Yemen

Yemenlileri ilk olarak Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde tanımıştım. En dikkat çeken özellikleri bazılarının pantolon yerine giydikleri, kareli deseni masa örtüsüne veya peştamala benzer İskoçların Kilt tarzı eteklikleri ve çok zayıf olmaları idi. Yaptıkları en iyi iş bekçilikti. Çok dayanıklı insanlardı. Bir keresinde misafir olarak gittiğim Özdemir İnşaat Riyad bürosuna eşya getiren bir Yemenli hamalın parmağının ucu koptu. Adamın yüz ifadesi bile değişmedi. Sadece “müsteşfa” yani hastane dedi. Adamı hemen arabaya atıp hastaneye götürdüler. 1984-86 arasında Suudi Arabistan’ın Abha – Gizan kentleri arasında Tekfen’in büyük bir projesinde çalıştım. Abha Suudi Arabistan’ın Assir bölgesinde ve Yemen ile upuzun bir sınırı var. Her yer sert, bazan çatlaklı kayalık ve jeolojik açıdan  dünyanın en eski toprakları buralar. Assir’de kilometrelerce uzunluğunda özel mimarileriyle Osmanlılara ait gözetleme kuleleri var.

Hepsi bakımsız ve yer yer yıkılmaktaydı. Bunları Yemen’den gelen saldırılardan haberdar olmak üzere Osmanlı ordusu yapmış. Birbirleriyle haberleşme mesafelerinde. Aralarda kaleler ve oralarda şehit olan askerlerimizin mezarları da var.

İşimiz Abha’dan Yemen sınırındaki Jizan kentine kadar uzanıyordu. Bu arada Yemen’den de ek bir iş aldık. Bu işin elemanlar dahil tüm desteğini bizim şantiye sağladı. Bizim verdiğimiz malzemeler ve eleman destekleri sayesinde iş zarar gösterilmedi. Gidip gelenler maceralarını anlatırlardı. En ilginci “gat” adı verilen ot idi. Diğer Arap ülkelerinde uyuşturucu olarak kabul edilen ve kullanımı yasak olan gat’ı Suudi Arabistan’a sokmanın cezası idamdır. Zaten  Jizan yakınındaki Suudi Arabistan-Yemen sınır kapısında Suudi askerlerin baktıkları ve aradıkları iki şey Gat ve Kalaşnikof idi. Gat hakkında ayrıntılı bilgileri bir başka sayfamızda verdik: Okumak için lütfen tıklayın.

Kasım 1979 Kabe baskınını gerçekleştirenler arasında çok sayıda Yemen’li olması Suud krallığının Yemenlilere karşı tavır almasına neden olmuştu. Daha sonra Yemen hükümetinin Saddam’ı desteklemesi bardağı tamamen taşırdı ve Yemenliler Suudi Arabistan’dan kovuldular.

Kalaşnikof demişken akla gelen Yemen’de 100 kişiye düşen silah oranının 54.8 oluşu. Silahların kayıt edilmesini gerektiren ve kamu alanında taşınmasını yasaklayan yasalara rağmen, silahlar Yemen’deki hayatın en vazgeçilmez parçalarından biri. Açık alanda kurulu pazarlarda, kalitesine göre 500-1,500 dolar fiyat aralığında bir Kalaşnikov alabilirsiniz. Yetmezse, rahatlıkla RPG elde etmeniz de mümkün. Her yıl, silahla bağlantılı olaylar yüzünden yaklaşık iki bin Yemenli hayatını kaybediyor. ABD’nin, teröristler için sığınak olarak belirttiği Yemen, silahsızlanma açısında hiç ümit vermiyor.

2005 de Vinsan Türk inşaat şirketinde Yemen için bir yol teklifi hazırladım. Arapça bilen mühendis arkadaşımız  gitti oraları gördü. Her yer kayalıkmış. Bizim Abha’nın olduğu Asir bölgesi de öyleydi. Sonunda İTÜ mezunu gayet iyi Türkçe bilen Yemen’deki kontak mühendis komisyoncu adamımız teklif bedelini çok yüksek buldu. Bu arada oralarda yol inşaatı yapmakta olan bir başka Türk şirketinden yeni ayrılmış bir mühendis ile konuştum. Bana yol birim fiyatları ve maliyetleri hakkında çok iyi bilgiler verdi ve o fiyatlarla bile firmanın batmak üzere olduğunu söyledi. Bunun üzerine Yemen defterini kapatmak zorunda kaldık.

Yine yakın zamanda Yemen’de bir önemli ihalede birinci gelen Metalex Türk inşaat firması aradan bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen 2009 yılı sonu itibarıyla sözleşmenin imzalanmasını beklemekteydi. Anladığım kadarıyla sonra ihale iptal olmuş. İhaleler ancak üst düzey yetkililere rüşvet ve aradaki Yemenlilere komisyon vererek alınabilmektedir.

Bu arada çok sevdiğim Muş’lu arkadaşlarım kızmasın ama bizim meşhur Yemen Türküsündeki “Burası Muştur, yolu yokuştur, giden gelmiyor acep ne iştir” satırlarının aslı “Burası Huştur, yolu yokuştur, giden gelmiyor acep ne iştir” dir. Huş Yemen’dedir.

Yemen’in yakın tarihi

İmam Yahya liderliğinde Osmanlı İmparatorluğu’na isyan bayrağı açan Yemen, I. Dünya Savaşı’nın sonunda imparatorluğun elinden çıktı.  1919 yılında Osmanlıların ülkeyi terketmesinden sonra İmam Yahya, Sevr antlaşması ile Yemen’in yasal yöneticisi olarak kabul edildi, ancak hem kendisi, hem de oğlu kendi dönemlerinde ülkeyi dış dünyaya kapattıkları için fazlaca sevilmediler. İmam Yahya’nın sarayını gezmek istiyorsanız tıklayın: http://wp.me/PAexV-3FE

Dış güçlerinde desteğini alan pek çok ayaklanma sonucu 1962 yılında askeri bir darbe yapılarak ülkenin kuzeyinde  Yemen Arap Cumhuriyeti ilan edildi. Ali Abdullah Salih, 1978’den 1990’a kadar Yemen Arap Cumhuriyeti’nin (Kuzey Yemen) Devlet Başkanı olarak görev yaptı.

