Atatürk’ün hayatından kesitler

Küçükken çocuklar “birdirbir oynar mısın” diye sorarlar. Mustafa Kemal’in yanıtı: “Oynarım ama ben eğilmem dimdik dururum. İsteyen üstümden atlar geçer gider.

——————

Mustafa Ke­mal, Harp Oku­lu­’n­da sı­nıf ar­ka­da­şı Ali Fu­at’­la (Ce­be­soy) sohbet edi­yor:

A­li Fu­at, se­nin Fran­sız­can çok iyi.
Se­nin de ma­te­ma­ti­ğin Musta­fa.
O za­man şöy­le ya­pa­lım: Sen ba­na Fran­sız­ca ça­lış­tır, ben de sa­na matematik.

-A­ma se­nin Fran­sız­can da iyi.
Da­ha iyi ol­ma­lı.
-Tamam Mus­ta­fa, öy­le ol­sun.
Bi­raz Ma­ke­don­ca bi­li­yo­rum ama Fran­sız­ca, Arap­ça, Al­man­ca ve İn­gi­liz­ce de öğ­ren­mek is­ti­yo­rum.
-Baş­ka ne kal­dı ki?
Arap­ça bil­me­miz şart! Top­rak­la­rı­mı­zın pek ço­ğu ora­lar. Fran­sız­ca diploma­si di­li.
Al­man­ca?
Al­man­lar ka­dim müt­te­fi­ki­miz de­ğil mi?.. Öğ­ren­mek şart Ali Fu­at… Ben iyi bir ko­mu­tan ola­ca­ğım… İyi bir ko­mu­tan.

Olur da… Hem de adı­nı ta­ri­he yaz­dı­ran eş­şiz bir Baş­ko­mu­tan…

——————

1910 yılında Beşinci kolordu erkanı harbiyesine mülhak kolağası Mustafa Kemal de Selanik’te bulunuyor. Beşinci kolorduya mensup 38 inci Merkez alayı kumandanı Miralay Sadettin bey tedavi için İstanbul’a gidiyor ve mezuniyet (izin) alıyor.
Sadettin beyin kimi vekil bırakacağını herkes merak etmekteydi. Biz ve komutanlar bu merak içinde iken hayretle gördük ve öğrendik ki, kolağası Mustafa Kemal kendisine vekalet edecektir. Hayret ettik. Çünkü Mustafa Kemal kıdemli yüzbaşı idi, halbuki kendisinden çok üstün rütbede olanlar vardı.
Büyük rütbeli zabitlerin bu hayretleri çabuk geçti ve yerini büyük bir merak aldı. Mustafa Kemal kendisini son derece sevdirmişti. Onun şehir içinde bazı jestleri herkesi kendisine bağlamıştı. Şimdi onun iş başına geçmesini merak ediyorduk.
Alayın teslim alınış gününü tarihimizin önemli bir dönüm noktası kabul etmemiz lazım. O gün Atatürk beyaz bir ata binerek gelmişti. Bütün gözler ondaydı. Alayın önünde kılıcını çekerek selam vaziyeti aldı. Sonra atından hızla yere atladı. “Selamün aleyküm” asker demesini bekliyorduk. Fakat beklediğimiz gibi olmadı:

Merhaba asker

Bu ilk defa olan bir olaydı. Askerler nasıl karşılık vereceğini bilemedi. Bu birkaç saniyelik sessizliği İstanbullu askerler doldurdular:

-Merhaba beyim.

Ordu ilk defa bir kumandandan “merhaba asker” selamını alıyordu.

Anlatan subay Ziya Kılıç

………………………………….

Mustafa Kemal, Selanik’teyken bir akşam, sağlık müfettişi olan doktor Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpiya birahanesinde oturmuş içerlerken devletin dış siyaseti söz konusu olmuş, bu arada da Mustafa Kemal ve acı eleştiriler yaptıktan sonra, işi şakaya dökmüş ve Tevfik Rüştü Beyi göstererek:
Bu yanlış siyaseti bir gün doktor vasıtası ile düzelttireceğim!.. der.
Yakın ve teklifsiz arkadaşı Nuri Conker alaycı cevap verir:
-Ne … Ne ?!… Sen mi düzelttireceksin?
Bunu üzerine Ata ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Evet.Ben, doktoru dışişleri bakanı yapacağım! Bütün falsoları ona tamir ettireceğim !..
Nuri Bey şakasına devamla:
-Demek sen, doktoru dışişleri bakanı yapacaksın! Ya beni ? . .
Seni de vali ve kumandan yaparım!
Salih Bozok atılır:
-Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?
Salih, seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım!..
Nuri Bey yine dayanamaz:
-Allahın seversen, sen ne olacaksın ki, hepimiz şimdiden böyle birtakım görevler veriyorsun?
Bu memuriyetleri veren ne olursa işte ben o olacağım!…

Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt I, İstanbul 1967, s.280

——————————————-

Mustafa Kemal Atatürk Trablusgarp’ta

Trablusgarp savaşı başladığında Osmanlı’nın bölgeye gidecek hali yoktu. Bir avuç subay, kendilerinden 10 kat fazla kuvvete karşı savaşmak üzere karayoluyla ve gizlice bölgeye koşmaya karar verdiler.
Binbaşı Mustafa Kemal de çocukluk arkadaşları Nuri ve Fuat’la birlikte yola koyuldu.
Harbiye Nezareti, “Yakalanırsanız ‘Hükümetin bilgisi dışında seyahat ediyoruz’ diyeceksiniz” diye tembihlemişti.
“Şerif” takma adıyla, bir gazeteci kimliğiyle gidiyordu. Yolda hastalandı. 15 gün İskenderiye’de yattı. Kasım 2011 sonu önce trenle Mısır’a girdiler. Çölü aşmak için bir süre atla, 8 gün deve sırtında seyahat ettiler. Develerin yükü artınca yaya yürüdüler. Geceleri çadırda kalıyorlardı. Mustafa Kemal fasulye ayıklıyor, Fuat pişiriyordu. Susuz, ağaçsız Mısır çölünü, rüyalarında Rumeli’yi görerek aştılar.
Son tren istasyonunda Mısırlı bir subay kimlik kontrolü yaptı. Arap kılığına bürünmüşlerdi, ama mavi gözleri Mustafa Kemal’i ele veriyordu. Yakalanacaklarını anlayınca, kimliğini açıkladı; Mısırlının dini duygularına hitap etti:
Gâvurlara karşı kutsal cihada katılmaya gidiyoruz” dedi.
Sınırı böyle geçtiler. Üniformalarını giydiler; silahlarını gizledikleri yerlerden çıkarıp savaşa katıldılar.
Bir avuç gönüllü, şimdi Kuzey Afrika’daki son vatan toprağını savunacaklardı.

Kasr-ı Harun Taarruzu

Mustafa Kemal Atatürk Libya’da

Fuat Bulca savaşın en kritik gününü Cemal Kutay’a şöyle anlatmıştır:
Mustafa Kemal, bir taarruza karar verdi. (…) Her şeyi hazırladık. Hedefimiz Kasr-ı Harun idi. Burası, zannederim Kartacalıların zamanından kalan bir harabe idi, civara hâkimdi ve onu elinde bulunduran tarafın, karşı tarafın ateşlerine karşı bir müdafaa hattı kurması mümkün olacaktı. Cidden çok kıymetli bir kurmay olan Mustafa Kemal, burasını ele geçirmek için günlerce dikkatli bir plan hazırladı. (…) Yanındaki az sayıda arkadaşlarıyla süvari hücumuna kalkıştı. Kendisini zaptedemedim. Nitekim kısa bir zaman sonra, ben artçı kuvvetlerle kalmıştım; o, Kasr-ı Harun’un ilk basamakları önüne erişmişti. Burada boğaz boğaza bir boğuşmadır başladı. Harabenin duvarlarının arkasında geçen bu mücadelenin safhalarını göremiyordum.
“Biz harabeler içinde mücadeleye devam ederken Mustafa Kemal’in yanındaki az sayıda arkadaşı ile Kasr-ı Harun’un merkez binasına kadar ilerlediği ve buraya daldığı görüldü. İşte bu sırada gökyüzünde bir gürültü duydum. İki İtalyan hücum uçağı çok alçaktan uçuyor ve bizim arkamıza saldırarak bombalarını koyuveriyordu. (…)
“Mustafa Kemal’in yanına vardığımda onun yüzünü tanınmaz bir halde buldum. Bir elinde kılıcı vardı, diğer elinde mendili sağ gözünü kapatıyordu. Yaralandığını zannettim. Hayır, yaralı değildi. Fakat harabeler arasında yıkılan bir sütundan fırlayan kireçli bir taş parçası şiddetle gözüne çarpmıştı. Sönmüş kireç olmasına rağmen, bir kısmı göze nüfuz etmişti.

Gözündeki hafif şehlalık Libya hatırası

Ocak 1912’deki bu baskından sonra Mustafa Kemal, Derne’de Kızılay Hastanesi’ne yatırıldı. Gözü kanlıydı. Ateşi vardı. İlk müdahaleyi oradaki Sıhhiye Reisi İbrahim Tali yaptı. Selanik’e dönmesi tavsiyesini dinlemedi. Bir ay kadar hastanede yattı. Derne Komutanlığı’na atanınca iyileşmeden kalkıp savaşa katıldı, ancak hastalığı tekrarladı. 15 gün yataktan kalkamadı. Gözlerini açamayacak haldeydi. Yaralı gözü görmüyordu. “Zamanla açılır“ diyen doktorlara inanmıyordu.
24 Ekim 1912 günü Derne’den ayrıldı. Mısır ve Romanya üzerinden İstanbul’a döndü. Kasımda Viyana’ya gidip tanınmış bir göz hekimine muayene oldu.
Gözündeki hafif şehlalık Trablusgarp harbinden kalmadır

Libya’yı ‘gözü’ pahasına savunmuştu. Can Dündar: Milliyet 27 Şubat 2011. https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/can-dundar/libya-yi-gozu-pahasina-savunmustu-1357547

——————————————-

Selanik’in düşmesinin haberini Mustafa Kemal’in nerede ve nasıl haber aldığını Salih Bozok’un kendi ağzından dinleyelim:

Trablus’tan dönüp, İskenderiye’de vapur beklediği günlerin birinde, evvelce Selanik’te tanıştığı bir Rum kızı, kendisini tanımış.

-“Aaaa… Kemal Bey siz burada mısınız?”

-“Evet… Birkaç gün İskenderiye’de kalacağım.

-“Bir kadeh likörümü içmez misiniz?”

Mustafa Kemal olaylardan zaten üzgündür. İskenderiye’de tanıdık kimsesi de yok. Rum kızının davetini ret için sebep görmemiş. Dereden tepeden konuştukları sırada, Rum kızı bir aralık Mustafa Kemal’e:

-“Eee… Kemal Bey… Nihayet ‘bizimkiler’ Selanik’i de aldılar ha” demiş. Mustafa Kemal şaşırmış:

-“Hangi Selanik’i?

Mustafa Kemal, Trablus Harbi devam ettiği müddetçe, vatanı olan Selanik’ten hiçbir haber alamadığı gibi, Selanik’in düşman eline geçtiğini de o zamana kadar bilmiyormuş.

Mustafa Kemal, derin bir uykudan uyanır gibi, silkinerek ayağa kalkmış:

-“Ne dedin? Selanik mi işgal edilmiş?

Ve onun cevap vermesini dahi beklemeden sofrayı yüzüstü bırakarak kapıyı tıpkı bir tokat gibi kızın yüzüne çarpmış, mahmuzlarını şıkırdatarak evden çıkmış.

Nasıl bıraktınız o güzel Selanik’i?

Afrika’daki subaylarla Binbaşı Mustafa Kemal de yine kaçak olarak memlekete dönmüşler, düşman ordularını İstanbul’un eşiğinde bulmuşlardı.

Hele Mustafa Kemal için bu ne kadar acıydı. Doğduğu ve o kadar bağlandığı, akarsularının sesleri, zengin topraklarının yeşilliği içinde büyüdüğü, kulağında hala türkülerinin sesleri çınlayan o eşiz Makedonya ve Selanik düşmanın eline geçmişti. Trablus’tan dönünce Babıali caddesindeki Meserret kahvesinde birkaç asker arkadaşına rastlamıştı. İstemeye istemeye ve selam bile vermeyerek yanlarına gitti. Selanik’ten söz açarak:

-“Nasıl bıraktınız? O güzel Selanik’i düşmana nasıl teslim ettiniz? Hele bu kadar ucuza!” Diyordu.

Onun fikrince Selanik savunulabilirdi. O böyle facianın geleceğini biliyor, asker arkadaşlarına politikayı bırakarak ona karşı hazırlanmasını istiyordu. Gerçekten onun dilediği gibi çalışılsaydı, Rumeli elden gitmeyecekti.2

1 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt I, İstanbul 1967, s. 58.

2 Falih Rıfkı, Babamız Atatürk, 2. Baskı, Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul 1966, s. 36-37.

………………………………………………….

Atatürk, Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderilir. Bulgaristan henüz 5 yıllık bir ülkedir. Üzgündür Atatürk İstanbul’dan gittiği için. Bir pastahane vardır Sofya’da. Diplomatik erkan, genel olarak o pastahanede kahvaltı yapmaktadır. Atatürk de orada yapar kahvaltılarını.
Bir sabah bir köylü girer pastahaneye. Bohçası vardır yanında, bırakır bir masanın yanına,oturur. Bir garson gelir, köylü süt ve kek ister. Garson ise köylünün pastahaneden ayrılmasını ister. İtiraz eder köylü. Birkaç garson daha gelip tekrarlarlar dışarı çıkmasını.
Köylü öfkelenir ve bağırmaya başlar. “Senin sattığın sütü ben üretiyorum, senin sattığın pasta, börek, çöreğin ununu ben üretiyorum. Peynirini, yoğurdunu ben üretip veriyorum. Pastana koyduğun meyveleri ben üretiyorum ve sen benim ürettiklerimi bana vermiyorsun öyle mi? Hayır çıkmıyorum ve kahvaltımı burada yapacağım” der..
Herkes suspus olur. Köylünün istedikleri masasına gelir, kahvaltısını yapar ve bir miktar parayı masaya fırlatarak çıkar ve gider.
Tüm her şeyi izler Atatürk. Küçük kareli not defterine şu notu düşer. “Bir gün benim köylüm de bu köylü gibi olursa millet olduk demektir “der ve ekler. “KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR“…

Kaynak: Mehmet Tevfik Gürsel paylaşımı

…………………………………….

Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip (*) evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” Atatürk.

(*) Osmanlı döneminde Araplara verilen ad, soyu temiz kavim 

KAYNAK: Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19.

————————-

Çanakkale Savaşı sonralarında Atatürk’ü Ziyarete gelen Amerikalı General belirli bir süre konuştuktan sonra Türk askerini görmek istediğini Atatürk’e belirtir ve Atatürk’te en yakın askeri kışlaya generali götürür. Askerler generali törenle karşılarlar (Bugünkü gibi değil tabi savaş koşullarında). General bakar ki askerler bitkin çoğunun üniformaları yırtık paramparça, ayaklarında çoğuna yakınının botları yok olanların ki ise ayak parmakları ve ayaklarının büyük bölümü yırtıklardan dışarı çıkmış, çoğu açlıktan bitkin halde gözüküyor. Daha sonra Amerikalı general sıradaki askerin birine yaklaşır ve omzuna eliyle biraz güç uygular ve asker yere düşer; General Atatürk’ e dönerek şunu söyler: “SİZ ÇANAKKALE ZAFERİNİ BU ASKERLERLE Mİ KAZANDINIZ ?” Atatürk – “EVET Biz Çanakkale’yi bu askerlerle kazandık” dedikten sonra yere düşen askerin kulağına birşeyler fısıldadıktan sonra General’e askeri tekrar sarsmasını ister. General az önce bitkin bir biçimde yere düşen askeri bütün gücüyle sarsmaya çalışır ama asker kımıldamaz sanki beton bir heykel gibi durur ve çok güçlü bir direnç gösterir. Bunu gören General büyük bir şaşkınlık içinde Atatürk’e sorar: -“Az önce kulağına ne söylediniz ?” Atatürk şunlar söyler : – “İlk başta omuzuna dokunduğunuzda yere düştü çünkü sizi dost olarak biliyordu. İkincisinde ise kulağına sizin bize düşmanımız olduğunu söyledim“.

———————

Atatürk “Minber” adında bir gazete çıkartmış ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçmiştir. Hakimiyeti Milliye ve Ulus Gazetelerinde bir çok yazısı yayımlanmıştır.

————————-

değirmenAlman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam’dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve ‘Bana şuraya bir saray yapın” diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral’ın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
Adamları gelip Kral’a diyorlar ki;
– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral’ın karşısında duruyor. II. Frederick;
– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya’nın heryerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
– Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
– Asıl sen unutma ki Berlin’de hakimler var!
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiçkimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. “Berlin’de hakimler var!”
– Potsdam’da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yanyana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
– Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.

Ve 31 Aralık 1917. Berlin’de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yanyana görelim.
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O Mustafa Kemal Atatürk.

Sunay Akın’dan

…………………

Mustafa Kemal’in mirlivaliğa (tümgeneral) terfi iradesi cebimdedir. Ama siz onu bilmezsiniz. O hiç bir şeyle memnun olmaz. General olur, korgenerallik ister. Korgeneral olur, orgenerallik ister. Orgeneral olur, müşirlik (mareşallik) ister. Müşir yaparsınız, bununla da yetinmez, padişahlik ister Enver Paşa.

Enver Paşa’nın bu sözleri aktarıldığında Mustafa Kemal şöyle der:
Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim…‘ 

Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, Cilt I, s. 144

—————————

Mustafa Kemal Diyarbakır’dayken, İttihatçı fedailerden Yakup Cemil bir hükûmet darbesi yapmaya karar vermiştir. Savaşın kaybedildiğini düşünmektedir. Tek kurtuluş yolunun Bab-ı Âli’yi basıp, hükûmeti devirerek Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı’nı değiştirmek olduğuna inanmaktadır. Yeni Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı olarak da Mustafa Kemal’i düşünmektedir. Anlaştığı arkadaşlarından biri komployu Enver Paşa’ya haber vermiştir. Bunun üzerine Yakup Cemil kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Mustafa Kemal Falih Rıfkı Atay’a anlattığı hatıralarında şöyle demektedir: O vakit tümenlerimden birine komuta eden Ali Fuad (Cebesoy)’a: Yakup Cemil asılmış. Sebebi de ben Başkomutan vekili ve Harbiye nazırı olmadıkça kurtuluş yoktur demiş. Dediğini yapmış bile olsaydı ben İstanbul’a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil’i cezalandırırdım. Eğer ben, o ve onun gibiler tarafından iktidara getirilecek bir adamsam, adam değilim! demiştir.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya. Pozitif Yayınları. 2010. Bir komplo sf 116.

————————

Atatürk yemek yerken İngiliz astsubayın kendisini izlediğini farketmiş. Önceleri umursamayıp yemeğine devam etse de uzun süre devam eden nefret dolu bakışlar Atatürk’ü rahatsız etmiş. Yaverine bakışların sebebini öğrenmesini buyurmuş. Yaveri Ata’ya: “Çanakkale’ de babasını öldürmüşsünüz Atam!” demiş. Atatürk’ ün verdiği cevap ise şu olmuş:

Git sor kendisine; babasının Çanakkale’de ne işi varmış

………………………..

4 Şubat 1919 tarihinde Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (Ulunay) M. Kemal Paşa ile Şişli’deki evinde bir görüşme yapar. Refii Cevat bu görüşmeyi şöyle aktarır:
Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda dedi ki:

Biraz daha oturunuz lütfen.

Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda

Soracağınız sorular bitti mi?

– Bitti Paşam.

Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır,  istiklaline nasıl kavuşturulur? Diye bir soru sormanızı beklerdim.

– Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormadım.

Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat yazmamak şartıyla.

– Zat-ı alinizi dinliyorum Paşa hazretleri.

Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkansız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bu gün herhangi bir teşkilatçı Anadolu’ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtulabilir.

Heyecanlanmıştım. I. Dünya Savaşı süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak halleri yoktu.

– Nasıl olur Paşam! Diye yerimden fırladım. Paşa sakindi :

Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu devletlerin bir de içyüzleri var.

– Nasıl Paşam.

Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki, savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır. İtalya’nın da başı dertte. Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu’da başlayacak bir milli direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.

– Paşam, milli direniş, Güzel. Ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız.

Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak lazımdır. Çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan da millet de kurtulur.

Mustafa Kemal’e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar anlat diyorlardı; neler söyledi? Anlattım:

– Şu sıralar Anadolu’ya geçilir, orada teşkilat kurulur, vatan bağımsızlığına kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı arkadaşlar. Bu deli değil, zır deliymiş.

O günlerde, o şartlar içinde İstiklal Mücadelesi’ne atılıp Türkiye’yi kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle düşünen tek adam oydu.

Atatürk’ün İstanbul’daki Hayatı, Sadi Borak, Kuleli Dergisi, 1996/1, Sayfa: 1-2

—————————–

Mustafa Kemal, 14 Mayısta, Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Nişantaşı’ndaki evindeki akşam yemeğinde yeni görevi konusunda görüşmelerde bulundu. Evden ayrıldıktan sonra, Cevat (Çobanlı) Paşa ile arasında şu konuşma geçti:
– Bir şey mi yapacaksın Kemal?
Evet Paşam, bir şey yapacağım.
– Allah muvaffak etsin.
Mutlaka muvaffak olacağız.

16 Mayısta Cuma selamlığından sonra Padişah Vahdettin’e veda etti. Şişli’deki evinde annesi ve kız kardeşiyle vedalaşan Mustafa Kemal Paşa, yola çıkışındaki kritik saatleri şöyle anlatmıştı:

Otomobil kapı önünde idi. … Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum (Rauf Orbay), aldığı bir habere göre, benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut, vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir erkanıharp (kurmay) da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir damattan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi.

Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı? Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıklı idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle eşit idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata Rıhtımı’na geldim.

16 Mayıs 1919’da Samsun’a doğru yola çıktığında, İtilaf Devletleri görevlilerinin Bandırma Vapuru’nda silah aramaları ve birşey bulamamalarının ardından, Mustafa Kemal şöyle der: ”Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne de cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz”.

ntv.com.tr 19.05.2010

———-

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta  Samsun’a çıktığında, bir köşede üstü başı yırtık, postalları patlamış, yara bere içinde bir er gördü.
Bu er yüzünün rengi adeta bakır rengine dönüşmüş, açlıktan avurtları çökmüş, bir deri, bir kemik halinde kalmış bir Türk askeridir.
Bir taraftan içini çekiyor ve diğer taraftan da ağlıyordu.
Mustafa Kemal Paşa; derhal ona döndü ve sordu:
Asker ağlamaz, arkadaş sen niye ağlıyorsun?
Asker, önce irkildi, ardından da çekingen bir şekilde başını kaldırdı. Sanki bu sesi tanıyordu. Hele hele bu yüz ona hiç de yabancı gelmiyordu.
Aniden doğruldu. Anafartalar’daki Komutanını çelikten bir yay gibi selamladı ve hazırola geçti. Mustafa Kemal Paşa, sorusunu tekrarladı:
Söyle neden ağlıyorsun?
Anadolu’muzun bu yanık yüzlü çocuğu derinden içini çekerek:
Düşman memleketin dört yanını bastı. Hükümet beni terhis etti. Silahlarımızı elimizden aldı. Söyleyin bana, bundan sonra ben toprağımıza giren bu düşmanları ne ile öldüreceğim, onları nasıl kovacağım?
Mustafa Kemal Paşa, bu sözler karşısında çok duygulanmıştı.
Elini askerin omuzuna büyük bir şefkat ve gururla koyarak:
Üzülme evladım… Gel benimle
Çevresindekilere emir verdi. O onurlu askeri, Samsun deposundaki elbiselerle giydirip, silahlandırarak yanına aldı. Bu asker Mustafa Kemal Paşa’nın yanına aldığı ilk Mehmetçik idi. O andan itibaren Kurtuluş Savaşı’nın Ordusu kurulmaya başlamıştı bile…

Gazeteci Burhan Cahit Morkaya’nın Anılarından

————–

Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, İngilizlerin istediği gibi çalışmasına izin vermeyeceklerini gördü… Anadolu içlerine doğru ilerlemeye karar verdi. İlk durak Havza olacaktı. Yâverinden, hemen bir otomobil bulunmasını istedi. Araştırıldı, soruşturuldu… Sonunda, Benz marka, çok eski bir otomobil bulunabildi.
Mustafa Kemal, Tamam” dedi.
Arkadaşları, “Ama çok eski,” diyerek kuşkularını belirttiler.
Mustafa Kemal, Olsun” dedi.
Arkadaşları, “Her an arıza çıkarıp bizi yolda bırakabilir!” diye uyarmak istediler. Bunun üzerine Mustafa Kemal,
Başka otomobil var mı?” diye sordu.
Arkadaşları, “Yok,” dediler.
Öyleyse bununla yola çıkacağız!
Samsun’dan çıkıp Havza’ya doğru gecenin karanlığında yol almaya başladılar… Korkulan sabaha karşı başlarına geldi. Motor su kaynatmaya başladı… Suyun soğutulması ve değiştirilmesi beklenirken, Mustafa Kemal, otomobilden indi. Şafak yeni sökmekte… Dağların bulutlara değen tepeleri yeni yeni pembeleşmekteydi. O anda, Mustafa Kemal, daha önce kimsenin duymadığı bir marşı söylemeye başladı:

Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar.
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar…

Sesimizi yer, gök, su dinlesin,
Sert adımlarla her yer inlesin!

Bu gök, deniz nerede var?
Nerede bu dağlar taşlar?
Bu ağaçlar, güzel kuşlar,
Yürüyelim arkadaşlar…

Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Bateş Yay., İstanbul, 1980, s. 60
Süleyman Bulut, Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler, 20. Basım, Ocak 2013, s. 11-12-13 (Can Çocuk-Can Sanat Yayınları)

——————

Erzurum’da ilk üzüntümüzü İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni olup, Erzurum’da mütareke koşullarının uygulaması ile görevlendirilen Albay Rawlingson ile geçen bir olay oluşturdu.
Kongre için 10 Temmuz 1919 günü kararlaştırılmıştı. Erzurum’daki Kongreye gelecek olan delegelerin yola çıkarılmaları ve kendilerine her türlü kolaylığın gösterilmesi için Kolordu Komutanları ile Valiliklere gerekli tebligat çıkarılmıştı.
Mustafa Kemal Paşa:
Kongreyi yöresel ve sınırlı bir Kongre ölçüsünden çıkarıp, memleket çapında, vatan ve milletimizin kurtulması için, yaşamsal kararlar alacak bir ulusal olay haline sokmak gerekir
inancındaydı.
İşte şimdi o günlere göz atıyoruz:
Yukarıda bahsettiğimiz İngiliz, mütareke koşullarını gözetmek ve yürütmek ile görevlendirilmiş olan Albay Rawlinson, 9 Temmuz 1919 günü öğleden sonra Mustafa Kemal Paşa’yı bulunduğu evde ziyarete gelmişti. Öğle yemeği henüz yenmemişti. Mustafa Kemal Paşa İstanbul yönetiminin baskılarına ve hakkında verdiği idam fermanından dolayı ordudan, askerlikten çekilmiş olmasına rağmen Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’e dostluk ve incelik eseri olarak kendi emir eri olan Ali’yi evde bırakmıştı.
Ali odaya girerek şöyle dedi:
-Kolonel Rawlinson sizi görmek istiyor, Paşam…
Mustafa Kemal Paşa bir an ciddileşir, adeta taş kesilir, çatık kaşlarının arasındaki gözlerindeki mavilikler koyulaşır. Bir an için emir eri Ali’ye sessizce ve derinden bakar. Ardından da der ki:
Peki buyursunlar.
Mustafa Kemal Paşa, Kolonel (Albay) ile önceleri havadan sudan konuşurlar. Sonra da İngiliz Kolonel şöyle konuşur:
-Duyduğuma göre, burada yarın bir Kongre açacakmışsınız.
Mustafa Kemal Paşa birdenbire yeleleri kabaran bir aslan kesilmiştir.
Tok ve kararlı bir sesle Kolonelin yüzüne bir şamar gibi inen bu sözleri söyler:
Evet, milletçe bu kongrenin açılmasına karar verilmiştir. Kongre kesinlikle toplanacak ve ilan edilen günde açılacaktır. Millet buna kesin olarak karar vermiştir. Açılmamasını salık veren, kılan nedenleri sormayı dahi gerekli görmüyorum.
Kolonel, bir millet iradesi önünde bulunduğunun hala farkında değildi.
Görevinin vermiş olduğu sözde bir cesaret ve tavır içinde şöyle seslenir:
– Fakat, Hükümetim, bu Kongrenin toplanmasına asla izin vermez.
Mustafa Kemal Paşa’nın sesi kararlıdır ve tavrı tarihsel bir sestir. Şöyle der:
Ne hükümetinizden, ne de sizden izin istemedik ki, böyle bir iznin verilip verilmeyeceği bahis konusu olsun.
O sırada emir eri Ali elinde kahve tepsisi olduğu halde odaya girer. Mustafa Kemal Paşa’nın yüzüne bakar. Konuşulanlardan bir şey anlamamış olmasına rağmen, Paşa’nın ses tonundan durumu kavramıştır. Emir eri Ali, Anadolu insanının zekasının bir önsezisi ile, kaşları ile bir işaret yaparak kapı dışarı edeyim mi ? demek ister gibiydi.
Ancak, ses vermeyince kahveyi verip, dışarıya çıkar. Kolonel kendini sanki İstanbul’da sanıyordu. Şöyle dedi:
-Kongreden vazgeçmezseniz, zor kullanır, dağıtırız.
Halbuki artık Osmanlı devri kapanmıştır. Mustafa Kemal Paşa da tarih ve millet adına konuşmaktadır. Gereken cevabı vermekte gecikmedi:
-O halde kuvvete kuvvetle karşı koyarız. Milletin kararı ne pahasına olursa olsun, mutlaka yerine getirilecektir.
Mustafa Kemal Paşa bu sözlerinden sonra, derhal ayağa kalkar şöyle konuşur:
Görüşmemiz bitmiştir.
Kapıyı açarak:
Lütfen Kolonel.
Kolonel sapsarı bir yüzle, arkasına dahi bakmadan gitti.

