Azerbaycanlı ne zaman Türk oldu?

Biz Ne Vakitten Türk Olduk?

Milliyetçilik anlayışıma bağlı açıklama sözü vermiştim. Buyurun, okuyabilirsiniz.

1. Milliyetçilik etnik kavram mıdır?

Benim için değil. Ben etnik kavramları siyasete taşıyanlardan değilim. Bununla birlikte, milliyetçiliğin, şüphesiz ki, bir etnik köke bağlı kültüroloji çerçeveleri olur. Tamamen alakasız (dil, din, adet-anane, birlikte yaşayış vs. bağları olmayan) halkların ortak millet oluşturması mümkün değil.

Sömürgecilik çağında Avrupa’dan her iki Amerika kıtasına göçmüş ve sonradan Afrika’dan köle şeklinde oralara göçürülmüş grupların çeşitli Amerikan devletleri yaratması gerçeği, söz ettiğim çerçeveler meselesinde istisna sayılamaz. Çünkü bu gruplar oraya halk gibi değil, göçmen, maceracı, müteşebbis, dindar, asker, suçlu, mülteci vs. halinde gitmiş, orada garip olduğunu anlamış, bu anlayışla barışmış ve bunun neticesinde her şeye, deyim yerindeyse, sıfırdan başlamışlar.

Çeşitli coğrafi (mesela, Japonya) veya siyasi (mesela, Ermenistan) sebeplerden tek-köklü (monoetnik) toplumlara çevrilmiş ülkelerin tecrübeleri de bizim için örnek olamaz. Biz, ne Japonya gibi ada, ne de Ermenistan gibi kapalı olamayacağız. Biz, çokköklü (polietnik) toplumuz. Bu halimizi süslemenin taraftarı değilim. Bir gerçeklik gibi bakıyorum buna.

Çok köklü toplumda etnik milliyetçilik çok tehlikelidir. Aslında, kanımca “etnik milliyetçilik” denilen bir şey yoktur. Köklere dönüş, etnik özelliklere üstünlük vermenin adı milliyetçilik değil, şovenizmdir. Bizim coğrafyada ekseri hallerde bu iki kavramın farkı duyulmuyor. Komşularımızda milliyetçilik adı altında çok zaman şovenistik görüşleri öne çekiyorlar. Bunun ülkemize tesirsiz ötüşmesi mümkün değildi, o sebeple bizde de bu yanlış kavramanın örneklerini görebiliriz. Bu meselede Rusya’nın ziyanlı tesiri fevkalade çoktur – bir taraftan yanımızda Ermenistan gibi kurumu yarattı, bizi tarihi topraklarımızdan kovdu, soyumuzun ve dilimizin adını zorla değiştirdi, diğer taraftan de Lenin’in siyasi lügate getirdiği “millet” sözünün yanlış yorumu bütün işleri kavramsal seviyede karıştırdı. Rusya’daki, Ermenistan’daki, İran’daki ve potansiyel olarak Gürcistan’daki şovenizme karşı bizde, cevap olarak, şovenistik görüşlerin öne çıkması hayret verici olmasa da, uygun görülmezdir.

Biz komşularımız gibi şovenist olmamalıyız. Birincisi, önce yazdığım gibi, çok köklü toplum olduğumuzdan. İkincisi, şovenizmin gerilikçi bir düşünce tarzı olduğu için. Üçüncüsü, ülkemizin şartlarında bunun mümkünsüzlüğü yüzünden. Üçüncü sebep hiç gözegelimli (makbul) değil, aslında, onu yazmayadabilirdim. Sadece birileri şovenist olmayı seçmiş olursa, en fazla küçük bir sekt, marjinal bir grup olarak kalacaklarını anlamalıdır.

2. Soyumuzun (etnik çoğunluğun) adı nedir?

Geçen yazılarımın birine “Biz, Türkler…” sözleriyle başlamıştım. Adresime gelen tenkitlerin haylisi, tahmin ederim, bu sözler yüzünden olmuştu. Çok adam öyle bildi ki, ben bu sözlerle ülkemizin bütün ahalisini Türkleştirmek iddiasındayım. Yazılarımdan bu tür neticelerin çıkarıldığını görmek beni her zaman çok üzer. Sözlerimi bazen ihtiyatsız seçtiğimi kabul edebilirim (bunun kendisi tenkide layık haldır), amma yalnız bu yüzden niyet etmediğim anlamların ve özüme yakıştırmadığım iddiaların adıma atfedildiğini gördüğümde içimde güçlü itiraz doğar.

