İlginç Anılar

Aşağıdaki anılar Fatma Sönmez arkadaşımızın bu sayfalarda yazdığı yorumlardan derlenmiştir. Gerçekten çok müthiş anılar bunlar, kendisine sonsuz teşekkürler.

————————————————————————————————-

Ben ARAMCO’da mühendis olarak işe girmiştim ve o yıllarda (1981′e kadar) VP’den yukarıya müracaat ederek kadınlar için arazide çalışma izni alınabiliyordu. Mesela Gina B.’nin araziye çıkma izni vardı. Aynı bölüme tayin olduğumda bana da sordular izin isteyip istemediğimi. “Fakat sen Müslüman olduğun için izin almamız çok daha zor olur ve aldığını değmez” dediler. Ben de istemedim. “Bu sıcakta havalandırmalı ofisten dışarı çıkmak için deli olmalıyım” diye düşünmüştüm. Gina da zaten o sene bir kaç kez araziye çıkmıştı. Onun gidebilmesi için araç sürecek (genellikle Hintli) bir erkek asistan mühendis tayin edilir ve yanına bir de Amerikalı erkek supervisor otururdu. Çünkü kadınlar eşi olmayan bir erkekle aynı araçta bulunamaz. “Sanki iki erkek olunca kurtarıyor mu?” orasını bilmiyorum ama Gina da o sene ayrılıp gitti zaten. İlk bebekleri doğduğunda Arabistan’dan ayrılmaya karar vermişlerdi ve karı koca birbirlerine verdikleri sözü tuttular.

Bir – iki sene sonra da kadınların aile kampı dışındaki ofislerde çalışma haklarına da son verildi. Mesela, bekarların yaşadığı kenar bölgedeki İngilizce okulunda kadın öğretmenlerle bazı kadın sekreterler işlerinden oldular. Suudi genç işçilerin İngilizce okulu aile kampının dışında açılmıştı, çünkü onların aile kampına girmesi (ahlaki bakımdan) tehlikeli bulunmuştu…

Al Baha’da kadınların jip kullandığını gördüm. Yemen sınırına yakın bir yerdir. Bir kadın gayet sakin şekilde çölden arabasıyla geldi, benzinlikçiden bir sürü ekmek alıp arabasına koyup, gaza bastı ve gitti. Bu bölge biraz daha müsamahakâr olarak bilinir. Zaten orası Osmanlı’nın en son çekildiği yer imiş.

Amerikalı kadın arkadaşlarım da gece trafiğinde eşlerinin uykusu geldiğinde şehirlerarası yollarda direksiyona geçtiklerini anlattılar. “Ne yapsaydık yani, kalacak otel mi vardı?” dediler. Bilhassa Yemen hududundan kaçak gelen vahşilerin çölde mola veren ailelerin ırzına geçip boğazlarını kestiğini duymuştuk.

Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması yasaktır. Sadece bizim çalıştığımız ARAMCO şirketinin yaşam kamplarının sınırları dahilinde kadınlar araba kullanabilir. Onun için de Kanada veya Amerika’dan aldığımız ehliyeti göstererek bir Suudi Arabistan ehliyeti alırdık – ki onu da 1991 Gulf Harbinden sonra yenilememeye başladılar, çünkü o sene (bir tanesi prenses olan) bazı ilerici kadınlar Riyadh’da araba kullanarak bu durumu protesto etmişlerdi. Tabii geri tepti, hepimiz kampın içinde bile ehliyetsiz araba kullanmak zorunda kaldık. Bunun yanı sıra, başka problemler de yarattı; örneğin ben Kanada ehliyetimin günü geçtiği için ABD’ye gittiğimde araba kiralayamaz filan oldum.

ARAMCO yaşam kampları dediğim yerler de 5 şehir. En büyüğü Dhahran (35,000 nüfuslu), en küçüğü Udhailiyah (1,000 nüfuslu) idi. Biz Udhailiyah, Abqaiq ve Dhahran kamplarında 1980-1998 arasında yaşadık. Buralarda en yüksek hız 50 Km dir. Bazı Ürdün’lü bayanlar da (genellikle doktordular) ehliyetsiz olarak araba kullanırlardı.

Ama ben bir gün ben karayolunda araba kullanırken yakalandım!

Arap arkadaşlarım hep bu kuralın kadını korumak için var olduğunu iddia ederlerdi. Eğer kocam araba kullanamazsa ben kullanabilir mişim filan derlerdi. Detaylarını unuttum, ama bir gün eşimi Dhahran hastanesinden eve göndermek için ambülans emrettiler. Fakat ne olduysa ambulans bir türlü gelmedi. İki saat bekledikten sonra kendi başımızın çaresine bakmaya karar verdik. Bizim arabamız da o gün Dhahran’daydı. Haydi kendi arabamızla Udhailiyah’taki evimize dönelim dedik.