İngilizlerin Yemen’e olan ilgisinin en önemli nedeni tabii ki ülkeden geçen ticaret yolları ve ticaretin yarattığı zenginlik. 1839 da Yemenin güneyi Osmanlı yönetiminden çıkıp İngiliz hakimiyetine girdi.  İngilizlerin her yerde yaptıkları gibi karışıklık yaratıp 1967 de ülkeyi terketmelerinin ardından Aden merkezli Güney Yemen Halk Cumhuriyeti 30 Kasım 1967 de bağımsızlığını ilan etti. Ancak İngiltere vermeyi taahhüt ettiği tazminatı hiç bir zaman ödemeyince, yeni kurulan bu devlet sosyalist ülkelerin yörüngesine girmek zorunda kaldı. 1969 yılında yapılan bir darbe ile ülkede Sovyet tarzı bir yapı kurmak isteyenler iş başına geldi ve 1970 de Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Sovyet bloğunun çökmesi sonucu Güney’in gerekli mali desteği alamaması ve iki ülkenin sınırında bulunan Jawf bölgesinde petrol bulunması iki ülkeyi zaman içinde birbirine yaklaştırdı ve  1990’da Kuzey ve Güney Yemen resmen birleşti. Salih birleşmeden sonra devlet başkanlığı görevine devam etti. Arap Baharı’nın etkisiyle Salih’in dikta rejimine karşı 2011’de halk ayaklanması başladı. Aylar süren ayaklanmanın sonunda Salih, 33 yıllık iktidarını bırakmak zorunda kaldı. Salih’in eski yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi, 21 Şubat 2012’de yapılan seçimle cumhurbaşkanı seçildi.

Aşağıdaki satırlar Ayşegül (Taştaban) Zaman’ın  http://mavilimon.blogspot.com/search/label/Yemen web sayfasından derlenmiştir:

2005 yılı Şubat ayında Yemen’e gitmeden önce, benim de ülke hakkında bildiklerim, orada yitirilen evlatlar için yakılan türküler ve geç gelen kahveler için söylenen standart cümle ‘ne o kahve, Yemen’den mi geliyor ?’ dışında çok fazla değildi.

Abu Dhabi üzerinden, Yemen’in başkenti Sanaa’ya doğru uçarken heyecanlıydım, çöle ve sıcağa gittiğimizi düşünüyordum. Bu ülke hakkında ne kadar az şey bildiğimi ise havaalanına iner inmez anladım. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur karşıladı bizi. Su birikintilerinin üzerinden atlayıp, ıslanmamaya çalışırken, bu kum rengindeki şehir beni anında büyüledi. Dükkanlarda satılan günümüz ürünü mallar ve tabelalar olmasa hakikaten hep yazıldığı gibi bir kaç yüzyıl öncesine geldiğimi düşündüm. Otel’de durmanın ne gereği var deyip ıslak havaya aldırmadan, şehrin eski kısmına doğru ilerlerken hava kararmaya başlamıştı. 3-4 katlı, kerpiçten yapılmış, pencerelerin etrafı ve çatı kenarları beyaz kireçle süslenmiş evleri, havanın kararmasıyla yakılan lambaların, renkli vitray camlardan dışarı süzülen rengarenk ışıklarının etkisi ile kafamda çamurdan yapılma saray gibiler diye nitelerken, daha bu ülkede çamurdan yapılma gerçek sarayların olduğundan bi haberdim.

VADİ DAR

Yemende ki ilk tam günümüzde Sanaa’nın 20-25 dakika uzaklığında ki Vadi Dar’a bakan yüksekçe bir tepeye gittik. Burası tatil günleri Yemenlilerin aileleri ile geldiği bir tür mesire yeri gibi. Günlerden Cuma ve ülkede hafta sonu tatili olduğu için etraf kalabalık ve seyredilecek çok şey var.

Etrafta çok daha fazla sayıda erkek var, erkeklerin kıyafeti uzun beyaz bir elbise ya da bellerine sardıkları bir peştamal, üzerlerine giydikleri bir ceket ya da gömlekten oluşuyor. Başları ise genelde yerel eşarplarla sarılmış. Ama olmazsa olmaz aksesuar ‘cenbiye’ adı verilen ve sürekli bellerinde taşıdıkları hançerler. Sünnet olup erkekliğe adım attıklarından, ölünceye kadar bellerinde taşıdıkları adeta bir erkeklik simgesi. Çok daha teknolojik olanlar cenbiyelerinin yanına cep telefonlarını da asmışlar. Söylendiğine göre bir kez kınından çıkan cenbiye, kana bulanmadan tekrar yerine konmazmış. Allahtan bizim gördüklerimizin hepsi yerli yerindeydi.


Yemenli kadınlar ise tamamen siyahlara bürünmüş, sadece ince bir çizgi halinde gözleri açıkta. Genellikle şehirdeki kadınlar kendi söyledikleri şekliyle siyah ‘şarşaf’ a bürünürken, kırsal kesimdekilerin bir kısmı, yerel bir örtünme biçimi olan ‘sitarah’ a sarınmışlar. Örtünme biçimi aynı olsa da, burada çok renkli bir masa örtüsünü andıran bir örtü var. Çarşafa göre kesinlikle çok daha hoş. Genellikle Afrika kökenli yabancı kadınların ise yüzleri açık.


Sabah saatleri ilerledikçe kalabalık daha da artıyor, ve birden davul sesleri gelmeye başlıyor. Biz de kalabalıkla o tarafa doğru koşturuyoruz. 7-8 erkek ritim tutan bir davulun eşliğinde, dönerek ve ellerindeki cembiyaları sallayarak dans etmeye başlıyorlar. Demek ki cenbiye nin kanlanmadan kınına dönebileceği yerler de varmış. Bir cümbüş bir cümbüş ama kadınlar tüm olan biten bu şamatayı biraz daha uzaktan izliyorlar.Omuzunda atmacası ile etrafta dolanan bir adamı seyrederken, birden en yeni elbiseleri, kırmızı altın sırma süslü kuşağı ve şalı ile yakışıklı bir damat geliyor alana. Güleryüzü ile tüm sorularımıza cevap veriyor ve fotoğraf çekme taleplerimize olur diyor. Gelin Hanım arkadaşları ile beraber evde akşam ki düğüne hazırlanıyormuş. Yemenliler gerçekten de çok sıcak insanlar, bir kadın olarak bu ülkede seyahat ederken en ufak bir olumsuzluk ya da tacizle karşılaşmadım. Hele adımın ‘Ayşa’ olduğunu öğrendiklerinde ise, bütün yüzler daha bir güldü, ve adeta bütün kapılar açıldı.

HADRAMUT VADİSİ

Başkent Sanaa’dan sonra Yemen bize daha başka sürprizler hazırlamaya ve kimi beklentilerimizi de karşılamaya devam etti. Güney Yemen’de bulunan ve Arabistan yarımadasının en büyüğü olan Hadramut Vadisi yüzyıllar boyunca bölgede ki en önemli kervan geçiş yollarına ev sahipliği yapmış. Vadinin içinde şehirden şehire giderken, yamaçlara yapılmış çamurdan evleri, şehirlere yapılmış yine çamurdan sarayları, yolları süsleyen palmiye ağaçlarını ve tarlalarda ki yeşil bereketi görünce bu bölgenin tarih boyunca bizler tarafından çok bilinmese de, bir dönem çok ciddi bir kültür birikimini sağladığını hemen hissedebiliyorsunuz.

