Stalinli Yıllar

Öncesini okumak için lütfen tıklayın: 2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKLER

Komünizmin sancıları

Bolşeviklerin toprakları kamulaştırılması ve köylüler arasında paylaştırılması aceleyle, tecrübesizlikle ve koordinasyonu gerçekleştirecek bir yönetim yapısı oluşturulmadan yapıldı. Ekonominin bütün kesimlerinde üretim düşüşü yaşandı. 1920 yılında endüstri ve ulaşım 1913’teki düzeyin ancak % 20’si kadardı. Üretkenliğe dayanan bir ücret sistem uygulanmadığı için en iyi işçiler fabrikaları terk ettiler. Kentlerden kırsal alana doğru göç yaşandı. 1917-1920 yılları arasında şehirlerin nüfusu 2.6 milyondan 1.2 milyona düştü.

Bolşevikler iç savaş sırasında  savaşı finanse edebilmek için para basma yoluna gittiler ve bu da hiperenflasyona yol açtı. Paranın değer kaybetmesi, köylülerin, zanaatkarların ve diğer üreticilerin ürünlerini para karşılığı satmaktan vazgeçmelerine yol açtı ve trampa usulü yaygınlık kazandı. Halbuki Devrimin başarısı ve ayakta kalabilmesi iç savaşın kazanılmasına bağlıydı, bunun için de finansman gerekliydi, Kızılordu beslenmeliydi.

Bolşeviklerin Kazak mezalimi

Bolşevik ihtilali sonrasında Menşeviklerle iç savaş sırasında yiyecek kıtlığı çeken Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında Kazakistan halkının hayvanları ve yiyecekleri ellerinden zorla alındı ve trenlerle Rusya’ya taşındı. “Türkistanlılar ölsün yeter ki Kızılordu savaşı kazansın” politikası yüzünden o yıllarda 1 milyon 114 bin Kazak açlıktan öldü, açıkta köpeklere yem oldular. Tarla faresi toplayabilip yiyenler hastalıktan öldüler. Karşı gelenler acımasızca öldürüldüler. 1920 Aralığında anne babası açlıktan ölen çocuk sayısı 128 bin iken 4 ay sonra 1921 Martında bu sayı 408 bine ulaştı. Bunların da çoğu açlıktan öldü. Göç edebilenler kurtulabildi.

Kızıl Ordu Rusya’nın diğer bölgelerinde hakimiyeti ele geçirdikten sonra Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, Menşevik-Bolşevik iç savaşını sona erdirdi. Ondan sonra Müslümanlara ve Türklere verilen bütün vaatler unutuldu.

Kolektifleştirmenin doğrudan bir neticesi olarak 1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü.

Stalin

Bu şartlarda kolektifleşme ancak insan hakları rafa kaldırılarak yapılabilirdi. Devrimin başında bunun için biçilmiş kaftan olan biri vardı. Stalin. Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı olan Lenin’in son yıllarında, Stalin Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri görevini üstlendi ve parti içindeki bütün yönetim makamlarına kendi yandaşlarını doldurmaya başladı. 1922 yılında felç geçiren Lenin 21 Ocak 1924 tarihinde öldü. Yerine geçen Stalin ölüm tarihi olan 5 Mart 1953’e kadar ülkeyi tek adam olarak yönetti.

Tarihin en acımasız diktatörlerinden biri olarak bilinen Gürcü Josef Stalin’in asıl adı Iosif Cugaşvili’ydi. Stalin Türk ve Müslümanlara düşmandı. yukarıda bahsettiğimiz  iç savaştaki kargaşadan yararlanarak Türk devlet ve cumhuriyetlerinin kurulmalarını hiçbir zaman hazmedememişti. Bunların tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya kararlıydı. Milli Komünistleri de tasfiye etmeye kararlıydı.  Sovyetler Birliği’nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propaganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği, kadın, çoluk, çocuk Sibirya’ya sürüldüğü, 2. Dünya savaşında yok olduğu bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya’daki ders kitaplarında, “Büyük Terör” olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

Stalinli yıllar

1929 Sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2–3 hafta içinde toplantılar düzenlediler ve köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılmaları yönünde ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra önce Kulakların (varlıklı Rus köylüleri) ve orta halli köylülerin yerlerinden ve mallarından edilmeleri işine girişildi. 5 milyon civarında aile (15 milyondan fazla erkek, kadın ve çocuk) bütün mal varlıklarını kaybetti. Erkeklerin bir kısmı kurşuna dizildi, kalanları toplama kamplarına sürüldü. Aile üyelerinin diğer fertleri ülkenin kuzey ucundaki kolhozlara gönderildiler.

Bundan sonra kolhozların oluşturulması işine girişildi. Bütün atlar 100’den fazlası bir arada olmak üzere açık alanda yağmur ve kar altında etrafları çitlerle çevrili şekilde tutuldular. İnsanlarda mülkiyet duygusunu ortadan kaldırmak için kimseye eskiden kendisine ait olan hayvanlara bakma izni verilmedi. Bütün bu hayvanların barınması ve beslenmesi için hiç bir ön hazırlık yapılmamıştı. Kimse kimin ne zaman bu ortak hayvanların beslenmesiyle uğraşacağını bilmiyordu. Herkesin tek amacı kendisine zor olmayan bir görev verilmesini sağlamaktı. Büyük ve küçükbaş hayvanların tamamının akıbeti atlarınki gibi oldu.

Kısa zamanda hayvanlar salgın hastalıklara yakalandılar ve teker teker telef olmaya başladılar. Bahar başladığında bütün kolhozlarda tam bir kaos ortamı hüküm sürüyordu. Sonuçta SSCB’de toplam büyük ve küçükbaş hayvan sayısında dramatik düşüşler yaşandı (% 50’ni üzerinde). 1929’da 36 milyon olan toplam at sayısı 1932 ortasına gelindiğinde 14 milyonun altına düştü. Ülkede doğru dürüst yollar ve otomobiller olmadığı için, demiryollarından sonra atlar en önemli ulaşım aracıydı. Dolayısıyla ülke içi ulaşım da büyük darbe yedi.

