Vahdettin 1919

Atatürk’ün sözde defterini dürme kampanyasının içi boş iftiraları birbirlerine karıştığı ortam halini sürdürmekte. Bir taraftan “Kurtuluş Savaşı masaldan ibarettir” diyenlerin birden “Kurtuluş savaşında ilahi güçler devreye girdi” (ayrıntılarını okumak için lütfen tıklayın)   “Atatürk’ü Samsuna Vahdettin gönderdi”, “Kurtuluş savaşını Vahdettin başlattı” diyerek şaşkın ördek haleti ruhiyesiyle Milli Mücadeleye sahiplenmeye çalışmaları normaldir.

Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kahramanlarını arka plana itmeyi amaçlayan bu saçmalığı diğerleri gibi geri dönüşüm kutusuna atmak yine bize düşmekte.

Mustafa Kemal’i Samsuna kim gönderdi?

Mustafa Kemal’in Samsun’a Vahdettin tarafından gönderilmesine mal bulmuş mağrıbi gibi sarılmakla işe başlarlar. İşte belgesi var, gördünüz mü? derler.

Mustafa Kemal’in, Padişah Vahdettin’in, Damat Ferit Hükümeti’nin ve İngilizlerin bilgisi dahilinde “İngiliz vizesiyle” Anadolu’ya gönderildiği zaten biliniyor, bunu Atatürk de açıklamıştır. Önemli olan neden gönderildiği.

Mustafa Kemal Samsuna neden gönderildi?

Mustafa Kemal Samsun’a git Kurtuluş Savaşı’nı başlat, düşmanla savaş diye değil git, bölgedeki karışıklıkları önle, asayişi sağla diye gönderilmiştir.

Padişah Vahdettin ile Damat Ferit 3 Nisan 1919’da İngiltere’ye “Osmanlı’nın 15 yıllığına İngiliz sömürgesi olması” teklifini sundular. Teklifin orjinali, İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde 453 numara ile kayıtlı. İngilizler buna 21 Nisan’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ve 25 Nisan 1919’da İngiliz Komiser Vekili Amiral Webb vasıtasıyla madem öyle Anadolu’daki kıprdanmaları önleyin yoksa “Karışıklık çıkan yerler İtilaf devletleri tarafından işgal edilecektir” şeklindeki Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesi’ne dayanan nota ve sözlü tehditlerle cevap verdiler. İngilizler özellikle Pontus Rum çetelerine karşı örgütlenip Pontus ve Ermenistan devletlerinin kurulmasını geciktirecek olan Türk çetelerinden, silahlarını bırakmamış Türk askerlerinden, Kars, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerinde şuralar kurulmasından, silahların toplanması ve terhislerin gecikmesinden hoşnut değillerdi.

İngiliz ulusuna beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidim önce Allah, sonra İngilizlerdir.” diyen VI. Mehmet Vahidettin ve avanesi  saltanatlarını ve iktidarlarını kaybetmekten korkarak Atatürk’ü 9. Ordu Müfettişi olarak:

1- Bölgedeki asayişin düzeltilmesi, asayişsizlik sebeplerinin saptanması.

2- Silah ve cephanenin biran önce toplattırılıp koruma altına alınması.

3- Şuralar varsa ve asker topluyorsa, bunun kesinlikle engellenmesi.

4- Şuraların kapatılması.

görevleriyle Anadolu’ya gönderdiler. Atatürk’ten istenen ve beklenen Anadolu’da bir direniş başlatmak değil, tam tersine başlamış olan direnişleri etkisiz hale getirmekti.  İngilizlerin notada belirttikleri geniş coğrafya ve Atatürk’ün isteği üzerine asker ve sivillere emir verecek şekilde yetkiler verildi.

Neden Mustafa Kemal?

Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşını başlatmayı kafasına koyan ve planlayan Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, yaveri Cevat Abbas, Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa gibi hükümetteki ve genelkurmaydaki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Bahriye Nazırı Avni Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile görüştü. Ayrıca Fevzi (Çakmak) Paşa’da İngilizlere, bu karışıkları ancak Atatürk’ün önleyebileceği konusunda telkinlerde bulundu.

