Atatürk, Suriye, Hatay

Birinci Dünya savaşında Arap Yarımadası

1. Dünya Savaşı, “Dünyanın ilk Petrol Savaşı” olarak da bilinir. Savaştan önce İngilizlerin gözü Orta Doğu Petrollerindeydi. Osmanlı savaşa girse de girmese de en azından Arapları ayaklandırarak Orta Doğu’yu ele geçirmeyi planlarını çoktan hazırlamışlardı. Rusları da Boğazlardan rahatça geçeceksiniz diye kandırarak İtilaf birliğine dahil ettiler. Orta Doğu çok önemliydi ama o derece de geniş ve zor bir coğrafyaydı. İngilizler gizli servislerini de seferber ederek buraya var güçlerini harcadılar ve öteden beri hazırlıklarını yaptıkları Osmanlı’yı petrolün üzerine oturmuş olan Araplarla vurma planlarını uygulamaya koydular.

Arap yarımadasını Osmanlının elinden alma amacının bir sebebi daha vardı. O da Filistin’de İsrail devletini kurmak. Nitekim savaş devam ederken İngilizler 2 Kasım 1917’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair Balfour beyannamesini yayınlayacaklardı.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kızıldeniz’de hiçbir deniz gücünün bulunmaması, uçaklarının da yetersiz olması nedeni ile İngiliz ve Fransızlar, donanmaları sayesinde Kızıldeniz ve Akdeniz’deki limanlardan Arap yarımadasına personel ile birlikte her türlü malzemeyi çıkardılar, Arap ayaklanmasında kullandılar.

Hicaz’daki Arap ayaklanmasından önce, Türk birliklerince gerekli istihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma faaliyetlerinin yürütülmedi, ayaklanmaya karşı bilgi ve belgeler toplanmadı, askeri tedbirler zamanında alınmadı, Mekke Şerif’i Hüseyin ve oğullarının niyetleri yeterince değerlendirilmedi.

Osmanlı Devleti’nin Balkan savaşından sonrasındaki Silahlı Kuvvetlerinin personel, silah, araç ve malzeme noksanlığı, Arap yarımadasındaki Türk birliklerini de etkilemişti. Ayrıca ikmal merkezinin İstanbul’da bulunması, Hicaz demiryolunun Araplarca tahribi sonucu ikmal akışında önemli aksaklıklar meydana geldi. Karşılarında teşkilatlandırılmış, eğitilmiş, kadrosu tamamlanmış İngiliz, Fransız ve çöl şartlarına alışık yerel destekçileri Arap orduları vardı.

Savaş devam ederken 03 Ocak 1916’da İngilizler ile Fransızlar arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Hatay’ın da içinde olduğu Musul-Sivas-Mersin üçgeninde kalan İç Anadolu’nun bir kısmı ile Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu toprakları, Suriye ve Filistin coğrafyası tamamen Fransızların payına bırakılıyordu.

Mustafa Kemal Paşa Suriye cephesinde

Savaş süresince Arap Yarımadası kaybedildi.  Alman Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları adı verilen Osmanlı birlikleri iyice zayıflamış durumda, Suriye cephesine çekilmiş, güçlü Britanya İmparatorluğu, Fransız ve Arap ordularından oluşan kuvvetlere direnmeye çalışıyordu.

Yıldırım Ordularının Güney Nablus’la Şeria Irmağı arasında bulunan Yedinci Ordusunun komutanlığına atanan Mustafa Kemal Paşa’nın 28 Ağustos 1918’de cepheye gelmesinden 3 hafta sonra, kendini Hicaz Kralı ilan etmiş olan Mekke Şerifi Hüseyin’e ait kuvvetler ile Fransız ve Büyük Britanya orduları 19 Eylül 1918 günü topyekun bir saldırı başlattılar. Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal ve Lawrence’ın Arap lejyonlarına da Türklerin geri çekilme hatlarını kesme görevi verilmişti. Saldırı sonucu 8. Osmanlı Ordusu tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde dağıtıldı. 4. Ordudan kalanlar ve 7. Ordu kuşatmadan kurtulmak için Mustafa Kemal Paşa komutasında Şam yönüne çekilerek Halep’in 5 km kuzeyinde mevzilendiler.

Osmanlı  Devleti, 5 Ekim 1918’de ateşkes konusunda aracılık yapması için, Amerika Birleşik Devletlerine başvurdu. Ahmet İzzet Paşa başkanlığında kurulan yeni Osmanlı kabinesi 14 Ekim 1918’de İtilaf Devletleri’nden mütareke (ateşkes) istedi.

Türk kuvvetlerinin geri çekildiğini sanan Arap, Fransız ve İngiliz kuvvetleri, 26 Ekim 1918’de tekrar saldırıya geçtiler, Mustafa Kemal Paşa’nın Katma’da aldığı düzenek karşısında şiddetli bir direnişle karşılaştılar, perişan edildiler. İngiliz Süvari Ordusu ve silahlı Arap çeteler darmadağın edildi ve 1. Dünya Savaşının son savaşı olan Katma Meydan Savaşı kazanıldı. Bu savaşların ayrıntıları ayrı bir yazımızda anlatılmıştır OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Mustafa Kemal Paşa, Yedinci Ordu Komutanı olarak Hatay sınırlarının hemen güneyinde bulunan Afrin ilçesi Reco köyünde Ordu Karargahı’nda bulunurken 7. Ordu İskenderun ve kıyılarıyla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el Cemal, Tel el Rifat ve doğuya uzanarak genel hattı koruyordu. Antakya ve çevresini de hatta katarak, Britanya İmparatorluğu ve Şerif Hüseyin’e bağlı birliklerin Toros geçitlerine ulaşarak oradan Anadolu içlerine sızması önlenecekti. Mustafa KemalPaşa’nın burada belirlediği İskenderun-Carablus hattı daha sonra Misak-ı Milli’nin güney sınırı oldu.

Mustafa Kemal Paşa Adana’da 

Adana’da Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nı devralan Atatürk, Şakirpaşa’da Hacı Seyit Ağa’nın bağ evinde karargâh kurdu. Kent içinde de Muradiye Oteli’nde bir menzil komutanlığı oluşturdu.

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’nin Mondros’ta mütareke (ateş kes) imzalamasıyla 1. Dünya Savaşı sona erdi.

31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı olan Alman generali Liman Von Sanders: “Yıldırım Orduları Grubu’nun emir ve kumandasını, bugünden itibaren, iftiharlarla dolu, birçok muharebelerde kendini göstermiş bulunan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne bırakıyorum” diyerek, emir ve kumandayı devretti. Toplantıda Alman subaylarının ‘Artık Harp bitmiştir’ demelerine karşın Mustafa Kemal Paşa, ordusundaki Türk subaylara: “Onlar için harp bitmiş olabilir. Bizim için yeni başlıyor. Harb-i Kebir (Büyük savaş) bitmiştir, Harb-i Sagir (küçük savaş) başlayacaktır.”  diyordu. Mustafa Kemal Paşa, maiyetindeki komutanlara gönderdiği emirde, mütareke hükümlerinin uygulanmasının kendileri için daha ağır bir duruma gelmemesini sağlamak üzere gerekli önlemlerin alınmasını isterken, Toros Tünellerinin Osmanlı Devleti için stratejik açıdan çok büyük öneme sahip olduğunu hatırlatarak elde tutulması gerektiğini ve terhis işlerinin geçiştirilmesi veya geciktirilmesini tavsiye etti.

