Kafkasya’dan göçler

Rusların Kafkasya yayılması

1567 yılında Rusya Çarı “Korkunç İvan” lakaplı IV. İvan, şimdiki Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin bulunduğu bölgeye bir saldırı düzenleyerek Rusların Kafkasya işgalini başlattı.

Batılılaşma etkisi altına giren ve Slav-Avrupa değerleriyle bütünleşmiş bir Rusya anlayışı, ortaya çıktıktan sonra yayılma, işgalcilik ve sömürü siyasetine dönüştü. Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma amaçlı bu siyaset sonucu oluşan Rusya İmparatorluğunun denetimindeki toprakların gerçek sahipleri olarak görülen Türk ve Müslüman Türkleri, ikinci sınıf bir unsur haline getirilmiş ve onların asimilasyonunu koşul kabul eden bir baskı rejimin oluşmasının önünü açmıştır.

Bu girişimden 200 yıl sonra Rusya, işgal ve sömürü amacıyla ciddi biçimde Kafkasya’ya yöneldi. İlk hedef olarak Kırım seçildi. Kırım Hanlığı’nın Kafkasya ile Rusya arasında tampon bir bölge olarak varlığı Kırım’ı Moskova’nın ilk hedefi haline getirmişti. 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca antlaşmasından sonra Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Hanlığı üzerindeki nüfus mücadelesi Moskova’nın çıkarlarına uygun biçimde sonuçlandı. Bu, Kafkasya’nın kuzeyinin Azak Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar geniş alanın Rusya’nın denetimine geçmesi ve Kafkasya’nın kuzeyden kuşatılması anlamına geliyordu. Kırım tarihi ayrı yazımızda anlatılmaktadır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

II. Katerina’nın hâkimiyeti yıllarında (1762-1796) Rusya kendi dış siyasetini adeta “Türk düşmanlığı” üzerine oluşturmuştu. Çariçe açık biçimde “Türklerin Avrupa ve İstanbul’dan çıkarılarak Bizans’ın yeniden kurulması için çalışmayı” ön plana çıkartmaktaydı. İngilizler’in Ruslara karşı bölgede çetin bir rekabete girişmesi Türk Devletleri’nin safında gözükse de öncelikli olarak kendi çıkarlarını koruma amacı gütmüştür.

Rusya 1783 yılında Kırım’ı büsbütün ilhak etti. Bundan sonra Rusya Kafkasya’da ilerlemeyi kendi devlet politikası haline getirdi. İşgal ettiği bölgelerde Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma siyasetini yürürlüğe koydu. Bu siyasetini hayata geçirmek için de yerel toplumlara karşı baskı, göç ettirme, sürgün ve hatta soykırıma dahi başvurmaktan kaçınmadı. Artık XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Kırım Hanlığı ile işgal edilmiş Kuzey Kafkasya bölgelerinde Rus, Ukrayna ve Kozak köylerinde nüfus artmaya başladı.

Bu dönemde Kafkasya’nın bir anlamda hukuki sahibi Safeviler ve Osmanlılar olarak görülüyordu. Ama 1735 yılında Safevi Devleti çökmüş, onun topraklarında yeni bir siyasal gücün temellerini atan Nadir Şah’ın ise 1747 yılında uğradığı suikast sonucu ölmesiyle Safevi devletinin toprakları çeşitli hanlıklar arasına paylaşılmıştı. Balkanlar’da alınan peş-peşe yenilgiler Osmanlıların Ruslar karşısında tüm kuzey hattı boyunca zayıflamasına neden olmuştu. Osmanlı yönetimi Kuzey Kafkasya’da Rus gelişmesini önleyecek askeri güce sahip değildi.

Rusya’nın bölgeyi işgaline yerel direnişler de çare olamadı. 1801 yılında Rusya Gürcistan’ı da ilhak etti ve kendine Güney Kafkasya yolunu açmış oldu. Böylece Rus birlikleri Azerbaycan hanlıklarının topraklarına nüfuz etmeye başladılar.