Vahdettin, 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldikten sonra kendisiyle tam 8 kere görüşmüş hatta bir ara kızı Sabiha Sultan’la evlenmesi gündeme gelmiş, Mustafa Kemal’i, İttihatçı olmamasını, Almanları, Enver Paşa’yı sevmemesini ve yazılı sözlü olarak çok sert eleştirmesini, askerlik geçmişindeki başarılarını da hatırlatarak Nazırların rızasına rağmen hala tereddüt eden Damat Ferit’i ikna etti.

Atatürk Nutuk’ta  “Samsun’a gidiş” konusuna şöyle açıklık getirmiştir: Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler, ne pahasına olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe ‘Samsun ve dolaylarındaki güvenlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun’a kadar gitmem idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusu ile ilgili emri de ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa, bu talimatı okuduktan sonra imzalamaya çekinmiş, anlaşılır, anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.

Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin

Atatürk Samsun’a hareket etmeden bir gün önce, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yıldız Sarayı’na giderek Padişah Vahdettin’le görüşmesini anlatıyor:

Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağına dirseğini dayamış olduğu bir masa, üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için başımız sağa sola çevirmek yeterliydi. Vahdettin, unutamayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

‘Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir.’ (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti.) tarihe geçmiştir.’ (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum). ‘Bunları unutun’ dedi. ‘Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir; Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!

Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki, ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli buldum. Kendisine basit cevaplar verdim: ‘Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.’

Söylerken kafamdaki bulmacayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, eğilimlerini, sahtekarlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim?

Memleketi kurtarmak lazımdır. İstersem bunu yapabilirmişim! Nasıl hemen hüküm veririm:

Vahdettin demek istiyordu ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanak noktamız, İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tutuklarsam Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

‘Merak buyurmayın efendimiz! Nokta-i nazar- şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım!

‘Muvaffak ol!’ hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.

Naci Paşa, Padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak muhafaza içinde bir şey tutuyordu. ‘Zat-ı Şahane’nin ufak bir hatırası’ dedi. Kapağın üzerinde Vahdettin’in inisiyalleri işlenmiş bir saatti. ‘Peki, teşekkür ederim’ dedim, yaverim aldı.

Sonra sanki Yıldız Sarayı’ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi ihtiyatla, ayaklarımızın pıtırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık.

Muhalefetmiş

Diyelim ki Vahdettin gerçekten Mustafa Kemal’den ülkeye kurtarması istedi. İyi de Kurtuluş Savaşı sırasında Vahdettin ve avanesinin Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yaptıkları onca şey neyin nesiydi? El cevap: Efendim güya işgalci İngilizler uyanmasın diye muhalefet ediyor görünmüşler. Ancak kazın ayağı öyle değil elbette.

İngilizler ne zaman uyandı?

 İstanbul Hükümetinde  İzmir’in işgali ile ilgili olarak 14 Mayıs 1919’da “Mütareke hükümleri gereği, işgale uyulması tabiidir” diyen Harbiye Nazırı Şakir Paşa, kendilerini Gelibolu kara savaşlarında bozguna uğratttığı için zaten hiç benimsemedikleri Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gitme amacı ile ilgili artık kuşkuları kalmamış olan İngilizlerin baskısıyla 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri çağırdı. Mustafa Kemal aldırmayınca, Amasya Genelgesini yayınlamasından sonra İstanbul’a tekrar geri çağrıldı ve yetkileri elinden alındı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa 7-9 Temmuz 1919’da askerlik görevinden istifa etti. İstanbul Hükümetinin tutuklama emrini yerine getirmeyi Sivas Valisi Reşit Paşa reddetti, Elazığ Valisi Kur. Alb. Ali Galip Bey’de cesaret edemedi.