Yıldırım Orduları, dağılmış, parçalanmış, birbirinden uzakta, savaş yorgunu birliklerden oluşuyordu. Buna rağmen Mustafa Kemal Paşa umutluydu. Şöyle diyordu: “Her şeyden evvel elimin altında bulunan iki ordunun, arzu ettiğim tarzda güçlendirilmesi halinde, bütün felaketlere rağmen Türk sesini işittirebileceği kanaatinde idim. Bu yolda işe başladım.” Takvimler 1 Kasım 1918’i gösterirken Atatürk’ün, bu yolda işe başlamasıyla aslında Milli Mücadele başlamış oldu.

Mustafa Kemal Paşa’nın, 3 Kasım 1918’de eline geçen Mondros Mütareke şartları ile ilgili olarak görüşleri  şöyleydi: “Bu Mütareke’yi baştan nihayete kadar tetkik ettikten sonra bende beliren kanaat şu idi: Büyük Osmanlı Devleti, bu mütarekename ile kendini kayıtsız, şartsız düşmanlara teslim etmeye muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilâsı için ona yardımcı olmayı da vadetmiştir.” “… Ben yapılan mütarekenin sakatlığını gördüm. Bu sakat noktaların düzeltilmesine çalışmak lüzumuna inanarak ilgili makamlara söyledim. Bu mütarekename, olduğu gibi tatbik edildiği halde, ülkenin baştan sonuna kadar işgal ve istilâya maruz kalacağı kanaatini ileri sürdüm”. Mondros’a karşı bazı önlemler alması gerektiğine karar verdi. Aynı gün “çok ivedi” bir şifre telgrafla Genelkurmay’dan, “anlaşmada geçen Toros Tünelleri, Kilikya, Suriye Sınırı gibi adlandırmalarla neyin kastedildiğini ve yine anlaşmada geçen ordunun terhisi talimatını kimin vereceğini” sordu. Yine aynı gün 2. ve 7. Kolordulara gönderdiği telgrafla Suriye sınırının yerini işaret etti. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgenin esas hat kabul edilmesini istedi. Mütareke şartları yeterince açık olmadığından ayrıntılar açıklığa kavuşuncaya kadar “işgal kuvvetlerinin karaya çıkartılmasının engellenmesini” emretti.

Mustafa Kemal Paşa, aynı gün mayın tarama bahanesiyle İskenderun’a çıkmak isteyen bir Fransız müfrezesine izin vermedi. 5 Kasım 1918’de de emrindeki 7. Ordu, 3. Kolordu ve 41. Tümen Komutanlığı’na çektiği telgrafla İskenderun Körfezi’ne çıkarma yapmaya kalkacak İngiliz kuvvetlerine ateşle karşılık verilmesini emretti.

Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 6 Kasım 1918’de Atatürk’e gönderdiği telgrafta İngilizlerin, Halep’teki ordularını besleyebilmek için İskenderun’dan yararlanmalarının mütareke sırasındaki “İngiliz centilmenliğine” verilecek bir karşılık olduğunu söyledi.

Atatürk, 6 Kasım 1918’de “geciktiren idam edilir” notuyla Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği şifre-telgrafta “İngiliz centilmenliğini” ve “gönül alma yoluna gitmeyi anlamak nezaketinden yoksun olduğunu, bu konuda hoşgörülü olmayı çok sakıncalı bulduğunu” belirterek “İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlere ateşle karşılık verilmesini emrettim. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini, İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir” dedi. Görevden ayrılmak istediğini de ekledi.

Mustafa Kemal Paşa, 7 Kasım 1918’de Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgrafta “İngilizler bir çıkarmaya yeltenmediklerinden ateş edilmesine gerek kalmamıştır” demişse de 7. Ordu Hareket Şubesi’nde görevli Muzaffer Ergüder’in Samet Kuşçu’ya anlattıklarına göre 6 Kasım 1918’de İskenderun Körfezi’ne girmeye çalışan Fransız donanması, Mustafa Kemal Paşa’nın emri doğrultusunda 41. Tümen’in topçu uyarı ateşiyle körfezden uzaklaştırıldı. Enver Behnan Şapolyo bu olayı, “İşte İskenderun’da işitilen bu ilk kurşun sesi Milli Mücadele’nin ilk emaresidir” diye yorumluyor.

Ahmet İzzet Paşa, aynı gün Atatürk’e gönderdiği telgrafta İskenderun’a çıkacaklara silahla karşılık verme emrinin devletin siyasetine ve memleketin menfaatine aykırı olduğunu söyleyerek bu yanlış emrin derhal düzeltilmesini istedi. Mütarekede bu olumsuz şartları kabul ettiren gaflet değil, kesin yenilgimizdir dedi.

Mustafa Kemal’in durumla ilgili olarak İstanbul’a gönderdiği telgraflardaki diğer bölümler:

1. Mütareke şartlarının ikinci maddesinin harfiyen uygulanması doğal ise de bu münasebetle karaya asker çıkarmaya dair mütarekede bir kayıt bulunmadığından müsaade edilmemiş ve görüşme memurları dönüp geldikleri gemiye gitmişlerdir.
2. İskenderun’da İngilizlerin karaya çıkmasının gerekirse ateşle önlenmesini emrettiğim arz olunur.
3. Çok ciddi ve samimi olarak arz ederim ki, mütareke şartları arasında yanlış anlamaları giderecek tedbirleri almadan orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.
4. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini… emrettim.
5. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir.
6. Ben ne durumda bulunursam bulunayım, doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere duyurulmasını yurt selameti icabı kabul eylediğim kanaatlerimi bildirmekten nefsimi alıkoymaya muktedir değilim.

Mustafa Kemal’in Ahmet İzzet Paşa’ya, son mesajı şöyleydi: “Orduları dağıtalım, fakat unvanı koruyalım… Müsaade edin, en ufak bir müfreze halinde dahi olsa, bu unvanla ben onun kumandanlığıyla yetinir ve vatanıma hizmet ederim

Mustafa Kemal’in bu isteğine Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın yanıtı sert oldu: “Siz mağlup devletimize karşı bütün galip devletleri tekrar tahrik ve devletimizin temellerini tahrip mi etmek istiyorsunuz?

Atatürk’ün söz konusu direniş telgrafları, teslimiyetçi Osmanlı yönetimini çok tedirgin etti. Öyle ki Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 7 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu’yu kaldırdı. Atatürk’ü İstanbul’a çağırarak ve 8 Kasım 1918’de İskenderun’un İngilizlere teslim edileceğini bildirdi. Atatürk, aynı gün Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgrafta, adeta geleceği görürcesine, şöyle dedi: “Bugün Payas-Kilis hattına kadar toprakları isteyen İngilizlerin yarın Toros’a kadar olan Kilikya mıntıkasını, daha sonra Konya-İzmir hattının işgali isteklerinin birbirini kovalayacağı ve sonunda ordumuzun kendileri tarafından sevk ve idaresi ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi gibi tekliflerin karşısında da kalmak uzak bir ihtimal değildir.” Yine aynı gün Ahmet İzzet Paşa istifa etti.

Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor: “Yeni devlete çıkan yolun ilk ve en dumanlı işaretleri, sanıyorum ki Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1918 ile 7 Kasım 1918 arasında Adana’da geçen 7 günlük Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı zamanındaki buhran günlerinden başlar

Mustafa Kemal’in, Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgrafların tanığı Cevat Abbas (Gürer) anlatıyor: “Atatürk’ün, Kilikya’yı ve Kilikya sınırlarını dahi bilmeyecek kadar gaflet göstermiş olan Sadrazamla Adana’dan makine başında saatlerce süren haberleşmesine şahit olmuştum. Atatürk… Sadrazam Mareşal İzzet’i, devletin bulunduğu durum hakkında aydınlatmaktan kendisini alamıyordu. Fakat her defasında aldığı cevaplar pek sudan ve aldatıcı idi.

Atatürk anlatıyor: “… Acı günlere ait olmakla beraber bu memlekete ait kıymetli bir hatırayı yad etmek isterim. Efendiler bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur. Suriye felaketini takip eden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı ile buraya gelmiştim. O zaman memleket ve milletin nasıl bir atiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm ve buna mümanaat için derhal teşebbüsatta bulunmuştum. Fakat o zaman için bu teşebbüsümü müsmir kılmak mümkün olmadı… Bana milletin halası yolunda ilk teşebbüs hissinin bu mukaddes topraklardan gelmiş olması hasebiyle, hemşerisi olmakla mübahi olduğum bu toprakları tebcil ederim.” (15 Mart 1923 Adana Türk Ocağı)

9 Kasım 1918’de İngiliz ve Fransız kuvvetleri Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırı olarak İskenderun’u işgal edip kente törenle bayrak çektiler. Ayrıca, Antakya ve civarını da işgal ettiler.

İstanbul’a dönmek zorunda kalan Mustafa Kemal Paşa o zamana kadar Filistin harekâtını icra eden Yıldırım Ordularından kalanları bir araya topladıktan sonra Toros Dağlarının kuzeyine çekmeyi başarmış, silahlarını da teslim etmemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın kuzeye çekmeyi başardığı bu kuvvetler, başlayacak olan Türk Bağımsızlık Mücadelesi’nin Güney Cephesi’ndeki çekirdeğini oluşturacak olan birliklerdi.

İskenderun Sancağı Misak-ı Milli içerisinde

28 Ocak 1920 de Anadolu’dan seçilmiş tamamı Milli Mücadele yanlısı milletvekilleri ile oluşan Osmanlı Mebusan Meclisi Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye tarafından hazırlanan İstanbul’da bir miktar değişikliklere uğrayan Misak-ı Milli‘yi ilan etti. O tarihte daha Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmamıştı. Misak-ı Milli haritası ilkesel olarak, Mondros Mütarekesi sırasındaki durum esas alınarak tanımlandı. Arap çoğunluğun bulunduğu yerler Misak-ı Milli sınırlarının dışında kaldı. Hatay da sınırlar içerisindeydi.

Atatürk işgaldeki Suriye ile ilgileniyor

Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu topraklarının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi üzerine başlayan ulusal direniş sırasında, ulusal bir meclisin kuruluşuna dek Millî Mücadelenin yürütme organı olan Heyet-i Temsiliye ve ardından kurulan Ankara Hükümeti, 1919 yılı boyunca İtilaf Devletleri’ne karşı Anadolu’da mücadele verirken, Arapların yaşadığı işgal altındaki eski Osmanlı topraklarında gelişen ihtilal hareketlerine karşı da kayıtsız kalmadı. Heyet-i Temsiliye’nin Suriye’ye ilgisi, Ali Şefik (Özdemir) Bey aracılığıyla organik bir ilişkiye dönüşecek, 3 Şubat 1919’da Şefik Bey başkanlığında kurulacak Türk-Arap Muhadeneti  Cemiyeti, yılın sonunda bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan talimat alarak faaliyetlerini sürdürecektir.

TBMM’nin yarı resmi yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi İtilaf Devletleri’ne karşı Arapların verdiği mücadeleyi gün be gün sütunlarına taşırken, bir anlamda hükümetin politikasını dile getirerek bağımsızlık için ortak düşmana karşı mücadelede birlik düsturunu benimsemekteydi. Ankara Hükümeti bu dönem özellikle Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelere dikkat kesilmişti. İngiliz belgelerine göre Atatürk, Milli Mücadele’de Suriye-Filisin Kuvayı Osmaniye Heyeti, İstikbal Cemiyeti ve Yakındoğu Kurtuluş Cemiyeti ile doğrudan iletişim halindeydi.  Mustafa Kemal Paşa, 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’ndeki konuşmasında “Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların tahakküm ve idaresinden tekmil Arabistan galeyan halindedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı boyunduruğu reddolunuyor. Yalnız memleketin refah ve saadeti için yabancıların iktisadi, ümrani, medeni vasıtalarından yardıma rıza gösteriliyor. Bağdat ve Şam genel toplantıları her tarafa bu kararı yaymıştır.” derken, 28 Aralık 1919’da Ankara’da eşraf ve ileri gelenlerle yaptığı bir konuşmada da “Cemiyetimizin görüşüyle çizdiğimiz sınır haricinde kalan dindaşlarımızla bu muhterem kardeşlerimizle aynı sınır dahilinde asırlardan beri vatandaşlık ettik. Bu kardeşlerimiz her tarafta Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Doğu’da kendi dahillerinde mevcudiyeti muhafaza ve bağımsızlığı temin için mesai sarf ediyorlar. Bütün bu İslam parçalarının bağımsızlığa mazhar olmaları İslam âlemi için ne büyük bahtiyarlık olur” diyerek Arapların bağımsızlık mücadelesini desteklemekyteydi.

O günlerde Arap ihtilalcileri, özellikle de Suriye ve Iraklı Araplar, bizzat Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmek suretiyle bir İslam Konfederasyonu oluşturma fikrini gündeme getirmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa 16-17 Ekim 1919’da Amasya’da Heyet-i Temsiliye üyelerine gönderdiği mektupta İslam Konfederasyonu fikrine ilişkin teşebbüsleri ve olumlu görüşlerini açıklamıştır.

Mustafa Kemal  Heyet-i Temsiliye başkanı olarak Ekim 1919’da Suriye halkına bir beyanname yayınlayarak Suriyelileri, işgalci Fransa’ya karşı mücadeleye çağırdı. Beyannamede;  “Suriye halkını, Müslümanları birbirine düşüren ve parçalayan çekişmelere boyun eğmemeleri; aralarındaki yanlış anlamaları terk etmeleri; kuvvet ve güçlerini ülkelerini parçalamaya çalışan inançsız düşmana karşı birleştirmeleri ve bu imansız ve İslam düşmanlarının vaatlerine kapılmamaları; bu düşmanların kendi aralarında ittifak ettikleri, Gladstone’un mevcut uygulamasının bunu anlamaya gayet yeterli bulunduğu noktalarında uyarmış; maksatlarının ülkeyi ve İslam’ı yok olmaktan kurtarmak olduğunu; Allah’ın yardımı ile inananların düşmana karşı savaşmaya karar verdiklerini; Konya ve Bursa’dan düşmanın atıldığını ve hakka güvenen mücahitlerin yakında Arap kardeşlerinin ziyaretine geleceklerini, düşmanı defedeceklerini ve artık dinde kardeş olarak yaşamak gerektiğini” ifade ediyordu.

