1. Dünya savaşında Türk esirleri

Türk kültüründe askerlik çok yüceltildiği için, düşmana teslim olmak, dahası esir kamplarında yıllarca yaşamak çok ayıp sayılır. Bu yüzden de bu toplum sanki tarihte hiçbir Türk askeri esir düşmemiş gibi davranır. Hâlbuki Birinci Dünya Savaşı sırasında, İtilaf Devletleri, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ordularından 3,3 milyon askeri esir aldılar. Bunların 200 bini Osmanlı ordusundandı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri tarafından kamplarda tutulan Osmanlı esirlerine dair bilgilerimiz oldukça sınırlı. İddialara göre Kızılay’ın ve Genelkurmay’ın arşivlerinde tüm esirlerin kayıtları bulunuyor, ancak bunlar kamuya açık değil. Bunun muhtemel nedenleri:

  • Osmanlı/Türk Devlet geleneği içinde esirlere pek sempati duyulmaması, olayı unutmaya kadar giden bir çeşit utanma hali.

  • Osmanlı esirlerinin ezici bir bölümünün okuma yazması olmaması, dolayısıyla kamplardaki hayatlarına dair çok az yazılı belge sunmaları.

  • Osmanlı Devleti’nin esirlerle ilgilenecek örgütlenmeye, ilişkilere ve ekonomik güce sahip olmaması.

ESARET GÜNLÜĞÜ

Esir Türk Askerleri

Sibirya’dan Myanmar’a, Korsika Adası’ndan Kanada’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada esaret altında kalan Türkler, Türk askerleri, geride yürek burkan öyküler bıraktı. Esir düşen askerlerin izini süren genç belgeselci Cem Fakir, yurt içi ve yurt dışında 180 binden fazla kilometre yol katederek bu öyküleri, “Esaret Günlüğü” adı altında belgeselleştirdi.

Balkan Savaşları’nın yarasını sarmaya fırsat bulamayan Osmanlı İmparatorluğu, 1914 yılında başlayan 1. Dünya Savaşı’nın tam ortasında kaldı. Çanakkale, Irak, Sina-Filistin, Sarıkamış ve Çanakkale cephelerinde 3 milyondan fazla askerini gönderdi. Bu askerlerin binlercesi hayatını kaybederken, 200 binden fazla asker de esir düştü. İşte 10 yıl boyunca bu askerlerin izini süren belgeselci Cem Fakir, 2011 yılının mart ayında Çanakkale’de start verdiği belgeseli için Mısır, Hindistan, Myanmar, Rusya, Azerbaycan, Fransa, İngiltere, Malta, Yunanistan, KKTC, Romanya, İsrail, Suriye, Ukrayna ve Kanada’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı dolaştı. Belgesel için Genelkurmay ile Kızılhaç ve Kızılay arşivlerinden yararlanılırken, İngiltere, Rusya ve Fransa arşivlerinde bulunan daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler de kullanıldı. Sibirya’daki Krasnoyarsk şehrindeki esir kampından ve Fransızlar tarafından gemi ile götürülen esirlere ait fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkartıldı.

KAYIP KUŞAK

“Onlar kayıp bir kuşağın en talihsiz çocuklarıydı” diyen belgeselin yönetmeni Cem Fakir, şunları anlatıyor: “Belgeselde iki tanıklığın dışında, 25 yerli ve yabancı uzmanla röportaj yaptık. Sarıkamış’ta esir alınıp, 12 bin kilometre öteye Sibirya’ya götürülen esirlerin izini sürdük. Buradaki amaç esirleri savaş alanının dışına çıkartmak. Müslüman nüfusun az olduğu bölgeler özellikle tercih ediliyor. 200 bin esirin yaklaşık 50 bini yollarda veya bu kamplarda hayatını kaybediyor. İngilizler, Çanakkale, Irak ve Sina-Filistin Cephelerinde 135 binden fazla Türk askerini Kıbrıs, Mısır, Hindistan ve Burma (Myanmar) gibi ülkelerde kurdukları esir kamplarına götürdüler. Sarıkamış başta olmak üzere Doğu Cephesi’nde ve Avrupa’daki Galiçya Cephesi’nde 60 binden fazla Türk askeri Ruslara esir düştü. Ruslar bu esirleri Azerbaycan’daki Nargin Adası’nda, Avrupa Rusyası’ndaki Vetluga ve Varnavin gibi kasabalarda ve Trans Sibirya hattı boyunca çeşitli şehirlerde kurdukları esir kamplarında tuttular. Fransızlar, büyük bölümünü Çanakkale kara muharebelerinde aldıkları 2 bin civarında esiri, gemilerle Korsika Adası’nda ve Güney Fransa’da kurdukları kamplara götürdüler.”