Böyle bir münasebeti beni iyi tanıdığını ve hatta bana hürmet ettiğini diyen adamlardan gördüğümde fazlasıyla şaşırıyorum. Benim heç bir özelliğim yoktur – düşüncelerimden başka. “Düşüncelerimden başka” ifadesini de uzağa götürüp, düşündüklerimin benzersiz olduğunu iddia edecekseniz, onda size hiç sözüm yoktur. Düşündüklerim, tabii ki, benzersiz değil. Ben de, herkes gibi, bildiklerimi okuduğum kitaplardan öğrenir, yaşadığım hayattan alırım. Sadece onları öz bildiğim gibi, sübjektif varlığıma uygun, süzgeçten geçirir, içimde eritirim. Yoksa, her düşüncenin ne zamansa kimin tarafından önceden düşünüldüğünü ben de biliyorum. Nasıl derler: nihil novi sub Soli (Latinceden dilimize çevirmesi – Güneşin altında yeni bir şey yoktur). Ne ise, beni tanımak – düşüncelerimi bilmek demektir. Her halde böyle olmasını istiyorum. Yoksa huy itibariyle hiç de rahat adam olmadığımı bilirim, o yüzden yakın alakalar kurmaktan çekinirim (çok az sayıda adamları çıkmak şartıyla). Odur ki, beni tanıdığını iddia eden adamlar apaçık bu mevzuda birdenbire bana, mesela, “faşist” diyorsa, beni tanımadığını bildirmiş olur. Hele faşizmin ne olduğunu bilmediklerini demiyorum.

Dönelim buradaki sualimize – soyumuzun adı nedir? Konu, özümü de ait ettiğim etnik çoğunluktur. Benim için cevap açıktır – adımız Türk’dür. Dilimizin de adı öyledir. Bundan önceki yazımda “Biz, Türkler…” yazdığımda, ben ülkemizin bütün ahalisini değil, yalnız etnik çoğunluğunu nazarda tutmuştum. Odur ki, sözlerimde diğer etnik gruplara hürmetsizlik aramanın yeri yoktur. Kim özünü Türk saymıyorsa, bu, onun öz işi, hem de hakkıdır.

Biz erkeklikten bahsettiğimizde kadınlara karşı ayrımcılık etmiş olur muyuz? Feministlere göre oluruz, amma onlar küçük marjinal gruptur. Kadınların arasında böyle nüfuz toplamakla güçlük çekerler. ‘Kişilik mevzusu’ kadınlara karşı hürmetsizlik, ayrımcılık olmadığı gibi, ‘Türklük mevzusu’ da etnik azlıklara karşı yönelmiş gibi görülmemelidir.

3. Etnik çokluğun adını Türk koymakla, etnik azlıklara tehlike yaratmış olurmuyuz?

Böyle bir sual şahsen benim hiç bir zaman aklıma gelmezdi, amma adresime gelen tenkitlerin arasında buna işaret edenler olmuştu, ona göre cevap vermeli olurum. Hangi tehlikeden bahsedilir? Ülkemizin Türk olmayan etnik grupları öz aralarında ve öz dillerinde bizi onsuz da Türk adlandırmıyor mu? Öyledirse, niye biz özümüze Türk dediğimizde tahrik, ya da hatta tehlike yaratmış sayılmalı mıyız? Bir de, böyle bir sualin koyuluşu kökünden yanlıştır. Biz adımızı Türk koymuyoruz, biz Türküz. Bu adı bizden aldılar, biz onu özümüze geri döndürmek istiyoruz.

4. Biz ne vakitten Türk olduk? Bizim Orta Asya’daki halklarla ne alakamız var? Özümüzü Türk adlandırmakla oradan gelme olduğumuzu boynumuza almış olmuyor muyuz? Öyleyse, onda Ermeniler haklı olur yahu….

