Din gökten mi inmiştir?

Din gökten mi inmiştir?
Yerden mi bitmiştir?
Bazı arkadaşlar Diyanetin “sigara ve faiz fetvası” çerçevesinde “Kimsenin haram ve helal koyma yetkisi yoktur. Allah’ın haram demediğine kimse haram diyemez, yasaklamadığını yasaklayamaz” türünden yazılarına tanık olduk.
Bu arkadaşlara önce “sebeb-i nüzulü” olmayan herhangi bir ayet var mıdır? diye sormak isterim. Sebeb-i nüzûl, bir anlamda olgunun, hadisenin âyetten önce olduğunu gösterir. Ayetler bir sebebe mebnî nâzil olduğundan ‘aşağı’sı ‘yukarı’nın sebebidir.

Niye İslam, Arap örfünü “ma‘ruf” adıyla şeriat olarak vaz etmiştir.?
Arap örfünü Araplara Allah mı talim ve tayin etmiştir?
Allah aşkına zıhar Türk veya Slav toplumlarının sorunu mudur?
Âyetler nazil olduğu coğrafyanın problemleriyle alakalıdır.
Zıhar [58/2-3] gibi, hac dönüşü evlere arka kapıdan girmek [2/189] gibi pek çok uygulama yalnızca o coğrafyadaki Araplara has davranışlar ve problemlerdir.
Ya da “haram ayları” Allah mı, yoksa İslam öncesi cahiliye Arapları mı vaz etmiştir.?
Câhiliye devri Arapları, kamerî esasa göre tespit ettikleri yılın on iki ayından zilkade, zilhicce, muharrem, recebi haram aylar olarak tesmiye ediyorlardı.
Kameri takvim Allah’ın da, güneş takvimi şeytanın mı?
Kur’an’da, gökler ve yeryüzü yaratıldığı zaman Allah katında ayların sayısının on iki ve bunlardan dördünün haram ay olduğu (9/36), bu aylarda savaşmanın büyük günah olduğu (2/217) belirtilir.
Câhiliye devri Arapları, haram aylar girdiğinde savaştan ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı. Hatta geçimlerini kervanlardan haraç alarak, sürdüren bedevîler bile bu aylara hürmet ederdi. Bu aylarda savaşmak günah kabul edildiğinden bu aylarda yapılan savaşlara “ficâr/günah savaşları” denilmiştir (DİA)

Oysa gökler ve yeryüzü ne aynı anda yaratılmıştır ne de gökler yaratıldığında ay ve güneş vardı. Ki aylar olsun!

Azıcık müktesabatı olan kimseler bilirler ki, İslam ne yeni, hiç bilinmeyen ibadetler (namaz, oruç, hac, cuma) getirmiş, ne de yepyeni bir itikat vaz etmiştir. Cahiliye de olduğu gibi cin, şeytan ve melek inançları devam etmiştir.

Cahiliye hukuku/şeriatı da yüzde seksen devam etmiştir.
Nasıl Ebû Cehil ile Hz. Peygamberin kıyafeti arasında bir fark yoksa hukuk/şeriatları arasında da çok büyük bir fark yoktu.

İslam devrim yapmamış, ıslahata girişmiştir. Çok çirkin olan bazı uygulamaları kaldırmış (ilga ve iptal) çoğunu ise ibkâ etmiştir.
Örneğin köleliği kaldırmamıştır. İslam şeriatının, câhiliye örfünün büyük ölçüde ma‘ruf (örfe uygun davranış) adıyla meşrulaştırılmasından ibaret olduğuna delil olarak yalnızca “kölelik” müessesesini örnek olarak vermek kâfidir. İslâm’da da câhiliye döneminde olduğu gibi haddi gerektiren suçlarda köleye hür kimseye verilen cezanın yarısı verilir. Savaşa katılan kölelere ganimetten pay verilmemesi uygulamasını câhiliyedeki şekliyle İslâm da devam ettirmiştir. Meselâ zinada köleye muhsan hür kimselere verilen cezanın yarısı (elli sopa) verilir. [4/25] Eğer hür bir kimse köleyi öldürürse -Hanefîler hariç diğer mezheplere göre- aralarında eşitlik olmadığı için hür kimselere kısas uygulanmaz. “Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas edilir [2/178]
Erkek tarafının kız tarafına mehir verme uygulamasını [4/4] İslâm da devam ettirmiştir. Câhiliye Arab’ının haram saydığı “anneleriyle, kızlarıyla, teyzeleriyle ve halalarıyla nikâhlanmak gibi” bazı âdetleri Kur’ân da haram kılmıştır. İslâm sadece Câhiliye evlilik sisteminden mevcut olan sadece üvey anne ile evlenmek, iki kız kardeşi aynı anda almak, şigar usulü (takas yöntemi) ile evlenmek gibi son derece çirkin birkaç evlilik çeşidini kaldırmıştır. Câhiliye’de erkeğin evleneceği kadınlarda sayı sınırlaması yoktu. İslâm bunu gerçi dörde indirmiş olsa da bu sefer cariye sayısını serbest bırakarak eski düzeni farklı şekilde devam ettirmiştir.
Câhiliye Arapları kadınlarını üç ayrı zamanda boşarlardı. Bir defa boşadığında evliliğini sürdürmek isterse kocası eşine insanların en yakınıydı. Ancak üç defa boşadığında artık karısına dönemezdi. İslâm da bunu aynı şekilde devam ettirmiştir. [2/228] İslâm’ın hırsızların elinin kesilmesiyle ilgili emri [5/38] câhiliye döneminde de icrâ edilen bir tecziye yöntemiydi. Tarihçiler elleri kesilen bu kimseleri bir bir sayarlar.

