Abdürreşid İbrahim Efendi

Rusya Türklerinin ilk liderlerinden seyyah, yazar, fikir adamı.  Rusya Müslüman Türklerini birleştirmeye çabalamasıyla, Rusya’daki özellikle Sibirya Türklerinin baskı ve kimlik değiştirme zorlamaları karşısında bir yandan iyi yetişmeleri, uyanmaları için çalışırken diğer yandan onların korunmalarını sağlamak üzere etkileyebildiklerini Osmanlı devrinde Anadolu’ya göç etmeye teşvik etmesiyle ve bu şekilde yetmiş bin kadar Sibirya Türk’ünün 1908’lerde Anadolu’ya getirilmesiyle tanınmıştır.

Abdürreşid İbrahim Efendi ve ailesi

Abdürreşid İbrahim Efendi ve ailesi

23 Nisan 1857’de Rusya’nın Batı Sibirya bölgesinde, Tobolsk ili Tara kasabasında doğdu. Baba tarafından aslı, dört asır önce Buhara’dan Sibirya’ya göç eden Özbek bir aileye dayanır. Babası Ömer Bey, annesi Başkurt Türklerinden Tara’daki kız medresesinde uzun yıllar muallimlik yapan Afife Hanım. İkisi de değerlerine titizlikle bağlı ve eğitimli insanlardı. Ailesi, fakirdi. İlk dini eğitimini babasından alan Abdürreşid, yedi yaşındayken, Tara’ya 80 km uzaklıktaki Avvuş Köyü’nde yatılı olarak medreseye başladı. Sekiz ay kadar bu köyde okuduktan sonra, Tara’ya döndü. Ertesi yıl, annesinin gayretleri ile diğer yerlere göre eğitim düzeyi dahi iyi olan Orenburg ili Çelyabinsk (Çelebi) nahiyesinde bir Başkurt köyü olan Elmen’e gönderildi. Burası ailesine oldukça uzaktı. Küçük yaşta, güçlükleri göğüslemeye, gurbet hayatına alışmaya, daha önemlisi öğrenmenin tadını almaya başladı. Elmenliler, Rus tahakkümü altında Müslüman Türk olarak her türlü olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmenin temel esprisini yakalamış, fakir ama fedakâr insanlardı. O fakirliklerinde, “beş yüz kadar talebe” okutmaktaydılar.  “Evlerini talebelere vererek, kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste” yaşamaktaydılar. Okuttukları, dışarıdan gelen öğrencilere, “hiçbir karşılık beklemeden” yiyecek ekmeğini vermekte, üstelik çamaşırlarını yıkamaktaydılar. “Köyden birisi öldüğü zaman akrabaları, onun okuttuğu talebe sayısıyla” övünmekteydiler.

Abdürreşid İbrahim, Elmen’de dört yıl öğrenim gördü. 1871’de annesini, ardından kısa süre sonra babasını kaybetti. Ailesinden hiçbir miras kalmadı. Kendilerine yardım edecek akrabaları da yoktu. On iki yaşındaki küçük kardeşini de yanına aldı. 14 yaşında çalışıp harçlığını kazanarak kardeşini okuttuğu gibi kendi tahsiline de devam etti. Fakat mevcut medrese eğitimi kendisini tatmin etmemekteydi. Teman medresesinde kısa bir süre eğitim gördükten sonra ününü duyduğu, Kazan’daki Kışkar medresesine giti. Serbest zamanlarında bir zenginin hizmetkarlığını yapıp, mahalle güreşlerinde yarışarak harçlığını çıkarmaya çalıştı. Buradaki eğitim seviyeliydi. Önceki okuduğu yerlere göre üniversite gibiydi. Fakat pasaport süresi dolmuştu. Osmanlı-Rus Harbi yüzünden sıkı denetimler yapılmaktaydı. Bunun üzerine istemeyerek oradan ayrıldı. Kazan yakınlarındaki köylerde dolaşırken yakalanarak hapse atıldı. Bir sene süren hapishane hayatı onun ufkunu genişletti. Çünkü hapishane, Rusya’nın değişik yerlerinden, pek çoğu siyasi ve dini olaylara karışmaktan suçlu bulunmuş Türklerle doluydu. Onlardan Rus esaretindeki Türk  halkların durumu hakkında epeyce bilgi edindi. Hapishane Esrarı adlı kitabı bu tutukluluk günlerinin eseriydi.

Hapisten çıktıktan sonra bir süre özel öğretmenlik, imamlık yapan İbrahim, 1880’de Hacca gitti. Hacdan geri dönmeyerek Medine’ye yerleşip, tahsilinin ikinci devresine devam etti. Beş yılda fıkıh, tefsir, hadis, kıraat gibi dini derslerinin yanında Arapça ve Farsça da okudu, icazetnamesini aldı.  1884 sonlarına doğru İskenderiye üzerinden İstanbul’a, oradan da Tara’ya döndü. 1885 de bir medresede ders vermeye başladı ve aynı yıl evlendi. Altı ay Tara’da kaldıktan sonra Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencilerini Medine’ye yerleştirdikten sonra memleketine döndü ve medreselerin ıslahı çalışmalarını başlattı. “Usul-i cedid” (yeni yöntem) okulu açmakta, halkın desteğini aldığı için, zorlanmadı. Yeni öğretim yöntemine göre Kırım’da ders kitapları hazırlayan İsmail Gaspıralı’dan ders kitaplarını sağladı, İslâm âlemindeki düşünür ve bilginlerle mektuplaşarak kendini yenilemeye devam etti. 1890’da Tara’dan yanına aldığı on talebeyle tekrar İstanbul’a geldi. Öğrencilerini, Darüşşafaka ve Darü’t-tedris okullarına yerleştirdi. Bu talebelerin bütün masrafları, Osmanlı Devleti tarafından karşılandı. İstanbul’a talebe yollaması Türkler arasında sevinçle karşılanıp, kendisine Rusya’nın her bölgesinden başvurular başlarken, Rus hükümeti durumu aleyhine bularak rahatsız oldu ve talebe akınına sıkı denetim getirdi. Denetim 1910’da gevşedikten sonra İstanbul’a talebe gelişi yeniden başladı.