Bu suallerin cevabını birden vereceğim, ona göre onları birleştirdim. Bu sualler Türk olmayan etnik gruplardan değil, öz Türklüğünü unutmuş safdil soydaşlarımızdan gelir. Niyetlerinin temiz olduğunu varsayıyorum (böyle bir varsayımının öz üstünlükleri var). Bu adamların haylisi (amma, şüphesiz ki, hepsi değil) “Rus Sektörü”nde tahsil almışlardır. Rus tebligatı bizi bizden tam almasa da, içimize hayli şüphe tohumu salabildi. Özüm bütün tahsilimi “Rus Sektörü”nde aldığıma göre ne dediğimi iyi bilirim. Milli fanatikliğin şekillenmesine bağlı çok ciddi problem var orada. Amma, yazdığım gibi, problem bir tek “Rus Sektörü”nde değil. “Azerbaycan bölmesi”ni bitirenlerin de arasında bu suallerin içinde kaybolmuşlar var. Bildirdiğim gibi, onları kınamaktan çok uzağım. Bununla birlikte, onların yanlış düşündüklerini de demeliyim.
Bu suallerin neden temiz niyetle verildiğini varsayıyorum? Aralarında olan bazı sualler bunu açık gösterir. Esas mesele yerli/göçmen konusundadır. Bazıları korkar ki, biz özümüze Türk demekle göçmenliğimizi vurgulamış oluruz ve bununla Ermenilere argümentatif üstünlük kazandırmış oluruz. Doğrusu, mevzunun böyle derinliklerine varmayı karşıma koyduğum maksatlar bakımından gereksiz sayıyorum. Ben meseleye faktolojik değil, normlara uygun yaklaşıyorum.

Biz her zaman Türk olmuşuz, amma her zaman burada olmamışız. Benim için bizim göçmenliğimiz katiyen problem yaratmıyor. Bir milliyetçi için işin bu tarafının hiç bir değeri yoktur. Amma şovenist için olabilir. Milliyetçilikle şovinizmin farklandırılmasının önemini yukarıda vurguladığım için, yeniden bu meseleye dönmek istemiyorum.
Göçmen olmanın hiç bir zayıf, eksik, ya da başka hoşa gelmez tarafı yoktur. Ekseri halklar ekseri yerlerden gelmedir. Bazıları diğerlerinden önce gelmiş – tek fark budur. Bunun üzerinde siyasi argüman kurmak milliyetçiye yakışmaz. Ayrıca, her kesin böyle mevzularda özel özgürlüğü var. Hatta BMT’nin Mülki ve Siyasi Haklar hakkında Anlaşmasının 27-ci maddesi etnik kimliyi kollektif hak değil, ferdi özgürlük sayar.
Ailenin de önemi büyüktür. Mesela, bizim ailede bu mevzular çok konuşulurdu. Hele Sovyet zamanı (1972 yılında) babam bana Erkin adını verdiğinde, bu ad ülkemizde oğlan çocuklarına koyulmuyordu. Bugüne dek yaşça özümden büyük, ya da benimle yaşıt Erkin adlı Azerbaycanlıya rast gelmemişim. Sonradan bu ad ülkemizde yayılmağa başladı, bugün şahsen tanıdığım, amma yaşça benden küçük olan Erkinler var. Bu adın kökü coğrafi olarak şimdiki Rusya’nın arazisi olan Yakutistan topraklarına gidip çıkar. Kadim Türk adıdır – “azad” demektir. Yakut adıdır, Yakutistan’dan iner aşağı, Orta Asya’ya ve orada geniş yayılır. Atamın adı Toğrul olup Toğrul – Selçuk adıdır, “şahin” (yırtıcı kuş) demektir. Böylelikle, benim öz adım ve atamın adı buralara, muvafık olarak, Yakutistan’dan ve Orta Asya’dan gelmiş. Soyadımın da tarihi bana diyor ki, 17nci yüzyılın başlangıcında Şah Abbas Şahsevenlere ait Kadirli soyunu (Karadağlı, Ahmedli vs. soylarla birlikte) Erdebil’den Kuzey Azerbaycan’a göçürmüş. Bir sözle, bunları bir örnek gibi yazdım ki, şahsen bende “göçmen kompleksi”nin olmadığını göstereyim.
Göçmen olduğunda ne olur? Buralara geldiğimizden bu yana en az bin yıldan çok zaman geçti. Bu kadar zamandan sonra “göçmen” sohbetini etmek ciddi değil. Üstelik, biz öyle böyle gelmedik. Biz devletler, impatorluklar kurduk. Amma bu, tamam başka mevzudur, milliyetçilikle hiç bir alakası yoktur.

