanbul Hükümetini tanımadığını ve yalnız Mustafa Kemal Paşa’dan emir alacağını bildirdi. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış duasını okuyan din adamları arasında Papa Eftim de vardı.

Cumhuriyet döneminde İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin etkinlik alanı sadece dinî konularla İstanbul’daki Rum cemaati ile sınırlandı.

1940’ların sonlarında Amerika Rusların bağlı olduğu Ortodoksluğu denetlemeye ve komünizme karşı kullanmaya karar verdi. Amerika, İstanbul’daki Fener Ortodoks Rum Patrikhanesini tüm dünya ve Rus Ortodokslarının bağlanacağı tek merkez haline getirerek Rusya’daki Ortodoksları komünizme karşı örgütlemeyi planlıyordu. İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Osmanlı dönemindeki gibi Ekümenik statüsüyle donatılarak değişik ülkelerdeki tüm Ortodoksların merkezi yapılmalı ve Amerikan buyruğunda çalışması sağlanmalıydı.

ABD Başkanı Truman 21 Şubat 1946’dan beri Fener Patriği olan Maksimos’u Rus yanlısı bularak 18 Ekim 1948’de istifa ettirdi, yerine Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu  Athenagoras’ı 1 Kasım 1948’de Fener Rum Patriği olarak atadı. Athenagoras o sırada Amerika’daydı.

1886’da Yunanistan’da Aristoklis Mathias Spriyu adıyla doğmuş olan Athenagoras Heybeliada Ruhban Okulu’nda eğitim almış ardından Korfu Metropolitliği ve New York Metropoliti görevinde bulunmuştu. Milli Mücadele yıllarında Anadolu’daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere Fener Rum Patrikhanesinde kurulan Mavri Mira teşkilatının yönetimindeydi. M. Kemal Atatürk, bunu NUTUK’ta şöyle anlatır (20. Bölüm Vesika 1): “Pek mevsûk elde edilen ma’lumâta (belgeye dayanan bilgiye) göre Rum Patrikhanesi’nde Mavri Mira isminde bir heyet teşekkül etmiştir. Bunun reisi Patrik Vekili Droteos, azaları: Atenagoras, Enez Metropoliti, Yunan Kaymakamı Giritli Katekhakis, Katelopulos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis, Siyari ismindeki zevâttır.”

Athenagoras Kıbrıs’ta İngiliz hakimiyetine ve Kıbrıs Türklerine karşı eylemler yapan EOKA’cı katillerin de baş tahrikçisiydi. Amerikan vatandaşıydı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadığı için de patrik olması Lozan Antlaşması uyarınca mümkün değildi. Başkan Truman’ın İnönü’den özel talebi üzerine bir gecede ’fevkalade telsik’ (olağanüstü vatandaşlığa alma) yoluyla Türk vatandaşı yapıldı.

AthenagorasTruman-247x300

Truman ve Athenagoras

Athenagoras, 26 Ocak 1949’da Başkan Truman’ın özel uçağıyla Türkiye’ye geldi ve ertesi gün törenle taç giydi. Türkiye Cumhurbaşkanı İnönü’ye Truman’ın özel mektubunu sunarken, “Ben Truman Doktrini’nin dini bölümünü teşkil etmekteyim” diyordu. Lozan’da Eyüp Kaymakamlığına bağlı bir kurum haline getirilmiş olan Patrikhanenin başı böylece Cumhurbaşkanlığı düzeyine çıkarılmış oldu.

Athenagoras’ı topluma ve üst düzey muhafakâr çevrelere hazmettirme işini Said-i Nursi üstlendi. Namı diğer Kürt Sait’e göre Athenagoras, tam bir “gizli Müslüman“dı. Öyle tepki verilecek bir adam değil, bilakis baştâcı yapılması gereken bir papazdı. Sait hemen Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ‘Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl-i necat olacaksınız‘ demiş. O da ‘Ben kabul ediyorum‘ diye cevap vermiş. Sait tekrar ‘Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?‘ diye sormuş. O, ‘Onlar kabul etmiyorlar‘ demiş. Sait’e göre Papaz kendisini gayet hürmetle karşılamış.

Sonuçta Athenagoras, Fener’e Patrik oluverdi. Yetinmedi tabii; Fener, Patriğe dar geliyor, Eyüp nahiyesinin tamamını istiyordu. Ekümeniklik sevdalısıydı. Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasında da ısrarlıydı. Yakın zamanda çıkan Belgeler Papazın katıksız CIA ajanı olduğunu netleştirdi.

Demokrat Parti iktidarında Fener’e verilen tavizler daha da artarken Fener Patrikhanesi karşıtı, Kurtuluş Savaşına destek olmuş Papa Eftim’in kurucusu olduğu Türk Ortodoks Patrikhanesi ise Türkiye Hükümeti nazarındaki itibarını iyiden iyide yitirmeye başladı. Menderes döneminde Papa Eftim’e Hizmeti Vataniye Kanunu uyarınca Atatürk tarafından bağlanan maaş kesildi. Papa Eftim’in oğlu Turgut Erenerol bu dönemi şöyle anlatıyordu: “Demokrat Parti dönemi bizim için en berbat dönemlerden biri oldu. Adnan Menderes o dönemlerde Athenagoras’ın ayağına gidip elini öptü. Athenagoras’ın elini öperek Amerika’dan hep dolarları alacağını zannediyordu.” Ayrıca Fener Patrikhanesini, İstanbul Rumlarını ve “Yunanistan’ı gücendirmemek” için 1953’teki Fethin 500. yılı törenlerine Menderes hükümeti katılmıyordu.

Menderes dönemi

14 Mayıs 1950’de Adnan Menderes iktidara geldi. Menderes, ayağının tozuyla Meclis kararı almadan 25 Haziran 1950’de, ABD ordusuna destek olarak, Güney Kore’ye  5000 kişilik kolordu gönderdi. Türk askerleri Güney Kore ve Çin birliklerine karşı çatışmalarda toplam 734 şehit, 2147 yaralı, 234 esir ve 175 kayıp  verdi. Bunlara karşılık Başbakan Menderes, New York’ta yapılacak NATO toplantısında Türkiye’nin üyeliğinin kabul edilmesini ummaktaydı. Fakat öyle olmadı, istek reddedildi, ABD yetkilileri sadece Türkiye’den askeri planlamalarını NATO komutanları ile birlikte koordine etmelerini istedi. Akdeniz devleti olan İtalya’nın NATO’ya alınıp, Türkiye’nin alınmaması Menderes’i hayal kırıklığına uğratmıştı. 

Bu arada, ABD’nin Sovyetler’in hava ve kara saldırılarından bir an önce korunacak önlemleri alması da gerekiyordu. Amerikan Hava Kuvvetleri USAF, Sovyetlerden gizli olarak, başta Adana olmak üzere Diyarbakır, Balıkesir, Bandırma, Kayseri, Eskişehir, Afyon ve Balıkesir’de hava üsleri tasarlamıştı. Fakat Türkiye NATO’ya alınmadığı sürece bunların hayata geçirilmesi mümkün kılmadı.  Sonunda ABD, savaş durumunda Türkiye’deki üsleri ve diğer tesisleri kullanmanın ve Boğazların Sovyetler’e kapatılmasını sağlamanın önemini zorunlu olarak kabul etti ve nihayet 18 Şubat 1952’de Türkiye NATO’ya alındı.

Böylece Soğuk Savaşla mücadele gereği ABD’nin Sovyetlerin komşusu Türkiye siyasetinde aktif rol almasına hiçbir engel kalmayacaktı. Ancak ABD, Türkiye’nin ileri gidip kendisini Sovyetlerle askeri çatışmaya sokacak bir eylem yapmasını önlemeye de azami dikkat sarfedecekti. O yüzden ilerde Türkiye’nin Suriye ve Irak’a askeri müdahalede bulunmasını istemeyecekti.

Türkiye’de ki misyon şefliğinde görev yapan ABD personel sayısı 1948 yılının Ekim ayı sonunda 374 iken bu sayı 1 Nisan 1952’de 1364 olmuştur.

Zamanında Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’tan kalma, İtalyanlar gelir diyerek Akdeniz’den Anadolu’ya yol inşa ettirmeyen politikayı terk eden Menderes, Amerika’dan gelen makinelerle karayolları hamlesine başladı.

17-25 Ocak 1954’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar ABD’ye resmi ziyarette bulundu. ABD ile Türkiye arasında 23 Haziran 1954’de “Askerî Tesisler Anlaşması (Military Facilities
Agreement)” imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Türkiye kendi topraklarında Amerikalıların uygun görecekleri yerlere üs kurma yetkisi vermiştir. Ardından 5 Mart 1955’de Adana’daki İncirlik Havaalanı tamamlandı, USAF-ABD Hava Kuvvetleri üsse yerleşti.

Arap Milliyetçiliği doğuyor

Baas Partisi 1940 yılında Şam’da Rum-Ortodoks inancında olan Mişel Eflak ve Sünni Selahaddin Bitar tarafından kuruldu. Baas’ın kuruluş ideolojisi Pan-Arabizmin iki destekleyici yan unsuru sosyalizm ve sekülarizmdi. Baas, inancı ne olursa olsun herkesin eşit olacağı laik bir Arap toplumu kurmayı hedefliyordu. Ancak İslam’a önem vermekten de geri durmuyordu. Baas’a göre İslam “Arap ulusal kültürünün temel ve ayrılmaz bir parçasıydı”. Baas 1947’de İskenderunlu Nusayri olan Zeki Arsuzi’nin de katılımıyla ilk kongresini yaptı.

Ortadoğu/Kuzey Afrika (Middle East North Africa – MENA) – ABD – Türkiye

Suriye’de 25 Şubat 1954 darbesiyle Batı yanlısı Albay Edip Çiçekli devrildi, komünist ve Arap milliyetçisi siviller duruma hakim oldular. 1954 seçiminden sonra Suriye’de politik dengelerin hızla Baas lehine değişmeye başlamasını ABD ve Türkiye, Ortadoğu’da komünist genişlemesi açısından endişe ile izliyorlardı.

ABD’nin inisiyatifiyle 1955’de Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik NATO’nun Orta-Yakın Doğu linkini oluşturan Bağdat Paktı – Cento kuruldu. Irak dışında, hiçbir Arap ülkesinin katılmadığı Paktın Arap alemindeki etkileri genelde olumlu olmamış, Arap ülkeleri içinde Pakta en fazla Mısır tepki göstermiş, onu Suriye ile Suudi Arabistan izlemiştir. Lübnan ve Ürdün Bağdat Paktı’na katılmamış ancak karşı bir tavır da takınmamıştır. İki ülke de bir anlamda tarafsızlık politikası izlemeye çalışıyordu. Böylece Bağdat Paktı, Orta Doğu’da ve özellikle Arap kuşağında birleştirici bir rol oynamak bir yana, bu kuşağın parçalanmasına aracı olmuştur.

Türkiye, Bağdat Paktı ile Ortadoğu’da aktif bir politika içine girmişti. Pakt Ortadoğu’da yükselen Nasır hareketine karşı Türkiye’nin Batı adına üstlendiği bir misyon haline gelmişti. Bağdat Paktı, Türk-Arap dostluğunu sarsmış, Türkiye’nin Arap dünyasında imajını genelde olumsuz etkilemiş, Mısır ve Suriye’nin Sovyetler Birliği ile uyumunu hızlandırarak Sovyetlerin bölgeye girmesine imkân sağlamış ve Türk-Sovyet ilişkilerine de gölge düşürmüştü.

Yıllar sonra Marsilya’ya sözde Ermeni soykırım anıtı dikilmesine izin vererek Türkiye’ye kazık atacak olan, o zamanların güya dostu ve NATO müttefiki Fransa’yı gücendirmemek uğruna Menderes Hükümeti 1955’de Birleşmiş Milletlerde Cezayir’in bağımsızlığına karşı  oy veriyordu.

1956 Temmuzunda Süveyş kanalının denetimini yürüten Fransa ve İngiltere ile kanalı devletleştirmeye kalkan Mısır arasında kanlı çatışmalar meydana geldi. İsrail de savaşa Mısır’a karşı katıldı. Türkiye Mısır’ın karşısında, İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alırken ABD ise İngiltere ve Fransa’yı kınamış ve Mısır’a ılımlı davranmıştır.

ABD, 5 Ocak 1957’de ikili ya da kolektif ilişkiler yoluyla Ortadoğu ülkelerini uluslararası komünizmden korumayı amaçlayan Eisenhower Doktrinini açıkladı. Lübnan ve Ürdün 1957 Eisenhower Doktrinine karşı sempati ile yaklaşmıştır. Lübnan söz konusu doktrine ilk destek veren ülkelerin başında yer almıştır.