Eşim Dhahran’dan Abqaiq’e kadar kullandı arabayı. Oradan sonra direksiyonu bana verdi. Zaten oradan sonra yol çok tenhalaşır. Üzerimde beyaz gömlek vardı. Oğlumun baseball kasketini kafama taktım, parmaklarımdan yüzüklerimi çıkarttım ve direksiyona geçtim. Senelerdir 50 Km’den yukarı çıkmamışım, yeni Jaguar’ımızı öyle bir zevkle sürüyordum ki hiç olmayan bir şey oldu:

Bomboş yolda küçük bir tamir nedeniyle şeridin birini kapatmışlar. Polis de arabasına yaslanıp kollarını göğsüne kavuşturmuş tek şeritten geçen araçları dikkatle inceliyor… Hiç bozuntuya vermedim, müsait hızla yanından geçtim. Kadın olduğumu fark etmediğini sandım. Eğer Jaguar olmasaydı sürenin kim olduğuna bakmazdı diye düşünürüm hala…

30 – 40 kilometre gittiğimizi sanıyorum. Othmaniye kavşağına geldik. Eşim bu yola gir de ekmek alalım dedi. Ben oradaki dükkanların arasında dolaşan insanlar beni fark ederler diye sapmadım, iki üç kilometre sonra Udhailiyah kampına varacağımız ana yolda kaldım. Bir de ne göreyim, arkamdan zıpkın gibi bir polis aracı gelmiyor mu? Eşimi uyardım, o ise bitap vaziyette yattığı ön koltuktan doğrulmadan “Seni fark ettiklerini sanmıyorum, bunlar her zaman deli gibi sürerler, zaten” dedi. Ama bizim yanımıza gelince yavaşladılar bana paralel sürmeye başladılar. Polis aracında iki kişi oturuyordu. Şoförün yanındaki polis sağ aynayı oynatarak iyice yüzüme baktı ve arkamda kalıp flaşlarını yakmaya başladılar. Ben de münasip şekilde sağa çekip durdum. Polisler de durup arabalarından indiler ve ikisi de yanımıza geldiler. O arada geçen üç dakika içinde kalbimin kaç attığını sormayın. Eğer kalbimde bir arıza olsaydı- oracıkta duruverecekti.

Eşim de bu arada yattığı koltuktan güçlükle doğrulabildi. Beline bağladığı ginger roots soğan sarmısak ne varsa hepsi dışarı düştü. Polislere hastane dosyasını gösterdi. Ambulans emrini gösterdi. Kullanamayacak kadar ağrılarım vardı dedi ama ne onların İngilizcesi ne de bizim Arapçamız yeterli değildi. Bize üç soru sordular:
Yanındaki kadın kardeşin mi?
Yanındaki kadın zevcen mi?
Riyadh’a mı gidiyorsunuz?

Eşim telaştan ilk iki soruyu evet diye yanıtladı. Eve gidince “Bari bir de amcam deseydin, bravo” dedim. Bu sorudan kasıt eğer yakın akraba olmasak ikimizi de uygunsuz durumdan hapise atabilmek için.
Üçüncü sorudan kasıt ise, bir sene önce bir grup aydın kadın konvoy halinde Riyadh’a arabayla girmişlerdi. Acaba aynı girişimin devamı mıydı? Hayır değil!.. Hepsinden geçtik. “Şuracıkta Udhailiyah’taki evimize gidiyorduk, zaten burada şoför değiştirmek için duracaktık” dedik. Halimize acımış olmalılar. Eşimi direksiyona oturttular “Haydi yallah” deyip gönderdiler.
Fiiieuuuyyf!

Bir keresinde (1984-1985 olabilir) arabamızla gitmiştik. Medine-Mekke- Yanbu- Abha- ve bir gecede Riyadh-Udhailiyah’a geri dönüş. Yolda bizi keserler diye korkudan hiç durmadan sürüp gelmiştik.