Atatürk’ün Özel Kalemi Mazhar Müfit Kansu’nun Anılarından

——————–

1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı (Libya’yı) işgal etmesi üzerine, Mustafa Kemal, Enver Paşa, Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Ali Fethi (Okyar) gibi bazı gönüllüler, gizli yollarla Libya’ya giderek orada bölge halkını İtalyanlara karşı örgütleyerek “gerilla savaşı” vermişlerdir. O yıllarda İtalyanlara karşı savaşan aşiretlerden biri de Sunusilerdir. Bu aşiretin lideri Ahmet Sünusi bir gün rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed, Ahmet Sünusi’nin elini sol eliyle sıkınca, Ahmet Sünusi, Hz. Muhammed’e, “Ey Allah’ın Resulü, neden sağ elini uzatmadın?” diye sorar. Hz. Muhammed, bu soruya “Sağ elimi Anadolu’da Mustafa Kemal’e uzattım” diye cevap verir…

Not:  Ahmet Sünusi ile ilgili yazımızı okumak için lütfen TIKLAYIN

——————-

Yahya Galip anlatıyor:
Mustafa Kemal, Ankara’ya geldikten bir müddet sonra, garip bir rüya görmüştür. Rüyasını ertesi günü, bana şöyle anlattı:
Bilmediğim bir yerde, otomobilim ansızın durdu! Güya, düşman saldırıya geçmiş. Biz İnönü’de, bir muharebe vererek düşmanı bozguna uğratmışız. Şimdide, ikinci defa olarak gene İnönü’de çarpışıyormuşuz. Otomobilim, o bilmediğim yerin önünde durunca siz karşıma çıktınız ve bana:
–Paşam! İnönü’den ne haber? Diye sordunuz.
Ben de size:
-Durum kritik! Cevabını verdim.
-Kritik Nedir, anlamadım ki! Dediniz.
–Bunu cevabını size onbeş dakika sonra veririm! Diyerek odama çekildim….
Mustafa Kemal bana bu rüyasını anlattığı zaman, ”İnönü” mevkiinin o güne kadar hiçbir tarihi şöhreti yoktu.
Aradan yıllar geçti. Birinci İnönü’de, İsmet Bey’in kumandası altındaki kuvvetlerimiz düşmana galip geldiler ve sonunda ikinci ”İnönü” meydana geldi. Düşmanın üstün kuvvetlerine karşı giriştiğimiz bu ikinci savaşın henüz neticesi alınmadığı tehlikeli günlerin birinde idi. Mustafa Kemal’in otomobili Millet Meclisi önünde durdu. Hemen yanına koştum telaş ve endişe ile:
–Paşam! İnönü’de ne haber? Diye sordum.
Aynen şu cevabı verdi:
Vaziyet kritik!
O zaman ben:
-Kritik nedir? Dedim, anlamadım ki…
Sana, bunun cevabını onbeş dakikaya kadar veririm… dedikten sonra gülümsedi:
Hani… Ankara’ya geldikten biraz sonra, ben bir rüya görmüştüm, hatırında mı?
Hafızamı yoklayarak ve arada bir ayrıntılarını hatırlayamadığım zaman kendisinden de yardım isteyerek rüyasını anlattım; güldü:
İşte, dedi, Rüya aynen çıkıyor! Ben İsmet’i tanırım!… Göreceksin onbeş dakikaya varmadan kendisinden başarı haberi alacağız!
Aradan çok kısa bir zaman geçti. Belki üç, belki beş dakika… Telgraf dağıtıcısının elinde bir kağıtla nefes nefese onun odasına girdiğini gördüm.
Postacının Mustafa Kemal’e getirdiği telgraf şuydu:
‘‘Saat 06:30 Metris Tepe’den gördüğüm durum:
Gündüzbey, kuzeyinde sabahtan beri sebat eden ve artçı olması muhtemel bulunan bir düşman müfrezesi; sağ kanat grubunun taarruzuyla düzensiz çekiliyor. Yakından takip ediliyor. Hamidiye yönünde temas ve faaliyet yok. Bozüyük yanıyor. Düşmanın binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş meydanı silahlarımıza terkedilmiştir.
Böylece bir rüya gerçekleşmişti.

N. A. Banoğlu, Yayınlanmış Belgelerle Atatürk, Siyasi Ve Özel Hayatı-İlkeleri, 2. Baskı, İst. , 198, S. 129

—————————

26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit, Kurtuluş Savaşı’nın önderini merak edip, tüm dostlarının uyarılarına rağmen Amerika’dan Ankara’ya gelir. Atatürk, İstiklâl mücadelemizdeki haklılığımızı tüm dünyaya duyurmak için Amerikalı gazetecinin bu ziyaretine çok önem verir. Amerikalı gazetecinin tüm merak ettiği soruları cevapladıktan sonra konu Ermeni tehcirine gelir.

Büyük Önder yıllar önce der ki:

Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:

Rus Ordusu 1915’de bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti.

Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu.

Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.

İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.

Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.

Kaynak: Clarence K. Streit-Bilinmeyen Türkler, çeviri Heath W. Lowry, sayfa 213

————————————————

Fransa Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı ve eski Bakanı Franklin Bouillon 9 Haziran 1921’de Ankara’ya gelmiştir. Fransızlar, Milli Mücadele’nin gücünü, anlamını öğrenmeye çalışmaktadır. O günlerde Yunan ordusu Afyon’u ele geçirmiştir. Dönemin Ankara’sı yokluklar bir yana, bir yabancı bakanı ağırlayabilecek olanaklardan tamamen yoksundur. Yusuf Kemal Bey, güç bela alafranga bir tuvalet yaptırır. Otomobil olmadığından, çift atlı bir fayton hazırlatılır konuk bakan için. Ancak tüm aramalara karşın, Fransız misafiri ağırlayacak yemek takımı bulunamamıştır Ankara’da. Yusuf Kemal Bey, son çare olarak Mustafa Kemal Paşa’dan şöyle bir istekte bulunur: Kuvayı Milliye için çalışan İstanbul’daki gizli teşkilat Mim Mim (*) Grubu acaba İstanbul’dan 6 kişilik yemek takımı kaçırıp Ankara’ya yollayabilir mi? Çünkü Ankara’da 6 kişilik tabak ve buna uygun servis takımı yoktur. 

Mustafa Kemal bu isteği şöyle yanıtlar:

Yusuf Kemal Bey… Bu Fransız, Ankara istasyonuna geldiğinde tören kıtasının perişan halini gördü. Askerin postalı bile yoktu. Başlarındaki kalpak, omuzlarındaki tüfek çeşit çeşitti. O, bu yetersizlikler içinde senin dayanma gücünü görmeye, ölçmeye geldi. Sen ona, üzerinde tuğray-ı garray-ı Osmani işlemeli altın yaldızlı sofra takımıyla ikramda bulunursan, o “Bab-ı Ali kafası bunlarda da devam ediyor, hayret! Aynı yolda vatan kurtarma, yeni bir devir açma iddiaları var, ancak sabun köpüğü” der. Ve istilayı tamamlama yolunda Paris’e göz kırpar. Sen adamı al, Meclis’e götür, orada tek yumruk halindeki haysiyet şahlanışını görsün. Mektep karavanasından tek kap yemeği tahta tabak, tahta kaşıkla yesin. Ve bu görünürdeki yokluk içinde milletin sağlam istinadını anlamaya çalışsın. Zaten şimdi o, başlayan savaşın neticesini bekleyecek. Önce kendin inan, sonra da misafirini inandır…

Hariciye Vekili (Dış İşleri Bakanı) Yusuf Kemal Tengirşenk’in anılarından

(*) Mim Mim yani MM – Milli Müdafaa. Ayrıntılı bilgi için bkz: Selahattin Salışık, Kurtuluş Savaşı’nın Gizli Örgütü, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999.

——————-

Ağustos 1921. Sakarya Savaşı çok kritik gidiyor. Her an kaybedebiliriz.. Savaş yitirilirse Ankara düşer. Meclis, bu ihtimali dikkate alıp, gerektiğinde hemen daha içerilere çekilme kararı vermiş.. Ankara, taşınma telaşı içinde. Öte yandan Mustafa Kemal’in derhal Sakarya’ya hareket ve orduya bizzat kumanda etmesi de uygun görülmüş. Mustafa Kemal o sıralar hem ev, hem makam olarak Ankara Garı içindeki küçük bir lojmanı kullanıyor. Ertesi sabah erkenden Sakarya’ya hareket edecek. Gece yarısı Özel Kalem Müdürünü yanına çağırıyor ve soruyor. “Kararname hazır mı? Hemen getir, Sakarya’ya gitmeden imzalayayım. Ne olur ne olmaz?” Mustafa Kemal’in o en karanlık günde unutmadığı, peşine düştüğü, savaşa gitmesine bir kaç saat kala “Hemen getir, imzalayalım” dediği kararnameyi tahmin etmeniz mümkün değil. Ama şimdi okuyunca Atatürk’ün neden bu kadar “Büyük” olduğunu, neden tüm dünya liderleri arasında bir benzerinin daha bulunmadığını bir kez daha anlayacaksınız.. “Ankara’da bir Etnografya Müzesi Kurulması ve Eski Ankara Evlerinin Korunması Hakkında Kararname..”

Kendinden ve ordusundan o kadar emindi yani.

Sakarya Savaşı’ndan sonra ..Atatürk’e şöyle sormuşlardı: “Sakarya cephesi bozulsaydı ve düşman Ankara’ya doğru ilerleseydi ne yapardınız?” Bu soruya Atatürk hiç bir tereddüt göstermeden anında şu cevabı vermişti:

-“Güle güle beyler der, onları Anadolu’nun ortasında yok ederdim ... ”

“İşte o zaman işimiz zor olabilirdi” ya da “bunu düşünmek bile istemiyorum” gibi bir cevap vermemiştir. Cevabı kendinden emin ve sonu sanki baştan bilen bir kararlılıkta olmuştur.

Bu iki anekdot gösteriyor ki Atatürk, Sakarya Savaşı’nda düşmanı mağlup edeceğini kesin olarak biliyordu. Bundan en küçük bir endişesi bile yoktu.

——————

Sakarya savaşına hazırlık sırasında Mustafa Kemal Paşa  kurmay heyetinin anlam veremediği şekilde cephe dışında, Yunak-Ilgın bölgesinde Ahmet Zeki (Soydemir) Bey’in komutasında bir tümen asker konuşlandırır. 

Savaşın sonuna doğru Papoulas komutasındaki Yunan Ordusu geri çekilirken Mürettep Tümen aniden ortaya çıkar ve Yunanlılar’ın en güneydeki geçidini, Fettahoğlu Köprüsü’nü basar. Buradaki Yunan 12. Tümen birlikleri köprüyü uçuramadan Uzunbey’e kaçmak zorunda kalır. Baskında Mürettep Tümen Yunanlılar’dan 15 araba, 1 ambulans ve bol sıhhi malzeme, 3 uçak ele geçirir. Bir arabadan Papoulas’ın kişisel eşyaları çıkar.

13 Eylül günü Sakarya’nın doğusunda bir tek düşman askeri kalmamış, Mürettep Tümen Yunanlılar’ın çekilme yolundaki lojistik üssüne, Sivrihisar’a varmıştır. Baskın ve çatışmanın ardından üsteki birlik kaçarken Tümen’e 2 ambulans, 1 araba, ambarlar dolusu erzak ve mühimmat bırakır. Ayrıca burada tutulan 400 Türk esir de kurtarılır.

TBMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa daha savaş başlamadan Yunan ordusunun ricat edeceğini ve nereden geçeceğini nasıl bilmiştir?

—————-

Fransa Başbakanı Briand’ın 20 Ekim 1921’de Ankara Hükümeti ile Ankara Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle kendini eleştirenlere “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Mecliste verdiği cevap:

Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’ nun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”

…………

Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma’dır.  Daha geniş bilgiler için lütfen tıklayın

…………….

Milli Mücadele döneminde Ankara’da görev yapan Sovyet Diplomatı Semiyon İvanoviç Aralov anlatıyor:
Tıp fakültesi son sınıf öğrencileri cepheye gidip, şehit oldu diye mezun verememişken medreselerdekilerin askerden muaf tutulması Atayı nasıl da kızdırıyor… Bir de medreseler için ayrılan alanların köylülerin elinden zorla alınmış yerler olması onu harekete geçiriyor.
O gece iki medreseyi ziyaret ettik.
Kanlı canlı, hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cübbeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı.

Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.
Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu.
Ama, medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe:

Ne o, dedi, yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!

Mustafa Kemal konuştukça, gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:
Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!

Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.
Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:

Haydi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.
Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.
Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.

Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti.
Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi.
Bu inkılapçı adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti.

Semiyon Ivanovic Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları. 23 Mart 1922

————————————————————

İngiliz General Townshend bir gecelik Adana’nın Bursa Otelinde misafir edildikten sonra ertesi gün tahsis edilen özel trenle Konya’ya geçer. Akşam vakti de Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Akşehir’deki karargahına ulaşılır. Townshend çok heyecanlıdır. Gazi Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşacaktır. Akşehir’e geldiğinin ikinci akşamıdır. Artık, Türk Ordularının Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya bulunmaktadır. Çakmak çakmak yanan iki gök mavisi göz, General Tawsend’in üniformasını adeta delmektedir. Anadolu güneşinin yakıp bakır rengine döndürdüğü Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yüzüne bakamaz olmuştur Tawsend. Gazi Mustafa Kemal Paşa, sırım gibi bir vücut, yaylanmış bacaklar üzerinde misafirine “Hoş geldiniz” diyerek elini uzatmıştır. İngiliz Generali Tawsend bu büyüklük ve etkinlik karşısında ezilmiş ve adeta küçülmüştür. Eli Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın elinde iken şöyle der:
Siz Napolyon’a benziyorsunuz.
Gazi Mustafa Kemal Paşa şöyle cevap verir:
Napolyon, arkasına değişik milletlerden bir sürü insanı toplayarak bir maceraya çıkmıştı. Bundan dolayı yarı yolda kaldı. Ben ise, bir anadan, bir babadan gelen kardeşlerimle, kederli vatanımı kurtarma davası peşinde koşuyorum ve mutlaka başarılı olacağım.
Konuşma, diğer galip devletlerin diğer temsilcilerinin de katılımı ile sabaha kadar sürer.
General Tawsend, sabah ayrıldığında şöyle der:
Ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve Cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın inanılmaz bir ruh gücü var.

Ertesi akşam 24 Temmuz (ya da 13 Haziran) 1922’de Gazi Mustafa Kemal Paşa Konya’da yabancı devlet temsilcilerine ve İngiliz General şerefine Behiç Bey’in evinde bir yemek verir. Gazi Mustafa Kemal Paşa yemekte bir gün önceki halinden tamamen arınmış bir durumdadır. Mustafa Kemal Paşa yemekte gülümseyen bir şekilde İngiliz General Townshend’e iltifatta bulunur. Gazi Mustafa Kemal Paşa yemeğin sonlarına doğru elindeki mercan tespihi İngiliz General’e uzatarak şöyle seslenir:
Biz Türklerde adettir. Misafirimize mutlaka bir hediye veririz. Ben soylu bir milletin alçakgönüllü bir Başkomutanıyım. Size ancak bu tespihi verebiliyorum.

Gazi Mustafa Kemal Paşa sofradan kalkılacağına yakın kolundaki saati çıkarak İngiliz General’e uzatır ve şöyle der:
Bu saati bana Anafartalar’da bir Türk askeri verdi. Ölen bir İngiliz Subayının üstünden almış. Saatin arkasında, o subayın künyesi vardır. Bu subayın o zamanlar ailesini aratmıştım ama bulduramadım. Şimdi de savaştayız. Sizden ricam, İngiltere’ye dönüşünüzde, o subayın ailesini bulur emaneti verirseniz, çok memnun olurum.

İngiliz General, bu sefer Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın misafirperverliği karşısında ezilmektedir.

Derleme: Şükrü Kaya’nın Anıları  ve Yücel Mecmuası, O’ndan Hatıralar, Cilt: XVI, Sayı: 91-92-93, 1942 s. 15 (iki kaynak tarihleri farklı vermektedirler)

—————-

Bir gün Akşehir civarında bir köye gittim.
Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı.
Kendimi belli etmeyerek, bir evin önünde duran kadına şöyle seslendim:
– Bacı !… Yağmur var, soğuk var. Beni çatın altına kabul eder misin ?
Köylü kadın hiç tereddüt etmedi ve şöyle cevap verdi:
– Buyurun, beğ !…
Beni odaya aldı.
Odada ateş olmadığı ve yeni ateşin yakılması uzun zamana bağlı olduğu için bana dedi ki:
– İsterse bizim odaya gidelim. Orada hazır ateş var.
Gittik.
Ardından da komşulardan birkaç kadın ve erkek geldi. Beraberce konuşmaya başladık.
Konuşurken bana en önemli sualleri soranlar hep kadınlar oldu:
” Askerin durumunu, düşmanın halini, en önemli düşmanın hangisi olduğunu ” sordular.
En önemlisi bunları sorarken hiçbir telaş ve çekingenliğe gerek görmediler.
Yani kısacası tam insanca konuştular.
Fakat biraz sonra benim kim olduğumu anladıklarında, hepsi büyük bir telaş içine girdiler.
Söyledikleri, sordukları şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular.
Çünkü yetişme tarzları gereği, şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat olarak bellemişlerdi.

Necdet Eroğlu, Yaşayan Atatürk

———————

Size devrimimizin önemli bir olayının bugüne kadar yayınlanmamış, belki de unutulmuş bir sahfasını açıklayacağım. Bunu anlatmış olmak, o devrimin tüm evrelerini adım adım izlemiş bir yurttaş sıfatıyla benim hem vatani, hem de vicdani bir borçtur.
Sorun şudur; henüz büyük saldırı olmamıştı. Bir gün Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, tüm komutanlar ve hocalar toplansın buyurmuşlardı. Çadırda toplandık. Hepimize ayrı ayrı övgüler bulunduktan sonra şu soruyu sordular:
Din için tarik ( yol ) bir midir ?… Yoksa muhtelif midir ?…
Sustuk ve bakıştık. Gazi, hepimizden birer birer cevap istedi ve hepimiz de şu cevabı verdik:
– Elbette birdir…
Gülümsediler ve ardından şöyle konuştular:
Evet… Öyle olması gerekir. Fakat öyle değildir. Bakınız, İstanbul Hükümeti, beni idama mahkûm etti ve orada bulunan Dinin en büyük temsilcisi de bunu onayladı. Burada da Dinimizin en büyük temsilcisi, İstanbul Hükümetinin verdiği ve Şeyhülislâm’ın onayladığı ” Fetva ” yı uygun bulmuyor…
O halde, Din için yol bir değildir, demek oluyor...
Oradan bulunan hepimiz susmuştuk. Gazi Paşa hepimize bir kez daha baktıktan sonra konuşmasını şöyle devam ettirdi:
Din ile dünya işlerini birbirinden ayırmak gerekir.
Toplantı bitmişti, dağıldık. Atatürk’ün bu toplantıdan çok sonra verdiği, “Din ile Dünya İşlerini Birbirinden Ayırma” kararı rastgele verilmemişti.

Esat İleri’nin anılarından Dünya Gazetesi 10 Kasım 1955

————————-

Bütün hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Kesin bir hücumla Türk topraklarından düşman temizlenecekti. Artık zamanı gelmişti… Yabancı elçiler, diplomatlar, kor diplomatik temsilciler 24 Ağustos gecesi verilecek olan kokteylde O’nu bulamayacaklardı. Çünkü gizlice hareket etmişti. 25-26 Ağustos gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki, dere içindeki Başkomutanlık Karargahı’ndaydı. Ankara’dan ayrılmadan önce yakın bir arkadaşına şunları söylemiştir:

– “Taarruz haberini alınca hesap ediniz…Onbeşinci gün İzmir’deyiz…

Şu an bu satırları yazarken bile yine tüylerim ürperiyor… Evet… Yine inanılacak gibi değil ama Taarruzdan 14 gün sonra İzmir’e varılmıştır!…

Atatürk’ün buna cevabı şu olur: “Bir gün yanılmışım.”

Bülent Pakman’ın notu: İzmir’den gelen “Rumlar Türkleri kesiyor yetişin” haberi üzerine bir süvari birliği olağanüstü bir gayretle durup dinlenmeden İzmir’e yönelmiş, normalden 1 gün önce İzmir’e girmiştir. Esas ordu Mustafa Kemal’in tahmin ettiği günde İzmir’e girmiş ama Atatürk cevabında her zamanki mütevazılığını sürdürmüştür.

———————–

26 Ağustos 1922

Yarabbi! Sen Türk Ordusunu muzaffer et… Türklüğün ve Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme Rabbim, Yunanlıların kazandığını gösterme bana! Onlar kazanacaksa, şu gök kubbe benim başıma yıkılsın daha iyi!

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz başlamadan önce ettiği dua 

28 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’un üçüncü günü. Kocatepe’de portatif bir tahta masaya serilmiş harita başında Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet paşalar ile Garp Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, durumu görüşüyorlar. Cephe yarılmıştı ve Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki 1. Ordu batıya doğru çekilen Yunan kuvvetlerini hızla takip ediyordu. Yakup Şevki Paşa Komutasındaki 2. Ordunun karşısındaki Yunan cephesinin Afyonkarahisar kesimi boş kalmıştı. Buradaki Yunan kuvvetlerini geri püskürtmek için 2. Ordu’nun biraz ilerlemesi yetecekti.

Durumun Yakup Şevki Paşa’ya telefonla bildirilmesi kararlaştırıldı. Albay Asım Bey arayıp durumu anlattı. Yakup Şevki Paşa itiraz etti: “Benim cephemden çekilen yok. Yunanlılar yerlerinde duruyorlar. Harekete geçemem.” dedi. Güneyinde geçilemez denilen Afyonkarahisar müstahkem mevkiinin 1-2 günde yıkılabileceğine inanmadığı için durumu kabullenemiyordu. Ordusunun Kurmay Başkanı Albay Hüseyin Hüsnü (Erkilet) Bey’e döndü: “Güya Yunanlılar Afyonkarahisar’dan çekiliyormuş. Yalan!”

Yakup Şevki Paşa’nın cevabı İsmet Paşa’yı kızdırdı. Mustafa Kemal Paşa: “Kolayı var. Hareket emrini doğrudan kolordu komutanlarına ver. Yakup Şevki Paşa da ordusunun peşine takılsın.”dedi.

Fevzi Paşa: “İşte bu kadar” diye bir kahkaha attı.

29 Ağustos 1922 Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa’nın savaş idare yerine gelmişti. İki paşa kucaklaştılar kurmaylar paşaların çevresini sardı. Hepsinin yüzü parlıyordu.
Fevzi Paşa’nın açıklamasını dinleyen Yakup Şevki Paşa, “…Yani Afyon cephesini yardık, düşman ordusunu üçe böldük ve dört günde düşmanın iki kolordusunu kuşatacak duruma geldik ha?” dedi. Hayretler içerisindeydi.
Fevzi Paşa güldü: “Evet paşam.”
Yakup Şevki Paşa, hala anlayamamıştı, “Ben tecrübesiz, kararsız, korkak bir asker değilim…” dedi kendine dargın bir sesle, “…ama ne iddia ettimse tersi çıktı. Neye karşı durdumsa mahcup oldum. Yahu, bu mucizenin sırrı ne?”
Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa’nın elini okşadı ve sorusunu cevapladı: “Mustafa Kemal Paşa.

Büyük Taarruz sırasında Yakup Şevki Paşa, cepheyi ziyaret eden Mustafa Kemal’le karşılaşır karşılaşmaz: “Paşam! Sen haklı çıktın! Ver elini öpeyim!” dedi. Mustafa Kemal: “Estağfurullah! Ben sizin ellerinizden öperim.” (B.P. Yakup Şevki Paşa daha kıdemli olduğu için) diye cevap verdi. Yakup Şevki’nin : “Bu zafer, senin azmin sayesinde kazanıldı.” Sözüne Mustafa Kemal: “Hayır Paşam! Bu zafer, milletin gayreti, sizin emeklerinizle kazanıldı. Bu zafer, hepimizin!” yanıtını verdi.Yakup Şevki ısrar etti: “Sana son bir kez daha itiraz edeceğim. Benim gibilere kalsa, daha yerimizde sayıyorduk. Sen, bu millete Allah’ın bir lütfusun!”

Yakup Şevki Paşa ile ilgili diğer bilgileri okumak için lütfen tıklayın.

————————————————-

Mustafa Kemal Paşa, inandığı ve benimsediği düşüncelerinden hiçbir şekilde taviz vermezdi. Orduyu izleyerek 8 Eylül 1922’de Salihli’ye vardığında, İzmir limanında yatan bir savaş gemisinden bir telsiz getirdiler. Telsiz, yabancı Konsolosluklarından geliyor ve “İzmir’in, Türklere teslim edileceğini, bu konuda kiminle görüşebileceklerini” soruyorlardı. Mustafa Kemal Paşa bu aracılık girişimine çok kızdı, yumruğunu önündeki masaya vurarak haykırdı:
Bunlar, kimin malını, kime veriyorlar?
Öyle ya, Yunan sürüleri, Sakarya’ya dayandığı günlerde, hiç böyle insancıl bir aracılık yapmayı hiç kimse düşünmemişti. Bu neden şimdi yapılmaya kalkışılıyordu ? Mustafa Kemal Paşa, öfkelenmekte haklı idi.
Nitekim, İzmir’e girdiği gün, İzmir Limanındaki yabancı gemilere bakarak, şöyle diyordu:
Bunların hâlâ, burada ne işleri var?

Salih Bozok’un Anılarından

——————-

Yunan Orduları Başkomutanı Hacı Anesti, 1922 yılının bahar aylarında tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Her gittiği yere beraberinde götürdüğü yabancı gazeteciler, fotoğrafçılar, Papazlar ve sık sık davet ettiği kişilerle birlikte cepheyi geziyor, mağrur, küstah konuşmalar yapıyordu. Büyük Taarruzdan önce, yine böyle bir kalabalıkla cepheyi gezmiş, mevzileri görerek İzmir’e dönmüştü. İzmir Metropoliti Hristotomos, Yunan Başkomutanı için büyük bir karşılama hazırlamış ve dinî bir tören tertiplemişti. Yapılan bu görkemli törenin sonunda Reuter Ajansı muhabiri, Yunan Başkomutanına şöyle sorar:
Cepheyi gezdiniz, Mustafa Kemal’i gördünüz mü ?
Soru herhalde önceden ve bilerek düzenlenmişti. Mağrur Yunan Başkomutanı, hayret eder bir davranışla, soruya başka bir soru ile cevap veriyordu:
Ne ? Mustafa Kemal de kim ? Kim bu adam ? Ben böyle bir komutan tanımıyorum. 
Şimdi bu küstah, terbiyesiz ve adice cevabın sonunu dinleyiniz.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, ancak palikarya ruhunun düzeyinde olan terbiyesizliği duyuyor, fakat vereceği cevabı gününe ve zamanına bırakıyordu.
İşte bu gün, bu zaman; 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’de gelmiştir.
Son Yunan kırıntıları da İzmit Körfezinin sularına gömülmüştür.
Yirminci yüzyılın en büyük zaferinin Türk Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, o günden sonra artık kendi çevresinden ayrılmayan Reuters Ajansı’nın aynı muhabirine, kendi asaletine yakışır bir şekilde ve zarif bir tebessümle sorar:
İki haftadır cephedeyim. Her tarafta Hacı Anesti’yi arıyorum. Onu hiç gördünüz mü ?

Orgeneral Asım Gündüz’ün Anılarından

——————-

Ak saçlı bir nine anlatıyor

“Yavrularım , siz bilmezsiniz, bir zamanlar “ köyümüze düşman geliyor! “ dediler. Biz pılıyı pırtıyı toplayıp göçebeler gibi yola düştük. Sinan Paşa ovasında (Büyük Sincanlı – Sinanpaşa ovası, İç Anadolu bölgesinde ve Afyonkarahisar ilinin batısında) bir köye yerleştik.

Günler geçti. Bir gün düşman ansızın köye geldi. Artık gidecek başka bir yer olmadığından düşman içinde kalmıştık. Bir sabah uyandığımız zaman uzaklardan top sesi geliyordu. ‘Kurtulduk, kurtulduk!’ diye sevince düştük. Tam bu sırada köyün öte başında dumanlarla beraber göklere alevler yükseldi. Köy yanıyordu. Her taraftan bağrışmalar geliyordu. Kimimiz yarı çıplak, kimimiz yarı yanmış bir halde köyün koruluğuna yerleştik. Artık düşman da köyü terketmişti. 

Biraz sonra atlılarımız, ellerinde al bayraklar olduğu halde, yel gibi yoldan geçtiler. Bağırdık, durmadılar. Hepimiz yollara dökülmüş ağlıyor, sızlıyorduk. Derken karşı yoldan bir toz bulutu yükseldi. Hepimiz gözlerimizi oraya diktik. 

Biraz sonra bir otomobil göründü. Ve yavaşlayarak yanımızda durdu. İçinden altın gibi saçlı, kalpaklı bir adam fırladı. Durdu. Gözlerini perişan durumumuza döndürdü. Uzun uzun, derin derin baktı. Bu sırada biz yanındaki subaylara sokulduk. Onlarda onun gibi bakıyordu. Bir tanesini çekerek:

– Bu adan kimdir? diye sorduk. Hafifçe:

– Mustafa Kemal, dedi.

O zaman hepimiz coştuk. Bu adı her zaman duyuyorduk.

– Paşam, bizi kurtar, kurtar!.. diye bağırdık. Ayaklarına kapandık. O, hala dalgın dalgın, başı yerde düşünüyordu. Birden doğruldu. Sağ eli havadaydı:

Sizi bu şekle sokanlar cezalarını gördüler ve daha da görecekler!.. diyerek elini şimşek gibi aşağıya indirdi ve o anda gözlerinden iki damla yaş yuvarlandı..” Atatürk’ün Anıları. İbrahim Sarı. noktaekitap, 1 Eki 2016

————————-

10 Eylül 1922, Mustafa Kemal Paşa muzaffer Başkomutan olarak İzmir’e girdiği gün, önüne serilen Yunan bayrağını, “Bayrak bir milletin bağımsızlık alâmetidir; düşmanın da olsa saygı göstermek gerekir!” diyerek yerden kaldırtmıştır.

———————-

İzmir’in Kurtuluşu sonrası İngiliz Donanması’nın Limanda kalmayı sürdürmesi Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı çok tedirgin etmekteydi. İngiliz Donanma Komutanı ziyaretine gelir. Gazi konukseverlik gösterir. Amiral, kendi yurttaşları ile azınlıkların durumlarını sorar. Gazi; suç işlemeyenlerin İzmir’de kendisi kadar güvende olacaklarını, suç işleyenlerin yargının önüne çıkacaklarını söyleyince konuşma gerginleşir.