DİRİLEN ŞEHİT: ÇALIK HÜSEYİN

Belgeselde yer alan esir öykülerinden biri Çalık Hüseyin’e ait. Çanakkale Savaşı’nda Fransızlara esir düşmüş yüzlerce Türk askerinden biriydi İzmir’in Tire ilçesi Kireli Köyü’nden Çalık Hüseyin…Fransa’daki esaret günlerinde, evli ama eşinden ayrı yaşayan Bernadette adlı bir Fransız kadına tutuldu ve bir de çocuğu oldu. Çevresinin tepkisinden çekinen Bernadette, çocuğu resmen evli gözüktüğü kişinin nüfusuna kaydettirdi ama ismine “Hüseyin” eklemeyi de ihmal etmedi. Çalık Hüseyin, 1920’li yıllarda çeşitli işlerde çalışmaya başladı. Seyyar satıcılık, demiryollarında ve tarlalarda işçilik yaptı ve yokluklar içinde yaşamını sürdürmeye çalıştı. Uzun yıllar Fransa’da yaşayan Çalık Hüseyin, ömrünün son dönemlerinde, Türkiye’ye dönmeye çalıştı. Vatan toprağında ölmek isteyen Çalık Hüseyin, bürokratik nedenlerle bir yabancı gibi oturma izni almak zorunda kaldı. Savaştan sonra memleketine dönmeyince askerlik şubesinde künyesine şehit; nüfus dairesinde ise kütüğüne ölü yazılan bir Çalık Hüseyin, o dönem “Dirilen Şehit” başlığıyla haber bile oldu. İkinci eşi ile birlikte bir kaç ay köyünde kalan Çalık Hüseyin, daha sonra geri döndüğü Fransa’da, 1955 yılında hayatını kaybetti. Çalık Hüseyin’ien torununun oğlu olan ve Fransa’nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan tarih öğretmeni Vincent Hüseyin Pietererans, 1994 yılında büyük dedesinin doğup büyüdüğü tire’de akrabalarına ulaşmayı başarmış. Büyük dedesi ile ilgili olarak, şunları anlatıyor: “Tire’den Çanakkale’ye savaşmaya gelmiş ve esir düşmüş. Devamlı nargile çekermiş ve bir seccadesi varmış…”

SİVİLLER “ENTERNE” EDİLDİ

Milyonlarca insanın hayatına mal olan Birinci Dünya Savaşı sırasında, askerlerin yanı sıra siviller de esir alındı. Savaş boyunca, suçları sadece düşman ülke topraklarında bulunmak olan binlerce sivil, tel örgüler ardına hapsedildi. İngilizler, savaş boyunca çok sayıda Alman, Avusturya, Macar ve Osmanlı vatandaşını toplama kamplarına gönderdi. İrlanda Denizi’ndeki Man Adası, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin kurduğu sivil toplama kamplarının merkezi oldu. Adanın Douglas ve Knockaloe bölgelerinde kamplar kuruldu. 1915 sonunda esir sayısı 20 bine ulaştı. Bu sayı savaş sonunda 30 bini buldu. Man Adası’ndaki kamplarda 100’den fazla Osmanlı vatandaşı da bulunuyordu. Bugün Man Adası’nda bulunan mezarlıkta esir kampında hayatını kaybeden yedi Osmanlı vatandaşının mezarı bulunuyor. St. Patrick Kilisesi’nin bahçesinde bulunan mezarlardan biri Bahriyeli subay Hasan Derviş’e ait. Diğer altı mezarda ise sivil Osmanlı vatandaşları Ramazan Mehmet, Hüseyin Halid İbrahim, Hüseyin Ali, Mehmet Ali, Kalan Yeğen ve Ahmet Hasan yatıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yönetimindeki Kanada’da da, 24 toplama kampı kuruldu. Esirler arasında 205 Osmanlı vatandaşı bulunuyordu. Bu esirlerin çoğu Toronto’nun güneyindeki Brantford şehrinde tutuklanmıştı. Türk esirler, Ontario eyaletine bağlı Kapuskasing kasabasına gönderildi. Savaş boyunca Kapuskasing’deki kampta 31 sivil esir hayatını kaybetti. Bunlardan üçü Osmanlı vatandaşıydı. Bugün Kapuskasing’deki mezarlıkta Alex Hasan adlı bir Osmanlı esirinin de mezarı bulunuyor.

