Ehli Kitap Mümini

Üzeyir Garih’in neden öldürüldüğünü anlamak için önce onun önemli pozisyonunu ve Türkiye hakkındaki düşüncelerini iyi analiz etmek gerekir. Yazı dizimizin bu bölümünde bunu yapmaya çalışacağız. Önceki bölümlerde Musevi-Sabetayist-Dönme-İslami Tarikatlar zincirinin halkalarını, Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkileri, Üzeyir Garih’in Fethullah Gülen ile ilişkisini ve ortak noktaları “Dinler Arası Diyalog” konusunu araştırmıştık. Bu yazımızda Üzeyir Garih’i ilkeleri ve inançları açısından inceleyeceğiz ve çok sorulan Müslüman olup olmadığının yanıtını arayacağız.

Garih, Musevi olduğu için Türkiye’de ciddi bir engelle karşılaşmadığını vurgular ve şunları söyler: “Türkiye’de doğmuş olmaktan çok mutluyum. Belki bana bir istisna mı oldu bilmiyorum. Bugüne kadar hiç kimse bana bir gayrı müslim gibi davranmadı. Kimse bana bunda herhangi bir ayrıcalık yapmadı. Bizim kotalarımız gayet muntazaman verildi. Kimse gelip ‘Sen Yahudisin, Musevisin, dinin şöyledir böyledir’ dememiştir. Kaldı ki ben muhafazakarım, müminim. İman çok önemli bir şey. Ve ben diyorum ki iman ümitsizliğin tek ilacıdır. Ve benim kanıma göre, din imanın düzene sokulmuş şeklidir. İşin aslı kanımca mümin olmaktır. Zaten Allah’a inanmayan insanların bir yere gelmeleri mümkün değildir. Ateist dediğiniz insanlar ölüm döşeğinde Allah’ım diyorlar.”

Garih Sinagog’a pek gitmeyen, Allah’a iman ettiğini söyleyen, içinde alkol olduğu için kolonya bile kullanmadığını itiraf eden ve bunca servetine rağmen sade yaşamayı seven, şatafattan kaçınan mütevazi bir insandı. Bütün dinlerle, tabii özellikle “İbrahimi” dinlerle zihni ve kalbi bir diyalog içindeydi. Hz Muhammed’e “Peygamberimiz” diyor, kütüphanesinde Kur’an-ı Kerim bulunduruyor, Kuran’ı Türkçe, Arapça ve Fransızca olarak okuyordu. Öldürüldüğünde üzerinden İbranice dualar yanında Müslüman duası Cevşen çıkıyordu. Babasının gizli bir müslüman olduğu iddia edilmişti. Hatta kendisinin de öyle olduğunu öne sürenler oldu. Cinayet haberini duyduğumuzda hepimiz sormuştuk. Bir Musevi Şeyh mezarını niye periyodik olarak ziyaret etsin? Ancak yazı dizi için araştırmalarım gösterdi ki o farklı bir insandı, inanç konusunda tekamül etmiş bir insandı, kendini aşmıştı, dinleri de aşmıştı. Yahudi dinine bağlılığını bu mentaliteyle sürdürken dini amaç değil araç olarak gördüğü aşikardı.

Üzeyir Garih`in Kur`an`la ilgili anlatımları da şöyle: “Ben çok Kur`an okudum. Tefsirini ve Fransızcasını da okudum. Herkes kendine göre tefsir ediyor ayetleri. Arapça çok zengin bir lisandır. Piyanoda `do` ile `re` arasında bir diyez ve bir bemol vardır. Halbuki, kemanda `do` ile `re` arasında, yorumlama durumunuza göre, sonsuz aralıklar bulunur. Bu anlamda, Türkçe, Arapça lisanı karşısında fakir kalmaktadır. Kur`an tefsirleri de çok farklı yorumlanmaktadır. Tefsirler farklı olduğu ölçüde anlamlar değişir. Ben müminim, iman eden bir kişiyim. Ama her gün sinagoğa gidip de dua etmem. Benim kendime göre bir inancım vardır, dua ederim, yakarırım.”

Kur’an’da en önem verdiği ayet bir çok yazılarımızda vurguladığımız Maide Suresi 69. ayetti:

Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.” (Maide 69)

Sonuçta İlahi İrade yasalarını uygulayan bir insanın dininin ne olduğunun ne önemi kalıyordu ki?

