Türk Ordusunun İstanbul’a Girişi

Osmanlı Hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra barışı getireceği umuduyla Mondros Mütarekesi’ni imzalamış ancak mütarekenin barış getirmediğini ve galip devletlerin Osmanlı topraklarını işgale devam ettiklerini görmüştü. 13 Kasım 1918’de galip devletlerin 61 parçalık donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul önünde demirlemiş ve işgal kuvvetlerini karaya çıkartmıştı. Türk halkının varını yoğunu ortaya koyarak ve bir nesli feda ederek savunduğu Çanakkale’nin düşman donanması tarafından rahatça geçilip işgal edilmesi, Türk halkını derin bir üzüntüye boğmuş, kalbini kanatmıştı. Ne var ki, Osmanlı Hükümeti’nin 20 Ağustos 1920’de imzaladığı Sevr Antlaşması, Türk halkı için daha onur kırıcı sonuçlar doğurmuş ve İngiltere ile müttefiklerinin Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hakimiyetini pekiştirmişti.

Mondros Mütarekesi, Sevr Muahedesi gibi anlaşmalar barışı sağlamak bir yana, yeni savaşlara kapı açmış, Mondros Mütarekesi ile Osmanlı ülkesi tümden işgal edilmiş, Sevr o ülkeyi parçalara ayırmıştı. Yunan ordusu, İngiltere’nin teşviki, koruması ve gözetimi altında Anadolu’nun içlerine sürülmüştü. İngiltere savaş politikasını sürdürüyor, Başbakan Lloyd George, Yunanlılara büyük destek veriyordu. Yunanlılar 1922 yazında son ve büyük bir saldırıya hazırlanıyorken, Lloyd George da politik geleceğini bu saldırıyla gelecek zafere bağlıyordu. Türk sorunu böylece çözülecekti: “Versay Antlaşması yürürlüğe girecek, Türk egemenliği sona erecek, İngiltere’ye dost yeni bir Yunan imparatorluğu kurulacak ve İngiltere’nin Doğu’daki çıkarları garanti altına alınacaktı.”

Aslında, Yunanlıların Anadolu işgalinin beyhude olduğu biliniyordu. Ama Lloyd George “Bu Yunan milletinin sınanmasıdır ve şimdi direnirlerse gelecekleri garanti altına alınmış demektir. Ben İzmir’de ülkesinin amaçlarına sırt çeviren bir Yunanlıyla bir daha asla el sıkışmam” diye ısrar ediyordu. Yunan ordusunun 10 Temmuz’da Eskişehir’i ele geçirdiğini duyduğunda çok sevindi; savaş bakanına “Doğu’nun geleceği büyük ölçüde bu mücadeleyle çizilmiş olacak” dedi. Ne var ki, Yunan orduları önce Sakarya’da ağır bir yenilgiye uğradı, ardından da 26 Ağustos’ta tamamen dağıldı. Kaçabilenler kaçtı, kaçamayanlar esir düştü. Anadolulu Rumlar da kaçanlara katıldı. Yunan donanmasının yanı sıra, Müttefik gemileri mültecileri karşı kıyıya taşıdı. Öyle ki sonradan Lozan Konferansı’nın en önemli müzakere konularından birini oluşturacak “mübadele” sorunu, bu durumda fiilen gerçekleşmişti. Lozan’da varılan mübadele anlaşması ile Türkiye’yi terk eden Rumların sayısı sadece 190 bindi, karşılığında Yunanistan’dan 355 bin Türk göç ettirilmişti. Demek ki mübadeleye konu olan bir milyondan fazla Rum’un çok büyük kısmı Lozan’dan önce Türkiye’yi terk etmişti.

