İtalyanlar

İtalyanlar’ın Türkiye’yle bütün güçleri ile uğraşmaları durumunda bile bize kötülük yapabilmelerinin katiyen mümkün olmadığını düşünüyorum… İtalya, askeri gücünün zirvesine Mussolini döneminde ulaştı. Düşünsenize resmi geçitler yapılıyor, nutuklar atılıyor, askerler çakı gibi geziniyor ortalıklarda. Ve bu İtalyanlar kendi imajlarına inanıp, her faşistin yaptığı gibi mutlaka bir ülkeyi istila etmeleri gerektiğine karar verdiler. Uzun aramalardan sonra kendi kahraman askerlerinin dişine en uygun ülkeyi de bulup seçtiler: İtalya, Habeşistan’ı istila etmeye karar verdi. Bu arada Habeş ordusu 10 adet eşekli süvari, iki adet uyku ilacı verilmiş kaplan ve isimleri birbirine benzeyen bazı çıplak ayaklı yerlilerden oluşmaktaydı. İtalyanlar en güçlü askerlerini seçtiler bu sefer için. Ve yola koyuldular. Sonucu biliyorsunuz, ama ben yine de tekrarlayayım. Habeşistan, İtalyan ordusunu perişan etti. Bunun haberi ilk Berlin’e ulaştığında Hitler kendisine şaka yapıldığını sanarak uzun süre güldü. Ancak olayın şaka olmadığını anlayınca da ‘‘Ağzına edeceğim bu İtalyanlar’ın. Faşizmin bile laçkasını çıkardılar, ebleh paçozlar’’ diye söylendi homur homur. İtalyanlar’ı Habeşler’in elinden ancak Rommel komutasındaki Alman ordusu kurtarabildi. Rommel oraya yetişmeseydi bugün Roma’da Habeşliler oturacaktı ve dünyada katiyen Risotto alla Mozzarella Affumicata adlı bir harika yemek olmayacaktı. Daha sonra Rommel, Habeş ordusuyla savaşmak zorunda kalışını hayatının en kara günü olarak ilan etti ve böyle bir aşağılamayı unutmasının mümkün olmadığını anlattı. Ben o günden bu yana İtalyanlar’a acırım ve İtalyan yemekleri ile şarabı olmasaydı bu ülkeyi çoktan kafamdan silip atmıştım bile.

İtalyanlar’ın herhangi bir konuda neden tavır aldıklarını kendilerinin de katiyen bilmediklerine inanıyorum. Çünkü bir ülkede insanların aldıkları tavırları rasyonel olarak açıklayabilmeleri için, evvela o tavır üzerinde ortak bir fikir oluşturmaları gerekiyor. Ne var ki İtalyanlar’ın bunu yapmaları da mümkün değil, çünkü dünyada sadece bu ülkede bütün insanlar aynı anda konuşma ve üstelik de katiyen birbirlerini dinlememe âdetine sahipler. Ben bunu ilk kez 1972 yılında Amerika’ya giderken fark etmiştim. O zamanlar Pan American, Roma’dan aktarma yaptırıyordu. Roma Havaalanı’nda bir grup İtalyan, birbirlerine bağırarak küfrediyorlardı. Bu kadar sinirli bir ortamdan biraz sonra kan çıkması kesindi. Ben iyi bir dünya vatandaşı olarak polise gittim ve olaya çok geç kalınmadan müdahale etmesini istedim. Polis ise bana, onların sadece havanın ne kadar güzel olduğunu birbirlerine anlatarak mutluluklarını paylaşmaya çalıştıklarını söyledi. O günden bu yana İtalyanlar’ın hiçbir konuda bilinçli bir devlet politikası oluşturmalarına imkân olmadığını biliyorum. Çünkü hepsi aynı anda bağırıyor ve üstelik de sadece kendilerini dinliyorlar.”

Yukarıdaki harika mizah köşe yazarı Serdar Turgut’a aittir. 16 yıl kesintisiz beraber çalıştığım İtalyanları çok severim. Bu satırları çevirip kendilerine okusam eminim çok güleceklerdir diye düşünürken gördüm ki İtalyan mesai arkadaşlarımdan yazıdan haberdar olanlar olmuştu ve de hiç hoşlanmamışlardı.

