Musevi-İslami Cemaat İlişkileri

Musevi Cemaatinin en önemli isimlerinden işadamı Üzeyir Garih 25 Ağustos 2001 de İstanbul’da Eyüp Sultan Müslüman Mezarlığı’nda 11 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Cesedi bir Nakşibendi Şeyhi olan Küçük Hüseyin Efendi ile bu şeyhe manen bağlı olan Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarlarının yanı başında bulundu.  Garih’in elbiselerini kontrol eden polisleri en çok şaşırtan, üzerinden halk arasında cevşen tabir edilen küçük bir Müslüman dua kitabı çıkmasıydı. Yanı sıra İbranice yazılmış başka dualar da vardı. Bu yazı dizimizde en baştan başlayarak Garih’in öldürülme nedenlerini araştıracağız.

Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği Küçük Hüseyin Efendi, askerlerin ve bürokratların ilgi gösterdiği Arusiliği yaygınlaştıran isimdi. Arusilik Nakşiliğin gizli zikir ilkesinin yanında, açık zikiri kabullenmiş, törenlerinde müzik aletlerinin kullanılmasına izin veren bir dergâh. Küçük Hüseyin Efendinin mezarının yanında yatmakta olan, “Beni şeyhin ayak ucuna gömün” vasiyetinin sahibi Mareşal Fevzi Çakmak da manen Şeyh’e bağlıydı. Mareşal Çakmak  anne tarafından Özbek asıllı ünlü bir Nakşibendi Şeyhi olan Horasanlı Mehmet Efendi ailesine mensup. Musevi işadamı, 500 Yıl Vakfı kurucusu, Profilo Holding’in patronu Jak Kamhi’ye göre Mareşal Çakmak Yahudilerin en büyük savunucusuydu.

Almanya’da Naziler iktidara geldikten sonra, 1934 yılında Trakya’da yaşayan Musevilere yönelik olaylar sonucunda binlerce Musevi Trakya’dan İstanbul’a göçer. O sırada 42 yaşına kadar, askerliğini yapmış ya da yapmamış olsun, Musevi asıllı binlerce kişinin Nafia Vekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı olarak askere alınmaları gündeme gelir. Bunların yol inşaat işlerinde çalıştırılacakları tahmin edilir.  Rıfat N. Bali’nin “Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)” adlı kitabında bu olayla ilgili olarak anlattıkları:Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.” (s. 419).  Çakmak üzerine bir araştırma yapan Dr. Nilüfer Hatemi, Çakmak’ın gayrimüslimlerle ilişkisine dair bir kaç belgeye rastladığını ifade ediyor. 1912’de Balkanları ziyaretinde İttihat ve Terakki’nin merkezine gidiyor. Burada Rum Mektebi’ni ziyaret ediyor. Ayrıca bir Musevi yemeğine katılıyor. 1911’de Filistinde Yahudilerle Araplar arasında huzursuzluğu dile getiriyor. 1950’de bir Yahudi sefirine Çankaya’daki evini kiraya veriyor.

Gelin tekrar başa dönelim ve Üzeyir Garih 3 yaşındayken ölen yani Garih’in dünya gözüyle göremediği Küçük Hüseyin Efendi’ye, mezarını ayda en az bir kez ziyaret edecek kadar bağlılığı nereden geliyor araştıralım.

Üzeyir Garih’in babası Azra (Ezra) Garih İstanbul Kuledibi’nde diş hekimliği yaparken. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi kendisine dişlerini çektirmeye gelir. Mevlana Hüseyin Efendi olarak da bilinen Şeyhin isteği üzerine anestesi yapmadan 8 dişini çeken Azra Garih, Şeyhin bu süre zarfında gıkını çıkartmaması karşısında suyduğu hayranlıkla ilişkileri başlar. Baba Garih’in Şeyhe yakınlığı acaba sadece şeyhin kerametli oluşuna mı dayanıyordu? Üzeyir Garih’in şirketinde ustabaşı olarak çalışan ve Garih’in isteğiyle Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını yapan Cemal Cumali’ye göre Azra Garih ve Hüseyin Efendi çok yakın dostlar ve sık sık bir araya gelirler, hatta uzun süre çocuğu olmayan Azra Garih, Hüseyin Efendi’den kendisi için dua etmesini de rica eder.  Hüseyin Efendi Azra Garih’e, “Bir erkek çocuğunuz olacak adını da Üzeyir koyun” der, Azra Garih, oğlu doğduğunda Hüseyin Efendi’nin isteğini yerine getirerek Museviler arasında Üzeyir ismi pek kullanılmamasına rağmen oğluna bu ismi koyar. Azra Garih’in bu arada gizlice dönmüş yani Müslüman olmuş mu? Abdurrahim Güzelyazıcı’ya göre sonunda Azra Garih Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye intisap ederek (bağlanarak) gizli bir Müslüman olmuş.  Abdurrahim Güzelyazıcı 1984 yılında 93 yaşında vefat eden ve Azra Garih’in yakın dostlarından olduğu ifade edilen,  Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin de bağlı olduğu Nakşibendiliğin Halidiye kolunun Gümüşhanevi dalı mensubu Hulusi Güzelyazıcı’nın oğlu. Garih’in komşusu ve aynı zamanda babası da Hüseyin Efendi’nin müridi olan Ender Mermerci’ye göre Azra Garih Şeyhin müridi olmuş ayrıca bir başka Musevi Dr. Salih Azraki de şeyhin müridleri arasındaymış. Mermerciye göre “Üzeyir”den başka bir de ‘‘Hezakiyer’’ adı var. “Hezakiyer” Üzeyir Garih’in eski adıymış. Yazar Soner Yalçın Yehazkel adının Üzeyir Garih’in dua adı olduğunu belirtiyor.  1978’lerde Alarko’da ithalat koordinatörü olarak çalışan Doğan Kasadoğlu ise Mermerciyi doğruluyor. Kasadoğlu’na göre Üzeyir Garih mahkemeye başvurarak Ezakiyel olan adını Üzeyir yapmış. Garih’in isim tashihini mahkeme kararı üzerine kütüğe geçiren dönemin Şişli Nüfus Müdürü, emekli Lütfü Karataş, olayı doğrular, olayın tarihini 1960’ların sonu ya da 70’lerin başı olarak hatırlar. Yazar Murat Bardakçı’ya göre Ezakiyel, İbranicedir, peygamber ismidir. Üzeyir olarak değiştirilmesi tamamen Türkçe telafuzuna uydurulmasıdır. Aynı, Abraham’ın İbrahim, Salamon’un Süleyman olması gibidir. İsim konusuna bu kadar takmamın bir nedeni var. O da Üzeyir Garih hakkında yazılıp, çizilenlerde bazı tutarsızlıklar olması. Aynen Museviler, Sabetayistler ve Masonlar için yazılıp, çizilenler gibi. Nedeni de hepsinin kapalı kutu oluşu, kendilerini ifşa etmekten kaçınmaları, bazı gerçekleri gizlemeleri. Sabetay Sevi’nin başına gelenlerden sonra haksızlar diyebilirmiyiz?

Üzeyir Garih Osmanlı hayranı bir Musevi. Her zaman ailesinin Osmanlı döneminde çok rahat bir yaşam sürdüklerini vurgular, amcasının sarayda doktor olduğunu hatırlatırdı. Sinagoga pek gitmeyen, Allah’a iman ettiğini söyleyen, içinde alkol olduğundan kolonya bile kullanmadığını itiraf eden ve bunca servetine rağmen sade yaşamayı seven, şatafattan kaçınan mütevazi bir insandı. Hz Muhammed’e “Peygamberimiz” diyor, üzerinde cevşen, kütüphanesinde Kur’an-ı Kerim bulunduruyor, Kuran’ı Türkçe, Arapça ve Fransızca olarak okuyordu. Kur’an’da en önem verdiği ayet bir çok yazılarımızda vurguladığımız Maide Suresi 69. ayetti:

Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.” (Maide 69)

Sonuçta Üzeyir Garih cinayeti, Türkiye’de yaşayan Museviler, Yahudi dönmeleri, Sabetayist, İslami cemaat ve tarikat mensuplarının halkalarını oluşturduğu çok ilginç bir zinciri ortaya çıkarmıştır. Küçük Hüseyin Efendi de bu zincirin bir halkası.