Mustafa Kemal ve askerlerinin 30 Ağustos Zaferi ile perişan ettiği Yunan Ordusu’nu adeta süpürerek 9 Eylül’de İzmir’e girmesi, müthiş bir Yunansever ve Türk düşmanı olan İngiltere Başbakanı Lloyd George’u çılgına çevirmişti. Türk zaferi, İngiltere’de şok etkisi yarattı. İstanbul ve Boğazlar ile Trakya’yı terk etmemeye kararlı Lloyd George, savaş çığlıkları atmaya başladı. Krala da güvence verdi: “Kemalistler, Çanakkale tarafındaki kıyıyı işgal etseler bile, donanmamız boğazın hürriyetini garanti altına almaya hazırdır… Britanya kara, deniz ve hava kuvvetlerinin ilk anlardan itibaren Gelibolu Yarımadası’ndan, kendi varlıklarını duyurmalarına karar verdik. Hava kuvvetlerimiz Mısır’dan derhal kuvvetler gönderecektir.” Türklere hâlâ ağır bir ders verme sevdasında olan Lloyd George, Sevr Antlaşması’na göre Boğazlar çevresinde oluşturulan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri tarafından savunulan “Tarafsız Bölge”nin uluslararası koruma altında olduğunu ileri sürerek Türk Ordusu’nun bölge sınırlarına girmesini savaş sebebi saydığını ilan etmişti.

Oysa, İzmir’in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal’in öncelikli hedefi, batıda Misak-ı Milli hudutlarına ulaşmak için Doğu Trakya’nın da Yunan işgalinden kurtarılmasıydı. Ancak oraya giden yol Boğazlardan yani “Tarafsız Bölge”den geçiyordu. Bu durumda, bir İngiliz-Türk çatışması kaçınılmaz görünüyordu. Lloyd George’a muhalif bakanların da yer aldığı İngiliz kabinesi, iki nedenle telaş ve paniğe kapılmıştı. Birincisi; I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere, bölgeden muharip güçlerinin büyük kısmını çekmiş, İstanbul’da ve Çanakkale çevresinde düşük düzeyde kuvvetler bırakmıştı. Bu nedenle savaşa hazır değildi. İkincisi, kısa süre önce yaşadığı Dünya Savaşı’nın açtığı derin yaraları hâlâ sarmaya çalışan İngiliz halkı tekrar savaşmak istemiyordu. O sırada İstanbul ve Boğazlar ile Gelibolu Yarımadası, 31 bini İngiliz olmak üzere 65 bin kişilik Müttefik ordularının işgali altındaydı. Trakya da Yunan ordusunun elindeydi. Boğazlar’da ve Marmara Denizi’nde müttefik filoları geziniyordu.

İngiltere işgali sonlandırmayı düşünmüyordu. Sömürgeler Bakanı Churchill, hükümet üyelerine hitaben “Asya’yı Avrupa’dan ayıran derin su çizgisi önemli bir çizgidir ve bunu tüm gücümüzle emniyete almamız gerekmektedir. Türkler, Gelibolu Yarımadası’yla İstanbul’u alacak olurlarsa zaferimizin tüm meyvelerini kaybetmiş oluruz” demişti. Lloyd George da öyle düşünüyordu: “Türklerin Gelibolu Yarımadası’na sahip olmaları akıl almayacak bir şeydir. Gelibolu Yarımadası’nın Türklerin eline geçmesine asla izin vermeyiz. Orası dünyamızın en önemli stratejik noktasıdır. Boğazların Türkler tarafından kapatılması, savaşı iki yıl uzatmıştır. Türklerin Gelibolu Yarımadası’na sahip olmaları akıl almayacak bir şeydir ve bunu önlemek için savaşmalıyız.” Müttefik işgal ordularının çekilmesi, yenilginin kabul edilmesi demekti. Bu da sömürge altındaki Müslüman dünyasını cesaretlendirecekti. Ertesi gün, gazetelerde yayınlanan hükümet bildirisinde, Müslüman Türkiye’nin İngiltere ile müttefiklerini büyük bir yenilgiye uğrattığı kabul edildiği takdirde, Müslüman dünyasının bundan esinlenerek sömürge yönetimini üstünden atmak için cesaret bularak ayaklanacağı”  vurgulanıyordu. “İngiltere güç karşısında geriliyor izlenimini asla vermemeliydi.” Sonunda karar verildi: İstanbul ile Boğazlar ve Avrupa yakasındaki topraklar “savunulacak”tı. Churchill, Türkiye’deki askeri harekete nezaret edecek bir komisyonun başkanlığına getirildi. İngiliz hükümeti, savaş kararını bildirmek ve İngiliz ordularına destek vermeleri için dominyonlara (Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Hindistan, Kanada, Newfoundland) ve Fransa ile İtalya’ya başvurmaya karar verdi. 15 Eylül’de tüm İngiliz dominyonlarına Lloyd George imzalı telgraflar gönderildi. Ancak ne İngiliz kamuoyu, ne dominyonlar, ne de müttefikler yeni bir savaşı arzuluyordu. Fransa ve İtalya İngiltere’nin bu oldu bittisine tepki gösterdi ve Çanakkale’de ön cephedeki askeri birliklerine geri çekilme emri verdi. Dominyonlardan Hindistan, Avustralya ve Kanada, asker göndermeyi reddetti. “Britanya İmparatorluğu anayasasında bir ihtilal olmuştu: İngiliz dominyonları ilk kez anavatanın ardından savaşa girmeyi reddediyordu. Güney Afrika sessizliğini koruyordu. Sadece Yeni Zelanda ve Newfoundland olumlu yanıt vermişti.” İngiltere yalnız ve çaresizdi.