Yine hatırladığım, bizim TV kanallarda bir reklamda Roma’da gezen bir bayanımızın çantasını motosikletli İtalyan kapkaççıların alıp kaçtıkları gösterilmişti. Türkiye’deki İtalyan Elçiliği buna şiddetle tepki göstermiş, “Biz hırsız değiliz” demişti. Buna karşılık İtalyan mesai arkadaşlarım da Roma taksicilerine “hırsız” derlerdi.  Bir keresinde, Roma havaalanından gece yarısı taksiyle kent merkezine giderken sürücü yolların tenha oluşundan yararlanarak bizi adeta uçurmakta olduğu için kendisini uyarmak zorunda kalmıştım. Verdiği yanıt “Siz taksiye binmeden önce uçak seyahati yapmadınız mı?” Yine de bunlar Roma’nın tarihiliğinde, eskiliğinde, yeşilliğinde, sokak çeşmelerinde ve dondurmalarında yatan güzelliğine gölge düşüremez kanımca.

Bunlar dışında hayata fazla takmayan neşeli, hayat dolu, gailesiz insanlardır İtalyanlar.  1994 yılında eşimle Roma’dan New York’a Alitalia ile uçuyorduk. O zamanlar çoğu insanlar gibi ikimiz de sigara içerdik. Uçaklarda da o yüzden sigara içilirdi. Yol da hayli uzun olduğu için yerimizi uçağın sigara içilen bölümü olan arka yarısından ayırttık. Uçak Roma’dan havalanıp sigara içilmez yasağı bitince bütün İtalyanlar söz birliği etmişçesine sigaraya sarıldılar. İçki servisi başlayınca bütün İtalyanlar yine söz birliği etmişçesine kahve istediler. Bilmem bilir misiniz? İtalyanlar kahve hastasıdır. Kimse çay içmez. Herkes kahve içer. Sabah sokaklar buram buram kahve kokar. İtalya’da muazzam bir kahve kültürü vardır. Örneğin sabah kahvaltıda cappuccino bazen de cafe latte içilir. Daha sonra gün boyu bir daha cappuccino içilmez. Bu kez de genelde espresso içilir. Öyle ki espresso Türkiye’ye ilk geldiğinde adına İtalyan kahvesi deniliyordu.

Konumuza dönelim. Nerede kalmıştık. Haa. Roma-New York uçağındaydık. Yemek servisi bitip kahve servisi başlayınca uçak çığırından çıktı. Meğer İtalyanların çoğu uçağın arka tarafının kahveye döneceğini ve nefes alınamayacağını biliyormuş. O yüzden sigara içilmeyen ön tarafta yolculuk etmeyi tercih etmişler. Ama o günlerde yemekten sonra içilen kahveden sigarasız zevk alınamayacağı inancı var. O yüzden kahve fincanını alan arkaya hücum etti. Bir de sigara yaktı mı? Uçağın arka tuvalet bekleme boşluğu ve arka koridor ağzına kadar doldu. Arka acil çıkış kapısının çıkıntısına zaten hemen oturulmuştu. Zavallı hostesler kurallara tamamen aykırı bu duruma karşı kime ne dert anlatacaklarını bilemiyorlardı. Zaten o koyulaşmış sohbette kimse hosteslerin dediklerini duyamıyordu. Dumandan hostes falan da görünmüyordu. Uçak New York için alçalıncaya kadar arkada oturduğumuza oturacağımıza pişman olduk. Ne nefes alabildik ne de kafa beyin kaldı. Dönerken artık akıllanmıştık, Kennedy Havalimanına erken gidip erken check-in yapıp ön tarafı tercih ettik.

Kahveden sonra İtalyanların yemek kültüründen de bahsetmek gerekir. İtalya’da yemek şölen gibidir. Öğle yemeğine bile önemli zaman ayrılır. İş görüşmesi, toplantısı kesilir, iyi bir lokantada devam eder.  Sonra tekrar ofise geçilir. Bu yüzden İtalya’ya fast food çok geç gelmiş ve sadece bazı gençler ile yabancılar-turistler tarafından ilgi görmüştür.  Bunun nedeni İtalyanların yaşam tarzında ve kültürlerinde. İtalyan halkının tam tersine tercihi sofra başında uzun uzun oturma, güzel, bol konuşmalı, kahkahalı, her kafadan bir ses çıkan sofra sohbetleri, insanda her daim yaşama sevinci uyandıran hareketlilik ve neşe, hayat dolu dakikalar olması. Yeşilin, kırmızının, sarının ahenkle birleştiği olmazsa olmaz temiz masa örtüleri, bez peçeteler, gürültü, kalabalık sofralar, gerektiğinde hayatı durduran rahatlık, rehavet. İnsanı cezbeden, özendiren böyle sıcak, doğal bir tarz yemek kültürü. Yemek sonrası Grappa , Amaretto gibi İtalyanlara göre sindirimi kolaylaştıran shotlar da başka alem.  İtalyan mutfağı, yemekleri ortak Akdeniz özellikleriyle bize çok yakın. Yemekleri çok güzel. Peynir çeşitleri, ekmekleri, şarapları da inanılmaz . İtalyan şirketinde çalıştığım 16 yıl boyunca şantiye yemeklerimiz çok kaliteli ve şarap ta serbest olduğundan kilomu çok zor koruyabildim.