Kısa bir süre içinde sanayileşmenin ve kolhoz sisteminin olumsuz etkileri şehirlere de yayıldı. Şehirlerde tüketim malları ve gıda malları kıtlığı baş gösterdi. Her şey karneye bağlandı. İşçilere günde 800 gr., memurlara ise 400 gr. ekmek verildi. Ekmeğin kalitesi çok kötüydü. Et, yağ ve şeker çok ender olarak ve çok az miktarda dağıtılıyordu. Sonuçta yine karaborsa oluştu ve para 8–10 kat değer kaybetti.

1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında daha büyük kıyımlar yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, muhalefet üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. 1929 yılında 253 bin kulak (zengin köylü) ailesi sürgün edildi, 1930-1931 yıllarda bu rakam 381 bine ulaştı. 1932-1940 yılları arasında 490 bin kişi daha sürgün edildi. Meydana gelen açlık yüzünden o yıllarda da hayatını kaybedenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyordu.

Sultan Galiyev

Başkurt lider ve düşünce adamı Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte 1917 Ekim Devrimi’nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan’da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü’de çalışan Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman’dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği’ne katılmasında önemli rol oynadı. Beyaz Ordulara karşı sürdürülen mücadelede Türk-Tatar Kızıl Ordu birliklerini oluşturdu. Doğu cephesinin yarısından fazlasında bu birlikler savaşmaktaydı. General Kolçak kumandasındaki Beyaz Rus birliklerinin Kazan’dan çıkarılmasında ve Sibirya’dan sürülmesinde çok etkili oldu.
Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin’in ölümü ve Stalin’in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev’i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin’e göre Galiyev, Orta Asya’da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği’nden koparabilirdi. Gerçekten de ulusal komünizmin fikir babası ve kurucusu olan Galiyev Orta Asya’daki Türk halklarını birleştirerek, sosyalist ve birleşik bir Türkistan devleti kurmak istiyordu.
Üzerindeki baskı zamanla arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirdi. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi’nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova’dan atanan isimlere veriliyordu. Sultan Galiyev 1920-1923 yılları arasında Stalin’in milli soruna ve yerel özerkliklere karşı olumsuz görüş ve eylemlerine karşı en şiddetli muhalefeti yapan isim oldu. Rusya Komünist Partisi’nin sömürgeler politikasına ağır eleştiriler getirdi. Parti içinde doğulu komünistlerden bir muhalefet örgütledi. Son olarak eleştirilerini Stalin’i Veliko Ruscu (Büyük Rusya) politikalar izlemekle suçladı.

Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak yargılandı. Birçok aydın da Sultan Galiyevci damgası ile yargılandı idama mahkum oldu. 28 Temmuz 1930 da 77 kişi “Sultan Galiyevci” suçlamasıyla tutuklandı, 21’i idama, 11’i 10 yıl, 24’ü 5 yıl, 11’i 3 yıl hapis, 9’u 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. 13 Ocak 1931 tarihinde idam cezası 10 yıl hapis cezasına çevrildi. Stalin Devri’nin en korkunç yılları olan 1937–1938 yıllarında “Sultan Galiyevci”damgası vurulanların büyük çoğunluğu idam edildi. Sonunda Galiyev de 28 Ocak 1940’da Stalin’in emriyle Lefortovo Hapishanesi’nde vurularak öldürüldü.

Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990’da KGB’nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev’in aklanmasına  karar verdi. O yıllarda KGB arşivlerinin açılmasıyla birlikte Tatar yazar Renad Muhammedi, arşivlerde Sultan Galiyev dosyaları üzerinde beş yıl kadar çalıştı ve bu arşiv çalışmalarının sonucu olarak “Sirat Küpere” (Sırat Köprüsü) adlı tarihi romanını ortaya çıkarttı. 528 sayfadan oluşan bu kapsamlı roman 1992 yılında Kazan’da 5000 adet basıldı. KGB arşivlerindeki dosyalarla ilgili Muhammedi şunları yazmıştı: “Merkezi KGB arşivinde Sultan Galiyev’in dosyası ülke çapında en kapsamlı dosyalardan birisidir. Her birisi 300 ile 700 sayfa arasında olan 43 ciltlik bu facianın tarihi – sarsıcı bir gerçektir. Yazar, roman adının neden “Sırat Köprüsü” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “İster Sultan Galiyev’in özel hayatı olsun, ister Tatarların bağımsızlık arzusu, kıldan ince, kılıçtan keskin “sırat köprüsü”nden geçmekten başka hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Bugünkü durumumuz da nerdeyse aynıdır.”

Stalin’in 2. Kazak mezalimi

Kazakların Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında yaşadıkları açlık ve felakete 1921 de iç savaş sonrası  buna bir de kuraklık eklendi. Tahıl çıkmadı.

Stalin, Kazak halkını yok etme politikasını ve bununla bağlı açlık metodunu 1930-33 arasında yeniden uygulamaya başlandı. Bir taraftan sosyalist bir ekonomi düzeni oluştururken inşa edilmeye başlanan fabrika işçilerine gıda sağlamak, fabrikalara ithal edilecek makinaları satın alabilmek için buğday ihraç etmek gerekliydi. Bunun için Türkistan halkının yiyeceği tekrar elinden alınacak itiraz eden olursa mahkemeye çıkarılacaktı. Önce devletleştirme ile zenginlerin toprakları ellerinden alındı, hayvancılık yapan göçebe ve yarı göçebe Kazak halkı kolhozlarda toplatıldı. Göçebe hayatı vahşilik, cehalet ve kültürel gerilik olarak nitelendirildi. Ancak asıl sebep köylerde Ekim devriminin belirtilerinin olmaması, sınıf mücadelesinin fark edilmemesiydi.