Ama önce biraz Hadramut’a giden yol üzerindeki gözlemlerimi sizlerle paylaşmalıyım. Sanaa’dan Güney Yemen’deki Mukalla şehrine kadar olan yolu uçakla aldıktan sonra, Hadramut Vadisinin en büyük şehri, 30.000 nüfüsu olan Seyun’a kadar olan 4-5 saatlik yolu, benim çölün mekanik develeri olarak adlandırmayı seçtiğim cip’ler ile yaptık. Bu yollarda ve çölde deve ve cip hariç başka bir aracın ilerlemesi çok zor. Havanın aniden sıcağa doğru birden değişmesi, yolu olduğundan da zor hale getirdi. Gün içinde 43 dereceyi gördüğümüzü hatırlıyorum. Yemen sonunda benim çöl ve sıcaktan oluşan beklentimi karşılamıştı.


Eski çağlarda olduğu gibi, şimdide gelip geçen kervanlara ihtiyaçlarını sağlamaları için yol üzerinde kimi kontrol noktaları kurulmuş. Benzin istasyonu, market, fırın, araç tamirhaneleri ya da dört ayaklı tezgahlara kurulmuş küçük baraka dükkanlardaki seyyar satıcılar da ihtiyaç duyulacak pek çok şeyi bulmak mümkün. Bu küçük tezgahların arasında dolaşırken nihayet Yemen’e gelmeden önce okuduğum bir haberin de doğruluğunu ait ilk izleri burada buluyorum. Yemen’in dünyanın en çok silahlanmış toplumu olduğunu yazıyordu haber. Üç beş çeşit sebzenin sergilendiği bir tezgahın yanında görüyorum onları. Çeşitli boylarda tabancalar, Kalaşnikof markalısını tanıdığım tüfekler, çeşitli boyda kurşunlar ve el bombaları satışa hazır müşteri bekliyorlar.

Sıcak ve sürekli hoplaya zıplaya giden cip’in içinde yapılan bir yolculuk sonunda Seyun’da bizi harika bir otel bekliyordu. Hawta Palace Hotel , hem içi hem dışı geleneksel mimariye sadık kalarak, kimi bölümleri kerpiçten yapılmış beş yıdızlı bir otel. Yemyeşil bahçeleri, yüzme havuzu ve güzel yemekleri ile kelimenin tek anlamı ile çöl ortasında bir vaha. Havuz’da bir kaç tur kulaç attıktan sonra, ılık bir çöl gecesinde dışarıda yediğimiz barbekü, günün tüm yorgunluğunu üzerimizden alıyor.

Seyun, İÖ 1400 lü yıllardan itibaren vadideki en önemli şehir, uzun yıllar boyu pek çok uygarlığa başkentlik yapmış, en son olarakta 19.YY da İngilizlerin kurduğu Hadramut özerk bölgesininin başkentliğini üstleniyor. Zenginliğin elde edildiği yer olan bu bölgede pek çok saray inşa edilmiş. Güney Yemen saraylar bölgesi demek yalnış olmaz sanırım. 1920-30 yılları arasında Sultan Mansur bin Galip ve oğlu Ali tarafından yaptırılan saray, dünyadaki bilinen en büyük kerpiç saray. Şu anda müze olarak kullanılan bina hem içten hem dıştan çok iyi korunmuş durumda. Bembeyaz duvarların ardındaki serin odalara girdiğinizde, tahta oymacılığının en güzel örneklerini görebileceğiniz pencerelerdeki kafeslerden, sarayın altındaki kent pazarının içeri sızan gürültüsü ve enerjisi sizi bir an önce dışarı çağırıyor.

Sarayın orta katların dan birinde yazar ve gezgin Freya Stark’ın 1935 yılında Yemen’de çektiği ressimler sergileniyordu. Resimlere bakarken Yemen’i çok özel yapan şeyi de keşfettim. Stark’ın objektifi ile yakaladığı görüntüler ile benim şimdi etrafta gördüklerim neredeyse birbirinin aynı. Zaman burada sanki daha ağır ilerlemiş, sosyal olaylar daha az iz bırakmış.

60 yıl önce de burada olsam aynı görüntülerin içinden bu kez canlı bir devenin tepesinde geçebileceğimi hiç zorlanmadan hayal ediyorum. Sonra 60 yıl az geliyor, 100-150 yıl önce de buraları aynen şimdiki gibi olmalı. Düş gücümü çok çalıştıran bir ülke oldu Yemen benim için. Bu kez de, beyaz keten kıyafetler içinde, yanında onlarca valizi, çadırları, uşakları, porselen yemek takımları ve kristal kadehleri ile seyahat etmeyi seven 19. Yüzyıl Avrupalı aristokrat gezginlerden biri oluveriyorum. Vadinin en görkemli şehirlerinden Shibam’ın üzerinden güneş batıyor, çadırımın önündeki şezlong’a oturmuş elimdeki kadehte nasıl soğutulduğunu hiç merak etmediğim harika bir beyaz şarabı yudumluyorum. Buhur ağaçlarının kokuları burun deliklerimde, Shibam sakinlerinin evlerine çekilirken ki son sesleri kulaklarımda. Güneşin ışıkları yavaş yavaş binaların arkasından yok oluyor. Kafanızdan hiç bir düşüncenin geçmediği, sizi tamamen içine çeken o özel anlardan biri. Birden yine şimdiki ben oluyorum, bir taşın üzerine oturmuşum ama karşımdaki görüntü aynı.

SHİBAM

Ayrı sayfada verilmiştir: okumak için tıklayın

TARİM SARAYLARI

Ayrı sayfada verilmiştir: okumak için tıklayın

ÇÖL

Şu anda dışarıda sıcak ve ağır bir hava var. Deniz kenarında olmak bile böylesi havalara çok çare olmuyor. Suyun serinliği içinde olduğunuz süre iyi ama çıkar çıkmaz gene aynı tas aynı hamam. Daha hala küresel ısınma ciddiye alınmasın bakalım..

Günün anlam ve önemine uygun olarak bugün Yemen’de çölde geçirdiğimiz bir günü sizlerle paylaşmak istiyorum. Hadramut Vadisinden ayrılıp, Marib’e kadar olan yaklaşık yedi saatlik yolu yine ciplerle yapmıştık. Yolun yaklaşık dört saati Ramlat Asabateyn çölünde geçti.