Amerikanın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’in ABD Dışişleri Bakanlığına gönderdiği 25 Nisan 1957 tarihli rapor

Süveyş Kanalı krizinin etkisiyle  Suriye, Sovyetler Birliği ile yakınlaşarak, Sovyetlerden askeri teknoloji almaya başlamıştı.  Güçlenecek Suriye ordusunun Hatay’ı işgale kalkması olasılığı Türkiye’yi korkutuyordu. Nisan 1957’de Menderes Suriye’ye girmeye, hükümetini değiştirmeye karar verdi. Askeri müdahale için 14. Zırhlı Tümen tanklarını Hatay – Suriye sınırına yığdı. Ancak Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren, Bakanlar Kurulu ile toplantı halinde olan Başbakan Menderes’e giderek, “Askerlerinizi sınırın ötesinde görmek istemiyoruz, bu bir rica değil” ültimatomuyla harekatı önledi ve tanklar geri döndü. O zamanlar İskenderun’da yaşayan küçük çocuktum, tankların gece yarısı evimizin önünden geçtiklerini çok iyi hatırlıyorum. İşin aslı şuydu, O sırada ABD de CIA kanalıyla Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli’yi devirecek bir darbenin peşindeydi. Menderes’in işi karıştırıp planı alt üst etmesini istememişti. Ancak Kuvvetli darbeyi haber alıp darbeye karışacak Suriyelileri tutukladı, Amerikalı diplomatları da sınır dışı etti. Menderes ve ABD de böylece havalarını almış oldular.

1 Şubat 1958’de Suriye ile Cemal Abdülnasır’ın yönetimindeki Mısır, “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adı altında birleştiklerini ilan ettiler. Suriye daha sonra 1961’de Birlikten ayrılacaktı.

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, 17 Temmuz 1958’de ABD’nin Bağdat Paktı’na destek vereceğine dair bir deklarasyon yayınlamıştır.

Lübnan’da 1958 yılında iç karışıklık yaşanmıştır. Yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olan halk Nasır taraftarı olanlar olmayanlar şeklinde ikiye ayrılmıştır. Eisenhower Doktrini’ne karşı olan halk ayaklanmış ve gösteriler yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine Lübnan’ın Hristiyan Cumhurbaşkanı Chamoun batılı ülkelerden yardım isteyerek Türkiye ve Irak’ın Lübnan’a müdahale etmesini istemiştir.

Irak Başbakanı Nuri Said Paşa askeri birliklerini Irak’ın güneyine sevk ederken General Kasım ve Abdüsselam Arif bir darbe ile 14 Temmuz 1958’de hükümeti ele geçirmiştir. Bu darbe sırasında Kral Faysal, Prens Abdullah ve Başbakan Nuri Said Paşa öldürülmüş Irak Bağdat Paktından çekilmiştir, Rusya’nın Irak’a sızabilme olasılığının doğması ABD’yi endişeye sevk etti. ABD 15 Temmuzdan itibaren Lübnan’a 5 bin deniz piyadesi çıkarmaya başlamıştır. Bu olaydan Ürdün de etkilenmiş ve Kral Hüseyin ABD ve İngiltere’den yardım istemiştir. İngiltere bu çağrı üzerine 2200 kişilik askeri bir kuvvet göndermiştir. ABD gereksinim olmadıkça Türkiye’nin bölgede bir harekette bulunmamasını istedi.

Bu dönemde Cemal Abdül Nasır önderliğinde Amerikan karşıtı Arap uyanışı Türk halkına “Araplar pistir, ne Arabın yüzü ne Şamın şekeri, onlar bizi arkadan vurmuştu” olarak empoze ediliyor, Türk halkı Araplara düşman oluyor, en azından sevmiyor uzak duruyordu. Araplar da aynı şekilde Türklere karşılık veriyorlardı.

27 Mayıs 1960 ihtilali

ABD yardımlarından kısa vadeli kazanımlar uğruna, orta ve uzun vadede  Türkiye’nin ulusal savunma stratejileri ABD’ye bağımlı kılınmış ve 1920’li ve 1930’lu yıllarda büyük özverilerle elde edilen ulusal savunma sanayimiz ihmal edilmiştir. 1959 yılına gelindiğinde Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, dış politikada alternatif arayışlara yönelmesi gerektiğini ifade etmeye başlamıştır: “En büyük hatamız, kayıtsız şartsız Amerika’ya tabi olmamız. … Adnan Bey ısrarlarım karşısında Sovyetlerle ekonomik alanda işbirliği yapılmasını ve Üçüncü Dünya ülkelerinin lideri durumunda bulunan Hindistan ile ilişki kurulmasını kabul etti. Ben de Başbakan Menderes’in Moskova’yı resmen ziyaret etmesi için gerekli girişimlerde bulundum. Bu girişimlerin özellikle Amerika’yı rahatsız ettiğini biliyorum.”

Cumhurbaşkanı Bayar da 1 Kasım 1959’da Meclis’te yaptığı konuşmada, sonraki dönemde Menderes’in konuşmalarında da benzer vurgular vardı .

ABD’nin Türkiye’ye verdiği yardım ve kredilerin nasıl kullanılacağı konusunda görüş ayrılığı vardı. Dönemin Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Melih Esenbel’e göre, ABD Türkiye’nin ithalatı kısıp kalkınma hızını düşürmesini istiyor, sanayileşmesine ve hatta inşa edilmesi planlanan yeni baraj projelerine karşı çıkıyordu. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ise başlanan projeleri tamamlamak istiyordu.Sadece yol açarak bu işin gitmeyeceğini anlayan ve ağır sanayi kurmak isteyen Menderes ABD’den para alamayıp, Ruslara göz kırpmaya falan niyetleniyordu. 1960 Temmuz ayında Moskova’ya gideceğini açıkladı.

ABD, Türkiye’den kaçak yollardan ülkesine sokulduğunu iddia ettiği haşhaş üretimini yasaklamasını istiyordu. Bu talep, 1959’da Washington’daki CENTO toplantısında Menderes’e iletildi, yanıt retti.

6-7 Aralık 1959’da  ABD Başkanı Eisenhower Türkiye’yi ziyaret etti. Ardından 28-29 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da öğrenci eylemleri başladı ve şiddetli bir şekilde bastırıldı. Olaylar nedeniyle İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi. Gösteriler 5 Mayıs’ta Ankara Kızılay meydanında tekrarlandı. 21 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencileri sokağa çıkıp yürüdüler. Sonunda 27 Mayıs 1960’da Demokrat Parti askeri darbeyle iktidardan indiriliyor, Menderes’i deviren cuntanın ilk mesajı NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız oluyordu.

İç politika açısından da zor günlerdi. Hükümet karşıtı gösteriler düzenleniyordu. Bu gösterilere Türkiye’deki ABD ve NATO kurumlarında çalışan muhalif subay ve memurlar da aktif biçimde katılıyordu. ABD bu kişilere engel olmadı, 5 Mart 1959 tarihli Türk-Amerikan Güvenlik Anlaşması’nın verdiği yetkiyi de kullanmadı. 27 Mayıs’tan 18 gün önce, ABD’yi olağanüstü hallerde müdahaleye yetkili kılan başka bir anlaşma daha imzalandı. Fakat ABD’li yetkililer önceden haber almış olmalarına rağmen Menderes’e darbeyi ihbar etmediler, Türk hükümeti de ABD’den yardım talep edemedi.

27 Mayıs 1960 ihtilalinden 6 ay önce Ankara’ya gelmiş olan  Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) Türkiye masası şefi Ruzi Nazar, anlatıyor: “Türkiye’ye uzun zaman kalmak için gitmedim. Ama gittiğimde siyasi vaziyet çok kötüydü. Demokratlar ile Halk Partililer Meclis’te yumruk yumruğa kavga ediyorlardı. Halk Partisi üniversitelerde çok tesirliydi. 1960’ın Mart ayından sonra Atatürk Bulvarı’nda üniversite talebeleri yürüyüş yapmaya başladı. ‘Ya ya ya, şa şa şa İsmet Paşa çok yaşa’ diye bağırırlardı. Kardeş muharebesi çıktı. ABD Büyükelçisi Ankara civarındaki ABD vatandaşlarını elçiliğin arkasındaki park yerine toplayarak ‘Biz Amerikalılar Türk halkının dostuyuz. Türk devleti de bizim devletimizin dostudur. Ama Türkiye’de kardeş kavgası var. Ben sizden rica ediyorum Türk dostlarınızla bir süre yanlış anlaşılacak görüşmeler yapmayın. Davetlere toplantılara gitmeyin. Taraflardan birini destekler mahiyetteki davranışlardan kaçının‘ diyen konuşma yaptı. Bunun üzerine herkes çok dikkatli davrandı. 27 Mayıs ihtilalinin ardından ihtilalin önde gelen isimlerinden Cemal Madanoğlu görevden uzaklaştırılmıştı. Bir gece Mebusevlerdeki evimin zili çaldı. Bir baktım kapıda Madanoğlu var. İçeri buyur ettim. Viski ikram ettim. Madanoğlu ordu içerisinde kendisini destekleyen subaylar olduğunu ve onlarla birlikte ihtilal yapmak istediğini anlatarak Amerika’nın desteğini istedi. Madanoğlu’na dedim ki; ‘Paşam yanlış kapıyı çalmışsınız’.  Madanoğlu, Türkeş ve arkadaşlarının idam edilmesini istiyordu. Bunun üzerine biz ve Alman Büyükelçiliği devreye girerek Cemal Gürsel’den idamın durdurulmasını istedik.

Özbekistan doğumlu Ruzi Nazar 2. Dünya savaşında Sovyet ordusunda asteğmenken, Ukrayna cephesinde ağır yaralanmış, sonrasında esir kampına düşmemek için karşı taraf olan Alman ordusuna bağlı Türkistan Tugayları’nda savaşa katılmış, savaş sonunda da ortada kalan Türkistanlı soydaşlarının Sovyetlere iade edilmemeleri çalışmalarında oldukça başarılı olmuştur. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğindeki Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanabilmesi için CIA ajanlığı yapmış, o dönemde Sovyetleri yıkma merkezi olarak faaliyet gösteren Ankara Kızılay’daki “Amerikan Haber Ajansı“nda da çalışmıştı. Ruzi Nazar’ın hikayesi başka bir yazımızda anlatılmaktadır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

CIA ve askeri müdahaleler

Anlaşılan şuydu ki CIA 1960 ihtilalinin istihbaratını almış, Cunta’dan aldığı güvenceyle ABD çıkarlarına daha yararlı olacağına kanaat getirdiği için engel olmayı düşünmemişti. CIA, ileriki yıllarda Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı oluşturulan Ergenekon, Balyoz, Fuhuş kumpas davalarını, 15 Temmuz 2015 olaylarını yakından izlemekle yetindi. Ancak 12 Mart 1971 askeri muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesinde durum farklıydı ve CIA o zamanlarda iktidar değişikliğini yararına görerek aktif rol almıştı.

Ankara’da küçük Amerika

Darbeden iki ay sonra ABD Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirdi. Sovyet propagandası yapan radyo istasyonlarına karşı yeni radyo istasyonları kurulmaya başlandı. DP hükümeti döneminde kısıtlanan dış yardım ve krediler, darbe sonrası artarak devam etti. 27 Mayıs’tan sonraki altı ayda yapılan Amerikan yardımı 279 milyon doları buldu.

Amerikalı ve diğer yabancıların yoğunlukla yaşadıkları Ankara Kocatepe semti, Sıhhiye’deki PX-Post Exchange özel Amerikan marketi,  Kızılırmak sokaktaki Amerikan sineması, öğrencilerini Amerika’dan getirtilmiş sarı okul servis otobüslerinin taşıdığı ilk okul – orta okul – lise American Elementary American High School (Department of Defense Education Activity -DoDEA’ya bağlı), Mithatpaşa caddesinde TUSLOG (The United States Logistics Group), JUSMMAT (Joint United States Military Mission for Aid to Turkey), Cinnah’da AID (American International Development), Peace Corps (Barış Gönüllüleri), Balgat’ta lojistik Amerikan üssü ile küçük bir Amerika kuruluvermişti. Adana’da İncirlik’te ve birçok yerdeki üslerde Amerikan askerlerinin, aileleriyle, tamamen Amerika’dan uçakla getirilen yiyecek, coca-cola dahil içecekleriyle kendilerini ülkelerinde hissetmeleri sağlanmaktaydı. Ankara İtfaiye meydanında, ülkelerine dönecek olan Amerikalıların 2. el eşyalarını ve paket meyve sularına kadar ellerinde kalanları satan dükkanlara halk PX’den esinlenerek Bit-X adını vermişti.