Yanbu’da arabamızı sahile park edip denize girdik. Yarım saat sonra arkama dönüp baktığımda ne göreyim, sular yükselmiş ve bizim araba denizin ortasında kalmış…

Alelacele kıyıya döndük. Sular henüz arabanın içine girecek kadar yükselmemişti. Yanlış hatırlamıyorsam eşim sürerek çıkarttı arabayı. Sonra da yoldan geçen araçlardan yardım istedik. Tekerimize hava bastılar. Buna ne için gerek olduğunu hatırlamıyorum. Arabanın 10 parmak suyun içinde fotoğrafını çekmiştim. Bulunca yollarım …

Evet Yanbu’da snorkeling müthişti. Ama en son gittiğimde (1998), kıyıya bir sürü villa yapıp inşaat molozlarını koral rif’e atmışlardı. Bir de korkunç ses çıkaran jetski moda olmuştu. Onunla bir ileri bir geri giderek muhteşem doğa harikasını biçmekle meşgullerdi. Çok yazık!…

Bir gün işten tanıdığımız bir arkadaşın yeni yaptırdığı Hofuf’taki evine davet edildik. Bizimkisi öyle iş grubu olmadığı için karı koca yan yana tüm evi gezdirdiler. Ev çok güzeldi. İki katlıydı, ortada mermerden bir merdiven vardı. Annesinin ve oğlunun dairesini de gördük, karısı ve çocuklarıyla da bir arada oturduk. Onlar bizim evimize geldiğinde biz de onları aynı odada ikramlamıştık. Yemek yemediğimizi sanıyorum.

Aradan bir kaç sene geçtikten sonra aynı eve yine gittik. Bu sefer ortada çamurdan bir merdiven vardı. Çok şaşırdım, ne oldu sizin mermerden merdiveninize diye sordum. Anlamadılar, biz değişiklik yapmadık dediler. Dikkatlice baktığımda senelerin kirinin mermerin her tarafını çamur gibi kapladığını fark ettim. Evde bir hizmetçi vardı ama toplam 16 adet de çocuk vardı. Herkesin yemeği, içmesi derken herhalde temizlik arka sıraya düşmüştü.

Mırra İle ilgili de bir anım var. Suudiler çayı bizim kahve fincanımıza benzeyen fakat sapı olmayan seramik kaptan içerler, ama kahveyi bizim çay bardağımız gibi fakat sapı olan bardaktan içerler.

Bir gün Bahreyn’de bir teknik sunuma gittik. Orada mırra ikram ettiler. Osmanlı zamanından bazı fotoğraflarda görmüşsünüzdür, sırtındaki şerbetlikten elindeki küçük bardağa akıtırlar. Öyle bir sehpayla ikram ediyorlardı. Adamın elinde 20 tane kadar iç içe giydirilmiş küçük kahve fincanları vardı. Kafasını eğerek sırtındaki ibriğin ucundan en üstteki fincana bir şey döküp elime tutuşturdular. Ben de büyük zevkle içtim. Bitirdikten sonra etrafıma baktım, kirlileri koyacak bir yer yoktu. Servis eden adama sordum. O da kullandığım fincanı hemen alıp elindeki fincan dizisinin en altına yerleştirdi.

O zaman anladım ki bardakları yıkamayıp tekrar tekrar kullanıyorlardı. Biz öğleden sonra oraya varmıştık; sabahtan beri kim bilir kaç kişi o fincandan içmişti. Hemen tuvalete koştum ve saatlerce dilimi, ağzımı yıkayıp durdum…

Misafir eşe sandık vermeleri çok büyük saygı işareti. İçinden çıkan çarşaf benzeri elbise de güzelliklerini saklaması için verilmiştir. Bir Suudi düğününe davet olunmak müthiş bir şeydi. Sizinki önemli bir tören olmuş. (BP’nin notu:  Fatma Sönmez sizinki derken Yemekteyiz başlığı altında anlattığım karı-koca ile patron, mühendisin birlikte davet edilmesi ve eşe sandık hediye edilmesi hikayemi kasdediyor)

Ben Arabistan’a ilk gittiğim ay bir Suudlu’nun fakirhanesinde yemeğe davet edilmiştim. Vizemde bir sorun için devlet dairesine gitmem gerekmişti. Müdür de şoförüyle gönderdi beni. O zaman bilmiyordum nikahlı olmadığın erkekle aynı arabaya binilmeyeceğini ama başımız belaya girmedi. Orada işimiz bittiğinde öğlen vakti yaklaşmıştı. Haydi bizim eve gidelim dedi. Ben de gittim. Yoldan yiyecek aldı. Karısı ile birlikte üçümüz sandalyelerin üzerine oturmuştuk. Ortada yüksek bir sehpanın üzerine konmuştu tepsi. Tepsinin içi pilav doluydu, üzerinde adam başı birer tavuk vardı. Bana çok gelir deyip sadece bir budunu ayırıp yediğimi hatırlıyorum. Çatal bıçak olmasa fark ederdim.