Ana yoldan ayrılıp, çöle girdiğimiz andan itibaren dev yapılı bir Bedevi, çöl boyunca bize kılavuzluk yaptı. Ama önce her yolun bir raconu var hesabı, çöle girmeden önce arabaların lastiklerinin havası indirildi. Böylelikle daha rahat yol alınabiliyormuş. Çöle girer girmez gruptaki arabaların sağa sola dağılıp, birbiriyle yarış etmeye başlaması başlarda keyifli geldiyse de bir süre sonra çölün sıcağı, sarısı ve kumu beraberinde getirdiği tekdüzeliğin sıkıntısı ile her yeri kapladı. Yemen’in Suudi Arabistanla olan sınırı bu çölün içinden çekilmiş. Ama sınır devriyesi ya da karakollar falan aramayın her yer kum işte… Yola çıktıktan bir iki saat sonra dağlar, tepeler gibi etraftaki referans noktaları da ortadan yok olunca, Bedevi kılavuzumuzun yol bulma becerisi ortaya çıktı. İlerimizde görülen denizlerin, göllerin serap olduğunu biliyorduk ama birde serap tepeleri, dağları çıkmaya başladı bir süre sonra ortaya. Kılavuzumuzun ya bizim göremediğimiz referans noktaları vardı, ya da gördükleri ile değilde, yıllardır evimize giden yolun bilinçaltımıza kazınması gibi, o da kendi yolunu düşünmeden bulabiliyordu. Gerçekten de bir süre sonra onun ve ailesinin yaşadığı yere ulaştık. Çadırlarında bizi misafir ettiler, deve yetiştiriyorlardı. Yeni doğmuş bir deve yavrusunun bol bol resmini çektikten sonra yeniden yola çıktık.

Bu bölge Yemen’in geneli içinde nispeten daha tehlikeli olarak kabul ediliyor. Tüm yol boyunca (çöl hariç) beş altı kontrol noktasından geçtik. Bu bölgedeki Bedeviler, hükümetle çeşitli konularda pazarlık etmek için geçtiğimiz dönemde kimi turist gruplarını kaçırmışlar. Bu kaçırma olaylarının birinde çıkan çatışmada üç dört turist ölünce hükümet işi daha sıkı tutmaya başlamış. Yerel rehberimiz Sanaa’lı Hassan’a göre Bedeviler hükümetten iş istiyorlarmış ama işin çalışma kısmı ile değil para kısmı ile ilgileniyorlarmış.

Eğer bir gezgin olarak bir gün yolunuz çöle düşerse en büyük sorununuzun tuvalet olacağını size burada belirtmek isterim. Kimi ülkelerde yol üzerindeki tuvaletleri kullanmaktansa, doğanın kucağına sığınmak diyelim, yüzde yüz daha steril bir yoldur. Ya da zaten etrafta hiç tuvalet yoktur. Bu doğa gezintileri sırasında nerede olursa olsun mutlaka arkasına gizlenebileceğiniz bir kaya, çalı çırpı, ya da duvar parçası bir şekilde bulunur. Ama bir de çölde gözlerden biraz uzak bir yer bulmaya çalışın bakalım.. Moğolistan gezisini anlatan bir yazıda çok hoşuma giden bir satır okumuştum. Burada kan kardeşliğinden sonra çiş kardeşliğini de öğrendik diyordu. Hakikaten çölde bir çiş kardeşine kesin ihtiyacınız var. Bu kardeşlik kimi zaman birbirinizin önüne genişçe bir örtüyü perde olarak kullanıp portatif bir tuvalet oluşturmayı ya da siz bir arabanın gölgesinde işinizi hallederken diğerinin gözcülük yapıp etrafa kimseleri yaklaştırmaması gibi görevleri kapsamaktadır.

KUM FIRTINASI

Yemen insanlarından,şehirlerinden, mimarisinden, doğasından, tarihinden sonra havası ile de bir sürpriz hazırlamıştı. Sıcak bir öğleden sonra Marib’te otelden dışarıya çıktığımızda gökyüzünde iki renk vardı. Gri, mavi, kızıl tonları daha önceden bildiklerimdi ama kahverengi ilk kez görüyordum. Gökyüzünün yarısı masmavi ve güneşliyken, diğer yarısı kahverengi olmuştu. Kum fırtınası geliyor dediler. Rüzgar, yağmur, kar tamamdı da, kum fırtınasını sadece filmlerde görmüştüm. Bir gözüm sürekli havanın kahverengi tarafında olacakları beklemeye başladım.

Biz mavi kısımda olduğumuz sürece hiç bir sorun yoktu ama Marib’in biraz dışındaki Güneş Tapınağına gittiğimizde, peşimizden gelen kahverengi bizi de içine aldı. Acımasızca esen kum tanelerinden korunmanın yolu kaçmaktı. Yüzümü tamamen eşarpla sarıp arabaya kadar öyle gidebildim. Giysiler, kameralar, ayakkabılar, çantalar her yer bir anda ince bir kumla doldu. Kar fırtınasından pek de bir farkı olmadığını düşündüm, bir anda etrafı bir kahverengilik sardı ve herşeyin üstünü örtmeye başladı. Yolu da kapamaya başladığı için araba ile ilerlemek bile zordu.

Otelde ise durum daha faciaydı. Bir an için havalandırmayı çalıştırmak gafletine düştüğümde oda anında ince bir kum tabakası ile kaplanıvermişti. Üstüm başım, saçlarım, burnum, yüzüm, gözüm, kulaklarım her taraf kum doluydu ve otelde ince ince akmaya çalışan soğuk sudan başka su yoktu. Semiha duş almak için banyoya girmişti ama ancak saçlarını durulayabilmesi için bir şişe su bulabildik o kadar.
Kum fırtınası neredeyse bütün gece sürdü. Sabah otelden ayrılırken ki görüntü her yeri kaplamış ince bir kum tabakasıydı. Beraberinde getirdiği tüm olumsuzlıklara rağmen, farklı ve keyifli bir deneyimdi.

MARİB

Nedendir bilmem gidip görmeden dünya üzerinde iki şehir, belkide adlarının tınısı ile, bana inanılmaz ölçüde gizemli ve egzotik gelirdi. Biri Burma’daki Mandalay diğeri ise Yemen’in Marib’i. Mandalay’ı ucuz Çin mallarının sokaklara yayıldığı kişiliksiz bir şehir olarak buldum, Marib’i ise yıkılmış olarak.