Kuzey Kafkas Topluluklarının Göçü

Ruslar her ele geçirdikleri bölgede Müslümanları kovup yerine Kazak ve Slavları yerleştirirken, bölgede geniş çaplı bir demografi değişimini başlatmıştı. Bölgedeki her anlamda Müslüman-Türk ve diğer Müslüman nüfusun yoğunluğu Çarlık Rejimini düşündürüyordu. Bu dengeyi değiştirmenin yolu bölgedeki Müslüman nüfusun sayısının aşağı çekilmesi, Hristiyan nüfusun çoğaltılmasıydı.  Müslümanların sürülmesi ve Hristiyan halkların yani Kuzey Kafkasya’ya Slavların, Güney Kafkasya’ya ve sonra da Doğu Anadolu’ya Ermenilerin göç ettirilerek yerleştirilmesi Rusya açısından en uygun çözüm olarak gözüküyordu. Bunun sonucunda 1821-1922 yılları arasında Balkanlar’da, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da ciddi bir baskıya maruz kalan çoğu Türk olan milyonlarca Müslüman hayatını kaybetmiş ve toplamda 5 milyonu Türkiye’ye göç etmiştir.

Bunun sonucunda Osmanlı’ya Kafkasya’dan özellikle 1820’li yıllarda küçük çaplı gruplar halinde başlayan göçler, kısa süre sonra kitlesel hal almaya başladı, 1858 yılından sonra boyutu yüz binlere ulaştı.

Kırım Savaşı sonrasında Rusya, bölgedeki Müslüman nüfustan kurtulma amaçlı devlet  düzeyinde uygulamalar başlattı. Bu bakımdan Kafkasya Rus Orduları Generali D. A. Milyutin’in 1857 yılında hazırladığı “Rus ve Kazaklar’ın Yol Haritası ve Çerkezlerin Yurtlarından Sürülmesi” raporu dikkati çekiyor. General Baryatinskiy aracılığıyla 1860 yılında Çara sunulan söz konusu raporda şöyle deniliyordu: “Dağlıları bizim uygun gördüğümüz topraklara göç ettirmek gerekir.  Onları Don civarına iskan ettirmek lazımdır. Öte yandan Kafkasya’nın kuzey yamaçlarında Rus nüfusunun takviyesi gerekmektedir. Zamanı gelinceye kadar bu planı Dağlılardan gizli tutmalıyız”. Raporda bölgeye Kazak nüfusun yerleştirilmesi ve yerel nüfusun aşamalı olarak sıkıştırılıp yurtlarından çıkarılması, onları göçe zorlamak için yaşam koşullarının ağırlaştırılması ve bunun sonucunda onları ısrarla devletin düşmanına çevrilmesi salık verilmekteydi. Rapor Kafkasya sürgünlerinin Rusya tarafından bilinçli biçimde yürütüldüğünü göstermektedir. Çar II. Aleksandr’ın talimatlarına göre, Müslümanlara karşı uygulanan baskı sırasında onların Osmanlı topraklarına göç etmelerine fırsat tanınacaktı.

1858-1863 yılları arasında Kalmuk bölgesi ve Çeçenistan’daki Müslümanların göçleri gerçekleşti. Göçlerde Adigeler ve Abhazlar da yer aldı. Kısa sürede Karadeniz kıyılarındaki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Suhumi ve Poti limanlarında yüz binlerce Müslüman Osmanlı’ya göç etmek için İngiliz ve Rus gemilerinde kendilerine yer aradılar. Bir süre sonra göçmen kitleleri Osmanlı denetimindeki Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Köstence, Kefken, Ege ve Akdeniz limanlarını da doldurmaya başladı.