Aslında İngilizler Haziran 1919 dan çok önce, Atatürk daha Bandırma vapurundayken 18 Mayıs 1919’da uyanmışlardı.  Samsun’daki İngiliz İşgal Tabur Komutanı Piyade Binbaşı Salter anlatıyor:

18 Mayıs 1919 günü İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldığını, eğer Samsun’a inecek olursa tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini’ istemekte idi.
Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun’a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.”
“19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım.
Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.
Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa’yı orada tutuklayacaktım.
Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum’ dedim.
Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı… Herkes ayakta idi…”
“Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!’
Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.
Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.
Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim.
Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.
Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.
Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.
İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı… Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdi.
Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.
Türklerin Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Ankara’da, Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım.
Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki Türk esirlerle değiştirildik.
İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!
Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi.
Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım.
Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi.
Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.
Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:
‘Sayın hâkimler… Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası’nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur:
‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarttık… Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler.
Ayrıca Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç… Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?’
Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir:
‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20’nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye’den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?’
Görüyorsunuz sayın hâkimler… Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20’nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi?
Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.’
“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere’ye çağırılmasaydım, Türkiye’de kalacaktım…
İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne aldılar ve…
İstihbarat Başkanlığı’nda önemli bir görev verdiler.
Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.”

 Bunlar Emekli Hava Albayı Kemal İntepe’nin anılarından alıntıdır. İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı” diyor.

Mütareke Basını

Mondros Mütarekesi zamanında Milli Mücadele aleyhinde yayın yapan, Ali Kemal, Refii Cevat Ulunay, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Asım gibi gazeteci ve yazarların, milli mücadelenin verilmesine karşı olan tavırlarını ortaya koydukları basına daha sonradan verilmiş isimdir. Bu yazarlar Damat Ferit Paşa’nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası politikalarını desteklediler, Türk milletini Anadolu’da yaşayan sadece tarım ve hayvancılıkla uğraşan, tahsili ve bir zanaatı olmayan köylüler olarak tanımlayarak bu insanların Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler) karşısında varlık gösteremeyeceğini bu yüzden büyük devletlerle Mondros Mütarekesi çerçevesinde sürdürülen dostane ilişkilerin doğruluğunu savundular. Mütareke Basını, Anadolu’daki Ulusal direnişi örgütleyen Mustafa Kemal karşısında bir kampanya başlattı, ulusal direnişi karalama ve parçalama yarışına girdi. Bu kampanyaya İstanbul’da “Alemdar” , “Peyam-ı Sabah”, “Türkçe İstanbul”, “Aydede”, “Ümit”, Anadolu’da ise “Ferda”, “İrşat”, “Zafer” gibi gazete ve dergiler katılmışlardı. İşte mütareke basınından birkaç manşet örneği:

  • İngiltere’ye olan sevgimize, Amerika’ya olan saygımız ket vurmaz”. (Türkçe İstanbul, 16.12.1918)

  • M. Kemal Samsun’a gidince bir takım örgütler kurmaya başlamış, (…) kışkırtıcı sözler söylemiş, Erzurum’da yaptığı kongre Anayasaya, Meşrutiyete başkaldırmadır.(2.8.1919, 13.9.1919)

  • İdam! İdam! İdam! Mustafa Kemal cezasını bulacak(Ali Kemal Peyam 25.4.1920)

  • Anadolu Kemalistlerden temizlenecektir.(Alemdar 29.4.1920)

  • Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye haddini bildirecektir.” (20.4.1920 Peyam)

  • İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.”, “Azimli bir hükümet, ’Kuvayı Milliye’adı altına sığınan bu haydutların kafasına neden bir yumruk indirmiyor?” (21.4.1919 ve 16.3.920 Alemdar)

  • Yunanlılar ne kadar ebedi düşmanımız olursa olsun, bugünkü galiplerimizin bir müttefikidir, onlara karşı yapılacak hareket, İtilaf Devletleri’nin kırgınlığına sebep olur. Gafletin bu derecesi görülmüş, işitilmiş şey değildir!” (23.4.1920 Alemdar)

Hala İstanbul’un bu Ankara muhalefeti İngilizler uyanmasın diye yapılmış diyebilir miyiz? Diyemeyiz çünkü İngilizler Haziran 1919 başında çoktan uyanmış.