5. Azerbaycanlı olmak ne demektir?

Aslında, esas problem buradadır. Bundan önce yazdıklarım giriş sayılabilir. Okuyucularımın tahammülünden sui-istifade etmek niyetim yoktur, amma mevzu gerçekten büyüktür. Ben kısa yazmağa çalışıyorum.

Bir milliyetçi için ‘Azerbaycanlı’ sözü hiç bir etnik anlam taşımamalıdır. ‘Azerbaycanlı’ denilen soykök yoktur. Azerbaycan – yer adıdır. ‘Azerbaycanlı’ etnik değil, milli kimliktir. Bunu herkesin bilmesi gerekir. 1939ncu yıla dek biz (etnik çokluk) Sovyet pasaportlarında Türk adlanırdık. İkinci Dünya Muharebesinin yaklaştığını ve bu muharebede Türkiye’nin Almanya tarafında olacağını varsaymış Sovyet rehberliği, bizim adımızdan Türklüğü zorla aldı ve bizi ‘Azerbaycanlı’ adlandırdı (etnik manada).
Biz doğrudan da Azerbaycanlıyız. Amma bu, bizim etnik değil, milli kimliğimizdir. Azerbaycanlı olmak – Azerbaycan vatandaşı olmaktır. Bundan başka bu sözün tutarlı anlamı yoktur. Güney Azerbaycan mevzusu burada dikkatten kaçırılmış gibi görünse de, maksat başkadır. Yazdığım gibi, milliyetçilik siyasi kimlik üzerinde kurulur. Pasaportlarınıza bakın. Orada İngilizce vatandaşlık bölümünde ne yazılmış? Nationality – yani, milliyet. Amma konu etnik kimlik değil, siyasi kimlik (vatandaşlık).
Bizde ‘Azerbaycanlı’ sözü etnik manada kavranıldığı için ortaya hayli problem çıkıyor. Birisiyle sohbette “men Azerbaycanlıyam” dediğiniz zaman, cevap yerine, mesela, “mense Talışam/Lezgiyem/Kürdem vs” işittiğinde derin bir şaşkınlık doğar. Bununla etnik azlıklar öz etnik kimliklerine sığınarak (buna tam hakları var), ‘Azerbaycanlı’ sözünü etnik kimlik seviyesine indirmiş olurlar. İyi, ben olayım Azerbaycanlı, birisi de olsun, mesela, Tat. Ya ikimiz bir yerde ne oluruz? Yine Azerbaycanlı? Anlaşılmıyor yahu. Paradoksal şekilde böyle çıkıyor ki, ikimiz bir yerde olduğumuzda örnek gibi aldığım hayali Tat muhatabım etnik kimliğinden imtina etmiş olur. Demek ki, burada, en azından söylevsel seviyede, derin uygunsuzluk var. Şovenistler bu uygunsuzluğu görmeyebilir, hatta ondan yararlanmak da isteyebilir. Amma milliyetçi böyle yanlışı etmemelidir. Milliyetçi için ‘Azerbaycanlı’ sözü etnik kimliğine tabi olmamalıdır.

Ayrılıkta biz Türk, Talış, Tat, Lezgi, Kürd vs gruplarız. Bu, bizim etnik kimliğimizdir. Amma birlikte biz Azerbaycanlıyız. Bu da bizim siyasi kimliğimiz, milletimizdir. Benim milliyetçiyim budur.

Etnik azlıklar bilmelidir ki, onların hakları etnik çokluğun adı özüne geri döndüğünde sonra daha iyi korunacak (gerçekleşecek).