Rusya’daki esirler

Rusya’nın genelinde olduğu gibi kamplarda yiyecek kıttı ancak Rusya ve Osmanlı Devleti arasındaki anlaşmaya göre her iki taraf da, küçük rütbeli subaylara 50 ruble, yüksek rütbelilere 75 ruble, generallere ise 100 ruble aylık ödediği içen, subaylar bu eksiği birazcık da olsa telafi ediyorlardı. Ama maaş ödenmeyen erlerin karınlarını doyurmak için kendilerinden istenen işleri yapmaktan başka çareleri yoktu. Rusya coğrafyasında yaşayan Tatarlar, Azeriler, Türkistanlılar gibi Türki unsurlar kamplardan kaçmaya cesaret edenlere, para, giysi, sığınacak yer temin etmekte çok yardımcı oldular. Ayrıca Müslüman ölülerinin İslami usullere uygun gömülmesi işini de onlar sağlıyordu.

Sibirya’daki Novanikolaievsk kampında 14 yabancı dil öğreten bir okul vardı. Osmanlı subaylarının en popüler etkinliği de yabancı dil öğrenmekti. Nitekim kültürel faaliyetler açısından gayet aktif olan 35 bin kişilik Krasnoyarsk kampında Osmanlı esirlerinden yüzde 70’i savaş bittiğinde en az bir yabancı dil öğrenmişlerdi. Kampta gazete okumak, müzik grupları da kurmak mümkündü. Kampta en çok okunan gazete Türki halklar hakkında bilgi veren ve Tatarca yayınlanan Kurtuluş, Tercüman ve Işık gazeteleri idi. Esirler ayrıca futbol ve atletizm müsabakaları yapıyorlardı. Osmanlı esirlerinin kendi futbol takımları yoktu ama Macarların takımında oynuyorlardı. Başka kamplarda farklı faaliyetler de yapılıyordu. Örneğin Orta Rusya’daki Varnavino kampında kalan Mehmet Arif adlı Osmanlı esiri, esirler arası resim yarışmasında birinci olmuştu. Dindar olanların oruç tutmasına da izin vardı. Hatta Rusya’da 2,5 yıl esir kalan Nur tarikatının lideri Saidi Nursi, Barla’daki sürgün günlerinde Ruslar bile karışmadı, Türkler ibadetime izin vermiyor’ diye yakınmıştı!

1917’deki Bolşevik Devrimi’nden sonra kamplarda koşullar iyileşti. Hatta bazı esirler Bolşeviklerin propaganda faaliyetlerine ya da teşviklerine (200 ruble maaş veriliyordu) kanarak, Bolşevik orduları içinde yer aldılar ve Türki Cumhuriyetlerdeki devrimlere katıldılar. Ancak Türklerin büyük bir kısmı komünizme ilgi göstermedi, çünkü Osmanlı askerleri arasındaki sınıfsal ayrımlar diğer ordulardaki gibi keskin değildi. 3 Mart 1918’deki Brest Litovsk Anlaşması’ndan sonra durum daha da iyileşti.