Abdürreşid İbrahim 1891’de geldiği Ufa’daki Orenburg Şer’i Mahkemesi’nde Rus dili imtihanını verdi. Ertesi yıl da Orenburg Ruhanî Meclisi tarafından mahkeme üyesi ve kadı olarak atandı. Rusların, başına Rus çıkarlarına hizmet eden kişiler getirerek kullandığı mahkemeyi, Müslümanlara hizmet eder hale getirmeye gayret etti. Mahkemeden alınan fetvalar, Müslüman Türkler arasında “bir yüce ferman” gibi kabul ediliyordu. Bir ara mahkeme başkanlığı da yapan Abdürreşit İbrahim, Ufa’daki fakir ve yetimler için dernekler kurarak kendisi de derneklerde gönüllü olarak çalıştı. Petersburg’a gidip Çarlık yönetiminin içişleri ve eğitim bakanları ile görüşerek Rusya Müslümanlarının sorunlarına çözümler aradı. Bu dönem kaleme aldığı Livaü’l-hamd adlı risalesini İstanbul’da bastırarak Rusya’da dağıtması, Müslüman Türk kitleler üzerinde etkili oldu. Sibirya’dan Anadolu’ya göç etmek üzere insanları hareketlendiren bu eserinden sonra, zamanla yetmiş bin Türk, Türkiye’ye hicret etti. Ardından, Rus Çarlığı’nın Türklere yaptığı baskı ve haksızlıkları ortaya koyan Çoban Yıldızı adlı eserini yayınlayıp gizlice Rusya’ya gönderdi. Çoban Yıldızı Rusya’daki “ilk Türk siyasi belgesi” olarak değerlendirildi. 1895 de Müftü ile anlaşmazlığa düştüğü için istifa ederek, İstanbul’a geldi. İstanbul’da bulunduğu toplam iki yıllık sürede bir yandan kımızcılık ve ziraat yaparak geçimini temin eden Abdürreşid İbrahim, öte yandan esaret altındaki kardeşleri için yapacaklarını planladı. 1896’da İstanbul’dan Avrupa’ya giderek İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanların durumlarını anlatıp onların desteklerini istedi.

1897’de İstanbul’dan başladığı üç yıl süren seyahatine çıktı. Bu uzun seyahatte, Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Sırbistan, Bulgaristan, Batı Rusya, Kafkasya, Batı ve Doğu Türkistan, Yedisu Vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolaşıp çeşitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi.

Mehmed Âkif’ “Süleymaniye Kürsünde” adlı ünlü eserinde Abdürreşid İbrahim’in büyük seyahatini “onun ağzından” şöyle özetler:

“Şarkı baştanbaşa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim;
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.”

Süleymaniye Kürsüsünde” Mehmed Akif’in,  Safahat’ın ikinci kitabı olarak 1912 yılında yazdığı 1002 mısradan oluşan uzun şiiridir. Akif, bu şiirinden Abdurreşid İbrahim’in İstanbul’dan başlayan ve Rusya, Türkistan, Çin, Japonya, Hindistan ve tekrar İstanbul’da sona eren uzun seyahatinin her safhasını ayrı ayrı ele alır. Bu şiir yirminci asrının başındaki İslam dünyasının umumi bir manzarasını resmeden bir tablo gibidir. Mehmed Akif’in tabiri ile “bu tablo hiç de insana sürur ve neşe vermiyor.” Şiirde İstanbul’un ilmi, askeri, dinî, siyasi ve idari yapısı hakkında verilen bilgiler de hiç iç açıcı değildir.

Bir zamanlâr yine İstanbul´a gelmiştim ben.
Hâle baktıkça fakat, ümmetin âtîsinden,
Pek derin ye´se düşüp Rusya´ya geçtim tekrar.
…….
Saltanat nâmına; din nâmına bin maskaralık…
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş.
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!
Nerde bir maskara sivrilse, hayâsızlara pîr
Haydi Mâbeyn-i Hümâyûn´a!… Ya bâlâ, ya vezîr!
Ümmetin hâline baktım ki: Yürekler yarası!
Ne bir ekmek yedirir iş; ne de ekmek parası.
Kışla yok dâire yok, medrese yok mektep yok;
Ne kılıç var, ne kalem… Her ne sorarsan, hep yok!
…………
İnkılâb eyledi bir nâmütenâhî ye´se

İstanbul’daki genel durumu ifade eden yukarıdaki mısralar, Osmanlı’nın gerek ilmi, gerek askeri ve gerekse siyasi açıdan oldukça ehliyetsiz kişilerin elinde olduğu ifade edilmektedir. Bu durum onu ümitsizliğe sevk eder ve bu ortamı terk ederek Rusya’ya gider.

Abdürreşid İbrahim Tara’da bir müddet kaldıktan sonra Japonya’ya geçti. Orada kısa süre kaldıktan sonra 1900 yılının sonlarında Petersburg’a dönerek burada Mirat adlı bir dergi çıkardı. 1902-1903 yılları arasında tekrar Japonya’daydı. Uzak Doğu’nun “parlayan yıldızına” çok önem vermekteydi. Japonya’da ilk İslam tohumlarını atan Abdürreşid İbrahim, bir ara ziyaret ettiği II. Abdülhamid’e bir mektup yazarak, Japonya’da İslâm’ın yayılması için desteğini istedi. Padişah gözünde, Japonya’da “İslamiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan” “ Kazanlı Müslüman alim” olan Abdürreşid Efendi Türkçe, Arapça, Farsçadan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latince” öğrenmiş biriydi.

Rus karşıtı faaliyetleri üzerine Rus hükümetinin başvurusu sonucu Japonya’dan ayrılması istendiğinden 1904 de İstanbul’a geldi. Osmanlı Devleti onu Rus elçisinin isteği üzerine tutukladı, Ruslara satarak teslim etti. 14 Ağustos 1904’te Odesa’ya götürülerek hapsedildi. Fakat bir hafta hapis yattıktan sonra Rusya Türklerinin Rus hükümetine yaptıkları baskıları sonucu 21 Ağustos 1904’te serbest bırakıldı.