Yemeğin tam tersine İtalya’da kahvaltı kültürü pek yoktur. Sabahları işe giderken bir bara uğrayıp ayaküstü bir kahve içerler. Yanında da ya kruvasan gibi birşey yerler ya da hiçbirşey yemezler. Evde kahvaltı da aşağı yukarı böyledir. Kahvaltıda peynir, zeytin yeme adeti yoktur. Bu arada bar dediysek onu açmak gerekir. Tabelada bar yazan yerlerde kahve çeşitleri, alkollü alkolsüz içkiler, sandviçler, kruvasan, kurabiyeler, pasta vb. satılır. İsteyen ayaküstü atıştırır ki bu ucuzdur. Kimi barlarda oturacak yerler bulunabilir. Buraya garson servis yaparsa fiyat artar. Self servis ise fiyat değişmez.

Bir de futbol var. Bütün İtalya 7 den 70’e akıl almaz şekilde futbol hastasıdır. Adeta hayatlarının bir parçasıdır futbol ve de fanatizm derecesinde. Bir dostumuz anlatmıştı. Roma’da bir ayakkabı mağazasına girmişler. Mağaza sahibi, tezgahtarlar, müşteriler işi gücü bırakmış o anda TV’de İtalya-İspanya Avrupa kupası maçını izliyorlarmış. Bizim Türkler İtalyanca biliyorlarmış, “Yahu bize de bakın” diyecek olmuşlar. Ama aksanlarından yabancı oldukları anlaşılmış. Maça tam konsantre tezgahtarın biri “Siz İspanyol musunuz?” diye sormuş. Bizimkiler de adama gıcık oldukları için “Evet” demişler. Vay sen misin evet diyen. Adam “Ben size servis yapmam ne haliniz varsa görün” deyip maça dönmüş.

İtalyan şirketinde çalışırken maç ertesi günleri Allah’ın emri ilk iş maçların kritiği yapılırdı. Bir keresinde Galatasaray 0-1 mağlupken son on dakikada attığı iki golle Milan’ı Şampiyonlar Liginden elemişti. Ertesi gün şirketteki Milan taraftarlarının ağızlarını bıçak açmıyordu.

1984 de iş toplantısı için 3 inşaat mühendisi Roma’ya gitmiştik. İtalyan meslektaşlarımız akşam bizi Roma’nın Tiber nehri kıyısındaki gece yemek ve eğlence semti Trastevere’deki bir lokantaya davet ettiler. Gittik oturduk. Lokanta sahibi bizzat siparişlerimizi almaya geldi. Bizi davet edenlerden lokanta sahibinin “hasta Lazio taraftarı” olduğu bilgisini aldık. Biz de epey futbol biliriz ya adamı bir deneyelim dedik. “Lazio’da bizim  Can Bartu oynamıştı hatırlar mısın?” diyecek olduk. Adam hatırlamak şöyle dursun hangi yıllar arasında oynadığını (1964-67 de yani o zamandan 20 yıl önce), mevkîni, kaç gol attığını bile sıraladı.