I Love Amerika

Soğuk savaş sırasında Türkiye’de yoğun şekilde Moskofların düşman, gözlerinin Türkiye topraklarında olduğu, Rusya’da hayatın cehennemden farksız olduğu gibi  propagandalar yapılıyordu. Bir yandan da anti-komünist cadı avı sürdürülüyordu. Ruslar ve komünizm ucundan, kıyısından bile övülemezdi.

Amerika’dan gelen süt tozları, yıllarca tatsız, sert kevgir çiğnemeye alışmış halkın ilk kez tanıştığı şekerli uzun ince yassı jikletler, mentollü hafif içimli Salem sigarası radyolarda “I love America” şarkıları, “Amerika dostumuz, onlar olmasa Kuruçef bizi çoktan yutardı” söylevleri gırla gidiyordu.

Rita Hayworth’lı, Clark Gable’lı Amerikan filmlerini seyreden halka, tek katlı, garajında yayla gibi bir araba duran, uzun geniş çim bahçeli, marketlerden devasa kese kağıtlarla taşınan yiyeceklerle dolu dev derin donduruculu, birkaç yatak odalı Amerikan evleri  “American Way of Life – Amerikan Hayat Tarzı” olarak sunuluyordu. Zenginlik, fırsatlar ve özgürlük ülkesi olarak gösterilen Amerika “Bakın biz böyle yaptık, siz de bize takılın hayatınızı yaşayın”, “Biz bu işi biliriz, biz ne dersek onu yapın” mesajları veriyordu.

Amerika kızmasın diye Rus Salatasının adı Amerikan salatası oluveriyordu. Amerika, zeytinyağından vazgeçin soya yağına alışın diyordu.

Western filmlerinde, gerçekte bir kısmı Türk genleri taşıyan, sonunda soykırıma uğrayan Amerika yerlileri  “beyazların kafa derilerini soyan, katil, ilkel vahşiler” olarak halka empoze ediliyordu. Henüz seri okumayı yeni öğrenmiş bir çok Türk çocuğunun ilk kitaplarının arasında Teksas, Tom Miks, Pekos Bill gibi vahşi! olarak adlandırılan Kızılderililere karşı kahramanca savaşan, fazilet timsali, medeni beyazların maceralarını içeren çizgi romanlarla, Türk çocuklarının kafalarında Kızılderili düşmanı ve Amerikan sempatizanı imajı oluşturuluyordu.

Atatürk döneminde sekteye uğrayan Amerikan okullarına Barış Gönüllüleri alternatifi

Atatürk döneminde misyoner/yabancı okullarının yabancı dil dışında Türk müfredatına bağlanması üzerine alternatif olarak ABD’nin, güya eğitime yardım amaçlı olarak 1962 yılında Türkiye’ye gönderdiği 1201 Barış Gönüllüsü, Anadolu’nun feodal, etnik ve mezhepsel yapısını, sosyal durumunu, bölgesel etnik ve inanç farklılıklarını, politik yapıyı incelemelerine kalınan yerden devam ettiler. Geçmiş etnik olayların izlerini araştırdılar. Doğu Anadolu’da eski Ermeni mezarlarının fotoğraflarını çekerek yıllar sonra “işte bunlar Türklerin soykırım yaptığının kanıtı” diye Dünya’ya afişe ettiler. Günümüzün ayrılıkçı Kürt  hareketinin temellerini attılar. Bir bölümü de boş günlerinde misyonerlik faaliyetler yürüttüler, Amerika’nın ideolojisi için altyapı oluşturmaya çalıştılar. Sonunda 1970 yılında daha fazla dayanamayan Süleyman Demirel hükümeti tarafından Türkiye’yi terk etmeleri istendi. Ancak geç kalınmıştı. Barış Gönüllülerinin ektikleri tohumlar 8 yıl sonra PKK olarak semeresini  vermeye başlayacaktı.  Barış Gönüllüleri ile ilgili araştırma yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Kıbrıs’ta Kanlı Noel

1 Temmuz 1878’de devletler hukukunda görülmemiş garip bir antlaşmayla Osmanlının sultanı 2. Abdülhamid Kıbrıs adasını İngiltere’ye verdi. İngiltere, buna karşılık her yıl Osmanlı’ya 22 bin 936 kese altın ödeyecekti.

Kıbrıs Rumları, Enosis yani Yunanistan ile birleşmek amacıyla, İngiltere yönetimine karşı 1955’de EOKA örgütünü kurdular. EOKA, İngilizlere olduğu kadar adada varlıklarını istemedikleri Türklere karşı da saldırılarda bulundu.

Menderes Hükümeti’nin 11 Şubat 1959’de imzaladığı Zürih ve Londra antlaşmalarıyla Kıbrıs iki toplumlu ortak yönetimli bağımsız devlet oldu. Antlaşmalara göre Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Kıbrısta garantör devlet oldular ve asker bulundurdular.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olan Papaz Makarios 1961 yılında mevcut anayasa ile Kıbrıs’ın yönetilemeyeceğini, anayasada on üç maddelik bir değişiklik yapılması gerektiğini tek yanlı olarak ilan etti. Kıbrıs Türk Cemaatinin bu değişiklikleri kabul etmemesi üzerine 21 Aralık 1963’de EOKA adayı Yunanistan’a bağlamayı amaç edinen Akritas planı çerçevesinde Türk tarafına karşı etnik temizlik çalışmalarını  başlattı. Lefkoşe’nin Türk kesimi kuşatma altına alındı. Kanlıdere bölgesinde Türklere karşı “temizlik” operasyonları yapıldı. Bu olaylar arasında en vahşi olanı  o sırada binbaşı olan Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın, evinin banyo küvetinde eşinin ve üç çocuğu ile katledilmeleridir. Küçük Kaymaklı’da ve Ayvasıl’da ise Türklere saldırılar yapıldı. 103 Türk köyü yakılıp yıkıldı, Türkler evlerini köylerini terk edip kaçmak zorunda bırakıldı.

O sırada Türkiye’de İsmet İnönü Başbakandı. 25 Aralık 1963’te Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları Lefkoşe üzerinde ihtar uçuşu gerçekleştirdiler. Bunun üzerine İngiltere ve Yunanistan  adaya barış gücü gönderilmesine razı oldular. Ancak saldırılar durmuyordu.

Amerika güya Kıbrıs sorununu çözmeye kalkışıyor

Türkiye, Kıbrıs’taki “vahşetin derhal durdurulması için ABD ve İngiltere’den gerekli girişimlerde bulunmalarını” istedi. İngiltere her zamanki gibi kendisinden ayrılmış sömürgelerle pek fazla ilgilenmeme havasındaydı. Artık iş Amerika’ya kalacaktı.

28 Ocak 1964’te, İnönü, ABD Ankara Büyükelçisi Raymond Here’ye, Kıbrıs’taki durumla ilgili teminat verilmemesi halinde Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale edeceğini bildirdi.

Kıbrıs’ta hiçbir zaman taraf olmamış Amerika iki NATO ülkesinin silahlı çatışmaya girmesini önlemek için ilk kez işe karışmaya karar verdi. ABD  İngiltere ile danışarak 31 Ocak 1964’de ortak bir plan sundular. Bu plana göre adaya gelecek 10 bin kişilik bir NATO birliği ile 1200 kişilik bir ABD birliği de Türk, Yunan, İngiltere birliklerine katılacak, bu birlikler bir İngiliz Komutanın emrinde olacak ve NATO bir arabulucu tayin edecektir. Planın Makarios tarafından reddinden sonra, ABD Dışişleri Bakanı George Ball tarafından sunulan bir diğer barış planı da, Makarios tarafından reddedildi.

Bu sırada Kıbrıs’ta Türklere yönelik saldırılar yeniden başladı. 150’den fazla Türk öldürüldü. Hükümet, 16 Şubat 1964’te meclisten yetki almayı beklemeden askeri birlikleri İskenderun’dan çıkarma gemilerine bindirdi. 9 savaş gemisinden oluşan bir donanma Kıbrıs’a doğru hareket etti. Rumlara gözdağı vermek için Kıbrıs açıklarına gelmiş olan Türk gemileri ertesi gün geri döndüler. 10 Mart 1964’te TBBM’de 5.5 saat süren gizli oturumda Hükümete gerektiğinde Kıbrıs’a müdahale yetkisi verildi. Ardından 1930 tarihli Türk Yunan ticaret ve vize antlaşmaları kaldırıldı.  Ortodoks Patriği ve Yunan uyruklular sınır dışı edildi. Yasal düzenlemeyle Türk karasuları 6 mile, balıkçı alanları da 12 mile çıkarıldı.

Amerika’nın önderliğine inanmak

Makarios, 4 Nisan 1964’de Türkleri Kıbrıs yönetiminden çıkardığını açıkladı. Bu tek taraflı karar Londra ve Zürih antlaşmalarına aykırıydı. İnönü, 15 Nisan’da Time dergisine verdiği mülakatta “İttifakın içinde mesuliyeti olan Amerika’nın önderliğine inanıyordum, bunun cezasını çekiyorum” dedi.

Bakanlar Kurulu 2 Haziran 1964’te Kıbrıs’a müdahale kararı aldı. 6 Haziran 1964’te çıkarma yapılacaktı. Askeri hazırlıklara başlandı.

Johnson’un mektubu

Tam bu sırada 5 Haziran 1964’de ABD Başkanı Johnson, Kıbrıs’a müdahale etmeye hazırlanan Başbakan İnönü’ye “Tek taraflı harekete geçemezsiniz”, “Sovyetler müdahale ederse karışmayabiliriz”, “Sert tepki göreceksiniz”, “Bizim silahları kullanamazsınız”, “ Müdahale ederseniz Kıbrıslı Türkler toptan imha edilirler”, “Güvenlik ve refahınızı düşünüyoruz”, “Çıkarlarınızla ilgileniyoruz”, “Geniş çaplı savaşa yol açar” ve “Her türlü kararı geri bırakın” tehditlerini içeren bir mektup gönderdi. Mektubun tam metni şöyleydi:

Sayın Bay Başkan,

Türkiye hükümetinin Kıbrıs’ın bir kısmını askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi şekilde endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta sonuçlar doğurabilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından izlenmesini, hükümetinizin bizimle önceden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile uyuşur saymıyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere kararınızı birkaç saat geciktirmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyunca Türkiye’yi en sağlam şekilde desteklediğini kanıtlamış olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde sonuçları olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının hükümetiniz bakımından doğru olduğuna gerçekten inanıp inanmadığınızı size sorarım. Bundan ötürü böyle bir harekete girişmeden önce, Birleşik Amerika Devletleriyle tam istişarede bulunmak sorumluluğunu kabul etmenizi özellikle rica etmek mecburiyetindeyim.

1960 tarihli Garanti Antlaşması hükümleri gereğince, böyle bir müdahalenin uygun olduğu kanaatinde bulunduğunuz kanısındayım. Bununla beraber, Türkiye’nin düşündüğü müdahalesinin, Garanti Antlaşması tarafından açıkça yasaklanan bir çözüm olan taksimi gerçekleştirme amacına yönelmiş olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım.

Ayrıca söz konusu antlaşma güvence veren devletler arasında danışmayı gerektirmektedir. Birleşik Amerika bu durumda bütün danışma olanaklarının hiçbir şekilde tüketilmediği ve dolayısıyla tek taraflı harekete geçme hakkının henüz kullanılamayacağı inancındadır.

Diğer taraftan Bay Başbakan, NATO vecibelerine de dikkatlerinizi çekmek zorunluluğundayım. Kıbrıs’a gerçekleşecek Türk müdahalesinin Türk- Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya götüreceği konusunda aklınızda en küçük bir kararsızlık olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey’da yapılan son NATO Bakanlar Kurulu toplantısında Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşın kelimenin tam anlamıyla düşünülemez olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemişti. NATO’ya katılım esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle savaşamayacaklarını benimsemek demektir. Almanya ve Fransa, NATO’da müttefik olmakla 100 yıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir. Aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye’den de beklenilmesi gerekir. Ayrıca Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliği’nin soruna doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin, tam rıza ve onayı olmadan Türkiye’nin girişeceği bir hareket sonucunda, ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye’yi savunmak yükümlülükleri olup olmadığı konusunda fikir alışverişi etmek fırsatını bulmamış olduklarını değerlendireceğiniz kanısındayım.