Hapisten sonra Kazan’ı ziyaret ederek aydınlarla çalışmalar planlayan Abdürreşid İbrahim, Petersburg’a yerleşti. Rus hâkimiyeti altındaki Türkler arasında siyasi ve dini bir birlik kurmak amacıyla 11 Aralık 1905’te Ülfet adlı bir dergi çıkardı. Ülfet bütün Rusya’da büyük bir ilgiyle karşılandı. Hatta Türkistan’da gördüğü aşırı alaka yüzünden polis kayıtlarına “zararlı neşriyat” olarak geçti. Türkçe yayın yapan dergi, Osmanlı Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boyları arasında bir dil bağı işlevi de görüyordu. Dini konulara da ağırlık verdiği için medrese talebeleri tarafından da büyük bir ilgiyle takip edilen dergi, 85. sayısında Rus hükümeti tarafından kapatıldı. Ülfet’ten sonra, 1906’da, Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanlarına yönelik olarak Arapça Tilmiz’i çıkardı.  Rus idaresi, 1907’de dergiyi kapattı. Ülfet ve Tilmiz’in peş peşe kapatılması Abdürreşid İbrahim’i yıldırmadı. 9 Haziran 1907’de Kazak lehçesi ile Serke’yi (Rehber)  çıkardı. Aynı ay Petersburg’da, Necat (Selâm=Kurtuluş) adlı, dini-politik dergiyi de çıkardı. Derginin çıktığı gün Rus hükümeti, onun matbaasını basarak Abdürreşid İbrahim’i tutuklamak istedi. Durumu önceden haber aldığı için şehri terk ederek uzun seyahate çıktı.

Mehmet Âkif, onun bu durumuna ve basın-eğitim faaliyetine Safahat’ta genişçe yer verdi:

Evvela gizlice bir matbaa tesis ettim.
Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim.
Kalemim çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?
Sonra, bilmem kimin üslûbu avamın nesine!
Dilimin döndüğü şiveyle bütün gün yazdım;
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta, âsârını verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matbaanın çıktı adı.
Göğsü imanlı beş on tane fedai gelerek,
Dediler; “Sen ne basarsan, onu tevzi edecek
Vasıtan işte biziz, korkulacak şey yoktur…
Para lâzımsa da bildir ki, verenler bulunur.”
Bir cerideyle hemen başlayıverdim vaaza.
Zaten en başlıca yol, halkı budur ikaza.”
Medeniyetteki insanlar için Matbuât,
Şimdi Kürsilerin en yükseği, lakin, heyhât..
(Safahât, Süleymaniye Kürsüsünde, s. 150)

Parasızlıktı bidayette işin korkulusu;
Ağniyâ altını bezletti, etekler dolusu…
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler;
Okuyup yazmayı ta’mime çalıştık yer yer.
Tatarın yüzde bugün altmışı hakkıyla okur;
Rusların hâlbuki nispetleri gayet dûndur.”
(Safahât, s. 151)

1905 Rus ihtilâlinden sonra ortaya çıkan geçici hürriyet havasından Rusya Müslümanları da yararlanmak istemekteydiler. Bunun için haklarını aramaya başladılar. Bu girişimlerin öncülüğünü yapan Abdürreşid İbrahim, siyasi haklar tanınmasını elde etmek üzere Türklerin bir birlik oluşturması için yoğun bir çalışma içine girdi. Onun için düğünler bile birer vesileydi. Müslüman liderler, aydın kesim, yazar, edipler, zengin kesim, talebelerin katılımıyla Mekerce’de (Nijni Novgorod) büyük bir toplantı yapılması kararlaştırıldı. Rus yetkililer, defalarca müracaat edilmesine rağmen “Birinci Müslüman Kongresi”nin toplanmasına izin vermedi. Ama Abdürreşid İbrahim, önceden yazı ile duyurulan, insanların toplanmaya başladığı toplantıdan sıkıyönetime rağmen vazgeçmedi. Onun teklifiyle toplantı, gizlice Oka nehri üzerinde kiralanan bir gemide 15 Ağustos 1905’te yapıldı. On üç saat süren toplantı sonunda bir ittifak kararı alınarak Rusya Müslümanlarının bir çatı altında meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulması fikri kabul edildi. (Not: O zamanlar Rusya’da “Türk” kelimesi yasak ve tabu olduğu için, Rusya Türkleri “Rusya Müslümanları” adını kullanmak zorunda kalıyorlardı. Bu nedenle bu ve diğer yazılarımızda adı geçen Rusya Müslümanları aslında hemen tamamen Rusya Türklerini ifade etmektedir.) Karar müsveddelerini yanına alan Abdürreşid İbrahim, Petersburg’a döndüğünde Bin Üç Yüz Senelik Nazra adlı eserini yayınladı. Müslümanların birlik olmalarının önemini dile getirilen eser, daha sonra birlik çalışmalarının manifestosu oldu.

19 Kasım 1905’te, Rusya’da yaşayan otonomi taraftarı milletlerin temsilcileri  Petersburg’da bir toplantı düzenlediler. Toplam 83 temsilcinin katıldığı toplantıda Azeriler, Estonya ve Letonyalılar birer, Litvanyalılar sekiz, Polonya on beş, Tatarlar üç, Ukrayna on sekiz kişi tarafından temsil edildiler. Kırgız, Kazak, Gürcü, Ermeni delegeler de yer aldı. Kongrede Tatarlar adına Abdürreşid İbrahim, İslâm Birliği doğrultusunda Rusya Müslümanlarının hak ve hukukunu korumaya dönük Nijni Novgorod kararlarını açıkladı. Dört gün süren toplantıda, farklı toplumların özerkliğini, hak ve hürriyetlerinin korunmasını öne çıkaran kararlar alındı.

13 Ocak 1906’da ikinci Müslüman Kongresi gerçekleştirildi. Burada, Abdürreşid İbrahim’in hazırladığı, “ittifak nizamnamesi” oy birliğiyle kabul edildi. Bir adım ileri atılarak yine onun öncülüğünde Rusya Müslümanlarının Muhtariyet (özerklik, otonomi) sorunu gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi Duma’daki Müslüman milletvekilleri aracılığıyla ile her yer ve her ortamda dile getirilmeye başlandı. Abdürreşid İbrahim bu konudaki görüşlerini kaleme aldığı Aftonomiya risalesinde, millî, kültürel özerkliği, “Kırgızistan, Türkistan, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan topraklarının ulusal bağımsızlığı” fikrini açıkça yazdı.

Üçüncü Müslüman Kongresi, 16 Ağustos 1906’da Mekerce Pazarı’nda düzenlendi. Altı gün süren toplantıda, Rusya Türklerinin ileri gelenleri; misyoner faaliyetleri, eğitim, din ve ilim adamları ve her alanda iyileşmenin sağlanması için ıslahat konularını tartıştılar.

Ancak, III. Duma döneminde Rus baskısı artarak birçok Müslüman aydın hapsedildi ve sürgüne gönderildi. Abdürreşid İbrahim’in dergileri de kapatıldı, Rusya’da kalmak can güvenliği için tehdit oluşturmaya başladığından Rusya’dan ayrılmaya karar vererek ikinci büyük seyahatine çıktı.