Garih dönmüşmüydü, dönmemişmiydi tartışmalarına noktayı koyan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi Nakşibendi tarikatının kollarından birinin şeyhliğini yapan Küçük Hüseyin Efendinin “sosyetik” şeyhlerden olmadığını tam aksine kendi halinde köşesinde istidadı olan kişileri irşat ettiğini söylüyor ve ekliyor; “Küçük Hüseyin Efendi için mutlak olarak Nakşibendi denilemez. Çünkü öyle zannediyorum ki bu biraz tarikatlar üstü, bir yanıyla kadirilik ile de ilgisi olan bir zattır. Zaten bir çok gerçek şeyh tek bir tarikatın mensubu olmaz da hepsiyle ilgisi olur“. Öldürülen işadamı Üzeyir Garihin Küçük Hüseyin Efendiye ait mezarı ziyaret etmesini Prof. Dr Hüseyin Hatemi “Ehli Kitap Mümini” olarak şöyle değerlendirmektedir: “Kuranı Kerimde şöyle bir ayet vardır; Bir insan aynı zamanda hem kitap ehli olabilir, hem de mümin olabilir ama bunların sayısı azdır. Bunlara Ehli Kitap Mümini denir. Bunlar kendi dinlerini değiştirmiş olduğunu söylemezler ama Hz Peygamberin de aynı kaynaktan doğru haber veren bir peygamber olduğunu kabul ederler. Bu da onları “Ehli Kitap Mümini” kılar. Garih bu hareketi ile bu gruptan olduğunu göstermiştir.”

Dünyanın pek çok yerinde Museviler İsrail’in gizli vatandaşları olarak biliniyorlar. Bu yaklaşıma göre her Musevi öncelikli olarak uyruğu olduğu ülkeye değil İsrail’e bağlılık duyuyor. Oysa Garih, Aksiyon dergisinden kendisiyle röportaj yapan Birol Uzunay’ın şaka yollu olarak, “Türkiye ile İsrail arasında bir savaş olursa hangi tarafı tutarsınız” sorusuna, “Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir savaş olsa siz hangi tarafı tutarsınız?” diyerek karşılık veriyor. Uzunay’ın “Türkiye tarafını tutarım” cevabı üzerine Garih de şu ilginç açıklamayı yapıyordu: “Aynı şey, ne farkı var. Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyayım. Bakara Suresi’nin 62. ayetinde ‘Şüphesiz, iman edenler yani Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabilerden Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp salih amel işleyenlere Rableri katında büyük mükâfat vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur’ denilir. Bu ayetten sonra Hz. Muhammed, diskriminasyona gitmemiştir. Yeter ki sen vefalı ol. îman ettikten sonra Yahudi, Hıristiyan olmanın pek önemi yok. Ancak bazıları Müslüman olunduktan sonra tam imana gelineceğini söylüyor, benim bu görüşe de saygım var“.