Öte yandan Bay Başbakan, bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye’nin yükümlülükleri dolayısıyla da endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler Ada’da barışı korumak için kuvvet sağlamıştır. Bu kuvvetin görevi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta süresince Ada’daki şiddet hareketlerinin azaltılmasında giderek başarılı olmuşlardır. Birleşmiş Milletler arabulucusu henüz işini bitirememiştir. Hiç kuşku yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler çabalarını baltalayacak olan ve bu çetin soruna Birleşmiş Milletler tarafından akla uygun ve barışçı bir çözüm bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir umudu yıkacak olan, Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert bir şekilde tepki gösterecektir.

Aynı zamanda Bay Başbakan, askeri yardım alanında Türkiye ile Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye’yle aramızda mevcut Temmuz 1947 tarihli anlaşmanın 4. maddesi mucibince, askeri yardımın veriliş amaçlarından başka amaçlarla kullanılmaması için, hükümetinizin Birleşik Devletlerin onayını alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış bulunduğunu çeşitli vesilelerle Birleşik Devletlere bildirmiştir. Var olan koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından sağlanmış olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik Devletlerin onay vermeyeceğini size bütün içtenliğimizle bildirmek isterim.

Düşünülen Türk hareketinin fiili sonuçlarına gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs Adası üzerinde on binlerce Kıbrıslı Türk’ün öldürülmesine yol açabileceği durumuna en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek zorunluluğunu duyuyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete girişilmesi kızgınlık doğuracak ve girişeceğiniz askeri hareketin korumaya çalıştığınız kimselerin pek çoğunun toptan yok edilmesini önleyecek derecede etkisi olması olanaksızlaşacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin varlığı böyle bir faciayı önleyemeyecektir.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin ilgisine karşı, ilgisiz olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığını size temin etmek isterim. Gerek açıkça gerek özel olarak, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamakta ve Kıbrıs meselesinin kesin çözümünün konuyla doğrudan doğruya ilgili tarafların rızasına dayanması hususu üzerinde direnmekte çaba gösterdik. Amerika Birleşik Devletlerinin sizin lehinize yeter derecede eylem harcamadığı hissini taşımanız mümkündür.

Fakat herhalde bilirsiniz ki politikamız Atina’da en sert biçimde kızgınlığa yol açmış (Bizim aleyhimizde orada nümayişler yapılmış) ve Amerika Birleşik Devletleriyle Başpiskopos Makarios arasında, esaslı bir uzaklaşma doğurmuştur. Daha birkaç hafta önce, yaptığımız görüşme sırasında, Dışişleri Bakanınıza da söylediğim gibi, Türkiye ile olan ilişkilerimize çok büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel olarak çıkarlarımız olan büyük bir müttefik saymışızdır. Sizin güvenlik ve refahınız Amerikan halkı için ciddi bir ilgi konusu olagelmiş ve bu ilgimiz en pratik şekillerde ifadesini bulmuştur. Siz ve biz, komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte dövüştük. Bu dayanışmanın bizim için çok büyük bir anlamı vardır ve bunun hükumetiniz ve halkımız için de aynı derecede bir anlam taşıdığını umarım. Kıbrıs’la ilgili olarak Türk toplumunu tehlikede bırakacak herhangi bir çözümü desteklemeyi düşünmüyoruz. Kesin bir çözüm yolu bulmayı başaramadık, zira bunun dünyadaki en karışık sorunlardan biri olduğu açıktır. Fakat Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin çıkarı konusunda, ciddi şekilde ilgilendiğimizi ve ilgili kalacağımız hususunda sizi temin etmek isterim.

Nihayet Bay Başbakan, en ciddi konuyu, savaş mı, barış mı, konusunu öne sürmüş bulunuyorsunuz. Bu konular Türkiye ve Birleşik Amerika arasındaki iki taraflı ilişkilerin çok ötesine giden konulardır. Bunlar yalnızca Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaşı kesin olarak doğurmakla kalmayacak, fakat Kıbrıs’a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı önceden kestirilemeyen sonuçlar nedeniyle daha geniş çapta çarpışmalara yol açabilecektir. Sizin, Türkiye hükumetinin Başbakanı olarak sorumluluklarınız var, benim de Birleşik Amerika Başkanı olarak sorumluluklarım vardır. Bu nedenle en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde danışmaksızın böyle bir harekete girişemeyeceğinize dair bana güvence verdiğiniz takdirde, konunun gizli tutulması hususunda Büyükelçi Hare’den isteğinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyiyle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acele toplantıya çağrılmasını istemek zorunluluğunda kalacağım.

Bu sorun hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Ne yazık ki var olan Anayasa hükümlerimizin gereği dolayısıyla, Birleşik Amerika’dan ayrılamamaktayım.

Ayrıntılı görüşmeler için, siz buraya gelebilirseniz bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ve Kıbrıs sorununun sağduyu ve barış yoluyla çözümü hususlarında, sizinle benim çok ağır bir sorumluluk taşımakta olduğumuzu hissediyorum. Bu nedenle aramızda en geniş ve en içten danışmalarda bulununcaya kadar, sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız her türlü kararı geri bırakmanızı rica ederim.

Saygılarımla,
Lyndon B. Johnson

Mektupta size verilen yardımları başka amaçlar için kullanamazsınız uyarısıyla adı geçen Temmuz 1947 tarihli anlaşmanın ilgili maddelerini resmi gazeteden aktaralım:

Anlaşmanın Türkçe metninin 2. maddesinde: “Türkiye Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır.” koşulu bulunmaktaydı. Söz konusu gayeler (amaçlar) Anlaşmanın giriş bölümünde şu şekilde belirlenmişti: “Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomisinin istikrarını muhafazaya devam...” Anlaşmanın 4. maddesi ise şöyleydi: “Bu Anlaşma gereğince Türkiye Hükümeti tarafından elde edilen her madde, hizmet veya malûmatın emniyetini sağlamak azminde bulunan ve bunda aynı derecede menfaattar olan Türkiye ve Birleşik Devletler Hükümetleri, badelmüşavere, bu uğurda diğer Hükümetin lüzumlu addedebileceği tedbirleri, karşılıklı olarak, alacaklardır.
Türkiye Hükümeti, Birleşik Devletler Hükümetinin muvafakati olmadan, bu neviden hiçbir madde veya malûmatın mülkiyet veya zilyedliğini devredemeyeceği gibi, aynı muvafakat olmadan Türkiye Hükünıetinin subay, memur veya ajanı sıfatını haiz bulunmayan bir kimse tarafından bu maddelerin veya malûmatın kullanılmasına veya bu malumatın bu sıfatı haiz olmayan bir kimseye açıklanmasına ve bu maddeler ve malûmatın verildikleri gayeden başka bir gayede kullanılmasına müsaade etmiyecektir.”

Amerika’nın Acheson Planları

Başbakan İnönü, 21 Haziran 1964’te Johnson’un gönderdiği bir özel uçakla Amerika’ya gidip Johnson’la görüştü. Fakat görüşmeden olumlu bir sonuç alınamadı. 15 Temmuz 1964’de A.B.D.’nin özel temsilcisi Dean Acheson,  Acheson Planı adı verilen çözüm önerileri sundu. Buna göre Karpas’da ada yüzölçümünün %5’ini oluşturan bir bölge üs olarak Türkiye’ye verilecekti. Türkiye buna karşılık Enosis’i kabul edecekti. Kıbrıs 6 yerel yönetime ayrılacak, bunlardan 2’si Türk denetiminde bırakılacaktı. Meis adası da Türkiye’ye verilecekti, bir kısım Kıbrıs Türkü Meis’e, Meis’teki Rumlar Kıbrıs’a göçeceklerdi. Kıbrıs’ta kalan Türklere azınlık hakları tanınacaktı.

Makarios, planı, “Enosis’i şartsız olarak öngörmediği için” reddetti. Yunanistan ise sunduğu karşı tekliflerde El-Greco burnunda 32.km. karelik bir alanı üs olarak 25-30 yıllık bir süre için Türkiye’ye vermeyi ve Türklere azınlık hakları önerdi. Türkiye bunu reddetti. Bunun üzerine Ağustos ayı içinde Acheson 2. planını sundu. Plana göre:

  • Komikebir’in (not: Karpaz’da Büyükkonuk) 2 mil batısından geçen bir Kuzey-Güney çizgisinin doğusu, yaklaşık 200 mil kare (not: 518 km kare, yani Karpaz bölgesi), 50 yıl için Türkiye’ye kiraya verilecekti.

  • Ada Türklerine azınlık hakları verilecek ve Lefkoşa’da Türk işlerine bakan bir yüksek memur bulunacaktı.

  • Ada Yunanistan’a verilecekti.

  • Türk Hakları ABD garantisi altına verilecekti.

Türkiye, yine incir çekirdeğini doldurmayan bu planı reddederken, Rum tarafı, Makarios “kayıtsız ve şartsız Enosis öngörmediği için” bu planı da kabul etmemiştir. Rumların nihai amacı koşulsuz Enosisti.

Amerika’ya rağmen sınırlı müdahale

Bu sırada Kıbrıslı Rumlar Türklerin yaşadığı Erenköy’e saldırdılar. BM Barış Gücü Türklere yönelik saldırıları durduramadı. Erenköy’deki Türkleri abluka altına aldı. Bunun üzerine Türk hükümeti, 7 Ağustos 1964’te BM ve NATO’ya başvurdu. Aynı gün Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçmaya başladı. İnönü hükümeti, 8 Ağustos 1964’te Erenköy’de sıkıştırılan Türkleri kurtarmak için bir hava harekatı başlattı. 34 Türk uçağı Erenköy’deki Rum gemilerini ve birliklerini bombaladı. Sahra topu bataryaları, bazı ağır silahlar, beş Rum şilebi ve iki Yunan hücumbotu, 70 kamyon, Rum yardım birlikleri etkisiz hale getirildi. Buna karşın Yüzbaşı Cengiz Topel’in jeti vurularak kendisi şehit edildi. 9 Ağustos 1964 sabahı Yunan uçakları Erenköy’e ateş ettiler. Cami, okul ve bazı evlerin isabet aldığı Yunan hava saldırısında iki Türk şehit oldu. Türk jetleri, 9 Ağustos’ta da belirlenen hedefleri vurmaya devam ettiler. Hava harekatına katılan Türk jetleri sayısı 64’e çıkarıldı.

9 Ağustos’ta ABD Dışişleri Bakanı, Türk hükümetinden harekatı durdurmasını istedi.  İnönü, Amerika’ya, Kıbrıslı Rumların saldırılarına son vermeleri halinde hava harekatını bitireceklerini bildirdi. BM Güvenlik Konseyi, 12 Ağustos 1964’te Kıbrıs’ta ateşkes kararı aldı. Türk hava harekatıyla dersini alan Makarios ateşkesi kabul etti. Erenköy’deki ablukayı kaldırmasıyla Erenköy Türkleri kurtarıldı. Bu harekattan sonra, 1967’ye kadar, Kıbrıs’ta Türklere ciddi bir saldırı olmadı.

Mektubun ve ABD tutumlarının sonuçları

Johnson’un mektubu dahil olmak üzere ABD’nin tutumları, Türkiye’nin o zamana kadar dış politikada izlediği “yalnızca ABD’ye paralel çizgi takip etme” şeklindeki eğilimin yanlışlığını ortaya koymuştur. Mektupta, SSCB’nin saldırısı halinde NATO’nun Türkiye’nin yardımına gelmeyeceğinin iması, “İttifaka gözü kapalı sadakat” şeklindeki anlayışın sorgulanmasına neden olmuştur. O zamana kadar ülkede neredeyse tabu durumunda olan, “NATO’nun ve Türk dış politikasının sorgulanmaması” geleneği tarihe karışmıştır. Bu yönüyle Johnson’un mektubu dahil olmak üzere ABD’nin tutumları Türk dış politikasında çok yönlülüğe geçişin başlangıcı olmuştur.

Bu olaylar, biraz rahat ve cesaretli hareket etmeye başlayacak olan Türk solu açısından da dönüm noktası oluyor, halk ve gençlik gösterilerinde “Yankee Go Home, Hoşt Amerika-Puşt Amerika, Halk işçi gençlik devrim yapacak-Amerika bize selam duracak” sloganları atıyordu. Solun örgütlenmesine karşılık Amerika da sağı örgütlüyor ve aralarında yoğun ölümlerle sonuçlanan silahlı çatışmaları başlatıyordu. Bu çatışmalar giderek Ordunun ilerde ABD’nin inisiyatifiyle gerçekleşen 12 Mart müdahalesi ve 12 Eylül darbesine zemin kazandırıyordu.