Söz konusu zinciri irdelemeye devam etmeden önce hatırlatalım. İzmirli mistik haham Sabetay Sevi (Şabatay Zvi 1626-1676), Kabala`ya göre `kıyamet günü`nün geldiğini hesaplayarak 1666`da Mesihliğini ilan eder. Ancak yargılanıp ölüme mahkum edilince tövbe edip Padişah Sultan IV. Mehmedin huzurunda Müslümanlığa geçer ve affedilir. Onu Mesih olarak kabul eden müritleri de kendisiyle birlikte Müslümanlığa geçtikleri halde Sevi de dahil olmak üzere gizlice Yahudi dinine göre ibadet etmeye devam ederler. Bu kişilere `Dönme` ya da Sabetayist-Sabetaycı denilir. Dönmelerin en yoğun yaşadığı yer Selanik`ti. Selanik aynı zamanda Batı kültürünün, gelişmiş ekonomik ilişkilerin, Mason localarının, İttihat ve Terakki`nin de merkeziydi.

Sabetaycıları Yahudi sayan Osmanlının aksine, Yahudiler Sabetaycıları hiçbir zaman Yahudi saymamıştır. Bunun nedeninin Sabetayist ve Dönmelerin ensest ve mum söndü tarzı ilişkileri olduğu iddia ediliyor. Bu nedenle Sabetaycılar kendi aralarında toplu halde ve ayrı mahallelerde yaşamış ve ne Yahudilere ne de Müslümanlara yüzyıllardır karışmamışlardır. Ancak bir bölümü İslami Tarikatlara ve/veya mason localarına girerek Türk toplumunda ve yönetim kadrosunda itibar kazanmışlardır. Prof. Mete Tuncay bazı tarikatlerin gayrimüslim üyeleri kabul ettiklerini belirterek, “Nakşilerde de olabilir; ama Kadirilikte bu var. Rum, Ermeni, Yahudi insanlar olduğunu biliyorum; zaten bu sufilik bir hayli dışarıya açık. Yahudi tasavvufunda da bunu görüyoruz, bir çok ortak noktalar var” diyor.

Bernard Lewis, “İslam Dünyasında Yahudiler” kitabında diyor ki:Elbette pek çok Yahudi dönme olmuş ve aralarında bazıları çok önemli roller oynamışlardır; ama bu mutlaka İslam’ın kabul edildiği anlamına alınmamalıdır.” Son yıllarda bazı kimseler artık çekinmeden Sabetayist olduklarını açığa vurmaktadırlar. Onların, Yahudi olup sonradan Müslüman olanların ve onların soyundan gelenlerin imanı üzerinde hüküm verme hakkı sadece Allah’ındır. Herkes inancında hürdür. Konu getirdiği siyasi sonuçlar açısından önemlidir ve bizim bakış açımız da o yönde olacaktır. Neyse konumuza dönelim.

Sabetayist olduğunu açıklayan İlgaz Zorlu’ya göre, İslamî tarikatlara giren Sabetayistlerin tek ilkesi vardı: “Benzet, benzeme !” Sabetayist olduğunu gizlemeyenlerden ”Evet ben Selanikliyim” kitabının yazarı Ilgaz Zorlu Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki röportajında şunları söylüyor: “İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor. Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.

Araştırmacı Yazar Soner Yalçın Beyaz Müslümanların Sırrı Efendi – 2 kitabında Garih’in mezarını yaptırdığı ve periyodik olarak ziyaret ettiği Küçük Hüseyin Efendi’nin ders aldığı Şeyh Cevdet Efendi’nin Yahudi dönmesi olduğunun Hüseyin Vassaf’ın Sefine-i Evliya kitabında (2. cilt, s. 334.) yazılı olduğunu belirtiyor.

Soner Yalçın yukarıda bahsettiğimiz zincirin bir diğer halkası Nakşibendi şeyhi Harun Hoca’yı ve tarikatçılığını ayrıntılı olarak anlatıyor. Hoca’nın asıl adı Aaron Kandiyoti. Aaron Kandiyoti’nin ailesi İspanya’dan Türkiye’ye göç etmiş Sefarad Yahudisi. Aaron 1931 yılında Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde doğuyor, daha sonra İstanbul’a geliyor ve İstanbul’a geldikten sonra Müslümanlığı kabul ediyor, Harun adını alıyor. Aaron Kandiyoti Müslüman olduktan sonra Arusi Tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor. Sonra, teyzesi aracılığıyla Edirne Yahudi cemaatinden Anna’yla Beyoğlu Zülfaris Sinagogu’nda evleniyor. Söylenenlere göre Anna’nın ailesi yoksul olup drahoma (başlık parası) vermemek için kızlarının Harun Hoca’yla evlenmesine izin vermişlerdi. Anna Kandiyoti Harun Hocayla evlendikten sonra dinini değiştirmiyor ama girdiği yeni çevreye uyum için, ‘Handan’ adını kullanıyor. İsmini değiştiriyor ama inancını hiç değiştirmiyor. Harun Hoca’yı Yahudi cemaati dışlıyor, ailesi ise İsrail’e göç ediyor. Harun Hoca zaman zaman İsrail’e ailesini görmeye gidiyor. Belki de Yahudi cemaatinden dışlanmanın ve ailesinin de uzak bir ülkeye taşınmasının etkisiyle Harun Hoca, kendine Mason Geometri Locası’nda yeni bir çevre yaratıyor. Müslüman kimliğini almak için gittiği doğum yeri Çanakkale’ye de, bu mason locasının üstad-ı muhteremi götürüyor, onu. Harun Hoca ilginç bir kişilik, başına kırmızı bir takke giyiyor ve bütün dergahları dolaşıyor. Dergah olarak kullandığı evinin bir odası, genellikle İstanbul ve İzmir’in zengin aileleriyle dolup taşıyor. Yemekler kadınlı erkekli yeniliyor, aynı odada zikir yapılıyor. Bu törenlere bazen şarkıcı Çelik’in annesi de katılıyor, güzel sesiyle ilahiler söylüyor. Gelmediği zamanlar sesinin olduğu kasetler dinleniyor. Kitapta Harun Hoca ile ilgili anlatılan bir efsane ise son derece ilginç: Arusi Şeyhi M. Aziz Çınar vefat ederken, Harun Hoca’ya verilmesi için son icazetini halifesi Celal Efendi’ye bırakmış. Fakat Celal Efendi, “Yahudi dönmesi”e icazet mi verilir’ diyerek vermemiş. O gece Celal Efendi vefat etmiş. Diğer Halife Bahaeddin Efendi korkusundan bu icazeti Harun Hoca’ya ulaştırmış! Harun Hoca da bu icazetle Arusi şeyhi olarak tasavvuf aleminde yerini almış.

Soner Yalçın kitabında bir başka iddiayı da naklediyor: Harun Hoca Doktor Nâzım’ın torunu Tülin Hanım’ın şeyhidir! Tülin Hanım, Harun Hoca adına İzmir Doğançay köyüne bir aşevi yaptırmış. Dr. Nazım yakın tarihimizin önemli simalarından birisi. Osmanlı döneminde iki kez idama mahkum edilip affedilmiş ancak Cumhuriyet döneminde üçüncüsünden kurtulamamış.  Soner Yalçın birinci “Efendi Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” kitabında Yalçın Küçük, İlgaz Zorlu, N. Rıfat Bali, Gani Gönüllü, Hrant Dink ve Mehmet Şevket Eygi’nin  makale, kitap ve sitelerde Doktor Nâzım’ın Sabetayist olduğunu yazdıklarını ancak Yahya Kemal Beyatlı’nın Doktor Nâzım’ın babasının Selanik Türklerinden olduğunu belirttiği anlatıyor. Yani Dr. Nazım’ın Sabetayistliği konusunda tam bir fikir birliği olmadığı anlaşılıyor.

