Japonlar ve Türk Esirleri

RUSYA’DAKİ TÜRK ESİRLERİ VE JAPON DOSTLUĞU

Rusya’daki  esirlerimiz   çok  kötü  ve  uzun  bir  esaret  dönemi  geçirmişlerdir.Kaçanların  ve  vefat  edenlerin  dışında  20.000’den  fazla   Türk  esir  yurda   dönmüştür.Bunlar,  1920  yılına  kadar   dönenlerdir.Daha  sonra   dönenler  de  vardır.Bunlardan  bir  kısmı dönerken tekrar esir olmuşlar ve yurda Haziran 1922’de dönebilmişlerdir. Sibirya’dan bir Japon gemisiyle getirilen Türk esirlerinin başına üzücü bir olay da gelmiştir:

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Bolşevik ihtilali olmuştur. Bu ihtilal, Rusya’daki düzeni altüst etmiş ve ülkede büyük bir otorite boşluğu yaratmıştır. Savaş sırasında Almanlar’a karşı savaşan ve İtilaf devletleri yanında yer alan Japonya, Rusya’daki bu otorite boşluğundan yararlanmak istemiş, Sibirya’ya asker çıkarmıştır. 1918 yılının Nisan ayında Viladivostok’a askeri çıkarma yapan Japonlar, Sibirya’da ilerleyerek Baykal gölüne kadar gelmişler ve bu sahanın denetimini ele geçirmişlerdir. Rusya’da bulunan esirlerin bir kısmı da, daha Rusya’daki Bolşevik-Menşevik çatışması sırasında, taraf olmasınlar diye Sibirya’ya, Viladivostok ve Novinikolstusursky’de bulunan esir kamplarına sevk edilmişlerdi. Böylece bu yerlerdeki Türk esirlerin denetimi Japonya’ya geçmişti. Japonlar, Türk esirlerini Hint okyanusu üzerinden İstanbul’a göndereceklerini bildirmişler ve bu sevkiyatın maliyetini de çıkarmışlardı. Sibirya, Baykal gölü civarında bulunan Türk esirlerini Viladivostok’ta toplayacaklar ve Japon vapur şirketi Katsuva ile yapılan anlaşmaya göre 48.000 İngiliz lirası karşılığı İstanbul’a götüreceklerdi.

Osmanlı Hükümeti gerekli parayı İngiliz komiserliği hesabına Osmanlı Bankasına yatırmıştı. Bu para onlar aracılığı ile Japonya Hükümetine gönderilecekti. Ancak İngilizler, Türk esirlerin Türkiye’ye geldikleri takdirde kendilerine karşı kullanılabileceği düşüncesiyle işi ağırdan alıyor ve esirlerin sevkine muhalefet ediyorlardı.

Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin, esirlerin sevki için İstanbul’da Osmanlı Bankası’na İngiliz Fevkalade Komiserliği hesabına yatırdığı para, ancak 1920 yılı sonunda Londra’ya gönderilebildi.

Paranın gönderilmesinden sonra, 1921 yılı Şubat ayında Japonya askeri yetkilileri, Türk esirleri taşımak için Japon askerlerini ve “Heymeymoro” (Parlak Barış) adlı şilebi Viladivostok limanına gönderdiler.

Heymeymoro vapuruna 1030 kişi binecekti. Bunların 12’si Türk esirlerin oralarda evlendikleri eşleriydi. Geriye kalan 1.018’i ise Türk esirleriydiler. Japon subaylarından biri, çok büyük sıkıntılarla geçen beş altı yıllık esaret hayatının son bulacağı ümit ve heyecanı içinde olan Türk esirlere, Viladivostok limanında bir konuşma yapmıştı. Konuşma şöyledir:

“Efendiler!
Birkaç güne kadar memleketlerinize gideceksiniz. Bütün sevinçlerinize biz de iştirak ediyoruz. Sizden ziyade hararetle, ebeveyniniz memlekette bekliyorlar.
Pek mümkündür ki, siz uzun zamanlardan beri devam eden esaretiniz zarfında, bizim muamelemizden memnun olmadınız, incindiniz.
Efendiler, biz de sizin gibi Asyalıyız. Gerek sizler ve gerek bizler, her iki millet Asyalıdır. Sizin adatınız aynı bizimki gibidir. Binaenaleyh, her iki millet birbirlerini tanımış ve yekdiğerine iyi tesir yapmıştır. Memleketteki fıtratlarınız yine başkadır.
Dünyanın hâkimiyeti şarktan garba geçti. Bir zaman olacak ki, yine şarka geçecektir. Binaenaleyh, çalışmaktan geri durmayınız. Merkezi Avrupa hâkimiyeti görülüyor. Görüyorsunuz ki, şarka yavaş yavaş tazyik yapıyor ve şarkı zir-i hâkimiyetinde (egemenliği altında) tutuyor. Bunu görmek ve bilmek lazımdır. Gerek Türkler gerekse Japonlar, bu Avrupa’nın hâkim-i mutlakları kim ise onları görmeli, tanımalı ve hâkimiyeti onlardan almaya çalışmalıdır. Güneş İmparator(luğu) olan bizler, Hilal-i sema hâkimiyetinde bulunan sizler, iki millet için büyük vezaif (görevler) vardır. Bizimki, sizinkine nazaran az(dır). En ziyade çalışmak size terettüb eder (düşer). (Çünkü) Avrupa’ya en yakın ve en ziyade Avrupa(nın) ayakları altında bulunuyorsunuz. Şerait-i esasiye, her iki milletin dostane çalışmasını icap ettiriyor.
Efendiler, memleketinize gittiğiniz zaman Aksayı şarkta (Uzakdoğu’da) bir “Güneş Hükümeti” olduğunu tebliğ etmeyi unutmayınız. Binaenaleyh, dikkat zayi etmeden çocuklarınıza dahi söyleyiniz.
Memleket için çok kurbanlar verdiniz. Fakat en büyük vezaif bundan sonra başlar. En büyük işleri memleketinizde göreceksiniz.
Şimdi ayrılırken ağlamayalım. İstikbali bekleyelim. Size uzun yol için selametler…”

Heymeymoro vapurunun kaptanı Yarbay Çomora’dır. Vapurda ayrıca bir Japon yüzbaşı ve bir de doktor binbaşı vardır. Vapura Türk bayrağı çekilmiştir. 6000 tonajlık gemi, 23 Şubat 1921 günü öğleden sonra sevinç gözyaşları arasında İstanbul’a doğru hareket eder. Gemide yukarıda adı geçen üç kişilik askeri heyetin dışındakiler, asker olmakla birlikte sivil giyimlidirler. Yolculuk, Viladivostok’tan İstanbul’a kadar 45 gün devam edecektir. Vapur hiçbir limana uğramayacak, ancak Seylan adasının Kolombo limanından su alacaktır. Geminin ambarına ranza tertibatı yapılmıştır. Ranzalar 65 cm aralarla üç kat olarak kurulmuştur. Ranzaların üstündeki otla doldurulmuş bir çuval, yatak; yine otla doldurulmuş bir kişilik torba, yastık işlevini görmektedir. İnce bir battaniye de üstlerini örtmek üzere verilmiştir. Yiyecek olarak 50 g ekmek ve ölmeyecek kadar pirinç lapası, zaman zaman ince bir dilim balık ve çay… Bu şekilde 20.000 km’den fazla yol gidilecektir. Yolculuk boyunca Türk esirler, temizlik işini paylaşmışlar. Temizlikte hiçbir aksama olmamıştır. Her yerin pırıl pırıl olması Japonları şaşırtmıştır.

Yolculuğun kırkıncı günü, 3 Nisan 1921’de Heymeymoro gemisi Akdeniz’e girer. Esirlerin çoğu artık memleketlerine geldiklerine inanmaktadır. Hele hele Adalar Denizi denilen Ege’ye gelince herkes rahatlamıştır. Heymeymoro gemisi 4 Nisanda Rodos ve Kerpe adalarından geçecek, 5 Nisanda Midilli adası önlerine gelecektir.

Sibirya’dan 20.000 km’den fazla bir yolu geçerek, Büyük Okyanustan Güney Çin Denizine, oradan Hint Okyanusuna, oradan Kızıldeniz’e ve Süveyş Kanalı ile Akdeniz’e çıkarak Ege Denizine, Ege Adalarından Midilli’ye kadar 43 gün Heymeymoro gemisinde yolculuk yapan 1018 Türk esiri, altı yıllık esaretlerinin sona erdiğine inandıkları anda yeni bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmişlerdir:

Yarbay Çomora yönetimindeki gemi, 5 Nisan 1921 günü Midilli adası önlerinden geçerken, Anadolu’ya taarruz eden ve o sıralar Batı Anadolu’nun bir kısmını işgal eden Yunanlıların harp gemilerinden biri tarafından durdurulmuştur.