ABD Türk hükümetini değiştiriyor

Bu arada Türkiye’nin istese de Kıbrıs’a çıkarma yapamayacağı anlaşılmıştı. Zira Amerika/NATO önceden ileriyi görmüş Türkiye’ye çıkarma gemisi vermemiş/yaptırtmamıştı. Bu yüzden kampanyalarla halktan para toplanıp çıkarma gemisi inşasına karar veriliyordu. ABD’nin tutumunu “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır” şeklinde eleştirmeye cesaret eden İnönü 1965’de düşürülüp, yerine Celal Bayar’ın “Şu bizim su müdürü” dediği Menderes döneminde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Amerikan Morrison firması temsilciliğini yapmış, mason Süleyman Demirel oturtuluyordu.

ABD bu kez başarılı

21 Nisan 1967’de Yunanistan’da CIA tarafından desteklenen “Albaylar Cuntası” darbeyle yönetime el koydu. ABD, bu yönetim değişikliğini bir fırsat olarak gördü. ABD’nin isteğiyle iki ülkenin başbakanları eylül ayında Keşan ve Dedeağaç’ta iki kez bir araya geldi ancak bir sonuç alınamadı.  “Albaylar Cuntası”, içeride Yunan halkından destek bulabilmek için bir dış politika başarısına ihtiyaç duyuyordu. Cunta lideri olan Albay Papadopulos da bu konuda, EOKA lideri Grivas’a güveniyordu. 15 Kasım’da Rum Milli Muhafız Ordusu, adadaki Geçitkale ve Boğaziçi köylerine çok yoğun saldırılarda bulundu. O tarihte Türk Ordusu’nda 150 adet paraşüt, 6 helikopter, 6 kargo uçağı ve 2 de çıkarma gemisi vardı. Demirel, bunlarla başarılı bir çıkarma yapılamayacağına karar verdi ancak bunu belli etmeyerek 17 Kasım’da Meclisten Kıbrıs’a asker gönderme yetkisi aldı. Bolu’daki Komando Tugayı Mersin’e hareket etti. 18 Kasım’da Türk jetleri Kıbrıs üzerinde ihtar uçuşu yaptı. Aynı gün Yunanistan’a bir ültimatom vererek adadaki 12 bin Yunan askerinin derhal geri çekilmesini ve Türk toplumunun güvenliğinin sağlanmasını istedi. Mersin’den gemiler tekrar hareket eti. ABD Başkanı Johnson tarafından özel temsilci olarak görevlendirilen ABD’nin eski Savunma Bakan Yardımcısı Cyrus Vance özel uçakla Ankara – Atina arasında mekik dokuyup  Ada’da bulunan Grivas ile 12 bin Yunan askerinin 45 gün içinde geri çekilmesini Yunan Cuntasına kabul ettirerek 22 Kasım 1967’de gemileri yarı yoldan Mersin’e geri döndürdü.

Sonradan Dışişleri Bakanlığı yapmış İlter Türkmen bakın neler anlatıyor: “…o tarihte Dışişleri Bakanlığı’nda Kıbrıs işlerinden de sorumlu müsteşar yardımcısı idim… 1967 Kasım’ında şimdi Güney Kıbrıs’ta kalan iki Türk köyüne Grivas’ın komutasında Ada’ya gönderilmiş olan Yunan kuvvetlerince girişilen saldırı anında çok ciddi bir buhrana yol açmıştı. Türk Hükümeti, Kıbrıs’a askeri müdahale kararını almış, fakat Dışişleri bürokrasisinin ısrarı ile diplomatik bir çözüme kapıyı bir ölçüde açık bırakmıştı. Türkiye’nin istediği anlaşmalarla adada bulunan 950 kişilik Yunan kontenjanının dışındaki 10-12 bin kişilik Yunan kuvvetlerinin derhal geri çekilmesiydi. Yunanistan’a bu maksatla bir nota verilmişti…Buhranın gittikçe tırmandığı bir sırada Amerikan Büyükelçisi bana telefon ederek Başkan Johnson’un krizin çözümüne yardımcı olmak üzere Cyrus Vance’ı atadığını ve Vance’ın ilk önce Ankara’ya geleceğini bildirdi. ‘‘Herhalde bizim iznimizi istiyorsunuz’’ dedim. Cevabı ilginçti: ‘‘Gayet tabii, ancak Vance’ın şu anda Türkiye’ye doğru uçtuğunu da bilmenizi isterim.’’ Bu haberi derhal Dışişleri Bakanı Çağlayangil’e ilettim. Pek beklemediğim bir tepki gösterdi. ‘‘Bakanlar Kurulu toplanmak üzere, orada görüşür kararımızı bildiririz’’ dedi. Toplantının bitiminde beni çağırdı ve ‘‘Amerikan Büyükelçisi’ne söyle, Vance’ı istemiyoruz’’ talimatını verdi. Donup kalmıştım, her zamanki hoşgörüsüne sığınırak itiraz ettim. ABD gibi bir devletin başkanının temsilcisini geri çeviremeyeceğimizi, fakat buraya gelince misyonuna ihtiyaç duymadığımızı kendisine söyleyebileceğimi belirttim. Çağlayangil bir türlü ikna olmuyordu. Bakanlar Kurulu’nda ‘‘Vance bir canlı Johnson mektubudur’’ görüşü hákim olmuş ve büyük infial duyulmuş, yapacak bir şey yokmuş. Neyse, tam o sırada Başbakan Demirel odaya girdi ve ona tartışmamızın konusunu naklettik. Hemen Bakanlar Kurulu’nu tekrar toplayarak meseleyi halletti. Ne var ki 1967’de yine bugünkü gibi profesyonel ABD ve Batı karşıtları vardı. Bazı gazeteler ‘‘Cyrus’’ isminin ‘‘Cyprus’’tan geldiğini, Vance’ın Rum asıllı olduğunu hemen iddia ettiler. Oysa Vance’ten daha tipik ve safkan bir anglo-sakson bulmak gerçekten zorduZavallı Vance, penceresiz bir tanker uçağında saatlerce kronik bel ağrılarının verdiği ıstırap içinde kıvranarak nihayet Mürted Havaalanı’na inebildi. Vakit geçirmeden Ankara, Atina ve Lefkoşa arasında yoğun bir mekik diplomasisine girişti. Her yerde inanılmaz güçlüklerle karşılaşıyordu. Ankara’da o zaman Bakanlar Kurulu’nda Demirel’in kontrolde sıkıntı çektiği bir şahinlik havası esmekteydi. Şahinler Yunan kuvvetlerinin çekilmesi için yetinilmesine razı değildiler. Bereket versin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay gerçekleri görüyordu. Bir gün beni yanına çağırarak ‘‘Oğlum, görüyorum savaşa gireceğiz diye endişe içindesin ve haklısın. Bu politikacılar savaş nedir bilmiyorlar. Merak etme savaşa müsaade etmeyeceğim’’ dedi. Sunay’ın müdahalesi Vance’ın büyük bir azimle yürüttüğü çabaların sonuçlanmasını sağladı. Yunan kuvvetleri Kıbrıs’ı terk etti. Türkiye bir kurşun atmadan 1974’teki askeri harekátı da kolaylaştıracak diplomatik bir başarı elde etmişti.” 

Bu anlatıma yapacağım bir tek yorum var, o da şu: ABD’nin istediklerini karşılıksız vermiş olan 12 Eylül Cuntasının Dışişleri Bakanlığını ELBETTE Kİ başka kim yapabilirdi?  (Not: 12 Eylül anlatımı aşağıda)

6. filo eylemleri

6. Filo’yu Protesto Olaylarında denizden çıkarılan Amerikalı askerler

7 Ekim 1967’de 6. Filo İstanbul’a geldi. Üniversite Öğrencileri Amerika’yı protesto eden ve karaya çıkışlarını engellemeyi amaçlayan bir miting düzenlediler. Geç saatlere kadar beklendi fakat 6. Filo’dan tek bir Yankee Dolmabahçe’den karaya çıkmaya cesaret edemedi. Sabah Dolmabahçe’den karaya çıkması planlanan Filo komutanı Koramiral William İ. Martin de ancak helikopterle Amerikan konsolosluğuna gidip aynı biçimde gemisine dönmüştü. 6. Filo kaldığı süre boyunca öğrenciler Dolmabahçe’de açlık grevi yaptılar. 12 Ekim’de başlayan açlık grevine polis saldırdı. 16 Ekim gecesi Taksim Anıtı’nın önünde ABD bayrağı yakıldı.  6. Filo 17 Ekim’de İstanbul’dan ayrıldı.

18 Temmuz 1968’de Türkiye’de önemli bir ABD karşıtı eylemi gerçekleşti. Dolmabahçe rıhtımına yanaşan 6. Filo’nun askerleri Deniz Gezmiş’in başında bulunduğu gençler tarafından denize döküldüler.

29 Ağustos 1968’de İzmir’e, 10 Şubat 1969’da İstanbul’a gelen 6. filo da protestolarla karşılandı. 19 Aralık 1969’da İzmir’ gelen 6. filonun komutanı Downey protestolar yüzünden karaya çıkamadı. 28 Ocak 1971’de İzmir’de yine Amerikan 6. Filo’sunu protesto eylemleri yapıldı. Bu protestolar sırasında sağ-sol çatışmaları yaşandı. Solcular Amerika’yı sağcılar ise solcuları protesto ediyorlardı. Çatışmalarda ve polis saldırılarında ölen solcu öğrenciler oldu.

Büyükelçi Komer’in arabası yakılıyor

1968 sonbaharında Vietnam’da görev yapmış CIA uzmanı Robert Komer, Türkiye’ye büyükelçi olarak atandı. 6 Ocak 1969’da ODTÜ’ye gelen Komer’in arabası bir kısım ODTÜ öğrencileri tarafından ateşe verildi. O sıralarda ODTÜ’de öğrenciydim, olup bitenleri baştan sona izlemek fırsatını bulmuştum.

Amerikalılar kaçırılıyor

15 Şubat 1971’de Ankara Balgat’taki ABD üssünde görevli bir Amerikalı çavuş kaçırıldıktan sonra serbest bırakıldı. 4 Mart 1971’de Ankara Balgat’ta Tuslog üssünde görevli 4 Amerikan askeri Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın içinde bulunduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) tarafından kaçırıldılar. ODTÜ’de tutuldukları gerekçesiyle 5 Martta askerler ODTÜ yurt binalarını sardı, öğrencilerin binaları terk etmemesi üzerine jandarma binalara ateş açtı. Bir öğrenci ve bir jandarma eri yaşamını yitirdi. Sonunda jandarma yurtlara girdi ve arama yaptı. Ancak herhangi bir şey bulamadılar. Gezmiş ve arkadaşlarının kaçırdıkları Amerikalılar ise daha sonra serbest bırakıldılar.

12 Martta Amerika vardı

Demirel’in sloganı “Böyyük Türkiye“ idi. Ama o da bir süre sonra Coca Cola fabrikaları ile büyünülemeyeceğini anlayıp sanayiye yönelmeye niyetleniyor, Amerika sanayileşmemizi istemediği için Moskova’ya gidiyordu. Halbuki o zaman kadar  “Gomonistler Moskovaya, Ortanın Solu-Moskova’nın yolu” denilirdi. Neyse onlar unutuluyordu.  Sovyet yardımıyla Seydişehir’de, Karadeniz’de, İskenderun’da, Aliağa’da aluminyum, demir çelik, rafineri, bakır kompleksi falan kurulmaya başlandı. Bu arada Demirel iktidarı ABD Kongre üyelerinin afyon tarlalarının bombalanması talebini kabul etmiyordu. Sol akımlar güçleniyordu, Türkiye İşçi Partisi meclise girmişti. Hem sol hem de sağ kesimlerde ABD’ye karşı olumsuz bakış gelişiyordu. Öğrenci eylemleri ve silahlı saldırılar artmıştı.

Demirel 12 Mart 1971 de muhtırayla, yani yumuşak darbeyle koltuğundan zorla indirildi. Demirel’in o zamanki Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil bir süre sonra “12 Martta Amerika vardı” deyip işin aslını açıklıyordu. Çağlayangil’e göre, haşhaş üretiminin yasaklanmasının reddi ve Amerikan üslerinin kullanımı ile NATO’ya ilişkin tartışmalardan endişe duyan ABD, hükümetin iç siyasî nedenlerle zayıflamasını fırsat bilerek düşüş sürecini hızlandırmıştı. Çağlayangil daha sonra o dönem gazetecilik yapan İsmail Cem’e de aynı döneme ilişkin “CIA altımızı oymuş, haberimiz olmamış” demişti.