Mustafa Kemal’in hedefi ise İstanbul ve Boğazlar’dı; Misak-ı Milli’nin işgal altındaki son topraklarını istiyordu. 23 Eylül’de Çanakkale’de Türk orduları İngiliz hatlarına yürüdü. Türk askerleri bölük bölük geliyor ve kurşun atmadan müttefik mevzilerine giriyorlardı. “Tarafsız Bölge”yi kuşatacak şekilde  İngiliz savunma hatlarına doğru resmi geçit düzeninde “rap…rap…rap…” sesleriyle ilerliyorlardı. Türk birlikleri ateş açmıyorlardı, tersine Başkomutan Mustafa Kemal’in talimatı uyarınca, ilk ateş edenin kendileri olmayacağını belirtmek için askerler tüfeklerini omuzlarına dipçikleri yukarı, namluları aşağı gelecek şekilde asmışlardı. Türk askeri, bir süre sonra dikenli teller arkasından şaşkın bakışlarla kendilerini izleyen İngiliz askerleriyle yüz yüze geldi. Bütün bu görüntüler İngilizler için ürkütücü ve sinir bozucuydu. Durum vahimdi. Bu esnada Türk ordusu  Yunan Ordusu’nu ezip geçen Türk askerlerinin ve komutanlarının morali zirvedeydi. Yakın çevresinden Mustafa Kemal’e “Selanik’i de geri alalım” yolunda telkinler yapılıyordu. Savaşın başlaması için bir silah sesi yeterliydi.

Ancak giderek artan olumsuzluklar Lloyd George’u etkilemedi. Nitekim, hükümet aynı gün Çanakkale’ye ilave savaş gemileri ve hava kuvveti ile Aldershot, Malta, Mısır ve Cebelitarık garnizonlarından kara kuvveti gönderme kararı aldı. 27 Eylül’de İngiliz Hükümeti, İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington’a, “Tarafsız Bölge”nin boşaltılmasının Britanya İmparatorluğu’nu utanç verici duruma düşüreceği ve bu nedenle Mustafa Kemal’e orayı çevrelemekten vazgeçmediği takdirde, ordusuna ateş açılacağı ültimatomunun verilmesi talimatını gönderdi. Ancak, General Harrington, serinkanlı bir muhakemeyle ültimatomu Türk tarafına iletmedi. Zira karşısında savaş deneyimi kazanmış 40 bin kişilik bir ordu vardı. İzmit civarındaki Türk Ordusu’nun mevcudu da 50 bindi. General Harrington’un Mustafa Kemal’le bir uzlaşma zemini aramaktan başka çaresi kalmamıştı.

İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Dışişleri Bakanı Poincare ve İtalya Dışişleri Bakanı Sforza ile görüştü ama onları savaşa ikna edemedi. Ünlü tarihçi David Fromkin, “Barışa Son Veren Barış” adlı eserinde, bu durumda düş kırıklığına uğrayan Lord Curzon’un yan odaya geçip, çaresizlikten ağladığını yazar. Burada varılan anlaşmaya göre, İstanbul ve Boğazlar ile Trakya Türklere bırakılmalıydı. Yani bir anlamda yenilgi kabul edilmeliydi. Ama hiç değilse görünüş kurtarılmalıydı. “Bu bir teslimden çok bir anlaşma olarak sunulacaktı.”  Müttefiklerin görünüşü kurtarmak için benimsedikleri yol, Türkiye’yi mütareke masasına çağırmak oldu.