1907 sonlarında Batı Türkistan şehirlerini dolaştı, yakından gördüğü halkın durumuna şu şekilde anlattı:

Sormayın gördüğüm alemleri hiç söylemeyeyim;
Yâdı temkinimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak.
İbn-i Sinaları yüzlerce doğurmuş o iklim,
Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin ne akim.
O rasadhane-i dünya, o Semerkand’ı bile.
Öyle dalmış ki hurufata mazisiyle;
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,
Daha salgın, daha dehşetli…Umumen ahlak.
Çok bozuk az gelecek namütenahi düşkün.
Öyle murdarını görmekteki insan fuhşun.
Bırakın, söyleyemez, mevkiimiz camidir.
Başka yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.
Ya taassupları? Hiç sorma nasıl maskaraca.
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde hoca,
Hem bakarsın eşi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)
Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.
Milletin hayrı için ne düşünsen; bidat.
Şer’i tağyir ile, terzil ise-haşa- sünnet.
Ne Huda’dan sıkılırlar, ne de Peygamberden.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.
Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düşünün!
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün.
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”

Buhara’daki medreselerin eğitim sistemlerinin nasıl yozlaştıklarını da şu şekilde ifade eti:

Öğretim usulü berbat, bir kitabın mukaddimesini beş senede tahsil ederler. Yirmi otuz sene medrese odasında oturur, bütün ömrünü lisan tahsilinde geçirir. Tahsil sonunda iki kelime Arapça konuşamadığı gibi, bir satır da Arapça bir şey yazmaktan âcizdir. Bütün medreseler, bütün Buhara talebesi bu kapsamlı ümitsizlik hâline bakarak lisan-ı hâl ile feryat eder ki; “Bizim hücrelerimizde oturarak zayi etmiş ve
etmekte olduğunuz ömürlerin hesabını kıyamet gününde vakıf sahipleri huzurunda nasıl vereceksiniz?”

Doğu Türkistan’ı da kapsayan bu bir senelik seyahatinde, ileri gelenlerle görüşerek Rus hükümetine karşı ortak hareket edilmesi, medreselerin ıslahıyla usul-i cedit mekteplerinin kurulması için çalıştı.

3 haftalık seyahat sonunda Tara’ya döndükten kısa bir süre sonra, ailesini de yanına alarak Kazan şehrine yerleşti. Kazan’da siyasi faaliyetlere başlayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanması için hazırlıklara girişti. Yine gizlice bir gemide gerçekleşen toplantıda, eğitimle alakalı bir komite oluşturularak öğretmenlik yaşına gelmiş Kazan bölgesindeki gençlerin İstanbul’a gönderilerek eğitim almaları kararlaştırıldı. Kararları haber alan Rus hükümeti, önceleri engel olduysa da 1908’den itibaren, aynı karar doğrultusunda birçok genç Türkiye’ye geldi. Rus baskısı, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ali Hüseynizade, Alimcan İdrisi daha sonra Ahmet Zeki Velidi (Togan), Mehmet Emin Resulzade, Sadri Maksudi (Arsal), Zakir Kadiri (Ugan), Fuat Tuktar, Ayaz İshaki, Abdullah Battal (Taymas) gibi Türkçü önderlerin Türkiye’ye göçmesine neden oldu.

Abdürreşid İbrahim yeni bir seyahat planları yaptı. Seyahat için gerekli yol masrafları için yeterli parası da olmadığı için dostlarından birinden yirmi ruble borç para aldı. Ailesi bu uzun seyahatin mahiyetini tam olarak anlayamamıştı. Abdürreşid İbrahim’in ailesi ile vedalaşma anını şöyle anlatır: “Bir aralık oğlum Ahmed Münir güya bir şeyler hissetmiş gibi hazin ve ağlamaklı bir sesle ‘Babacığım!’ diye elindeki paraları vermek istedi. Gözleri yaşla dolmuştu. Benim de zaten gözlerim kararmıştı. Ne kadar para olduğunu da bilemedim. Dedim: ‘Oğlum, mâsume kardeşlerine bak…’ Başka bir söz demeye takatim kalmadı. Bir taraftan da iki masumelerim hiçbir zaman ağlamadıkları hâlde o gün bütün ağlamakta idiler…Arabaya bineceğim zaman Kadriye’m: ‘Baba, dört ruble para lâzım.’ dedi. Yol için tedarik etmiş olduğum yirmi rubleden dört rublesini kızımın eline verdim. ‘Allah’a emanet olun!’ diyerek arabaya bindim. Kazan’dan ayrıldım. Nereye gideceğimi ve niçin gideceğimi düşünürdüm. Tekrar dönüp dönmeyeceğim de belli değildi.” Bu duygu ve düşüncelerle yola çıkan Abdürreşid İbrahim 1908 senesinin Eylül ayında, 2–3 yıl sürecek olan Orta Asya, Çin, Hindistan, Japonya, Hicaz ve İstanbul’da sona erecek olan seyahatine başladı. Kazan’dan nehir yolu ile Ufa’ya geçti. Ufa’ya giden gemi içinde karşılaştığı bir imam ile yaptıkları sohbet o dönemin yapısı ve bazı problemleri ile ilgili ilginç bilgiler içermektedir. O imam, “Ulemaya itibar azaldı. Millet içinde ahlâksızlık çoğaldı.” şeklindeki sözler ile içinde bulunduğu durumlardan serzenişte bulununca, Abdürreşid İbrahim de buna karşılık ulema sınıfının toplumun nazarında değer görmemesini ulemanın üzerine düşen vazifeleri tam olarak yapmamasına bağladı ve zenginlerin talebe okutmak üzere kendilerine verdikleri zekât, öşür ve sadakayı ulemanın yerli yerinde harcamadığını ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: “Ulemada makam sevgisi, baş olma arzusu dinî hizmetin önüne geçti. Ulema, elinde olan nimeti takdir edemedi. Gaflet içinde yuvarlandı. Cahil çocuklarını kendi yerlerine bırakmaya çalıştılar. Cahil çocuklar sarık cübbe ile âlim babalarının makamına vâris oldular. İlim ve marifetten habersiz adamlar imam oldular. İmamet, hitabet makamları miras oldu. Cahillere miras yoluyla geçti. Halkın haberi olmayarak fırsatlar elden gitti…” Abdürreşid İbrahim’in bu sözleri medreselerin yozlaşması sonucunda bölgenin giderek aslî değerlerinden uzaklaştığını ifade etmekteydi.