Bir kadının kalbi ve erkeğin aklı ile ülkesini yönettiğine inanılan, adaleti ile gönüllerde taht kuran ve o dönem Ortadoğu coğrafyasının en güçlü kadını olan Yemen’lilerin medarı iftiharı Belkıs’ın Saba Krallığının başkenti Marib’te ilk yerleşim MÖ 1900 yıllarında başlıyor. Saba Krallığı ise MÖ 1200 lerde. En parlak dönemini Saba Melikesi Belkıs döneminde yaşadığı söylenen şehir tarih boyunca tütsü ve baharat taşıyan kervanların buluşma noktası olmuş. Bu kervanlardan alınan vergiler ile kısa zamanda zenginleşen şehir batıda Arabia Felix (mutlu Arabistan) olarak anılmaya başlamış.
MÖ 800 lerde başlayıp, MÖ 500 lerde tamamlandığı tahmin edilen Marib Barajı bu Arabia Felix imajının yaratılmasındaki en önemli etkenlerden biri. 670 metre boyu ve 16 metre yüksekliği olan barajın, çöl sıcağında suyun buharlaşmasını nasıl önlediği ve suyun kanallar ile tarım alanlarına nasıl taşındığı bugünde çok anlaşılamayan bir sır. 4000 –8000 hektar arası bir alanı sulayan barajın 30-50 bin arası insanı beslediği varsayılıyor. MÖ 800 de yapılan ilk barajın konstrüksüyonu kerpiçken, MÖ 500’de taş konstrüksüyon başlıyor. 1987 de tamamlanan yeni barajı yapanlar ise bu sefer Saba’lılar değil ama Türkiye’nin en büyük inşaat şirketlerinden biri olan Doğuş İnşaat’ın mühendisleri ve işçileri.

Başkent Sanaa’nın yaklaşık 135 km doğusunda yer alan şehirin, çok uzaklardan bakıldığında , bir tepenin üzerine ve eteklerine kurulmuş çok etkili ve heybetli bir görünümü var, ama yaklaşıca bunun bir serap olduğu anlaşılıyor. Şehir 1962 yılında Mısır savaş uçaklarınca bombalanmış. Hem bu bombardıman hemde arkasından gelen terk edilmişlik, şehri tamamen harabe haline getirmiş. İki yıl önceki ziyaretimizde sadece şehrin kenarlarında yaşamaya çalışan üç beş aile var o kadar.

1984’te Alif bölgesinde petrol bulunmasından sonra, kurulmaya başlanan yeni Marib, eskisine on onbeş dakika uzaklıkta. Şu anda 20-25 bin kişinin yaşadığı şehri, Yemen hükümeti 300-400 bin kişinin yaşadığı bir şehir yapmayı planlıyormuş.

Eski Marib’te kervanlarla şehre getirilen tütsülerin kokusunu içime çekmeyi, baharatların tadına bakmayı, pazarlarında satılan doğunun en nadide kumaşlarını ellemeyi, mücevherlerini seyretmeyi, neşeli kalabalıklar içinde dolaşmayı, pazarlık eden tüccarları, kervanların yolunu gözleyenleri görmeyi değil ama hayal etmeyi ummuştum. Çölün rengindeki yıkıntılar hayal etmeye bile izin vermedi. Ortalıktaki tek renk ürkekçe bir duvar kenarından bizi seyreden, belkide en son Marib’linin yeşil elbisesiydi.

YEMEN’DE OSMANLILAR

 Yaklaşık 400 yıl Osmanlı’nın bir şekilde bulunduğu ve etkilediği topraklarda atalarımızdan kalma pek çok mimari esere rastlamak mümkün. Evler, camiler, su sarnıçları, çeşmeler, surlar tamamda, yaşayan bir Osmanlı mirasına ratlayacağımı hiç düşünmemiştim.

Sanaa’da çarşıda dolanırken yanımıza son derece temiz giyimli, yakışıklı, uzun boylu ve Yemenliler’den daha açık renk bir tene sahip olan bir delikanlı yanaştı ve ‘siz Türk müsünüz?’ diye sordu. Hemen muhabbet başladı tabi. Adı Eşref Aslantürk. Şu anda 120 yaşında olduğunu söylediği dedesi 1900’lerde Osmanlı ordusu ile Yemen’e gelmiş ve sonrasında dönemeyip buralarda kalmış. Babası öğrenmemiş ama Eşref’in dedesinden öğrendiği inanılmaz güzel bir Türkçesi vardı. Bir kısmı belkide çekingenlikten kaynaklanan çok az aksanlı ve temiz bir Türkçe. Eczacılık fakültesini yeni bitirdiğini söyleyen Eşref Türkiye’ye hiç gitmemiş. Dedesinin İstanbul Kabataş’tan geldiğini orada hala mülkleri olduğunu ama ailenin Türkiye’deki kısmıyla miras yüzünden sorunlar çıktığından bahsetti.

KAHVE YEMENDEN GELMİYOR ARTIK

Kahve Yemen’den gelir
Çayır çemenden gelir
Alyanak, pembe dudak
Her gün hamamdan gelir
Ellerinde ayağında acem kınası
Gidip getirsin oğlan anası

Evet bir zamanlar kahve Yemen’den gelirmiş ama şimdiler de içtiğimiz kahvelerin pek çoğu dünyanın diğer tarafından geliyor. 18. yüzyıla kadar Yemen’in dağlarında yetiştirilen ve hayvanların sırtında Moka limanına getirilip, gemilere yüklenen, bu değerli içeceğin ana vatanı Etiyopya ancak düzenli üretime geçildiği yer Yemen. 15. yüzyılda Moka’lı Ali İbn Umar al-Şadili, kahveyi Yemen’e getiren kişi. Bu içeceği Avrupa ile ilk tanıştıranlar ise Portekizli gemiciler, ancak yayılması Türkler aracılığı ile oluyor. 16.yüzyılda Yemen’e gelen Türklerin bu alışkanlığı önce İstanbul’a sonra da Viyana üzerinden tüm Avrupa’ya yaydıkları bugün herkes tarafından kabul ediliyor. Zaten şöyle iyi pişirilmiş bir fincan Türk kahvesinin ne keyfi, ne kokusu, ne de adabı diğerlerinde var.