Mustafa Kemal Paşa, Suriye halkına hitaben yayınladığı bir diğer beyannamede ise İslam düşmanlarına karşı beraber hareket etmek gerektiğini, amaçlarının İslam ülkelerinin hakimiyetini ele geçirmek değil, İslam ülkelerini düşmandan kurtarmak olduğunu ifade ediyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Ocak 1920’de Halep’te Arap Millî Teşkilat Riyaseti’ne gönderdiği mektuptan da Suriye ve Irak ihtilalcilerinin konfederasyon ve birlikte hareket edilmesi tekliflerine olumlu cevap verildiği, buralara birer talimat gönderildiği ancak bu talimatın ihtilalcilerin ellerine ulaşıp ulaşmadığı hakkında bilgi sahip olunamadığını anlaşılıyor.

15 Şubat 1920’de Suriye-Filistin Kuvayı Osmaniye Heyeti’ne gönderdiği gizli telgrafta Arapların, Türkiye’nin güneyini işgal eden Fransızlara saldırmalarını istedi. Ayrıca Suriyelileri Fransızlara karşı ayaklandırmak için Halep ve Şam’a iki subay gönderdi.

Mart 1920’de Şam’da toplanan Suriye Kongresi’nde, Türk askerlerini arkadan vurup kendini Mekke Emiri ilan eden Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal Suriye kralı ilan edildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 tarihli meclis konuşmasında Emir Faysal’ın özel delegelerinin kendisiyle görüştüğünü, ancak kendisinin İngiliz, Fransız etkisindeki Emir Faysal’ı “samimi görmediğini”, bu nedenle kendisine yapılan “siyasi başvuruya siyasi cevap vermekle yetindiğini” belirtti. Atatürk, ayrıca birlikten kuvvet doğacağını, bunun için bütün İslam dünyasının birlikte hareket etmesini istediklerini belirterek şöyle dedi: “Biz kendi sınırlarımız dâhilinde bağımsız olduğumuz gibi Suriyeliler de sınırı dahilinde bağımsız olabilirler. Bizimle anlaşmanın veya ittifakın üstünde bir şekille, bir federatif yahut konfederatif şekillerden birisiyle irtibat kurabiliriz.”

Suriye Fransa’ya veriliyor

18-26 Nisan 1920’de, Osmanlı topraklarının paylaşılması ve Osmanlı ile yapılacak olan Sevr Antlaşması’nın şartlarını hazırlamak için, İtalya’nın San Remo kentinde toplanan uluslararası konferansta Filistin İngiliz, Suriye ve Lübnan Fransız mandasına verildi.

İngiltere’nin Suriye için Faysal tercihine Fransa sıcak bakmıyordu. Bunun sonucunda Fransızlar Suriye Kralı Emir Faysal’ı görevden alıp Suriye’de bir askeri yönetim kurdular. Ancak Suriyeliler, Fransız mandasını kabul etmeyerek Fransa’ya karşı ayaklandılar. Suriye İstiklal Komitesi’ni kurdular. Fransızlara karşı mitingler ve gösteriler yaptılar. Halep civarında Suriyeli direnişçilerle Fransızlar arasında kanlı çarpışmalar oldu. Suriyeli milliyetçiler Heyet-i Temsiliye başkanı Mustafa Kemal’den askeri yardım talep ettiler. İngiliz belgelerine göre Atatürk, Suriyeli direnişçilere Alman yapımı silah ve cephane yardımında bulundu.

Ankara Hükümeti’nin Irak ve Suriye’ye ilgisi, bu bölgenin coğrafi konumu dolayısıyla taşıdığı stratejik önemin yanısıra manevi bir anlam da taşıyordu. Çünkü her bir ihtilal hareketi, her bir isyan, ortak düşmanın zayıflatılması ve Anadolu’dan başka Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın da işgalden kurtulup bağımsızlığına kavuşması ümidinin doğmasına vesileydi.

Atatürk, 9 Mayıs 1920’deki meclis gizli oturumunda da Emir Faysal’ın kendilerine bir antlaşma metni gönderdiğini ancak kendisinin bu metni imzalamadığını belirtti. Atatürk, İngiliz, Fransız yanlısı bir siyaset izleyen Emir Faysal’la bir antlaşma yapmayı doğru bulmamıştı. Var olduğu iddia edilen böyle bir anlaşma metninin gerçekliği doğrulanamamıştır.

23 Temmuz 1920 tarihli Hâkimiyeti Milliye gazetesinde şunlar yazılıyordu: “Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de Arap’ın da Irak’ın da Anadolu’nun da Suriye’nin de düşmanlarıdır. Irak’ta İngilizler bütün zulümleriyle Irak Araplarını ezmeye çalışıyorlar. Anadolu hakkında aynı zalimin takip ettiği siyaset aynı şeydir. Fransızlar ise Suriye’de aynı siyasetin tatbiki için uğraşıyorlar. Şu halde Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayati menfaatleri de pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor.… Bundan sonrası için kuvvetle ümit edebiliriz ki, Anadolulularla Suriyeliler hakiki menfaatlerinin nerede olduğunu hakkıyla anlayacakları için müşterek düşmanlara karşı el ele aynı azim ve gayretle çalışacaklardır.

Fransa’ya karşı direniş içinde olan milliyetçilere silah, cephane yardımı, kumanda mevkiinde bazı askerlerin gönderilmesi 1921 yılına  kadar sürdü. Türkiye’nin Suriye halkı ve liderlerine yaptığı bu yardım iki tarafı birbirine daha da yakınlaştırdı. Bu yakınlaşma federasyon konusunu da gündeme getirdi. Hatta Mustafa Kemal Suriyeli milliyetçilerle yazışmalarında Suriye, Irak ve Türkiye arasında bir konfederasyon kurulması yönündeki önerileri kabul etmeye hazır olduklarını bildirecekti. Bunun  için ise öncelikle her ülkenin bağımsızlığını kazanması gerekiyordu.

Ancak öyle olmadı. Fransa Suriye’de başlattığı işgal hareketinde kısa sürede başarılı oldu ve Suriye’de denetimi büyük ölçüde ele geçirdi. Milliyetçi örgütler önemli derecede güç kaybetti. Suriye’de bu gelişmeler yaşanırken Anadolu’daki direniş hareketi başarılı bir şekilde devam ediyordu.

Ankara Antlaşması

Türk ordusunun Ağustos-Eylül 1921 Sakarya zaferi Şam’da Halep’te de büyük bir sevinçle karşılanmış, şenliklerle kutlanmıştı. Bazı camilerde mevlitler okutulmuş, Anadolu’daki direniş için yardımlar toplanmıştı. Şam ileri gelenleri Seyfu’l İslam (İslam’ın kılıcı) adıyla Mustafa Kemal Paşa’ya kutlama telgrafları çekmişlerdi.