İbrahim, Ufa’dan demiryolu ile Çelebi (Çelyabinsk)’ye hareket eti. Yolu Çelebi’den Kızılyar (Petropavlovsk), Omsk, Tomsk, İrkutsk üzerinden Moğolistan, Mançurya’ya uzandı. Sibirya Tatarları ile görüştükten sonra, Vladivostok’tan gemi ile Japonya’ya geçti. Tokyo’da yedi ay kalan Abdürreşid İbrahim, Japon ileri gelenlerinden, halktan büyük alaka gördü. Japon imparatorluk ailesi ile yakın dostluk kurdu. Japon eğitim sistemini yakından inceledi, şerefine verilen ziyafetlere, toplantı ve konferanslara katıldı. Japonca öğrendi.  Misyonerler tarafından İslam hakkında yayılan yanlış bilgileri düzeltti. Japon gazeteleri, konuşma ve konferanslarına yer verdiğinden hayranları arttı. Bir kısım üst düzey Japon diplomatlar İslam’ı kabul etti. Onların da gayretleri ile 21 Mayıs 1909’da amacı Uzakdoğu halkları arasında dayanışma ve yardımlaşma ve İslami davet olan “Asya Gi Kay” adlı, dernek,  kuruldu. İslâm kardeşliğini esas alan derneğin başkanı, Ebu Bekir adını alan Müslümanlığı benimsemiş eskiden Samuray olan bir Japon diplomattı. Tokyo’dan cami yeri için arsa temin eden dernek, çok daha sonra yine Abdürreşid İbrahim önderliğinde Tokyo Camiinin yapılmasına aracı oldu.

Uzun süre kaldığı Japonya’dan 19.06.1909’da Kore’nin Pusan limanına geçerek seyahatine devam etti. Japonya’dan sonra Kore’de Asya insan unsurunun karşılık beklemeyen davranışlarına şahit oldu. Vapurdan alıp karaya götüren fakir kayıkçıya, cebinde ufak para olmadığından yarım yen vermişti. Gümrükten eşyalarını alıp rikşe denilen insanın çektiği bir ulaşım aracı ile tren istasyonuna gitti. Treni beklerken fukara bir adam dört kuruş kadar para verdi. O çoktan kayıkçıya verdiği küçük parayı da üstünü de unutmuştur bile. Adam, “Kayıkçıya elli sin vermişsiniz, onun fazlası” diye izah etti. Önemsiz bir para üstü için yoksul adam, sahil gümrüğünden trene kadar yirmi dakikalık bir mesafeyi yürüyüp emaneti teslim etmişti.

Bir hafta kaldığı Kore’den trenle Çin’e oradan da 7 Ağustos 1909 tarihinde Singapur’a geçti. Kendisini büyük bir coşku ile karşılayan Müslüman halka, İttihad-ı İslâm (İslâm birliği)’dan bahseden vaaz ve sohbetler yaptı. Singapur’da parası bittiği için yolculuğuna devam edemediğini fark eden Müslümanlar, biletini alarak onu, Hindistan’a yolcu ettiler.

Hindistan o sıralar, İslâm Medeniyetine ve Osmanlı Devleti’ne en bilinçli düşman olan İngilizler tarafından yönetilmekteydi. Orada “İngiliz zulmü tahammül edilecek gibi değildi.” Halk fakirleştirilmiş, gelir düşürülmüştü. Gelir, “yüz sene önceki ürüne nispeten yarıya düşmüştü. Suni mezhepler, parçalanmış halk, “eskiden beri esarete alışkın” Hintlilerin, İngiliz zulmüne ses çıkarmamasını sağlamaktaydı. Londra’da tahsil görmüş Hint kökenli subaylar bile, “İngilizler sahiptir” anlayışıyla işgalci üstünlüğünü benimsemişlerdi. Ruslar gibi, İngilizler de Abdürreşid İbrahim’in işgal bölgelerinde bulunmasından son derece rahatsız oldular. Onu taciz edip, nezarete atıp, peşine casus taktılar. Hindistan’da daha fazla kalması tehlikeliydi. Bunun üzerine 7 Ekim 1909’da, Bombay’dan gemi ile Hicaz’a hareket etti. 1910 yılında Haccını ifa eden Abdürreşid İbrahim, Hicaz Demiryolu ile Beyrut’a, oradan da gemi ile İstanbul’a geldi. Hariciye Nezaretine, Osmanlı vatandaşlığına geçme talebiyle bir dilekçe verdi. Osmanlı vatandaşlığı ancak 25 Ekim 1913’te kabul edilebildi.

Abdürreşid İbrahim 1907–1910 yılları arasında Türkistan, Sibirya, Moğolistan, Çin, Mançurya, Japonya, Kore, Singapur, Endonezya, Hint Adaları, Hicaz ve İstanbul’da son bulan seyahatlerindeki notlarını “Âlem-i İslâm” adlı kitabında yayınladı. “Âlem-i İslâm” daha önce, Eşref Edip’in çıkardığı, başta Mehmed Akif gibi devrin önde gelen yazar ve şairlerin yazılar yazdığı Sırat-ı Müstakim adlı dergide bölümler halinde yayımlandı. Mehmed Âkif kitabın önsözünde Avrupa hakkında bilgiler sunan birçok eserin varlığına rağmen kendi dünyamız olan Asya kıtası hakkındaki bilgilerimizin eksikliğini şu ifadeler ile dile getirdi:

Lakin Asya’yı hangi eserden öğreneceğiz? İtiraf etmeliyiz ki, dünyada en az bildiğimiz bir kıta varsa, o da kendi menşeimiz, kendi memleketimiz olan Asya’dır. Bu eski dünyadaki bitmez tükenmez ülkelerin en meşhurlarını, yalnız isimlerini bilmek suretiyle tanırız. O çeşit iklimlerde yaşayan milletlerin lisanlarına, ahlâklarına, âdetlerine dair, o da yanlış olmak şartıyla pek az şey biliriz.… Biz Asya’mız hakkında doğru mâlûmâtı doğrudan doğruya Abdürreşid İbrahim’den alacağız. Bu zat Japonya’da, Çin’de ve Hindistan’da iken Sırat-ı Müstakim’de yayımlanan mektuplarıyla, Osmanlı toprağına geldikten sonra yine Sırat’ta dercedilen hutbeleriyle tanıttırmıştık. Onun için yüce irfanından, ahlâkî faziletlerinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğiz.”