Daha sonra şirketin bazı törenlerinde, iki kez, türden yerde sini içinden yemek yedim. Amerika’da eğitim görmüş olan arkadaşlar her sehpaya birer birer dağıldılar ve eti sağ elleriyle parçalayarak biz tecrübesizlerin önüne bıraktılar. Biz çatal istemeyip büyük hevesle yedik. Tabii hepimiz yere oturmuş ve sol ellerimizi arkamızda bağlamıştık.

Mısırlı bir supervisorumdan duyduğuma göre yemeğe metal değdirmek saygısızlıkmış. Benim evimde kaşık kullandığımı duyduğunda hayret etmiş, “Çocukların da mı kaşık kullanıyor, siz ne biçim Müslümansınız?” demişti. Tabii çatal ve bıçak ta kullandığımızı söyleyemedim. Farklı kültürler…

Al-Baha’da yaşayan bir arkadaşım bir düğünde Türkçe küfür sesi duymuş. Dönüp baktım diyor, çok yaşlı bir adam. Bizi okula gitmeye mecbur ettiler, biz de mecburen Türkçe öğrendik demiş. “Ama öyle bir küfür ediyor ki, Türkçe’yi çok iyi öğrenmiş” dedi arkadaşım.
Ben bunu doğruluğunu bir tarihçiden teyit etmek isterdim. Anadolu’daki çocukların gideceği okul var mıymış da Arap ellerindekileri mecbur etmiş olsunlar?

Hangi yıl olduğunu unuttum, 2000 olabilir. Cidde’de bir kız okulunda yangın çıktığında halk (Motava) okulun etrafını kuşatıp yardımın içeri sokulmasını önledi, çünkü itfaiye “erkek”, öğrenciler ise “kız”dı. Yazık ki ne yazık!… (BP’nin notu: https://bpakman.wordpress.com/orta-dogu/suudi-arabistan/kadin/mutawwa/utandiran-uygulamaya-son/ web sayfamda naklettiğim olay)

Vallaa, orada kadının yeri İslamiyetle anlatılamayacak kadar kötüydü. Türkiye’deki durumla kıyaslanamaz.
Bir gün klinikte sıramı beklerken, 3 yaşlarında bir oğlan çocuğunun 5 yaşlarındaki ablasının kafasına şiddetli bir yumruk vurduğunu gördüm. Karşımda oturan annesinin olaya el koymasını bekledim. Nafile!… Arkasından bir daha, bir daha… Her yumruk yeyişte, kızcağızın gözleri şaşılaşıyordu. Bir iki dakika ağladıktan sonra yine birbirleriyle oynuyorlardı, ve yine oğlan kızın kafasına bir yumruk indiriyordu.

Kadına baktım, benimle arkadaş olmak istercesine gülümsüyordu. Fakat dil bilmediğim için sohbet kuramadım. Biçare, sanki kızın canı yokmuş gibi düşüncesizce oturuyordu karşımda ve gülüyordu. Biraz sonra oğlan annesine de saygısızca davrandı. O zaman anladım ki oğlan çocuğu annesinin de önünde geliyordu o ailede. Yani anne olmak bile kadını yüceltmemişti. “Cennet annelerin ayakları altındadır” sözünü işitmemişler… Müdahale edemediğim için kahrolduğum bir anı olarak kaldı içimde.
Bizde öyle olmaz. Hak adalet vardır. Küçüğün büyüğe saygısı vardır. Abla ve anneyi kollamak yiğitliğin şanındandır. Yanılıyor muyum?

Ben bu Hicaz demiryolu hakkında bir İngiliz’in verdiği konferansı dinlemiştim. Anlattıkları doğruysa, Araplar tren yolunun tahtadan olan parçalarını koparıp yakarak üstünde kahve pişirirlermiş. Durum o kadar vahimleşmiş ki tren yolu boyunca asker göndermek zorunda kalmışız. Sık sık durup tren yolunu tamir etmek gerekiyormuş. Bu nedenle, bir Haç yolculuğu 6 ay sürmeye başlamış. Yani astarı yüzünden pahalıya gelmiş olmalı. Ama senin bulduğun kaynak kâr gösteriyor. Demek ki farklı yıllardan veya farklı bakış açılarından anlatımlar var.

 ______________________________________________________

Fatma Sönmez arkadaşımızın gönderdiği yorumlardan derlenmiştir.

Bülent Pakman Nisan 2011

Suudi Arabistan ile ilgili günlükler

Twitter Widgets Facebook Widgets

İlginç Anılar için 1 cevap

  1. Geri bildirim: Suudi prens muhaliflere katıldı | Pakman World

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s