Sakarya zaferinden sonra sıra Yunanlıların Anadolu’dan atılmasına gelmişti. Anadolu’daki sınırlı gücün tamamı kullanılmadıkça saldırıda başarı sağlanmasının mümkün olmadığı anlaşılmaktaydı. Gümrü, Kars, Moskova antlaşmalarıyla Doğu sınırlarını güvence altına alınmış Doğu Cephesi birliklerinden 3’ncü Kafkas Tümeni (11’nci Piyade Alayı dışında) Batı Cephesine gönderilmişti. Sıra Güney cephesine gelmişti.  20 Ekim 1921 de  TBMM ve Fransız Hükümeti’ni temsilen eski bakanlardan Franklin Bouillon arasında imzalanan Ankara Antlaşmasıyla Güney Cephesinden de Afyon cephesine kuvvetlerin, mühimmatın sevkedilmesi mümkün oldu. Fransızlar; Adana, Mersin, Osmaniye, Kilis ve Antep’i boşalttılar. İskenderun, Antakya, Kırıkhan, Reyhanlı, Altınözü ve Samandağ Türk dilinin ve kültürünün yaşatılması, Türk bayrağına benzer bir bayrak belirlenmesi, Türk gemilerinin İskenderun limanından yararlanması gibi şartlarla, özel bir statüde, İskenderun Sancağı adı ile Fransız mandası olan Suriye’ye bağlandı. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın olanakları içinde bırakmak zorunda kaldığı bu toprakları anlaşmaya koydurduğu maddelerle ilerde geri almak için gereken altyapıyı da hazırlamıştı. 1921 yılında, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey, Fransa’da bulunduğu sırada, Fransız Başbakanı Briand ile imzaladığı anlaşmanın 6. Maddesi uyarınca: İskenderun ve Antakya bölgesinde Türk unsuru fazla olduğundan Fransa, burada özel bir rejim politikası izleyecek, Türk kültürünün gelişmesine engel olmayacağı gibi resmî dil de Türkçe olacaktı. Bu önemli madde, Ankara Antlaşmasında 6’ıncı maddesinde İskenderun’un, Suriye sınırları içerisinde kalacağı; burada özel bir idare kurulup, Türk millî kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan faydalanılacağı, resmî dilin Türkçe olacağı şeklindeydi. Fransa’nın Anadolu’dan çekilip Suriye’de kalmasına rağmen, İskenderun için kabul edilen millî kültür koşulları, aslında Misak-ı Millî’nin tanınmasından başka bir şey değildi. Hatay’ın kurtarılması, ilerde bu maddeye dayanılarak gerçekleşecekti. Anlaşma uyarınca Fransa, Hatay ve çevresini “Kuzey Suriye Hükümeti” adı altında Milletler Cemiyeti’ne kayıt ettirdi.

15 Mart 1923’te, Adana’ya yaptığı ziyarette Atatürk’ü Antakyalılar da karşıladılar. Antakyalı genç bir kız, duygulu bir şiir okudu. Duygulanan Atatürk: “Kırk Asırlık Türk Yurdu Düşman Elinde Esir Kalamaz” diyerek İskenderun Sancağını sahiplendiğini belirtti.

Lozan Konferansı devam ederken, 30 Mayıs 1923’de Antakya-İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti resmen kuruldu.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasında da durum değişmedi. İskenderun sancağı sınırlar dışında kaldı. Atatürk, Büyük Nutuk’da: “Lozan’da 20 Ekim 1921 günlü Ankara Anlaşması sınırları olduğu gibi kalmıştır” diyordu.

Antlaşmalara göre Fransa, İskenderun’da “özerk bir yönetim” kurdu.  Ancak antlaşmalara uymayarak İskenderun’u Suriye’nin bir parçası gibi sömürge mantığıyla yönetmeye başladı.

Ankara Antlaşmasına uyarınca bir ay sonra, Türkiye – Suriye sınırını kesin olarak çizmek üzere karma bir komisyon kurulacaktı. Komisyon, ancak 1925’te kurulabildi. Sınırların çizilmesinde anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Türkiye, Fransa ile doğrudan müzakereye girerek Dostluk ve iyi Komşuluk Sözleşmesi yaptı. Bu ise, ancak 18 Şubat 1926’da parafe edildiği halde, Türk – İngiliz – Musul meselesinin çözümüne kadar bekletildi. Bu çözümden altı gün önce, 1926’da imza edildi.

Fransa, 1936 yılında Suriye’ye bağımsızlık verdi ve Suriye’den çekileceğini ilan etti. Suriye: “İskenderun Sancağı Suriye’ye bağlanmalıdır” diye diretti. Atatürk “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” diyordu. Suriye’ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Anlaşmasında, İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa, Suriye’den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye’ye terk etmekte idi. Bu vesile ile Türk Hükümeti de durumu kabul etmedi.

Türkiye, konuyu 26 Eylül 1936’da Milletler Cemiyeti’ne götürdü. Milletler Cemiyeti’nin toplantısı sırasında, Cenevre’de Fransa ile yapılan görüşmeler uygun bir gelişme göstermeyince, İskenderun Sancağı’na da Suriye’ye yapıldığı gibi, bağımsızlık verilmesini istendi. Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihinde Meclis’i açış konuşmasında: “… Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakikî sahibi öz Türk olan, İskenderun —Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabiî görürler” diyordu.

Bu sıralarda, Fransa’da Leon Blum Hükümeti, Suriye’ye bağımsızlık vadediyordu. Bu gerçekleşirse, Hatay’ın durumu ne olacaktı? Geleceği çok iyi gören Atatürk, Fransız büyükelçisi ile yaptığı bir sohbette: “… Ben toprak büyütme delisi değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak, Antlaşmaya dayanan hakkımızın isteyicisiyim. Onu almazsam edemem. Büyük Millet Meclisi kürsüsünden milletime söz verdim, Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem, onun huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam. Bunu bilerek ve sözümü mutlaka yerine getireceğimi düşünerek benim dostluğumu lütfen bildiriniz ve doğrulayınız” diyordu.

Adı Hatay

Atatürk, 1936’da İskenderun Sancağı olarak bilinen bölgeye “Hatay” adını verdi. Hititlerin Ön Türklerden olduğuna inanan Atatürk’ün M.Ö. 1200’lerde Amik Ovasındaki Hitit Prenslikleri’nin birleşerek kurduğu, başkenti bugünkü Kırıkhan yakınlardaki Kanula olan Hattena Krallığından esinlenmiş olduğu tahmin edilmekte.