40 milyon hayvan sayısı 1930-33 arasında 4 milyona indi. İzinsiz inek kesen hapse atılıyordu. Halk fakirleşti. O dönemde 131 bin Kazak aydını zulüm gördü, 25 bini öldürüldü. Ayaklanmalar kanlı şekilde bastırıldı. Moskova’ya erişebilen “açız” mesajlarına insafsızca “tartışmayı bırakın bize tahıl lazım” cevabı veriliyordu.

Yurt dışından binlerce yabancı mühendis ve işçi (Alman, İngiliz, Amerikan vs.) Sovyetlere davet edilmişti. Bunların ücretleri Sovyet mühendis ve işçilerine ödenenden kat kat fazla idi. Bu yabancılar kendileri için özel hazırlanan mağazalardan alışverişlerini yapıyor ve yine kendileri için hazırlanan restoranlarda yemek yiyorlardı. Kendileri için inşa edilen yerlerde yerel halktan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlardı. O dönemde yabancılara yaptırılan yatırımların bazıları şunlardı: Amerikan Ford şirketinin Gorkiy’de inşa ettiği otomobil fabrikası, Dinyeper nehri üzerinde kurulan ve zamanının dünyadaki en büyük hidroelektrik santrali. Sovyetler ayrıca yurtdışına pek çok makine ve materyal siparişi verdiler. Bütün bunlar için yüksek miktarda ödeme yapmak gerekiyordu. Bunlar için gereken kaynağı tarımdan elde etmeyi planlamışlardı. Fakat kolektifleştirme tarımda büyük bir üretim düşüşüne yol açtı. Devlet kolhozlara asgarî bir geçimlik düzeyi bırakıp geri kalan bütün tarım ürünlerine el koydu. Fakat yine de devletin eline geçen miktar planlananın çok gerisindeydi. Devlet 1930–31 döneminde yalnızca 6.1 milyon ton tahıl ihraç edebildi. Kaynak kıtlığının bedelini Kazaklar açlıkla, ölümle ödediler.

Stalin’in sanayileşmek istemesiyle başlayan ancak arka planında geleneksel Kazak toplumunu yok etme olan bu operasyon, Kazakistan’daki soykırımın uygulanışı ve boyutları insan aklının almayacağı bir korkunçluktaydı. Böyle bir politikanın Kazakistan’da uygulanabilmesi için Moskova’da Stalin olması yetemezdi, Kazakistan’da da en az Stalin kadar acımasız birinin olması gerekirdi. Kazakistan Komünist Partisi I. Sekreteri Goloscekin (Koloşekin – Goloşekin) işte bu vasıflara sahip ve gerçekten de o bu işi en ustalıkla yapabilecek kapasitedeydi. Sovyet devriminin en başından beri Lenin ve Stalin gibi liderlerle yanyana mücadele eden Goloşekin çevresinde zalimliği ve merhametsizliğiyle tanınan biriydi. Rus yazar İgor Nepein’e göre, acımasızlık Goloşekin’in kanına işlemişti.

Stalin yüzünden Kazakistan’da mevcut 40 milyon baş hayvanın 36 milyonu yani % 90’ı kırıldı. Kazak nüfusu 1897 de 4 milyon, 1917 de 6 milyondu. Bu artış hızıyla 1939 da en az 8 milyon olması gerekirdi. Ancak resmi kayıtlara göre 2.5 milyon Kazak kalmıştı. 1 milyonun göç ettiği farzedilse gerisinin açlık ve zulümden ölmüş olması gerekiyordu. Resmi kayıtlara göre 1930-1933 yıllarında açlıktan ve diğer sebeplerden ötürü toplamda 1.8 – 2 milyon (% 47,3), Kazakistan’ın doğusunda ise 379,400 insan (% 64,5) öldü. Halkın bir bölümü ise açlıktan ölmemek için Rusya’ya ve Çin’e göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin bir kısmı sınırda Sovyet askerleri tarafından öldürüldü, bir kısmı hastalıktan öldü. Onların boşalttığı topraklara daha sonra Ruslar ve özellikle sürgünlerle başka Sovyet halkları yerleştirildi. Bu yüzden Kazakistan bağımsızlığını kazandığında Kazak nüfusu % 45’in altındaydı.

Sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Tüm ölümlerin, vakaların kaydedilmediği bir gerçektir. Ancak bulunabilen rakamlar bile totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının bir göstergesidir.

1936–1937 yıllarında Kazak milli şahsiyetleri ve aydınlarının halk üzerinde bağımsızlık, Turancılık ve Pan-Türkist düşünceleri önem kazanmaya ve sahiplenilmeye başlandı.
Milli ruhu doğuran yazar ve şairlerin güçlü kalem darbeleriydi. Adeta kılıçtan etkili olan bu kalemler halkın korkularla sindirilmiş ruhlarını canlandırarak kendine getiriyordu. Ana dil, Turan egemenliği, bağımsızlık konuları tüm ülkeyi etkisi altına almaya başladı.
Bu kalemlerin başında İstiklal savaşında kendi ülkesi işgal altındayken Mustafa Kemal ve Türkiyeli kardeşlerine hitaben “Alıstagı Bavırıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiirini yazan Mağcan Cumabayev, ana dil ve Kazak halk pedagojisinin temellerini atan Ahmet Baytursunov, İlyas Cansugirov, Beyimbet Maylin, Mırjakıp Dulatov ve Saken Seyfullin gelmekteydi. Halkının gözünü açarak karanlık bir dünyada yaşamasını istemeyen ve milli duyguları perçinleyen bu kalemler SSCB hükümetince Türkçülük ve Turancılık hareketiyle halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizildiler.

Kırım da açlıktan nasibini alıyor

1921-1922 yıllarında Sovyet Rusya’da yaşanan toplam yaklaşık 10 milyon insanın hayatına mal olan benzeri görülmemiş açlık felâketin kurbanları arasında İdil-Ural bölgesinin ve Kırım’ın Türk halkları da bulunmaktaydı.

18 Ekim 1921 yılında Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Asıl büyük felâketler de bundan sonra başladı. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş yaklaşık on bin Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, tam da askerin kuru ekmeği zor bulduğu Büyük Zafer günlerinde Türkiye’den Kırım’a açlık yardımı bile gitti.