Garih Osmanlı hayranı bir Museviydi. Ailesinin Osmanlı döneminde çok rahat bir yaşam sürdüklerini vurgulayan Garih, amcasının Osmanlı sarayında görev yapan bir doktor olduğunu da sık sık hatırlatıyordu. Varlık Vergisi dışında Türkiye’de Musevilerin rahatsız edilmediğini belirten Garih, şunları söylüyordu: “Ülkemiz bir mozaik. Azeri’den, Boşnak’a kadar bir çok millet bir arada yaşıyoruz. Ortak gayemiz kalkınma olmalı. Ben Necmettin Erbakan ile aynı dönemde okudum. Recai Kutan ve Süleyman Demirel ile 40 yıldan bu yana tanışıyoruz. Devlet Bahçeli siyasette yeni, ancak bazı yönlerini beğeniyorum. Bu saydığım sağcı liderlerden hiçbir olumsuz hareket görmedim. İstanbul Belediyesi’yle de RP’li dönemde daha rahat çalışıyoruz. Demek ki, bu ülkede güzel şeyler de var“. Garih millet kavramını da ülkü birliği olarak tanmlıyor, “Ülkü birliği milleti meydana getirir. Dil birliği milleti meydana getirmeye tek başına yetmez. İşte bakın bu ülkede iki-üç lisan kullananlar var. Amerikan milletinde her dinden, her ırktan, her dilden insan var. Ama bir millet olabilmiş. Demek oluyor ki birleştirici faktör din de değil. Osmanlı asimile etmeye uğraşmamıştır. Zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalmasının en önemli sebebi herkesi kendi içerisinde otonom bırakmasıdır” diyordu. Garih “Türkiye’de geniş bir mozaik var. Onun için Atatürk çok enteresan bir söylem ortaya atmış ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiş, “Ne mutlu Türk olana” dememiştir. Türkiye’de Türk vatandaşları yaşar. Bunların içinde Azeri’si vardır, Gürcü’sü vardır, Laz’ı vardır, Çerkeş’i vardır, Boşnak’ı vardır, Kürt’ü vardır, Rumelilisi vardır. Dolayısıyla çok geniş bir yelpaze ülkemizde bir arada yaşamaktadır. O bakımdan Türkiye’de ayrımcılık yaptığınız zaman Türkiyeliyi tarif etmemiş oluyorsunuz. Fatih Sultan Mehmet’e bakarsanız annesi Despina’nın Rum asıllı olduğunu ve onun için İstanbul’da Aya İrini Kilisesi’ni restore ettiğini görürsünüz”. Türkiye’de Musevi vatandaşlara karşı ciddi bir ayrımcılık olmadı­ğını savunan Garih, “Bu açıdan bakarsanız Türk vatandaşı olan herkes Türk’tür, diye düşünüyorum. Tarih boyunca hep o şekilde hareket edildi. Bana karşı da o şekilde davranıldı. Ben İTÜ’de okurken ve sonrasında hiçbir ayrım görmedim. Hatta 1978 senelerinde Selamet Partisi iktidarda iken Sanayi Bakanlığı’nda tahsisler konusunda bize herhangi bir haksızlık yapıldığına hiç rastlamadım” diyordu.

Garih’in istisna tuttuğu tek bir olay vardı, o da Varlık Vergisi’ydi. “Türkiye’de bir ayıp olmuştur, o da bana göre 1942 senesindeki Varlık Vergisi olayıdır. Yine aynı senelerde gayrimüslimlerin sözüm ona askere alınması ve kamplarda çalıştırılması söz konusuydu. Onun dışında Türkiye’de bugüne kadar herhangi bir ayrımcılık olmamıştır. Fakat geçmiş dönemlerde bazı güçler Türkiye içinde veya dı­şında sağcı-solcu, ilerici-gerici, laik-antilaik, Türk-Kürt gibi bölücülüğe doğru bir akım başlatmıştı. Tabii ki Türkiye bulunduğu yer itibarıyla önemli bir ülke. Enerji koridorunda bir ülke. Belki çok güçlü olması bazılarının işine gelmemiş olabilir. Onun için daima bazı karışıklıklara imkan verilmiştir. Fakat artık Türkiye’de bir Avrupa devleti durumuna gelme aşamasında olduğu için bunun da önemi yavaş yavaş kayboluyor. Öyle zannediyorum ki uluslararası ortamların Türkiye’de karışıklık çıkarma arzulan yavaş yavaş yok olmaktadır. Türkiye’nin yapmış olduğu uluslararası ittifaklar, Avrupa Birliği’ne girme aşamasında bulunması, Türk insanının sağduyusu tüm bunlar Türkiye’nin istikbalde büyük bir Avrupa devleti olma istidadında olduğunu gösteriyor” diyordu.

Garih tavır ve tutumlarıyla ‘bu ülkeye ait olmak’ duygusunu ön plana çıkarıyordu. Bir röportajında, “Oğlumun adı İzzet, yani Türk adı. Biz kendimizi Türk olarak görüyoruz. Bu ülkede doğduk, askerliğimizi burada yaptık, iş kurduk. Eğer yazgımızda başka yerde ölmek yoksa bu ülkede öleceğiz, biz, Ermeni lobisine karşı Amerika’da Türkiye’nin bütün soykırım moykırım müzesini yok etmeye çalıştık” diyor.  Nitekim Zaman gazetesinin Washington muhabiri Ali H. Aslan da Garih’in Amerika’da Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir faaliyet olduğunda orada hazır bulunduğunu belirterek, “Kimi zaman bilge bir konuşmacı, kimi zaman müdakkik bir dinleyici, kimi zaman her çiçekten bal alırcasına dolaşan bir resepsiyon kelebeği olarak çıkardı karşınıza. İnsanın içine işleyen sarrafvari bakışlarıyla tam bir sosyal zeka timsali idi ve onu hayatta başarının zirvelerine taşıyan en önemli özelliği de buydu” şeklinde yazıyordu.