Öte yandan Ruslar yerel Müslümanları göçe zorlamak için her türlü şiddet ve baskıyı tırmandırıyor ve direnişleri bahane ederek yer yer etnik temizlik gerçekleştiriyorlardı.  İngiliz yetkili Dickson’un Russel’e yazdığı 17 Mart 1864 tarihli raporda şöyle deniliyordu: “Bir Rus birliğinin Sübaşı Çayı kıyısında Abazalara mahsus Tuba köyünü ele geçirmesi üzerine köy yerlileri teslim oldu ve tümü tutsak edildikten sonra Rus askerleri tarafından katledildi. Kurbanlar arasında gebeliği ilerlemiş iki kadın ve beş çocuk da bulunuyordu. Söz konusu birlik Kont Evdokimov’un ordusuna bağlıydı ve Pshiş vadisi boyunca ilerleyerek geldiği  söyleniyordu. Rus birlikleri kıyıda toprak işgal ettikçe yerel halkın orada kalmasına hiçbir biçimde izin verilmiyor ve hepsi ya Kuban ovalarına göçmek ya da Türkiye’ye gitmek zorunda bırakılıyordu.”

1829 yılında Dobruca’yı ele geçiren Ruslar bölgedeki bütün Müslümanları ya katletmiş ya da göçe zorlamışlardı.

1850 yılına kadar Kuzey Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına göç eden toplam nüfusun  527.887 olduğu belirtilmektedir. Bunlardan 51.130’u Çerkez, 53.898’i Abaza,   35.850’si Çeçen,138.700’ü Lezgi,  9.480’ni Nogay, 79.914’ü  Türkmen, 33.915’i Oset ve 125.000’i Gürcüydü.

1850’li yılların sonunda Türkiye’ye gelen Çerkezlerin sayısı yüz binlerin üzerindeydi.  Osmanlı yönetimi bunların 175 binini Rumeli’de iskanlaştırmıştı. Osmanlı böyle geniş çaplı kitlesel bir göçe hazır olmadığından büyük sıkıntılar yaşadı. Bakımsızlık, hastalık, sıkıntılı ve zorlu yol koşulları, iklim şartlarının değişmesi, gıda ve giysi sorunu gelen göçmenlerden ancak 1/3’nin Osmanlı toprağına ulaşmasına, diğer 1/3’nin de sığındıkları yerlerde yaşamlarını yitirmesine yol açıyordu. Sonuçta, göç edenlerin ancak 1/3’i ayakta kalmayı başarıyordu. Trabzon’daki Rus konsolosu General Katraçev’in Petersburg’a sunduğu rapor bu anlamda çok ürkütücü bilgiler vermektedir: “Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70.000 Çerkez geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250’ü ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi  arasında her gün yaşamını kaybedenlerin sayısı en az 200’ü  buluyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4.650 kişiden ise 40-60 kişinin öldüğü haber veriliyor.” Ceride-i Havadis gazetesinin 21 Ramazan 1276 tarihli haberinde,  “Kerç’ten gelmekte olan bir ticaret gemisi Ereğli açıklarında batmış ve gemideki 450 muhacirden 100’ü boğularak ölmüştür” deniliyor.

Kuzey Kafkasya bölgesinden Osmanlı topraklarına zorunlu göçe maruz bırakılan Müslümanların net sayısını belirlemek mümkün olmamıştır. Kemal Karpat, Alan Fisher, Mark Pinson ve J. McCarthy’in vardıkları sonuca göre, 1856-1864 yılları arasında 600.000 Kafkasyalı göçmen, 1864 yılından sonra ise 200.000 göçmen yurtlarını terk edip Osmanlı’ya sığınmıştır. Ortalama hesapla bölgede 1 milyon 200 bin nüfus olduğu hesaba alınırsa, bunun 800.000’i göçmen konumuna düşmüştü. Osmanlı’ya  göç eden 800.000’lik devasa nüfus da büyük kayıplar vermiştir. 1863 yılı kayıtlarına göre Trabzon’a göç eden Çerkezlerin günde 20-50 arası yaşamını  kaybediyordu. Baharın gelmesiyle ölenlerin sayısı günlük 500’e ulaşmıştı. Bunun sonucunda Trabzon’da Çerkezlerin kaybı 30.000’e ulaşıyordu. Samsun ve Sinop limanlarında da durum aynıydı. Bu limanlara ulaşmayı başarmış olan sığınmacılar arasında günlük ölüm oranı 50’yi buluyordu. Bu rakamları İngiliz yetkili Stevens’in Russel’e  yazdığı 19 Mayıs 1864 tarihli raporu doğrulamaktadır. Osmanlı sınırları içinde de kayıplar hız kesmemiştir. Örneğin, Kıbrıs’a gitmek için Samsun’dan ayrılan 2.718 kişiden 202’si Samsun-İstanbul hattında, 528’i İstanbul’da ve 637’si ise İstanbul-Kıbrıs arasında yaşamını yitirmişti. Kıbrıs’taki konsolos vekilinin 30 Ekim 1864 tarihli kayıtlarına göre, Kıbrıs’a ulaşanlar arasında günlük ölüm oranı 30-50 arasında değişiyordu. Bunun sonucunda hayatta kalanların oranı Kıbrıs’a yolculuk edenlerin neredeyse onda birine karşılık geliyordu.