Yusuf Akçura

Osmanlı Hilal-i Ahmer (Kızılay) Kazanlı Türkçü ideolog Yusuf Akçura’yı (hakkında daha geniş bilgiler için LÜTFEN TIKLAYIN) kampları ziyaretle görevlendirildi, ancak Sibirya yolu kamplardan salıverilmiş Çekoslavak askerlerinin oluşturduğu Çekoslavak Lejyonu tarafından tutulduğu için sadece Avrupa Rusya’sındaki kamplara gidebildi.  Gezisi sırasında Rus ve İngilizler tarafından sürekli engellenen, Osmanlı Devleti’nden maddi ve manevi yardım görmeyen Yusuf Akçura, Almanlara emanet edilmiş bir Hilâl-i Ahmer sandığından çıkan birkaç parça eşyayı satarak, acil ödenmesi gereken borçlarını kapattıktan sonra kalanı kendine yolluk yaparak Almanya’ya geçti. Almanya’daki Osmanlı sefaret yetkililerinden de ilgi görmeyince, aklı Sibirya’daki esirlerde, derin üzüntü içinde yanında bazı esir ve sakat askerlerle birlikte Gülcemal vapuruyla İstanbul’a döndü.

Yusuf Akçura anlatıyor: “Kazan’da bulunan Osmanlı esirlerinin hemen hepsi Kazan’ın Müslüman mahallerinde, serbest yaşamakta idiler… Bazı nefer veya çavuşlar zabit olduklarını iddia etmişler, bazı siviller kendilerini asker diye göstermişler, bazı askerler de bilakis sivil, demeyi daha muvafık bulmuşlardır; bu karışık ve mihenk bir kısmı otellerde, bir kısmı evlerde, bir kısmı ise medreselerde yatıp kalkıyorlardı. İçlerinde alış veriş edenler, hizmete girenler olduğu gibi başı-boş gezenler ve böyle boş boşuna dolaşarak Osmanlı ordusunun şerefini hakkıyla muhafaza edemeyenler de yok değildi. Birkaç çavuş ve nefer mahalle bekçisi yazılmışlar, birkaç zabit ve nefer de Kızıl Hassa’ya bazı Bolşevik ordusuna kaydolunmuşlardır. Bir miktarı Tatar köylerine dağılarak orada rençberliğe girmişler ve hatta rivayete göre bazıları köylerde evlenerek adeta yerleşmişler ve mahallî Müslümanlar arasında eriyip gitmişlerdir.”

1920’de, Ankara hükümeti adına Burdur Milletvekili İsmail Hakkı Bey de Taşkent’teki esir kampını ziyaret etti.

 

Hicaz Cephesi Esirleri

Irak cephesinde İngilizlerin eline düşen yaklaşık 161 bin Osmanlı esirinin 60 bini Hindistan’a, Birmanya’ya ve Kıbrıs’a götürüldüler gerisi ağırlıklı olarak Nil yakınlarındaki bir düzine kampta tutuldular. Bu kamplar savaşın bitişinden ancak üç yıl sonra dağıtıldılar. Bu esirler arasında daha sonra cumhurbaşkanı olacak Cemal Gürsel ile Cevdet Sunay da vardı.

Malta’dan dönen Edirne Mebusu Şeref ve Faik Beyler, 25 Mayıs 1921’de TBMM’de yaptıkları konuşmada, 1918’de Filistin cephesinden esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı 15 bin Osmanlı askerlerinin Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye kampında, mikrop kırma ameliyesi sırasında, içine normalin çok üzerinde dezenfektan ‘krizol’ (cresol) maddesi katılmış sudan geçirilerek kör edildiklerine dair bir soru önergesi vermişlerdi. Bu konuşmalar üzerine 28 Haziran 1921’de Mustafa Kemal’in TBMM Reisi sıfatı ile imzaladığı Bakanlar Kurulu Kararı ile konunun araştırılması emredildi. Ancak bu güne dek, bu araştırmanın yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa sonucun ne olduğu öğrenilemedi. İngiliz arşivlerinde bu kampa ait belgelerde böyle bir olaydan söz edilmiyor ancak çeşitli nedenlerde göz sorunu yaşayan 25 Osmanlı askerine dair kayıtlar var. Başka kaynaklardan da doğrulanamadığı için bu iddiayı, Birinci Dünya Savaşı’nın korkunç efsanelerinden biri olarak kabul etmek zorundayız.