Mehmed Âkif’ “kitabın basımından sonra da şunları söylemiştir:

Vakıa Abdürreşid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü birçok acı hakikatleri olanca acılığıyla, olanca üryanlığıyla gösteriyor, Şark’ın emrâz-ı içtimaîsini ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün a’râzıyle, edvârıyle meydana çıkmalıdır ki müdâvatı kabil olsun, esbabı bertaraf edilebilsin.”

Abdürreşid İbrahim İstanbul’da Sırat-ı Müstakim dergisi idarehanesinin düzenlediği konferanslara katıldı. Sultanahmet, Ayasofya, Şehzadebaşı Camilerinde vaaz tarzında yapılan bu konferanslara en az beş bin kişi iştirak etti, cemaat dışarılara taştı. Konferanslarda Abdürreşid İbrahim halka, “Sibiryalı Meşhur Seyyah-ı Şehir”, “Hatib-i Şehir” diye takdim edildi. Bursa ve İstanbul’da düzenlenen konferansların konusu Alem-i İslam’ın durumuydu. “Bembeyaz temiz sakalı, beyaz destarı/o heybetli alnı, o pek munis olan yüzü ile dinleyicileri üzerinde etkiliydi. Bunu Mehmed Âkif Akif, Abdurreşid İbrahim’i takdimine, “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı şiirinde giriş olarak şöyle nitelemişti:

Kimdi kürsüdeki? Bir bilmediğim pir amma,
Hiç de bigâne değil kalbe o câzip sîmâ.
Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destârı,
O mehib alnı, o pek mûnis olan didârı,
Her taraftan kuşatıp bedri saran hâle gibi,
Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi!
Hele gözler iki mihrâk-ı semâvidir ki:
Bir şuâıyla alevlendiriyor idrâki.
Âh o gözlerden inen huzme-i nûrânûrun,
Bağlı her târ-ı füsunkârına bin rûh-i zebun!”

İstanbul’da Sultanahmet civarında bir eve yerleşen “iri, babayiğit” Abdürreşid İbrahim, boş durmadı. Bir taraftan yakın dostu Mehmed Âkif’in başyazarı olduğu Sıratımüstakîm/Sebilürreşad’da  yazıları yayınlanırken (yalnız Sebil’de 18 ayrı makale) diğer taraftan, Tearüf-i Müslimin adıyla bir dergi çıkardı. Dergi, adının anlamı gibi Müslümanların birbirini tanımasını, dertlerini öğrenmesini ve bir kardeşliğin gelişmesini hedef almaktaydı.

1911’de İtalyan’ların saldırması üzerine Abdürreşid İbrahim, Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. 54 yaşındaydı. Yerinde duramadı. Bir ateş yüreğini kaplamıştı. Yaşlı, olduğu için ön safta savaşamasa bile “cihad edenlere su vermeye” yaramak niyetiyle yola düştü. Önce gemi ile İngiliz işgali altındaki Mısır’a gitti. Bedevi kıyafetleri içinde deve kiralayarak, hayati tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından Libya’nın Sollum şehrine, oradan şiddetli çatışmaların sürdüğü Derne’ye vardı. Tobruk, Bingazi, Trablusgarb cephelerinde fiilen bulundu, zaman zaman çarpışmalara katıldı. Bir avuç Osmanlı subayı ve Libyalı kardeşlerinin tek vücut halinde destansı direnişi onu sevindirdi. Bingazi’de kırk gün Enver Paşa ile aynı cephede oldular. Aralarında dostluk gelişti. Trablusgarb’ta beş ay kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Trablusgarp savaşı hakkında verdiği konferanslar büyük ilgi gördü. 1912 de Eşref Edib’in gayretiyle Alem-i İslâm adlı hatıratı, İstanbul’da basıldı ve adeta kapışıldı.

Felaketler peş peşe sökün etti. 1912’de başlayan Balkan Savaşları sırasında serhat şehri Edirne, Bulgar işgaline uğramıştı. Aynı yıl Osmanlı vatandaşlığına kabul edilen Abdürreşid İbrahim, o sıralar çıkardığı İslâm Dünyası adlı dergide, bu toprakların kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarını cihada çağırdı. Japonya, Çin, Hindistan, Singapur, Cava, Malezya’daki dostlarına mektuplar yazarak onları cihada davet etti. Her taraftan maddi yardım ve gönüllü toplandığı haberleri gelmekteydi. Yalnız bir İslâm ülkesi olmayan Japonya’daki durum farklıydı. Orada Edirne’nin düşüş haberini bazı gazeteler, siyah çerçeveler halinde halka duyuruldu. Bu durum, Abdürreşid’in Japonya’da ülkemiz adına oluşturduğu kamuoyu hakkında fikir vermekteydi.

O, Birinci Dünya Savaşında da yine değişik yerlerde görüldü. Ruslar, Kasım 1914’te Doğu Anadolu’yu işgale başlamışlardı. Enver Paşa’nın yanına giderek, Doğu’da askerlere moral verdi. Rus saflarındaki Müslüman askerlere, gerçek yerlerinde savaşmaları için propaganda yaptı. Kafkas Cephesindeki hastalık, donma dahil felâketi ve çekilmeyi gördü. Üzüntüleri kahrediciydi. İstanbul’a dönerek, “Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanlarının Haklarını Koruma Komitesi”ni kurma çalışmasına katıldı. Türk Tatar Heyeti’nde kendisi dışında Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali, Çelebizade Mehmet Esat da bulunmaktaydı. Komite, “Kafkasya, Türkistan, Kırım, Kazan Türklerinin gaspedilen haklarının geri verilmesi için mücadeleyi” öngörmekteydi. Bazı üyeler, 1915 sonlarında Abdürreşit İbrahimle birlikte, Sofya, Budapeşte, Viyana’yı dolaşarak resmi, özel temaslarda bulunarak, “Bizi Rus boyunduruğundan kurtarın” cümlesiyle biten muhtıralar sunup İstanbul’a döndüler.