Bunun adı muhalefet değil resmen ihanet.

Osmanlı saltanatının diğer hainlikleri

Damat Ferit’in iktidarı döneminde Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı, Mustafa Kemal Paşa ve Anadolu harekatı hakkındaki fetvâlar çıkarıldı. Osmanlı Şeyhülislamı Dürrizâde Abdullah Efendi, ilk fetvasını da 11 Nisan’da yayımladı.  Ayrıntılarını okumak için lütfen tıklayın.  Bu fetvada; Kurtuluş Savaşına katılan herkes halifeye isyan ile suçlanmış olup bağımsızlıktan yana olanlar din düşmanı olarak gösterilmiş, katledilmeleri uygun bulunmuştur. Kuva-yı Milliye, fetvada Kuva-yı Bağıye yani eşkiya kuvvetleri olarak tanımlanıyordu. Hükümet başkanı Damat Ferit, bu fetvâya dayanarak Mustafa Kemal Paşa ve ulusal harekât aleyhinde bir beyanname neşretti. İstanbul’da bastırdığı gazetelerde yayınlattığı bu fetvaları, Anadolu’nun her tarafına çeşitli vasıtalarla, postayla, Anadolu’ya geçen kimseler aracılığıyla, İngiliz ve Yunan uçaklarıyla, İngiliz konsoloslarıyla, İngiliz torpidolarıyla, Rum ve Ermeni teşkilatları ile Yunan kuvvetleri ile çok miktarda dağıttırdı.

Fetvânın Anadolu’da yayılması ve zararlarını önlemek için Ankara Hükümetince sıkı önlemler alınmış ise de bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. TBMM’nin açılışı arifesinde, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline geldi. Bu yıkıcı fetvalar ve Bab-ı Ali’nin ulusal mücadeleyi başlatan, yöneten ve sürdüren kişilerin hilafete, şeriata, saltanata karşı gelen kişiler olduğu yalanıyla halkın dine bağlılığının kullanıldığı beyannameler ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikildi. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. İsyancılar, Ayaş belinden Ankara’yı seyreder hale geldiler.

Bunlar da İngilizler uyanmasın Milli Mücadele sürdürülsün diye yapıldı diyenler, insanı güldürmeyin. Yukarıda açıkladığımız gibi İngilizler Haziran 1919 başında hatta 18 Mayıs 1919’da çoktan uyanmış.

Padişah Buyruğu

Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.
24 Mayıs 1336 (1920)
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili
Damad Ferid
Mehmet Vahidüddin
ONAY”

Bu da mı İngilizler uyanmasın diye yayınlanmış, İngilizlerin  uyanmasından 1 yıl sonra?

Milli Mücadelede yaşanan iç ayaklanmalar ve çatışmalar

Osmanlı’nın uşağı kardeş kanı döken hain Aznavur

11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı
20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı
27 Eylül 1919 Birinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 İkinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhinde birinci defa saldırtılması
26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı)
28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı
28 Ekim 1919 Apa Çarpışması
1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması
15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması
16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhine ikinci defa saldırtılması
4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Gönen’e taarruzu
13 Nisan 1920 Birinci Düzce Ayaklanması
16 Nisan 1920 Çerkez Ethem kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin Yahyaköy Çarpışması
18 Nisan 1920 Kuvayı İnzibatiyenin kurulması
19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a kaçışı
25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması
8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un Adapazarı ve Geyve Harekâtı
8 Mayıs 1920 İkinci Düzce Ayaklanması
11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması
12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması
15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat Ayaklanması
20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı
23 Mayıs 1920 Milli Mücadele kuvvetlerinin Kuvayı İnzibatiyeye taarruzu
25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması
27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı
1 Haziran 1920 Milli Aşireti Olayı
13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler tarafından işgali
14 Haziran 1920 Kuvayı İnzibatiye Tümeninin taarruzu
20 Haziran 1920 Çerkez Ethem kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi
21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril) Olayı
27 Haziran 1920 Kula Olayı
20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı
5 Eylül 1920 İkinci Yozgat Ayaklanması
8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı
8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı
23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması
25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması
2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması
6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması
7 Aralık 1920 Çerkez Ethem Ayaklanması
6 Mart 1921 Koçkiri Ayaklanması
… 1918 – 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu Olayları
… 1918 – … 1923 Pontus Ayaklanmaları ve Olayları