İslam büyük ölçüde cahiliyenin devamıdır. Câhiliye topyekûn reddedilmiş olsaydı, câhiliye örfü büyük ölçüde İslâm şeriatı yapılmazdı. Örneğin İbn Habîb, Muhabber’inde “Câhiliye döneminde verdiği hükümleri İslâm’ın onayladığı şahıslar ve Câhiliye döneminde yaptıkları işleri, Allah’ın İslâmî yasa (sünnet) yaptığı şahıslar” diye oldukça riskli bir başlık atmıştır. Açıkça dediği şudur; Câhiliye döneminde bazı insanların yaptığı işleri, sözgelimi Âmir b. Cüşm’ün “erkeğe iki, kadına bir” şeklindeki miras taksimini İslâm da şeriat yapmıştır.

Mekke’de Peygamberimizin büyük dedesi müşrik Kusay b. Kilâb’ın koyduğu idari sistem İslâm tarafından da kabul edilmiştir. Cahiliye döneminde Dâru’n-nedve’de kabile reislerinin istişare ile aldığı kararlarla Mekke yönetiliyordu. Bu Arap örfü İslâmî dönemde dört halife tarafından da devam ettirilmiştir. Câhiliye döneminde ganimetin dörtte birini (mirba‘) ordu komutanı alırdı. İslâmî dönemde bu uygulama beşte bir (humus) şeklinde neshedilerek [6/41] uygulamaya devam edilmiştir.
Eski bir câhiliye âdeti olarak ordu komutanının “safiy hakkı” gereği kılıç, at ve cariye gibi ganimetlerden istediğini seçme hakkı vardı. Peygamber de bu haktan yararlanmış, Müstalikoğulları gazvesinde kocası öldürülen Cüveyriye’yi bu şekilde nikâhı altına almıştır. Hayber fethinde babası ve kocası öldürülen Safiye de safiyy hakkı olarak aldıklarındandır. Benî Kurayza gazvesinde de safiy hakkı olarak Reyhane bint Zeyd’i almıştır.
Daha sayayım mı?
Zeynep b. Cahş’ı Allah peygambere nikahladığı için mi Hz. Peygamber onunla evlenmişti? Yoksa?
Ya da peygamber hiç arzulamadığı halde “kendisini peygambere hibe eden kadınlarla” birlikte olmak zorunda mı kalmıştı? [33/50]
Kur’an Peygambersiz yani onun ümniyesi, idealleri, arzuları, hayatı hesaba katılmadan okunamaz. Onun şahsından bağımsız değildir. Kalbine bırakılan mana onun “efsahu’l-arab” olan dilinden arabî olarak dökülmüştür.
Kur’an arabîdir. Arabî bir hükümdür. [12/2; 13/37; 20/113; 39/28] Arabî bir yasadır. Araplar merkezdedir. Belli bir çağın ve yörenin sorunlarıyla alakalıdır. Çözüm önerileri de mahallli ve tarihseldir. İslam, Arap örfünü şeriat olarak vaz etmiştir.
Haliyle Arap örfünün herhangi bir rüçhaniyeti yoktur. Evrensel, tarih ve coğrafyalar üstü de değildir.
Tekrar başa dönelim: Din; gökten mi inmiş?
Yoksa yerden bitmiş?
Hem bizim tercih ettiğimiz mezhebi yorumda hüsün ve kubuh aklen bilinir.

Saadettin Merdin 17 Ocak 2020

Yorumsuz alıntıdır. Görüşler yazarına aittir. Bülent Pakman Şubat 2020. 

Sharjah BAE 2011

Sharjah BAE 2011

 Bülent Pakman kimdir?