Daha sonra Yunanlılar, Japon yarbaya kendilerini takip etmesini söyleyerek, gemiyi Midilli adası önüne kadar getirirler. Sonra gemiye Yunan Hükümetini temsilen iki subay ve bir sivil biner. Japon yarbay ve arkadaşları ile görüşürler. Yunanlılar, vapurda bulunan esirlerin tamamının kendilerine teslim edilmesini isterler. Japon Yarbay Çomora’nın yanıtı, mert bir askere yakışan yanıttır. Der ki: “Hükümetimden, bu yolcuların hepsini İtilaf devletlerinin işgali altında bulunan İstanbul’daki Türk Hükümetine teslim etmek emri aldım. Elimde bütün devletlerce kabul edilip imzalanmış bir de protokol var. Bu sebeple size bunları esir olarak veremem…”

Yunan heyeti gider. Bir müddet sonra bir başka heyet gelir. Yine ısrar eder, Türkleri esir almak için. Japon yarbayın yanıtı aynıdır: Hayır! Bunun üzerine Yunanlılar bir yandan, Japon gemi mürettebatı bir yandan, ilgili devletler ve uluslararası Kızılhaç teşkilatı nezdinde durumla ilgili temaslara başlarlar. Böylece de gemideki 1.018 esirin, yolculukla beraber tam 8,5 ay sürecek gemi esareti başlar. Artık Türk esirler 65 cm yükseklikteki ranzalarda, ışıksız, karanlık ambarlarda, Yunanlıların vereceği erzakla tam yedi ay geçireceklerdir.

Yunanlılar, 1921 yılı Nisan ayı başlarında düzenli Türk ordusuna Eskişehir-İnönü mevzilerinde yenilmişler ve Bursa yönüne çekilmek zorunda kalmışlardır. II. İnönü savaşındaki bu yenilgilerini örtmek için Yunanistan’da “Bir gemi dolusu Türk’ü esir aldık” propagandası yapmışlardır. Viladivostok’tan dönen Türk esirlerinin kendilerine verilmesi için bu kadar ısrarcı olmalarının sebebi budur.

Temaslar devam etmektedir. Ancak Yunanlılar gemiye hareket izni vermemekte, Japon yarbay da Türkleri Yunanlılara teslimi asla kabul etmemektedir. Japon elçiliği de devreye girmiştir. Ancak, sonuç yoktur. Yunanlılar geminin Midilli adasında kalmasından da rahatsız olmuşlar ve gemiyi Pire limanına çekmişlerdir. Ancak Japon Yarbay, nerede olursa olsun, Türk esirleri Yunanlılara vermemeye kararlıdır. O kadar ki, bu kanaat Türk esirlerinde de yer etmiştir. Esirler, “… Japonlar ayak direyecek ve bizleri Yunanlılara vermeyecekler…” demektedirler.

Pire limanında yine iki küçük rütbeli subaydan oluşan bir heyet, Japon Yarbay Çomora’ya gelir, esirleri teslim etmesini ister. Yarbay Çomora, “Benimle konuşacak zatın benim rütbemde bir asker olması lazım,” diyerek Yunan heyetini gemiden kovar. Daha sonra gemiye bir yarbay ve bir binbaşıdan oluşan yeni bir heyet gelir. Yarbay onlara aynı yanıtı verir: “Bu vapur Japon vapurudur, bu bayrak da Japon bayrağı. Ben de Japon Hükümetinin bir askeriyim ve bu esirleri, bütün İtilaf devletlerinin onayı ve Kızılhaç Genel Merkezinin izniyle, hükümetimden aldığım emir üzerine, İtilaf devletlerinin işgali altında bulunan İstanbul’daki Türk Hükümeti makamlarına teslim etmekle görevliyim. Aynı zamanda bir asker olduğum için de, verilen bu görevi yerine getirmeye mecburum. Yok, Yunan devleti derse ki bu esirleri sizden alırız; o takdirde, önce bizleri ve vapuru, sonra da esirleri alırsınız…”

Bu olaylar üzerine Yunanlılar, esirlere yiyecek vermeme veya çok az verme yoluna giderler. Amaçları, hem Japonları hem Türkleri yıldırmaktır. Ama ne Japonlarda ne Türklerde yılgınlıktan eser vardır. Bu arada da hükümetler arasında yazışmalar devam etmekte, Türk esirler için çeşitli öneriler yapılmaktadır. Kimileri İstanbul’a gitmeleri, kimileri Yunanlılara verilmeleri, kimileri de uluslararası komisyon tarafından yönetilen bir karargâhta tutulmaları gerektiği görüşünü benimsemektedir. Ancak Türklerin Heymeymoro gemisindeki sıkıntıları gittikçe ağırlaşmaktadır.