Yahudi araştırmacı Rıfat N Bali ise Üzeyir Garih’in Musevi cemaati içindeki yerini, “Garih cemaatin akil insanlarındandı. Maddi ve pragmatik nedenlerden ötürü değil, başta devlet olmak üzere her tarafla iyi iliş­kileri olduğu için ‘akil’ bir insandı. Lobi faaliyetlerinde yer almış­tı ve Türkiye’nin çıkarlarını savunmak için elinden geleni yapmıştı” diyor.

Bu arada Museviler ve Garih’in bu tür davranışlarını neden İstanbul Rumları ve özellikle Fener’deki Patriklerden hiç görmedik acaba?

Garih’in babası Azra Ezakiel Kuva-yı Milliye döneminde Anadolu’ya silah ve adam kaçıran ünlü karakol örgütüyle işbirliği yapan Osmanlı Musevileri arasında yer alıyordu. Üzeyir Garih, önce İttihat ve Terakki’yi, daha sonra da Kuvayı Milliyecileri destekleyen, Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı Moiz Kohen’in çizgisinin genel eğilimlerini de yansıtan bir isim. Moiz Kohen, azınlıkların Osmanlılaştırılması fikrinin de savunucuları arasında yer aldı. Kohen de Garih gibi gençliğinde hahamlık eğitimi almış, ancak o da hahamlık yapmamıştı. Siyonizme karşı çıkan Kohen de Garih gibi masondu. Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak yerine Musevilerin Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerine göç ettirilerek Osmanlı Devleti’nin güçlendirilmesini savundu. Cumhuriyet döneminde de benzer tutumunu sürdüren Moiz Kohen, kitaplarında Kemalist proje çerçevesinde Türk Musevilerinin Türkleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Hatta ‘Türkleştirme’ isimli bir de kitap yazdı. Kohen, Cumhuriyet döneminde de Kemalizmin ateşli savunucusuydu. Ona göre Türkiye’de Yahudilerin Türkleştirilmeleri için, Tevrat’taki on emir gibi uymaları gereken on prensip gerekiyordu: “Museviler, isimlerini, dillerini, dualarını, mekteplerini Türkleştirmeliler, cemaat ruhunu kökünden sökmeliler, memleket işlerine karışmalılar, Türklerle düşüp kalkmalılar.” Moiz Kohen sıraladığı umdelere en başta kendisi uyarak Munis Tekinalp ismini alıyordu. 1928’de Milli Hars Birliği, 1934’de de Türk Kültür Cemiyeti kurucuları arasında yer alan ve Kemalizm isimli kitabı da bulunuyor.

Bundan sonraki yazımızda Türkiye – İsrail ilişkilerinin Garih öncesi ve sonrasını irdeleyeceğiz. BAKINIZ: Türkiye-İsrail İlişkileri

KAYNAKLAR:

Ehli Kitap Mümini için 1 cevap

  1. İsmail Tekin dedi ki:

    Konu: Mustafa Kemal ve “59 / 2 Haşr” ..

    “Kitap Ehli Mümini” yazı başlığı gözüme çarpınca “59/2 Haşr” ayetini hatırladım. Çünkü sanırım “Kitap Ehli Müminler” söylemi, sadece bu ayette, birlikte yan-yana yazılmış ve Kuran Alimleri Arabiler tarafından çarpıtılan Kuran Gerçeklerinden bazıları; özellikle “kendi DİYARI” Kavramının Furkan sınavında sınıfta kalmışlardır. Sınıfta kalan Şirk İlahı Allahları’nın en Kodaman olanlarından ELMALILI Müfessir Hamdi Yazır Bey, Furkan Engelini aşabilmek için hertürlü sinsi ve içinden pazarlıklı Arabi madrabazlık marifetlerini denedikçe daha fazla çuvallamış ve bu hengâme arasında kendisiyle cenkleşirken itiraf etmek zorunda kaldığı bir de “İtibarlı Adam” yani “Mustafa Kemal Paşa” gerçeğini kabullenmek zorunda kalmış, fakat Putperest Arap Kardeşlerini darıltmamak için “Mustafa Kemal” İsmini telaffuz etmemiş ve “7/175 Araf 176” ayetlerindeki “Alim-Köpek” tasvirini kendi kimliğinde tasdikleyip özdeştirmiştir (Bilgi Kitabında; “Evrimini tamamlayamamış kendi planetlerinin Büyük Yöneticileri” söylemiyle tefsir edilmiştir – “Fasikül 11/151-152. Sah.” olabilir).