1. Dünya Savaşı sırasında Almanların aldıkları esirler arasında Tatar, Başkurt Türkleri de bulunmaktaydı. Berlin yakınlarında Zossen esir kampına yerleştirilen Türkleri kazanıp, onlardan faydalanmak isteniyordu. Onun için Enver Paşa’nın isteğiyle bir ara Almanya’ya giderek esirler arasında dolaştı. Esir kamplarında verdiği vaazlarla onları Osmanlı safında çarpışmaya ikna etmeye çalıştı. Bu esirlerden “Asya Taburu” adıyla bir tabur oluşturuldu, 7 Mayıs 1916’da İstanbul’a gelen bu tabur Irak Cephesinde İngilizlerle savaşmaya gönderildi. Ayrıca, savaş sırasında ve sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat teşkilatı) adına verilen bazı görevleri yerine getirdi. Onlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi, Rusya Müslümanlarını savunan bir büro açmak için İsviçre’ye gitmesi gibi. Bu arada Avrupa’da katıldığı konferans ve toplantılarda, her fırsatta Rusya Müslümanlarının sesi oldu. Milliyetler Birliği’nin (I’Urion des Nationalites), Lozan’da düzenlediği Rusya Mahkûmu Milletler Konferansı’na Rusya Müslümanlarının temsilcisi olarak katıldı. Dini, medeni muhtariyet, yasal kısıtlamaların kaldırılmasını, seçim sisteminin değiştirilmesini istedi. Birinci Dünya Savaşı başlarında Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nde Rusya Müslümanlarının temsilciliğini yaptı. İçlerinde Alimcan İdrisi’nin de bulunduğu bir grup Tatar ile Berlin’de Müslüman, Rus savaş esirlerine seslenen Cihad-ı İslâm adlı bir gazete çıkardı.

O sıralarda Rusya’da Kasım 1917’de gerçekleşen Ekim Devriminde iktidara gelen Bolşevik Hükümet, “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” yayınladığı çağrıyla Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceğini vaat etti. Lenin ve Stalin imzalarını taşıyan bu tarihi belgede şunlar dile getiriliyordu:

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz“ Rusya Türklerinin çoğu buna dayanarak kendi bağımsız/özerk devletlerini kurdular. Bu konu ayrı bir yazımızda irdelenmiştir. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Abdürreşid İbrahim  1918’de Kiev’de Türkiye Büyükelçiliğini organize etmek, karmaşa içinde vatandaşları sağ salim Türkiye’ye göndermek göreviyle İstanbul’dan Rusya’ya gitti. Bolşevik devriminin sancılı günleriydi. Devletsizlik, anarşi kol gezmekteydi. Trenlerin ne hareket saatleri belliydi ne de ayakta duracak bir yer vardı. İki gün iki gece İstasyon taşları üzerinde fırsat bekleyerek varış yeri belli olmayan bir trene bindi. Trene girdikten sonra anladı ki, bilet soran olmadığından ondan başka bilet alan kimse yoktu. Çünkü  Rusya dağılmıştı. İşkenceli bir yolculuktan sonra Ukrayna’nın merkezi Kiev’e ulaştı. Şehirde Bolşeviklerin katliamına tanık oldu. Dört-beş bin kişi öldürülmüştü. Bir ay Kiev’de kalıp görevini tamamladıktan sonra, ailesini almak üzere Almanya’ya gitti. Rusya Türklerine maddi-manevi yardımını esirgemeyen Talat Paşa Hükümeti istifa etmişti. Almanya’da da devletsizlik terörü esmekteydi. Bin bir güçlükle ailesi ile birlikte Rusya’ya döndü. Moskova’dan Petersburg’a ulaştığında, bildiği şehri tanıyamamıştı. Sokaklar hayvan leşleri, insan cesetleri ile doluydu. Tara’ya dönerek, biri erkek diğeri kızlara ait iki mektep açtı. Halk bilgiye açtı. Yaş sınırı gözetmeden bütün şehrin Müslüman erkek ve kadınlarını eşiyle birlikte tedris ve talime başladı. Bolşevikler, medreseleri kaldırıp, kapatmakta, kendilerinden olmayanlara ekmek vermeyerek açlıktan ölmelerini sağlamaktaydı. Sükunetle mücadele ederek iki yıl Tara’da kaldı.

Abdürreşid İbrahim, 1922 de yanında oğlu olduğu halde Doğu Türkistan’a gitti. Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karşılaştılar. Çünkü Türkiye’den gelmişlerdi. Vaazlar vererek ülkeyi dolaştı. Müslüman halkın, ıstırap duyduğu tek şey vardı; o da Yunanlıların, Sakarya’ya ve Ankara yakınlarına gelmesi. İstiklâl Savaşı’nın kazanılması her yerde olduğu gibi Türkistan’da da çok büyük bir sevinçle karşılandı.

Doğu Türkistan’dan Moskova’ya dönen Abdürreşid İbrahim, Lenin, Stalin vb. ile yakın temasa geçerek Türk halkının zarar görmemesine çalıştı. Ama Bolşevik idare, gittikçe Rus şovenizmine dönüşerek Çarlık yönetimini aratır hale gelmişti. Kızıl ordu Türklerin topraklarına girdikçe Bolşeviklerin Lenin ve Stalin’in, yukarıda metni verilen, 24 Kasım 1917 tarihli beyannamesine inanarak kurulan bağımsız ve özerk bütün devletlere tek tek son verdiler.  Abdürreşid Efendi Rusya’daki baskı ve zulümu şöyle anlatıyordu:

O zaman Rusya’da hâkimdi yaman bir tazyik…
Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik (yol)?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medeni Avrupa, bilmem, niye görmezdi bunu?

Abdürreşid Efendi bunun üzerine diğer birçok Türk aydın gibi 1925’de Rusya’dan ayrılarak Türkiye’ye iltica etti ve Sibirya’dan Türkiye’ye 1908 yılında gitmeleri için çalıştığı göçmenlerin yerleştiği Konya’nın Cihanbeyli ilçesinin Böğrüdelik köyüne ailesiyle birlikte yerleşti. 1925-1933 arasındaki bu köy hayatında boş durmadı. Öğrenciler yetiştirdi, hayvancılıkla uğraştı. Öğrencilerinden sonuncusu 2014 yılında vefat etti. Köyde yaşayanlar Ona Babay diyorlardı. Çünkü köyün kalkınması için çok çaba sarfetmişti.

Abdürreşid Efendi, düşünce ve bilim alanında çalışmalarına ara vermedi. Fırsat buldukça da İslam dünyasının problemlerini dile getiren eserler kaleme aldı. Arada hacca ve dostu Mehmet Akif’i görmek için Mısır’a gitti. 76 yaşındayken 1933 Ağustos’unda İstanbul’dan yola çıkarak 12 Ekim’de Tokyo’ya vardı. Bu son seyahatinde Japonya halkı onu büyük coşku ile karşıladı. Japon basını, büyük ilgi gösterdi, kendisi ile İslâm dünyası hakkında çok sayıda röportaj yaptı.Japonlar hakkında şu görüşleri vardı:

Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb (amacına ulaşan) olamam hayrettir.
Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.
Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün.
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün.
Müslümanlıktaki erkan-ı sıyanette ferid.
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.”