Donanma komutanı der ki:
– Fakat Paşa Hazretleri, olağanüstü günler geçirdik. Yunan Ordusu’ndan yüreklenen alan bazı Rum ve Ermeniler şımarıklık yapmış olabilir. Bunlar, olağanüstü günlerin olaylarıdır. Hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın düşmanlığına bırakılacak olursa, bütün dünya size karşı ayağa kalkar!

Son tümceye kadar gülümsemekte olan Mustafa Kemal Paşa, amiral gözdağına kalkışınca sözünü bıçak gibi keser:
Şu “Efendi Devlet” rolünü bir yana bırakınız Amiral! Uluslara da gözdağı vermekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin (bağlaşıklarının) ayağa kalkıp kalkmayacağını düşünmem! Bunlar ülkemin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına izin vermem!

Amiralin yüzü kül gibi olur:
– İngiltere Hükümeti’nin uyrukdaşlarını her yerde koruma hakkı, devletler hukukunun güvencesi altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını yalnızca rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz…

İşte o zaman Mustafa Kemal Paşanın tepesi iyice atar:
Arkaladığınız Yunan Ordusu’nun denizde yüzen leşlerini sanırım görmüş olmalısınız! Türk Ordusu düzeni sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de… Donanmanızın en kısa sürede limanı terk etmesini istiyorum!

Amiral ne yapacağını şaşırır ve şöyle der:
– İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?

Paşa burada son sözünü söyler:
Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık… Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Bizim gözümüzde “barış antlaşması yapmamış” iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi hemen kara sularımızdan çekmeniz konusunda sizi uyarıyorum!

Amiral kekeler:
– Affedersiniz!

Amiral odadan ayrılır.

Görüşmeden sonra İngiliz Hükümeti, Türk Hükümeti’ne uyarı verir. Komutana söylenenlerin yazı ile gerçeklenmesini ister… İstenen yapılır. Söylenenler yazılarak olduğu gibi gönderilir. Olay kentte de duyulur ve tedirginlik başlar. Ancak birkaç saat sonra İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirip sessizce çekip giderler.

Salih Bozok o anı şöyle anlatmaktadır:
“Verilen zaman bittiğinde, büyük İngiliz donanmasının uzaklaşmasını izledik. O ise, bakmıyordu bile…”

Hanri Benazus, Anılarla Atatürk’ün İzmir’i. Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok’tan naklen.

———————————–

David_Lloyd_George

David Lloyd George

Yüz yılda bir, bir dâhi gelir; küçük Asya’dan çıkacağını ben nereden bilebilirdim?Türk düşmanı – Yunan dostu İngiltere Başbakanı Lloyd George.

1922 Eylül’ünde Çanakkale’de İngiliz kuvvetlerine ültimatom vererek kenara çekilin geçeceğiz diyen Kemal’in askerlerine karşı verdiği saldırı emrini İşgal Orduları Komutanı İngiliz Harrington dinlemeyince 12 Ekim 1922 de istifa etmek zorunda kalmıştır.

——————-

İşgaldeki hali sakın unutma,

Atatürk’e dil uzatma sebepsiz.

Sen anandan yine çıkardın amma,

Baban kimdi bilemezdin şerefsiz..

Mutlu Çelik

___________________

Atatürk 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara diyor ki: 
Küçük hanımlar, küçük beyler!
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız!
Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz.
Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız.
Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!”

——————————–

Necmettin Sadak Atatürk’e sorar:

-Madem ki bu meclis Cumhuriyet ilan etmeye kendisini selahiyetli gördü; o halde başka bir meclis bir gün meşrutiyet ilan ederse ne yaparsınız?

Olabilir. Fakat hepsini sopa ile kovalarım.”

………………………………..

Bir gün mecliste, Halk Partisi tüzüğü konuşulduğu zaman, Konya milletvekili Naim Hazım kürsüde ağır eleştirilerde bulunuyordu. Eleştiriler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi. Hoca bir aralık:

-“Bu ‘asri’ kelimesi ne demektir?” deyince, Gazi, başkanlık makamında oturduğunu unutarak, yukarıdan konuşmacıya doğru eğilerek:

Adam olmak demektir, hocam adam olmak...” der

—————–

Türkler, Hz. Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in ”Türk” adlı oğlunun neslindendir. Türk milletinin kökünün dayandığı ”Türk” adındaki insan, insanlığın ikinci babası Hz. Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.

Mustafa Kemal ATATÜRK. TBMM 1. Dönem, 3. Yasama Yılı, 130. Birleşim, 1 Kasım 1922

—————————

27 Ocak 1923 gecesi, İzmir’de Hükümet Konağının büyük salonunda Belediye tarafından, büyük bir yemek verilmişti.
Yemeğin sonlarına doğru Milli Eğitim Müdürü ile Müftü Efendi, kendisini öven bir konuşma yaptılar.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa verdiği cevapta, özellikle ve önemle şu cümleleri vurguladı:
Beyan edilen değerli sözler arasında özellikle ulusun ve kahraman ordumuzun sağladığı başarı ve zaferleri, benim kişiliğimde temsil edilmiş görmekten dolayı hassaten teşekkür ederim.
Fakat bir noktayı açıklamak zorundayım ve bunu önemli olarak arz ederim ki; bütün bu başarılar tüm ulusun inanç ve imanla işbirliği yapması sonucudur. Kahraman Ulusumuzun ve değerli Ordumuzun kazandığı ve başardığı zaferlerdir. 
Efendiler !… Bir ulus, bir Yurt için kurtuluş ve başarı istiyorsak, bunu yanlız bir şahıstan hiçbir vakit istememeliyiz. Herhangi bir kişinin başarısı demek, ulusun başarısı demektir. Bir ulusun başarısı ise, kesinlikle tüm ulusal güçlerin bir yönde oluşmasıyla mümkündür.
Bilelim ki, ulaştığımız başarı; ulusun güçlerini ve çalışmalarının birleştirilmesinden ileri gelmiştir. Eğer, aynı başarı ve zaferleri ileride de taçlandırmak istiyorsak, aynı temele dayanalım ve aynı şekilde yürüyelim. Çünkü başarı ancak bu şekilde elde edilir.

Bu örnekte olduğu gibi, Mustafa Kemal Paşa övünmesini bilmediği gibi, övülmeyi, gücünden, büyük başarılarından söz edilmesini de istemezdi.
Hele hele kendisinden tüm başarıların tek yapıcısı olarak söz edilmesine hiç tahammül edemezdi.

Rıza Soyak’ın Anılarından

Aynı gezide Kordon, Naim Palas, Cumbada oturuyor Sarışın Kurt. Sevmez fazla yemeği. Leblebi var önünde. Garson titriyor, çünkü çocuk Rum. Sesleniyor Gazi, şefkatli…
Vre Dimitri. Gel bakayım.” Çocuk “Buyur Pasam” diyor ş`lere dili dönmeyen, kırık dökük Türkçesiyle. ..
Sizin Kosti ...” diyor, işgal sırasında kasıla kasıla İzmir`e gelen Yunan Kralı Konstantin`i kastederek, “geldi mi buraya?
-Geldi Pasam
Oturdu mu bu masaya?
-Oturdu Pasam 
– Güneş batarken rakı içti mi?

-İçmedi Pasam
E o zaman sormadın mı be çocuk, Ne halt etmeye almış İzmir`i?

————————

Yıl 1923… ATATÜRK’ü bekleyen çoktu. Hayati Bey hepsini atlatıp gelen yaşlı köylüyü içeri soktu. Gazi köylüyü ayakta karşıladı. Oturttu;
— “Buyur Nuri Efendi.
— “Teşekkür ederim Gazi Paşam. Ben Uşak’ın Kalfa köyündenim. Babamdan helva ile haşhaş yağı imalathanesi kaldı. Askerliğimi İstanbul’da yaptım. Gözümü, kulağımı açtım, İstanbul’da çok şey öğrendim. Avrupa’dan mektup zarfı içinde pancar tohumu getirttim. Bu tohumları köyümdeki toprağıma ektim. Pancarları rendeleyip kaynattım. Pekmez yaptım. Şeker elde ettim. Onunla köpük helvası imal ettim. Pancardan şeker yapabileceğimize inandım. Mehmet Hacim Bey’in önderliğinde elli bir kişi birleştik Terakki-yi Ziraat Türk Anonim Şirketi diye bir şirket kurduk. 600 bin lira sermayemiz var. Paşam! Bize el ver. Şeker fabrikamızı kuralım. Köylü ister pancar yetiştirir, ister fabrikada çalışır. Uşak şenlenir. El verir misin?”
”Cumhurbaşkanı yerinden fırladı, Nuri Efendi’yi sevgiyle, saygıyla kucakladı:
— “Hepiniz var olun!
— Türkiye’yi bu azim, bu istek, bu şevk kurtaracak.
Ben seni şimdi bir yaverle Başbakan’a yollayacağım. O da seni belki bir iki bakanla konuşturur. Hepsine bana anlattıklarını iyice anlat. Bir sorun olursa aldırma, bana gel. Kapım her zaman sana açık olacak.”
Nuri Efendi’yi yanaklarından öptü. Nuri ŞekerBu heybeli köylü Türkiye’nin ilk şeker fabrikası kurucularından ünlü Nuri Şeker olacaktı.

Kaynak: Erhan Aktaş, Atatürk ve Uşak, İstanbul 1981 106–108

———————

12 Mart 1923 Pazartesi gece yarısı, Ankara Garından özel trende Gazi Mustafa Kemal ve eşinin gezisine, basından beni kabul ettiler. Az sonra kompartımana girdim.
İstiladan yeni kurtulmuş topraklarımızda yolları henüz düzeltememişiz, tren ağır ağır gidiyor.
Elektrik yok. Titrek bir mumun oynak gölgeli ışığı altında anı defterime eğri büğrü satırlar sıralıyorum.
Egemenliğe kavuşan yurdumda ilk gezim. Bunu yurdumu kurtaranlarla birlikte yapmaktayım.
Ruhum öyle geniş, öyle geniş ki…
Ertesi sabah Ajans Temsilciği görevinin de bana verildiğini bildirdiler. Ama bu görev de dönüşte yapılacak.
Biz bu gidişle Adana’ya Perşembe sabahı varmış olacağız.
Ertesi geceyi Toros’un girişinde geçirdik. Çok soğuk var. Fakat Toros’u geçip de Çukurova’ya bakan Durak İstasyonu’nda durduğumuz zaman, hepimiz trenden indik.
Yemyeşil ovaya karşı, ılık bir güneş altında yüzümüzü ve sırtımızı ısıtıyoruz. Bir sabahın iki ucunda, iki mevsim, iki iklim değiştirmişiz.
Gazi Mustafa Kemal de yanımıza geldi ve şöyle seslendi:
Ne güzel hava değil mi çocuklar ? Ne güzel bir hava…
Birkaç dakika eşi Latife Hanım da geldi. İk ay, bir hafta evvel sefarette kendilerinin bildirdiği ” İzmirli Kız “…
Gazi, o akşam evlenme öyküsünü anlatırken şöyle diyordu:
Ben sadece evlenmiş olmak için, evlenmek istemiyorum. Yurdumuzda yeni aile yaşamını yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın dediğin böyle umacı gibi kalır mı?
Mustafa Kemal ilk kez, kendi eşini, bu gezide ” Peçesiz ” bir yüzle ulusuna gösterecek. Yalnız balayı gezisi değil, devrim gezisi de…
Nitekim, Adana’da bir grup hanım, eşi Latife Hanım’ı konuk almak üzere davet ettikleri zaman Gazi Mustafa Kemal onlara şöyle dedi:
Benim bulunamayacağım yerde, eşim de bulunamaz…
Türkiye’de ” Haremlik ve Selamlık ” ayrılığının gömülüşü bu cümle ile başlar…

Gazeteci İsmail Habib Bey’in Hatıralarından

—————- 

Vasfı Rıza Zobu’nun anlatımı ile 12 Temmuz 1923 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilişleri.
Behzat, Bedia Muvahit, Şadi, Darülbedayi sanatçıları adına Paşa’nın oturmakta olduğu İzmir, Göztepe tarafındaki Uşakizade Muammer Bey’in köşkünde huzura kabul edildiler.
Bunlar da Mustafa Kemal Paşayı herkes gibi zaferlerinden tanıyorlardı. Paşa’nın fikri görüşü, anlayışı ve taassubu hakkında hiçbir bilgileri yoktu. Bu kabul büyük adamla ilk karşılaşmalarıydı.
Bizim elçilerimizin görevi yalnızca “Efendim, Pazar akşamı temsilcimize teşriflerinizi rica ederiz ” demekten ibaret değildi.
Bunlar aynı zamanda Müslüman bir kadının sahneye çıkmasına da izin isteyeceklerdi. Kendilerinin anlattıklarına göre, huzura girince, üçünü de bir suskunluk kaplamış; “Bu işi nasıl açar, lafa nereden girer de, ne yolda sözü yürüyebiliriz ” diye.
Öyle ya karşımızdaki Mütareke yıllarının Sadrazamları gibi sıradan bir insan değil. Fatih’ler, Yavuz’lar gibi bir Başbuğ…
Yaptığı büyük işlerle heybetlenen böyle bir insanın karşısında, onu kızdırmadan, onun azarlamasına uğramadan meseleyi açabilmek…
Efendim… MüsaAde buyururlarsa beraberce geldiğimiz Türk hanımlarına da sahnede görev verecek ve temsillerimize iştirak ettireceğiz” diyebilmek, bizi ne gibi bir karşılıkla karşı karşıya bırakabilirdi ?
İster misin, bu söz üzerine celallensin de; “Vay bre zındıklar… Sizi gidi gafiller… Örtülü, namuslu Müslüman kadınlarını aleme teşhir etmeye mi geldiniz… Defolun oradan… ” deyiversin.
Behzat diyor ki; Şadi, korkuya yakın bir heyecan içinde öyle dalmış da düşünüyordu ki; Paşa kendisine hitaben:
Kuzey Doğuya doğru seyahatinizi uzatacak mısınız ?
der, demez, göz bebekleri adeta dondu… Yutkunmak istedi, ona da muvaffak olamadı. Ben ne olursa, olsun karşılığında “Evet, Efendim…” dedim.
Bizim üç temsilcimiz, bu zor durumun verdiği heyecan içinde ispinoz gibi düşünürlerken Gazi :
Türk Hanımlarıyla beraber geldiğinize pek memnun oldum. Onları güzel şiveleriyle sahneden dinlemek pek zevkli olacak.
Deyince, tüm temsilciler de geniş bir nefes almış.
Behzat Budak diyor ki:
Meğer o yanlız Türk kadınlarının İzmir’e beraberimizde geldiklerini değil, sahneye çıkan Türk kadınlarının İstanbul’da başına gelenleri de gayet iyi biliyormuş.
Bedia Muvahit’in bana anlattığına göre, Türk kadınları hakkında yukarıda belirttiğim cümlelerin sonu şöyle idi:
Darülbedayi bu memleketin sanat hayatında çok sevilen ve çok sevimli bir çiçektir. Türk kadınlarının katılımıyla bu çiçek daha da serpilecek, daha sevimli bir hale gelecektir.
Temsilci heyetimiz de bu güzel sözler ve iltifatlar karşısında ağlamaklı bir hal ile veda edip, büyük bir yürek çarpıntısı içinde otele döndüler.
23 Temmuz 1923 Pazar günü akşamı Kordonboyu’nda sahnesi bizim tarafımızdan geçici bir şekilde yapılmış olan Palas Sineması salonunda Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin huzurunda Darülbedayi ilk temsilini vereceğini ilan etti.
Temsil büyük bir başarıyla sona erdi. Gazi başta olmak üzere, büyük Komutanların alkışlarını selamlamak, sanatkarlar için, emsali görülmemiş heyecanlı bir zevkti.
Artık davayı kazanmış, Müslüman Türk Kadını imtihanını başarıyla vermiş ve böylece Türk sahnesine “Millî İrade” ile yerleşip, sahip olmuştu.

—————

1923 yılı sonlarında İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: “Avrupa’ya talebe yollanacaktır.” Allah Allah dedim, ülke yıkık dökük. Her yer virane… Bu durumda Avrupa’ya talebe göndermek lüks gibi gelen bir şey. Ama şansımı bir denemek istedim… 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış… Vakit geldi. Sirkeci Garı’ndayım ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmeyeceğime karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzii (dağıtıcısı) ismimi çağırdı: “Mahmut Sadi, Mahmut Sadi…” “Benim” dedim. “Telgrafın var.” Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: Sizleri (yurtdışında okumaya) bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. Mustafa Kemal.” Bunu okuyunca düşündüklerimden utandım… “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim. Düşünün, 1923 yılında o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman neler hissettiğini sezebilen ve ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi? Çok başarılı oldum. Kıvılcım olarak gittim, ülkeme alev olarak döndüm. İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum, Kürsü Başkanı oldum. Daha sonra ülkemin Başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım!”

Ordinaryüs Prof. Sadi Irmak. Çalışma Eski Bakanı ve Eski Başbakan.

——————-

Gazi, İsmet Paşa’yı Eskişehir istasyonunda sevgiyle kucaklar, bağrına basar. Olan biteni İsmet Paşa’nın ağzından dinlemek için sabırsızlanmaktadır. İsmet Paşa’yı Lozan’dan beri takip etmekte olan yerli ve yabancı basın ordusu da Eskişehir’e gelmiştir.

Mustafa Kemal ve İsmet Paşa yanındakilerle birlikte Eskişehir istasyonundan ayrılırken bir fırsatını bulup yanlarına kadar gelen bir Fransız bayan gazeteci şöyle sorar:

“-Paşam Lozan Konferansı sırasında çok hararetli ve hırçın görüşmeler oldu. İsmet Paşa çok güzel Fransızca bilmesine rağmen çok ağır duyuyor. Ağır duymasından dolayı da söylenenleri dinleyemediği kulaktan kulağa dolaşıyor. Bu arada konferansın ikinci defa açılacağı duyumları var. Şayet konferans ikinci defa açılırsa, İsmet Paşa’nın yerine daha iyi duyan ve dinleyen bir kimseyi gönderseniz daha çabuk netice alamaz mısınız?

Günlerdir bir çocuk sabırsızlığı ile İsmet Paşa’yı bekleyen Gazi, o alev alev yanan gözlerini bayan gazeteciye çevirerek şöyle der:

Hanımefendi,  600 sene siz söylediniz biz dinledik. Oysa bundan sonra biz söyleyeceğiz siz dinleyeceksiniz. İsmet Paşa’nın duyacakları değil söyleyecekleri mühimdir. Konferans açıldığı zaman Lozan’a başdelege olarak tekrar İsmet Paşa gidecektir.

Konferans ikinci defa açıldığı zaman Türkiye’yi temsilen İsmet Paşa Başdelege olarak gene Lozan’daydı ama İngilizler ve Fransızlar kendi delegelerini değiştirmişlerdi.

İngilizler Lord Curzon’un yerine İngiltere’nin Türkiye eski Büyükelçisi Sir Horas Rumbold’u, Fransızlar ise Bombard’ın yerine General Pelle’yi göndermişti.

Müttefikler İsmet Paşa’nın dediklerini duymuş ve dinlemişler, 24 Temmuz 1924 günü de Türkiye’nin bağımsızlığının belgesi olan LOZAN ANTLAŞMASI’nı imzalamışlardı.”

S. Eriş Ülger, Türk Rönesansı ve Anılarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk, s. 69-71

——————-

3 Ağustos 1923. Çankaya Köşkü
Salona girdiğimde, Gazi’yi bir köşedeki geniş koltuğunda gazeteleri karıştırır buldum. Beni görünce kalkıp, ortadaki yemek masasının başına geldi, oturduk, çalışmaya başladık. Getirdiğim kağıtlar arasında, Mısır’a yerleşmiş bulunan Osmanlı Generali Keçecizade Izzet Fuat Paşadan gelmiş bir mektup vardı. Mustafa Kemal ile Ordudan tanışan bu eski Paşa mektubunda özet olarak;
” San-Remo’ya gidip son Osmanlı Padişahı Vahdettin’i ziyaret ettiğini, konuşmalarından sonra Vahdettin’in kendisinden sitayişle bahsettiğini hikaye ettikten sonra:
” Bu altı, yedi asırlık Hanedan üyesinin hal ve tavrından maddi sıkıntı içinde olduğunu, yardıma muhtaç bulunduğunu sezdim ” diyor ve kendisinden yardımda bulunmasını rica ediyordu.
Ben mektubu okurken Mustafa Kemal, dikkatle dinliyordu.
Yüzünü pek göremiyordum. Ancak bir kaç defa derin derin göğüs geçirdiğini görmüştüm. Mektubun okunması bitip de başını bana çevirdiği zaman, gözleri yaşarmış bulunuyordu. Bir an durdu, gözlerimin içine baktı, sonra da başını sallayarak:
Gördün mü dünyanın halini çocuk ? Nerede o Haşmet, nerede o azamet, nerede o Saltanat… Şimdi hepsinin yerlerinde yeller esiyor… Bu dünyada hiçbir şeye güvenilmez… Bundan dolayı insanın hayatta daima çok ölçülü olması gerekir.
Yine düşünceye daldı. Pek üzgün olduğu her halinden belli idi.
Nihayet merhamet ve zaaf duygularını yenmişti ve konuşmasına devam etti:
Nasıl yardım edilebilir? Benim kişisel servetim yok ki… Devletin hazinesi ise fakir… Hem zengin bile olsa, oradan yardım etmeye de hiç hakkımız yok…
Memleketin en mamur yerleri, özellikle bu son ölüm, kalım mücadelesinde harap oldu… Bahis konusu olan kişinin hataları yüzünden Vatanın hak ve savunması için boğuşmak zorunluluğunda kalarak, şehit olan Memleket evladı, arkalarında yüzbinlerce yetim ve kimsesizler bırakmış bulunuyor. Bu bahsi burada bırakalım, çocuk. Yanlız bu mektubu bir belge olarak saklarsın.
Ben de öyle yaptım. Bu mektubu, zarfı ile birlikte, ikinci bir zarfa ve üzerine; ” Özellikle saklanması emredilmiştir ” kaydını da koyarak Özel Kalem’e teslim ettiğimi hatırlıyorum.

Atatürk’ümüzün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’ın Anılarından

……………………

İlk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi anlatıyor:   “Ata’nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, “Paşam beni mahcup ediyorsunuz” dediğim zaman ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır.‘ buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.”

Atatürk ve Din Eğitimi – Ahmet Gürtaş – Diyanet İşleri Bakanları Yayınları s.12

—————————-

1924 Yılının İlkbahar aylarındaydı.
Erzurum ve Pasinler’de olan depremden bir çok köyün evleri yıkılmıştı.
Atatürk, yıkılan köyleri görmek ve yurttaşlarının acılarını paylaşmak için Pasinler’e geldi.
O çevre halkı ve köylüler gelmişlerdi.
Atatürk, onlarla görüşmek için okulun önünde bulunan alanın bir köşesinde yanında bulunanlarla birlikte oturmuştu.
O zaman Pasinler’in yaşlı bir Kaymakamı, genç bir kâtibi vardı.
Atatürk, önce Kaymakamla yapılacak işler üzerinde görüştü. Sonra da çevresini saran halkın içinden yaşlı bir köylüyü çağırarak sordu:
Depremden çok zarar gördün mü baba
?
Bu ani çağrılış ve beklenmedik soru yaşlı köylü yurttaşı şaşırmıştı. Kollarını göğsüne bağladı, boynunu büktü ve birşeyler söylemek istedi.
Atatürk, onun kararsızlığını görünce yeniden sordu:
Hükümet sana kaç lira verirse zararını karşılıyabilirsin?
Yaşlı yurttaş Kürt şivesiyle şöyle der:
– Valle, Padişah bilir…
Atatürk gülümsedi. Yaşlı köylünün ne demek istediğini anlamıştı. Yumuşak bir sesle tekrar sordu:
Baba… Padişah yok… Onları siz kaldırmadınız mı? Artık söyle bakalım zararın ne?
Yaşlı köylü aynı cevabı tekrarladı:
– Padişah bilir…
Bu cevap karşısında Atatürk’ün, yüz hatları birden değişti.
Kaşlarını çatıp Kaymakama döndü ve şöyle seslendi:
Siz daha Devrimi yayamamışsınız.
Bir anda Kaymakam dona kaldı. Cevap veremedi.
İmdadına yetişmek ister gibi genç katip öne atıldı.
Görevini başarmış kişilere uygun bir ağırbaşlılıkla şöyle dedi:
– Köylere genelge ile bildirdik, Paşam…
Atatürk’ün fırtınalı yüzü, daha fazla karıştı.
Kaşlarını yukarıya doğru kaldırarak dedi ki:
Oğlum… Genelge ile Devrim olmaz

Cemal Fırat’ın Anılarından

————-

Yıl 1924, aylardan Haziran, Cumhuriyetimiz kurulalı 8 ay olmuş. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (henüz soyadı kanunu çıkmamış) ve bir avuç arkadaşı, birbiri ardına yapacakları devrimlerin ön hazırlığını yapmakla uğraşıyorlar.
Köşk’den baş yaver Salih Bozok bey beni arıyor ve “Gazi”nin beni derhal görmek istediğini söylüyor. Acele ile Çankaya’ya Köşk’e gidiyorum ve çalışma odasında masası başında oturan “Gazi”nin karşısına geçiyorum. “Otur çocuk” diyor ve bana bir
evrak uzatıyor. “Sesli oku çocuk!!!” diyor.
Evrak bir mektup. Sol üst köşesinde Fransızca yazılmış, “Sovyet ve Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Genel Sekreterliği” amblemi var. Mektup tercümesi şöyle:
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine.”
Bizler dost ve kardeş S.S.C.B., siz sayın cumhuriyetinize kuruluşunuzun 1.nci yıl dönümünde bir armağan vermek istiyoruz. Moskova Devlet Senfoni Orkestrası ve Korosu’nu Beethowen’in 9. Senfonisini seslendirmek üzere, günü tarafınızca belirlenen bir tarihte, Ankara’ya yollamak istiyoruz.
Bu armağanımızı kabul ederseniz kıvanç duyacağız.
Hürmetlerimle,
Vladimir Ilyich Lenin
Genel Sekreter

Bu mektubu okuyunca çok heyecanlandım, ve düşünmeden “Paşam, bu fırsatı kaçırmayalım” dedim. Mustafa Kemal Paşa bir an düşündü ve “Çocuk, bu konseri nerede vereceğiz. Park’ta olmaz, kapalı konser salonumuz ‘yok’” dedi.
Bende “Paşam, müsaade ederseniz, Cebeci deki Halkevi’nin iç mekanını bu konsere uygun düzenleyelim ve konseri orada verelim” dedim.
Paşa “Tüm sorumluluğu üstüne alıyor musun” diye sordu. Bende ‘evet’ deyince; Salih Bey’e döndü, “Maarif Vekilini ara, Cevat Memduh’u ona gönderelim, gerekli hazırlıklar yapılsın; 30 Ekim 1924 akşamı bu konseri Ankara’da dinlemek istediğimizi, resmi bir yazı ile Lenin’e bildirelim” dedi.
Ben eteklerim zil çalarak, ama biraz da endişeli, Köşk’ten ayrıldım. Halkevinin taş duvarları keten örtüler ile kaplandı, orkestra ve koronun yer alacağı, ahşap platform inşa edildi. Birde, girişin hemen üstüne ahşaptan merdivenle çıkılan bir cumhurbaşkanlığı locası inşa edildi.

Büyük bir heyecanla, konser gününü beklemeye başladık. 100 küsur kişiden oluşan bu orkestra ve koro elemanları, gruplara ayrılarak Ankaralıların evlerinde misafir edildi. Çünkü kalacak otel yoktu.
Biz konser gününü beklerken, Salih Bey tekrar beni aradı ve “Gazi”nin yanında konseri izleyeceğimi bana bildirdi. Konsere, tüm yabancı elçilik mensupları, tüm bakanlar ve millet vekilleri, orkestra üyelerini misafir eden Ankaralı aileler ve bir miktar basın mensubu davetli idiler.
Ben Gazi Paşa ile Cumhurbaşkanlığı locasına geçerken, tüm orkestra ve korosu ayağa kalktı ve bizim İstiklal Marşımızı 4 sesle söylediler.
Ben Paşa’nın irkildiğini ve gözlerinin dolduğunu fark ettim. Neyse herkes tekrar yerine oturdu ve çok başaralı bir konser dinledik.
Konserden sonra verilen resepsiyonda, Salih Bey bana uzaktan işaret etti ve ben tekrar Gazi Paşa”nın yanına gittim.
Çocuk, derhal pasaportunu hazırla! Fransa’ya gidiyorsundedi. Ben “Paşam niçin gidiyorum” deyince,Bak oğlum, taşıma su ile değirmen dönmez. Sen şimdi Fransa’da gerekli müzik eğitmenlerini ikna edeceksin ve onları Ankara’ya davet edeceksin. Biz burada konservatuarı kuracağız ve eğitimli müzisyenler yetiştireceğiz” dedi.

Bu öykünün sonrasını hepiniz biliyorsunuz: Musiki Muallim Mektebi’nin konservatuara dönüştürülmesi, Riyaseti Cumhur Orkestrasının kurulması, Opera Binası’nın açılması; orkestranın çeşitli il ve ilçelerde klasik müzik konserleri vermesi ve halkımızın yavaş yavaş kulağının bu tip müziğe uyum göstermesi.

Bu gerçek öykü yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir devrime ışık tutan ve yol açan bir öyküdür. Bu öyküyü bizzat yaşamış rahmetli müzikolog Cevat Memduh Altar’dan defalarca dinledim.

Selçuk Şahin.

……………………..