Mustafa Kemal her zamanki gerçekçiliğiyle serinkanlı hareket ederek, meselenin siyaset yoluyla çözümlenmesine karar verdi. Doğu Trakya’nın Meriç’e kadar Türkiye’ye bırakılması şartıyla, Mudanya’da mütareke görüşmelerine başlanmasını kabul etti. Teslim ve tahliyenin ayrıntılarını düzenlemek üzere taraflar 3 Ekim’de Mudanya’da görüşmelere başladılar. Bu görüşmeler Lozan’ın kısa bir provasıydı; 11 Ekim’de Mudanya’da Türk topraklarındaki işgal ordularının tahliye koşulları belirlendi. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşa son veriliyor, Yunanistan Doğu Trakya’yı Türkiye’ye bırakıyor, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nda dar bir kıyı şeridi “Tarafsız Mıntıka” olarak kabul ediliyor ve asıl büyük meseleler, derin önemli anlaşmazlık konuları toplanacak barış konferansına bırakılıyordu.

Mudanya’da Türk heyetinin başkanlığını İsmet Paşa yapmıştı. İngiliz temsilcisi ve İşgal Kuvvetleri Komutanı Harrington’ın dışişleri bakanına iletilmek üzere kaleme aldığı mektuba göre İsmet Paşa, “Görünürde gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bir eksiklik mi, yoksa bazı hallerde bir meziyet mi bilinmez- çok da ağır işitiyordu… Ama teferruat hususunda bir üstattı.” Harrington, Lord Curzon’a, Lozan’da karşısına çıkacak adamın özelliklerini ayrıntılarıyla anlattıktan sonra şu uyarıyı da eklemişti: “Bu adama dikkat edin!”

18 Ekim’de Anlaşma hükümleri gereğince Türk jandarmaları  İstanbul’a girdi.

22 Ekim’de Müttefikler Türkleri Lozan’da yapılacak barış konferansına çağırdılar. Lord Curzon, Lozan’da İngiltere’yi temsil edecekti.

13 Kasım’da Konferans toplandı.

15 Kasım’da ise İngiltere’de genel seçim vardı. Seçim, başta başbakan Lloyd George ve Sömürgeler Bakanı Winston Churchill olmak üzere savaş taraftarı Liberaller için hezimetle sonuçlandı. Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirme politikasının mimarı Başbakan Lloyd George, Türklere karşı sınırsız düşmanlığının ve hatasının bedelini, istifaya mecbur kalarak ve siyaset sahnesinden silinerek politik hayattan defolarak ödedi. Avam Kamarası’na bile seçilemeyen Winston Churchill ise ancak 18 yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda mecburen tekrar göreve çağrıldı.

16 Kasım sabahı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Vahideddin de,  bir İngiliz zırhlı gemisine binerek İstanbul’u terkederken İngiliz dostları ile aynı defolma kaderini paylaşmış oldu

Tarihe 1922 Çanakkale Krizi (The Chanak Affair) olarak geçen bu süreç, Atatürk’ün, asker ve devlet adamlığı vasıflarını ortaya koyarken, aynı zamanda gerçekçi olma, riski iyi hesaplama, duygularına kapılmama ve ölçülü hareket etme niteliklerini -üstelik tek kurşun atmadan- bir kere daha gözler önüne serdi.

Kaynaklar:

Lozan’dan önce. Atlas Dergisi. Ocak 2011. Sayı 202 http://www.atlasdergisi.net/lozandan-once/2717n.aspx http://www.atlasdergisi.net/lozandan-once/2717n.aspx?Page=2

Mustafa Kemal’in tek kurşun atmadan dehasıyla kazandığı zafer!.. Uğur Dündar. Sözcü Gazetesi. 9 Eylül 2016. http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/ugur-dundar/mustafa-kemalin-tek-kursun-atmadan-dehasiyla-kazandigi-zafer-1384469/

Bülent Pakman. Temmuz 2014. Güncelleme 9 Eylül 2016.İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

 

önerilen şantiye sahasının batısındaki yolBülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Youtube videolar kanalım

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s