Üzeyir Garih ve Harun Hoca’nın ikisi de masondu. Peki Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi Üzeyir Garih ile Harun Hoca (Aaron Kandiyoti) tanışıyorlar mıydı? Yalçın bunun kesin yanıtını veremiyor sadece bir bilgi veriyor: Harun Hoca’nın müridi, daha önce İsrail’deki gazinolarda program yapmış olan Selanikli Hakan Uluğ, Üzeyir Garih’i anma gecesinde İbranice ilahiler söylüyor.

Bu arada Harun Hoca 28 Haziran 1993’te ölür ve cenaze namazını Nureddin Cerrahi Tarikatı şeyhi Sefer Dal Efendi  kıldırır.  Küçük Hüseyin Efendi’nin (ölm. 1930) halifesi şeyh Ömer Fevzi Mardin (ölm. 1965) ve Mustafa Aziz Çınar’ın (ölm. 1979) yanına defnedilir. Namazı kıldıran şeyhin bağlı olduğu Cerrahi tarikatı ile ilgili ilginç bir bilgi:  Tarikatın California’daki Dergahı’nın başındaki Şeyh Ragıp aslen Amerikalı. Yahudi olarak doğmuş ve yıllar sonra Müslüman olmuş Yahudi dönmes, eski adı Prof. Dr. Robert Frager. New York’taki dergah toplantılarına, çevredeki kiliselerden, sinagoglardan da temsilciler, gruplar katılıyor. Aralarında papazlık ve hahamlıktan gelip müslüman olan dervişler de dikkat çekiyor.

Küçük Hüseyin Efendi’nin halifesi Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin üzerinde epeyce durmak gerekiyor. Çünkü ilişkilerin ucu sonunda önemli bir isme, Fethullah Gülen’e kadar uzanıyor.

Bugün “Mardin” soyadı, hemen herkesin bildiği Betül Mardin, Şerif Mardin, Arif Mardin gibi Ömer Fevzi Mardin’in akrabalarını hatırlatıyor. Ömer Fevzi Mardin, Boğaziçi, Stanford ve Sabancı üniversitelerinde görev yapan Prof. Dr. Şerif Mardin’in amcası. Şerif Mardin dünyaca ünlü bir sosyolog. Said-i Nursi’yi öven 1989 yılında Amerika’da İngilizce olarak yayınlanan ve 1992 yılında Türkçe’ye çevrilen bir kitabı var. Bu yüzden Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliği veto edilen Şerif MardinBenim işim toplumu belirleyen olguların arkasındaki dünyayı incelemek. Din de bu olguların en önemlisi. Doğal olarak aynı şey tarikat ve cemaatler için de geçerli. Türkiye’de Nakşibendiliği bilmeyen Türkiye’den bir şey anlayamazdiyor.

Artık biliniyor: Türk siyasetinde bir kişi, parti kurmayı veya genel başkanlığa aday olmayı düşünüyorsa, mutlaka ABD’ye gidiyor. Öyle sadece ABD’ye gitmekle de olmuyor bu işler, gidenlere bir de çeşitli güçlü isimlerle ve lobilerle ilişki kurduracak, derdinizi anlatmanıza vesile olacak, özellikle oradaki Yahudilere yakın bulunan, onların güvenini kazanmış biri lazım. Bu konuda Türkiye’de, öldürülünceye kadar, Üzeyir Garih ile ABD’de Ahmet Ertegün kilit adam oluyorlar. Ahmet Ertegün, Ömer Fevzi Mardin’in yeğeni olan Arif Mardin’in ABD’de Atlantic plak şirketinde iş ortağı. Ahmet Ertegün’ün eşi Macar asıllı bir Yahudi ailesinin kızı. Ahmet Ertegün’ün babası Münir Ertegün bir zamanlar Washington elçimizdi. İki Ertegün’ün mezarı da Üsküdar’daki Özbekler Tekkesinde. Münir Ertegün’ün ağabeyi Özbekler Tekkesi şeyhi Ata Efendi  îlluminate” üyesiydi; tıpkı, “manevî cihazcı” ve “ilim yaymacı” İstanbul Valisi Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay gibi. Bu konuya ilerde tekrar döneceğiz. Bu arada İlluminati’nin 1776 da Kabalacıların kurduğu dünyayı yönetme amacı güden bir tarikat olduğunu belirtelim. Şeyh Ata Efendi ayrıca 33. dereceden masondu. Özbekler Tekkesi’nin son dönemine Küçük Hüseyin Efendi vasıtasıyla Nakşiliğin Halidiyye Kolu egemen olur. Özbekler Tekkesi binası günümüzde, “Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı”nı barındırıyor. Vakfın açılışını 1994 yılında ABD’nin en tanınmış Yahudi politikacılarından, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger yapıyor.  Sabetayist/Karakaşilerin Bülbülderesi Mezarlığı Özbekler Tekkesi’nin hemen bitişiğinde. Münir Ertegün ABD’de öldükten iki yıl sonra cenazesi Türkiye’ye Amerikan zırhlısı Missouri ile gönderilecek kadar önemli bir şahsiyet.

Ömer Fevzi Mardin de çok önemli ve ilginç bir kişilik. Örneğin o, Eva Peron ölünce gıyabında cenaze namazı kıldıran bir şeyh. Anneannesi Fransız. Ömer Fevzi Mardin’in ev sohbetlerinde, şimdi pek çok kişiye fazla bir şey ifade etmese de, mason Prof. Süheyl Ünver ve Mehmet Ali Ayni gibi döneminin önemli bürokratları, gazetecileri yer alıyor. Toplantılarda Kur’an Türkçe okunuyor. Şeyh Ömer Fevzi Mardin’in müritlerinden biri Türk siyasal hayatının renkli isimlerinden Mail Büyükerman.  Büyükerman “Birinci Otuz” kitabında İncil, Zebur, Tevrat ve Kur’an’ın ortak yönlerini inceliyor. Bu kitabın meydana gelişinde üstadının ona öğrettiklerinden çok istifade ediyor. ÖnsözündeÜstadım büyük insan Ömer Fevzi Mardin’i rahmetle anarımdiyor.

Ömer Fevzi Mardin’i asıl ilginç kılan 1942 yılında Kadıköy’de kurduğu, İlahiyat Kültür Telifleri Derneği. Çünkü derneğin amacı, “Dinler Arası Diyalog.” Bu bize Garih tarafından büyük destek gören Fethullah Gülen’in Dinler Arası Diyalog’unu hatırlatıyor. Onu gelecek yazılarımızda irdeleyeceğiz.  Hikâyeye devam edelim. O dönemde Kitab-ı Mukaddes Yayınevi’nin sorumlusu Dr.Lee Mc Gallum bir mevlit kandilinde Süleymaniye Camii’ne gidip tebriklerde bulunurken, ünlü mevlithan Kani Karaca da Musevi Sinagogu’na giderek okunan Hallilere elleriyle ritim tutuyor. Pek çok Musevi de Ömer Fevzi Efendi’yi ziyaret ediyor.  Ömer Fevzi Mardin’i bir gün aile dostu, ünlü sabetayist gazeteci Ahmet Emin Yalman ilginç bir isimle tanıştırıyor. Evangelist rahip Dr. Buchman’la. Bu arada o yıllarda, Ahmet Emin Yalman, Rahip Dr. Buchman ve Fener Rum Patriği Athenagoras komünizmin yıkılması için birlikte Eyüp Sultan Camii’ne dua etmeye gittiklerini de hatırlatalım. Yalman ve Buchman’a ilerde tekrar döneceğiz. Bu tanışmanın ardından Ömer Fevzi Mardin, 1949 yılında Evangelistlerin İsviçre’deki şatosunda iki ay kalıyor. Ve oradaki toplantıda yaptığı konuşmada Amerika’yı şöyle anlatıyor:Babil’den dünyaya dağılmak için yayılan ırklar sanki Allah’a hizmet için Amerika’da buluşuyor ve en özgür demokrat koşullar içinde birleşiyor.” Babil’den dünyaya dağılmak için yayılan ırk kim? Yahudiler.

Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den dönünce Mehmetçik’in Kore’ye gitmesini savunanKore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruretkitabını yazıyor. Rahip Buchman ise savaştan sonra gittiği Güney Kore’de, Moon Tarikatını kuruyor (Moon tarikatı ile ilgili yazımızı okumak için LÜTFEN TIKLAYIN). Buchman dünya­nın değişik ülkelerine Hıristiyanlık Kilisesi olarak gitmenin olanaksız­lığını görmüş ve her dinden, her milliyetten insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuştu.  Yani “Dinler Arası Diyalog”tan yola çıkılarak gelinen ortak nokta bu oluyor. Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi- 2” kitabında bu hikaye “Dününü bilmeyen bugünü hiç anlamaz” notu düşülerek anlatılıyor.

Ömer Fevzi Bey, şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin Azra Garih ile olan yakın dostluğunu hatırlatarak çevresine,Hepimiz aynı Allah’ın kullarıyız. Hidayet ancak ve ancak Allah’ın elindedir. İnsanların içindeki inancı ancak Allah bilir. Biz sadece sevgi ve saygı göstermekle mükellefizşeklinde telkinlerde bulunduğu rivayet ediliyor.  Yahudilere tedirgin yaklaşan diğer Müslüman cemaatlerle kıyaslandığında (Üstelik 2. Dünya Savaşı ortamında Hitlerciliğin Türkiye’de prim yaptığı ortamda) Küçük Hüseyin Efendi gibi Ömer Fevzi Mardin’in Musevilik’le ilgili görüşleri hayli dikkat çekici. Nitekim Ömer Fevzi Mardin’in 1950’de neşrettiği Kur’an-ı Kerim’in mevzulara göre tasnifinin şerhli Türkçesinde de bunu görmek mümkün:

“…Allah’tan başka kimse kendiliğinden değil bir milleti, hatta bir ferdi bile tahkir, tezlil etmek hakkını haiz değildir. Allah filan kavme ağır tenkitte bulunmuştur diye onlara karşı aynı lisanı kullanmak kimsenin hakkı ve haddi değildir. (…) Museviler ta bidayetten itibaren ıstırap çekerler, fakat dertlerinin ilacı da ıstıraptır. Allah’a sarıldıkça ıstıraptan kurtulmuşlar, gaflete düştükçe ıstıraba uğramışlar, yine Allah’a sarılmaya mecbur olmuşlardır…

Aynı kitabın “Te’dip iradesi tecellisi” başlıklı bölümde Yahudilerle ilgili aşağıdaki te’dip (yola getirme, terbiye etme) ayetlerinden bahisle:

Yahudiler dediler ki: “Allah’ın eli bağlıdır.” Kendi elleri bağlandı/elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları lakırdı yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah’ın iki eli de alabildiğine açıktır: dilediği gibi bağışta bulunur. İnan olsun ki, Rabbinden sana indirilen, küfür ve taşkınlık yönünden onları iyice azdıracaktır. Onların arasına, ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez.” (Maide 64)

Eğer Allah’a, peygambere ve ona indirilene inanmış olsalardı, küfre sapanları dostlar edinmezlerdi. Ama onlardan birçoğu yoldan sapanlardır.” (Maide 81)

Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere böldük. İçlerinde barışsever iyiler vardı ama böyle olmayan aşağılıklar da vardı. Belki dönerler ümidiyle onları güzelliklerle de kötülüklerle de imtihana çektik.” (Araf 168)

İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Musa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle.” Musa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.” (Araf 138)

açıklama getiriyordu: “Dikkat: Fakat iyi dikkat edelim ki: bu lanet; Hazret-i Davud veya Hazret-î İsa tarafından değil, Allah tarafından edilmiştir. Allah, ettiği lanet için Hazret-i Davud ve Hazret-i İsayı ifade vasıtası olarak kullanmıştır. Şimdi, Allahtan gayri hiç kîmse, (Nebî olsun, velî olsun, her kim olursa olsun) kendiliğinden değil bir milleti, hatta bir ferdi bile tahkir, tezlîl etmek hakkını haiz değildir. Bu hak; yalnız Allahındır. insanların Rabbı; Allah-azîmüşşanındır. Yaradan, yaşatan O dur; O ister azarlar, ister över, hak O’nundur, mahluk O’nundur. İnsanlara düşen vazîfe; bîr insan veya kavim hakkında Allah’ın ettiği muahaze veya medihden ibret, hisse, ders almak, muahaze edilen hallerden, hareketlerden kaçınmak, övülenlerine doğrulup özenmektîr. Yoksa, Allah falan kimseye veya falen millete ağır tenkitte bulunmuştur diye onlara karşı aynı lisanı kullanmak, aynı tavrı takınmak kimsenin hakkı, haddi değildir. Bundan büyük küstahlık, terbiyesizlik olmaz. İyi bilelim ki böyleleri; azarlanıp muahaze edilenden daha tehlikeli bir gaflete kendini kaptırmıştır. Allanın gayreti; kulu kula ezdirmeğe, hırpalatmağa müsait değildir. Musevî mukaddes kitabında bir Allah kelamı vardır. Meali sudur. ‘Sen, harab ettin, gel şimdi de sen harab edileceksin.’ buyurulduğu gibi böyle küstahlara da bir gün Allah; (sen hırpaladın gel şimdi de sen hırpalanacaksın) diye hakkında gazab izhar edebilir. Hakikat sudur : Allanın kulunu tahkîr eden; Allaha hürmetsizlik etmiş olur. Allanın kulunu inciten; Allah’ı incitir. Kula eziyet eden, Allaha eziyet eder. İnsanlara düşen vazife, cümle hakkında salah niyazıdır; Şimdi su ayet-i kerîmeyi okuyalım: (5_14)_: ‘Mîsak ve ahidlerinde durmamaları sebebiyle onlara lanet ettik, ve kalplerini katı kıldık. Kelamı (Tevratı) tağyir ve tahrif ederler. Onda zikr ve ihtar olunan şeyden nasiblerinî unutup terk ederler. Sen onların hıyanetlerine daima muttali olursun. Onlardan ancak pek azı hiyanet etmezler. [Fakat] onlara af ve saftı ile muamele et, Allah-ü taala iyilik ve ihsan edenleri sever’ İşte : Cenabı Hak ayet-î kerîmede de ayni muahazayı tekrar ediyor ve Peygamber efendimize (sen de onların hiyanetlerine daima muttali oluyorsun) buyuruyor. Fakat sen onlara af ve müsamaha ile muamele et dîye îkaz ediyor. Demek ki tenkît ve takbih hakkı yalnız Allahındır. Kulun kula fena muamelesine cevaz yoktur.

(Not: Kur’an’da Yahudilerin lanetlenip lanetlenmedikleri konusu KURAN’DA YAHUDİLER sayfamızda Mardin’in yorumlarından çok daha basit ve çok daha akla uygun şekilde irdelenmiştir. B. Pakman)

Ömer Fevzi Mardin ayrıca Türkiye Musevileri için pek de huzurlu olmayan Varlık Vergisi’nin uygulandığı 1940’larda “Musevilere Çıkış Yolu” isimli bir de kitap neşrediyor ve o yıllarda zorda kalan Musevilere yardım edilmesini tavsiye ediyor.  Neden sadece Musevilere? Neden gündemde diğer azınlıklar, Rumlar, Ermeniler yok?