Ayrıntıları okumak için lütfen tıklayın

Kuvayı İnzibatiye Harekatı

Türk Ordusuna karşı savaşan Osmanlı’nın süvarileri

Dördüncü kez 5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit milli mücadeleyi boğmak için diğer adı Hilafet Ordusu olan Kuvayı İnzibatiye adı verilen yarı-resmî askeri örgüt kurdurdu. Kuvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmuştu. 18 Nisan 1920’de kurulan orduya  İngilizler de denetimleri altındaki Türk silah depolarından silah dağıtılmasına izin verdiler.

Kuvayı İnzibatiye Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmak istiyordu. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2 000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına 15-16-17 Mayıs’ta saldırdılar. 23 Mayıs’ta Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratıldı, 3 subay, 40 kadar er esir edildi, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirildi Sapanca ve Adapazarı kurtarıldı. Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan taarruzla vuruldu, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale getirildi.

Kardeş kanı döken Osmanlı’nın vatan haini Hilafet ordusu askerleri

Milli Mücadele zor günler yaşıyordu. Anadolu’daki kontrolün tamamen elinden gittiğini gören İstanbul hükümeti Anadolu’da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle halkı birbirine kırdırıyordu. Durum her geçen gün daha tehlikeli bir hal aldı. Ulusal harekatın başarısızlığı dahi söz konusu olabilirdi.

Milli kuvvetleri yaklaşık olarak bir yıl oyalayan bu iç isyanlar ve çatışmalar Devlet otoritesini sarstı ve asayişin sağlanmasını güçleştirdi. Askeri yönden zaten zayıf olan imkanlar fazlasıyla azaldı, milli kuvvetleri meşgul ederek Milli Mücadele hareketinin uzun süre devam etmesini, zaferin ve milli mücadelenin başarıya ulaşmasını geciktirdi. İsyanlarla uğraşan Türk halkının gücünü ve zamanını kaybetmesine neden oldu. Ayrıca kardeş kanı döküldü. Gereksiz yere ülke yangın yerine döndü.

Sonunda Büyük Taarruz için zar zor toplanabilen cephane tek atımlıktı. Öyle ki Taarruz başladıktan kısa süre sonra bitecek olan cephanenin gerisi Yunan kuvvetlerinin bırakıp kaçacağı mühimmattan sağlanacaktı ve/veya iş süngüye kalacaktı. Plan buydu. Yani İstanbul hükümetinin çıkarttığı isyanlara harcanan cephane yüzünden Mustafa Kemal’in bu mükemmel ancak o kadar da riskli planlaması olmasa savaş kaybedilecekti.

Saçmalıkların kaynağı

Tescilli bir Atatürk düşmanı olan Mevlanzade Rıfat’ın 1929 yılında kaleme aldığı Türkiye İnkılabı’nın İç Yüzü adlı kitabına göre: “VI. Mehmet Vahdettin Han, Anadolu’da Milli bir kuvvet hazırlamayı düşünmüş ve bu kuvveti meydana getirmek için yakınında bulunanların telkini ile yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa’yı geniş bir yetki ve özel bir talimatla galip devletlerin İstanbul’da bulunan temsilcilerinin bilgisi dışında gizlice Anadolu’ya göndermiştir.” Bunu kaynak olarak kullanan Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Nihal Atsız, Hasan Hüseyin Ceylan, Vehbi Vakkasoğlu gibi Vahdettinci yazarlar, Türk toplumunun gözünün içine baka baka yalan söylemişlerdir.