Bu korkunç görüntü, göçmenlere yeni iskan yerlerinde musallat olan hastalıklar da eklenince iki kat artıyordu. Büyük bir göçmen ordusu, Rus zulmünden kaçarken daha acımasız bir zulüm olan ishal ve tüfüsün eline geçmiş ve sessiz ölümün pençesine düşmüşlerdi.

İngiliz yetkili Dickson, Stuart’a yazdığı Aralık 1864 tarihli raporunda şöyle diyordu: “Haziran ayında, içlerinde ishalin ve tifüsün pek yayılmış bulunduğu 2000 Çerkez göçmen, Uşak’a vardı. Bunlar önce hanlara ve yerlilerin zaten kalabalık sayıda oturdukları evlerde barındırıldılar, ama sonra kentin kuzeydoğu kısmındaki köylere dağıtıldılar. Bunların yerel halkla temasa geçmesi, önce barsak rahatsızlıklarını, çok geçmeden de tifüsü yaydı. Altı aylık süre içinde (Kasım 1874) hastalığa yakalananların sayısı 500 idi ve bunların 200’ü hayatını kaybetti.”

1 Aralık 1863 – 17 Şubat 1864 tarihleri arasında, yani sadece 2 ay 17 günlük sürede 3000 göçmen, 470 yerel Türk, 36 Rum, 17 Ermeni, 9 Katolik ve 6 Avrupalı hastalıktan yaşamını yitirmişti.

Rus zulmü sonunda, Kuzey Kafkasya bölgesinde oturan 1 milyon 200 bin Müslüman nüfustan geriye sadece 400 bini kalmıştı. Bunların da 100 bininin baskı, katliam, soykırım, çatışmalar ve direnişlerde yaşamlarını yitirdikleri kaydediliyor.

Ama yine de Rus baskısı durmamıştı. J. McCarthy’in İngiliz belgelerinden topladığı verilere dayanarak yaptığı açıklamada durum şöyleydi: “Kafkasya limanlarının Ruslarca ele geçirilmesi ve gerek kentlerde gerek kentlerin art ülkelerinde Müslüman nüfusun yerine Hıristiyanların geçirilmesi çok büyük ekonomik kopukluklara yol açtı.  Doğu Karadeniz yöresinde geleneksel ticaret ilişkilerinin çoğunu Müslüman tacirler yürütmekteydi;  Rusya, Müslümanların ticaret etkinliği son bulsun diye elinden ne geliyorsa yaptı. Rus eylemleri çoğu kez zorbaca hatta katilce idi. Osmanlıların kıyı ticareti yürüten takalar Ruslarca tahrip ediliyordu ve bu da geleneksel modelde balıkçılık ve ticaret etkinliğine zarar veriyordu. Abazaların göçü sırasında,  Karadeniz kıyısında yaşayan Türk ticaret adamlarına Ruslar yasa dışı vergi yüklediler. Tacirlere, eğer bu vergileri ödemezlerse kendilerinin de Abazaların yanısıra ülkeden kovulacakları söylendi.”