1940’lı yıllarda Ömer Fevzi Mardin’in Yahudiler hakkında yaptığı tüm bu olumlu düşüncelerden ve özellikle Dinler Arası Diyalogçu oluşundan Garih’in haberdar olmamış olması düşünülemez. Üzeyir Garih’in babasından kalma Şeyh Küçük Hüseyin Efendi bağlılığı dışında Ömer Fevzi Mardin’in söz konusu özellikleriyle Üzeyir Garih’in ilgisini çekmemesi olası görünmüyor.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin müritlerini “Amerikan hayranı” yapmak, Amerika sevgisi kazandırmak için neler söylemiyor ki; güya ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin dervişanından Washington Büyükelçisi Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice ihtida etmiş (başka bir dinden çıkıp Müslüman olma). Zaten bu nedenle, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olduğu için, Başkan Roosevelt, kendisine 54 veya 55 santim mesafeden ateş eden suikastçının kurşunlarından kurtuluvermiş!

Yukarıda bahsi geçen “Dinleri Birleştiren” Moon Tarikatı Kurucusu Evangelist rahip Dr. Buchman’a tekrar dönelim. Buchman’ın yakın dostu sabetayist Ahmet Emin Yalman 1 Aralık 1951′ de, “Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti”ni kuruyor. Kurucular arasında Salamon Adato dikkati çekmektedir.  Avukat Salamon Adato 1946 ve 1950 seçimlerinde yüksek oy oranları ile seçilerek, TBMM 8. Dönem ve 9. Dönem’de DP İstanbul milletvekilliği yapmış, böylece Cumhuriyet’in çok partili seçim ortamında seçilerek Meclis’e giren ve ayrıca bir muhalefet partisinden seçilen ilk gayrimüslim milletvekili olmuş Yahudi asıllı Türk siyasetçidir. DP iktidara geldiğinde, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın Amerikan Yahudi Komitesi (AJC – American Jewish Committee) tarafından davet edilmesinin sağlanmasında destek olmuştur. Meclis’te yaptığı en önemli girişimlerden biri, 1938 yılında kabul edilen ve cemaat vakıfları mütevelli heyetlerinin Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından atanmasını öngören kanunu değiştirterek, seçimlerin cemaat üyeleri tarafından yapılmasını sağlayan yasayı kabul ettirmiş olmasıdır. Böylece 1931 yılından beri boş olan hahambaşılık makamı için seçim yapılmasını sağlamıştır. 25 Ocak 1953 günü düzenlenen ve Rafael Saban’ın Hahambaşı seçilmesiyle sonuçlanan seçimi bizzat yönetmiştir. Öncesinde, 2 Dünya Savaşı yıllarında Sarayburnu açıklarında demirleyen ve Yahudi Soykırımı’dan kaçmış Romanya göçmenlerinin bulunduğu Struma gemisindekiler için, cemaat ileri gelenlerinden aile dostu Simon Brod ile birlikte girişimlerde bulunanlar arasında yer almıştır.

11 Ekim 1951’de Said-i Nursî’nin avukatı Seniyüddin Başak, Emekli Kurmay Albay Vehbi Bilimer liderliğinde İlim Yayma Cemiyeti kurulur. İlim Yayma Cemiyetine en büyük destek masonlardan gelir; yönetimde masonlar vardır. 9 Kasım 1967 de  Murat Locasına Moşe Şalom ile birlikte giren tüccar Mazhar Çelebi gibi. Soner Yalçın’a göre Sabetayizm ve Masonluk içiçe. İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşundan altı gün sonra, İstanbul Samatya’da ilk imam-hatip okulu açılır. 11 Kasım 1966 da “Manevî Cihazlanma Derneği – Cemiyeti” kurulur. Başkanı dönemin İstanbul valisi ve aynı zamanda İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurucusu olan Prof. Fahrettin Kerim Gökay’dır. Manevi Cihazlanma Derneği ile ilgili daha fazla bilgiler için LÜTFEN TIKLAYIN. Fahrettin Kerim Gökay’ın üniversitede asistanı, annesini Sabetayist mezarlığı olarak bilinen Bülbülderesi Mezarlığına (BU KONUDAKİ AYRINTILI ARAŞTIRMAMIZI OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN ) defneden Sabetayist Mazhar Osman Usman ise Aydınlar Ocağı’nın 30 numaralı kurucusuydu. İlginçtir ki yukarıda adı geçen Evangelist Rahip Dr. Frank Buchman’ın 1938’de Amerika’da kurduğu derneğin adı da “MRA Moral Re Armement” yani Manevî Cihazlanma Derneği idi. Soğuk savaş döneminde her ne yapılıyorsa Amerika’nın isteği doğrultusunda komünizmle mücadele için yapılıyordu.

Garih bir gece Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış Şeyh Yahya Efendi’yi rüyasında görür. Garih’e rüyasında görünen Şeyh Yahya, kendisinden Beşiktaş’taki dergahını onarıp ihya etmesini ister. Garih bu olayı Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın başdanışmanı, Refah Partisi Adana eski Milletvekili Ertan Yülek’e şöyle anlatır:Rüyamda Yahya Efendiyi gördüm. Çırağanda evinin bulunduğu arsayla ilgili, o arsayı al orayı şenlendir, bizim mezara da bak dedi. Ben de onun üzerine bu arsayı aldım.Bu isteği yerine getiren Garih, evini de Şeyh Yahya Dergah’ına kısa bir mesafede yapar, yıllarca bu evde oturur.  Ertan Yülek Garih için çok ilginç bir iddiada bulunuyordu:Garih çok eski bir dostumdu. Beşiktaş’ta bulunan Yahya Efendi Dergahı’na tabi olduğunu düşünüyorum.”  Şeyh Yahya Türbesi İstanbullu denizcilerin uğrak yeri olur. Yahya Efendi ismi etrafında adeta bir efsane örülür. Denizciler, Boğaz’ı koruyan dört manevi bekçiden birinin Şeyh Yahya olduğuna inanırlar. Öte yandan İstanbul’un gayr-ı müslim denizcileri de saygılarını eksik etmezler. Yahya Efendi ile ilgili hikayelerin kahramanları arasında pek çok Hıristiyan da yer alır. Hatta Şeyh, bazı Rum denizcilerin Müslümanlığı kabul etmesine de vesile olur. Beşiktaş Rum Metropoliti’nin de Yahya Efendi’nin Hıristiyanlara gösterdiği ilgiden ötürü zaman zaman dergahı ziyaret ettiği rivayet edilir.

Artık Soner Yalçın’ın yazısında sıkça adı geçen zinciri sıralamanın zamanı geldi. Söz konusu zincirde içiçe geçmiş Küçük Hüseyin Efendi, Ömer Fevzi Mardin, Mustafa Aziz Çınar, Harun Hoca (Aaron Kandiyoti), Azra Garih, Üzeyir Garih ve Fethullah Gülen, Abdülaziz Bekkine, Mehmet Zahit Kotku halkalarından oluşuyor.

Abdülaziz Bekkine (1895-1952) Bu dünya’ya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen, gitmesi zor olur.diyen bir hoca. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi müritlerine, ölümünden sonra Nakşibendiliğin Gümüşhanevi Tekkesi şeyhi Abdülaziz Bekkine’nin dergâhına bağlanmalarını tavsiye ediyor. Nitekim Azra Garih’de öyle yapıyor. Sonunda Garih’in türbesini onardığı Şeyh Yahya Efendi Dergahı’nın son şeyhlerinden Abdulbakıy Öztoprak ile Küçük Hüseyin Efendi’nin müritlerinin büyük bir kısmının Abdülaziz Bekkine’nin halefi Mehmet Zahit Kotku’ya intisap ettiği (bağlandığı) söyleniyor.