Avrupa’da çok yayılıp sevilmesinin ardından bu ticarette pay sahibi olmak isteyen ülkelerin, (İngiltere, Hollanda, Amerika ve Fransa) tüccarları Moka’ya yerleşerek 1750’li yıllara kadar bu karlı ürünün ticaretini buradan yürütürler. Ancak yasadışı yollardan ülke dışına çıkartılan kahve fidanlarını Hollanda’lılar Seylan ve Java’da, Fransız’lar Antiller’de kendi sömürgelerinde üretmeyi başararak Yemen’in bu konudaki tekel’ine son veririler. 1800’lü yıllarda Moka limanından ihracat artık duracak ve kahve üretimi önce Asya’ya ardından Güney Amerika ve Afrika’ya yayılacaktır. Bugün dünya kahve ticaretinde, Yemen’in yeri çok küçük. Üretimi arttırmak için yapılan çalışmaların önündeki en büyük engellerden biri ise Yemen’lilerin gat çiğneme alışkanlığı. Ülkedeki pek çok verimli toprak getirisi kahveye göre daha fazla olan gat üretimine ayrılmış durumda.  Gat ile ilgili daha geniş açıklamaları okumak için TIKLAYIN

Aşağıdaki satırlar da Dr. Orhan Gedikli’ye ait olup  http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20060703 web sayfasından derlenmiştir. Osmanlı eserleri ile ilgili bazı bölümleri  “Yemen’de Türk İzleri” sayfamızda bulabilirsiniz: http://wp.me/PAexV-3FG

Yemen yaklaşık 401 yıl Osmanlı idaresinde kalmış, bu dönem içinde 300 binin üstünde şehit verilmiş ve 1918’de çekildikten sonra ise güneyi 70’li yıllara kadar İngilizlerin hâkimiyetinde, kuzeyi iç mücadelelerle geçen Arap Yarımadasının en güney batı ucu.

Yemenliler; Arapların atalarının Yemende doğduğuna ve Babilde öldüğüne inanıyorlar. Kendilerinin Hz. Nuh’un büyük oğlu Sam’in soyundan geldiklerini San’a’nın adını da Sam’den aldığını söylüyorlar. Yemen bölgesinde tarih boyunca büyük medeniyetler kurulmuş. M.Ö. 3000 Saba Melikesi Belkıs bu bölgede yaşamış ve sarayı da San’a’ya 160 km uzaklıktadır.

6 Mayıs 2006 tarihinde THYile Yemen’in başkenti San’a’ya uçtum. Yaklaşık 4,5 saatlik bir yolculuktan sonra uçağımız San’a havaalanına indi. Havaalanının görünümü ve pasaport kontrol işlemlerinden, ülkenin fakir bir 3. Dünya ülkesi olduğu anlaşılıyordu. Havaalanları ülkelerin gelişmişliğinin aynasıdır.

Havaalanından hızlı bir şekilde otelimize geçtik. Otelimiz San’a’nın en yüksek bölgesine kurulmuştu. Otelden San’a’ya baktığınızda Palandökenlerden Erzurum Ovasına baktığınızı zannediyorsunuz. Otelde bir süre dinlendikten sonra San’a’yı gezmek için arabalara biniyoruz. Belinde cenbiyesi ile Yemenli rehberimiz bize gezi ile ilgili notlar veriyor ve Otelin giriş kısmının karşısındaki Nukhum Dağını ve tepesindeki Osmanlı Kalesini gösteriyor. Ecdadımızın böyle yüksek bir dağın tepesine bu kaleyi nasıl yaptığını ve yaz-kış burada nasıl yaşam sürdürdüğünü düşündüğümüzde şaşırıyoruz. Rehberimiz Yemen’in hemen hemen her şehrinin yüksek tepelerinde muhteşem Osmanlı kaleleri olduğunu ve bunların günümüze bozulmadan ulaştığını söylüyor. Gezimize şehir içinde başka bir Osmanlı kalesini görerek devam ediyoruz. Bunun ihtişamı Nukhum Dağındaki kalenin ki kadar değilse de ona yakın. Şehir içi mimarisi alışıla gelen mimari özellikten çok farklı ve etkileyici. Adeta zaman durmuş saat de ilerlemeyi unutmuş, eski çağlarda kalmış gibi. El Lakiye Caddesinde ilerleyerek Bekiriye Camisine geliyoruz. Gezimize San’a’nın sur içi bölgesinde devam ediyoruz. Sur içi Unesco tarafından korunması gereken dünya mirası özelliğinde bir bölge. Bu sebeple caddeler ev mimarisine uygun olarak Unesco tarafından yaptırılmış. Ev mimarisi şu ana kadar gezdiğim ülkelerin hiçbirinde göremediğim bir farklılıkta ve çok güzel. Bazı evlerde Osmanlıdan etkilenerek yapılmış cumbalar mevcut.

Oradan San’a’nın 1. kapısı olan Yemen Kapısına geçtik. Ecdadımız burada başkalarının yaptığı eserleri restore ederek Türk milletinin hoşgörüsünü ve mimariye verdiği önemi göstermektedir. Yemen kapısının ve hemen arkasındaki çarşının görünümü hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar güzel. Eğer Yemen’e gitme imkânı bulursanız bu kapının devamındaki çarşıyı ve kahve çeken deveyi mutlaka görmenizi tavsiye ediyorum. Yemenle ilgili bir yazıda cenbiye ve gattan bahsetmemek hiç olur mu? Çünkü bu ikisi Yemenlinin olmazsa olmazıdır. Yemen erkeklerinin büyük çoğunluğu cembiye denilen işlemeli bir kamayı kemerin önüne takıyor. Bu bir erkeklik göstergesi olarak algılanıyor.  Gat ise Yemenlinin vazgeçilmez bir keyif maddesi. Gat ile ilgili daha geniş açıklamaları okumak için TIKLAYIN

Osmanlının Yemen’den 1918de ayrılışından sonra bir kısım subay ve askerler geri dönmemişler. Son Yemen Valisi Mahmud Nedim Paşa bunlardan biri ve İmam Yahya’nın San’a Valisi olarak görevine devam etmiş. Ragıp Paşa ise İmam Yahya döneminde Yemen Dışişleri Bakanlığı görevini uzun süre sürdürmüş. Hatta Yemen’in Birleşmiş Milletlerde tanınmasını o sağlamış. Ragıp Paşa’nın otomobili Askeri müze giriş kısmında sergilenmekte. 1918’den sonra bu tip üst düzey subaylar gibi birçok subay ve er Yemen’de kalmışlardır. Bugün 10 binin üstünde Türk Yemen sınırları içinde yaşamakta. Hatta Ethemoğlulları Köyü gibi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler var. Bir-ül Azep mahallesi bunlardan biri. Burası Osmanlı döneminde bekar subayların kaldığı mahalleymiş. Mahalleyi tertemiz görüyoruz. Hatta mahallenin bu günkü muhtarı da Türkmüş. Bu mahallede halen Türk aileler mevcut. Beyt-ül Behçet (Behçet’in evi) , Beyt-ül Hoca (Hoca’nın evi) bunlardan bazıları. Abdullah Hoca ile tanışıyoruz. Konuşmaya başlıyoruz. Bize geçmişini anlatmaya çalışıyor. Babasının burada kalan askerlerden olduğunu söylüyor ve gözleri doluyor. Torunu ise hemen dedesinin resmini getiriyor. Daha sonra Behçet amca torununun kolunda geliyor. Ayakta zor durabiliyor. Ağlayarak babasının Yemen’de kalan askerlerden olduğunu, Kafkas cephesinde savaştığını ve oradan da buraya geldiğini anlatıyor. Adanalı olduklarını söylüyor ve bizi gördüğüne çok seviniyor. Onunla da uzun bir süre sohbet ediyoruz. Daha sonra onlarla vedalaşarak Türk mahallesinden ayrılıyoruz. Osmanlı 7. Orduyu San’a da kurmuştu. Bu Ordu karargahı şu anda Savunma Bakanlığı ve devlet misafirhanesi olarak kullanılıyor. Yemen Askeri müzesinde Osmanlı dönemine ait pek fazla eser yok. Bu eserler Savunma Bakanlığı’nın depolarında tutuluyor. Sergilenmiyor.