İnebolu’dan Kastamonu’ya gelirken bütün Kastamonu halkı kışlanın ilerisine toplanmıştı.
Gazi’nin yirmi dört saat evvelki şapka hakkında söylediği nutuk Kastamonu’da ilk defa olumlu bir şekilde etkisini göstermişti.
Başta Kastamonu Valisi Fatin Gúvendiren olduğu halde bütün memurlar, öğretmenler beyaz şapkalar giymişlerdi.
Halbuki Mustafa Kemal Paşa Kastamonu’ya gelirken çarşaflı, peçeli kadın öğretmenler karşılamıştı.
Şimdi bu kadın öğretmenler pençelerini açmışlar, yollara dizilmişlerdi !…
Genç, ihtiyar, kadın, erkek, çocuk hep bir ağızdan ” Yaşa !… Yaşa !… ” diye bağırışıyorlar, çırpınıyorlardı.
Neredeyse sesleri Ilgaz Dağının eteklerinde akisler yaparak yükseliyor yükseliyor ve ta ileride Kastamonu Kalesine çarparak sanki Kastamonu’nun heyecanının sesli bir ifadesi gibi tekrar akis yaparak etrafa dağılıyor:
” Yaşa !… Yaşa !… ”
Gazi Mustafa Kemal Paşa böyle etkili manzaranın ihtişamına daha fazla dayanamadı.
Otomobilinden indi.
Henüz iki adım atmıştı ki, yolun iki tarafını dolduran ve tarlalara taşan ak çemberli, gök peştamallı Türk Anaları, Mustafa Kemal Paşa’nın etrafını sararak ayaklarına kapandılar.
Hep bir ağızdan:
” Ah Paşacağumuz !… Sana yıllarca sırtımızda gülle taşıdık. Seni dünta gözü ile gösteren Rabbimize şükürler olsun !… Andımız vardır, ayağını öpecektik !…
Altın saçlı, keskin bakışlı Mustafa Kemal Paşa cebinden çıkardığı mendilini gözlerine kapadı.
Devirler yaratan, köhnemiş devletin sırtını yere getiren Gazi Mustafa Kemal Paşa !…
Bir büyük Kumandan !…
Bir Dahi !…
Bir Kurtarıcı !…
Ağlıyordu !…
Gözyaşları, Kahraman Türk Kadınlarının üzerine damlıyordu !…

Niyazi Ahmed Banoğlu Nükte ve Fıkralarla Atatürk

—————–

1925 yılında Atatürk cebinden 50 000 lira harcayıp Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an’ın Türkçesini (mealini) ve tefsirini yazdırmaya karar vermişti. Buna karşı çıkan Kazım Karabekir Paşa ile aralarında geçen konuşma:

Kazım Karabekir: “Kur’ân-ı azimüşşan Türkçe’ye çevrilemez, Paşa Hazretleri!..
Gazi Paşa: “Niçin çevrilemez efendim? Bu sözünüz Kur’ân’ın manası yoktur, demektir.
Kazım Karabekir: “Hayır efendim ama mesela elif – lam – mim… ne diyeceğiz buna?
Gazi Paşa: “Ne demektir elif – lam – mim?
Karabekir: “Meçhul efendim.”
Gazi Paşa. “Öyle ise karşısına bir sıfır koyar çevirmeye devam edersiniz.

Falih Rıfkı Atay. Atatürkçülük Nedir? Pozitif Yayınları 2019. Sh. 38

——————————

Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için yüz karasıdır. bugün ilmin, fennin bütün kapsamıyla medeniyetin saçtığı ışık karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların medeni Türk toplumunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum” 

Mustafa Kemal ATATÜRK 30 Kasım 1925

———————————-

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
Bu köşk kimin?
-Kirkor’un…
Ya şu koca bina?
-Yorgo’nun…
Ya şu?
-Salomon’un… Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?
Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur: -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…

Atatürk’e göre hayatında cevap veremediği tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur.

Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt I, İstanbul 1967, s.18

—————–

O gün Tokatlıyan Oteli’ne lacivert kostümlü, koyu renk bir boyun bağı takmış, sarışın, deniz mavisi rengindeki gözlerinin içi zekâ dolu bir adam giriyor.
Bu adamın özellikle gözleri çok ilgi çekicidir. Çünkü bu gözler karşısındakine tatlı bir egemenlikle bakıyor.
Sarışın adam Tokatlıyan’ın Ipkanta tarafına geçiyor.
Köşedeki masada oturuyor ve her zaman buraya gelişinde ona hizmet eden şef garsona:
Karabet. Bana bir şiş kebap. Sonra pilav, üzerinde fasulye olsun. Elma Komposto. Ama pilavla kompostoyu sonra getir.
Zaten şef garson Karabet, bu güzel yüzlü sarışın adamın bütün isteklerini ezbere bilir. O’na 1908’den beri hizmet etmektedir.
Karabet istenen yemekleri getirir.
Bir aralık sarışın adam, şef garsonun yüzüne bakıyor ve ona:
– Karabet !… Buraya gel !… Yaklaş !… der.
Karabet yaklaşıyor, şu soru ile karşılaşıyor:
Nedir bu halin ? Karadenizde gemilerin mi battı ? Niçin dertli duruyorsun?
Karabet’in verdiği cevap ise şudur:
– Paşam !… Düşmanı düşünüyorum.
Lacivert elbiseli, sarışın kişi şöyle diyor:
Düşünme !… Onlar kaçtı !… Öteki düşmanlar da buradan gidecekler !... Şimdi sen hesabı getir !…
Karabet hesabı getiriyor, dolgunca bir bahşiş alıyor.
Lacivert elbiseli sarışın adam Tokatlıyan’dan çıkıyor. Anadolu’ya gitmek için o gün İstanbul’dan ayrılıyor.

Tarih; 1 Temmuz 1927’dir. Mustafa Kemal ilk defa İstanbul’a gelmiştir.
İstanbul büyük bir sevinç içinde bu büyük kahramanını bağrına basıyor. Eski yaslı günler, kara günler geçmiştir.
Millet bayram yapmaktadır.
Bir kaç gün sonra yine Tokatlıyan’dan içeriye sarışın, mavi gözlü o kişi giriyor.
Hafızasına bakınız ki, hemen otelin kapıcılarını tanıyor. Onlardan birine:
Senin adın Marko değil mi ? Ya seninki İbo?
Sonra lokanta kısmına geçiyor. Anadolu’ya geçeceği gün oturduğu masaya tekrar oturuyor.
Kendisine her zaman hizmet eden garsonu çağırıyor:
Karabet !…
Garson yaklaşıyor ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
Sekiz yıl önce ben nerede oturmuştum?
– Yine bu masada Paşam !…
Sana ne demiştim ?
– Bir gün memleketteki tüm düşmanlar gidecek demiştiniz !…
O gün ne yemiştim?
– Şiş Kebabı ve Elma Kompostosu Paşam !…
Mustafa Kemal Paşa ekliyor:
Pilavı unuttun Karabet !...

Hikmet Feridun Es’in Anılarından

———————-

Devrin İktisat (Ekonomi) Bakanı Rahmi Beyden şu olayı dinlemiştim. İngilizlerle bir görüşme yapılacak. Buna da İngiltere’den bir yetkili geliyor. Fakat İngiliz Elçisi İngiltere ile yapılacak olan bu antlaşmaya karşıymış.
İngiliz Elçisini davet etmeden toplantının yapılması olası değil. Davet ederlerse, olumsuz konuşmalarıyla iş mutlaka bozulacak. Yetkililer ne yapabiliriz diye çözüm düşünmekteler. Durakladıkları herşeyde Atatürk’e gidiyorlar. Zaten Atatürk’ün bizden ayrılan yönü ve ileriyi görüş yeteneğinin büyüklüğü de buydu… İşte söz konusu olayda da şaşırıp kalmışlar ve Gazi Paşaya durumu anlatmış ve sormuşlar:
-Ne emrediyorsunuz ? Ne yapalım ?
sorunu dinleyen Atatürk, şöyle der:
Bu toplantıyı Köşkte yapalım...
Görüşmeyi yapmak üzere taraflar Köşkte toplanırlar. Toplantının doğal olarak Başkanı Atatürk’tür. Durum bakan tarafından açıklandıktan sonra, İngiliz Elçisi söz ister. Başkan Mustafa Kemal Atatürk, İngiliz Elçisine şöyle seslenir:
Size söz vermiyorum!...
İngiliz Elçisi, şaşkın ve biraz da içerlemiş durumda sorar:
– Niçin Ekselans ?…
Atatürk, soruya şu cevabı verir:
Siz benim şahsi dostumsunuz. Kesinlikle benim tarafımı tutarak konuşmak istersiniz. O zaman işin tarafsızlığı kaybolur. Biz ikimiz susalım, onlar konuşsunlar…

Mahmut Baler’in Anılarından

———————–

Mustafa Kemal Paşa bütün seyahatlerinde, nereye gidilirse gidilsin öncelikle arkadaşlarının ve yanındakilerinin yatacakları yeri görür, ancak onların rahat edebileceklerine inandıktan sonra kendisine ayrılan yeri gözden geçirirdi.
Çok defa beraberindeki arkadaşlarının ve yanındakilerin istirahat edecekleri yerleri uygun durumda olmadığını gördüğünde, kendisi için hazırlanan daire ne kadar konforlu olursa olsun dikkate almaz, derhal bir bahane ile orada kalmaktan vazgeçerek başka bir yere gitmeyi tercih ederdi.
Şefkatinin, insancıl yaklaşımının sıcak etkisini arkadaşlarının hastalıklarında da gösterir, onların sağlıklarıyla çok yakından ilgilenirdi.
Ayrıca, arkadaşlarının her türlü maddi sorunlarına eğilir, gerektiğinde parasından bu arkadaşlarına yardımda bulunurdu.
Örneğin; Bakanlığında çalışırken 29 Aralık 1928 günü hastalanan Mustafa Necati Beye 30 Aralık 1928 günü O’nun emriyle konsültasyon yapılır ve 31 Aralık 1928 günü apandisit ameliyatı yapılır.
Köşkünde her haber alışında çok düşünceli ve endişeli bir hale girer, konuşması kesilirdi.
Ardından da; “Yazık olur !… Yazık olur !… Kurtulmalı !... diye söylenirdi.
Ama ne yazık ki, 1 Ocak 1929 Salı günü saat 10’da Mustafa Necati Bey son nefesini verir.
Mustafa Kemal Paşa bu haberi aldığında üzüntüsü son haddini bulmuştu.
Gözlerinden akan yaşlara bir türlü hükmedemiyordu.
Kaybımız büyük !… Millet sağolsun !…
Umudunu yitirmemek için son bir gayret sarf etmekteydi.
O sırada Çankaya Köşkü’nde bulunan Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşaya şöyle demiştir.
– Daha iki akşam önce Çankaya’da neşe içinde zeybek oynayan Necati, iki sabah sonra Ankara Hastanesi’nde devrilip gitti. Onun mezarı üzerine sizin göz yaşlarınızdan daha sıcak bir rahmet dökülmüş müdür ?
Aynı şekilde Dr. Reşit Galip’in ölümü de onu gerçekten teselli bulmaz bir acıya düşürmüştür.
Nuri Conker, Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın çocukluk arkadaşıydı.
Mustafa Kemal Paşaya ismiyle ” Kemal ” diye hitap ederdi.
Mustafa Kemal Paşa ise kendisini gerçekten pek çok severdi.
İşte o Nuri Conker’in ölümü de Mustafa Kemal Paşayı çok üzmüş ve ardından da;
Ah Nuri !… Bizi nasıl bırakıp gidersin !..
Diyerek hıçkıra hıçkıra ve inleyerek göz yaşı dökmüştü…

Kazım Özalp, Atatürk’ten Anılar

————————————–

Yıl 1929. Atatürk ve bazı hükümet üyeleri, bir kış günü Kırşehir’e gitmek üzere, Ankara’dan yola çıkar. Ortalık kar, buz. Yol, iz belli değildir.
Kapalı yolu binbir zorlukla aşıp Kırşehir’e vardıklarında, bakarlar ki, vali üzerinde frak, başında silindir şapkayla karşılayıcılar arasında.
Valiyi böyle gören Atatürk, öfkelenir:
Vali Bey, bu ne kıyafet?
Vali, bürokrat alışkanlığı içinde,
– Efendim… Yol, erkân…
demeye başlayınca, Atatürk sözünü keser:
Bu memleketin beklediği yol, şu karda kışta üzerinden güvenle geçilebilecek yoldur, der.
Kırşehir’de kalmadan Yozgat’a devam eder. Yozgat sınırına gelindiğinde, Yozgat valisinin kamyonların başında bizzat yolu açmaya çalıştığı görülür. Atatürk, buna çok keyiflenir,
İşte yol bilen vali bu, der.
Beraberindeki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya dönüp sorar:
Sayın Kaya, her ile, böyle yol erkân bilen bir valin yok mu?

Niyazi Ahmed Banoğlu. Nükte ve Fıkralarla Atatürk

————-

Ben isteseydim derhal askerî bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle yönetmeye kalkışırdım. Fakat ben istedim ki, milletim için çağdaş bir devlet kurayım ve onu yaptım. Atatürk
Yusuf Ziya Özer, T.T.K. Belleten.Cilt: 3, Sayı: 10, s. 287

…………….

Akdeniz bölgesinde 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen askeri manevralarda subaylara, “Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yollarımız ve imkânlarımız nelerdir?” Sorusunu sormuştur. Atatürk, subayların yanıtlarını, görüş ve düşüncelerini dinledikten ve beklediği yanıtı alamadıktan sonra, elini duvarda aslı duran haritaya uzatarak Kıbrıs Adası’nı işaret etmiş ve “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir” demiştir.

Derviş Manizade, Kıbrıs Dün Bugün Yarın, Kıbrıs Türk Kültür Derneği İstanbul Bölgesi Yayınları, İstanbul, 1975, s.13. 

………………………

15 Aralık 1930 İstanbul Üniversitesi. Öğretmeni ayakta dinleyen bir Cumhurbaşkanı. 

Yıl 1932… Aydın Halkevi, Atatürk’e saygısını göstermek için bir “Gazi Günü” kutlaması yapmak ister. Ancak “Gazi Günü”nün hangi gün olmasına karar veremez. Uzun tartışmalardan sonra Atatürk’ün doğum gününün “Gazi Günü” olmasında herkes birleşir. Asıl sorun da ondan sonra başlar. Atatürk’ün hangi gün doğduğunu kimse bilmemektedir. Tarih kitapları karıştırılır. Bir kayıt bulunamaz. Tam o günlerde, 1932 Temmuz’unda Ankara’da Birinci Türk Tarih Kurultay’ı toplanacaktır. Aydın Ortaokulu tarih öğretmeni Hulusi Aksudoğan da davetlidir. Kurultay’a katılan Aksudoğan Atatürk’ün doğum gününü ülkenin önde gelen tarihçilerine hatta Atatürk’ün yakın arkadaşlarına sorar. Şaşırarak görür ki. Onlar da bilemez o tarihi. Hulusi Aksudoğan, ne yapacağını düşünürken sevindirici bir haber alır. Atatürk, katılımcılara bir çay partisi verecektir. Orman Çiftliği Marmara Köşkünde verilen çay partisine koşan Aksudoğan hemen Atatürk’ün yanına gidip Aydın Halkevi olarak yapmak istediklerini anlatır arkasından ekler: “Ancak sizin doğum gününüzü bilmiyoruz…” Bir an gözleri parlar Atatürk’ün. Ama bu canlanma kısa bir süre sonra, sıkıntılı bakışlara dönüşür. Bir sigara yakan Gazi Mustafa Kemal kollarını iki yana açarak:
Bana bunu sormayınız, doğum günümü bilmiyorum!” der
Ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemeyen Aksudoğan olduğu yerde kalakalır! O’nun karşısında beklemeye devam ettiğini gören Atatürk Ankara’nın ufkuna bakarak bir süre düşünür ve…
Samsun’a çıktığım günü kutlayınız” der
Ardından çevresindeki tarihçilere dönüp
Samsun’a ne zaman çıktım?” diye sorar… Tarihçiler hemen yanıt verir: “19 Mayıs 1919’da…” Yüzü aydınlanan Atatürk, sohbete noktayı koyar:
İşte benim doğum günüm!

Mehmet Karabel. Ege’de Sonsöz 4 Kasım 2018

Söz konusu çay’da, öğretmenlerden birinin Atatürk’e “Paşam! Birçok Avrupalı muharrirler yazdıklarında, eserlerinde sizi diktatör diye nitelendiriyorlar. Buna ne buyurursunuz?” sorusuna verdiği cevap:

Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan karar veriniz, ben diktatör olsaydım siz bana bu soruyu soramazdınız!
Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s.116

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ömür boyu başkanlığının teklif edilmesi nedeniyle söylediği söz:

Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim sürece tekrar seçilirim; milletin oyu esastır.
Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s. 72

—————–

Çemberlitaş’taki Tavuk Pazarı’nda Yorgo’nun Meyhanesi vardı.
Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Öğrencisiyken buraya arkadaşları ile birlikte gider, içki içer, yemek yer ve sohbet ederdi.
Yorgo’nun müşterisi olduğu için, burada devamlı bir hesabı vardı.
Aybaşlarında maaşını alınca hesabı kapatır, yeni bir hesap açılırdı.
Meyhanenin sahibi olan Yorgo ile de böylece bir ahbaplık kurulumuştu.
Aradan yıllar geçti.
Harbiye Öğrencisi Mustafa Kemal, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa oldu, daha sonra Kurtuluş Savaşı’nın Gazi Mustafa Kemal Paşa’sı oldu.
Arada bir öğrencilik günlerindeki İstanbul aklına düşer, eski arkadaşlarından, Yorgo’ya gidip, gitmediklerini, onun sağlığını ve meyhanenin halen sürüp sürmediğini sorardı.
Yıl 1932… İstanbul’a gelmişti.
Yakın arkadaşları ile Dolmabahçe Sarayı’nda idi.
Güzel bir yaz akşamında Boğaz, menekşe yüklü küçük dalgacıklarıyla Dolmabahçe Sarayı’nının Rıhtımını öpe, okşaya Marmara’ya doğru akıyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın aklına birdenbire Yorgo geldi.
Hadi !… Var mısınız ? Bu akşam Yorgo’ya gidelim.
Arkadaşları da sevindiler.
Hep bir ağızdan:
– Aman Paşam !… Çok iyi olur !…
Aman sakın haber, maber vermeyin. Ansızın bastırılalım ki, Yorgo şaşırsın !...
Polis telefonları çoktan işlemiş, Yorgo’nun çevresi güven altına alınmıştı bile !…
Ancak, Yorgo’ya gerçekten haber verilmemişti.
Mustafa Kemal Paşa:
Şimdi, Yorgo’nun müşterileri ayrılsın. Yorgo’nun müşterisi olmayanlar bizimle beraber gelemez. Sen gel Nuri, Salih, sen Asaf, sen Doktor ( Tevfik Rüştü Aras ). Eski kadrodan başka kimse yok. İşte bu kadar.
Şükrü Kaya, Kılıç Ali direndiler.
Şükrü Kaya:
– Olur mu Paşam ? Ben Yorgo’nun müşterisiyim. Gittiğiniz zaman sorun isterseniz, sizinle geleceğim.
Mustafa Kemal Paşa:
Sen Yorgo’nun müşterisi olabilirsin. Ama benim Yorgo’daki masamın müşterisi değilsin.
Kılıç Ali:
– Ben bütün masaların müşterisiyim. Paşam. Beni bırakmayın. Mahzun olurum.
Şükrü Kaya:
Ama Paşam !… Ben İçişleri Bakanıyım ve sizin korumanızdan sorumluyum.
Mustafa Kemal Paşa:
Anlaşıldı !… Anlaşıldı !… Eteğimi bırakmayacaksınız !… Ama, biz beşimiz bir masaya oturacağız. Sizler ayrı bir masaya. Kendi hesabınıza yer, içersiniz. Ona karışmam.
Böylece anlaştılar. Yola çıktılar.
Otomobiller, motosikletler, klakson sesleri arasında Tavuk Pazarı’nın küçük aralığına girildiği zaman, yer yerinden oynadı.
Yorgo kapıya koştu. Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşınca sevinci gerçekten sonsuzdu.
Ama Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları küçücük meyhaneye doluşunca, adım atacak yer kalmamıştı.
Üstelik kapının önünü de halk yığınları kapatmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Doktor Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok, Asaf İlbay bir masaya kurulmuşlardı.
Mustafa Kemal Paşa; Harbiye günlerinde ihtilal yapmak suçu ile Harbiye Komutanının karşısına nasıl çıkarıldığını, nasıl sıkı bir soruşturmaya tâbi tutulduğunu anlatıyor, bir yandan da Yorgo’nun kendi elleriyle hazırlayıp, taşıdığı mezelerin bazılarından birer parça tadıyordu.
Bir ara meyhanedeki diğer müşteriler Mustafa Kemal Paşa’ya gösteriler yapmaya kalkınca, Mustafa Kemal Paşa onlara teşekkür etti ve dedi ki:
Benim Mustafa Kemal Paşa olduğumu lütfen unutun !… Çünkü birkaç zaman için ben de unuttum. Aranızda, sizlerden biri olarak bulunmak istiyorum !
Bir saat kadar yenildi, içildi.
Sonunda Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken, Yorgo’ya okul günlerindeki gibi seslendi:
Yaz hesaba Yorgo !… Ay başında öderim !...
Kır saçlı Yorgo hiç şaşırmadı. Duraksamadan karşılığını yapıştırdı:
– Güle güle Mustafa Kemal !… Yine buyur !…
Mustafa Kemal Paşa bu karşılıktan çok hoşlandı.
Kapıdan çıkıp arabasına binerken:
Vatandaş olmak, sıradan bir insan olmak, hele hele insan olmak ne güzel !…

Atatürk, bir ara hastalanmış, içkiyi bırakmış, dinlenmişti. Sonra yavaş yavaş içmeye başladı.
İşte içkiye yeni döndüğü günlerden birinde, Dolmabahçe Sarayı’ndaydı ve canı sıkılıyordu.
O gün sofrasına kimseyi çağırmamıştı. Yalnızdı. Bir başına denize karşı içmeyi denedi, sevmedi.
Kaçıp halkın arasına karışacaktı ama, yanında parası yoktu. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı süresinde cebinde para bulundurmamıştı.
Hesaplarını Yaverler ya da genel sekreteri Hasan Rıza Soyak öderdi.
Başta Başyaveri Rusuhi Savaşçı’yı aradı, çıkmıştı.
Hasan Rıza Soyak Avrupa’daydı.
Yaver Celâl Üner’i buldu ve şöyle dedi:
Bana buraya biraz bozuk para bırakın. Hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum.
Az sonra Yaver Celâl; bir liralık, 2,5 liralık, beş liralık ve on liralık bir sürü para bıraktı.
Yaver çıkınca Atatürk, paraları cebine doldurdu. Üstüne ince bir ceket aldı ve ağaçlı yola doğru açılan kapıya doğru yürüdü.
Kapının önünde nöbetçi polis vardı.
Dolaşıyormuş gibi yaparak caddeye çıktı. Sonra geçen bir taksiyi çevirmesiyle, atlaması ve gözden kaybolması bir oldu.
Sarayda alarm zilleri çalıyor, telefonlar işliyordu. Ama Atatürk de ortadan yok olmayı başarmıştı.
Araba Boğaza doğru gittiği için, ilgililer, Sarıyer’e doğru uzaklaşacağını hesapladılar, görevlileri de o tarafa gönderdiler.
Oysa Atatürk, otomobili Akaretlerden yukarıya çevirmiş, yaz tenhalığından yararlanıp Tepebaşı’nı tutmuştu.
Tepebaşı’nda Mazarik adlı bir kokteyl ve yemek salonu vardı.
Atatürk daha Harbiye Öğrencisi olduğu yıllarda buraya gelir, bir masada ya tek başına, ya da arkadaşlarıyla leblebi ile rakı içerdi.
Bu akşam da bunu yapacaktı.
Taksiye parasını ödeyerek savdı. Şoföre kimseye buraya geldiğini söylememesini de sıkı sıkı tembihledi.
Mazarik’e girdiği zaman, ancak üç masada müşteri vardı ve öteki masalar tümüyle boştu.
Eskiden de geldiği zaman oturduğu barın dibindeki masaya yerleşti.
Garsona bir kadeh rakı ısmarladı, leblebi istedi.
Önündeki masada oturan bir kadınla erkeğin birbirlerine sokuluşlarına ve konyaklarını birbirlerinin gözlerine bakarak yudumlamalarına dalmış, eski günlerini parça parça zihninden geçiriyordu.
Derken, siyah elbiseli bir adam salona girdi.
Önce köşede bir masada bir süre oturduktan sonra, kapıya yakın masada oturanların yanına gitti, biraz konuştu.
Sonra birlikte salondan çıktılar.
Az sonra adam geri dönmüştü ama, beraber çıktıkları yanında yoktu. Bu kez bir başka masaya gidip oturdu.
O masadakiler de kalktılar ve çıktılar.
Atatürk dikkat kesilmişti.
Siyah elbiseli adam, yeniden salona geldi. Fakat Atatürk’ün önünde oturan masaya yaklaşmaya cesaret edememişti.
Bir kenarda gazete okumaya başladı.
Atatürk bu işi iyice merak etmişti.
Yüksek sesle adama seslendi:
Çocuk !… Gel beri !…
Adam masadan ok gibi fırlamış, selâm durumuna geçmişti ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
– Buyrun, Atam !..
Sen kimsin?
– Birinci Şubeden Polis falan filan !…
Ne yapıyorsun?
– Rahatsız edilirsiniz diye, lüzumsuz müşterileri çıkarıyordum !…
Lüzumsuz olduklarını sen nereden biliyorsun?
– Vali Beyden öyle emir aldım Atam !…
Eee !… O da mı burada?
– Evet, kapının önünde Atam !…
Tuh, Allah cezasını versin !..
Bu sırada Vali de içeriye girmişti. Atatürk’ün öfkelendiğini gördüğü için çok tedirgindi.
Bu sefer Atatürk ile Vali Bey arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Bir emriniz var mı sayın Atatürk ?
Siz benim yakamı bırakmaz mısınız, yahu ? Hadi benim peşimde koşturuyorsunuz, şurada kendi hallerinde içkilerini içen masadaki insanları niye tedirgin ettiniz?
– Emir buyursanız, bundan sonra gelenleri çevirmez, salonu yine doldururuz !…
Atatürk gerçekten çok kızmıştı şöyle dedi:
Ne yapacağını ben biliyorum. Ne kadar polis varsa masalara dolduracak, sonra da beni atlatmış olacaksın değil mi ? Bırak efendim bırak !… Hadi git işine !…
Atatürk kalktı. Keyfi kaçmıştı.
Kapıya doğru yürüdü. Peşinden Vali Muhittin Üstündağ özürler dileyerek geliyordu.
Atatürk bir de baktı ki; kapının önü otomobiller, resmi, sivil polisler, saray muhafızları ile dolmuştu.
Döndü Vali Beye sordu:
Müşterilerin bunlar mıydı?
Sonra otomobillerden birine atlayıp Dolmabahçe Sarayı’nın yolunu tuttu.
Tüm uğraşısı sıradan bir insan gibi halkın arasında olmak ve bir kadeh rakısını yudumlamaktı…

İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası

——————-

Ben Atatürk’e valilik yapmış bir adamım. Bunun manasını hemen kavrayamazsınız.
Atatürk’e valilik yapmak, hiçbir devlet işiyle ölçülemeyecek derecede çok zor bir iştir.
Büyük Ata; ele, avuca sığmaz.
Gönlü arzu ettiği işi, hiçbir engel tanımadan yapmaya kalkışan yaramaz mizaçlı bir çocuktan farksızdı.
” Olmaz !… Olamaz !… diyordum.
Atatürk resmen sırra kadem basmıştı. Yani düpedüz Saraydan firar etmişti.
Hemen bütün adamlarımı topladım. Üzerimde pijamalarımla otomobile atladım. İstanbul kazan, ben kepçe Atatürk’ü aramaya koyulduk.
Fakat ne mümkün ?
Saatlerce İstanbul’u taradığımız halde O’nu bir türlü bulamıyorduk. Kimbilir nerelerdeydi ?
Polis romanlarında olduğu gibi, bütün olasılıkları önüme sermiş, hepsini bir bir inceliyor ve bir taraftan yıldırım süretiyle bütün hedeflere koşuyorduk.
Fakat ne yazık ki, bütün ihtimaller bir bir boşa çıkıyordu.
Nihayet seher vakti Kireçburnu’ndaki Gazinoda olduğunu belirledik.
Gazinonun üst katındaki salonda adeta kıyamet kopuyordu. Merdivenleri süratle çıktık…
Ne görelim ? Atatürk neşe içinde etrafına topladığı balıkçılarla omuz omuza vermiş Kasabiko oynuyordu.
Yarabbim, çok şükür !… dedim.
Sevinçten şaşırmıştım. Atatürk’ü ustalıkla onların elinden alıp Saraya götürmek gerekiyordu.
Yanımdaki memurlara, görevlilere, benim de oyunlara katılacağımı söyledim ve katıldığım oyun halkasından belli etmeden balıkçıların birer birer eksilmesini sağladım.
Üç, beş dakika sonra, O’nunla sahnede yanlız kalmıştık.
Derhal durumu anladı ve mutadı olduğu üzere tatlı bir şekilde beni payladı.
Aslında, kendisini arayıp, bulmamızdan da memnun olmuştu.
Felekten bir gece çalmak, özgür olmak, kendi kendisinin buyruğu olmak, sıradan bir vatandaş gibi yaşamak, hasretini dindirmek istemişti.
Kendisini kaybettiğimiz dakikadan, bulduğumuz ana kadar geçmiş zamanı bakınız nasıl değerlendirmişti:
” Herkesin uyuduğu bir anda yatağından çıkmış. Gelişigüzel bir elbise giymiş. Başına da bir kasket geçirip, otomobiline atlamış.
Beşiktaş’taki akşamcı kahvelerinden birine girmiş. Ismarladığı sade kahveyi ocakçı eline verirken, göz göze gelmiş.
Ocakçı, O’nu sihirli bakışlarından tanımış ve ” Atamız ” diyecek olunca, Atatürk onun ağzını hemen kapatıvermiş.
Büyük bir korku içinde ocağına dönen kahveci, kahvede bulunan sabahçı müşterilerinden balıkçı Kosta, Mihal, Yorgi, Anastas ve daha birkaç Rum balıkçılara gözle, kaşla işaret ederek, kahvenin yeni müşterisine onların dikkatini çekmiş.
Bir süre karşılıklı bakışlardan sonra içlerinden bir, ikisi ürkek adımlarla Atatürk’ün yanına yaklaşmışlar. ”
– Sen bizim Atamızsın !…
– Hoş geldin !…
– Sizi aramızda görmekten büyük sevinç duyuyoruz !…
Demişler ve ellerini öpmeye kalkmışlar.
Bu hareketlerinden son derecede duygulanan Atatürk, daha hoşgörülü davranınca, kahvenin diğer müşterileri de Atatürk’e saygı göstermeye başlamışlardır.
Atatürk, hepsine kahve ısmarlamış, kimseye haber vermedikleri takdirde geceyi beraberce geçirmek arzusunda olduğunu söylemiş ve hemen şöyle demişti:
Haydi bakalım !… Benimle gelin !… Sizleri gezdireyim !…
Hepsini otomobiline alarak dosdoğru Kireçburnu Gazinosuna gidilmiş.
Gazino sahibi uyurken uyandırılmış, masalar kurulmuş.
Atatürk’ün arzusu üzerine içmeye başlamışlar.
Atatürk bu samimi insanların kalplerini büsbütün fethetmek için şöyle demiş:
Çocuklar !.. İsimleriniz; Kosta, Yorgi, Mihal, Anastas oluşu sizi bizden uzaklaştırmaz. Çünkü sizlerle, bizim birçok müşterek taraflarımız vardır. Biz sevdiğimiz insanlara “Çelebi” deriz. Siz ne dersiniz ? Bizim oyunlarımızla, sizin oyunlarınız, sizin zevklerinizle, bizim zevklerimiz arasında benzerlik, hatta kardeşlik vardır. Bizim zeybeğimiz ne ise, sizin kasabınız da o değil midir?
Ben zeybeği oynadığım kadar, kasabınızı da oynarım ve aynı zevki duyarım. İsterseniz gelin hep birlikte deneyelim!…
Bu şekilde konuşması balıkçıları mest etmişti.
Hepsi birden ayağa kalkarak Atatürk’e kol verip, oynayamaya başlamışlardı…

İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın Anılarından,

————————–

Atatürk yurt ge­zi­le­rin­den bi­rin­de, tar­la­sın­da çift sü­ren bir çift­çi ile karşıla­şır.