Ertesi gece bir başka yere davetliyiz. Bu kez turistlerin rağbet ettiği bir yer. Canlı müzik daha doğrusu bizim fasıl benzeri lokal müzik yapan çalgıcılar var. Bizim masaya da geldiler. Türk olduğumuzu duyar duymaz “mamma li Turchi” (Annee, Türkler geliyor) dediler. Bu deyimi İtalya’da herkes bilir. Başta Barbaros Hayrettin olmak üzere, Türk, Levande ve Kuzey Afrikalı denizcilerden oluşan donanmalarıyla Osmanlı’ya biat etmiş Berberi Korsanlarının sık sık İtalya kıyılarını ziyaret edip şehirleri topa tuttuğu zamanlardan kalmadır. Sonraları ortada Hayrettin Reis falan kalmamış olsa da anneler çocuklarını “Türkler geliyor” diye korkutmaya devam etmişler ve bu deyim “yaklaşmakta olan bir tehlikeyi” belirtme amacıyla kullanılır hale gelmiş. Bu arada Barbaros “Kızıl Sakal” anlamında İtalyanca kökenli bir kelime. Barba = sakal, rosso = kızıl. Hitler’in 2. Dünya savaşında birdenbire müttefiki Sovyetlere saldırmasına da Barbarossa Harekatı adı verilmesi saldırının beklenmedik baskın şeklinde olmasındandır.

İtalyanların çenelerine değinmeden geçmemek gerekir. Yolda iki İtalyan birlikte yürüyorsa biri % 100 konuşur. Eğer konuşmuyorlarsa onlar İtalyan değillerdir. Tek başına İtalyan da konuşur. Yanlış anlaşılmasın kendi kendine konuşmaz, cep telefonuyla konuşur. Bu öyle adet haline gelmiştir ki İtalyanlar dışarıda kulaklık ve mikrofon setiyle gezerler. Yani sokakta gördüğünüz her İtalyan Allah’ın emri konuşmak zorundadır. Bazen diyalog öyle bir hararet düzeyine erişir ki el hareket ve mimiklerini karşı tarafa tam olarak aktarmak için durmak zorunda kalırlar. Onları görünce kendinizi tuluat seyircisi yerine koyabilirsiniz. Roma’nın köklü yerlilerinin konuşması ise adeta resital verir gibidir.

Hayatla sürekli dalga geçen insanlardır İtalyanlar. Bir keresinde Türk ve İtalyan mühendisler Milano’da yine bir büro çalışması sonrası  akşam yemeği için lokanta arıyoruz. Yanımızdaki İtalyanlar Roma’dan gelmişler, civarı pek iyi bilmiyorlar. Bizler sağa, sola bakarken bir bayan arabayla yanımızda durup yol sordu. Aramızda bulunan İtalyanlardan biri gülerek hemen espriyi yapıştırdı: “Bizler 2 Türk ve 2 Romalıyız. Yani siz de koskoca Milano’da tam yer soracak adamları buldunuz”. 

İtalya sanat ve estetik ülkesi. Araba ile görmediğim yeri kalmamıştır. Nereye baktıysam zevk almışımdır. Köylerin, tepedeki kaleiçi kasabaların daracık sokaklarından arabayla geçmek, yürümek ne kadar güzeldi. Doğayı ve eskiyi mümkün olduğunca korumaya çalışan bir ulus. Deniz kıyılarını binalarla kapatmak gibi yanlışlıkları dışında. Yol yaparken tünel ve viyadük çözümlerini tercih ederek tarım arazilerini, ormanları olabildiğince korumuşlar. Bizim yaptığımızı yapmamış, yol projelerinde doğayı tahrip edecek devasa yüksek yarmalardan, dolgulardan kaçınmışlar.

İtalya’nın kuzeyinde, Alplerin eteğinde göller bölgesi var. En büyükleri Como, Lugano ve Maggiore gölleri. Kuzey tarafı İsviçre’ye ait olan bu gölleri arabayla gezerken ve bir gölden öbürüne geçerken feribotları tercih etmezseniz mecburen bir kaç kez İsviçre’ye girip çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Arada sınır ayrımı falan yok. İhbar olmadıkça ya da kuşkulanmadıkça geçiş noktalarında kimseyi durdurmuyorlar. İsviçre’ye çok yaklaştığınızı ya da geldiğinizi anlamak zor değil. İsviçre’nin köylerinde bile üretim, endüstri, ekonomi öncelikli, buna karşılık İtalyan tarafında zevk, mimariler, canlılık, estetik, doğa korumacılığı daha çok kendisini gösteriyor.

Böyle güzel bir ülkede çok sık bulunmuş, ülkeyi, insanlarını tanımış, dostlar edinmiş, mesleğimi başarıyla icra etmiş olmaktan çok mutluyum.

Bülent Pakman. Kasım 2009. Eklemeler ve düzenlemeler Mart 2013, Mayıs 2021. İzin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz.

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir?

Avrupa başlığı altında alt sayfalar:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.