Japonya’da, 1909’da yeri alınan caminin temelini attırdı. Hizmetleri hızlandırdı. Dört yılda tamamlanarak, Tokyo’da bir büyük camii açılmasına sebep oldu, 1938-1943 arasında caminin fahri imamlığını yaptı.

Tokyo’da yaşayan Tatar halkının sorunlarıyla ilgilendi. Tatar ve diğer Müslümanların çocuklarına din ve tarih dersleri verdi. Eşref Edip’in İstanbul’da çıkarmayı planladığı Türk-İslâm Ansiklopedisi’ne maddeler hazırlamaya gayret etti. Kazan Tatarlarının, Türkiye’de harf devrimi yapıldığı için boşa çıkan bir matbaanın harflerini satın alarak Japonya’da kurdukları basım faaliyetlerine destek verdi. Japonya’da Müslümanlığın resmi din olarak kabul edilmesinde rol oynadı. Birçok Japon’un İslâm dinini seçmesine sebep oldu. İslâm’ın daha iyi tanınması için Japonya’da çıkarmayı düşündüğü İngilizce-Arapça dergiyi planlarken ömrü yetmedi. 17 Ağustos 1944’te Tokyo’da vefat etti

Vefatı, İslam dünyasında ve Japonya’da büyük üzüntü ile karşılandı. Japon devlet radyosu ve diğer basın organları tarafından, elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine katılmak isteyenlerin çokluğu üzerine, üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle toprağa verildi. Kabri Tokyo’ya “üç saatlik mesafedeki” Müslüman mezarlığı ile Japon mezarlığı arasında.

Vefatının İslâm dünyasında yankısı da büyük oldu. Kızının bulunduğu Mısır’da, Konya Böğrüdelik’te başta olmak üzere vefatı üzüntü ile karşılandı, ardından adına anma toplantıları yapıldı.

Eserlerinden bazıları

87 yıllık hayatında o kanaatlerin yılmaz, yorulmaz bir eri olmuş, o doğrultuda çok sayıda eser vermiştir.

Livaü’l-hamd, İstanbul 1885. Rusya’daki Müslümanları, Türkiye’ye göç etmeye teşvik için yazılıp, gizlice Rusya’ya sokularak dağıtılmış bir risaledir.
Çolpan (Çoban) Yıldızı, İstanbul, 1895. Rus Çarlığının Türklere yaptığı baskı ve zulmü kınamak onlara karşı mücadele etmek için yazılmış bir kitapçık. İçinde Orenburg Şer’i Mahkemesi ile ilgili bilgiler de bulunmakta.
Bin Üç Yüz Senelik Nazra, Petersburg, 1905. Müslümanların birlik olmasını öngören bir önemli belge.
Vicdan Muhakemesi ve İnsaf Terazisi, Petersburg, 1906; İstanbul 1328. Hıristiyan misyonerlerine karşı İslâm inancını savunma ve toplumu uyarı amacıyla yazılmış küçük bir eserdir.
Subh-ı Sadık, Petersburg, 1906. Rusya Müslümanlarının birlik olmaları için yazılmış bir risaledir.
Aftonomiya yâ ki İdare-i Muhtâriyye, Petersburg, 1907. Rusya Müslümanlarının muhtariyet haklarını elde etmeleri için yazılmıştır.
İlmihâl-i Tıbbi Hem Din Hikmetleri, 1907. Kazan Tatarcası ile yazılmış ilmihal bilgileri içeren bir kitaptır.
Devr-i Alem, Kazan, 1909. Oğlu tarafından 1908 seyahatlerinin anlatımı olarak Tatar Türkçesi ile basılmıştır. Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet’in özeti mahiyetindedir.
Hapishane Esrarı, Kazan, tarihsiz. 1878-1879 yılları arasında hapishane günlerini anlatan bir eser.
Kazak Ehvali. Kazan, tarihsiz. Medine’ye tahsile gidinceye kadarki hayatını anlatmakta.
Binbir Hadis-i Şerif Tercümesi, Petersburg, tarihsiz. Mehmet Ârif Bey’in aynı adlı eserinden Tatar Türkçesinde ilavelerle çeviri.
Tercüme-i Halim yâ ki Başıma Gelenler, Petersburg, tarihsiz. Yirmi sekiz yıllık hayatını anlatmakta.
Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet, İstanbul, 1328, 1329-1331. 1907-1910 arası gerçekleştirdiği büyük seyahati anlatmakta.
Asya Tehlikede, İstanbul, 1328 (1910-11). İngiltere, Rusya, Amerikan emperyalizmine karşı Asya milletlerini uyaran, Japon Hatano’dan M. Hilmi Nakava ile birlikte çevirdikleri bir eser.
Ed-Dinü’l-fıtrî, İstanbul 1340 (1921-22). İslâm Dininin insan fıtratına en uygun din olduğunu anlatmak için kaleme alınmış.
Tarihin Unutulmuş Sahifeleri, Berlin 1933. İki risale ve hatıralarından Mûsâ Cârullah tarafından yapılan bazı iddiaları da içeren bir derleme.

Kaynaklar:

Adürreşid İbrahim. Prof. Dr. Caner Arabacı. http://www.canerarabaci.com/makaleler_abdurresid_ibrahim-sayfa_id-333-id-52006

Süleymaniye Kürsüsündeki Vaiz: Abdürreşid İbrahim (1857/1944)
Namık Kemal Karabiber Arş. Gör Dr. Harran Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Mezhepleri Tarihi http://uam.mehmetakif.edu.tr/mehmetakif/files/sem/12.pdf

Örnek Bir Aksiyon Adamı: Abdürreşid İbrahim. Kamil Yazar. Yeni Ümit Dergisi. http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/ornek-bir-aksiyon-adami—abdurresid-ibrahim

Abdürreşid İbrahim. Salih Okur. http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm

Ayrıca Abdürreşid İbrahim Efendi’nin torunu “Müge Özbalkan” hanımefendiye verdiği bilgilerden ötürü teşekkürler.

Bülent Pakman. Mayıs 2015.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s