Abdülaziz Bekkine Garih ve Necmeddin Erbakan’ın şeyhlerinin kesişme noktası oluyor. Üzeyir Garih, Kotku müritlerinden Korkut Özal ile aynı sınıfta okuyor. Necmettin Erbakan’ın da şeyhi Mehmet Zahit Kotku. Yani zincirin bir diğer halkası. Yani Necmettin Erbakan’ın Üzeyir Garih’le dostlukları üniversite yanında yollarının dergahlarda kesişmesinden kaynaklanıyor. Garih 12 Ağustos 1996 Can Kıraç’a şunları anlatır:1951 yılında İTÜ`yü ikincilikle bitirdikten sonra, Prof. Selim Palavan`ın kürsüsüne asistan oldum. Selim Palavan, Necmettin Erbakan`ın da profesörüydü. 33 günlük bir asistanlık devrem vardır. Bu 33 gün içinde babam vefat etti. Özel bir şirkette 4 misli maaşla iş bulunca asistanlığı bıraktım. Çünkü ailemi geçindirmek mecburiyetindeydim. Necmettin hoca beni sever ve başarılı bulurdu. Motor sınavında en başarılı öğrencisi ben olmuştum. Otomobil kullanmayı da Hürriyet-i Ebediye Tepesi`nde bana Erbakan hoca öğretmişti. Hoca o zaman da dindardı. Gayrimüslim olduğum için bana hiçbir zaman ayrıcalık yapmamıştır. ” Garih’in ortağı İshak Alaton anlatıyor: “1970 li yıllarda bir ara Necmettin Erbakan’ın kabinesi vardı. Milli Selamet Partisi zamanı. Hatta o zaman da hatırlıyorum, hiçbir problemimiz olmadığı gibi ithalat lisansları olayı vardı. Ve Üzeyir bunu müthiş bir melekeyle hallediyordu. Ankara’ya gidiyordu ve derdini anlatabiliyordu. Ve sordum bir gün: “Bunu nasıl hallediyorsun?” “Çünkü” dedi “Teknik Üniversite’de ben Erbakan’ın asistanlığını yaptım.” Masonların partisine üye olamayacağını, parti tüzüğüne dahi koyan Milli Selamet Partisi’nin lideri Erbakan nasıl oluyor da, Üzeyir Garih gibi en üst dereceden, 33. dereceden bir masonla çok iyi arkadaş olabiliyor ve hatta oğlu Fatih Erbakan’ın 2003 deki düğün organizasyonunu iki Yahudi ailesinin sahibi olduğu, daha çok Yahudi çocuklarının on üçüncü yaş kutlamalarını, yani Bar-Mitzva törenlerini organize eden, Dalya Akkohen ve İvet Adut’un, Da-Vet adlı bir organizasyon şirketine yaptırıyor sorularının yanıtları da burada yatıyor. Üstüne üstlük Erbakan’ın nikah şahidi Prof. Bedri Karafakioğlu’da mason.  Yalçın’ın iddiasına göre Necmettin Erbakan’ın 1996’da iktidara gelmesinde Üzeyir Garih’in ABD’deki Yahudi lobisindeki ve Türk Silahlı kuvvetler üzerindeki etkinliği yardımcı olmdu. Erbakan’da buna karşılık İsrail ile anlaşma imzaladı.

Bu arada Soner Yalçın’a göre  Koç’un üst düzey yöneticilerinden Can Kıraç’ın eşi Nazlı Kıraç Küçük Hüseyin Efendi’nin akrabası ve eşiyle Şeyhin mezarını düzenli ziyaret ediyorlar. Ancak araştırmalarım gösteriyor ki Can Kıraç’ın eşi Nazlı Kıraç değil İnci Kıraç ve kendisi Şeyh Hüseyin Efendi ile akraba olmadığını belirtiyor. İnci Kıraç baba tarafından Osmanlı ulemasından Çerkeşi-zadelere mensup. Halveti tarikatinin Çerkeşi Kolu`nun kurucusu Şeyh el Hac Mustafa Efendi, İnci Kıraç`ın büyük dedesi. Çerkeş Şeyhizadeler olarak bilinen aile. İnci Kıraç`ın annesi Behire Hanım, Küçük Hüseyin Efendi`nin halifesi Sandıklılı Mehmet Emin Efendi`nin müridiydi. Behire Hanım`ın kızı Saffet Hanım da Emin Efendi`nin mubibbesi. Emin Efendi`nin kabri, Küçük Hüseyin Efendi ile Fevzi Çakmak`ın kabrinin arasında. Behire Hanım, oğlu Tevfik, kızı Nedret ve damadı Nüzhet Atav aynı yerde yatıyor. Kıraçların söz konusu mezar ziyareti bu nedenle olmalı.

Nakşibendi Şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Efendi kanalı, Türkeş ve Garih’in yollarını da bir noktada buluşturuyordu. Türkeş, Garih’in büyük saygı duyduğu ve mezarının yanı başında bıçaklanarak can verdiği Küçük Hüseyin Efendi’nin halifesi Ömer Fevzi Mardin’in kurduğu Arusi Tarikatı’na yakın bir isimdi. Türkeş’in siyasi kimliğinin yanı sıra ruh dünyası da ilginçti. Türkeş’in bazı cemaat liderlerini ve tarikat şeyhlerini gizlice ziyaret ettiği ülkücü camia içerisinde konuşuluyordu. Türkeş’in çok yakın çevresinin bildiği bu ilişkiler vefatından sonra parça parça da olsa ortaya çıktı. Türkeş’in büyük yakınlık duyduğu tarikatlerden biri de Arusilik’ti. Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi’nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin’in kurduğu Arusiliğin şeyhleriyle 1960’lardan vefatına kadar görüştü. Türkeş 1964 senesinde Soner Yalçın’n sıkça tekrarladığı ilişkiler halkasında yer alan Mustafa Aziz Çınar’a gider ve birlikte akşam yemeği yerler. Bir ara Türkeş şeyhe siyaset yolu ile memlekete hizmet etmek arzusunda olduğunu ifade eder. Aldığı yanıt aynen şöyledir: “Alparslan Bey, siz siyaset yapmıyorsunuz. Sizin yaptığınız vatan müdafiiliğidir. Bu yolda hizmete devam ediniz.” Türkeş – Garih dostluğu Alarko Alamsaş fabrikasında ülkücü sendika MİSK’in başlattığı grevde kendisini gösterir. Grevi sona erdirmek isteyen Garih çareyi Ankara’ya gidip Alpaslan Türkeş ile görüşmekte bulur.  Türkeş, Garih’e belirlenen bir günde Alamsaş’a geleceğini ve kendisini ziyaret edeceğini söyler. Türkeş, aradan çok fazla bir süre geçmeden Alamsaş’ı ziyaret eder. Olayın devamını Garih şöyle anlatır: Sözleştiğimiz gün ve saatte geldi Türkeş Bey. Fabrikadan içeriye onun girdiğini gören işçiler şaşırdılar. Alparslan Türkeş içeride bizlerle sohbete koyuldu; ama bilirsiniz, bu tip sohbetler kısa sürede malzeme tüketir, bizde de beş dakikada öyle oldu. Rahmetli, ‘Şimdi hemen çıkarsam konunun ciddiyeti tam anlaşılmaz; siz iyisi mi bana bugünün gazetelerini getirin’ dedi ve iki saatini fabrikada geçirdi. Dışarı çıktığında, işçiler, MHP liderini alkışladılar. Grev de ertesi gün sona erdi.