Atatürk “Hatay Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” Başkanı, 2. Kolordu emrinde Kuva-yi Milliye komutanı, Reyhanlı Türkmenlerinin Mursaloğlu aşiretinden Tayfur Sökmen’i Ankara’ya çağırarak, cemiyetin adının “Hatay Egemenlik Cemiyeti” olarak değiştirilmesini istedi. Atatürk Türkiye 1936 seçimlerinde, Tayfur Sökmen’i Antalya’dan bağımsız milletvekili seçtirdi. Yakınlarının: “Niçin Adana veya Antep değil de Antalya” sorusuna Atatürk: “Günü gelince (L) harfi yerine (K) harfini koyacağız. Böylece Antalya Antakya olacak” dedi. Reyhanlı Türkmenleri ile ilgili daha geniş bilgileri OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Suriye’de Fransız yönetimine karşı olaylar başladı. Antakya’da (Habib Naccar’da), Fransız Polisinin ateşi ile iki Türk gencinin ölmesi üzerine gerginlik arttı. Bunun üzerine, Atatürk 7 Ocak 1937’de Konya’dan: “Ben memleketi hiçbir zaman savaşa sürüklemem, fakat Hatay benim için vazgeçilmez bir davam olmuştur. Gerekirse devlet başkanlığından istifa ederim… Bir yurttaş olarak, Hatay topraklarına geçerim ve mücadele ederim” diyerek kararlı bir demeç verdi.

Bu arada Suriye, bölgenin statüsü hakkında bir referandum yapılmasını kararlaştırmış, ancak Türkler referandumu boykot etmişlerdi. Milletler Cemiyeti bölgeye Hollanda, İsveç ve İsviçre temsilcilerinden oluşan üç kişilik gözlemci heyeti gönderdi. 1 Ocak 1937  günü Hatay’a gelen gözlemciler incelemelere başladılar. 12 Ocak 1937’de, heyetin kaldığı Turizm Oteli (şimdiki Antakya Özel Ata Koleji) önünde 60-80 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. 27 Ocak 1937’de, Milletler Cemiyeti heyetinin hazırladığı İskenderun Sancağı’na bağımsızlık verilmesini, Sancağın içişlerinde tam bağımsız dış işleri, maliye ve gümrük konularında Suriye’ye bağlı olmasını öngören raporu üzerinde taraflar anlaştılar. Anlaşmanın imzalanması üzerine Atatürk, Başbakan İsmet İnönü’ye çektiği telgrafta: “İçten ve gerçekten bağlı olduğu dostluklara zarar vermeden milli sorunun çözümünü, Milletler Cemiyeti Konseyi’nde bir sonuca ulaştırmak konusunda gösterdiği yüksek zekâ, uzak görüşlülük ve olgunluktan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni” tebrik ediyordu. Türkiye, Atatürk sayesinde gerçekten önemli bir siyasi ve diplomatik zafer kazanmıştı. Anlaşma Hatay Türkleri arasında coşkun gösterilerle kutlandı. Araplar ise gösteriler yaparak durumu protesto ettiler.

Atatürk komşularıyla ve bütün devletlerle iyi geçinmek Türkiye siyasetinin esasıdır görüşüne sadık kalıyor, içten ve gerçek bir barış istiyordu. Haksızlıklar nerede olursa olsun, daima onun karşısında yer almaktaydı.  “Türkiye’nin güvenliğini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti bizim daimi prensibimiz olacaktır… Türk Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refahı ve ilerlemesinde en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir… Milletlerarası anlaşmazlıklar, ancak iyi niyetle ve umumî menfaat adına, karşılıklı fedakârlık yoluyla halledilir” diyordu. Hatay, iç ve dış politikada en önemli yeri almaktaydı. Davayı Türk kamuoyu da benimsemişti; Atatürk için, her şeyden önde gelmekteydi.

Atatürk, 29 Ekim 1937’de katıldığı son Cumhuriyet Balosu’nda, Fransız Büyükelçisine: “…Büyük Meclis’in kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getiremezsem onun huzuruna çıkamam…” demişti. Görüşme ile ilgili olarak “… Bu benim şahsî meselemdir. Durumu Büyükelçiye, daha başlangıçta, açıkça ifade ettim. Dünyanın bu durumunda, böyle bir meselenin Türkiye ile Fransa arasında silâhlı bir çatışmaya sürüklenmesi kesinlikle mümkün değildir. Fakat ben, bunu da hesaba kattım. Kararımı vermiş bulunuyorum. Şayet ufukta, bu yolda binde bir ihtimal belirse, Türkiye Cumhurreisliği’nden ve hattâ Büyük Millet Meclisi üyeliğinden çekileceğim. Bir fert olarak bana katılacak bir kaç arkadaşla beraber Hatay’a gireceğim. Oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edeceğim” diyordu.

İşgal başlangıcından beri çok sayıda Türk, Sancak’ı terkedip Türkiye’ye gitmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de hükümet Hataylılarla, Hatay’da doğmuş olanların 29 Kasımdan itibaren Hatay’a gidebileceklerini ilan etti. Hataylılar trenlerle akın akın Hatay’a geldiler. Milletler Cemiyeti kararına göre seçimler 28 Mart ve 12 Nisan 1938’de yapılacak, önce seçmenler cemaatlerine göre kaydedilecek, bunun ardından Milletvekillerini seçmek üzere ikinci seçmenler seçilecek ve Milletvekili seçimi yapılacaktı. Seçim zamanı yaklaştığında Suriye yanlıları gibi Fransız işgal idaresinin de Türkler aleyhine bir tavır takındığı ve taraflı davranmaya başladığı görüldü. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne başvurusuyla bu durum engellendi.

Atatürk, Hatay sorununun iyice gündemde olduğu günlerde, 21-22 Aralık 1937 akşamı Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la Ankara’da Karpiç Lokantası’nda bir görüşme yaptı. O görüşmede Cumhurbaşkanı Atatürk, Mardam’a şunları söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti gayet açık konuşmak mecburiyetindedir. Ben söylüyorum ki, İslam âlemi ve Suriye milleti ve devleti, tamamıyla ve katiyen bağımsız olmalıdır. Bunu burada söylediğim gibi Fransızların ve bütün dünyanın önünde tekrar etmek benim için şeref ve zevktir. …Ben Kemal Atatürk söylüyorum ki… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar. Benim için diplomasi meçhuldür. Benim için realite vardır. Bu olacak mı? Olmayacak mı? Benim makul olarak söylediğim şey olmalıdır. Çünkü ben makul olmayan şeyi hayatımda asla düşünmedim.…Hatay meselesi benim şahsım için yeni bir mesele değildir. Mösyö Franklin Bouillon ile çok uzun görüştükten sonra ben birtakım özel şartlar ile Hatay’ı bıraktım. Bırakmayabilirdim, fakat bıraktım. İki şey için bıraktım. Bunu açıkça söyleyeyim: Bir kere Suriye mevcudiyetini az çok kuvvetli bir hale koymak için; ikincisi, bir gün Türkiye ve Suriye birbirini anlayacaklardır. Bir gün makûs hareketler ortadan kalkacaktır. Biz, Suriyelilerle kolaylıkla anlaşırız diye bıraktım.…Yapamam! Hepimiz Müslümanız! Yemin ederim ki, namusum üzerine söylerim ki (Hatay’ı) bırakmam! Çok temenni ederim ki, Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Namusum üzerine söylüyorum bırakmam. Kendileri bilirler!