Ko­lay ge­le, be­re­ket­li ola Ağa…
– Al­lah ra­zı ol­sun Bey…
Hay­ro­la Ağa, ökü­zün te­ki­ne ne ol­du?
– Dev­le­te ver­gi bor­cu­muz var­dı bey, ic­ra ka­pı­mı­zı ça­lın­ca ça­re­siz kal­dık, ko­ca ökü­zü sa­tıp bor­cumu­zu öde­dik.
Sağ­lık ol­sun ağa…di­ye­rek, ko­nuş­ma­sı­nı kı­sa ke­ser.
Çift­çi­nin adı­nın Ha­lil Ağa ol­du­ğu­nu öğ­re­nen Ata­türk; Sa­lih Bo­zo­k’­u ya­nına ça­ğı­rır;
Sa­lih, ya­rın sa­bah git Ha­lil Ağa­’yı bul, ba­na ge­tir. Be­nim kim ol­du­ğu­mu so­rar­sa, bi­zim bey se­ni bir kah­ve iç­me­ye ça­ğı­rı­yor de
Er­te­si gün; Sa­lih Bo­zok, Ha­lil Ağa­’yı bu­lur ve Ata­tür­k’­ün ya­nı­na ge­ti­rir. Ata­türk Ha­lil Ağa­’ya dö­ne­rek; “Ha­lil Ağa, an­lat şu ver­gi işi­ni bir da­ha­” der. Ha­lil Ağa, tek­rar an­la­tır. Ata­türk kaş­la­rı­nı ça­ta­rak İs­met Pa­şa ve Şük­rü Ka­ya­’ya dö­ne­rek;
Ar­ka­daş­lar, biz İs­tik­lal Sa­va­şı­’nı Ha­lil Ağa’­nın ökü­zü­nü ic­ra yo­luy­la sa­ta­lım di­ye yap­ma­dık. Va­tan­da­şı böy­le mi ko­ru­ya­ca­ğız? Ge­re­kir­se vergi bor­cu er­te­le­ne­bi­lir. Köy­lü­nün çift sür­dü­ğü ökü­zü elin­den alın­maz.
Bu ko­nuş­ma üze­ri­ne, ola­yı fark eden Ha­lil Ağa Ata­tür­k’­e dö­ne­rek;
– Sen Ata­türk Pa­şa­’m­sın ga­li­ba, ne olur be­ni ba­ğış­la ku­sur ettim di­ye yalva­ra­cak olur. Atatürk, bir yan­dan te­bes­süm eder bir yandan da Halil Ağa’­nın sır­tı­nı ok­şa­ya­rak;
Sa­na gü­le gü­le Ha­lil Ağa, sen bi­zim gö­zü­mü­zü aç­tın… der ve Ha­lil Ağa­’yı ayak­ta uğur­lar.

No­el­le Roger, Olay­lar ve Ata­türk, s.41-42

—————————-

Şunu itiraf etmeliyiz ki; Şayet hiçbirimiz olmasaydık, M. Kemal yapılanı yine yapardı, ama o olmasaydı hiç birimiz yapamazdık.” Rauf Orbay (son yıllarında eski Terakkiperver Cumhuriyet Partisi paşaları ile bir toplantısında söylemiştir)

Falih Rıfkı Atay – Atatürkçülük Nedir? Pozitif Yayınları 2019 Sh. 176

——————————————–

Mustafa Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı. Anadolu’nun tehlikeye düşen yerlerinde, batıda, doğuda ve güneyde başlayan bir yurtsever düşüncenin mahsulü olan zayıf millî mukavemet hareketleri Mustafa Kemal Paşa tarafından birleştirilmeseydi, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilirdi. Nur içinde yatsın Büyük Kurtarıcı”. Rauf Orbay

Tevfık Bıyıklıoğlu. Atatürk Anadolu’da, Önsöz, s. 4; Sabahaddin Selek, Anadolu İhtilâli, l., s. 120

——————————————

Hükümet meşhur bir ressama Mustafa Kemal Paşa’nın büyük bir portresini sipariş etmişti. Portre bitti.
O akşam Köşkte oldukça kalabalık bir davetli gurubu bu portreyi tetkik ediyordu. Bazıları Mustafa Kemal Paşaya benzeyişinde kusurlar buldular.
Mustafa Kemal Paşa şöyle dedi:
Olabilir !… Fakat, inanır mısınız, bu portre bir aralık bana son derece benzemişti. Fakat üstat durmasını bilmedi. Sanatkarlar, kumandanlar gibi yerinde ve zamanında durmasını bilmelidir.
Aksi takdirde, varlıkları, başarı zirvesinden inişe başlar. Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin sonunda bir kumandan bana şöyle bir telgraf çekmişti:
‘Emir ver !… Bir hafta sonra Mataban Burnu’ndayım !…’
Kendisine derhal ” Dur !… ” emri verdim. Belki de dediği doğruydu. Fakat biz ülkeleri değil, insanların kalbini fethetmek isteriz. Eğer, o zaman durmasını bilmeseydik, bugünkü gibi dünyadaki prestijimize ulaşabilir miydik ?
Kumandanlar da, sanatkarlar gibidir. Yerinde durmasını bilmezlerse, zaferleri kalıcı olamaz !…”

Münir Hayri Egeli Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar

——————

Atatürk’ün sofrası, adeta bir eğitim, bir kültür sofrasıdır.
Bu sofra devrin ileri gelenlerinin, kalbur üstü insanların zaman zaman uğrak yeri olmuştur.
Atatürk, bir gün sofrada ortaya bir soru atar ve der ki:
Kadın mı önemlidir, erkek mi ?
Sofradakilerden kimi erkeğin önemli olduğunu kanıtlamaya çalıştı.
Kimisi de kadının lehinde sözler söyledi. Fakat yapılan konuşmalarda ve ortaya konulmaya çalışılan delillerde hep erkeklerin lehine bir sonuç çıkmaktaydı. Onlara göre erkek en üstün, en güçlü ve her şeydi.
Atatürk, bir düşündü ve kendi sorusuna şöyle bir cevap verdi:
Doğrudur. Erkek her şey olabilir. Fakat onun olmadığı, olamadığı bir şey vardır ki; dünyada erişilebilecek en büyük güç ve şeref onda vardır.
Efendiler, erkek her şey olabilir, yanlız ana olamaz. Onun için kadın erkekten önce gelir. Bu nedenledir ki, uygar topluluklarda erkek daima kadına saygı durumunda kalmıştır.

Şükrü Kaya’nın Anılarından

—————–

Bir tarihte Atatürk Ege Vapuru ile Mersin’e gitmiş. Dönüşte vapur Fethiye’de durmuş. Kasabada halk şenlik yaparken, gemilerden de havai fişekler atılıyormuş. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini seyrederken, kumandanlardan biri, Zafer Torpidosu kumandanına bir torpil atmasını söylemiş.

Torpido Kumandanı:

– Hay hay efendim, demiş, yalnız bir torpilin değeri elli bir liradır. Bunun üzerine Atatürk:

Vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin değildir. Ve torpido kumandanına dönerek:

Sizi kutlarım, diye iltifatta bulunmuş.

E.Tümg. Muzaffer Erendil. İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk. s.143

————————

Mustafa Kemal Paşa, bir gün Marmara Köşkü’nün penceresinden çiftliğe bakarak şöyle demişti:
Bazı kör kafalılar, benim bu çiftlikleri kurmamı, dünya hırsıma bağlıyorlar !… Bazı dalkavuklar da, sadece herkese örnek vermek için yaptığımı ilan ediyorlar. Ben parayı ne yapayım ? Malı ne yapayım ? Öldükten sonra elbet bu millet gömüldüğüm çukurun üzerine bir taş diker….
Bir vatan kurtarıcının bu alçakgönüllülüğü hangi milletin tarihi yazmıştır?
Mustafa Kemal Paşa 58.700 metrekare toprağı kendi parası ile satın alırken şöyle demişti:
Burada bir çiftlik kuracağım !… Bu çiftlikte hayvanlar yetiştireceğim. Bu küçük ormanın kenarında tarım endüstrimize ait bacalar tütecek !…
Ve Gazi Orman Çiftliği ağaçlandırılmaya başlandığı zaman, günün bir kaç saatini orada geçirir, yapılanlara bizzat nezaret ederdi.
Mustafa Kemal Paşa’nın temiz bir yüreğe sahip olduğunun emsalsiz bir örneği yine bu Gazi Orman Çiftliği vermektedir.
Mustafa Kemal Paşa çiftliğin arazisini satın alırken, Kara Kerim adlı bir ihtiyar köylü toprağını satmak istememiş. Bu yetmezmiş gibi, ileri, geri sözler de sarf ettiği gibi şöyle söylenmiş:
– Elin göçmenine ben toprak mı veririm ? Dağdan gelip, bizi bağdan mı kovacak ?
Memurlar, ihtiyarın bu sözlerine fena halde kızmışlar, bozulmuşlar ve şüphesiz cezasını bulması için de, durumu aynen Mustafa Kemal Paşaya aktarmışlar.
Bunları duyan Mustafa Kemal Paşanın bir anda yüzü gülmüş ve şöyle demiş:
İşte toprağına bağlı olan böyle yapar !.. Aferin o köylüye !…
Mustafa Kemal Paşa, birkaç gün sonra Kara Kerim’in arazisini görmek istemiş, yeri gördükten sonra da şöyle demiş:
Kara Kerim’e benim toprağımdan yol veriniz. Ayrıca, çiftliğin tüm imkanlarından yararlanmasını sağlayınız.
Mustafa Kemal Paşa, bir süre sonra da, Kara Kerim’i bizzat ziyaret ederek iltifatta bulunmuş.
Sık sık kendisini görmesini tembih etmiş.
O günden sonra Mustafa Kemal Paşa, çiftlikte her gezintiye çıkışında Kara Kerim’i ziyaret eder ve latife yollu takılırmış:
Söyle bakalım Kerim Ağa ! Ben nereden geldim ? Çekinme söyle !..

Nurcihan Kesim. Atatürk’ün Kulübesi

——————————–

Gazi Çiftliği’nde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu:

Merhaba nine!
Kadın Atatürk’ün yüzüne bakarak hafif bir sesle:
– Merhaba, dedi.
Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp
– Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı:
– Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
– Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım daaaa… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan beri böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti:
– Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona “Sağ ol paşam!” demek için geldim. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver. Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:
Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.

Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum, anacığım, dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öpmek istedi Atatürk’ün ellerini; Atatürk onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı:
– Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.

Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.

Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi:
Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.”

Kalıpçı’nın Derlemeleri. Prof. İlknur Güntürk

——————————-

Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk’e arz ettiler,
– Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş. Atatürk sordu:
Ben ne yapmışım ona? Evrakı tetkik edenler açıkladılar:
– Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş ta ondan.
Atatürk’e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sormuş,
Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?
– Hayır…
Ben Trablus’tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!.

———————–

Büyük Devrimlerin birbirini izlediği günlerdeydi. Ben o zaman Beykoz Camiinde İmamlık yapıyorum. Bir ikindi vakti iskelenin yanındaki kahvede oturuyordum. Bir ara birkaç otomobil durdu. En önde duran otomobilden, o zamana kadar hiç karşılaşmamış olduğum, fakat görür görmez tanıdığım Atatürk çıktı.
Sevincimden şaşkına dönmüştüm. O’nun geldiği haberi o kadar çabuk yayılmıştı ki, bütün Beykozlular, bir an içinde etrafını sarıverdiler.
Halkın sevinç gösterileri, seslenişleri bir uğultu halinde yükseliyordu.
Herkes bir adım daha ileri giderek, O’na yaklaşma çabası içindeydi.
Atatürk, vakur, içten gelen sevgiyle çevresine baktıktan sonra, toplananları susmaya davet etti ve sordu:
Beykoz İmamı burada mı ? Gelsin de konuşalım
Ben zaten tam karşısında bulunuyordum. Kalabalıktan sıyrılarak ileri çıktıktan sonra karşısına geldim.
Kendisini selamladıktan sonra şöyle dedim:
– Buyurun Paşam… Konuşalım…
Atatürk, sol avucunda duran üzümleri bana göstererek sordu:
Hoca ! Bu helal da, bunun suyu niçin haramdır? Bana anlatsana...
Birdenbire şaşırmıştım. Bu güç soruya ben nereden, nasıl cevap bulacaktım. Bir süre düşündükten sonra dahi, aklıma inandırıcı hiçbir cevap gelmiyordu. Adeta bayılacak gibi oldum. Allah’ımdan yardım bekliyordum. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum. Aklıma gelen bir cümle iradem dışında dudaklarımdan döküldü ve şöyle cevap verdim:
– Paşam ! İzi verirseniz, sorunuzu gene bir soru ile cevaplayacağım. Eşiniz size helal da, kızınız niçin haram ?…
Atatürk, bu sözümü işitince hafifçe tebessüm ederek yüzüme dikkatle baktı ve başını sallayarak şöyle konuştu:
Hoca, sen bilginsin. Ben ise bilgisiz softaları arıyorum. Yarın saraya gelde sohbet edelim…
Ertesi gün buyruğu üzerine Dolmabahçe Sarayına gittim. Beni kabul edip, karşısına oturttu. Saatlerce bana Kur’an’dan ayetler okutarak, kendisi açıklamalar yaptı. O, gerçekten çok büyük bir adamdı…

Beykoz İmamı Hafız Efendi’nin Anılarından

——————

Ata, Amasya ziyareti sırasında yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; “Kimdir bu?” Vali yanıt verir; Efendim kendisi Şıh’tır. Yörede çok hatırlısı vardır.

Atatürk Şıh’ı yanına çağırır; “Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan” der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir. Şıh; “Emrin olur Paşam” diyerek yerine çekilir.

Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister.

Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara’ya yola çıkmış… Şıh gelir Ata’nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünmüştür. Atatürk’ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata’ya sorarlar; “Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? ”

Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp; “Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali atadığımı bildirdim” der.

Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır; “İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla…

———————

10 Ağustos 1929. Atatürk, bir rahatsızlığından dolayı, halkın önüne bir süre çıkarmamıştı. Herkes kaygı ve merak içindeydi.
Bütün dikkatler, onun sağlığıyla ilgili haberlere yönelmişken, Atatürk, zamanın Paris Büyükelçisi Fethi Okyar’ın Büyükdere’deki evine konuk oldu.
Onun dışarı çıktığını haber alan halk, Fethi Okyar’ın evinin önünde toplandı. Caddeyi doldurdu. Herkes onu görmek, sesini duymak istiyordu.
Atatürk, burada balkona çıktı, halkı selamladı.
Benim için zahmet ediyorsunuz” dedi ve konuşmasını, o ünlü sözüyle tamamladı:
Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu yeterlidir.

Niyazi Ahmed Banoğlu. Nükte ve Fıkralarla Atatürk. Cilt I, İstanbul 1967, s. 15

——————-

Muhlis Sabahattin İstanbul’da Opera ve Operetler oynayan bir kumpanya kurmuş, 1930’lar.. Carmen’i oynuyorlar.. Turneye çıkmışlar.. Trenle.. İzmit.. Ful çekmişler.. Oradan Adapazarı.. Havalar bozunca temsil iyi gitmemiş.. Eskişehir tam felaket.. Kar diz boyu, temsil bile yapamamışlar.. Yapamayınca da otelde rehin kalmışlar iyi mi?. Beş lira lazım.. Beş lira da önemli para ha.. Babam anlatırdı.. Bebek Belediye’de 125 kuruşa faça masa donatılıp Müzeyyen dinlendiği günler..
Kumpanya karalar bağlamış otelde mucize beklerken, haber duyuluyor..
Atatürk Ankara’dan trene binmiş Eskişehir’e geliyor.. Şapka devrimi, o yıl çıkan ve kadınlarda peçeyi kaldıran kanunla tamamlanmış.. Ata, tanıtmak ve anlatmak için dolaşıyor..
Muhlis Bey lobide haykırıyor..
“Atatürk arkadaşım.. Parayı bulduk..”
Kostüm sandıklarını açıyor.. İçinden bir frak çıkarıyor. Giyiyor.. Doğru Eskişehir garına.. Orada görevliler penguen kılıklı adama bakıyorlar.. Biri “Amerikan Sefiri olmalı” diyor.. Yol açıyorlar.. Muhlis Bey en öne geliyor.. Tren gara giriyor.. Vagonun camı iniyor.. Atatürk’ün şapkalı eli gardakileri selamlıyor..
Sonra, iniyor aşağı, karşılayıcılara teşekkür etmek için..
Bir bakıyor, karşısında yakın dostu Muhlis Sabahattin..
Kollarını açıyor.. “Muhlis!..
“Kemal!..”
Sarmaş dolaş oluyorlar..
Muhlis Bey iki cümleyle özetliyor..
“Otelde rehin kaldık, Kemal. Beş lira lazım!..”
Atatürk ceplerini karıştırıyor, cüzdanı açıyor..
Üç tek lira çıkıyor üzerinden..
Üç liram var, Muhlis!..
“Beş lira lazım, Kemal..”
Atatürk yanındaki dört yıldızlı generale dönüyor..
İki liran var mı?..
Paşa ceplerini karıştırıyor ve 1 lira uzatıyor..
“Bu kadar var paşam..”
Atatürk “Dört lirayla idare et Muhlis” diyor..
“Beş lira, Kemal” diyor, Muhlis Bey..
Atatürk özel kalem müdürüne dönüyor bu defa.. Hasan Rıza Soyak olmalı..
Bir lira bul” diyor.. Özel Kalem Müdürü ceplerini karıştırıp, beş kuruşlar, on kuruşlarla bir lirayı denkleştiriyor..
Atatürk sonunda “Beş Lira”yı Muhlis Sabahattin’e uzatıyor..

Ali Poyrazoğlu “Ben bu hikayeyi birinci elden dinledim” dedi.. “O kumpanyanın Carmen temsilinde Don Jose’yi canlandıran tenor Celal Sururi’den..” 
Devrin güzelliğine bakar mısınız?.. Hani sövdükleri devrin.. 
İnanmadınız değil mi?. 
İnanılacak gibi değil çünkü.. 
Ama Atatürk’ün hangi yaptığı inanılacak gibiydi ki?. 
Onun için “Ata” Türk’tü o!.. 
Teşekkürler Atam.. Sana minnet!.. Sana şükran!.. 

Hıncal Uluç. Sabah Gazetesi. 19 Mayıs 2012 

———————————–

Atatürk, çok derin sevgi ve saygı duygularıyla bağlı olduğu halk arasına karışıp serbestçe dolaşmayı, onlarla oturup eğlenmeyi isterdi.
Fakat ilk yıllarda buna imkan bulamıyordu.
Gittiği yerlerde bulunanlar, O’nu görür görmez sanki bir kabahat işliyorlarmış gibi, eğlencelerini bırakarak birer tarafa çekiliyor, sakin ve hareketsiz bir şekilde oturuyorlardı.
Atatürk, bu hallerden çok üzülüyor ve sıkılıyordu.
Ankara’da zamanla, hele şehir büyüyüp, toplantı yerleri çoğaldıkça, durum yavaş yavaş değişmeye, halktaki çekingenlik azaltmaya başlamıştı.
Artık, sık sık Ankara Palas salonları ile pavyonuna, bahçe ve gazinolara giderek kalabalıklar arasına giriyor, herkesle beraber hoş vakit geçirme imkanı bulabiliyordu.
İstanbul’da da öyle !…
Kışın Park Oteli salonları en çok devam ettiği yerdi.
Bazen Tokatlıyan ve Pera Palas otelleri ile Roznuar, Gardenbar gibi gece kulüplerine de uğradığı olurdu.
Yazın Büyükada’daki Anadolu Kulübüne, Sarayburnu’ndaki gazinoya ve değişik bahçelerle, plaj gazinolarına gider, yahut pek sevdiği Boğaziçi’nde motor gezintileri yapardı.
Böyle olmakla beraber, yine kendisini, alıştığı ve özlediği tam serbest hayata kavuşmuş saymıyordu.
Halinden şikayetçiydi.
Ankara’da bir akşam üstü, günün işleri hakkında bilgilendirmek için Çankaya’ya çıkmıştım.
O zaman henüz yeni Köşk yapılmamıştı. Eski Köşkte oturuyordu. Kendisini bu köşkün holünde buldum. Yanlız başına bilardo oynuyordu.
Beni görünce elindeki istakayı bıraktı. Yandaki koltuklardan birine ilişti. Beni de karşısına oturttu.
Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Nereden geliyorsun?
– Çarşıdan, efendim !…
İşin mi vardı?
– Hayır efendim !… Karaoğlan’daki Çiftlik Mağazasına uğramıştım. Mağazanın önünde eski bir arkadaşıma rastladım. Beraberce etrafı seyrederek ve konuşarak Samanpazarı’na kadar yürüdük ve döndük. Oradan arabaya bindim ve buraya geldim.
Gördün mü ya !… İşte ben bu kadarını da yapamıyorum !… Sizin geçtiğiniz yerlerden, ben ancak otomobille geçebiliyorum, herkes gibi yaya yürümem imkansız. Çok kere denedim. Arabadan inince derhâl etrafımı bir meraklı kitlesi sarıyor. Yol kapanıyor, trafik duruyor. Araya bir de polis karışıyor. Doğaldır ki, bundan halkın çoğunluğu rahatsız oluyor. Ben de serbestçe yürümek imkanını kaybediyor, tekrar otomobilime binip uzaklaşmak zorunda kalıyorum. Sebebi ne olursa olsun, bu benim için hoş bir şey değil çocuk !…
Çok heyecanlanmıştı.
Gözlerini bir noktaya dikerek, bir iki dakika sustu.
Belliydi ki, sakinleşmeye ve konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Fakat yapamadı.
Tekrar aynı heyecanla derdini dökmeye devam etti:
Yani ben burada bir nevi mapushane hayatı yaşıyorum. Gündüzleri çoğunlukla yalnızım. Herkes işinde gücünde. Benim ise, çok günler, bütün günümü değil, bir saatimi dolduracak işim yok !…
Şu halde ya uyuyacağım, olmazsa kitap okuyacağım, yahut da bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak gereksinimini duyarsam dediğim gibi şehrin içinde ve dışında ancak otomobille gezintiler yapacağım… Sonra ? Sonra, yine bu hapishaneye döneceğim !…
İşte böyle kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim !…
Bari orada da biraz değişiklik olsa !…
Ne gezer !…
Bu sofra nerede kurulursa kurulsun, karşımda aşağı yukarı aynı şahıslar ! Aynı yüzler ! Kısacası bıktım, usandım be çocuk !…
Neyse, şimdi bunları bırakalım, sende ne haberler var ?
Günlük gazeteleri arz ettim ve yanından ayrıldım.
Dışarı çıktıktan sonra da, özellikle son sözlerinin ruhumda uyandırdığı hazin yankılar devam ediyordu.
Bir kere daha tanık olmuştum.
O eşsiz halk, hareket ve heyecan adamı, daima neşeli görünmesine rağmen, içinde yaşattığı insancıl duygulardan dolayı ıstırap çekiyordu.
Kurduğu yeni devletin bünyesine, kanuni yetki ve sorumluluklara dayanan, gerçek ve uygar bir yönetim sistemini yerleştirmek yolunda gösterdiği dikkat ve titizlik, O’nu adeta atıl bir duruma sürüklüyordu.
Diğer yandan bulunduğu yüksek mevkiinin resmi gerekleri, özel hayatında alıştığı ve istediği gibi yaşayıp oyalanmasına engel oluyordu.
Açıkça belli oluyordu ki, bu sıkıntılar hem memleketin Batı Dünyasından çok geri kalmış olmasından, hem de insanlığın büyük bir gaflet içinde ağır bir felakete doğru yuvarlanmakta olduğunu görmesinden doğan ıstırabı da katılınca, bütün soğukkanlılığına rağmen ara sıra böyle sinir buhranlarına kapılmaktan kendini alamıyordu.

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar

—————

Bir röportajda “Milletler Cemiyeti’ne üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulur Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz“. diye cevap verir, Birleşmiş Milletlerin 2. Dünya Savaşından önceki kuruluşu olan Cemiyet-i Akvam yani Milletler Cemiyeti’nin daveti üzerine 6 Temmuz 1932 de Türkiye üye olur.

—————————

An­ka­ra… Cum­hu­ri­ye­tin 10. yı­lı… Kut­la­ma­la­rın tü­mü­ne ka­tıl­dı­ğı için yorgun dü­şen Ata­türk, geç sa­at­ler­de An­ka­ra Pa­las Ote­li­’n­de, Baş­ba­kan Şük­rü Ka­ya ve ya­zar Ru­şen Eş­ref Ünay­dı­n’­la soh­bet edi­yor. Ru­şen Eş­ref bir ara “Pa­şam et­raf çok ka­la­ba­lık. Ko­ru­ma­la­rı bi­raz artır­sak mı?” di­ye so­ru­yor. Ata­türk “Ha­yır, ol­maz!” di­yor. “Bu, ic­ra­atın­dan emin ol­ma­yan­la­rın yapaca­ğı iş­tir!

————————-

Akrabasından birinin İzmir suikastinden hüküm giymiş olmasının hıncını yaşayan genç öğretmen, bu hıncın etkisi altında, Mustafa Kemal’e çok ağır bir şiir kaleme alır.
Önüne gelene de okur.
Mustafa Kemal hakkında çok ağır suçlamalarla dolu olan şiir savcıyı harekete geçirir.
Genç öğretmen suçunu inkâr etmez. Saçtığı zehirlerin kendisine ait olduğunu mahkemede yargıç önünde de itiraf eder.
Sonuçta hapse mahkum olur.
Ama, mahkumiyetinin birkaç ayında 1933’te Cumhuriyetin 10’uncu Yılı Affı imdadına yetişir ve hapisten çıkar.
Mesleğine dönmek için Millî Eğitim Bakanlığına başvurur.
Olumsuz cevap alır. Danıştay’a gider.
Tayini hakkında herhangi bir kanuni sakınca kalmadığını öğrenince, tekrar Millî Eğitim Bakanlığına başvurusunu tekrarlar, şöyle bir yanıt alır:
– Bakanlığımız sizi tekrar işe alma sorumluluğu taşımamaktadır…
Bunun üzerine şöyle der:
– Zorunlu hizmetim vardır, tekrar işime dönmek istiyorum…
Milli Eğitim Bakanı:
– Sizi borcunuzu ödemekten muaf tutuyorum…
Deyince, genç öğretmen hiddetlenir ve şu yanıtı verir:
– Benim borcum şahsınıza değil, devletedir. Siz devlet borçlarını atfetmek yetkisine sahip değilsiniz…
Millî Eğitim Bakanı sakindir ve şöyle yanıt verir:
– Bakanlığımızca hakkınızda yapılacak başkaca bir işlem yoktur…
Deyince genç öğretmen; ” Niçin ” diye sorar.
Millî Eğitim Bakanı şöyle yanıt verir:
– Oğlum !… Suçun doğrudan doğruya Mustafa Kemal’in şahsına aittir. Biz kendi başımıza karar veremeyiz…
Genç öğretmen kararlıdır ve şöyle der:
– O halde bizzat Mustafa Kemal’e çıkacağım…
Millî Eğitim Bakanı süratle kapıya doğru ilerleyen genç öğretmene doğru şöyle seslenir:
– Dur gitme. Pek inatçıymışsın. Bir çare düşünelim. Sen bana bir hafta sonra gel … !
Aradan kısa bir süre geçer. Mustafa Kemal’in sofrası.
Millî Eğitim Bakanı Hikmet ( Bayur ) da sofradadır.
Bir ara fırsatını bulur.
Mustafa Kemal Paşa’nın kulağına eğilir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
– Paşam !… Hani hakkınızda ağır bir şiir yazmış olan bir öğretmen vardı ya !…
Evet.
– Aftan yararlandığı için, tekrar öğretmenliğe atanmasını istiyor…
Atanmasında kanuni bir sakınca mı var?
– Hayır Paşam…
O halde niçin bana soruyorsunuz?
– İşlediği suç şahsınız hakkındadır da…
Aşk olsun sana !… Şahsi garezim dolayısıyla yükümlülüklerin yerine getirilmesine engel olacak kadar beni egoist olarak mı görsün ? O genci hemen ilk açılacak yere atanmasını yaparsınız…
Bir hafta sonra gereken atama yapıldı.
Bu genç öğretmen yıllarca öğretmenliklerde bulunarak görevini yapan, romancı, şair Sabahattin Ali idi…

Tahsin Öztin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e

—————————-

Gene bir İstanbul seyahatinde bir sabah erkenden otomobille şöyle bir Yeşilköy’e doğru gezinti arzu ediyor. Topkapı dışından otomobille ilerlerken kavun yüklü iki araba ve birkaç küfe de üzüm görüyor.