Yemen kapısında akşam alışverişi sonrası bir Türk kardeşimizle tanışıyoruz. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Kendisini dedesinin büyüttüğünü ve dedesinin Osmanlı subayı olduğunu ve Yemen’de kaldığını anlatıyor. Dedesi tüm torunlarına Türkçe’yi öğretmiş. Kendisi Üniversite öğrencisi. Sadece San’a’da 6000 den fazla Türk olduğunu, ancak Türkçe öğrenecek bir okul olmadığını söylüyor.

Başkent San’a da görülecek yerleri gezdikten sonra hedefimiz Hudeyde yolu üzerindeki Manaha ve Haccara kentlerini görmek ve Yemen’in kırsal kesimlerini tanımak. Yemen topraklarının yüzde 1’i ekili alan. Bunların çoğu Manaha ve Haccara bölgesinde. San’a’yı arkamızda bırakarak Kızıldeniz tarafına batıya doğru gidiyoruz. Önümüze ilk çıkan anıt şehre hakim tepedeki Mısır Şehitler anıtı ve hemen ilerisindeki Çin anıtı. Mısır burada öncelikli ülke. 01 nolu diplomatik plaka Mısır’ın. Bu anıt iç savaşta Mısır’ın ölen askerleri anısına dikilmiş. Çin anıtı ise Hudeyde San’a yolu yapımında ölen Çinli mühendis ve işçilerin anısına dikilmiş. Bizim 300 binin üstündeki şehitlerimiz için ise herhangi bir anıtımız yok. Gezinin en acı tarafı bu idi. Yol boyunca dağların tepelerinde kartal yuvaları gibi Osmanlı Kalelerini görüyoruz ve köyleri çekiyoruz. Mimari yapı köylerde de çok güzel. Daha sonra Arap Yarımadasının en yüksek tepesi olan Şuayip tepesini çekiyoruz. Yolumuz üzerinde Ethemoğulları Köyünde mola veriyoruz ve köyün hikâyesini yaşlı bir köylüden dinliyoruz. Ethem diye bir Türk askeri burada Yemenli bir kızla evlenerek kalmış ve onun sülalesi bu köyü oluşturmuş. Bir Türk çocuğu ile sohbet ediyoruz ve resimler çektiriyoruz. Önce Manaha’ya giriyoruz. Burası San’a Hudeyde arasında kervanların dinlendiği şehir. Sarp arazinin ortasına kurulmuş bir kent. Şehrin en yüksek tepesinde Osmanlı kalesini çekiyoruz. Şehrin mimari yapısı burada da güzel ancak hafif betonlaşma mevcut. Çöp ciddi bir sorun. Belediye hizmetleri yetersiz. Bu bölgedeki yol Osmanlının San’aya gelişte takip ettiği yol ve en fazla şehit verdiği bölgelerden biri. Osmanlı Orduları deniz yolu ile Hudeyde Limanına ve oradan da kara yolu ile Manaha üzerinden San’a ya gidiyorlarmış. Bu yolculukta çok yorgun düşen askerimiz her türlü güçlük ve sıcağa rağmen bu dağlık bölgeyi aşmak zorunda imiş. Susuzluk bir yandan, hastalık diğer yandan ve bunlara ilaveten Zeydilerin ardı arası kesilmeyen saldırıları. Buradan Haccara’ya geçiyoruz. Tek kelime ile kartal yuvası. İşin daha ilginci ise bu iki şehri de arkadan saran dağların tepelerindeki Osmanlı kaleleri tüm ihtişamı ile yıllara meydan okuyor. Haccara yaklaşık bin yıllık bir şehir. Evlerin mimarisi çok farklı. 5-6 kat taş evler. Bu evlerin tabanı geniş ve yukarı doğru daralıyor. Her ev bir aileye ait. Ailenin oğlu evlenince üst kat yapılıyor. Buradaki Yahudiler II. Dünya harbinden sonra şehri terk etmiş. Önümüzde ileride Tehema çölü görünüyor. Haccara Shibam Haraz otelinde yer minderleri üzerinde güzel bir yöresel öğle yemeği yedikten sonra Yemen’de şehit düşen dedelerimizin ruhu için Kuran-ı Kerim ve fatihalar okuyoruz. Şarkılarda adı geçen “burası huştur yolu yokuştur” diye devam eden dortlükteki Huş bölgesi Haccaraya yakın bir bölgedir.

Gezimizin bu bölümünde Dahr Vadisine doğru yola çıkıyoruz. Bu vadi Yemenlilerin en önemli vadisi. Zeydiler ilk önce bu bölgeye gelmişler. Tepedeki kayalıkların üzerinde üç adet gözetleme kulesi gözümüze takılıyor. Bunlar Osmanlı eseri. Vadinin tam ortasında dev bir kayanın üzerine kurulu İmam Yahya’nın yazlık sarayını görüyoruz. Sarayın tam önünde ise Osmanlı Hamamını tüm ihtişamı ile duruyor. Hamam hala çalışıyor . Burada Osmanlı’nın hoşgörüsü tekrar gözümüzü yaşartıyor. Türklerin Yemen’de mücadele ettikleri en önemli grup Zeydilerdir. Düşünün bir kere Saraylarının önüne ecdadımız hamam yapıyor. Zeydi imamlar genellikle bu sarayda oturmuşlar. Ancak asıl mücadelelerini Şehare bölgesinden yönetmişler. Çünkü Şehare bölgesi çok sarp ve düşmanlar açısından aşılması çok güç bir bölge imiş.