Veli İbrahim

Kırım Sovyet Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı, Veli İbrahimov Kırım Tatarlarının milliyetçi temayüllerinin en mümtaz temsilcilerindendi. Ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk dili ve edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti. Veli İbrahim ve taraftarları ülkelerinde yapılacak ziraî kolonileştirmenin şiddetle karşısındaydılar. 1927 yılında “sınıf düşmanı” “burjuva milliyetçisi” ithamıyla tutuklandı ve 9 Mayıs 1928’de kurşuna dizilerek idam edildi.

Daha bunlar iyi günler

1930’lu yılların başlarında Stalin, Kırım’da Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etti. Bunlar vaktiyle bir şekilde Türkiye’ye giderek Osmanlı pasaportu almış, ancak tekrar Kırım’a dönmüş olan Kırım Tatarları yahut onların soyundan gelenlerdi. Bu şekilde, sınır dışı edilen ve Türkiye’ye gelenlerin sayısı 5-10 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Arkasından Kulaklar (orta hal üzerindeki köylüler) tasfiye edilerek, Urallar’a, Sibirya’ya sürüldüler. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve yine açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı kıyımı devam ediyordu. 17 Nisan 1938’de İlyas Tarhan tutuklanarak kurşuna dizildi. O günden itibaren, 3 gün boyunca Akmescit’te (Simferopol) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Milli İçişleri Komiserliği Hapisanesi’nde tutuklu bulunan Kırım Tatar aydınlarının büyük bir grubu 19 Nisan 1938 tarihine kadar kurşuna dizildiler. Kurşuna dizilenlerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte aralarında Yakub Ablamitov, Yakub Azizov, Hasan Sabri Ayvazov, Osman Akçoraklı, Ramazan Aleksandroviç, Ali Asanov, Yahya Bayraşevski, Hüseyin Badaninski, Zafer Gafarov, Kerim Cemaledinov, İbraim İsmailov, Abdulla Latifzade, Fevzi Musaniyev, Yakub Musanif, Mamut Nedim, İlyas Tarhan, Server Turupçu, Seyit-Celil Hattatov ve Bilal Çagar’ın isimlerinin bulunmaktaydı. Daha bunlar iyi günlerdi. Zira Stalin Kırım Türklerinin hepsinin işini bitirmemişti.

Söz tanıkların

Leo Hoffner Kırım Almanı:Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.”

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: “Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Nazmiye Yılmaz – Kırım Tatarı: “Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: “Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Seyit Ahmet Kermençikli – Kırım Türkü: “Bizim de toprağımızı aldılar, evimizi aldılar ve nereye gidersen git. Ondan evvel o grupların bir tanesini Stalin doğrudan doğruya 29 senesinin sonunda toplayıp, Bahçesaray’dan 30’a kadar vagona yükleyip Sibirya’ya gönderdi. Onu gözümle gördüm. Hiçbir suçu olmayan insanlar. Bunlar ne yapmış 30 günden fazla adam çalıştırmış. Sonra malı, mülkü, beygiri varmış. Biraz toprağı varmış. 91 liradan, 90 lira vergi vereni hukuktan mahrum etme diye bir kanun çıkardı Stalin. Evimiz elimizden alındı, üzülmemek olur mu. Ev, köy evi ama içinde birşeyler var….Beni zaten köyde Kolhoz’a almadılar. Kolhoz kuruldu o zaman beni almadılar. ….İş başında işi veren işi idare eden Ruslar.

Baymirza Hayit – Özbekistan: “Ağabeyimin kafasını bayram hediyesi yaptılar” Ağabeyimi öldürüp, kafasını kesip bayramda anneme verdiler. Çok azap çektik. Sovyet rejiminin kötülüklerini gördük. Sonra talebelik zamanında iki dostumu öldürdüler.”

Prof. Nadir Devlet:Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.”

Patrick V. Z. Mühlen – Alman Araştırmacı: “Pek çok insan uzak bölgelerde yaşayan ırkları ve milletleri de bilmiyor. Dolayısıyla Rusların, Rus olmayan insanlarla yaşadıkları sorunlardan da haberdar değiller. Özellikle de insanların, Kafkas ırkı ve Türk kökenli insanlar hakkında yeterli bilgileri yok. Bu insanların çoğu Hıristiyan ya da Rum Ortodoks değiller. Bu insanların kendilerine ait dilleri ve kültürleri var. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki Çarlık döneminde genişleme politikasının kurbanı olan ve şiddete maruz kalan insanlar
Bu milletler Birinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Rus Çarı’nın tahttan düşmesinden sonra bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Sovyetler Birliği’ndeki bu sorunların, bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünülüyordu. Dolayısıyla bu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.”

Stalin Basmacılar’a da acımıyor

Orta Asya’da Türkistan’da 1917’de başlayan ve Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların aralıklı olarak desteğiyle 1931’e değin dışarıdan yardım alınmadan sürdürülen Basmacılar ayaklanma hareketi Stalin tarafından tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanılarak bastırıldı. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı okumak için lütfen tıklayın: https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

Kırgızistan boş geçilmedi

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildiler. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…
Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.
KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyordu. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyordu. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileriydi. Hem Aladağlar’da katledilenlerin hem de 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına anıtların da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Bundan 15 yıl sonra Cengiz Aytmatov, vasiyeti üzerine  de babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedildi.

Ahalteke itlafı

Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile komünist rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülerek “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

Stalin hiç Azerbaycan’ı ihmal eder mi?

Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan, tutuklandı, öldürüldü. Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik” ve “Anti-Sovyet propaganda” oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türkçüler, Türkçe konuşanlar yanında Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin’den farklı düşünen, isimler vardı.

Öyle ki, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda “karşı devrimcilikle” suçlandı. 1935-36 yıllarında Moskova’da siyasi muhalefete karşı kurulan mahkemelerin benzerleri Azerbaycan’da da kuruldu; 1937 yılında R. Ahundov, E. Garayev, Sultan Mecid Efendiyev, K. Musabeyov, K.Vezirov, Dadaş Bünyadzade, E. Hanbudağov gibi eski parti liderlerinin içinde yer aldığı sözde
karşı-devrimci teşkilatın, 1938 yılında da Gence’de karşı-devrimci, casus, terörist
teşkilatın açığa çıkarıldığı açıklandı.