Otomobili durduruyor ve iniyor. Yanında başyaver, diğer araba da yaverler, daha geridekinde de polis takip memurları var. Onlar da derhal iniyorlar. Tabiî orada bir kalabalık oluyor. Köylüler otomobildekilerin kimler olduğunun farkında değiller. Atatürk köylülerle kavun pazarlığına başlıyor:
-“Bu bir araba kavunu kaça verirsin?” Diyor. Bunlar iki erkek, üç kadın. Araba sahibi kayıtsız davranıyor. Malı vermek taraftarı değildir, ne ise bir fiyat söylüyor. Paşa da şaka olarak bir fiyat veriyor.
Arabaların şafak vakti durdurulmasından sinirlenen arkadaki arabacı öndekine bağırıyor:
-“Haydi, be trava… Sabahleyin maytaba çıkmışlar.”
Tabiî Paşa “trava” nın anlamını bildiğinden bunların Rumeli göçmenlerinden olduğunu anlıyor. Paşa, arkadaki arabacıya bağırıyor:
-“Canım be birader ne sinirleniyorsun? Uyuşursak bu iki arabadaki malı da alırız.”
Fakat adam gene arabayı çekmek ve gitmek taraftarıdır. Nihayet pazarlıkta uyuşuluyor ve iki araba kavunla birkaç küfe de üzüm satın alınıyor. Artık bunların götürülmesi işi kalıyor. Paşa diyor ki:
-“Bunu bizim eve bırakacaksın.” Adam cevap veriyor:
-“Sizin ev nerededir, ne bilelim biz...” Sonunda Başyaver Celâl Bey bir kâğıt yazıyor, “işte bizim evin adresi” diyerek adama veriyor. Arabacıya:
-“Bunu, Topkapı’dan içeri girince kime versen sana bizim evi gösterir” diyor. Tabii arabalar yollarına devam ediyor.
kavunlarSonradan öğrendiğimize göre adamlar, Topkapı’dan içeri giriyorlar; Kâğıdı polise gösteriyorlar ve bu ev nerededir, diye soruyorlar. Polis bir kâğıda, bir de arabacıların yüzüne bakıyor ve Dolmabahçe’yi tarif ediyor. Arabacılar tâ ki Saray kapısından içeri giriyorlar, o zaman işi anlıyorlar.
Saray kapısından içeri girince, “trava” diyenin rengi atıyor ve adamda korku başlıyor. Sarayda bunlara gayet hoş muamele yapılıyor; Hademeler, bekçiler kavunları boşaltıyorlar. Adamları, kadınları satın alma memurunun odasına alıp yemek ikram ediyorlar.
Atatürk, yanındakilerle birlikte Saraya geldiği zaman satın alma memuru Mustafa Bey’e:
-“Çağırın bunları bakalım” diyor.
Adamlar, kadınlarla beraber huzura çıkıyorlar. Hepsi şaşırmış durumdalar. Paşa:
-“Oturun” diyor, fakat çekindiklerinden oturamıyorlar. Nihayet bir daha:
-“Oturun yahu” diyor ve oturuyorlar. Paşa soruyor:
-“Kavunları teslim ettiniz mi, yemek yediniz mi, istirahat ettiniz mi, parayı aldınız mı?
-“Her şeyi yaptılar, yedik, içtik” diyorlar…
Parayı daha henüz almadıkları halde “almadık” diyemiyorlar. Atatürk biraz konuştuktan sonra o “trava” diyene ticaret yapmak hususunda bazı nasihatlerde bulunuyor. “Alışverişte kızılmaz” diyor ve en son şaka yollu gene ona hitaben sesleniyor:
-“Haydi trava.
Biraz sonra, para fazlasıyla bir zarfa konup pazarlık edene veriliyor ve Rumelili göçmenler heyecan içinde sarayı terk ediyorlar.

Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Garanti Matbaası, İstanbul 1967, s. 310–312.

————————

Atatürk beraberindekilerle birlikte trenle bir yurt seyahati sırasında, Celal Bayar, Atatürk’ün etrafındaki gruptan daha ileride bir kişiyle görüşmektedir. Ata’nın gözleri bir an Celal Bayar’ın üzerinde durur. Atatürk’ün uzaklara bakışı O’nun bir düşünce âlemine daldığını göstermektedir. Kısa bir süre sonra birden yanındakilere döner ve der ki:

Şayet bu memlekette bir gün kansız bir ihtilal olacaksa ve bu ihtilale biri de liderlik edecekse o adam Celal Bayar olacaktır.

1930’lu yıllarda ki bu görüş, 1950 seçimlerinde Celal Bayar’ın liderliğinde Demokrat Partinin iktidar oluşu ile doğruluğunu göstermiştir

—————————

Yugoslav Kralı Aleksandar Karacorceviç’in (1888-1934) eşi Kraliçe Mari ile 4 Ekim 1933’de Atatürk’ü  ziyareti sırasında İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda başbaşa yapılan görüşmede Atatürk’e  İngilizlerin kendisine  Türkiye’ye asker çıkarmalarını istediklerini, ancak bu teklifi reddettiğinden bahsetmiştir. Atatürk’ün krala verdiği cevap: ”Geçmiş olsun Ekselans”. Bazı kaynaklarda bu cevabın  “Verilmiş sadakanız varmış” olduğu belirtilir.

İzmir’e çıkartma yaptıktan sonra Polatlı ve Haymana’ya kadar gelip Sakarya Meydan savaşı sonunda Kütahya ve Eskişehir’e ricat etmek zorunda kalan Yunanlılardan mutlu olmayan İngilizlerin Kral Alexsandr’a bu teklifi yaptıkları Kral’ın teklifi reddetmekle kalmayıp ayrıca Romanya Kralı Ferdinand’ı da maceraya girmemesi için uyardığına dair bilgiler Yugoslavya arşivlerinden elde edilmiştir. (Kaynak: https://balkangunlugu.com/2012/12/13/yugoslav-kral-aleksandarn-atatuerkue-ziyareti/)

——————

1933 yılındaydı…
Mustafa Kemal Paşa Diyarbakır’ı şereflendirmek için yola çıkmıştı. O zamanki yönetimin zihniyeti, o derece bağnaz, hoşgörüsüz ve o derecede sıkı idi ki, Mustafa Kemal Paşa şehre geldiği zaman kendisini, karşılamaya gelen yöneticilerden başka hiç kimseyi görmemişti.
Mustafa Kemal Paşa hayret ve dehşetle şöyle seslenir:
Bu da ne demek oluyor ? Bu memleketin halkı nerede ? Onları görmek istiyorum ! Söyleyin neredeler ? Susmayın ! Çabuk söyleyin ! Cevap verin !…
Hâlbuki evlerin damlarında, pencerelerinde, Camilerin kubbelerinde, duvarların üstünde, birbirlerinin üzerine balık istifi gibi yer alan Diyarbakır halkı Mustafa Kemal Paşayı izleme ve görme ısrarındaydı.
Mustafa Kemal Paşa’nın sinirli hali, derhal bir emir verilmesine sebep oldu. Üç beş dakika sonra mahşeri bir kalabalık sokakları doldurmuştu. Halk büyük bir coşku ile sesleniyordu.
– Var ol ! Yaşa !… Büyük Önderimiz ! Sevgili Babamız… Hoş geldin !…
Bu coşkun tezahürat, heyecanlı gösteriler içerisinde Mustafa Kemal Paşa halkın arasına karışmış, halk ile kendi arasına gerilmek istenen perdeyi söküp atmıştı. Bu sırada şehrin yöneticileri her ne kadar düzeni sağlamak için büyük bir çaba içine girmişlerse de , Mustafa Kemal Paşa buna dahi engel olmuştu.
Mustafa Kemal Paşa etrafında dönüp duran şehrin yöneticilerine dönüp şöyle seslenmek gereğini de duymuştur:
Bırakınız, insanlar birbirlerini sevenler kucaklaşsınlar ! Onlara engel olmayın ! Elinizden geldiğince yardımcı olunuz !…

Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk 

—————————

Fransız Başbakanlarından Edouard Herriot, 1933 yılında Türkiye’ye gelmiştir. Atatürk ile Ankara’da görüştükten sonra, Mustafa Kemal’i daha iyi tanıyarak anlayabilenlerdendi. Herriot, Atatürk’e ait görüş ve izlenimlerini açıklarken der ki:
Gazi konuştuğu zaman, hareketleri sertliğe kaçmadan canlı olabiliyor. Oysa; O’nun gibi bir adamdan sertlik beklenebilirdi. Mustafa Kemal’in ikiyüzlülük gibi bir alçaklığa yeteneği olmadığına da insan hemen inanıyor.
İrad gücü, her şeyi yapmadan önce iyice ölçüp, biçmek yeteneği, kişisel kanılara yer verme eğilimi, bu asker yüzünde okunabilen çizgileridir. Gerçek şu ki, askerlik mesleğinden hiçbir iz kalmamıştır. Konuşurken benim merakımı gidermek için, yapmış olduğu belli başlı işleri, bir bir anlattı. Bunlar bir doktordan çok, bir operatörün yaptıklarıdır. Bana dedi ki:
Halifeliğe son verme kararını aldığım gece, bunu gün doğmadan uygulama alanına soktum…
Bu görüşmede kendi düşüncelerimi şöyle dile getirerek Atatürk’e dedim ki:
Paşa, size nasıl hayran olmayayım. Ben Fransa’da laik bir hükümet kurmuştum. Papa’nın Paris’teki Temsilcisinin de yardımı ile Papazlar devirdi. Siz ise bir Halife’yi yurtdışı edip ve gerçek anlamı ile laik bir devlet kurdunuz. Siz ise, bu tutucu ortam içinde laik bir toplum oluşturdunuz.
Edouard Herriot’un görüşü ve düşüncesi bitmemiştir. İzlenimlerini anlatmaya şöyle devam eder ve der ki:
Sizlere şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e sekreter olmak isterdim. Sebebi de, ” O’nun her akşam sofrasında bulunup, yüksek düşünceleri ile beslenmek dileğimde oluşumdur. Böylece yeniden bir Üniversite bitirmiş olurdum…

Fransız Başbakanlarından Edouard Herriot’un Anılarından

————————————

Biz göklere havale etmeyiz, akıl ve ilimle yerde yaparız işimizi.

Atatürk

—————————

Fran­sa Bü­yü­kel­çi­si, Ata­tür­k’­ün ma­sa­sı­na ge­le­rek bir da­vet­te bulunuyor: Sa­yın Cum­hur­baş­ka­nı, si­zi İs­tan­bul ve­ya İz­mir Li­ma­nı­’n­dan Türk Bayrağı çe­kil­miş bir harp ge­mi­siy­le ala­rak, do­nan­ma­mız­la ül­ke­mi­ze götür­mek is­ti­yo­ruz. Ora­da Fran­sız Or­du­la­rı Baş­ko­mu­ta­nı olarak karşılana­cak­sı­nız!

Ata­tür­k: Te­şek­kür ederim mösyö. Böy­le bir ge­zi dü­şün­mü­yo­rum!.. Paris’i çok görmek istiyorum; ama büyük törenlerle karşılanacağım Paris’i değil! Ben Paris’e, dünyanın bu güzel şehrine, operalarını, tiyatrolarını, revülerini, zarif kadınlarını bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya, gençlik anılarını tazelemek için… Böyle olunca da “kendini tanıtmayarak” belli olmadan gitmek isterim; yoksa törenlerle karşılanmak için değil! 

Fran­sız Bü­yü­kel­çi ayrıl­dık­tan son­ra Ata­türk, ma­sa­da­ki­le­rin şaş­kın bakışla­rı ara­sın­da tari­hi konuşma­sı­nı ya­pı­yor: Bey­ler… Bun­lar bi­ze hâ­lâ Do­ğu­lu gö­züy­le ba­kı­yor­lar. Adam ba­na bir aşiret şey­hi­ni im­ren­di­re­cek tan­ta­na tek­lif edi­yor! Bu efen­di han­gi Batı­lı dev­let ada­mı­na bu tek­li­fi ya­pa­bi­lir? Gülerler ada­ma! Bi­zi hâ­lâ böy­le­si­ne ba­sit şey­ler­le el­de ede­bi­le­cek­le­ri­ni sa­nı­yor­lar. Öğrenemediler bir tür­lü!.. Ama öğ­re­ne­cek­ler, öğre­ne­cek­ler! Hay­di Beyler Cum­hu­ri­ye­ti­mi­ze…

Atatürk niçin büyüktü?.. Uğur Dündar.Sözcü. 4 Kasım 2012 https://www.sozcu.com.tr/2012/yazarlar/ugur-dundar/ataturk-nicin-buyuktu-102862/

Cevat Dursunoğlu, Son Havadis gazetesi, 10. 11. 1955, s. 3

Not: Atatürk Cumhurbaşkanlığı sırasında hiç yurtdışına çıkmamıştır, birçok lider Türkiye’ye onunla görüşmeye  gelmiştir.

——————–

Atatürk, en önemli sorunlarını sofrada karara bağlardı. Ancak bu sofranın tüm bilim adamlarına açık bir tartışma sofrası olduğunu açıklamak isterim. Atatürk, her zaman için geçmişi örnek alıp, geleceği düşünmeyi savunan bir insandı. Atatürk’ün yanında geçmişle övünemez, geleceği ve gelecekte yapabileceklerinizi tartışabilirdiniz.
Bir gün kendisi ile röportaj yapmaya gelen bir Fransız gazetecisi şöyle bir soru sorar:
– Bu zamana kadar neler yaptınız ?
Atatürk, hemen şu cevabı verir:
Bana, bu zamana kadar ne yaptığımı değil, bundan sonra neler yapabileceğimi sorunuz...

Afet İnan’ın Anılarından

——————-

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre, 10 bin civarında kitap okumuş. Atatürk tarafından kenarlarına notlar, eleştiriler, açıklamalar konarak okunan kitapların dökümü şöyle: 1233 tarih, coğrafya ve biyografi, 121 felsefe, 161 din, 387 dilbilim, 261 askerlik, 204 siyasal bilimler, 150 hukuk. Bitmedi. Yurt içinde yaptığı tüm gezilerde, okuyacağı kitaplardan birkaç sandık yanına alıp götürürdü. Bu kitapların aralarında Doğu ve Batı filozoflarının eserleri de vardı.

Cumhuriyet, 9 Aralık 2004.

——————

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
Kemal Atatürk 1933

Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yerli   Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor, s. 183

—————————————-

Atatürk dünyada “başöğretmen” sıfatlı tek liderdir.

Tarih: 20 Haziran 1933. Mustafa Kemal Atatürk, Ankara Erkek Lisesi’ni ziyaret etmektedir. Bir öğretmen öğrencisine sorar: ”İtalya’nın memleketimiz hakkında emelleri nelerdir?

Atatürk, bu soru üzerine öğretmene dönerek: ”Bundan ne kastediyorsunuz? İtalya’nın memleketimiz hakkında ne gibi emelleri olabilir? Bunu devlet reisi olarak ben bilmiyorum. Siz izah eder misiniz?
Öğretmen yanıtlar: ”İtalyanlar Antalya’yı almak istiyorlar, memleketimizde gözleri var onları sormak istedim” Atatürk sorunun malum yanıtını öğretmene söyleterek, öğrenciden bu sorumluluğu almıştır. Öğrenci dışarı çıkınca, öğretmenlerle baş başa kalan yüreklerin en cesuru ve en güzeli şunları söyler:

Çocuklara başka memleketleri umacı olarak göstermeye hakkımız yoktur. Türk çocuğu kendisine hiçbir milletin tecavüz etmeye cesaret edemeyeceği bir ruh haleti ile beslenmelidir”.

İşte düşmanlık, nefret, şiddet söyleminden uzak, gelmiş geçmiş tüm uygarlık tarihinin en güzel insanlarından biri olan Atatürk’ün, tüm dünyaya örnek olan eşsiz sözlerinden biri daha

Kaynak: Sunay Akın

—————–

Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yakında ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür; tarih bir köprüdür, inanç bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.

Atatürk 29 Ekim 1933

———————————-

Atatürk 1933 yılında Mısır Büyükelçisi’ne, Çankaya sırtlarından doğmakta olan güneşi göstererek şunları söyler: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.

Dünya gazetesi, 20.12.1954

—————————————–

Çanakkale savaşından sonra, Avustralya ve Yeni Zelanda’da, “Çocuklarımız düşman topraklarında kaldı, ruhları huzur bulamıyor” şeklinde itirazlar dile gelmeye başladı. Çok sayıda anne, ardı ardına dilekçeler vererek, ölülerinin bulunmasını ve topraklarına geri getirilmesini istediler. Doğal olarak, önce 1. Dünya Savaşı, sonra da Kurtuluş Savaşı yılları boyunca bu istekleri değerlendirilemedi. Cumhuriyet ilan edildikten sonra, Batı ile ikili ilişkiler kuruldukça, ANZAC annelerinin baskısı arttı. İstediklerini yerine getirmek, fiili olarak çok zor görünüyordu. Kayıpların çok büyük kısmı, denizaltılarca batırılan gemilerde, denizde kaybolan askerlerdi. Ayrıca bombardımanlar, cesetlerin sürekli parçalanmaya devam etmesine neden olmuştu. Ancak bunları annelere söylemek mümkün değildi. Bir açmaza girilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, eski işgal güçleri yetkililerine, ceset aranması ve mezarlık yapılması konusunda imkan verdi. Bazı cesetler bulundu, birkaç mezarlık yapıldı, ancak huzur sağlanamadı.

1934 yılında, 18 Mart’ta, o zamanın şartlarında, neredeyse uzay yolculuğuna çıkmak kadar zorluklarla, bazı ANZAC gazileri ve yakınları, kayıplarını anmak için törene katıldılar. Zamanın Çanakkale valisi, bu törende yapacağı konuşmayı, önce Ankara’ya bildirip onay istedi. Dışişleri tarafından uygun bulunan metin, Atatürk’e de danışıldı. Özet olarak, Türkiye’nin, iman gücü ile düşmanları her zaman kovduğu, işgale gelenlerin denizin dibinde kaldığı, bundan sonra işgale kalkışacaklara da bir ders olması gerektiği anlatılan, hamasi bir konuşmaydı. Söylenenler doğruydu, gerçekti. Kimse de itiraz edemezdi. Ancak, hem uluslararası nezakete uygun değildi, hem de geleneklerimizdeki “misafire davranma” şeklinden uzaktı. Savaşı binbir zorlukla kazandığımızı zaten herkes biliyordu. Kafalarına kakmak, düşmanlığı ve gerginliği devam ettirmek hiç de şık olmuyordu. Gelenlere ise, misafirlikten daha üst bir paye vermek, ülkemizi küçük düşürebilir, güçsüz, aciz gösterebilirdi. İlişkilerde nezaket ve acizliği karıştırmamak, bir sanattı.

Atatürk, bize Allah’ın lütfu olarak, hem savaşı kazanabilecek zekaya, hem de barışı ilerletecek kültür ve olgunluğa sahipti. Yazıyı bir kenara kaldırdı, yenisini yazdı, Çanakkale’ye gönderdi.

Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.

Dinleyenleri allak bullak eden, gözyaşlarına boğan bu metin, yine o yılların şartlarında, zaman içinde duyulup yayıldı. ANZAC anneleri, kendi çocuklarına “kahraman” diyen ve evlat kabul edip “dost” olarak hitap eden bu büyük alçak gönüllülük karşısında şaşırıp kaldılar. Sydney şehrinde bir araya geldiklerinde, mesaj neredeyse gözyaşlarından okunmaz hale geldi. Daha sonra cevap metni yazıp gönderdiler.

Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını alicenap sözleriniz hafifletti, gözyaşlarımız dindi. Bir anne olarak bana bir güzelim teselli verdi. Yavrularımızın sonsuz uykularında huzur içinde dinlendiklerinden hiç şüphemiz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa, bizler de size ‘Ata’ demek istiyoruz. Çünkü yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan Büyük Ata’ya bütün anneler adına sevgi, şükran, saygıyla….”

Atatürk’ün ulvi mesaj aynı zamanda Wellington’da, Yeni Zelanda Hükümeti tarafından inşa ettirilen Atatürk Anıtı’nda yazılı olup her yıl 25 Nisan tarihinde ülkede düzenlenen ANZAC günü anma törenleri sırasında ülkede görev yapan Türkiye Cumhuriyeti Yeni Zelanda Büyükelçisi tarafından okunmaktadır.

_____________________

Türk topraklarında yatan şerefli kolunuz, memleketlerimiz arasında son derece kıymetli bir bağdır!

Atatürk’ün Çanakkale’de  savaşırken bir kolunu kaybeden Fransız Generali Gouraud’ya, yıllar sonra Ankara’da karşılaştıkları zaman, Generalin boş kolunu işaret ederek söylediği söz.

————————

Mustafa Kemal Paşa 12 Nisan 1934 akşamı İzmir’de, İzmir Palas salonlarında Hakimiyet-i Milliye İlkokulu’nda okuyan çocukların yararına verilen baloyu şereflendirir.
Öğrencilerden Ali isminde bir çocuk ortaya gelir, fakat heyecandan bocalar, konuşamaz. Derken küçük Ali coşar, kendinden geçer, kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle Mustafa Kemal Paşaya:
“Senin ismini andıkça , senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah, seni doya doya öpmek istiyorum. ”
Diye haykırır.
Mustafa Kemal Paşa da, o zaman kollarını açar ve :
Öyleyse gel… ” der.
Ali koşar ve boynuna atılır… Diğer çocuklar da dururlar mı ?
” Biz de, biz de… ” diye bağırarak koşarlar. Öperler… Öperler… Öperler…
Vali Kazım ( Dirik ) Paşalar, Yaverler, herkes heyecandan ve sevinçten ağlamaktadırlar. Bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu, Mustafa Kemal Paşayı sarsmış, heyecanlandırmıştı.
Gözlerine dolan yaşları durdurmak için dudaklarını ısırır, sonra da heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere dönerek şöyle seslenir:
İşte benim neslim budur… Bunlarla biz akranız…

Ruşen Eşref Ünaydın’ın Anılarından

———————————

Atatürk yurt gezileri sırasında plan dışı bir şekilde Konya civarında treni durdurur. Yaverleri ve diplomat çevresine rayların karşısında duran küçük bir köyü gösterip: Siz beni burada bekleyiniz, ve sakın peşimden gelmeyiniz, yanımda Yunus bey olduğu halde gidip geleceğim köyü görmem lazım der !. Tüm itirazlara rağmen yanında Yunus Nadi bey ile köye doğru gider.

Köy yedi hanelik bir camisi olan oldukça fakir bir köydür. Atatürk ve Yunus bey sağa sola bakarlar köyde kimse yoktur sadece genç bir kızın sırtına alıp taşıya taşıya getirdiği, zayıf cılız yaşlı bir adam onları karşılar.

Yaşlı köylüye selam veren Atatürk: Biz uzun yoldan gelen tanrı misafirleriyiz efendi dediğinde, yaşlı köylü: Hoş gelmişiniz ağalar başımız üstüne açsanız sofra kurayım değilseniz bir ayranımızı ikram edelim der.

Atatürk, Yunus Nadi beyle teşekkür ederek aç olmadıklarını ama ayran içebileceklerini iletir.

Yaşlı köylü genç kıza işaret ederek ayran ikram eder.

Atatürk ayranı içtikten hemen sonra neden köyün boş olduğunu sorar; Yaşlı köylü kaşlarını çatarak: Bilmez misiniz ağalar Gazi Paşa geliyor kasabaya, ahali onu karşılamaya gitti.

Atatürk gayet ciddi şekilde: Peki sen niye gitmedin bu kızcağızı alıp bak Paşa geliyormuş.

Yaşlı köylü: Beni götürmediler, çok görmek istedim onu, yalvardım yakardım onca yolu çekemezsin dediler, bir ayağımı Balkan harbinde bir ayağımı da Çanakkalede yaraladım. Bu kızcağız torunumdur, annesi babası hastalıktan ölmüştür. Bana bakar benim elim kolum ayaklarımdır der.

Atatürk’ün gözlerine hüzün çökerek sorar: Peki ola ki Gazi Paşayı görseydin ona ne derdin?

Yaşlı köylü genç kızın elini tutarak: Ne derdim biliyon mu ağa, hiç bir şey demezdim, o bize şu torunum gibilere İngiliz’in Fransız’ın Yunan’ın belasından kurtarıp aç da olsa namusuyla yaşayacağı bir vatan vermiş bizi gavurun zulmünden kurtarmış, bak ağa şu camiden gönül rahatlığı içinde ezan dinlememize sebep olmuş. Ben Gazi Paşaya ne derim.. Ha ayaklarım tutmaz amma yine çağırsın aha bu torunumu alır onun emrinde savaşa koşa koşa gelirim.

Bunu dinleyen Atatürk hüzünlü gözleri ile elini yaşlı köylünün omzuna koyup: Benim milletim başkadır benim milletim bambaşkadır, bu milletin bir ferdi olmak bambaşkadır… der.

O sırada Yunus Nadi bey gözyaşlarını mendili ile silmektedir.

——————————————————-

Ünlü ses sanatkarı Safiye Ayla, Atatürk’e ait bir anısını şöyle anlatır.
“Atatürk’ün Ankara Orman Çiftliği’ni ulusuna bağışladığı günlerdi. Bu haberi basın tüm gazetelerde, iri puntolarla yayınlamıştı. Aynı zamanda Atatürk’ü, her zamanki gibi övüyorlardı.
Bir gün tramvayda giderken, Atatürk’ten yana çıkan bir haberle ilgili, arkamda bulunan iki kişi şöyle konuşuyorlardı:
– İşte gördün mü, mert adam… Ulusundan aldığını yine ulusuna verdi. Büyüklük budur…
Diğer arkadaşı sözlerine katılıyor ve şöyle diyor:
– Doğaldır. Çünkü büyük adam, böyle adamdır…
Bu konuşmalara tanık olduğum an çok mutluluk ve garipsi bir heyecan duydum…

İyi bir rastlantı olarak o akşam köşke çağrılmıştık. Orada bulunuyordum. Atatürk yemeği sırasında Anadolu Ajansının bültenlerini incelemeyi bir alışkanlık haline getirmişti. O gece de, gene bir muhabir, bülteni kendisine okuyordu. Bülten ise aynen şöyleydi:
” Arabistan’a İtalyanların yaptığı saldırı sırasında Kral ve çocukları kaçtı. Ölenler çok. ”
Bu cümleden sonra Atatürk eliyle işaret etti. Muhabiri susturdu. Bize doğru döndü.
Dedi ki:
Ben bunun için krallara kızarım. Çünkü hiç olmayacak bir zamanda ulusunu ve ve yurdunu kaderi ile baş başa bırakıp giderler. Oysa zavallı asil ulusu İtalyanların tanklarına, zehirli gaz bombalarına vücutları ile karşı koyuyor değil mi ? Bırakın, okumayın artık. İstemiyorum…
Atatürk bir süre susup durduktan sonra, konuşmasını şöyle sürdürdü:
Oysa ulusu uğruna yaşamını veren kral olmayan kurtarıcılar da gereği gibi sevilmez. Örneğin ben, şimdi çıksam, gitsem bir yerde otursam öldürülmeyeceğim ne malûm? Bana suikast yapılmayacağını kim temin eder acaba?
Atatürk’ün bu sözleri sofrada bulunanlar arasında bir heyecan yarattı.
Hemen her ağızdan çıkan sesler;
– Olur mu böyle şey Paşam ? Bu ne demek ? Biz ne güne duruyoruz ?
Gibi sözlerdi.
Ben ayağa kalkıp, öne doğru gidip Atatürk’e şöyle dedim:
– Eğer izin verirseniz, bugün tramvayda duyarak tanık olduğum bir konuşmayı anlatmak, ulusun ve halkın sesini size duyurmak istiyorum.
Atatürk’ün beni dinler görünümü üzerine de, tramvayda duyduğum konuşmayı aynen anlattım. Yüz hatlarının yumuşak mimikleri, memnunluğunu belirtiyor, sanki gözlerinin içi gülüyordu. Ama, sanırım onun özsezisi, gene de beynindeki soruyu tamamen yok etmiş değildi…

Safiye Ayla’nın Anılarından

—————–

Devrimler sırasında öyle çalışırdı ki, 36 saat çalışma odasında kaldığını bilirim. Çeşit çeşit yemekler ve özellikle kuru fasulye ve pilav hazırladım.
Acıktığını düşünerek yemeğini çalışma odasına götürdüm. Bana çıkıştı ve şöyle dedi:
Görüyorsun çalışıyorum !… Bana bir ayranla, bir dilim ekmek ver !… Bol da kahve yap !… Şimdilik bunlar yeter !… Daha öbürlerini hak etmedim.
Çok alçak gönüllüydü.
Bir gün saat ikiye doğru mutfağa geldi ve bana şöyle seslendi:
Mehmet Usta !… Ben yol yapan amele ile beraber yemek yedim !… Adamların soğanlarını bitirdim. Sen onlara birşeyler hazırlayıver de götür !…
Hemen sordum:
– Paşam !… Siz belki doymamışsınızdır.
Ben daha sözümü bitirmeden, şöyle cevap verdi:
Amma da yaptın Mehmet Usta !… Soğan, ekmek ve zeytinden daha güzel yemek mi olur ?
Evet, Mustafa Kemal Paşa için bir yol işçisi ile yediği soğan, zeytin, ekmek saray sofralarında yediği yemekten daha lezzetli ve daha insancıl duygularla doluydu…

Ahçısı Mehmet Usta’nın Anılarından

—————————–

İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’de misafir bulunduğu 1934 Haziran ayında, Çankaya Köşkü’nün yakınındaki bir askerî binanın temel atma merasiminde kurban kesilirken Atatürk şöyle der:
Durunuz !
İran Şahı şaşırmıştır.
Atatürk’e döner ve şöyle der:
– Fakat Gazi Paşa Hazretleri, siz !…
Atatürk:
Ben kan görmeye dayanamam. Bir tavuğun bile boğazlanmasını görmeye katlanamam.
İran Şahı:
– Ya bunca yaptığınız kanlı savaşlara ne demeli ?
Atatürk, ciddileşir ve şöyle der:
Ha !… O başka mesele. Memleketim tehlikeye girerse, savaş alanında cesetlerin üzerinden atlayarak yürüdüğüm de olmuştur.

Hasan Latif Sarıyüce, Atatürk

—————–

Atatürk döneminde torpil!

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’ dir.  Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır.

Bakanın gür sesi: “Giriniz!”

Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur. Abidin Özmen zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur.

Bay Abidin Özmen Milli Eğitim Bakanı

Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırın.”

Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan Özmen, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:

Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.

Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin Özmen de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

Mektubun içeriği şöyle: Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum.”

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek:Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

Atatürk:   “Yok! Demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse

Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi Özmen, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985’te gazetesinde yayımlar.

—————————————

Florya Deniz Köşkü’nün proje çalışmaları yapılıyordu…
Arkadaşlarından biri Atatürk’e,
” Paşam… Selanik’te doğup büyüdünüz, hiç denize girdiniz mi ? diye sordu.
Atatürk, bu soruya gülerek karşılık verdi,
Aman çocuğum… O zaman soyunup denize girmek ne demek ? “dedi.