Hasta halinde

Bu sırada Atatürk’ün hasta olduğu haberleri duyulmuş, yabancı ajanslar bu haberi dünyaya yaymışlardı. Bu haberleri yaymanın amacı, Hatay meselesinin çözümlenmesini önlemek ve mücadeleyi yarım bıraktırmaktı. Fransa’nın Milletler Cemiyeti heyeti tarafından alınan kararı uygulamadaki isteksizleşmişti. Bütün bunlar, Türkiye’nin önemli bir hamle yapmasına yol açtı. Atatürk Hasta haliyle, doktorların karşı çıkmasına rağmen 21 Mayıs 1938’de Mersin’de, 24 Mayıs 1938’de Adana’ya gelerek askerlere resmi geçit yaptırttı. Amacı, Fransa ve Suriye’ye gözdağı vermekti. Mersin ve Adana ziyaretleri, Atatürk’ün hastalığını artırmış, kötüleştirmiştir. 8 Haziran 1938 günü doktor çağrıldı.

Fransa, Hatay’a kendi valisi yerine Dr. Abdurrahman Melek adında bir Türk vali atayarak iyi niyet gösterisi yaptı. Abdurrahman Melek 5 Haziran’da göreve başladı ve ilk işi Antakya’nın eski Belediye Başkanı Süreyya Halef’i Antakya Kaymakamlığına, Vedi Münir Karabay’ı da Antakya Belediye Reisliğine atamak oldu. Atatürk’ün Hatay’ı silâh zoruyla alabileceğini anlamış olan Fransızlar bir askerî anlaşma yapmayı istediler. Atatürk de zaten savaş, hayatî olmadıkça yapılmamalı görüşündeydi. Orgeneral Asım Gündüz komutasındaki Türk Askeri Heyeti ile Fransa’nın Suriye Orduları Kumandanı Orgeneral Huntzinger başkanlığındaki heyeti arasında, 3 Temmuz 1938’de Antakya Lisesi’nde anlaşma imzalandı. Anlaşma ile Hatay’da tarafsız bir seçim kabul edildi. Varılan anlaşmaya göre Hatay’da asayişi 6 000 kişilik bir güç sağlayacak; bunun 2 500’ü Türkiye’den, 2 500’ü Fransa’dan 1 000’i Hatay’dan karşılanacaktı. Fransız askerleri ile birlikte seçim güvenliğini sağlamak üzere Türk askerinin Hatay’a ne zaman gireceği konusu görüşüldü tarih kararlaştırıldı.

Tarihi bir dönüm noktası

5 Temmuz 1938 Salı günü Kurmay Albay Şükrü Kanatlı’nın komutasındaki 2 500 kişilik Türk birliği (48. Takviyeli Dağ Alayı) iki kol halinde sabah 5.00’te Payas’tan, 6.00’da da Hassa’dan sınırı geçip Hatay’a girdi. Türk Ordusu’nun geleceğini duyan Hataylılar geceden sokağa fırlamış, sınıra koşuyorlardı. Ordu İskenderun’dan geçti. İskenderun’a girdiği caddeye sonradan 5 Temmuz Caddesi adı verildi. Antakya da tamamen boşalmıştı. Kentin girişinde 80‐100 bin civarında bir kalabalık, orduyu bekliyordu. Türk Ordusu şehre girerken, tören alanında bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı. Toplanan halktan büyük bir heyecanla, “Yaşasın Türk askeri… Yaşasın Atatürk…” sesleri yükseliyordu. Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki süvari birliği Reyhaniye’de Çatalhöyük Köyü’nde köprüden geçerken Mursaloğlu Kemal Bey, birliğin önünü kesip, ‘’Türk Ordusu Hatay’a girerse tek kızım Necla’yı kurban edeceğime ant etmiştim” diyerek Albay Şükrü Kanatlı’nın atının ayakları altına kızını kurban etmek için yatırdı. Albay atından atlayıp küçük kız çocuğunu kucağına aldı, özgürlük bazılarını çarpmış, ne yaptığını bilmez hale getirmişti.

Türk Ordusu Hatay’da

Hatay Atatürk’ün son davasıydı, ancak kendisini de bitirmişti. Türk Askerinin Hatay’a giriş zaferini kutlamak için 10 Temmuz 1938 günü, küçük bir motorla İstanbul Boğaz’ında gezintiye çıktı. Ateşi, 39 dereceyi aştı ve yatağa düştü.

Seçim

Milletler Cemiyetinin hazırladığı İskenderun Sancak Anayasası’na göre, seçimler iki dereceli olarak yapılacak ve 20 yaşını dolduran erkekler anayasada belirtilen cemaatlerden her hangi birine serbestçe yazılacaktı. Cemaatler Müslümanlar; Türk (Sünnî), Arap (Sünnî), Alevî, Kürtler (Eyyübi) olarak, Gayrimüslimler ise; Ermeni, Rum Ortodoks, Yahudi cemaati olarak belirlendi. Seçim işleri için Türkiye’nin Hatay Olağanüstü Delegeliğine atanan Cevat Açıkalın ve Fransız yüksek komiserinin temsilcisi Albay Collet, Hatay valisi Dr. Abdurrahman Melek ve Türk toplumu temsilcisi (Hatay Halk Partisi Başkanı) Abdülgani Türkmen’den oluşan bir komisyon oluşturulmuştu. Seçim çalışmaları 22 Temmuz 1938’de diğer cemaatlerden de temsilciler alınarak başladı. Komisyon seçmen yazımlarını yenileyerek hileli durumları tespit etmiş ve Hatay doğumlu olmayan Ermeni ve Arapları listelerden çıkarmıştı. Baskı ve şiddet gösterilen bölgelerdeki kayıtlar da yenilemişti. Seçim komisyonunun çalışmaları oldukça zor bir süreçten geçmişti. Kayıt işlemleri devam ederken Türkler aleyhine yapılan usulsüzlükler ve diğer olumsuz girişimlerin önlenmesi için çalışmalar yapılmıştı. Cemaatlere göre kütüğe geçirme işlemi 1 Ağustos’ta sona erdi. Türk toplumu: 35.847, Alevî toplumu: 11.319, Ermeni toplumu: 5.504, Arap (Sünnî) toplumu: 1.845, Rum Ortodoks toplumu: 2.098 ve diğer toplumlardan 395 erkek seçim kütüğüne yazılmış, Türklerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu belirlenmişti. İkinci kademe seçim kayıtları da 8 Ağustos 1938’de bitti. 19 Ağustos’ta adayların adları ve sayıları belirlenecekti. Meclisi oluşturacak 40 milletvekilinin 31 Türk (9’u Alevi toplumundan), 2’si Arap, 5’i Ermeni, 2’si Rum Ortodoks toplumundan olacaktı. Sürenin bitiminde her toplumdan aday sayısının seçilecek milletvekili sayısına denk olduğu görüldüğü, son kademe seçime gerek kalmadığı anlaşıldığından adayların milletvekillikleri 24 Ağustos 1938’de kesinleşti. 40 kişilik Mecliste Türkler toplam 22 milletvekiliyle çoğunluktalardı. 