12 Mart muhtırasında imzası olan Orgeneral Muhsin Batur Anılar ve Görüşler adlı kitabında, 12 Mart ortamının yaratılmasında CIA gibi dış faktörlerin etkisini şöyle anlatmıştı: “12 Mart’tan sonra bazı siyasîlerimiz ve düşünürlerimiz olayın oluşumunda dış etkenlerin ve hatta CIA gibi dış örgütlerin, haşhaş gibi konuların rolünün olduğundan bahsettiler. … Bu yönlendirmede ajanlar, ajan provokatörler ve hepsinden önemlisi basın yayın yolu ile propaganda ve istenilen ortamın oluşması sağlanabilir. Bu elemanlar 12 Mart ortamının yaratılmasında kullanılmış ola

Amerika’nın işbaşına getirttiği Nihat Erim muhtıra hükümeti zaman kaybetmeden ABD’nin Türkiye’de haşhaş ekiminin yasaklanması isteğini 30 Haziran 1971’de yerine getirdi. Türkiye’deki NATO karşıtı tutumlar sona erdi, solcular ve NATO muhalifleri bastırıldı. Kalkınma girişimleri yavaşlatıldı ve SSCB ile ilişkiler duraksadı. Öğrenci ve işçi eylemleri bastırıldı, Türkiye İşçi Partisi kapatıldı. 1960’ların ortasında başlayan “dengeli bağımlılık” girişimleri yerini ABD’nin yeniden nüfuz kazanmasına bıraktı.

ABD bu kez iplenmiyor

1 Temmuz 1974’de iş başında olan Ecevit Hükümeti ABD’nin tepkisine aldırmayarak haşhaş ekimi yasağını kaldırıp 7 ilde haşhaş ekimine izin verdi. Ecevit o günleri anlatıyor: “Amerika’nın dayatmasıyla Türkiye’de haşhaş ekimi yasaklanmıştı. 1 Temmuz 1974’te bir Bakanlar Kurulu kararı yayınlandık. Haşhaş ekimi yasağı sona erdiriliyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nden buna çok yoğun tepki geldi. Fakat bu yasak yüzünden köylüler çok zor durumda kalmışlardı. Amerikalılar onların uğradıkları zarar dolayısıyla yardım vaadinde bulunmuşlar, ama bunu yerine getirmemişlerdi. Ayrıca bu yasağın karşılığı olarak bize askeri yardımın artırılacağı söylenmişti. Bu sözlerini de tutmamışlardı.

…koalisyon hükümeti programının en başında, haşhaş ekim yasağını kaldıracağımızı söylemiştik. Bunu yaptık. Amerika’dan müthiş tepkiler geldi… Amerikalı bazı yetkililer, çok ağır tehditlerle dolu demeçler veriyorlardı“Sultan Ahmet Cami’ni bombalarız”, “Haşhaş ekilen köyleri bombalarız”, “NATO’dan Türkiye’yi çıkarırız”, “Türkiye’ye saldırırız”, “Türkiye’yi bombalarız” gibi…

Fakat ben aldırış etmedim bu tehditlere, çünkü çok haklıydık… Bir yandan yasağı kaldırırken, bir yandan da haşhaş ekiminin gençliğe zarar vermemesi için gerekli bütün tedbirleri hazırlamıştık. Bu tedbirleri Birleşmiş Milletler’e sunduk. BM bizi haklı buldu ve hazırladığımız programı bütün dünyaya örnek gösterdi. Bununla beraber Amerika Birleşik Devletleri bize saldırıya devam etti, çünkü onlar da haksız olduklarını biliyorlardı. O sırada Cumhurbaşkanı Nixon’un başı dertteydi. Halkını avutacak, oyalayacak bir şey bulmaya ihtiyaçları vardı. Bizim haşhaş yetiştiren köylülerimizi gözlerine kestirmişlerdi.”

Amerika’ya rağmen Kıbrıs harekatı

Ardından 15 Temmuz’da, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla, Yunanistan askeri rejimi  öncülüğünde, Papaz Makarios’a karşı darbe yapıldı. Halbuki Papaz, sabırlı olun ben Türkiye’yi uyutarak Türklerin işini bitiriyorum, az kaldı bekleyin diyordu. O sırada Yunanistan ABD tarafından 1967’de darbe ile iktidara getirilmiş albaylar cuntası tarafından yönetiliyordu. Papazı Amerika ve Cunta hiç sevmemişti.

Ecevit hükümeti ABD’nin şiddetli muhalefetine karşın, ABD Başkanının kendinden gayet emin olarak Ankara’ya yine “iznimiz olmadan yapamazsınız” demeye gönderdiği Joseph Cisco’yu, yani efendisini,  dinlemeyip Türk ordusunu Kıbrıs’a çıkarttı.

Ecevit o günleri anlatıyor: “15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta darbe oldu. Yunanistan adına yapılan bir darbe… Yunanistan’da cunta hükümeti vardı 6 yıldır. Türkleri tamamen yok etmeyi planlıyorlardı, bunu açıklamışlardı. Makarios da Türkleri yok etmek niyetindeydi, fakat Enosis’i, yani Yunanistan’la birleşmeyi istemiyordu. O sırada Yunanistan’da bir cunta yönetimi olduğu ve Kıbrıslı Rumlara da baskı rejimi uygulanacağını düşündüğü için istemiyordu. Ama cunta da Makarios da Türklere soykırım planlıyordu.

Cuntacılar, “Amerika şu sırada Türkiye’ye çok kızgın, Kıbrıs’ta darbe yapmamızın tam zamanı, Amerika da bize destek olur veya karşı çıkmaz” düşüncesindeydiler. 15 Temmuz darbesinin çok kanlı olacağı belliydi. Rumlar yalnız Türklere karşı bir soykırıma başlamakla kalmamıştı. Aynı zamanda Rum gerillaların kendi aralarında çok ciddi kavgalar vardı. Barış Harekatı’ndan kısa bir süre sonra Kıbrıs’a, Lefkoşe’ye, Girne’ye gittiğimde, duvarlarda Rum gerillalarının birbirlerine karşı tehdit dolu yazılarını gördüm.

Ben 15 Temmuz günü Afyon ve Denizli’ye gidecektim, haşhaş ekimi ile ilgili karar verirken aldığımız tedbirleri anlatacaktım. Etimesgut’taki askeri hava meydanına gittiğimizde bana Başbakanlık’tan Yunan cuntasının darbesiyle ilgili mesaj geldi. Onun üzerine Denizli gezimi iptal ettim, sadece Afyon’a gittim. Orada hem köylülere gereken bilgileri verdim, telkinlerde bulundum hem de Kıbrıs’taki Türklerin haklarını sonuna kadar koruyacağımızı söyledim.

Afyon’a hareket etmeden önce Ankara’da gerekli talimatı vermiştim. Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay, kendi aralarında durumu tespit etsinler, neler yapılabilir bunları görüşsünler, ben dönünce bir araya gelelim, demiştim. Döner dönmez hemen Başbakanlık’ta Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırdık.

Aslında hükümeti kurduğumuzda ilk yaptığım işlerden biri, Kıbrıs’ta Türkler bir saldırıya uğrarsa, tehditlerle karşılaşırlarsa, ne gibi tedbirler alınabileceği ile ilgili incelemeler yapmıştım. Bu yüzden içim rahattı… O incelemeler sırasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bu işin üstesinden gelebileceği sonucuna varmıştım. Bu beni rahatlatmıştı.

Üç garantör devleti var Kıbrıs’ın; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere… Bir adım atmadan önce mutlaka onlarla görüşmem gerekiyordu ama Yunanistan saldırgan ülkeydi… Derhal İngiltere’ye gitme kararı verdim, yani onlardan davet beklemeksizin… “Geliyoruz…”deyip, zannederim 16 Temmuz’da Londra’ya gittim. Bunun öncesinde de Harekat için hazırlıkların hemen başlamasını söyledik. Çok kısa bir sürede çıkarma yapabilecek duruma gelmemiz gerekiyordu. Gerekli birliklerin, hava ve deniz kuvvetlerinin hazırlıklarının üç gün içinde gerçekleşmesini istemiştik. Bizim bu hazırlıklarımız tabii göz önünde gerçekleşiyordu, çünkü uzaydan da izliyorlardı. Fakat daha önceki yıllarda benzer hazırlıkları yapıp, çıkarma yapmadığımızı gören Yunanistan, İngiltere, Amerika, ciddi bir harekatta bulunmayacağımızı düşünüyorlardı. Böyle düşünmeleri de bizim işimize geliyordu.

Temmuz’un 16’sını 17’sine bağlayan gece Londra’da İngiltere Başbakan’ı James Callaghan ve Dışişleri Bakanı ile biraraya geldik.  Dışişleri Bakanımız rahmetli Turan Güneş, o sırada Çin’de idi. Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık (CHP), İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (MSP) gelmişti benimle Londra’ya. Uzun bir görüşme yaptık İngilizlerle ertesi sabaha kadar… Kıbrıs’taki Yunan darbesinden dolayı fazla rahatsızlık duymaz gibi bir havadaydılar, beraber müdahale etme düşüncesini kabul etmediler. Görüşmeler sırasında Başbakan da diğerleri de sık sık dışarı gidiyorlardı. Sonradan anladık ki, bu gidişler, Amerikalılarla yapılan görüşmeler içinmiş

İngilizler, bu gidiş-dönüşlerin sonunda Amerika’nın bir mesajını getirdiler. Önemli bir Amerikalı danışman Cisco’nun toplantıya dahil olmak istediğini söylediler. Ben, Amerika’nın müttefikimiz olduğunu ve her konuyu görüşebileceğimizi ama Kıbrıs’ta garantör olmadığı için bu toplantıya katılamayacağını ama isterlerse daha sonra ayrıca görüşebileceğimizi anlattım. Ertesi gün Cisco Türkiye’ye geldi. Onunla ve beraber gelen yetkililerle uzun bir görüşme yaptık. Görüşmelerimiz sırasında bir askeri harekata çok da hazırlıklı olmadığımız havasını vermeye çalışıyordum ki, bizi engellemeye kalkışmasınlar… Cisco da ikide bir kalkıp Amerika ile konuşuyordu. Sonunda dedi ki, “Ben Atina’ya gideyim, Yunanlılarla görüşeyim, herhalde bir sonuç alabiliriz.” Ben de, bizim böyle bir görüşmeyi istemediğimizi ama onların Yunanlılarla görüşebileceklerini söyledim. “Ama en geç Cuma günü gelin, daha fazla geç kalmayın.” dedim. Neden bu süreye ihtiyaç duyduğumuzu sordu. Meclis’te toplantı olduğunu belirterek “bu toplantı sırasında sizin Ankara’da bulunmanız doğru olmaz.” dedim. Kendisini o şekilde idare ettik. Atina’dan sonra tekrar bize geldi. Ama Atina’da hiçbir ciddi görüşme yapamamış, cunta komutanlarının başları son derecede havadaymış ve gayet sert konuşmalar yapmışlar. Yani oradan hiçbir sonuç alamamış. Alamayacağı belliydi. Bize geldi, verilen saatten çok geç geldi, gece yarısını geçmişti. Bizi bir askeri harekata başvurmamamız konusunda ikna etmeye çalıştı.

Cisco ile görüşmelerin sonlarına doğru harekatı söyledik… 1967’de Kıbrıs’ta Türkler soykırımla karşılaştığı zaman, Türkiye’nin bazı girişimlerde bulunmak istediğini ama Amerika’nın Türkiye’nin elini kolunu bağladığını ve sonucun ortada olduğunu anlattık. “Onun için bu sefer sizi dinlemeyeceğiz!” dedim. “Yani… Siz askeri harekata kararlı mısınız?” diye sordu. “Kararlıyız…” dedim. “Ne zaman yapacaksınız bu harekatı?” dedi. Saatime baktım, “Şu sıralarda başlamış olması gerekir…” dedim. Çok üzüldü tabii, kapkara oldu yüzü… Amerika da böyle bir şeye alışmamış… “Siz şimdi hava yollarını da kapatırsınız.” dedi. “Evet” dedim. “O zaman ben bir an önce gidiyim” dedi. “İyi olur… Daha güzel bir zamanda sizi bekleriz” dedim.