Parti elitlerinin yok edilmesiyle başlayan kitlesel kıyım makinası kısa sürede yoksul tabakaları, etrafında olup bitenleri henüz anlayamayan işçi ve köylüleri de mengenesinde mahvetmeye başladı. Yüzlerce işçi, köylü ve aydın milliyetçilikle, halka ihanetle, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkide olmakla suçlanarak ortadan kaldırıldılar. Suçlarını itiraf ettirmek için bu suçsuz insanlara İç İşleri Devlet Güvenlik organlarında ağır işkenceler yapılıyor, mahkeme sürecinde bütün yasalar çiğneniyor, 5-10 dakikalık mahkeme sonucunda onlarca insan en ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Sovyet ceza organlarının işkencelerine katlanamayan mahpuslar kendi yakın dostlarına karşı iftiralar yöneltiyor ve böylece binlerce suçsuz insanın kanına giriyorlardı. Devlet liderleri binlerce insanın haksız yere mahvedilmesiyle yetinmeyip bazen bütün köyleri, bütün bir nesli Sovyet hükümetine karşı düşmanlıklasuçlayarak ata yurtlarından sürgün ediyorlardı. Kitlesel kıyım Azerbaycan aydınlarını da teğet geçmedi. Bunların en büyük “günahları” milliyetçilik, halk ve vatan sevgisi idi.

Kolektifleşmenin Dehşetli Yılları

1920’li yılların sonlarına doğru devletin uyguladığı sıkı iktisadi politikalar ve zorunlu kolektifleştirme uygulamaları hem tarımsal üretimin azalması hem de köylülerin ayaklanmaları sonuçlarını doğurdu. 1930 yılında Azerbaycan’ın Nuha-Zagatala, Nahçivan ve Gence vilayetlerinde çıkan isyanlar SSCB yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.  Kolektifleştirme sırasında tüm köylüler SSCB’nin uzak bölgelerine sürgün edildi binlerce insanın malına el konuldu, siyasi hakları ellerinden alındı. On binlerce insan kolektifleştirmeye kurban gitti, kurşuna dizildi, suçsuz yere hapis cezasına mahkum oldu. Böylece 1929 yılından itibaren devletin uyguladığı kolektifleşme politikası Azerbaycan köyü için faciayla sonuçlandı. Binlerce insan ata topraklarından sürgün edildi, köyler dağıtıldı ve insanlar yok edildi.

Türklük yok

1930’lu yıllarda Stalin’in müdahalesiyle Azerbaycan Türklerinin ismi Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkçesi ise Azerbaycan dili olarak adlandırılmaya başlandı, camiler kapatıldı ve dini tören ve bayramların kutlanmasının yasaklandı Azerbaycan halkını kendi tarihsel kökenlerinden ve milli değerlerinden koparmak hedeflendi.

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan’da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar Azerbaycan’da 70 bin kişi hayatını kaybetti. O arada Güney Azerbaycan’a kaçak geçebilen bazı milliyetçi aydınlar  oradan deve kervanlarıyla Türkiye’ye iltica edebildiler. Onlardan biri de ODTÜ eski Rektörü Prof. Dr. Nuri Saryal ve babası Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hoca. Hikayelerini bir başka sayfamızda bulacaksınız: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor: “1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan’da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

Stalin-Beriye kollegyasının Azerbaycan’daki cellâdı Bagirov, Stalin öldükten ve Beriye kurşuna dizildikten sonra Kuruşçev zamanında tutukla­narak Bakû’de muhakeme edilirken yanındaki Ermeni yardımcılarını göstererek: “Bunlara uyarak 29 bin Azerbaycan aydınını imha ettim” itirafında bulunmuş­tur. Bu 29 bin aydın, (Bagirov’un itirafına göre) “bir period” temizlemenin bilanço­sudur. Çünkü “toplu öldürmeler” Sovyetlerde devrelere ayrılmıştır. Bu gerçek göz önüne alınırsa Azerbaycan İstiklâl Mücadelesi’nin verdiği kurbanlar hakkında an­cak bir fikir edinilmiş olur. ”

Ahmet Cevad

Azerbaycan’ın milli bağımsızlık ve hürriyet şairi, Milli Marşının yazarı Ahmed Cevad, 1920’de Bolşevik işgalinden sonra, karşı devrimcilik gibi asılsız suçlamalarla tutuklandı ve askeri mahkeme kararıyla ölüm cezasına mahkum edildi. 1937’de kurşuna dizilerek öldürüldü. 1955’de SSCB başsavcısı Ahmet Cevat’a karşı ileri sürülen bütün suçlamaların asılsız olduğunu belirtti ve ölümünden sonra beraat kararı verdi. KGB baskısı altındaki ailesi de ancak 1950’den sonra zindandan kurtulabildi.

Mikail Müşfik

Sovyet-Stalin zulüm rejiminin 31 yaşında şehit ettiği Mikâil Müşfik, Azerbay­can’ın (komünist dönemindeki) üstün değerde “gençlik güzellik şairi” sayılmaktadır. Bir buçuk aylık bebek iken annesini, altı yaşında da babasını kaybeden Müş­fik, esasen aç, bakımsız, şefkatsiz bir çocukluk, yoksul, azaplı bir gençlik dönemi yaşadı. Bakü Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Müşfik, Bakû’da yedi yıl öğretmenlik yaptığı sırada, çok sevilen duygulu ve millî eğilimli şiirleri ile tanın­dı. Bu yüzden “ küçük burjuva şairi” olarak rejimin gözüne batmaya başla­dı. Nihayet Stalin- Beriye İkilisinin hazırladığı 1937-1938-1939 “büyük temizleme harekâtı” plânının üçüncüsü gereğince 1939’da şehit edildi. Asıl öldürülme gerek­çesi Müşfik’in “Ölkem” dediği vatanına ve milletinin değerlerine bağlı oluşu idi.