Hatay Devleti

Meclis 2 Eylül 1938 günü açıldı. Atatürk’ün verdiği soyadını taşıyan Tayfur Sökmen Hatay Devlet Başkanlığı’na, Abdülgani Türkmen Meclis Başkanlığı’na seçildi. Hatay Meclisi 1.Başkan vekiliğine Vedi Münir Karabay, 2.Başkan vekiliğine Zeynel Abidin Cilli, Hatay Meclisi Genel Sekreterliğe Bekir Sıtkı Kunt ve Dr. Vedi Bilgin seçildi. Devletin adı Hatay Devleti olarak değişti, başkent Antakya oldu. Antakya, İskenderun ve Kırıkhan ilçelerinden oluşan Hatay Devleti’ne, Reyhanlı ve Yayladağı ilçeleri eklendi. İstiklal Marşı Milli Marş, Atatürk’ün şeklini verdiği Türk Bayrağı’na benzer bayrak (yıldız kırmızı renkte), Hatay Devleti’nin Bayrağı olarak kabul edildi.

Hatay Devleti Bayrağı

03.09.1938’de Hatay Devleti Hükûmetinde, Başbakan ve İçişleri Bakanı Dr. Abdurrahman Melek, Adalet Bakanı Cemil Yurtman, Maliye, İktisat ve Ticaret Bakanı Ahmet Cemal Baki, Bayındırlık ve Ziraat Bakanı Kemal Alpar ve Eğitim ve Sağlık Bakanı Ahmet Faik Türkmen görev aldı. 07.09.1938 tarihli oturumda  “Türk İstiklâl Marşı” Hatay Devleti’nin de“Millî Marşı” olarak kabul edildi. Ekim ayında gümrükler devralındı, Suriye sınırlarında gümrük karakolları kuruldu.

10 ay süresince Hatay Meclis ve hükümeti düzenli olarak çalıştı. Atatürk’ün ölümünde sonra İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Hatay Meclisi 1939 Ocak ayında Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanununu kabul etti. Şubat 1939’da Türkiye Cumhuriyeti Kanunları Hatay kanunları olarak benimsendi. Mart ayında Türk parası Hatay’ın da parası olarak kabul edildi.

Bu süreçte Hatay yöneticileri devamlı olarak Türkiye’ye katılmak arzusunda bulunduklarını dile getirmekteydiler. Türkiye de bu isteği olumlu karşılamaktaydı. Ancak 29 Mayıs 1937 Antlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa’nın ortak garantisi altında bulunduğundan Hataylıların anavatana katılma istekleri Türkiye ve Fransa arasında yeniden sorun olmaya başladı.

Türk ve Fransız Hükümetleri arasında Hatay üzerinde görüşmelerin devam ettiği sırada Avrupa’da uluslararası ilişkiler giderek gerginleşmeye, özellikle Almanya ve İtalya’nın barışı tehdit eden tutumları belirginleşmeye başladı. Bu dönemde Almanya’nın ilk aşamada Avrupa’daki Alman birliğini gerçekleştirdikten sonra, doğuya doğru genişlemek isteği iyice ortaya çıktı. Bu gergin durum karşısında Fransa, Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek ihtiyacını duydu.

23 Haziran 1939’da Ankara’da ‘Türkiye ile Suriye arasında toprak sorunlarının kesin çözümüne ilişkin Antlaşma’nın imzalanması ile Fransa Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul ederken, buna karşılık Türkiye de Suriye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi taahhüt etti. Engel kalmaması üzerine Hatay Millet Meclisi, 29 Haziran 1939’da oybirliği ile Türkiye’ye katılma kararı aldı. 23 Temmuz 1939’da Pazar günü saat 11.40’ta yapılan Anavatana katılış töreninde, Antakya’da kışladan Fransız bayrağı indirilerek Türk Bayrağı çekildi. Hatay Türkiye’nin yeni vilayeti olurken Türk ordusu bir tek kurşun atmamış, bir tek şehit vermemişti.

Kaynaklar:

Atatürk’ün şahsi davası Hatay Naim Babüroğlu Antakya Gazetesi 24-25.07.2018 https://www.antakyagazetesi.com/author/naimbabur/page/5/ https://www.antakyagazetesi.com/hatay-ataturkun-son-davasiydi-2/

Filistini Mustafa Kemal mi kaybettirdi? Bülent Pakman. Mayıs 2015 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/filistin-m-kemal/

Atatürk Adana’da Bülent Pakman. Mayıs 2015 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/1919-yili-mayisinin-19-uncu-gunu-samsuna-ciktim/ataturk-adanada/

Suriye halkı Mustafa Kemal’i Seyfu’l İslam ilan etmişti. Dünya bülteni  12 Ekim 2012 https://www.dunyabulteni.net/tarihten-olaylar/suriye-halki-mustafa-kemali-seyful-islam-ilan-etmisti-h230726.html

Mustafa Kemal Paşa-Emir Faysal Anlaşması ve Milli Mücadele Döneminde Suriye ve Irak. Hadiye YILMAZ Dr., Marmara Üniversitesi, Tarih Bölümü. http://www.ctad.hacettepe.edu.tr/10_20/4.pdf

Atatürk’ün Mazlum Milletler Cephesi ve Suriye politikası Sinan Meydan Sözcü 24/02/2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/sinan-meydan/ataturkun-mazlum-milletler-cephesi-ve-suriye-politikasi-5642118/amp?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

Atatürk’ün “Savaşsız Anlaşma” Yöntemi ve Hatay Sorunu Sinan Meydan Sözcü 02/03/2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/sinan-meydan/ataturkun-savassiz-anlasma-yontemi-ve-hak

Tüm Zamanların Şehri: Hatay. T.C. Hatay Valiliği. http://www.hatay.gov.tr/hatay-tarihine-genel-bakis

Hatay’ın İsim Hikayesi. T.C. Hatay Valiliği. http://hatay.gov.tr/isim-hikayesi

Atatürk ve Hatay. BekirTünay  Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986  http://www.hatay.gov.tr/ataturk-ve-hatay

Fransız Hükûmeti ile yapılan görüşmeler ve Ankara Anlaşması. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı https://www.atam.gov.tr/nutuk/fransiz-hukumeti-ile-yapilan-gorusmeler-ve-ankara-anlasmasi

Hatay Tarihçe, Bazı Olaylarla İlgili Açıklama ve Değerlendirmeler. Mehmet Tekin. Türk Yurdu Dergisi.  Ekim 2011 – Yıl 100 – Sayı 290 https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1667

Hatay Sorunu Ve İbrahim Şükrü Sökmensüer’in Faaliyetleri. Ömer Ali Keskin. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (KÜSBD) Cilt 8, Sayı 2, Temmuz 2018, Sayfa 577-592 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/528290

Hatay’ın Anavatana Katılma Süreci. Figen Atabey Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt:4 Sayı:7 Temmuz 2015 http://www.avrasyad.com/Makaleler/1074150981_122.pdf

Kırıkhanlılardernegi 5 Temmuz 2018  https://www.facebook.com/istkirder/posts/994789584032058/

Metin Hülagü, İslam Birliği ve Mustafa Kemal, İstanbul, 2008, s. 68-72.

Bülent Pakman, Mart 2020. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Facebook Widgets
Sharjah 2011Bülent Pakman kimdir?