Vedalaşmak üzere Başbakanlık kapısına birlikte yürüdük, tam ayrılacak, durdu; dedi ki, Dışarıda gazeteciler doludur, onlara ne diyeceğim?” dedi. “Bir şey söylemek istemiyor musunuz?” dedim. “Ne diyebilirim?” dedi. “O zaman ben bir eski gazeteci olarak, gazetecilerle görüşürüm size müdahale etmezler.” dedim. Sabahtan rica etmiştim gazetecilere, “Bugün bana hiçbir şey sormayın… diye… Bu sözlerini tuttular. Yabancı gazeteciler de ne olduğunu anlamadıkları için soru sormadılar. O şekilde uğurladık. Cisco Yunanistan’a gitti, ama artık orada da rejim değişmişti. Oradan tekrar Ankara’ya geldi. Rahmetli Turan Güneş görüştü onlarla… Ben kapıdan uğrayıp, “Hoşgeldiniz!” dedim ve ellerini sıktım. Ayrılırken, Cisco’nun yardımcılarından biri kulağıma eğildi, “Sizi kutlarım” dedi.

NATO dışında bir harekat

1964’de başlayan EOKA katliamlarından sonra Türk ordusunun Kıbrıs’a müdahale planları yapmak aklına gelmişti. O zamana kadar Türk ordusu NATO’nun özellikle Amerika’nın bilgisi dışında nefes alamıyordu.

Libya’dan uçaklar için motor yağı, napalm malzemesi, 20 mm’lik top mühimmatı; İran’dan roketatarlar; Pakistan’dan mühimmat ve sağlık malzemesi temin edilmişti. Adada ikiye bölünmüş olan Rumlar ise “Amerika bu sefer de Türk gemilerini geri döndürür”düşüncesiyle hazırlık yapmamışlardı. Buna rağmen harekatta koordinasyon eksikliği yüzünden Türk Hava Kuvvetleri Kocatepe savaş gemisini batırıyor, Adatepe Savaş gemisine de ağır hasar veriyordu. Bu Türk ordusunun stratejilerinin NATO’ya bağlı olmasının sonucuydu.

Ordunuz Kıbrıs’ın esiri olacaktır tehdidi

Harekat, ABD baskısıyla kabul edilen ateşkes yüzünden durmuştu. Cenevre’de başlayan görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Lozan’da İsmet İnönü’ye “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum; zamanı gelince birer birer karşınıza çıkaracağımdiyen Lord Curzon’dan 51 yıl sonra yine bir İngiltere Dışişleri Bakanı, James Callaghan “Bugün, Kıbrıs ordunuzun esiridir. Ancak yarın, ordunuz Kıbrıs’ın esiri olacaktır” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyordu.

İkinci harekat

Birinci harekattan sonra Yunanistan’da cunta, Kıbrıs’ta darbeci Nikos Sampson iktidarı bırakmak zorunda kalmışlardı. ABD, böylece Türkiye’nin istediğini elde ettiğini düşünüyordu. Ancak Konferansı’nın yapılmakta olduğu zamanda Türklerin Limasol ve Larnaka civarında bir miktar köyü boşaltmış olmalarına rağmen, Rum Millî Muhafız Alayı ve EOKA-B ele geçirdikleri yerleri tahliye etmedikleri gibi ellerindeki esirleri de serbest bırakmamışlardır. 13 Ağustos’ta Türk birlikleri tekrar ilerlemeye başladılar. Türk birlikleri 14 Ağustos’ta başkent Lefkoşa’ya, 15 Ağustos’ta Lefke ve Magosa’ya girdiler. Amerika, İngiltere ve birçok ülkede siyasiler buna tepki gösterdiler. İlk harekatta Türkiye’yi haklı görmüş olan dünya bu kez tam tersini düşünüyordu.

Amerikan üsleri ve Ambargo

Türkiye’deki ABD üslerine ilk Amerikan güdümlü füzeleri 9 Aralık 1957’de girmişti. 23 Ekim 1962’de ABD ile Küba arasında yaşanan füze krizi sırasında, Sovyetler Birliği’nin Küba’daki füzelerini çekmesine karşılık ABD Başkanı Kennedy Türkiye’ye sormadan Türkiye’deki Jüpiter füzelerini söktürttü. Kamuoyu gerçeği yıllar sonra Hollywood filmlerinden öğrenebildi.

Türkiye’deki ABD ve NATO üsleri

5 Şubat 1975’de Türkiye’nin NATO/Amerikan silahlarını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmesi ve askerini çekmemesi gerekçesiyle ABD Kongresi Türkiye’ye silah ambargosu uygulanması kararını kabul etti. ABD’nin bu kararı üzerine 25 Temmuz 1975’de Türkiye, ortak savunma tesislerine ilişkin 1969 Türk-Amerikan anlaşmasına son verdi ve İncirlik Üssü dışındaki (NATO göreviyle) diğer üs ve tesislerin çalışmalarını durdurdu.

İlerleyen süreçte Sovyetler Birliği Akdeniz’deki, Mısır, Libya ve Suriye’deki varlığını artırmaya başlayınca 26 Eylül 1978′ de Türkiye’ye uygulanmakta olan silah ambargosu ABD Kongresi tarafından kaldırıldı, buna karşılık Türkiye’de kapatılan Amerikan üs ve tesisleri açıldı. Bu arada Türk ordusunun teçhizat, araç, gereç durumu ambargo yüzünden hiç de iyi durumda değildi.

Yeşil Kuşak Projesi

Yeşil Kuşak Projesi, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından Soğuk Savaş döneminde 1977’de tasarlanan bir projeydi. Amacı, Sovyetler Birliğinin güney komşularında İslam’ı komünizme karşı güçlendirerek İslam çatı birleşimi altında, bu ülkelerin sol ve sosyalizme yönelmelerini, engellemekti. Projede Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan öncelikle, Kafkasya, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tackistan, Kazakistan, Uygur Özerk bölgesi ikincil olarak hedeflenmişti. Suudi Arabistan bu projenin finansörü olması yanında Müslüman Kardeşler gibi radikal İslam unsurlarını barındırıyordu.

İran’da Şubat 1979’da İslami devrimi oldu ve devlet İslam Cumhuriyetine dönüştürüldü. Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesiyle sola ve sosyalizme büyük darbe indirilirken İslami kesimin önü açıldı. Okullarda din derslerinin öğretilmesi zorunlu hale geldi.

Sovyetlerin 25 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgaliyle Yeşil Kuşak Projesi büyük önem kazandı. Afganistan’daki direnişçilere Pakistan’dan lojistik destek sağlandı. Dağınık mücadele etmeye çalışan mücahitler İslam çatısı altında birleştirilip Pakistan’da eğitildiler.  Ancak bunlar yeterli olmadı. Karşılarında düzenli bir ordu vardı.

1985 yılının Mart ayında Reagan yönetimi, artırılmış örtülü askeri yardımı onaylayan ve Afganistan’daki Sovyet ordusunu örtülü bir eylemle yenip, Sovyetler Birliği’nin geri çekilmesini sağlamayı amaçlayan 166 sayılı Ulusal Güvenlik kararı direktifini imzaladı. Bu bağlamda;  Mücahitlere Amerikan danışmanları ve Amerikan yapımı Stinger uçaksavar füzeleri sağlandı. Stringer füzeleri Afgan direnişinin kaderini değiştirdi.  Afgan mücahitleri Stringerlerle Sovyetlerin Afganistandaki hava gücünü adeta yok ettiler. Sonunda Sovyetler 15 Şubat 1989’da Afganistan’ı terketmek zorunda kaldılar. Afganistan işgali süresince büyük maddi, parasal, güç ve prestij kaybı yaşayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği bir süre sonra tasfiyeye gitmek zorunda kaldı.

Sovyetlerin çöküşüyle soğuk savaş sona ermiş Yeşil Kuşağa artık gereksinim kalmamıştı. Ancak başka bir sorun ortaya çıkacaktı. Projeyle beslenmiş, palazlanmış siyasi radikal İslam ile Taliban, El Kaide, IŞİD gibi cihatçı İslami cihat örgütleri.

12 Eylül darbesi

Kıbrıs Barış harekatı sırasında Yunanistan NATO’ya ve Amerika’ya tepki göstererek NATO’nun askeri kanadından çıkmıştı. Başbakan Demirel iktidarı boyunca ABD’nin “Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü veto etmeyin” talimatını yerine getirmiyor, vetosunu sürekli kullanıyor, Yunanistan bu yüzden NATO’nun askeri kanadına dönemiyordu.

12 Eylül 1980’de Cunta darbe ile Demirel’i devirdi. Cuntacılık 1971 Martında Genel Kurmay’da geniş katılımlı askeri üst düzey toplantılar sonucunda ordu komuta kademesine taşındığı için ihtilal yapmak çok kolay olmuştu. O sırada üç bin Amerikan askeri Anvil Express tatbikatı harekâtı için Trakya’daydı. İhtilale izin veren Amerika, darbe haberini dünyaya cuntadan bile önce veriyordu. CIA’in Ankara şefi Paul Henze’in dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbeyi “bizim çocuklar yaptı” sözleriyle haber veriyordu. Darbe sırasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain, darbeden birkaç saat sonra ABD’ye gönderdiği diplomatik notta askeri lideri iyi tanıdıklarını ve Türkiye’nin gerek dış politika gerekse de savunma politikalarının değişeceği yönünde endişe yaratacak bir neden olmadığını yazıyordu. Gizlilik derecesine sahip iken daha sonra tasnif dışı bırakılmış Amerikan belgelerinde yapılan son araştırmalar da, Washington’un doğrudan müdahil olmasa dahi 12 Eylül darbesini beklediğini, muhtemel aktörlerini tanıdığını ve darbenin gerçekleşmesini çıkarları açısından olumlu görerek engelleme ihtiyacı duymadığını ortaya koyuyor.

Başkan Carter, darbe sonrası memnundu: 12 Eylül’den önce Türkiye savunma anlamında kritik bir vaziyetteydi. SSCB’nin Afganistan’a müdahalesi ve İran’da Şah rejiminin devrilmesinden sonra Türkiye’ye istikrarı getiren bu hareket bizi oldukça rahatlattı.

Darbe sonrası ABD’nin Türkiye’ye ekonomik ve askerî yardımları arttı. 1981’de Türkiye’ye yapılan Amerikan yardımı, 1974 Kıbrıs müdahalesinin öncesi ile karşılaştırıldığında dört kat artmıştı. Ecevit’e göre, yardım musluklarını ellerinde tutan bazı çevreler musluğu açmak için böyle bir durumu beklemişlerdi. Darbe sonrası Türk-Amerikan Savunma Konseyi kuruldu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde askerî amaçlı havaalanlarının inşa edilmesini içeren bir mutabakat belgesi imzalandı. Türkiye’de neoliberal rüzgarlar eserken, ABD’nin istekleri birer birer gerçekleşiyordu. ABD’li ve çokuluslu şirketlerin baskısıyla tütün tekeli kaldırıldı, Demirel ve Ecevit daha önce bunu pek çok kez reddetmişti.

Rogers Planı

NATO’nun askeri kanadından çıktığına pişman olup geri dönmek isteyen ancak Demirel Hükumetinin vetosu ile karşılaşan Yunanistan, Cunta veto etmeyince 12 Eylül darbesinden 38 gün sonra NATO’ya geri alınıyordu.

Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter sonraki yıllarda yaptığı bir açıklamada, Demirel kuvvetli bir liderdi. Çok da dikkatliydi. Asıl zorlandığım konu Yunanistan’ın Nato’nun askeri kanadına re-entegrasyonunu sağlamak olmuştu. Gerçi bu sorun daha sonraları kolay çözüldü” der.

Nasıl kolay çözüldü?” sorusunu ise şöyle cevaplandırır:

Biraz General Rogers sayesinde… Sayın Evren ile çok yakın dosttu. Sayın Evren’in çok takdir ettiğim bu güçlü liderin, iyi niyetli yaklaşımı olmasaydı bu sorun çözülemezdi. Tamamen iki askerin dostluğu sayesinde gerçekleşti. Yıllarca uğraşıp, vaadler yapıp, telkinde bulunup başaramamıştık, ama dostlukla oldu. 12 Eylül harekatı olmasaydı bu mümkün olmazdı.”

Peki dönemin NATO Başkomutanı ABD’li General Rogers bunu nasıl başarmıştı?

“Rogers Planı”nda, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü için Türk vetosunu kaldırmanın yanısıra NATO’dan bağımsız tek Türk ordusu olan Ege Ordusu  başta olmak üzere TSK’nın tasfiyesine yönelik hususlar olduğu öne sürülmekteydi. Nitekim ilerleyen yıllarda önce Balyoz-Ergenekon-Fuhuş kumpasları ardından Ordu 15 Temmuz 2015’de büyük darbe yemiştir.