Karaçaylılara da mezalim

1920’de Karaçay-Malkar Kızılordu tarafından işgal edilerek “Sovyet” sistemine dahil edildi. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk bölgesi idaresi altına alınarak kasten bölündüler. Böylece tarih, kültür, etnik köken ve dil açısından Karaçaylılarla bir olan Malkarlılar sunî ve uydurma bir etnik isim olan Balkar adına katılmış oldular.
Karaçaylılar 1920-30’lu yıllarda kolektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetlerin kolektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti. Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendirildiler.

Cabbar Aybaz: ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz’ın varlıklı ailesi komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybetmiş; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderilmişler. Cabbar Aybaz anlatıyor “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” Aybaz’ın ailesinden bir dönem 17 kişi hapiste yatmış, bir abisi hapse düşmemek için yıllarca kaçmış ve kendisinden bir daha hiç haber alınamamış.

Fatıma Abayhan – Nalçik doğumlu – Balkar: ” Komünist olmayanlar sürgüne gönderiliyordu. Ben 6 yaşındaydım. Bir gece ellerinde silahlarla askerler geldi. Yanınıza 20 kiloluk eşyanızı alın, oyalanmayın dediler. Herkes o kısa zaman içinde alabildiğini aldı. Direnenleri silahla tehdit ediyorlardı. Bizim ailemizi de götürdüler. Fakat bir ablamı almadılar, onun kocası askeri hastanede doktordu, komünistti kendisi. Binlerce Karaçay ve Balkar’ı hayvan vagonlarına doldurarak götürdüler Sibirya’ya. Hava koşulları ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok insan öldü. Zaten bize soykırım yapmak için götürdüklerini biliyorduk, becerdiler de bunu…

Doğru düzgün yemek verilmiyordu bize, verildiğinde de çok kötü bir mısır çorbası veriyorlardı, aç kalmamak için mecburen onu içiyorduk. Annem ve babam o koşullara, soğuk havaya dayanamadılar ve altı ay sonra öldüler. Annem ve babam gibi birçok insan soğuktan öldü Sibirya’da. Bir sene kaldık Sibirya’da, sonra geri döndük. Bizi yine aynı şekilde hayvan vagonlarına doldurup getirdiler, istasyona bırakıp gittiler.Herkes korkuyordu bizden. Komünizm suçlularıyla muhatap olursak bize de mi bir şey yaparlar diyerek uzak duruyorlardı. Hastalıklıydık birçoğumuz da, kendilerine hastalık bulaşmasından da korkuyorlardı. Geldiğimizde kalacak bir evimiz yoktu. Köyde altı topraktan bir evimiz vardı, sürgüne gitmeden önce köye taşınmıştık, hayat daha kolay diye. Bir gün gelip o toprak evi bile aldılar elimizden…

Tek oda bir evde yaşamaya başladık. Pompalı gaz ocağıyla ısınmaya çalışırdık. Dışarıda da herkesin hayatı zordu. Her şey sayıyla verilirdi ama kimseye yetmezdi. İşe gidenler aç giderdi, okula gidenler aç giderdi. Ama komünist olanların hayatı güzeldi, hepsi güzel dairelerde kalırlardı.

Dini yaşam kesinlikle yasaktı. Yaşlılar namaz kılacakları zaman, çocukları dışarı çıkarırlardı, kimse görmeden kılarlardı. Cenaze namazı da kıldırmazlardı, ölülerimizi de evde yıkardık… Aynı şekilde papazlara da zulmederlerdi, birçok papazı da dinlerinden vazgeçmedikleri için sürgüne gönderdiler.

Okullarımızda dini inançlarımızı yok ederlerdi, öyle eğitim verilirdi. İnançlı olanlar da zamanla korkularından, başlarına bir şey gelmemesi için vazgeçerlerdi dinlerinden.Eğitim bedavaydı, herkes istediği yerde okuyabilirdi. Sadece Hukuk Fakültelerine komünist olmayanları almazlardı.”

Kalmuklara mezalim

Kalmuklar (Kalmıklar) Moğolistan’ın batısından Doğu Türkistan’ın kuzeyine kara olan bölgede yaşayan bir Moğol kavmi olan Oyratlar’ın 17. yüzyılda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin (Doğu Türkistan) kuzey yarısını oluşturan Cungarya’dan Hazar Denizi’nin batısına göç etmiş olan  koludur. Üstün askeri vasıflarıyla tanınırlar. Çoğunlukla Budisttiler.

Ekim Devrimi’nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan Kalmuklar Rusya sınırları dışına kaçtılar. Kalmuk diasporası Türkiye’de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa’ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırdı, on binlercesini idam etti. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı, Kalmuk dini metinleri yakıldı. 1932-1933 yılları kollektifleşme döneminde yaklaşık Kalmuklardan da 60.000 kişi açlıktan öldü.

Holodomor

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirmenin tarımda üretimin azalmasına yol açmasıyla yaşanan kıtlık Ukrayna’da da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Stalin tarafından açlığa mahkum edilen Kazaklar, Kırımlılar gibi Rus ırkından olmayan Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle” suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde “açlıkla öldürmek” anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor.

O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu. Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932’de 1 milyon 700 bin, 1933’te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin’i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin’i “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten” suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Bu Ukrayna nüfusunun % 25’iydi. Ancak pek çok araştırmacı o dönemde Ukrayna ve Rusya’da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor.

Katyn Katliamı

1940 yılında SSCB tarafından yapılmış etnik katliam. Katyn Ormanı Katliamı olarak da bilinir. Sovyet lideri Josef Stalin’in emriyle yaklaşık 22.000 Polonyalı subay ve sivil bu katliam sırasında başlarına birer kurşun sıkılmak suretiyle infaz edildi.