Bu yüzden, Florya’da bir deniz köşkü yapılması söz konusu olunca, Atatürk bunu sevinçle karşılamıştı.
Projenin ilk taslağında Köşk’ün yeri, kumsalın en ucunda, bir tepeciğin üstünde gösterilmişti.
Denize bağlantısı, yapılacak bir yolla sağlanacaktı.
Atatürk, bunu görünce hemen karşı çıktı.
Köşk, kumsalda, denizin hemen yanında olmalı” dedi.
Mimarlar bunu dikkate alarak yeni bir proje hazırlayıp Köşk’ü, bugünkü yerine taşıdılar.
Atatürk, yeni projeyi beğendi, tam onaylayacaktı ki, birşey dikkatini çekti: Sirkeci-Halkalı tren yolunun, Köşk’ün önünden geçen Florya kısmı, kıyıdan içerlere taşınacak gibi gösteriliyordu.
Atatürk,
Bu nedir ?” diye sordu.
“Efendim, gürültü olmaması açısından düşünmüştük… ” diye bir yanıt alınca, hemen parladı:

Canım, Ankara’da dağ başında yaşıyorum, İstanbul’da da aynı, duvarların arasına hapsoluyorum… Bırakın, burada gelenleri, gidenleri göreyim… Hiç olmazsa tren sesini işiteyim!” dedi.
Florya’da, Köşk’ün önünden geçen tren yolu aynen kaldı.

Muhterem Erenli. Atatürk 5. Kitap İstanbul 1981. S. 14

————————————————

Fotoğraf: Selâhattin Giz

Atatürk denizi çok severdi. Rahmetli Florya’da bulunduğu zaman imkan buldukça gider resimlerini çekmek için kollardık.

Akşamları genellikle deniz köşkünden çıkar, kürek çeker, sandalla dolaşırlardı. Sıcak bir gündü. Erken saatte gittim. Akşam üstü belki çıkarlar diye bekliyordum. Alışkanlığının dışında, erken saatte, güneşin çok dik olduğu bir saatte, sandalla çıktılar ve halka doğru geldiler. O kadar sıcak bir gündü ki, halk denize girmiş kimse dışarı çıkmıyor. Zavallı, gayet zayıf, eti derisine yapışmış bir şipşakçı vardı. O gün zavallı hiç iş yapamamış. Atatürk sandalla geldi. Sandalı kumun üzerine çektiler, yaver işaret etti ve halk da geldi, burada, resimde gördüğünüz gibi ve o resmi çektik. Şipşakçı da çekti. Ardından yine başyaver Celal Bey’den duydum. O gün etrafı seyrederken köşkten o adamın haline acımış.  Görmüş, hiç kimse resim çektirmiyor. “Hay Allah bir şey yapayım, faydam olsun” diye sandalı hazırlatmış ve sırf o adama bir kazanç sağlasın diye, sahile gelip halkla resim çekme imkanı sağlamış. O fırsattan yararlanıp ben de resim çektim tabi.

Selâhattin Giz

—————————————-

Bir gün, şimdiki gibi bu plajda resim çekmek için müşteri arayarak dolaşıyordum. Birden benim tarafıma doğru bir insan kalabalığı gelmeye başladı. Başımı çevirince Köşk’le plajın sınırından Gazi Paşa’nın yanında Ülkü ile beraber bana doğru geldiklerini gördüm. Arkasından tahminime göre diğer paşalar geliyorlardı. Soyunmuşlar, galiba denize halkın olduğu taraftan gireceklerdi. Ben hemen yol vermek için kenara çekildim. Bu anda, küçük Ülkü beni göstererek Gazi Paşa’ya birşeyler söyledi. O hemen etrafına bir işaret verdi, birdenbire ortalık genişledi. Yere kumların üstüne oturuverdi. Yanına da çocuğu oturttu. Bana doğru eliyle işaret ediyordu. Şaşırmış, arkama bakıyordum. Arkamda deniz vardı ve kimseler yoktu. Bana doğru bir daha el edince, bu sefer de orada bulunanlar, “Fotoğrafçı oğlum gelsene” diye seslendiler. Sendeleyerek yanlarına doğru yürüdüm. Hâlâ unutamadığım çok tatlı, fakat icap ettiği zamanlar her şeyi yapabilecek kudrette bir sesle, “Bizim bir resmimizi çek bakalım” dedi.
Ben kutunun önündeki körüğü nasıl açtım, sehpayı nasıl ayar ettim, siyah kumaşı açarak buzlu cama nasıl bakıp kartı nasıl yerleştirdim, hâlâ hatırlıyamam. Dilim tutulmuş, kafam güç işler hâle gelmişti.
“Resmi çekiyorum” kelimesini Gazi Paşa’ya nasıl söylerim ?
Fakat o anladı ve Ülkü ile beraber hareketsiz durdular. Bana en azap veren şey objektifin kapağının havada bir iki daire yapıncaya kadar açık kalması idi. O müddetin yıldırım hızıyla geçmesini istiyordum.
Gazi Paşa’yı bu şekilde durdurmak bana azap veriyordu. Aksine, bu zaman, bana yıllar kadar uzun geldi. Nihayet resim çekilmişti.
Acele ve titrek ellerimle hemen banyosunu yaptım ve iki tane verdim. Uzun uzun baktı. Sonra arkasında duran maiyetindeki giyinik genç bir adama birşeyler söyledi. O da cebinden para çıkarıp verdi. Gazi Paşa parayı alarak hemen Ülkü’ye verip bana yolladı.
Küçük kız elime işte bu lirayı bıraktı. Bütün varımı yoğumu ona feda edebilirdim. Çektiğim iki resim için para almaktansa ölmeyi aklımdan geçirdim. Yalvararak Ülkü’ye geri vermek istedim. Lakin onun gözlerindeki şefkatle karışık sevgi altında ani kızma ihtimallerini sezerek ısrarımdan vazgeçtim. ”
Anlatan: Fotoğrafçı Bedri Doğan. Derleyen: Ahmed Hidayet Reel

Atatürk’e Ait Hatıralar. Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1929, s. 131

———————————–

Bir yaz günü Atatürk, Florya Köşküne giderken bir arıza nedeniyle otomobili Kumkapı semtinde duruverir.
Şoförü onarım uğraşısı içindeyken, civarda oynayan çocuk gurubu meraklı bakışlarını arabaya çevirmişlerdir.
Aralarında bulunan 8,  10 yaşlarında bir çocuk, Büyük Liderin simasını hemen tanır, sevinçle ilerleyerek, önünde selâm durumunda ve tam bir ciddiyetle dikilerek saygısını gösterir.
Atatürk küçük çocuğu daha yakınına çağırır ve sorar:
Niçin bana selam veriyorsun ? Sen beni tanır mısın?
Çocuk bütün saflığı ile ve düşünmeden soruyu cevaplar:
– Elbette tanırım ya !… Sen hepimizin babası Atatürk değil misin ?
Atatürk tekrar sorar:
Peki !… Ama sen daha önce beni hiç görmüş müydün?
Çocuk cevap verir:
– Hayır !… Fakat benim annem yatağımın baş ucuna senin resmini yerleştirmiştir. Benim gibi küçük ve fakir yetimlerin şefkatli manevi babası olduğunu her zaman anlatır. İşte seni o fotoğraf sayesinde tanıdım ve saygı borcumu yerine getiriyorum.
Atatürk şöyle cevap verir:
Evet !… Ben Atatürk’üm !… Fakat sen kimsin?
Çocuk büyük bir safiyetle cevap verir:
– Benim adım Artin !…
Ermeni yetim çocuğunun bile, kendisine bu derecede bağlı bulunduğuna, o anda Atatürk bile inanamaz.
Durumu araştırmak için yanında bulunanlardan birini, yakında bulunan çocuğun evine kadar gönderir.
Gerçekten çocuğun anlattığı yerde, Atatürk’e ait kocaman bir resim asılıdır.
Çok duygulanan Atatürk, küçük Artin’i kucağına alıp, sever.
Cömertçe ödüllendirdiği gibi, söylendiğine göre; çocuğun geleceğine bile yakın ilgi göstermiştir.
Doğuş, Din, Irk, Lisan farklılıklarını hiçe sayan insanı, insanlığı ön planda tutan emsalsiz deha, bu ve buna benzer görüşleri ve uygulamaları ile kendisini tüm ulusuna ve dünyaya daha çok sevdirmiş ve saydırmıştır.

Muhterem Erenli. Başöğretmen Atatürk

—————

Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü, günlük evraklarla birlikte Atatürk’e, Dörtyol ilçesinde haksızlığa uğrayan ve çözüm bulamayan bir yurttaşın garip dilekçesini de sunmuştu.
” Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal eliyle, Hazreti Allah’a…”
Başlığını taşıyan dilekçenin içeriği ise şöyleydi:
” Ya Rabbi… Derdimi şimdiye kadar dökmediğim ilgili yer kalmadı. Fakat hiçbir çare bulamadım. Şimdi ise onyedi milyon insanın kurtarıcısı büyük bir adamın aracılığı ile size dilekçemi iletiyorum.
Eğer bu sefer de derdime çare bulunmazsa, artık sana varmaya zorunlu kalacağım… ”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, dilekçeyi okuduktan sonra yaverine şu cevabı yazdırır:
Aracılığımla Büyük Tanrı Katına yazılan dilekçeniz tarafımdan okundu. Bizim yapabileceğimiz işler için, Huzura çıkmanıza gerek yoktur.

Bundan sonra ben yaşamda kaldığım sürece, dertlerinizi ilk olarak bana söyleyiniz.
Eğer acizlik gösterecek olursak, o zaman Büyük ve Yüce Varlığa başvurabilirsiniz…
Dileğiniz yerine getirilmiştir…

Muhterem Erenli. Atatürk – Cumhurbaşkan

—————

Çoğu ailelerin öteden beri çok kötü bir alışkanlıkları var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lâfa karışınca, sen büyüklerin konusuna karışma der, sustururlar. Artık çocuklarımızı düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da, başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız.” Atatürk.

Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları

Manevi kızı Ülkü’yle elinden geldiğince sık vakit geçiren Mustafa Kemal Atatürk çocuklar için düşünceleri: “En çok hoşuma giden halleri riyakârlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları

——————————————-

Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum.

M. Kemal ATATÜRK

——————————————-

Çankaya’da yeni bir ilkokul açıldığını haber alan Atatürk, hemen ziyarete gitti. Sınıfa girdiğinde, öğretmen tahta başında ders anlatmaktaydı.
Atatürk girer girmez derse ara veren öğretmen, sınıfı ayağa kaldırarak karşıladı onu. Atatürk, çocuklara oturmalarını işaret ettikten sonra, öğretmen tahtaya dönüp dersini anlatmaya devam etti. Beş on dakika dersi dinledikten sonra Atatürk sınıftan ayrılmak için ayağa kalkınca öğretmen yine, çocukları ayağa kaldırarak uğurladı onu… ve dersini kaldığı yerden anlatmayı sürdürdü. Öğretmenin, Atatürk’ü okul dışına kadar uğurlamaması hemen dikkati çekti. Suratların asıldığını gören Atatürk,
Gördünüz mü öğretmeni, Cumhurbaşkanına bile önem vermedi.
Yanındakilerin hemen başlarını salladığını görünce, konuşmasını şöyle sürdürdü:
İlköğretim vatanın en hayırlı unsurudur. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar haşır neşir olmuşlar ki, adeta çocuklaşmışlardır. Onlar için, en sevgili olan, öğrencileridir. Bu Öğretmen eğer dersini bırakıp bizimle ilgilenmeye kalksaydı ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirseydi, öğrencileri nazarında küçülür, belki itibar kaybederdi. Öğrenci için en saygıdeğer insan, öğretmendir.

Anlatan: Asaf İlbay. Derleyen: Kemal Arıburnu, Atatürk

—————

İsmet İnönü
– “Kemal sana göre dünyanın en zor şeyi nedir?”

Atatürk
– “Türk milletini hareketlendirmek. Ben en çok bu noktada zorlandım. Ama bundan daha da zor olan şey nedir bilirmisin, harekete geçince bu milleti durdurmak!!

ATATURK REBIRTH OF A NATION. Atatürk Bir Milletin yeniden Doğuşu. Lord Kinross. Sander Yayınları, İstanbul 1972

——————

Bir gencin Atatürk’e “Gençliğin ideali ne olacak?” sorusu üzerine Atatürk : “Türklükten büyük ideal mi olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız.
Aynı tarihten geliyoruz, geçmişimizi yeterince bilmiyoruz. Aynı dili konuşuyoruz, birbirimizi anlamıyoruz.
İstanbul’da konuşulan Türkçe, burada yayınlanan dergi; Kırgız’da, Kıpçak’ta, Özbekistan’da, Azerbaycan’da bizim anladığımız gibi anlaşılmadır. Her tarafta İstanbul lehçesi konuşulmalıdır. Hunlar, bütün Türk âleminde bizim anladığımız gibi anlaşılsın. Niçin ben Türkiye Reisicumhuru olarak Türk dili ve Tarihiyle bu kadar yakın ilgileniyorum?
İstiyorum ki, menşeimizle (kökenimizle) ilgili bilgiler birbirine eş ve sağlıklı olsun.
Temiz Türkçemiz, her tarafta aynı biçimde konuşulsun.

İhsan Sabri Çağlayangil ”Sınırlarımız Dışında Yaşayan Türkler” s.7

——————————–

Biliriz ki Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve âzami derecede faydalanabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir..

ATATÜRK

——————————

Mayıs 1935. ATATÜRK Galip Arcan’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Piyesin başında mutludur, biraz sonra sinirlenmeye başlar, bir müddet sonra bitince;
Bana Galip Arcan’ı çağırın!” der.

Galip Arcan gelince;
Bu piyesi siz mi yazdınız?” der. “
” Evet paşam, ben yazdım”.
Hayır, bu bir “Bolunun Flor Doranj” adlı Boldvilin’in aynen çevirisi. Neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir.

Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki;
“A be Atam, Boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun?
Ne zaman kafanda tutarsın?”

Prof. İlknur Güntürkün Kalıpçı

______________________

Yıl 1935 yaz mevsimi…O günlerde Londra Büyükelçisi Ali Fethi Okyar izinli olarak Ankara’da ve Çankaya’ da misafir. Bilinir ki kendisi, Mustafa Kemal’ in çocukluk arkadaşıdır ve Fethi Bey, Sofya sefiri iken Mustafa Kemal yanında ataşemiliterdir.

Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras gelir ve Atina’ dan yeni döndüğünü, Balkan Paktı’na temel felsefe içinde Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili askıda ne varsa hepsini kökünden hallettiğini müjdeler. Mustafa Kemal sakin ve şeklen memnun dinler, hatta kutlar. O gittikten sonra Fethi Okyar’ a döner, gülümser: “Bizim Hariciye Vekili Yunan’ın sadece Atina’dan idare edildiği zannı içindedir” der.

Gece sofrada başta Başbakan ve nadir olarak bulunan Genelkurmay Başkanı, sivil-asker devlet büyükleri vardır. Konu açılır, herkes memnundur. Atatürk, düşünceler tamamlandıktan sonra şu TARİH DERSİ’ ni verir: İki ülke ve millet vardır ki, sadece devlet merkezlerinden değil, dünyanın her yerinden, denizlerden bankalara kadar çok yerden idare edilirler. Bunlar Yunanlılar ve Yahudilerdir. Bunlar ve benzerleriyle resmi anlaşmalar hadiselerin sadece bir bölümünü teşkil eder. Hayal kırıklığına uğramamak için bazı milletlerin tarih terkibini de, faaliyet sahasının yaygınlığını da terazinin kefesine koymak şarttır.

————————–

Cumhuriyet Bayramı kutlamaları Atatürk’ün çok büyük önem ve değer verdiği kutlamalardı. Kutlamaların her safhası ile mutlaka ilgilenir, coşku ve inançla yansımalarını görmek isterdi. Cumhuriyetin 12’nci Yıldönümü Kutlamaları için bazı değişik pankartlar hazırlanmıştı. Bunların içinde olanlardan bazıları şöyle idi:
” Atatürk bu milletin en yücesidir. ”
” Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı. ”
Bu ve buna benzer pankartlar Atatürk’ün önüne serildiğinde, hepsini teker teker inceledi. Yukarıdaki örneklerde olanları ve ona benzerlerinin hepsini çizdi. Tümünün yerine yanlız şunu yazdı:
Atatürk, bizden biridir.

Salih Bozok’un Anılarından

———————–

Atatürk, Çankaya Köşkü’nde her akşam düşünce ziyafetleri düzenler ve ziyaretlerde gerçekten ayrıcalıklı tartışmalar açarak söyler, söyletir, çevresindekilerin aynı konudaki çeşitli düşüncelerini öğrenmeye pek önem verirdi.
Kişiliği ender ve olgun düşüncelerin yaratıcı kaynağı halinde parıldayan Atatürk’ün bu konuda gösterdiği dikkat ve özen merakımı çekmişti. Bir gün kalkıp ona şunu sormak gerektiği duydum:
– Sanki ihtiyacınız varmış gibi, herkesin düşüncesini bu kadar gayretle sorup, anlamanızdaki amaç nedir ? Size ne gibi yararı olabilir ki ?
Atatürk gülerek şu yanıtı verdi:
Ne düşündüklerini anlamaya çalıştığım kimselerin düşünceleri benimkilerin aynı ise ne ala… Böyle bir durumda düşüncelerim daha güç kazanmış olur. Yok eğer benimkilerin aynısı değil de farklı ise, gene mükemmel, fena mı ? Ben de böylece çeşitli fikirler edinmiş olurum. Aynı zamanda kendimi her iki durumda da kârlı kabul ediyorum.
Atatürk, söze şöyle devam etti:
Dikkat ettim. Bazen hiç olmadık adamlardan, ben çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir düşünceyi küçük görmemek gerekir. En sonunda kendi düşüncemi uygulamaya koysam bile, herkesi ayrı ayrı dinlemekten de zevk alırım.

Çok yakından biliyorum ki, Atatürk hayatının sonuna kadar bu alışkanlığını değiştirmeden sürdürmüştür.

Celal Bayar’ın Anılarından

——————-

İtalyanların Habeşistan ile savaştıkları günlerdi. Ege sahillerindeki tüm birlikler her türlü olaylara karşı etkin önlemler almışlardı. Özellikle nöbetçilerin uyanık ve dikkatli olmaları tenbihlenmişti. Birlikler bir gece aldıkları şifrede Atatürk’ün geleceğinden haberdar edilmişlerdi. O’nun gözünden bir şey kaçmayacağı için, daha sıkı hazırlıklara girişildi. Koruganların birine giden yolun dönemecinde Atatürk durarak yanındakilerine şöyle söyledi:
Siz burada bekleyiniz, ben yanlız gideceğim.
O bölgenin Bölük Komutanı Yüzbaşı:
” Sayın Atatürk, izin verirseniz, ben de sizinle geleyim. ”
Atatürk, kesin bir ifadeyle bu öneriyi reddetti:
Hayır, siz burada kalınız.
Atatürk, patikanın kıvrımını döner ve burada bulunan nöbetçi Mehmetçik’e doğru yürür. Devamını Atatürk’ün ağzından dinleyelim:
Uzaktan bir sivilin yanlız başına kendisine doğru geldiğini gören nöbetçi Mehmetçik hemen silahına davrandı ve biraz daha yaklaşmamı bekledikten sonra gür sesiyle:
“Dur hemşerim, yassak !…”
Bu uyarı karşısında derhal durdum ve nöbetçi ile, karşılıklı şöyle bir konuşma geçti:
“Sen beni tanıyor musun?”
Nöbetçi, büyük bir dikkatle bakarak, biraz tereddüt geçirdikten sonra:
“Sen, Atatürk’sün Komutanım.
Şöyle cevap verdim:
Güzel, sen benim Atatürk olduğumu biliyorsun da, bana hâlâ neden yasak diyorsun ?
Mehmetçik bir an durakladı. Onun bildiği gibi Atatürk yapayalnız gelmezdi. Bu işte kesinlikle bir kurt yeniği vardı. Bir an düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle şu cevabı verdi:
“Komutanım, biliyorum sen Atatürk’sün. Atatürk’sün ama… Düşmanların işine akıl sır ermez… Birisini sana benzetip içeri sokarlar ve benim başım derde girer. Gözünü seveyim, sen şu bizim Yüzbaşıyı beraberinde al da gel. O zaman nereye istersen git.”
İşte görüyorsunuz, ben de geri geldim.”
Gazi Mustafa Paşa kahkahalarla gülüyordu. Görevi esnasında tanıdığı hâlde kendisine bile izin vermeyen Mehmetçiği takdir ediyordu. Derhâl Çavuşluğa terfi ettirilmesini emretti.

Kâmil Homris’in Anılarından

————-

Yıl 1936…. İstanbul’da Balkan Folklor Festivali düzenlenmiştir. Atatürk, Artvin Ekibinin festivale katılması arzu eder. Ekip 20 günde Tophane’ye ulaşır. Görevlilerce karşılanır, konuk ekiplerle tanıştırılır.

Atatürk festivali özellikle izlemektedir. Gösterilerin bir kısmı Dolmabahçe sarayında yapılacaktır. Ata gece saat 11.00-11.30’da bandonun vals çalışı ile gelir. Artvin Ekibi gösterisini o gece yapacaktır. .

Oyunlar; Düz horon, Deli Horon, Sasa, Artvin Barı’ından oluşmaktadır ve her oyun beş dakika ile sınırlıdır. Diğer oyunlar bitip sıra Artvin barına gelince, salon adeta çınlar. .

Ata da coşmuştur. Kalkar, piste doğru ilerler ve oyuna girer. Ata’yı gören diğer erkan da kalkar ve ekip yirmi beş otuz kişi olur. O an gecenin en coşkulu anıdır. Tam yirmi dakika oynarlar.

Park Otel’de ekiplere bir yemek verilir. Ata çok beğendiği Artvin ekibine birer kadeh rakı ile üçer tane badem ikram eder. Ekip teşekkür eder ama bademleri yemeyip saklarlar.
Ekip Artvin’e dönünce vali, festival izlenimlerini dinlemek üzere ekibi toplar.

Ekip coşkuyla konuşurken Ata’nın da kendileriyle oynadığını anlatır ve bademleri valiye sunar.

Aynı heyecan ve duyguyla barın adının Ata’mızın adı ile ölümsüzleştirilmesini ve Vali’nin kendilerine önder olmasını isterler.

Vali de heyecanlanır;

Ata’ya bir tel çeker. “ Balkan Festivalinde ekibimizle lütfederek oynadığınız Artvin barını “Atabarı” olarak adınızla ölümsüzleştirmek istiyoruz, izninizi dileriz.”

Gelen cevapta ise uygun bulunduğu, “Muvafıktır” şeklinde belirtilmektedir.

Artvin Barı artık “Atabarı” olmuştur.

Oyunda sayı sınırı değildir; kız-erkek karma veya yalnız kız, yalnız erkek olarak da oynanır…

——————————-

Atatürk, 15 Temmuz 1936’da Yalova’dan Bursa’ya geçerken İznik’e uğramıştı.’ Yanında Celal Bayar, Afet hanım ve daha bazı arkadaşları vardı. Afet hanım İznik’i gezmek için Atatürk’ten izin alır. Atatürk:

– “Hay, hay… Gidebilirsiniz fakat asıl İznik’i göremeye­ceksiniz. Çünkü o toprağın altındadır” der.

Atatürk etrafındakilere sorar: – “İznik kaç kapılıdır?” Bir İznikli yanıt verir: – “Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir kapısı, güneyindeki İstanbul kapısı…” Atatürk’ün “Peki Batı kapısı nerede?” diye sorması üzerine İznikli öyle bir kapının olmadığını ve böyle bir kapıyı bilmediklerini söyler. Atatürk bir müddet susar.. Ve o konuyla ilgili başka bir söz etmez.. Konu kapanır… Aradan seneler geçer… Biriken suları İznik Gölü’ne akıtmak için kanal açmaya uğraşan işçiler, suların kendiliğinden boşluk bularak akmaya başladığını görürler… Kazıya devam edilir… Sonunda toprağın altından tam teşkilatlı kurşun bir kapıyı ortaya çıkartırlar… İşte bu kapı Atatürk’ün aradığı ve bahsettiği kapıdır!…

______________________________

Osmanlı döneminde okullarda okutulan geometri kitaplarındaki terimler anlaşılmaz bir haldeydi. Üçgene müselles, alan için mesaha-i sathiye, dik açı yerine zaviye-i kaime, yükseklik yerine kaide irtifaı deniliyordu. 1936 yılının sonbaharında Atatürk, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman ve Agop Dilaçar’ı Beyoğlu’ndaki Haşet kitabevine gönderir ve Fransızca geometri kitapları aldırır. Kitaplar gelince uzmanlarla beraber gözden geçirmiş ve geometri kitabının ilk çalışmalarına başlamıştır. Kış ayları boyunca Dolmabahçe Sarayı’nda bu kitap üzerine çalışan Atatürk’ün hazırladığı kitap Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1937’de yayımlanmıştır. Atatürk kitabında Arapça ve Farsça kökenli bazı geometri terimlerine  boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, çokgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi günümüzde hala kullanmayı sürdürdüğümüz Türkçe karşılıklar bulmuştur. 

44 sayfalık  bu eserin hiç bir baskısında Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi yer almaz.  Devlet Basımevi tarafından 1937 yılında İstanbul’da yapılan ilk baskısının dış kapağında; “Geometri öğrenenlerle, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığınca neşredilmiştir” ifadesi yer almaktadır. 

———————————

Bir akşam, birdenbire Dolmabahçe Sarayından kalkarak Gülhane Parkında, Halk Partisinin verdiği bir açık hava toplantısına gittiğimiz zaman, orada bulunan onbinlere ” Harf Devrimi” ni müjdelemiş ve bu esnada ayağa kalkarak millete hitaben:
Arkadaşlarım !… Bu elimdeki rakıyı evvelce Padişahlar da, Halifeler de içerlerdi !… Fakat onlar saraylarında, dört duvar arasında içiyorlardı.
Ben ise Aziz Milletimin önünde ve onun şerefine içiyorum !…
Deyip, kadehini kaldırdığı zaman, halkın alkış tufanı arasında Sarayburnu, dakikalarca çınlamıştı…

Kılıç Ali’nin Anılarından 

—————-

Atatürk, Hatay davasını ulusal bir dava olmaktan öte, şahsi davası olarak ele almıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasında Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması sırasında Fransız Temsilcisi Franklin Bouillon, Fransızlar Suriye’den çekildikleri takdirde Hatay’ın Türkiye’ye bırakılacağını bildirmişti.
Ayrıca Atatürk, Lozan Müzakereleri sırasında Büyük Millet Meclisi’nde söz almış ve Türk Milletine “
Hatay’ı alacağım” diye söz vermişti.

Atatürk 1937’de Romanya Başbakanı Tataresco ve Afganistan Dışişleri Bakanı ile Ankara Hipodromda

İşte bu görüşmelerin ve çekişmelerin en sivri uçlara ulaştığı günlerde 1937’de Romanya Başbakanı Tataresco Ankara’ya gelmişti.
Onuruna Sergi Evinde bir balo verilecekti.
Bu baloya yetkililer, yakın çevresi ve Kordiplomatik erkanı katılmış ve aralarında Fransa Büyükelçisi de yerini almıştı.
Atatürk bu toplantıda özellikle Fransız Büyükelçisi ile ilgileniyordu.
Yaptığı konuşmada da, Fransa’nın büyük bir devlet olduğunu, İnsan Hakları Beyannamesinin Fransız İhtilâlinin bir eseri olduğunu söyledikten sonra, şöyle devam etti:
Ben toprak büyütmek heveslisi değilim. Barış bozmak gibi bir alışkanlığım da yoktur, ancak antlaşmaya dayalı hakkımızın peşindeyim. Onu almadan edemem.

Büyük Millet Meclisi’nden milletime söz verdim. ” Hatay’ı alacağım ” dedim. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem, onun huzuruna çıkamam. Ben şimdiye kadar hiç yenilmedim. Yenilirsem bir dakika bile yaşayamam.
Ertesi akşam, Çankaya’da Ruşen Eşref Ünaydın’a şunları söylüyordu:
Başbakan benim demeçlerimden boşuna telaş ediyor. Fransızlar bir sancak için, özellikle bu günlerde bizim gibi bir devletle savaşı göze alamaz. Biz hakkımızı istiyoruz. Bu konuda İngilizler bile bizi destekliyorlar. Ama, bütün dünya bizim karşımızda birleşse de, biz Hatay’ı alacağız. Hükümet buna cesaret edemezse, ben Cumhurbaşkanlığından çekilir ve milletin sade bir bireyi olarak Hatay’a girer, onun bağımsızlığını elde ederim.
Sofrada bulunan Yunus Nadi Abalıoğlu sorar:
– Ya sonra Paşam ?
Atatürk tereddüt etmeden karşılık verdi:
Sonra da Türkiye’ye döner, hakkını almaktan aciz hükümeti deviririm.

İsmet Bozdağ’ın Anılarından

——————————-

Yıl 1938. Atatürk’ün Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı Karol’un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet sorununa değinmesi ve Atatürk’ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Beneş’e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakanı Tevfık Rüştü Aras‘a söyledikleri:

“Majeste Kral’in söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet başkanına kendi ülkesinden bir parçayı Almanlara terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar!”

Nejat Saner, Atatürk ve Sonrası, Cumhuriyet gazetesi, 13.11. 1970

————————————-

Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim“.

———————-

Fransızlar, Almanların Fransa’yı istila etmelerini önlemek için sınıra, o zamanlarda aşılması mümkün görülmeyen, Majino Hattı olarak adlandırılan bir savunma hattı yapmıştı.

Ankara’da yabancı diplomatların da bulunduğu bir toplantıda Majino hattından söz açılmış; yabancılar bu savunma hattını çok övmüşlerdi.

Atatürk söylenenleri dinledikten sonra der ki:

Nasreddin Hocanın türbesini biliyor musunuz? Cephesi duvarla örülüp kapısına kocaman bir kilit asılmıştır. Fakat üç tarafı tamamıyla açıktır.

İkinci Cihan Savaşı’nın başlaması ile birlikte 1939 yılında Alman ordusu, Majino hattını “12 saatte” geçerek Paris’e girer.

Atatürk’ün bu konudaki uzak ve üstün görüşü doğrulanmış olur.