Türkeş’in Türk Musevileriyle dostane ilişkisi bu olaydan sonra da sürer. 1992 yılında Sefarad Yahudilerinin Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500 üncü yılıdönümünü kutlayan  500 Yıl Vakfı’nın etkinliklerinin açılışının yapıldığı bir toplantıda MHP Lideri Türkeş, Vakfın Başkanı Jak Kamhi tarafından büyük bir saygı gösterisiyle karşılanır. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” sloganını parti sloganı olarak benimsetmiş, milliyetçi, mukaddesatçı, Türkçü Türkeş açı­lışın onur konukları arasındadır. Sözkonusu toplantıya İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un yanı sıra Prof. Bernard Lewis de katılmıştır. Türkeş, İstanbul’un Balat semtindeki tarihi Ahrida Sinagogu’nun restore edildikten sonra gerçekleşen açılış töreninde de şeref davetlisi olarak yerini alır.

Yalçın’ın verdiği bir başka Sabetayist Tarikatçı örneği de İshak Dede. Karakaş Sabetaycı’larının önemlilerinden olan, İshak Dede Mevlevîliğe intisabından bir süre sonra Selanik Mevlevîhanesi’nin postnişinliğine yükselir. Aynı zamanda güçlü bir Sabetaycılık eğitimi de alan İshak Dede, Sabetaycı geleneği ve inancı gizliden güçlü bir şekilde sürdürür. Sabetaycılar içerisinde hahamlık (Ogan) mevkiine yükselir. Selanik’teki Sabetaycı mezarlığının bitişiğinde olan mevlevîhanenin şeyhi olarak maruf günlerde Mevlevi ayin ve erkânını sürdürdüğü gibi, bu mevlevîhanede çifte kimlikli müritleriyle birlikte gizliden Sabetaycı ayinlerine de devam eder. Mübadele sonrasında İzmir’e yerleşir.

Sabetayistlerin Kapancı koluna mensup Mehmed Esad Efendi’nin neredeyse gitmediği tarikat kalmaz: Şazelî, Kadirî, Şabanî, Nakşibendî…Yaşamı boyunca altı kez hacı olur. Sonunda, dönemin ünlü sufîsi, İstanbul Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Salaheddin Dede’ye bağlanır. Osman Salaheddin Dede daha sonra Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkmasını sağlayan en kilit isim olur. Soner Yalçın’a göre Mehmed Esat Efendi’nin Mevleviliği tercih etmesinin nedeni tasavvufun Tanrısı ile dindarın Tanrısının birbirinden mahiyet olarak farklı, ayrı olması. Dindara göre Tanrı ile âlem birbirinden farklıdır; mistik inanca göre ise vücut birliği vardır. Benzer düşünce Kabala’da da var. Kabala düşüncesi, Tanrı’nın “her şeyi” yaratıp bırakmadığını, 0 “her şey”in “Tanrı’nın bizzat kendisi” olduğunu savunuyor. Bu konu bundan sonraki yazılarımızda daha geniş şekilde açıklanmaktadır.

Başka örnekler de vardı, Musevîlik’ten dönüp Kütahya Mevlevîhanesi postnişini olacak kadar yükselen Şeyh Hasan Dede gibi.

Osmanlı dönemine ait bir başka enteresanlık da tarikatların masonluğa ilgisi.

Türkiye’nin mason kuruluşu, “Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası” belgelerinde, mason olan ünlü din adamları arasında Osmanlı Devleti’nin Şeyhülislamları Musa Kázım Efendi (1858-1920), Mehmed Ziyaüddin Efendi (1846-1917) Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) var.

Bunlardan “Nakşibendi” Musa Kázım Efendi’ye göre: “Şeriatımızda emredilen şeylerden biri de Müslüman kadınların kendilerine mahrem olmayan kimselerden örtünmeleridir ki; o da saçları dahil vücutlarını ziynetten (süsten) arındırılmış bir şeyle, şehveti celp etmeyecek bir elbiseyle örtmekten ibarettir. Eve ait vazifeleri kadına, ev dışındakileri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olamaz. Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları terbiye etmelerinden ibarettir. Çok kadınla evlilikte, insanlığa ve medeniyete aykırı bir şey yoktur. Mustafa Sabri Efendi ise Türkiye’de Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış olan mason Suat Hayri Ürgüplü’nün babasıydı ve kadınların tek başına sokağa çıkmasına bile karşıydı. “Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur.” diyordu.

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası belgelerine göre mason olan diğer din adamları; Müderris Mahmud Esad Efendi, Berlin Sefareti Başimamı Mustafa Hafız Şükrü, Sefaret İmamı Haşim Veli, bir dönem Darülfünun’da rektörlük yapan siyasal İslamcı düşünürlerin önde gelen isimlerinden, milliyetçiliğe karşı olan ve “İrşadlarınız, hizmetleriniz ’Türklük’ adına değil ’Müslümanlık’ adına olsun. ’Türkler’ hitabı yerine daima ’Müslümanlar’ hitabını kullanınız. Cengiz’in yasasını bilmek, İlhan’ın yurdunu tanımak, Altınordu’yu anmak bize lazım değil. Bize Muhammed’in şeriatı, İslam yurdunu, İslam mücahitlerini bilmek, tanımak lazım gelir.” diyen Babanzade Ahmed Naim Bey (1872-1934) vb. Siyasal İslamcı Babanzade Ahmed Naim, son devrin mutasavvıflarından Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin de damadıydı ve dinci Sebilürreşad Dergisi’nin yazarlarındandı. Bu dinci derginin arkasında masonlar vardı. Mesela babası ve kardeşi Abbas Halim Paşa gibi mason olan Sadrazam Said Halim Paşa. Bu derginin düşünce ideoloğu Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasında büyük gayretler sarfeden tarikat şeyhi ve mason Cemaleddin Afgani idi. Cemaleddin Afgani (Efgani)  (1837-1897) öyle sıradan bir mason değildi. Masonların övgü ve takdirlerini kazanmış, Kahire’deki Şarkın Yıldızı locasına 1878 de girmiş ve başkanlığına yükselmişti.

Soner Yalçın’a göre Nur hareketinin en önemli liderlerinden Fethullah Gülen her fırsatta Garih’i özel ofisinde ziyaret ediyor, birbirlerine hediye veriyorlar. Gülen amber tesbih, ipek halı Garih ise, tarihi kandil hat eserleri veriyor. İlişkileri Gülen ABD’ye gidip orada yaşamaya başladığında da sürüyor. Soner Yalçın Türkiye’nin en çok tartışılan din adamlarından biri olan Said-i Nursi’nin ve dolayısıyla Fethullah Gülen’in de Yahudi öğretisi Kabala’dan etkilenmiş olabilir mi, sorusunu soruyor kitabında. Bu etkilenme bundan sonraki yazımızda geniş şekilde incelenmektedir. BAKINIZ

Garih’in iyi ilişkiler içinde olduğu İslami kesim arasında TGRT’nin yanı sıra Türkiye gazetesinin patronu olan Enver Ören de vardır. Enver Ören, Nakşibendi Şeyhlerinden Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin manevi talebelerinden Hüseyin Hilmi Işık’ın damadıdır. H. Hilmi Işık, dışardan ‘Işıkçılık’ olarak nitelendirilen çevrenin en önde gelen ismidir. Emekli Albay Hüseyin Hilmi Işık askeri okullarda kimya hocalığı yapmıştır. Dini konularda pek çok kitabı bulunuyordu. Tasavvufu benimsemeyen İslam çevrelere karşı sert sayılabilecek görüşleriyle tanınıyordu. Bu çevrenin belirgin bir özelliği de devlete her zaman yakın bir çizgi içinde olmalarıydı. Işıkçılığın, Selefi akımlara karşı devlet tarafından desteklendiği de iddia ediliyordu.

Sabetayistler geleceğine inandıkları Mesihleri gelene kadar, yaşadıkları toplumu müslüman olduklarına inandırmak için Müslüman ismi almış, Müslümanlar gibi dini inançlarını yerine getirmiş vb ritüelleri yapıyorlardı. Bu görüntü içinde Tarikatlara, Tekkelere-dergahlara gitmek de vardı. Yoksa Yahudi Kabalasına yakın buldukları için mi sufi dergahlarına gidiyorlardı?