6. Dilimizin adı ne olsun?

Yeniden aynı mevzuya dönmüş gibi görünsem de, dilimizi Türk dili sayıyorum. Ruslar vaktiyle “турки” ve “тюрки” bölgüsünü yaratmışlar (emperyalist maksatları için). Bizim dilde “ю” harfi yoktur. Bizim için bu bölgü anlamsızdır. Biz Türküz, dilimiz de Türk dilidir. Evet, Türkiye’deki Türkçeden farklanır, amma tercümesiz bağlılığa mani olacak bir fark değil. Dilimizi Türk dili adlandırmakla dilimizde olan Arap ve Fars sözlere karşı aşağılayıcı yaklaşmaya varmağın da yeri yoktur. Doğrudur, Türk köklü söz olan yerde, Arap ve Fars sözünden istifade edilmemesi arzulanır, amma bununla bağlı siyaset yürütmeyi kimse teklif etmiyor. Bizim dil, hususen Fars dilinden alınmış sözlerle daha da zengindir. Bununla birlikte, dilimiz Türk dilidir.

Bakın, İngiliz dili tahminen % 60 Fransız menşeli sözlerden ibarettir. Bunun tarihi sebepleri var – Normanlardan başlamış, sonradan Plantagenet sülalesinin 3 asırlık hakimiyeti neticesinde İngiliz dili Fransız dilinin güçlü tesiri altında olmuştur. İngiliz dili yalnız % 20 Anglo-Sakson köklü sözlerden ibarettir. Diğer % 20 – Latin dilinden alınma sözlerdir. Bununla birlikte, kimse İngiliz diline Britanya Fransızcası demedi hiç bir zaman. Bizim dilin Türklüğü İngiliz dilinin Anglo-Saksonluğundan mukayese olunmayacak derecede çoktur. Niye bizim dile Azerbaycan Türkçesi denilmelidir? Bu, dilcilik mevzusu değil. Ben buna siyasi gözle bakıyorum. Dilimizin çekinmeden Türk dili adlandırılmasının taraftarıyım.

Belki, başka şartlar altında bunları yazmazdım, amma beni “Türkün meseli/sözü” gibi aşağılayıcı takdimatlar çok üzüyor. Sokmak, itelemek, basmak, çalmak vs. gibi sözlerin yazınsal sözlüksel manası açık olmasına bakmayarak, bu sözlerin sövme manasında kavranıldığını varsayarak, “Türkün meseli/sözü” ifadesini işletmekle, hele bir özür de isteyerek, danışası hale niye düşmeliyiz? Kimin aklına sövme gelirse, bu, onun düşünce terbiyesi problemidir, dilin problemi değil.

7. Her işimiz düzeldi, kaldı bir Türklüğümüz?

Böyle bir söylem de var. Şahsen bana burası çok gülünç gelir. Elbette, ben siyasi, iktisadi, sosyal problemlerin içinde böyle mevzuları açmanın zorluğunu anlarım. Ben telaş etmiyorum, kimseyi de telaş ettirmiyorum. Mevzunun çok hassas olduğunu iyi bilirim. İhtiyatlı yaklaşmanın önemini de anlarım. Bununla böyle, bu iradı kabul edebilmem. Bütün problemlerle aynı adamlar meşgul olası değil ki. Yani, bu söylemin doğruluğunu varsaysak, böyle çıkar ki, aynı adamlar, mesela, önce kanalizasyonu düzeltecek, sonra da dilimizi. Gülünçtür, değil mi? Böyle olmayacak, tabii ki. Her işin öz ustası olacak ve bütün işler zamanında görülecek.

Not: “Millet ve din” mevzusu kaldı, onu da sonra, ayrıca yazarım. Onsuz da bu yazı uzun oldu.

Erkin QƏDİRLİ 07.01.2016 http://bit.ly/1K32uCC

Türkiye Türkçesine çeviren Bülent Pakman. Ocak 2016.  Ancak aktif link vererek alıntılanabilir.

Twitter Widgets

Bülent Pakman kimdir  IMG_2654https://bpakman.wordpress.com