1 Eylül 1939 tarihinde Almanlar Polonya Seferine başlamadan önce Ağustos ayında Sovyetler Birliği ile saldırmazlık paktı imzaladı. Molotov-Ribbentrop Paktı olarak bilinen bu anlaşmanın konularından biri de Polonya’nın geleceğiydi. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile 1 Eylül 1939’da Almanya batıdan, 17 Eylül’de ise Sovyetler Birliği doğudan Polonya’ya saldırıya geçti. Bu şiddetli saldırılara daha fazla dayanamayan Polonya Ordusu teslim oldu, ülke Ruslar ve Almanlar tarafından paylaşıldı.

Polonya’nın teslim oluşundan sonra SSCB, Polonyalı subayları esir kamplarında topladı. 5 Mart 1940 tarihinde dönemin NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) Şefi Lavrentiy Beria’nın Stalin’e gönderdiği bir raporda, Polonyalı subayların oluşturduğu potansiyel tehlike yüzünden infaz edilmeleri gerektiği tavsiye ediliyordu. Stalin, bu tavsiyeyi kabul ederek infaz emrini verdi ve çoğunluğu subaylardan oluşan Polonyalı esirler başta Katyn Ormanı olmak üzere Kalinin ve Kharkiv’de infaz edildi.

Ne var ki Alman-Sovyet ittifakı kısa sürdü ve 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliğine saldırması ve hızla Rusya’nın içlerine ilerlemesi ile Almanlar 1943 yılında Katyn Ormanındaki toplu mezara ulaştı. Almanlar bu durum karşısında derhal propaganda ekiplerini, kameramanlarını, savaş muhabirlerini ve olaya tanıklık etmesi için orada bulunan herkesi Katyn Ormanına götürdü. Yapılan otopsiler sonucunda infaz edilen esirlerin hemen hepsi başlarının arkasına birer kurşun sıkılarak öldürüldüğü görüldü.

Bazı komünistler bunların Nazi propagandası olduğunu kuşkusunu yaratmaya çalıştılar. Ancak 1990 yılında Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un katliamı kabul etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından, 1992 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in, Polonya Devlet Başkanı Lech Walesa’ya Stalin’in imzaladığı emrin orijinal belgelerini takdim etmesiyle ortada kuşku falan kalmadı.

Saha Türkleri

1917 Komünist İhtilalinden sonra Saha milliyetçileri komünizmin hakimiyetini tanımadılar. Karşı ihtilalciler 20 Kasım 1917′ de Saha Halkının Huzurunu Koruma Komitesi’ni kurdular. 28 Mayıs 1918 tarihinde Kızıl-Ordu birlikleri Ridzinsky komutasında Yakutsk şehrine harekete geçti. 1 Temmuz 1918’de üç saatlik bir çarpışmadan sonra Yakutsk şehrine girdiler. Hemen ertesi gün Yakutsk’ta sıkıyönetim ilan edildi. Saha Türkleri tam anlamıyla eski Sovyetler Birliğinde olup-bitmiş bütün baskıların acısını yaşadılar. Bilhassa yerli aydınlar birkaç defa topyekun ortadan kaldırıldılar. Yıllarca Saha Türklerinin bütün zenginlikleri hemen hemen Moskova’ya aktarıldı. Ham maddeyi işleyen sanayinin olmayışı Cumhuriyetin mali durumunun da zayıf olmasına sebep oldu. Sovyetler Birliğinin toplam gelirinin sadece % 1′ i Saha Yeri’ne aktarıldı. Ayrıca yerli halk sosyo-ekonomik gelişmenin sevk ve idaresinden de uzaklaştırıldı. Eski Sovyetler Birliği’nin elmas üretiminin % 99.8’i Saha Cumhuriyeti’nde gerçekleşmekteydi. Bu taşların bir gramı bile cumhuriyette kalmıyordu. Hepsi Rus hazinesine aktı.

Ruslaştırma

Bolşevik Devrimi’nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer “sovyet insanına” dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını “sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan” bireyler olarak tanımlıyordu.

Bu tanımı yerleştirmek açısından Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu. Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya’da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasiblerini aldılar. Orta Asya’daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı.  Türklere Kiril alfabesi zorunlu hale getirildi. Anadil, din ve bütün ibadetler, oruç, sünnet, kurban, bayram, namaz yasaklandı. Camiler ahır yapıldı, minareler yıkıldı. Dini kitaplar yakılarak yok edildi. Medreseler kapatıldı. İmamlar tutuklandı, öldürüldü.

Ruslaştırma sonucu Türkler kendi yurtlarında azınlık durumuna düştüler. Stalin döneminde iktidarın mutlak sahipleri olan Ruslarla Türkler arasında müthiş bir uçurum oluştu.

Tarih baskısı

1930’lu yılların ortalarından itibaren Bolşevik rejimin ülkede hegemonyasını
tamamen kurmasından sonra eski nesil tarihçilere baskı daha da arttı,
tarihsel gerçeklere Marksist pencereden bakmayan tarihçiler Pan-
Türkist, Troçkist, Zinoviyevci, Buharinci, milliyetçi ve yabancı devlet ajanı
olmak gibi argümanlarla suçlanarak hapsedildiler, sürgüne gönderildiler ya
da kurşuna dizildiler. Ulus tarihi yerine vatan tarihi anlayışının yani SSCB vatanı anlayışının yerleştirildiği bu dönemde bizzat Stalin tarafından tarihi çalışmalar sansürlenerek ve çarpıtılarak tarihsel yorumlar siyasi rakiplere karşı kullanılacak “körelmiş bir siyasi araca” dönüştürüldü. Yeni oluşturulan bu tarih anlayışının dikkat çekici bir yönü Deli Petro ve Korkunç İvan gibi Rus Çarlığı’nın önemli
şahsiyetlerinin övülmesiydi.