    ELMALILI’NIN ve HUDİ Diyanet’in, Muhkem Kuran Hakikatini yamultarak yorumladığı ayetteki “kendi DİYARI” kavramı; Medine (‘nin Beyaz) Yahudileri için ne kadar uzaksa, Osmanlı Diyarı’ndan “Sürgün” edilen Osmanlı Hanedanı için de o kadar yakındır. ELMALILI Müfessirin “abr”,”ubur” maddelerinin analiziyle çizdiği resimdeki “Medine” vizyonu da; İstanbul Boğaziçi’ne nazır Sarayduvarları, Galataköprüsü, İngiliz-Muhribi (Kayık !!!) gibi daha gerçekçi maddelerin ufaltılmış hayali minyatürlerine Kuran Elbisesi giydirilmiş aldatmacı ve sömürücü Kılıf’larıdır (köktenci Atatürk düşmanı HUDİ İmam Başbakan Tayyip Bey’in Oğlunun Kayıkçı/k Gemisi gibi).

    “5 / 68 Maide” ayetinde DİREKT “Ey kendilerine Kuran Kitabı indirilen Kitap Ehli !” ifadesiyle, “5/65-68 Maide 69” Ayetler-Zincirinin anlam bütünlüğünde, değiştirilmesi mümkün olmayan “Furkan Mizanı” aynen Pusula İbresi gibi hassas duyarlıkla dengelenmiştir ki; Furkan Ayetleri ne türlü yamultulup çarpıtılmak istense, “Kitap Ehli” Kavramı; Bumerang gibi dönüp-dolaşıp Furkan-Kavramını çarpıtmak isteyen kişiyi Şeytan çarpmış gibi morartıp, Cin çarpmıştan beter çarpıtmaktadır.

    “5/69 Maide” ve “2/62 Bakara 111-112” ayetlerindeki “Yahudiler”, “Hıristiyanlar” vs bu bakımdan bu Furkan Gerçeğini inkâr etmeyen ve Analisanı “Arapça” olan Petrol Renkli Arabiler’dir (= 14/4 İbrahim 50). İnkâr edenler ise, kendilerini temize çekenler (Sütten çıkmış ak-pak Kaşık) olarak nitelendirilmişlerdir (= 4/48 Nisa 51). Sapık İmam Buhari’den HUDİ Müfessir ELMALILI’ya uzanan bu Şirk İlahları silsilesi; Allah’ın indirdiği dosdoğru ayetlerini beğenmeyip, kendilerinin Şeytan-Ayetleri ile tesirsiz kılma yarışı ile Sidik yarıştırıp, Dirar-Mescitler’de bin küsur yıldan beri Tavuk yumurtasından Ördek Civcivi çıkartabilmek için nafile çabalamışlardır (= 22/31 Hac 51-55). Akıllarısıra Kuran Hakikatlerini gizleyip değiştirmişlerdir ..

    “18/81 Kehf” ayeti, Atatürk’ün doğum tarihinin simgesi konumunda; Evrime direnen Yozlaşmış GEN’lerin imha edileceğini, DNA’nın tamir mekanizmasındaki işlevini, yamultulan Kuran’ın doğrultulacağını, Arabi Şeriat Düzeninin yerine Medeni demokratik Hukuka dayalı Laik Atatürk Düzeninin hakim ve kaim kılınmasının ezelden takdir edilmiş İlahi Fermanı’nı Tebliğ eden ve Dünya Rabbi Atatürk’ün BİLGİ Kitabı’na bağlanan bir başka bilim refleksli Muhkem Kuran Ayeti’dir; Zülkarneyn yani muhtac olduğun kudretin kaynağı olan Kan-Dolaşımı ile içiçedir.

    Saygılarla Efendim **

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s