Rotamızı Şhibam’a çeviriyoruz. Şhibam baharat yolu üzerinde önemli bir merkez. Baharat yolu Hindistan’dan Aden’e deniz yolu ile, Aden’den ise kara yolu ile San’a , Şhibam, Mekke, Medine ve Şam’a giden hattır. Shibam’ın Yemen açısından bir diğer özelliği ise Yemen’de dördüncü sırada yapılan caminin burada olmasıdır (M.1258- H. 600). Burada pek Osmanlı eseri göremiyoruz. Shibam’ı gezdikten sonra Kevkeban’a doğru yola çıkıyoruz. Kevkeban, Shibam’ın sırtını dayadığı yüksek kayaların üstünde kurulmuş bir kent. Kente çıkmak için çok sarp bir vadiyi geçmek durumundasınız. Vadinin yolu Almanlar tarafından yapılmış. Dedelerimiz Kevkeban’a 83 sefer düzenlemişler ancak en sonuncusunda alabilmişlerdir. Kevkeban’da da pek Türk eseri yok. Çünkü dedelerimiz bu bölgede çok fazla kalmamışlar. Bundan sonra Thula’ya gidiyoruz. Sokaklar, çok katlı taş evler, tepedeki Osmanlı Kalesi ve Camisi ile Thula müthiş bir kent. Şehir taş devrinden kalmış gibi. Taş gökdelenlerle dolu bir şehir. Unesco’nun korumasında. Caddeleri Unesco tarafından yaptırılmış. Şehir Tam bir dünya harikası. Bugüne kadar böyle bir şey görmedim. Buradan Habbaba’ya geçiyoruz. Burası II. Dünya Harbinden önce Yahudi yerleşimciler varmış. Şimdi ise Yahudi yok. Sarnıçtan su dolduran çocuk, Kuran okuyan dede ve sarnıcın yapısı ile şoktan şoka giriyoruz. Bu iki şehirde de çok fazla Osmanlı eseri yok.

Bu gezdiğimiz bölgeler Yemen’in üçte biri. Özellikle Şehare bölgesi bizim için çok önemli. Çünkü dedelerimiz Zeydilerle en zorlu mücadeleleri bu bölgede vermişler. 40. Piyade Alayı kumandanı Mihrali Bey Şehare önlerinde şehit düşmüş ve bunun üzerine Müşir Ahmet Paşa çekilme emri vermiş. Mihrali bey çok cesur ve kabiliyetli bir askermiş. Tiflis’in Borçalı Sancağı Darvas köyünde başlayan hayatı Şehare önlerinde bir çam ağacının dibinde son bulmuş. Niçin mi diye sorarsanız size cevabım İslam için olur. Allah rahmet eylesin. Osmanlı Hicaz’in güvenliğini Yemen’de, İstanbul’un güvenliğini ise Tuna’da görmüştür. İstanbul’un güvenliğini Tuna’da gördüğünde ne kadar uzak görüşlü olduğu 93 harbinde görülmüştür. Tuna’yı geçen Ruslar Yeşilköy önlerine kadar gelmişler ve zorla durdurulmuşlardı. Hicazın güvenliği içinde mutlaka Kızıldenizine hâkim olmak gerekir. Kızıldenizi de ancak Yemene hâkim olabilen kontrol edebilirdi. Bu sebeple Osmanlı Yemen için binlerce şehit vermişti. Bu şehitleri Yemen için değil İslam için vermişti.

…………….

Aşağıdaki satırlar da Rahmi Turan’ın Hürriyet Gazetesindeki yazısından alınmıştır:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15345125.asp?yazarid=228

Yemen’de Türk izleri!

FERHAT Göçer televizyonda yanık bir sesle “Yemen Türküsü”nü söylüyordu:

“Burası Huş’tur, yolu yokuştur/Giden gelmiyor, acep ne iştir?”

O sırada Lütfü Akdoğan’ın “Krallar ve Başbakanlarla 50 Yıl” adlı kitabının ikinci cildini okuyordum.

Lütfü Akdoğan, 1960’lı, 1970’li yılların deneyimli gazetecilerindendir. Mısır’ın ünlü Devlet Başkanı Nasır’dan, Yugoslavya’nın efsane Devlet Başkanı Tito’ya kadar, tanımadığı, görüşmediği devlet başkanı kalmamıştır.
Akdoğan’ın meslek anılarını yazdığı kitapta “Yemen gezisi” bölümünü okurken, o uzak diyarlarda hâlâ Türk izlerinin, şehitlerimizin mezarlarının olduğunu düşünüyordum…
Aynı anda, hüzünlü güzelliğini yıllardır koruyan ünlü “Yemen Türküsü”nün televizyonda söylenmesi ilginç bir tesadüftü:
“Şu Yemen’e giden sular akmıyor

Cerrah gelip yaramıza bakmıyor

Yiğitlerin hiçbirisi kalkmıyor

Yemen çöllerinde kaldım Allah’ım!”
* * *
Lütfü Akdoğan anlatıyor:
“Yemen’i geziyorum dağ, bayır, ova… Bazen aşırı sıcak, bazen aşırı bir soğukla karşılaşıyorum. Yol diye bir şey yok. Her dağın zirvesinde bir köy. Her tepe bir aşirete bağlı ve aşiretlerin hepsi birbirine düşman. Ülkenin sahil bölümü denize sıfır. Yemen dağlarında savaş bitmiyor! Ölenlerle öldürenler aynı insanlar. İki taraf da Yemenli… Bazen aynı aşiretten oluyorlar. Ama esir alan Yemenli, esir aldığı Yemenliyi kırbaçlamaktan ve başını baltayla kesmekten hiç de geri kalmıyor.”
* * *
“Sana Kenti’nde kaldığım misafirhaneye giderken, etrafı daha dikkatli incelemeye başladım. Daracık sokaklar, herkesin böğründe bir kama, acayip çığlıklar, başı sarıklılar, sakalı bıyığı birbirine karışmış insanlar… Herkesin ağzında yumruk büyüklüğünde bir gat (Yemen’de yetiştirilen hafif uyuşturuculu bir bitki) sakız çiğner gibi çiğniyor. Çoğu insan uyuşmuş, sokaklarda yere uzanmış.
Sana’da hırsızlık suçundan üç kişinin idam edilişine şahit oldum. Her birinin, evvela kafası baltayla kesildi, sonradan da bir ağaca asıldılar. Tam bir vahşetti. Şarkının dediği gibi:
‘Giden gelmiyor, acep ne iştir?’
İşte anlaşılan, sebep bu vahşetti. Medeniyet ışığı bu halkı ne zaman aydınlatırdı?” Lütfi Akdoğan’ın Yemen’deki Türk İzleri ile ilgili anılarını bir başka sayfamızda bulabilirsiniz: http://wp.me/PAexV-3FG.

Derleyen Bülent Pakman Şubat 2010. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Abu Dhabi 2013Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yemen için 1 cevap

  1. mguven88 dedi ki:

    çok güzel bir derleme olmuş Bülent Bey, emeğinize sağlık

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s