Gelişmelerin daha vahim tarafı ise Osmanlı bölgelerine göçe zorlananların nerede yerleştirileceğini de Ruslar tarafından dayatılmasıydı. Örneğin, 1865 yılında Kars’a gelen 5 bin hanelik Çeçen ailelerinin bu bölgede yerleştirilmemesi Ruslarca Osmanlı’ya dayatılmış ve söz konusu göçmenler Edirne’ye kadar götürülmüşlerdir.

Osmanlı kayıtlarına göre 1820 yılında Müslümanlar Osmanlı nüfusunun %59’unu teşkil ediyorlardı. Göçlerle bu oran 1890 yılında %76,2’ye yükselmişti.

Kırım Tatar göçleri ayrıntılı olarak başka bir yazımızda ele alınmıştır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

XVIII. yüzyılın sonlarından 1879 yılına kadar 1.500.000 Kafkasyalı Müslüman Osmanlı’ya sığınmıştı. Onlara Balkanlar’dan göç eden 1,6 milyon nüfus (ki bunların 300 bini yollarda hayatını yitirmişti) da eklenince XIX. yüzyıl Osmanlı’sı tarihin en büyük göçmen ülkesini oluşturuyordu. Son olarak 1912-1913 savaşı sonrasında gelen göçmen ordusuna 640.000’lik bir kafile daha eklenmişti.

Bu korkunç ve ürkütücü rakamlar göz önüne alınırsa Rus işgali sonrasında Azerbaycan’dan Anadolu’ya göç etmek zorunda kalanların sayısı oldukça düşük bir yüzde oluşturmaktadır.

Osmanlı topraklarına kaçmak zorunda kalan göçmenlerin tamamı Anadolu’ya yerleştirilmemiştir. Bunlar önceleri imparatorluğun çeşitli bölgelerine, öncelikle Suriye, Ürdün, Anadolu, Mısır, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk topraklarında iskan edildiler. Ama bunlardan Bulgaristan, Romanya ve Arnavutluk bölgesine gönderilenlerden çoğu daha sonra Anadolu’ya geri dönmüşler, Orta Karadeniz, İç Anadolu ve Batı Anadolu’ya yerleştirilmişlerdir. Rusya’nın baskısıyla gelecekte bir Ermeni bölgesi oluşturmak için Doğu Anadolu’ya gelen göçmenler oralarda barındırılmamıştır.

Anadolu’da göçmenlerin yerleştirildiği köylerin illeri ve sayıları:

Sakarya 71, Bolu 69, Kocaeli 14, İstanbul 6;

Bursa 32, Bilecik 14, Balıkesir 82, Çanakkale 15;

Ankara 6 , Eskişehir 39, Kütahya 4, Konya 21;

Manisa 4, İzmir 6, Aydın 10, Denizli 2, Afyon 4, Antalya 2;

Sinop 25, Samsun 120, Çorum 34, Amasya 15, Tokat 66, Yozgat  22,

Sivas 34, Kayseri  66,

Kahramanmaraş 24, Adana 17, Hatay 3.

Böylece, Anadolu’ya göç eden Kafkasya nüfusunun %95’i kırsal kesimlerde yerleştirilmiş oluyordu.

Kaynak:

Tarihten Günümüze Türkiye’de Yaşayan Azerbaycan Türkleri. Prof. Dr. Aygün Attar / Doç. Dr. Sebahattin Şimşir. Berikan Yayınevi Ankara-2013

Bülent Pakman. Mart 2020. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Çerkesler (Adığeler) şemsiyesi altındaki boylar;  Abzehler, Ademıylar, Barakaylar, Bjeduğlar, Besleneyler, Çemguylar, Hatukaylar, Janeler, Mahoşlar, Mamhığlar, Natuhaylar, Şapsığlar, Ubıhlar, Yecerukaylar, Kabardeyler  (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Çerkesler).

Sharjah 2011Bülent Pakman kimdir?