Büyük Temizlik

Bütün bunlar yetmedi. Stalin, 1937’de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir “siyasi temizliğe” girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin’in önyargıları yüzünden, topyekun cezalandırıldılar. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar da nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybettiler.
Stalin mutlak hakimiyetine karşı gelen her türlü muhalefeti despotizmle yok etti. Hapsederek, zindanlara kapatarak, idam ederek, Sibirya’ya sürerek. Türk milli aydınlarını yok etti. 24 bin Orta Asya Türkü öğretmenden 13 bini tutuklandı. 1920-1939 yıllarında Kazak aydınlarının %85-90’ına “Pantürkist” damgası vurularak yok edildi. Bu, Kazak halkının tarihinde benzeri görünmemiş aydın katliamıydı. Türklerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamalardan büyük darbe yedi.
Bolşevik Devrimcileri Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamenev bu sürec içinde tasfiye edildiler. Bolşevik Devrimi liderlerinden Troçki 20 Ağustos 1940 tarihinde, Stalin’in talimatıyla Sovyet Gizli Polisi GPU tarafından düzenlenen bir suikast sonucu Meksika’da öldürüldü. Komünist Parti içinde “sağ veya sol sapmayla” suçlanan eski liderlerin tamamı ise 1930’lu yıllarda mahkûm oldu, Stalin tarafından idam ettirildiler. Özellikle eski Bolşeviklerin yargılanması ve cezalandırılması sırasında Moskova’da 1936-1938 yılları arasında yapılan duruşmalarda Bolşevik Partinin eski önderlerine zorla akıl almaz suçlamalar yapıldı, kendilerini emperyalist devletlerin ajanları ya da Troçkist olarak ifşa etmeye zorladılar. “Büyük Temizlik” adıyla toplumda geniş yankı bulan tasfiye hareketi sonucunda, özellikle partide Stalin ve ekibi Molotov, Voroşilov, Kaganoviç, Beria hakimiyetlerini kurdular.

Gulag

Gulag Sovyetler Birliği hükümetinin cezai çalışma kampları sistemine verilen ad. Sovyet rejimi karşıtı unsurların (siyasi suçlu) hızla kovuşturulması ve toplumdan soyutlanması için 25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bir tür yargı ve infaz sistemiydi. Zaman içinde Sovyetler Birliği’nin birçok yerinde çok sayıda çalışma kamplarını da bünyesinde barındırdı. Batı dünyası Gulag kavramını ilk kez Aleksandr Soljenitsin’in Gulag Takımadaları kitabıyla tanıdı.

İbrahim Salahov

Yaşanan zulüm ve baskıları, hapishane, çalışma kampı ve sürgünü kaleme alan insanlardan birisi Tatar yazar İbrahim Salahov’tur (1911–1998). “Karşı devrimci milliyetçi örgütünün aktif üyesi”, “Halk düşmanı”, “Sovyet Hükümetini yıkarak Büyük Turan Devleti kurmak için hazırlıklarda bulunma” suçlarıyla İbrahim Salahov 1937 yılında yakalandı ve 10 yıl sürgün ile cezalandırıldı. 10 yıl Kolıma Madenlerinde çalışan ve burada bir ayağını kaybeden Salahov, yaşadıklarını “Kolıma Hikeyelere” (Kolıma Hikâyeleri) başlıklı romanında açık yüreklilikle kaleme aldı. Roman 1957–1981 yılları arasında yazılmış olsa da ancak 1988 yılında “Kazan Utları” (Kazan Otları) Dergisinin 4–6. sayılarında “Taygak Kiçü” (Kaygan Geçit) adı altında yayımlandı. Daha sonra 1989 yılında “Kolıma Hikâyeleri”  adıyla kitap olarak Kazan’da basıldı. İbrahim Salahov’un “Kolıma Hikâyeleri” bir otobiyografik roman olmanın dışında dokümanter bir eserdir.

İtiraf

Sovyetlerin Stalin’den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin dönemi uygulamalarını ağır sözlerle eleştirdi. 50 yıl gizli kalan konuşmasında Stalin’in döneminde işlenen suçları açıkladı Stalin’in devrimci olmadığını söyledi. Özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınadı ”Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü savundu. Stalin’i, Almanlarla işbirliği yapmakla suçladı, Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ”başarısız ve kararsız” bir kişi kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savundu. Milyonlarca insanın Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel olarak değindi; kendilerini Komünist Parti’ye adayan insanların bir anda ”vatan haini” suçlamasıyla idam edilmesi kınarken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altını çizdi. Kruşçev’e göre Stalin ”Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi”.

Nikita Kruşçev Kongrede ”Tek Adam” sisteminin sonuçları hakkında delegelere şu bilgileri verdi:
Stalin’in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti’ye adadı, savaşlara katıldı. Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı. Stalin, Lenin’in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı.”

Stalin’in tavuğu

Stalin kurmaylarına iktidar dersi vermek için bir tavuğunu tüylerini canlı canlı yolar. Sonra serbest bırakır. Üşüyen tavuk ısınmak için ocağa koşar, çıplak gövdesi yanar. Pencereye koşar üşür. Tavuk çaresiz ısınmak için yine Stalin’in kucağına gelir. Stalin kurmaylarına seslenir: “Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir.”

Lenin- Stalin döneminde açlık, sürgün ve soykırımda ölen, öldürülen yaklaşık 47 milyon kişinin 30 milyona yakınının Müslüman Türkler olduğu tahmin ediliyor.

Stalin bitmez

Buraya kadar Stalin’in sadece 2. Dünya savaşına kadar olan yıllarında, özellikle Türklere karşı mezalimlerini anlattık.  Bu insanların Stalin rejimi altında daha çekecek çok çileleri vardı.

Devamını okumak için lütfen tıklayın: BARBAROSSA HAREKATI

KAYNAKLAR YAZI DİZİSİNİN SONUNDA VERİLMİŞTİR.

Bülent Pakman. Nisan 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Bülent Pakman’ın video arşivi:

Bülent Pakman youtube video kanalı 1

Bülent Pakman youtube video kanalı 2

Bülent Pakman dailymotion video kanalı

Stalinli Yıllar için 2 cevap

  1. Geri bildirim: Kurtuluş Savaşına Sovyetler ne katkıda bulundu, Taksim Anıtında Rus Generaller mi var? | Pakman World

  2. Geri bildirim: 2. Dünya Savaşındaki Türkler | Pakman World

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s