Soner Yalçın’ın gelmek istediği nokta şu: Türk siyasal hayatında sabetayistler sadece solcular arasında aranmamalı. Muhafazakar kesim, sağcı partilerin içinde yer alan sabetayistler ve masonlar da Türkiye’yi etkilediler. Ve açıkça şunu diyor: “Tarikatlar içindeki Sabetayistlerin varlığı ‘Sabetayistler müslüman oldular ve gizlenmek için bazı tarikatlara girdiler’ açıklaması ile yetinilecek kadar basit değil. Sabetayistler gittikleri Müslüman tarikatları nasıl etkilediler? Dergahları / tekkeleri nasıl değiştirdiler? Hangi ritüelleri aktardılar? Bunun siyasi kulvara yansıması olmadı mı ya da nasıl oldu?”

Yalçın’ın sorularının yanıtları izleyen yazılarımızda bulabilirsiniz. Bu çerçevede bir sonraki yazımızda Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkiler incelenmektedir.  OKUMAK İÇİN TIKLAYIN.

Tuncay Güney Fethullah Gülen ile

Tuncay Güney Fethullah Gülen ile

Ergenekon davasını ifadeleriyle başlatan ve kendini haham olarak tantan 1972 doğumlu Yahudi Tuncay Güney doksanlı yılların başında Altunzade’deki FEM Dersanesi’nin üst katında bulunan Gülen’in bürosunda çalışmış. Gülen cemaatininin yayın organı Samanyolu televizyonununun kuruluşunda bulunmuş. 1994 yılında “Doruktakiler” programını hazırlayıp sunmuş. Güney’in STV’de çalıştığı dönem aynı zamanda Gülen’in sekreterliğini yaptığı biliniyor. Randevularını ayarlamış, günlük işlerini görmüş. Yani Güney, Gülen’e çok yakın bir isim. Yukarıdaki fotoğrafta da 22 yaşındaki Güney Gülen’in yanıbaşında görünüyor.

Musevi-İslami Cemaat ilişkilerini incelerken gördük ki bu ilişkiler içerisinde olan Museviler’in nedense tamamı Mason. Fethullah Gülen Cemaati ile Yahudi-Mason ilişkileri, Gülen’in masonlara sempatisi, bunlardan kaynaklanan “Dinler Arası Diyalog” da bir başka yazı konusu teşkil edecek kadar dallanıp budaklanmış. OKUMAK İÇİN TIKLAYIN.

Yazımızın bu bölümünü bir soru – cevap ile sonlandıralım. Garih’in İslami Cemaatlere ilgisi sadece babasından kalma bir miras mıydı? Cevap: Hayır. Elbette ki işin içinde başka bir iş daha vardı. O da Garih’in Türkiye’deki İslami kesimin bu sayede kolayca haritasını çıkarmış ve bunu Türkiye hakkında stratejik planlamalar yapan İsrail ile ABD’deki ilgilere aktarmış olması. Büyük bir ihtimalle babasının başlattığı misyonu, devam ettirmiş olması. Bu sayede Gülen Cemaati ABD de planlanmış ve Truva atı olarak uygulamaya geçirilmişti.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

Not: Bu yazı dizisinin kategorisi dini değil siyasidir. Din ve inançlarda eleştiriyel olmaktan kaçınılırken din ve inançların siyasallaştırılması ortaya konulmaktadır. Garih’in şirketinde 1.5 yıl çalıştığım süre zarfında şirket sahiplerinin hangi dine, inanca mensup olduğu veçhesi aklıma dahi gelmedi. Zaten onlar da buna meydan vermeyecek düzgünlükte insanlardı. Dürüst masonları da aynı şekilde diğerlerinden tenzih etmek gerekir. Yukarıda da belirttiğim gibi, insanların imanı üzerinde hüküm verme hakkı sadece Allah’ındır.

Bülent Pakman, Nisan 2010. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

BU YAZI DİZİMİZİN DİĞER SAYFALARI:

Nurculuğun Museviliğe İlgisi

Garih, Gülen ve Diyalog

Ehli Kitap Mümini

Türkiye-İsrail İlişkileri

Garih Neden Öldürüldü?

DİNLER ARASI DİYALOG, ILIMLI İSLAM ve TÜRKİYE ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR  İLE İLGİLİ SAYFALARIMIZ

Twitter WidgetsFacebook Widgets
Sharjah 2011

Bülent Pakman kimdir?    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Musevi-İslami Cemaat İlişkileri için 6 cevap

  1. Geri bildirim: Üzeyir Garih, Fethullah Gülen ve Dinler Arası Diyalog « Pakman World

  2. hasan hüseyin çalışkan dedi ki:

    selam sevgiler sunuyorum. bunca yıldır okudugum kitap gazete vs bilgiler boşmuş. bu peygamber varislerinin idare ettigi cennet uatanı; kimlerin hangi maskelerle, kimlere peşkeş çektiklerini bu yazı dizilerinizle daha iyi anladım.yazılarınızı takip edecegim.teşekkür ederim

  3. Geri bildirim: Atatürk’e bu iftiralar neden? | Pakman World

  4. tahir toprak dedi ki:

    Yazının yarından çoğunu okudum,kesinlikle doyurucu ve ilginç bilgiler..Bazı konuları soner yalçındanda okumuştum ama burası daha derli toplu..Okumaya devam edeceğim fakat be erbakan hocayı çok severim ve onu anti siyonist-israil karşıtı-emperyalizm karşıtı -amerikan karşıtı ve millici olmasından dolayı severim.1996 da Hükümetini kurduktan sonrada ilk dış gezisini iran islam cumhuriyetine yapıp,ABD -NATO VE israilin paniklemesine neden olmuş,somut olarakta D8 paktını kurup,islam dünyasını emperyalist işgallere karşı birleştirmek istemişti..Uyguladığı ekonomik politikayla,havuz sistemi mesela,Uluslararası siyonist faiz sistemini panikletmiş ve rahatlarını bozmuştu..Ve bence fetula ve ulusalcılarında (sayın doğu perinçek ve adamlarının,erbakan iktidarda sallanırken sokaklara çıkıp”devrim kanunları uygulansın”diye yıpratma politikası,tamda 28 şubatçıların işine yaramıştı)destek verdiği siyonist çevreler tarafından yıkıldı!Erbakanla ilgili en önemlisorularım bunlar..Bunu çok açık net cevaplamanızı rica ediyorum..Erbakanın sadece garihle -şahsi dostluğuyla,irana gitmesi,d8,siyonizm-nato karşıtlığı,siyonist faiz-finans sistemine vurulan darbe!..Bütün bunlar cevap bekliyor..bekliyorum..selamlar

    • bpakman dedi ki:

      Necmettin Erbakan’ın söylemleri anti-siyonisttir. Mescidi Aksanın yıkılarak Süleyman Tapınağının haçlı-siyonist işbirliği ile yeniden yapılması projesini, Armageddonu vb uzun uzun anlatmıştır. Masonlar onu hiç sevmezdi. Ancak iktidarda olduğunda uluslararası siyasete uygun hareket etmiştir. Araplar özellikle Suudi Arabistan Dünya’nın 1 nolu Yahudi düşmanıdırlar güya. Ama Amerikan uşağıdırlar aynı zamanda. Siyaset onu gerektirir. Her yerde bu böyledir. Vikileaks gibi gizli belgeler ifşa edilmedikçe bu gibi konularda gerçekler hiçbir zaman ortaya dökülmez.

    • bpakman dedi ki:

      Mesela bugünkü hükümet Işid ile aynı fikirde ama bugün mecburen koalisyon kuvvetleri ile Işid’e karşı harekata katılmak zorunda kaldı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s