Rogers planın meşhur ve bilinen kısmı; 12 Eylül 1980 darbesinden sonra General Rogers’ın 1 ay içinde Ankara’yı 4 kez ziyaret etmesi ve Yunanistan’ın Türkiye’nin AB ile ilişkilerini engellemeyeceği yönünde dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren’e şifai olarak “asker sözü” vermiş olmasıdır. İşte bu söz üzerine Evren, Türkiye’nin vetosunu kaldırır ve 1980 darbesinden sadece 5 hafta sonra Yunanistan yeniden NATO’ya döner.  İlginçtir; Bu dönüş kararından önce darbenin olduğu gün Yunan Dışişleri Bakanı Micotakis, Artık Yunanistan Nato’nun askeri kanadına dönebilecek iddiasında bulunmuş, bu bilgiyi nasıl sağladığı sorulunca da, “Harekattan 2-3 saat önce Türkiye kaynaklı bir mesaj aldım” demiştir. Keza Brüksel’deki kaynaklar ve bazı Yunan gazeteleri, Türkiye’nin yönetime el koyduğu haberini, Türkiye’de darbe oldu; Yunanistan NATO’ya dönüyor başlığıyla vermiş, New York Times Gazetesi ise 12 Eylül’le ilgili şu yorumu yapmıştır: Türk politikacıların AET (AB)’ye girmek için koz olarak askıya aldığı Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü için izin vermeleri konusu, Türk Ordusunun modernizasyonu masaya geldiği gün çözülebilecektir.”

Aynı gazetenin 13 Eylül tarihli başmakalesinde ise özetle şunlar anlatılmıştır: “Son 1 aydır çantasından eksik etmediği Atatürk’ün Nutuk’unun İngilizce nüshası ile Yunanistan’ın NATO’ya dönüş planının taslağı ile artık Devlet Başkanlığı sıfatı da olan Evren’le son görüşmesini yapmak üzere Genelkurmay Başkanlığına giden Rogers’ın ilk sözleri, “Atatürk sağlığında Venizelos ile iyi ilişkiler geliştirmiş, Türkiye ile Yunanistan arasında yüzyıllar boyu süren düşmanlığı sona erdirmişti. Şimdi aynı şeyi yapmak sizin elinizde Sayın Evren. Bu anlaşılmaz düşmanlığı sona erdirin. Ege’de barış tohumları yeşersin. NATO’da birlik ve beraberlik ruhunu tesis edelim” olmuş, Evren de, “Biz zaten meseleye olumlu bakıyoruz. Ama Yunanistan sorun çıkarıyor” demiştir… Evren, Türkiye’nin karşılık beklemeden bir iyi niyet jesti yapacağını belirterek, bu jestin ‘dostlarımızca iyi değerlendirilmesi‘ temennisinde bulunmuş, Rogers da, ‘Hiç kuşkunuz olmasın‘ teminatını vermiştir. Evren sözlerini, “Atatürk ne kadar büyük, ne kadar ileri görüşlü bir insandı ki, yurdunu istilaya gelen ve onları destekleyenlere, onları mağlup ettikten hemen sonra dostluk elini uzatabilmişti. Çünkü o büyük insan hisleriyle, duygularıyla hareket etmezdi. Düşmanlıkları unutur, doğruyu tatbik ederdi. Tarih göstermiştir ki, bu iki ülkenin dost olması her iki ülkeye de fayda sağlamıştır” diye sürdürmüş, Rogers, “Haklısınız Sayın Evren. Atatürk de yaşasa sanırım meseleye böyle yaklaşırdı” takviyesini yapmıştır.

Dönüşün gerçekleştiği gün ise Yunan Başbakanı Rallis, “Türkiye’ye karşı diplomatik bir zafer elde edildiğini” vurgulamakla kalmaz, “Artık Kıbrıs sorununa NATO içinde de sahip çıkabileceğiz” der.

Yunanistan yine bildiğini okumaya ve hedeflerini büyütmeye devam eder… 2 yıl sonra General Rogers, “O görüştüklerim şimdi hükumette değil, bu yüzden bir şey yapamıyorum” itirafında bulunurken, Yunanistan Başbakanı Papandreu, “Kara sularını 12 mile çıkarma niyetinde olduklarını” açıklar. Ege kıta sahanlığı, Kıbrıs sorunu hiçbir zaman çözülmez. Yunanistan üstüne üstlük Ege’de 18 adayı işgal eder… Ne diyelim? Yatacak yerin yok Evren mi?

Bir ABD baskısı daha

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 15 Kasım 1983’te bağımsızlığını ilan etti.  Pakistan ve Bangladeş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıdıktan sonra, ABD ve İngiltere’nin baskıları ile bu kararlarından vazgeçtiler.

ABD’ye kolu kaptırmanın bedelleri

Süreç, ABD’nin Truman Doktrini ile 1947 de başlamıştı. O yılda Köy Enstitülerinin tasfiye kararı da alınmıştı. Tesadüf mü? Elbette değil. Tersi olsaydı, yani Köy Enstitüleri kapatılmasa, Amerika’ya teslim olunmasaydı Türkiye çok farklı bir konumda olurdu. Bütün bunları Türkiye’nin başına açan Stalin miydi? Bir nesil, Soğuk Savaşı Amerika’ya teslim olarak boşu boşuna yaşadı ve maalesef ülkenin en verimli olabilecek yıllarını Amerika’ya selam durarak geçirmek zorunda bırakıldı.

Daha bunlar iyi yıllardı. Beterin beteri yoldaydı. 1990 da Demirperde’nin yıkılmasıyla Amerika’nın dünya liderliği hülyası projelerinin revize edilmesi. Yazı dizimizin devamında Amerikanın söz konusu yeni stratejileri anlatılacaktır. Okumak için lütfen tıklayın: BOP- Büyük Orta Doğu Projesi

Kaynaklar:

Truman Doktrini. Vikipedi  https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVHJ1bWFuX0Rva3RyaW5p

Truman Doktrini Üzerine Bir Analiz. Levent Kalyon https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/84525

Marshall Planı. Vikipedi. https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTWFyc2hhbGxfUGxhbiVDNCVCMQ

Ya 1957’de Suriye’ye, 58’de Musul’a girmiş olsaydık? Hİsmet Berkan. Hürriyet. 18 Ekim 2016 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ismet-berkan/ya-1957de-suriyeye-58de-musula-girmis-olsaydik-40252492

Adnan Menderes Dönemi Türkiye Ortadoğu İlişkileri. Hasan Yılmaz. Birey ve Toplum. Güz 2016. Cilt 6 sayı 12. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/305749

Türkiye İsrail Devletini nasıl tanımıştı ? Emre Gül / Tarih Dosyası / Dünya Bülteni 06 Eylül 2011 https://www.dunyabulteni.net/olaylar/turkiye-israil-devletini-nasil-tanimisti-h173583.html

Suriye’yi anlamak: Baas nasıl doğdu? NTV 29.11.2011 https://www.ntv.com.tr/dunya/suriyeyi-anlamak-baas-nasil-dogdu

The CIA and a Turkish coup. Egemen Bezci and Nicholas Borroz. 16 September 2016. https://warontherocks.com/2016/09/the-cia-and-a-turkish-coup/

Amerikanın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’in ABD Dışişleri Bakanlığına gönderdiği 25 Nisan 1957 tarihli rapor http://2k8r3p1401as2e1q7k14dguu-wpengine.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2016/09/Archive-1-Bezci.jpg

Chronology of Turkish-American Relations. Mustafa Aydın, Çağrı Erhan and Gökhan Erdem, Faculty of Political Science, Ankara University. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/44/671/8553.pdf

Amerikan salatası, şerbetçi otu, CCCP. Bülent Pakman. Temmuz 2009. https://bpakman.wordpress.com/yurdum/cccp/

Emekli Büyükelçi Eralp: ‘Johnson Mektubu’nu Cüneyt Arcayürek’e, dönemin Dışişleri Bakanı verdi. Cumhuriyet gazetesi  28 Mart 2017 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/708491/Johnson_Mektubu.html

Atatürk’e bu iftiralar neden? Bülent Pakman. Ağustos 3025  https://bpakman.wordpress.com/2015/08/12/ataturke-bu-iftiralar-neden/

Madanoğlu darbe için ABD desteği istedi. Salih Zeki Hürriyet. 22.01.2008  http://www.hurriyet.com.tr/dunya/madanoglu-darbe-icin-abd-destegi-istedi-8076950

Kıbrıs Barış Harekâtı. Habertürk 22.7.2014. https://www.haberturk.com/haber/haber/972325-kibris-baris-harekati

Erdoğan, Kenan Evren’in icraatını neden sahiplendi. Müyesser Yıldız ODATV 13.12.2017. https://odatv.com/erdogan-kenan-evrenin-icraatini-neden-sahiplendi-1312171200.html

ABD gizli diplomatik belgelerinde 12 Eylül darbesi: ‘Askeri liderleri iyi tanıyoruz, endişelenmek için neden yok’ 12 Eylül 2018 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45486144

6.Filo Eylemleri – (1967-1971). Dünya 48,  12 Ağustos 2017 6.Filo Eylemleri – (1967-1971)

Yeşil Kuşak Teorisi. Oktay Kaymak 29 Mart 2017 https://www.ilimvemedeniyet.com/yesil-kusak-teorisi.html

Yeşil Kuşak Projesi. Vikipedi https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0k

Kanlı Noel katliamı unutulmadı. Yeniçağ 25.12.2008  Kanlı Noel katliamı unutulmadı

Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı: Kıbrıs, Sinan Meydan, Sözcü 1 Temmuz 2019 https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/abdulhamit-siyasetinin-ilk-kurbani-kibris-5206746/

Kıbrıs Gerçeği Acheson Planları Neydi? https://eyvatan.wordpress.com/2007/10/20/kibris-gercegi-acheson-planlari-neydi/

1964 Erenköy Savaşı. Sinan Meydan. Sözcü,  21 Ekim 2019 https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/1964-erenkoy-savasi-5400941/

Cyrus Vance. İlter Türkmen. Hürriyet, 19 Ocak 2002 http://www.hurriyet.com.tr/cyrus-vance-49199

Ecevit anlatıyor: Kıbrıs Barış Harekatının perde arkası. OdaTV 20.07.2019 https://odatv.com/kibris-baris-harekatinin-perde-arkasi-20071925.html

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dış ilişkileri. Vikipedi https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWXJp

Darbeler ve ABD. Al Jazeera Turk.  http://www.aljazeera.com.tr/haber/darbeler-ve-abd

Amerikancı Eğitim Düzeni – Fulbright Anlaşması. Ebru Özkan Twitter dizisi 27 Aralık 2019 https://twitter.com/ebruozkan78/status/1210619614968918018

I. Athenagoras. Vikipedi https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Athenagoras
Nutuk/20. bölüm/Vesika 1. Vikkaynak https://tr.wikisource.org/wiki/Nutuk/20._bölüm/Vesika_1

ABD’nin koynundaki diyalogcu nurcular ve üstatları. Emin Koç. Yeni Mesaj 17.12.2005  https://www.yenimesaj.com.tr/abdnin-koynundaki-diyalogcu-nurcular-ve-ustatlari-H1127797.htm

Greek Archbishop to proto-CIA: “Your directions will be executed faithfully.” Matthew Namee. Orthodox History. December 2, 2019 https://orthodoxhistory.org/2019/12/02/greek-archbishop-to-proto-cia/?fbclid=IwAR2ZNubL0Ud2tbxkHhV0VI_-BhpjOp0b1Wnbr3nKhcm1KWf40N1Bf9EwUPI

Bu Günlere Nasıl Geldik. Fikret Ünver. Güney Gazetesi 5.7.2020. https://www.guneygazetesi.com/yazi/687/bu-gunlere-nasil-geldik-2.html

Ümit Doğan @tsumut71 Tweet dizisi 30 Eylül 2019. https://twitter.com/tsumut71/status/1178758270401556482

Atatürk ve Türkeş’in “baba” diye hitap ettiği Papa Eftim’in hikayesi; Türk Ortadoks Patrikhanesi. Ümit Doğan. aykırı.com 22 Eylül 2020 https://www.aykiri.com.tr/yazarlar/umit-dogan/ataturk-ve-turkes-in-baba-diye-hitap-ettigi-papa-eftim-in-hikayesi-turk-ortadoks-patrikhanesi/246/

Bülent Pakman. Kasım 2019.  Ekleme Eylül 2021. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz

Abu Dhabi 2013

   Bülent Pakman kimdir?