Türk esirleri deniz üstündeki gemide dört ayı doldurmuşlardır. Japonlar bu sıkıntıya daha fazla dayanamamış ve çoğu hastalanıp hastaneye kaldırılmışlardır. Gemi mürettebatından Japon yüzbaşı terfi etmiş, binbaşı olmuştur. Geminin ikinci kaptanı olan Japon da hastalanmıştır. Bu olaylar üzerine Yunanlılar, Yunan gazetelerine ve Batı basınına, Japon vapurunda bulunan Türk esirleri arasında salgın hastalık çıktığı haberini yayarlar. Bu haberi Türkler ve Japon Yarbay Çomora hemen yalanlarlar. Bununla yetinmez, Yunan Hükümetine ağır bir yazı da yazarlar.

Aylar geçmekte, Türk esirlerin Heymeymoro gemisindeki çileli günlerinin sonu gelmemektedir. Konu Milletler Cemiyeti’ne intikal eder. Cemiyet bir çözüm bulmaya çalışırken, gemiye de doktor ve gözlemcilerden oluşan bir heyet gönderir. Bu arada hâlâ Pire limanında kalan esir Türkler, Kütahya-Eskişehir savaşları ve Sakarya Savaşı için gemilerle cepheye gönderilen Yunanlıların taşkınlıklarına ve savaşlarda yaralanarak sargılar içinde gemilerle geri getirilen askerlerin perişanlığına tanık olurlar.
Milletler Cemiyeti, 1921 yılı Temmuz ayının sonuna doğru şöyle bir karar alır: Cemiyet adına bir sağlık kurulu gemiye çıkacak, hasta, yaralı ve yaşlıları tespit ederek onları İtalya gibi bir başka ülkede misafir (!) edecek…

Ve 6 Ağustos 1921’de Heymeymoro gemisindeki 1.018 esirden 395’i kadın, yaşlı, yaralı ve hasta kabul edilerek, Olimpos adlı küçük bir Yunan vapuru ile alınarak İstanbul’a götürülür. Bu arada sağlam olan ve iyi Rumca bilen Giritli deniz subaylarından Çarkçı Yüzbaşı Mehmet, kardeşi Teğmen Ruşen ve İzmirli Ferit Bey de gizlice İstanbul’a giden kafileye karışmışlardır.

635 Türk esiri, Pire limanında demirleyen Heymeymoro gemisinde kalmaya devam etmekte ve misafir edilecekleri (!) ülkeye gidecekleri günü beklemektedirler. Öyle ki, 1921 yılının Ramazan ve Kurban bayramlarını gemide kutlamışlardır. Yedi aydır aynı gemidedirler ve bu sıkıntı bir süre daha devam edecektir. 1921 yılı Ağustos ayının sonu gelmiştir. Japon Yarbay Çomora da Türk esirleriyle birliktedir, gemisinin başındadır.
Nihayet İtalya ile anlaşılır ve İtalya, Türk-Yunan Harbi sonuna kadar bu esirleri bir adada misafir etmeyi (!) kabul eder.

13 Ekim 1921’de Heymeymoro gemisi Pire’den ayrılır, İtalya’ya doğru hareket eder. Sardunya ile Korsika adası arasından Akdeniz’e çıkar ve 18 Ekim 1921’de Akdeniz’de küçük, kayalık bir ada olan Azinora’ya ulaşır. Esirlerin bazıları yolculuk ve bekleme sırasında öldüklerinden, sayıları 620 dolayındadır. Sekiz buçuk aydan fazla bir süre kaldıkları Heymeymoro gemisinden adaya çıkarlar. Onları Yunanlılara teslim etmeyen ve ta Viladivostok’tan itibaren kaptanlıklarını yapan Japon Yarbay Çomora bir konuşma yapar. Der ki:

“Arkadaşlar, sizi, siz Türkleri tanımış olmak, benim için hayatım boyunca taşıyacağım çok canlı ve daima yaşayan bir şeref ve iftihar vesilesi olacaktır. Ve yine diyorum ki, siz Türkleri tanımış olmak fırsatına nail olduğumdan çok bahtiyarım… Sizlerde çok üstün bir seciye ve karakter, aynı zamanda fazilet gördüm. Bu söylediklerim bilmüşahede (gözlemlere dayanan) duygularımın kendisidir. İşte bu görüşüm bana şu gerçekleri söyletiyor: Sizler insanlığın övüneceği bir üstün insansınız. Bütün iyi ve en iyi vasıflar sizdedir. Onlara sizler sahipsiniz. Yine gördüğümü ve sezdiğimi söylememe müsaade ediniz. Sizler çok büyük ve şayan-ı hürmet bir milletin çocukları olduğunuzu fiilen ispat ettiniz. Bu gerçeğin yegâne şahidi benim. Sizlerle beraber geçirdiğim tam sekiz aylık bir mazi, bana çok kıymetli hayati mevzular öğretti. Şimdi burada sizlere müjdelemek değil, olanı ve yarınlarda olacağı söylemek istiyorum: Yaşamak, var olmak, sizin ve siz ayardakilerin hakkıdır. En şayan-ı hürmet, kendine inanılır, güvenilir, en yüksek ahlaka sahip, yaşamaya en çok layık olan bir milletsiniz. Ve bugün memleketinizin giriştiği mücadele, zaferinizle sona erecektir. Çünkü var olmak ve yaşamak isteyen sizsiniz. Türk milletidir. Yakından gördüğüm kaypak ve kahpe milletler, size gem vuramaz. Parlak yarınlar sizindir! Çok üzgünüm, sizleri sevdiğiniz vatanınıza götüremediğim için ve yine çok üzgünüm ve müteessirim. Çünkü sizleri bu ıssız, insansız, vahşi ve kötü görünüşlü yere indirdik. Umarım, inşallah, bu yerden de kurtulursunuz, şimdi en iyi dileklerimle hepinizi selamlarım.”

Bu asil yarbayın üzerine aldığı görevi yerine getirmede gösterdiği üstün anlayış ve fedakârlık, başarılı bir şekilde son bulmuş; Türk esirler Yunanlılara teslim edilmemiş; Türk-Yunan savaşı sonuna kadar yaşayacakları, İtalyanlara ait Azinora adasına getirilmişlerdir. Japon yarbay hiçbir zor, baskı ve imkânsızlıktan yılmamış, Türk esirleriyle beraber sekiz buçuk ay boyunca çekilen yiyecek-içecek sıkıntısına ve hastalıklara, geminin diğer Japon mürettebatı ile birlikte dayanmıştır.

Japon Yarbay Çomora’nın bu onurlu mücadelesi, hem biz Türkler hem de diğer ülke insanları için unutulmaması ve örnek alınması gereken bir davranıştır.

Azinora adasındaki Türk esirlere gelince… Maalesef onların çektiği sıkıntılar bir süre daha devam etmiştir. İtalyanların salgın hastalıklılar ve çok ağır suçlular için sürgün yeri olarak kullandıkları, burada yetişen meyve ve sebzelerle et ve süt ürünlerini ülkelerine sokmadıkları, zehirli yılanlarla dolu bu susuz adada çok kötü şartlar altında sekiz ay daha kalacaklar; ot biçerek, yılanlarla mücadele ederek yaşayacaklardır. Esirlerimizden bazıları, çok kötü yaşama şartları ve yılanların sokması sonucu can vermiş, adada defnedilmişlerdir. Sonunda, Milletler Cemiyeti’nin ve Kızılay’ın girişimleriyle 19 Haziran 1922 tarihinde “Ümit” vapuru ile Azinora adasından alınacaklar ve 25 Haziran 1922’de İstanbul’a getirileceklerdir.

Birinci Dünya Savaşı’nda verdiğimiz esirlerin hepsinin dönüp dönmediğini kesinlikle tespit etmek mümkün olmamıştır. 1925 yılı sonunda ve 1926 yılında esirlerimizin büyük bir çoğunluğu yurda gelmişse de, gelmeyen esirlerimizin olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 22 Şubat 1926’da, yurtdışında kalan esirlerimizin yurda döndürülmeleri meselesini görüşmüş ve “Rusya’da dağınık halde bulunan harp esirlerinin tabii sevk-i muamelesine tâbi tutulmaları hakkında kanun“u çıkarmıştır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bazı esirlerimizin esareti 1926 yılına ve sonrasına kadar devam etmiştir.

Cemalettin  TAŞKIRAN: I. Dünya  Savaşı’nda  Türk  Esirleri-Ana  Ben  Ölmedim.
S:229-234  İş Bankası  Kültür  yayınları  İstanbul,  2001

http://www.akintarih.com/turktarihi/osmanli/japon/turk_esirleri_japon_yardimi.html


Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2654 Bülent Pakman kimdir     https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s