——————————–

Atatürk Mac Arthur ile olan bir görüşmesinde şöyle diyordu: – “Versay Antlaşması I. Dünya Savaşı’na sebebiyet vermiş olan nedenlerden hiç birini halledemediği gibi, bilakis dünün başlıca rakiplerinin arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Zira galip devletler mağluplara sulh şartlarını zorla kabul ettirirlerken, bu memleketlerin Etnik, Jeopolitik ve İktisadi özelliklerini asla nazarı itibara (dikkate) almamışlar ve sadece intikam hisleri ile hareket etmişlerdir. Böylelikle bu gün içinde yaşadığımız sulh devresi sadece mütarekeden ibaret kalmıştır. Eğer siz Amerikalılar Avrupa işleri ile ilgilenmekten vazgeçmeyerek Wilson’un programını tatbik etmekte ısrar etseydiniz, bu mütareke devresi uzar ve bir gün devamlı bir sulha müncer olabilirdi, (barışa ulaşılabilirdi) Bence dün olduğu gibi, yarın da Avrupa’nın geleceği Almanya’nın alacağı vaziyete bağlı bulunacaktır. Fevkalade bir dinamizme sahip olan bu 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli millet üstelik milli ihtiraslarını kamçılayabilecek siyasi akıma kendisini kaptırdı mı, er geç Versay antlaşmasının tasviyesine gidilecektir.

Atatürk Almanya’nın İngiltere ve Rusya hariç olmak üzere bütün Avrupa Kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kısa bir zamanda oluşturabileceğini, savaşın 1940-1946 yılları arasında başlayacağını ve sona ereceğini, Fransa’nın ise kuvvetli bir ordu yaratmak için lazım gelen nitelikleri artık kaybettiğini ve İngiltere’nin Adalarını savunmak için bundan sonra Fransa’ya güvenemeyeceğini önceden bildirmiştir.

O yıllarda Dünya’nın büyük devletleri olarak kabul edilen Amerika, İngiltere ve Fransa’daki yöneticiler I. Dünya Savaşı gibi bir savaşın asla olmayacağını iddia ediyorlardı. Atatürk ise bütün bunların aksine yeni bir dünya savaşının çıkacağını ve bu savaşı da Hitler’in başlatacağını söylüyordu.

–   “Savaşı o başlatacak, insanlığın başına bela olacak” diyordu.

1938 yılında hastalığının ilerlediği günlerde bile savaşın yakınlaştığını hissediyordu. Gerçi birçok tedbirler almıştı ama onun tek isteği Türkiye Cumhuriyeti’nin bu savaşın dışında kalmasıydı. Tıpkı İttihat ve Terakki Yöneticileri’ni I. Dünya Savaşı’na girmemeleri konusunda uyarması gibi… Onun bu isteğini vefatından sonra İsmet İnönü gerçekleştirmiştir.

Açıkça şöyle diyordu: –   “Bu harp neticesinde dünyanın vaziyeti ve dengesi baş­tanbaşa değişecektir. İşte bu devre esnasında doğru hareket etmesini bilmeyip en küçük bir hata yapmamız halinde, başımıza I. Dünya Savaşı’ndan sonra mütareke zamanında ne geldiyse, ondan daha ağırlarının geleceğini görüyorum.

Savaşın çıkış tarihini net bir şekilde söylemiş olduğuna şahit olanların sayısı bir hayli fazladır.

Celal Bayar “Atatürk’ten Hatıralar” kitabında: “Azami üç seneye kadar dünyada bir savaş patlayacağına ve bunun tesirlerinin Türkiye’de yakından duyulacağına ilişkin olarak; Atatürk’e hükümet kanalından hiç bir bilgi verilmemiştir” derken, benim teorimi yani Atatürk’ün geleceği önceden görebildiğini teyid etmektedir.

Atatürk adeta tüm dünyanın geleceğini okuyordu. Örneğin İtalya için de şu görüşlere yer vermiştir:

–   “İtalya Mussolini idaresi altında şüphesiz büyük bir kalkınmaya ve inkişafa (gelişmeye) mazhar olmuştur. Eğer Mussolini müstakbel (gelecekteki) bir harpte İtalya’nın zahiri (görünen) heybet ve azametinden harp haricinde kalmak suretiyle yeterince yararlanabilirse, sulh masasında da başlıca rollerden birini oynayabilir. Fakat korkarım ki, İtalya’nın bu günkü şefi, Sezar rolünü oynamak hevesinden kendisini kurtaramayacaktır...

 ________

13 Nisan 1934. Edremit’de Ordu Evinde verilen yemekte İtalya olayları, Mussolini’nin Kara Gömleklileri konuşulurken Mussolini için Atatürk şunları söylemiştir:

Mussolini bir maceraperesttir. Milletini bir uçuruma sürüklemektedir. Şunu hatırlatırım ki bir gün gelecek, Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir. Bu sözlerimi kehanetime mal etmeyiniz. Bunlar benim kendi görüşlerimdir.”

Yıl 1945. İkinci Dünya Savaşı son bulmuş; İtalya mağlup ülkeler arasındadır. Mussolini metresiyle birlikte İtalya’dan İsviçre’ye kaçarken sınırda İtalyan gençleri tarafından yakalanır. Metresiyle birlikte öldürülür. Her ikisi de ayaklarından asılarak, sallandırılır.

____________

Mussolini bizden İzmir’i istiyordu. Rodos’a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan sefiri Povli Çankaya’ya geldi.
Atatürk sefire: “Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçik`le Roma’ya girerim!” diye cevap verdi.

Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, Ankara 1959, s. 74–75.

B. Pakman’ın notu: Bu palavra falan değildir. Büyük insan İtalyanların savaşçı millet olmadığını biliyordu. Nitekim Libya’da zavallı bedeviler tükeninceye kadar yenilgi üstüne yenilgi aldılar. 2. Dünya savaşında Yunanistan’da rezil oldular. Almanlar o kadar cephede savaşırken mecburen gelip hem İtalyanları kurtarmak hem de Yunanistanı kendileri işgal etmek zorunda kaldılar.

—————-

Atatürk aynı zamanda Amerika’nın geçen savaşta olduğu gibi bu gelecekteki muhtemel savaşta da (II. Dünya Savaşında) tarafsız kalamayacağını ve Almanya’nın ancak Amerikan müdahalesiyle mağlup edilebileceğini de sözlerine ilave edip şöyle devam etmiştir:

– “Avrupalı devlet adamları başlıca anlaşmazlık konusu olan önemli siyasi meseleleri her türlü milli bencilliklerden uzak ve yalnız toplum yararına uygun olarak son bir gayret ve tam bir iyi niyetle ele almazlarsa, korkarım ki, felaketin önü alınamayacaktır. Zira Avrupa meselesi İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlıklar problemi olmaktan artık çıkmıştır. Bu gün Avrupa’nın doğusunda bütün medeniyeti ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir kuvvet belirmiştir. Bütün maddi ve manevi imkanlarını topyekûn bir şekilde ihtilali gayesi uğruna seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılar’ca henüz malum olmayan yepyeni siyasi metodlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarında bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada cereyan eden olayları yakından takip ediyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu milletlerinin düşüncelerini mükemmelen istismar ederi, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinlerini tahrik etmesini bilen Bolşevikler yalnız Avrupayı değil, Asyayı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almıştır.

————————————————-

İngiltere Kralı 8. Edward ve sevgilisi dul Wallis Simpson Atatürk’ün misafiri olarak 1936 yılı Ekim ayında İstanbul’a yatla geldiler.

Kral Edward İstanbul’a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı’na yanaştı. Atatürk de rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalı idi. Kralın bindiği motor inip kalkıyordu. Kral rıhtıma çıkarken eli yere değdi.O sırada Atatürk de kıralı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören kral bir mendile elini silmek istediği anda
Atatürk:

Vatanımın toprağı temizdir, elinizi kirletmez! diyerek,elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.

Anlatan: Vasfi Sertdemir. Derleyen: Ahmed Hidayet Reel, Atatürk’e Ait Hatıralar, Cumhuriyet Matbaası İstanbul 1949, s.139

Atatürk misafirleri İngiltere Kralı 8. Edward ve sevgilisi dul Wallis Simpson işe birlikte bulundukları geminin güvertesinden Moda’da yapılan deniz yarışlarını seyrediyorlardı.

Bir ara bayan Simpson elindeki dürbünü ile yerinden kalktı, güvertenin diğer ucuna doğru yürürken, Kral da Atatürk’ü başı ile selamladı, sevgilisinin arkasından O’nu takip ederken Atatürk yanındakilere eğilerek:

Kralın, madama karşı zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek.” dedi.

Aradan iki ay geçmeden 8. Edward, Bayan Simpson yüzünden tahtan feragat etti.

Kaynak: Aşkı uğruna tahtı bırakan VIII. Edward da aldatılmış http://www.hurriyet.com.tr/dunya/aski-ugruna-tahti-birakan-viii-edward-da-aldatilmis-125078

BP Notu: Kişisel görüşüm bayan Wallis Simpson’un sağlam ayakkabı olmadığını Atatürk müthiş yeteneğiyle anlamış. Nitekim yıllar sonra açıklanan İngiltere Devlet arşivindeki gizli belgelere göre Wallis Simpson’un Edward’ı Guy Marcus Trundle adlı bir otomobil satıcısıyla aldattığı ortaya çıktı.

……………………………………..

1937’de Fransa’nın, Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara’da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk, hemen Gökçen’i de bir parçası yapacağı gözdağı planını uygulamaya koydu. Atatürk, bir akşam Gökçen’e,Üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim. Tarihi ilginç bir görevdedi. Ata, bunu söylerken, Gökçen’e,Hatay konusundaki fikrin nedir?diye de sordu. Gökçen de, ‘Eskiden Girit için söylenirdi. Annemden dinlemiştim. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!’ Aynı şeyi Hatay için düşünüyorum‘ dedi.

Gökçen salonu silahla bastı

Atatürk ve beraberindekiler, akşam Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’e gitti. Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı da oradaydı. Fransızlar’a hitaben bir konuşma yapan General Kasım Sevüktekin, sonunda Fransızlar’ın Hatay’ın Türkiye’nin olduğuna karar vereceklerine inandığını ifade etti. Fransa Büyükelçisi, Sevüktekin’i ayakta alkışladı. Generalden sonra ortaya fırlayan Gökçen, şunları söyledi:

“Generalim, Fransız dostlarımızın bu konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Fransa bir oyun içine girmiştir. Oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız.”

1 gün hapis yattılar

Gökçen, sözlerini tamamlar tamamlamaz, silahını çekip, üç el ateş etti. Bu olayın ardından Atatürk’ün emriyle Gökçen tutuklandı. Hakim karşısına çıkan Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söyledi.

Sorgu sırasında, Atatürk’ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye’nin kararlılığını görmüştü.

Kaynak: Sabiha Gökçen’in ‘Hatay bizim canımız feda olsun kanımız’ diyerek silah çektiği gün. Aydınlık 23.7.2017  https://www.aydinlik.com.tr/tarih/2017-temmuz/sabiha-gokcen-in-hatay-bizim-canimiz-feda-olsun-kanimiz-diyerek-silah-cektigi-gun

———————————————

Atatürk’ün son günlerinden bir anı

Hastalığının ilerlediği günlerde Atatürk günler süren uykulara dalmaktadır. Kendime gelir gelmez de, ne kadar uyuduğunu sormaktadır. Bir gün yine dalar, üç gün üç gece uyur. Çevresindekiler, bunu öğrenince sinirleneceğini, moralinin daha da çok bozulacağını düşündükleri için, uyanınca üç gün değil de üç saat uyuduğunu söylemeyi kararlaştırdılar. Durumu Atatürk’ün manevi kızı küçük Ülkü’ye de anlattılar. Ona ne söylemesi gerektiğini de öğrettiler. Sonunda Atatürk uyandı ve her zaman yaptığı gibi hemen Ülkü’yü çağırttı. Ona,

Ülkü, ne zamandan beridir uyuyorum ben?” diye sordu.

Ülkü, konuşulduğu gibi, “Üç saatten beri.” dedi

Bakışları dalgınlaşan Atatürk, elini yüzüne götürüp uzayan sakallarını sıvazladı. Ülkü’ye dönüp,

İyi ama, bu sakal üç saatlik sakal değil ki Ülkü.” dedi.”

Aktaran: Süleyman Bulut Anlatan: Melih Çağlayan Derleyen: Ahmed Hidayet Reel, Atatürk’e Ait Hatıralar, Cumhuriyet Matbaası İstanbul 1949, s.169

—————–

8 Kasım 1938’de doktoru Dr. Neşet Ömer bey Atatürk’ü muayene ederken Atatürk komadaydı. Bir ara uyandı, meçhul bir yere bakıyormuş gibi  “Ve aleykümselam” dedi. Bu Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözleri oldu. Ardından 1,5 gün komada kaldı ve o komadan bir daha çıkamadı.

Sadece birisinin, birileriyle karşılaşınca “verilen selama cevaben” söylemesi gereken bu sözü kim(ler)e demiştir? Açıklaması aşağıdaki Kur’an ayetlerinde:

“Ölmek üzere olan kişi … Allah’a yakın olanlardan ise … eğer kutlu, uğurlu kişilerdense, ‘Selam sana kutlu ve uğurlu kişilerden!’ denir ona.” (Vakıa 56/88-91)

KAYNAKLAR:
Atatürk’ün son günleri. TRT Haber 10 Kasım 2019 https://www.trthaber.com/haber/gundem/ataturkun-son-gunleri-440405.html

Hulusi TURGUT. Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları. Sh 659. Türkiye İş Bankası Yayınları. 2009. 

—————————-

10 Kasım 1938 günü İstanbul Hukuk Fakültesi, Alman Profesör Schwartz,  günün yürekleri burkan haberini o da duymuş ve şaşkın bir durumda, “Derse  gireyim mi , girmeyeyim mi” diye kararsız kalmış.  Rektörün yanına gidiyor aralarında şöyle bir konuşma geçiyor :

-Efendim, kararsızım. Acaba ne yapayım ? Çocukları dersi alayım mı ?

Rektör  şöyle cevap verir:

– Sizde Almanya’da böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın…

İşte o zaman Alman Profesör kollarını iki yana sarkıtarak üzgün bir sesle cevap verir:

–  Biz de bu kadar büyük bir adam ölmedi ki !

Hanri Benazus – Atatürk Anıları. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun anılarından. Gamze Gürel  https://www.haberhurriyeti.com/buyuk-adam/

—————————–

Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir“.

Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı. 1938

————————–

“Hiç dünyada böyle bir şey gördünüz mü? 1938’de vefat etmiş bir liderin bu kadar tartışıldığını, her gün köşe yazılarına konu edildiğini, taraftarlarıyla karşıtlarının kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyor musunuz? Dünyada böyle bir örnek var mı? Amerikan basını kendi liderlerini unutmuş durmadan Atatürk’ü yazıyor, Fransız basınında De Gaulle’den çok Atatürk adına rastlanıyor, Britanya’da adı, Churchill’den fazla geçiyor… Bütün dünya niçin işi gücü bırakmış da 130 yıl önce Selanik’te doğmuş olan bir Osmanlı çocuğuyla ilgileniyor?

Zülfü Livaneli 29.11.2011

——————-

Onun serveti kendinin değildi!… Milletinindi. Bunu önce Nutuk’da belirtmiş, daha sonra da gereken hukuki altyapıyı hazırlayarak, nesi var nesi yoksa Hazine’ye bağışlamıştı.
Kendilerine çıkar sağlamak için özel yasalar çıkarttıran devlet adamlarına dünyanın her yerinde rastlanmıştır, bundan sonra da rastlanacaktır. Fakat nesi var nesi yok, tüm mal varlığını ulusuna, yani hazineye bağışlamak için özel yasa çıkarttıran bir devlet adamına, ne Atatürk’ten önce ne de sonra bir daha rastlanmamıştır…

Orhan Çekiç. 1938 Son Yıl. Kaynak Yayınları

—————-

…Atatürk adı bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’ nin doğması, yeni Türkiye’ nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ ün Türk halkının işidir… Şüphesiz ki, Türkiye’ de giriştiği derin ve geniş inkilaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur…

John F. KENNEDY A.B.D Başkanı 1963

(Orijinal metin: …The name of Ataturk brings to mind the historic accomplishments of one of the great man of this century, his inspired leadership of the Turkish People, his perceptive understanding of the modern world and his boldness as a military leader. It is to the credit of Ataturk and the Turkish People that a free Turkey grew out of a collapsing empire and that the new Turkey has proudly proclaimed and maintained its independence ever since. Certainly there is no more successful example of national self reliance then the birth of the Turkish republic and the profound changes initiated since then by Turkey and Ataturk…)

————————————-

Ey böyük Türk’ün böyük Komutanı! Seni ziyaret etmekle özüm ve milletim adına şeref duydum. Senin Asgerin.”

Ebulfez ELÇİBEY. Azerbaycan Cumhurbaşkanı. Kasım 1993. Anıtkabir özel defteri

———————

Atatürk‘ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, “1981 Atatürk Yılı” olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. Oy birliği ile alınan 27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazıyordu:

UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır. Atatürk kimdir; Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”

—————————–

Gazi’nin kimlik kodlarının tümünün tecelli alanı bulduğu tarihî eser Nutuk’tur. Nutuk, bazı Atatürk düşmanı mecnunların iddia ettikleri gibi, ‘Atatürk’ün hatıratı’ değildir. Aynı anda tarihî, edebî, felsefî, siyasî bir eserdir. Hemen ekleyelim, edebî yönden baktığımızda, Nutuk, Osmanlıcanın en selis ve seçkin kullanıldığı ender eserler arsındadır. Kısa cümleleri birer edebî söylem gibi yerine oturmaktadır. Ama iş bu kadar değildir. En girift meselelerin ele alındığı en koyu Osmanlıca cümlelerin bazıları son derece uzundur. Bu uzun cümlelere, dikkatle ve eleştirel gözle baktım; hiçbirinde en küçük bir anlam kayması, en küçük bir içinden çıkılmazlık yoktur. Murat ve maksat, en kısa cümlelerdeki vecizlik ve selislikle ifade edilmiştir.

Prof . Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yurt Gazetesi 19.11.2012.

———————-

Türk hitabet sanatının erişilmesi en güç ve en güzel örneklerinden biri de Nutuk’tur.” İsmail Arar.

Sinan Meydan, Nutuk’un Şifreleri, 73

———————–

Atatürk’ün Nutku, bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir ve tarihte eşine az rastlanır.”

Prof. Afet İnan

———————————————–

Yıl 2000, ABD Başkanı Bill Clinton’un milenyum mesajından bir alıntı : Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir“.

———————–

Norveç`te eskiden `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim bulunmaktaydı. (Not: Günümüz Norveç nesli bunu bilmiyor. B. Pakman)

————————-

Dünya’da bir devlet başkanı adını taşıyan tek çiçek `Atatürk çiçeği`dir. Bu çiçeğin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin’in koyduğu, tüm dünyada bu isimle üretilip satılmakta olduğu söylenmektedir. Ancak bu konuda tam mutabakat bulunmamaktadır. Kesin olarak bilinen Atatürk’ün bu çiçeğin Türkiye’de yetiştirilmesinde gösterdiği özen ve gayrettir. 

——————————

Atatürk Arapça biliyor muydu? Birçok din hocasından daha iyi biliyordu ve bunu kendisi de ilan ve itiraf etmiştir. Dinci ve dinsiz yobazlar bu gerçeği saklarlar. Onlara göre, Atatürk’ü ‘Arapça biliyor’ göstermek onu örtülü biçimde ‘dindarlaştırmak’ olur. Onlara göre Atatürk’ü Arapçanın A’sını bile bilmeyen bir adam olarak tescil etmek lazımdır.

Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Yurt Gazetesi 19.11.2012.

————————

Yunan başkomutanı Trikopis, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçmiş ve saygı duruşunda bulunmuştur.

————————-

Son yedi yüz yılın en büyük İslam düşünürü olarak kabul edilen Pakistanlı İslam alimi, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal’in (9 Kasım 1877 – 21 Nisan 1938) oğlu Cavit İkbal anlatıyor:

Babama göre, Peygamber ve ilk dört halife döneminde İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife hükmündedir. Ulema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa Kemal’i çok sevmesinin sebebi de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmeleri ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir. Babam, Mustafa Kemal’in geleneklerle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatinde idi.

Güney Afrika Müslümanları 1933’te babama gelip, uzun ömürlü olması için dua ettiklerinde, babam onlara şöyle demişti: ‘Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Muhammed Ali Cinnah için dua edin”

Babam’ın zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı. Babam, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet’i özüne çeviriyorum’ derdi. Babam’a göre, laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının durumuna vurgu yapıyordu. Babam, bütün bu düşünceleri hayata geçirme güç ve dehasına sahip bir tek Müslüman önder tanıyordu: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bunu gördüğü, buna inandığı için Atatürk’ü hep tebcil ve tâzimle anmış, ona hep dualar etmiş, onu hep Müslümanların umudu ve ufku olarak göstermiştir.”

——————–

Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm“,

Haiti Cumhurbaşkanı’nın vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metin 1996

———————-

Bir milleti anlamak için, onun liderlerini incelemekten daha iyi bir yol yoktur. Türkler, Mustafa Kemal gibi, çağımızda henüz hiç kimsenin aşamadığı büyüklük ve yetenekte çok nadir bir insan yetiştirmiştir.” 

General Charles H. Sherrill. 1920’li yıllarda Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi olarak bulunmuştur

———————-

Şili’nin başkenti Santiago Belediye Başkanı’na göre Atatürk kentte örnek alınmış ve herkesin örnek alması için de bir parka “Atatürk rölyefini” ve altına uzun bir açıklama konmuş. Apoguinda caddesindeki Novigod Park’ta, arkasında küçük bir şelale olan rölyefde Atatürk portresi ve  İspanyolca yazı var:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkesinin fedakâr ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan,  insanlık idealinin canlı örneği.. Bütün hayatını Türk Milletine adamış, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası ve fikirleri, milletinin ruhunu ateşli tutan, sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır.”

——————

Tam bir Atatürk hayranı olan Castro’nun ülkesi Küba’da Atatürk’ten başka hiçbir ülkenin liderinin büstü yoktur. Castro sadece Atatürk büstüne izin vermiştir. Daha ötesi Atatürk’ün hayatını anlatan bir de kitap bastırıp ücretsiz olarak dağıttırmıştır.  Castro, Havana’da Puerto Caddesi’ndeki parka Atatürk’ün büstünü koydurmuştur, büstün altında, Türkçe ve İspanyolca olarak “Türkiye Cumhuriyeti’nin  kurucusu-yurtta barış, dünyada barış” yazıyor.

——————

Devrimci Kemal Atatürk, bizim esin kaynağımız oldu. 1919’da Anadolu’dan emperyalistleri atmak için, Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı. Büyük bir zafer kazandı. Biz de tam 40 yıl sonra, ülkemizden faşistleri kovmak için Granma gemisiyle Havana’ya çıktık. Biz de zaferle kucaklaştık. Ben de devrim gerçekleştirdim. Ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım. Türkler sağdan sola doğru yazarken Harf Devrimi ile tam tersi yönde yazmaya başladı. Kıyafet Devrimi ve Medeni Kanun’la kadınlara getirilen statü çok önemliydi. Ona ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın.”

Fidel Castro İstanbul 1996.

———————–

“Ben, Çin’in Atatürk’üyüm”.

Mao Zedong. Çin Devlet Başkanı. 1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şanghai Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye seslenişinden.

————————

 “İngiliz, Fransız ve İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırıp bizi de yenince karşımızda sıradan bir adam bulunmadığını ve O’nun gerçek yaratıcı erkini kavramaktan uzak kalmış olduğumuzu kabul ettik.” 

Yorgi PESMAZOĞLU Yunan Ekonomi Bakanı 

———————————–

Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi: “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ü örnek alsın yeter

______________

O kadar çok ki.. Hollanda Amsterdam’da ve Yeni Zelanda’nın başkenti Vellington’daki Atatürk anıtları, Romanya Bükreş’te, Kırgızistan ve Kazakistan’da, Venezuella La Plaza Santa Sofia’da, İsrail’de, Bakü’de, Gence’de Atatürk heykelleri var. Bakü’de ayrıca Atatürk Parkı var. Japonya Kuşiminto’da Atatürk’ün ata binmiş büyük bir heykeli, şehir meydanına konmuş. Roma, Yeni Dehli, Bakü ve birçok ülkenin başkentlerinde, Gence’de Atatürk bulvarları/caddeleri var.

…….

——————

Olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan eşsiz bir lider. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı ve modern dünyaya dahil etti. 20.yüzyılın en önemli tarihi kişiliklerinden bence.”

Paul Auster. ABD’li roman yazarı, şair ve senarist

—————

Ne diyor: “Mustafa Kemal rakı içerdi kaldırıp atalım!” Fatih Sultan Mehmet’de “şarap” içerdi… Orda ses yok!.. Bugün ki hesaplarına dokunmuyor çünkü… Ona “Hazreti Fatih” diyor; Mustafa Kemal’in içtiği rakıların, kadehlerin sayılarını sayarak onu cehennemlik ilan ediyor… Böyle haysiyet paydası düşük bir anlayış olur mu?..

Prof. Yaşar Nuri Öztürk

…………………………

Ünlü gazetecilerimizden rahmetli Burhan Felek, bir başka ünlü gazetecimiz Zekeriye Sertel’le Atatürk üzerinde sohbet etmektedir…Burhan Felek, Atatürk’ün rakı sohbetlerinden, her akşam bilardo oynaması ve diğer alışkanlıklarından bir zayıflık ve kusur olarak söz açar. Onu dikkatle dinleyen Zekeriya Sertel, şu yanıtı verir: “Adam hepimiz gibi kusurları olabilen bir adam. Eğer  kusursuz bir evliya gibi yaratılmış olsaydı, bu sıfatların yanındaki o emsalsiz kuvvet ve dehasının ne önemi olurdu ? Adamın büyüklüğü burada…

Muhterem Erenli. Atatürk, 5. Kitap, İstanbul, 1981 s. 54

——————

Nermin Abadan UnatParis-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı, Mustafa Süleymanoviç, Macaristan’da genç bir bayanla, Macar baronesi olan Elfriede Karwinsky ile tanışır. Evlenme teklif eder ve evlenirler. İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz. Macaristan’da 18 Eylül 1921 tarihinde bir kızı olur. Kızına Nermin adini verir. İzmir’e geri döner.

Nermin büyümekte, Türkiye’de Mustafa Kemal’in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla izlemektedir.

Baba İzmir’de ölür. Aile, geçim sıkıntısına düşer. 14 yasındaki Nermin, Macaristan’da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur. Mustafa Kemal’in ülkesinde eğitim parasızdır. Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.

Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği’ne başvurur. Ona bir pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler. Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir. Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk başlar. Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni hemen verilir.

Küçük Nermin, İstanbul’da bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal’in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye’ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır. Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar. Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye’yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal’i savunur, savunur, savunur…

Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur…

Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı. Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.

Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı bize… Ve sözlerini şöyle noktaladı:

– Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım. Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır…

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

………………………………….

…Mustafa Kemal’de hayran olduğum iki olağanüstü nitelik var. Biri alev gibi parlayan yurt sevgisi; öteki, eserine mutlak bir mantık ve birlik sağlayan özgüven… Bir tek adam her şeyi tasarlamış, her şeyi gerçekleştirmiştir. O’nun kazandığı ün ve gördüğü saygının yüceliği ve eşsizliği kolayca anlaşılır……Sizlere şunu söylemek isterim ki; Mustafa Kemal’e katip olmak isterdim. Sebebi de, O’nun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirleriyle beslenmek dileğinde oluşumdur. Böylece her akşam üniversite bitirmiş olacaktım. Çünkü Mustafa Kemal ile bir saat sohbet etmek bir üniversite bitirmek kadar değerlidir…”

EDOUARD HERRİOT. Fransa eski Başbakanı

—————————-

Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

“Geldikleri gibi giderler”

“Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.”

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”

“Egemenlik verilmez, alınır”

“Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir”

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”

“Yurtta sulh, cihanda sulh!

Bülent Pakman Eylül 2010. Son ekleme Haziran 2021. İzinsiz ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

  OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bülent Pakman kimdir?

Atatürk ile ilgili yazılarımız:

11 Responses to Atatürk’ün hayatından kesitler

  1. kamil ünlü dedi ki:

    Atamızın ölürken ve aleyküm selam dediği bana hiç inandırıcı gelmedi.inanlar var mı ondanda emin değilim.Atatürk hakkında o kadar çok şey yazılıyor ki acaba diyorum hangileri doğru ?

    • bpakman dedi ki:

      Kanımca Atatürk’ün özellikleri, dünyaya görevli olarak gönderildiğini göstermektedir. Görevinin sonunda da bu şekilde refakat edilmiş olması bana inandırıcı geliyor.

      • Şadan Gürsel dedi ki:

        Çok haklısınız. Atatürk insanlığın kurtuluşu için kuranı Kerimde yer alan 19 mucizesidir.

  2. G.Genç dedi ki:

    “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.(Alkışlar)”
    diyen bir insanın ve aleykum selam deyip öldüğüne inanasım gelmiyor hatta komik geliyor:)
    kaynak : http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm

    • bpakman dedi ki:

      Allahın adına verilen selam alınır. Bu kaidedir. Atatürk gibi ince bir insanın “selamün aleyküm”e “aleyküm selam” dememesi mümkün değildir.

  3. G.Genç dedi ki:

    Kuran alfabesini yani arap harflerini kaldıran yerine latin harflerini getiren, ezanın türkçe okutulmasına çalışan bir kişi neden arapça olarak cevap vermiş ki acaba neden Allah’ın selamı sizin üzerinize olsun dememiş:)

    • bpakman dedi ki:

      Benim naklettiğim kaynaklı anlatım. İnanan inanır inanmayan inanmaz. İnanlar için şunları ifade edebiliriz. Atatürk’ün konuşma ve yazma diline bakın. Arapça kelimelerden geçilmez. Mesela Gençliğe Hitabesindeki dalalet, muhafaza, müdafaa, cebren, gaflet … Atatürk’ün Nutku bu yüzden genç nesilin anlayabilmesi için yeni dile çevrilmişti. Ayrıca insanın ölüm anında son sözünü söylerken “yahu bunun öztürkçesini mi söylesem acaba? diye düşünecek hali olabilir mi? Kaldı ki sizin ifadenizdeki “Allah”, “selam” da zaten Arapça. Evet Atatürk dedikleriniz devrimleri yapmış ama o zaman edebiyatta, siyasette yani eğitimli kesimde konuşulan dil hala Osmanlı devrinden kalma İstanbul Türkçesi. Halkın konuşma dili ise Anadolu Türk lehçesi. İkisi de bugün Türkiye resmi dilinden çok farklı. Bırakın o zamanı benim çocukluğunda bile hala o dil geçerliydi. O sayede o zamanda aklımda kalan onca eski kelimeyle Orta Doğu’da ve Azerbaycan’da çok rahat ettim.

  4. Geri bildirim: Atatürk’ün 1930-1937 yılları arası en net 4K renkli görüntüleri ve en net sesi | bluesyemre

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.