Mısır’daki pellegra kurbanları

Nil civarındaki kamplarda, 1918-1920 yılları arasında sadece Osmanlı esirleri arasında, yayılan pellegra hastalığı sonucu 9.900 kişi ciddi rahatsızlıklar yaşandığı, bunun 3 binin de öldüğü Osmanlı ve İngiliz belgelerinden biliyoruz. Hastalık deri sertliği ve kararması ile başlıyor, ardından sürekli ve şiddetli bir ishal geliyor, bunu akli melekelerin bozulması ve ‘erken bunama’ tablosu izliyordu. Bir iki ayda kilosu yarıya inen hasta acı içinde ölüyordu

Eylül 1915’ten beri Mısır’ın Port Said şehrindeki Ermeni mülteciler arasında sıkça görülen pellegra 1917’de kampları kasıp kavurmaya başlayınca İngilizlerin ilk tepkisi Osmanlı esirlerinin hangi vilayetlerde doğduğundan başlayıp, savaştan önce hangi meslekte çalıştıklarına dair uzanan soruşturmalar yapmak oldu. Çünkü hastalığın, kampa orduda iken kötü beslenen Osmanlı askerleri tarafından getirildiğini düşünüyorlardı. Ancak 1920’de Hindistan ve Burma’daki kamplardan Mısır’a sağlam olarak gelen binlerce Osmanlı esirinde de kısa sürede pellegra boy gösterince bu teorileri çöktü. İngilizler ilk olarak Osmanlı esirlerine verilen diyetin kalori ve protein miktarını arttırdılar. Ama sorun şiddetlenerek devam etti. Öyle ki, 1 Nisan 1920’de, yani savaşın bitiminden 1,5 yıl sonra Mısır’dan Türkiye’ye gönderilmek için İstanbul’dan gemi gelmesini bekleyen 17.488 Osmanlı esirinin çoğu pellegra’lı idi. Ülkeye gelebilenler esirlere gösterilen ilgisizlikten tutun da ülkede hastalığı tanıyan doktor olmamasına kadar uzanan bir dizi nedenden tedavi olamadılar, kimi öldü, kimi ömür boyu çeşitli arazlar taşıdı.

1735’ten beri tanınan hastalığın nedeni ancak 1937’de öğrenildi: Sorun ‘niacin’ diye bilinen B-3 vitamini eksikliğindeydi. Peki aynı kamplarda kalan diğer esirler değil de neden sadece Osmanlı erleri bu hastalığa yakalanıyordu? Cevap hem karmaşık, hem basitti. Karmaşıktı çünkü İngilizler esirlere kalori miktarı kılı kırk yarılarak hesaplanmış iki tip tayın veriyorlardı. Alman, Avusturyalı, Macar ve Bulgar esirlere uygulanan 2. 613 kalorili ‘Avrupa Tayını’nda 255 gram ekmek, 113 gram kırık bisküvi, 85 gram et, 49,5 gram jambon, 283 gram tuzlu balık, 566 gram patates, 113 gram taze sebze, 56,6 gram bakliyat, 37 gram pirinç, 28,3 gram yulaf ezmesi, 16 gram peynir ve 12,1 gram margarin varken, Osmanlı esirlerine uyguladıkları 3.680 kalorili ‘Türk Tayı’nda çay, şeker, et, taze sebze aynı miktarda idi ama 905 gram ekmek, 85 gram pirinç, 7 gram margarin, bakliyat 0,28 gramdı. Bu diyette, ayrıca Avrupa diyetindeki balık, patates, bisküvi ve jambon yerine verilen soğan, hurma veya zeytin vardı.

Hastalığın nedeni bu aşırı titiz ayrımdı. Avrupa Diyeti yiyenler, vücutlarının gereksinim duyduğu oranda niacin’i, ‘Türk Diyeti’ne konulmayan balık, patates ve jambondan alıyorlardı. Türklere daha çok verilen ekmekte de niacin vardı ama esirlere verilen ekmek, niacin açısından zayıf yerel darıdan yapıldığı için eksiklik tamamlanamıyordu. Osmanlı subayları maaş aldıkları için, satın aldıkları yiyecekler aracılığıyla ihtiyaçları olan niacin’i alırken, parasız olan erler alamıyordu. Türk tayınında jambon olmaması makuldü, ancak neden balık ya da patates yoktu? Çünkü İngilizler oryantalist bir bakış açısı ile ‘Türkler ne yer?’ diye sormuşlar, sonuçta böyle bir tayın hazırlamışlardı. Bu cevabın doğruluğundan o kadar emindiler ki, hastalık ilerlediği halde, bir an bile akıllarına, Türklere de ‘Avrupa Tayını’ vermek gelmemişti!

Dönmek mi zor?

Rusya’daki esirler savaş bittikten iki yıl sonra bile kamplarda kalmaya devam ettiler. Bir şekilde yola çıkmaya cesaret edenler ise, binlerce kilometrelik yolu katedip de ülkelerine gelinceye kadar yollarda sefil oldular. Örneğin bir Japon gemisiyle Rusya’dan Türkiye’ye gelen bir grup esir, İzmir açıklarında Yunanlıların engellemesi yüzünden Kızılhaç’ın çabasıyla İtalya’daki ıssız bir adaya götürülmüş ve 1922’ye kadar orada kalmıştı. Yıllar sonra ülkeye gelmeyi başarabilenler ise yepyeni bir düzenle karşılaştılar. İmparatorluk yıkılmış, yerine küçük bir devlet kurulmuştu. Çoğunun ailesinin yaşadığı topraklar artık başka ulus-devletlerin toprağıydı. Aileleri Türkiye’ye göç etmiş ama, nerede olduklarını bulmak imkansız hale gelmişti. Kahramanlıklarından dolayı övülen, adlarına türküler yakılan bu insanlar vatanlarına döndükten sonra ne mi yaptılar? Askeri makamların yaptığı kısa bir sorgulamadan sonra eli silah tutanlar Milli Mücadele’ye katılıp ya şehit oldular ya gazi ya da yeniden esir düştüler. Peki eli silah tutmayanlar? İşte bir mektup “Dört cephede 11 yıl savaştım. Zoru zoruna 65 yaşında aldım bu aylığı… Ne günler gördüm, ne günler ben. Fakat şimdi hiç kıymetimiz yok. Gözlerim görmüyor bir buçuk yıldır. Ulen, o kadar bekledik be! Gelin bir hatırımı sorun be! Hiç kimse gelmiyor. Hiç insanlarda insanlık yok. Çok nafile insanlık be!

Kaynaklar:

Türk Esirlerin Yürek Burkan Dramı. Bülent ERGÜN – Sabah.com.tr  25.11.2012 http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/11/25/turk-esirlerin-yurek-burkan-drami  Fotoğraflar:  http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/turkiye/esir-turklerin-yurek-burkan-hikayeleri

Siz hiç esir düştünüz mü komutanım? Ayşe Hür. Taraf. 13 Ocak 2008. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/siz-hic-esir-dustunuz-mu-komutanim/362/

Bir Yedek Subayın Anıları/Birinci Dünya Savaşı’nda. Faik Tonguç. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2015. http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/esaret/yazilar/faik.htm

Krasnoyarsk’ın Ölüm Kampından Yatılı Üniversiteye Dönüşmesi.  Dr. Cemil KUTLU. A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 32 Erzurum 2007. http://www.turkiyatjournal.com/Makaleler/KRASNOYARSK ÖLÜM-KAMPINDAN-YATILI-ÜNİVERSİTEYE-DÖNÜŞEMESİ.pdf

Esir kampları aşağıdaki alt sayfalarda ayrıntılı olarak anlatılmaktadır:

Limni adasındaki Türk şehitliği

1. Dünya savaşında Kanada’da Esir sivil Türkler

Japonlar ve Türk Esirleri

1. Dünya savaşında İngiltere’de esir sivil Türkler

Bakü’de Türk esirler

Devamı için araştırmalarımız sürecektir.

BÜLENT PAKMAN Kasım 2012. Ekleme Aralık 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Bülent Pakman Youtube kanalı: https://www.youtube.com/user/aliant28

Twitter Widgets

 Şahdağ Azerbaycan 2013

Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s