Tarihi yeniden yazan Vahdettinci yazarlar, “Kurtuluş Savaşı’nı Vahdettin başlattı” diyebilmek için Vahdettin’in sözüm ona gizli bir planı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kadir Mısıroğlu bu planı şöyle açıklamıştır: “İstanbul ve Ankara iki hasım (düşman) pozunda, karşı karşıya olacaktır. Bu oyun düşmana karşı Anadolu ile el ele, bir siyasi komplo, bir ince politika olarak başlatılmış, Padişah ve İstanbul Hükümeti, bu oyunu büyük bir ciddiyet ve teatral bir kudretle oynamışlardır.”

Ne oyun ne oyun. Kardeş  kanı döken, Kurtuluş Savaşını, ülkenin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü riske sokan.

Vahdettinci yazarlar, söz konusu “güdük” tezlerini kanıtlamak için birtakım tanıklıklara, anılara dayanmışlar. Bu tanıklar: Mütareke dönemi polislerinden Radi Azmi Yeğen, Fevzi Çakmak’ın eşi Fıtnat Çakmak, Erzurum Kongresi Sivas Delegesi Fazlullah Moran, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Refet Bele, Abdülaziz’in torunlarından Şehzade Mahmut Şevket Efendi, Çankaya Köşkü garsonlarından Cemal Granda. Ayrıca Nihal Atsız ve Necip Fazıl’ın “öteden beriden duyduklarını” iddia ettikleri bir takım dedikodular…

Bir kısmı uydurma, bir kısmı çarpıtma, bir kısmı mantık hatalarıyla dolu yakıştırmalardan ibaret, bir kısmı Milli Mücadele sonrası gerçekleşmeyen kişisel beklentilerden kaynaklanan.

Atatürk, birinci ağız, birinci tanık olarak bütün bunlara Nutuk’ta Vahdettin’i çok ağır sözlerle eleştirerek nokta koymuştur:

Saltanat-hilafet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği, alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.… O zaman egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yöntem sonucu olarak büyük bir kat, gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten neden ve nasıl olursa olsun Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek derecede aşağılık bir yaratığın, bir dakika bile olsa bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır! Kıvancımız şudur ki, bu alçak alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli davranışı elbette övülmeye değer. Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına sığınabilir; ama böyle bir yaratığın bütün Müslümanların halifesi kimliğini taşıdığını söylemek kuşkusuz uygun düşmez.”

Başka söze gerek yok

Vahdettin’in İngiltere’ye kaçırılma talebi

“Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına. İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimanesine (yüce devletine) iltica ve bir an evvel mahall-i ahare (naklimi) talep ederim efendim.” 16 Teşrinisani (Kasım) 1922 Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin.”

“Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyo Coolidge Cenahlarına Siyasi olayların ve gelişmelerin tüm iç yüzünü, hangi nedenlerden dolayı Saltanat merkezimi geçici bir süre için terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz. Bu konuda ayrıntılı bilgi sunmayı gereksiz görüyorum.

Bu süresiz uzaklaşmanın, bahadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçtiğim anlamına gelmeyeceği açıktır. Ankara meclisi gibi bir isyancı fitnenin hu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm. Şöyle ki;

İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatı’ndan soyutlanması ve ayrılması ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki alanı içinde değildir. Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerinin ortak kararı ile çözümlenecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı kararlar herhangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

Bundan başka bu durumun, içinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında sonuçları pek vahim olabilecek büyük bir heyecana yol açacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine de büyük bir etki yapacaktır.

Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara meclisi tarafından kabul edilen sürgün ve kovma, emlakine ve bireysel mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir.

Bu konuda yüce kişiliğiniz ve cumhuriyet hükümetiniz tarafından olanaklar ölçüsünde yapılabilecek yardımları pek değerli sayacağımı açıklamaya gerek yoktur. Bu vesile ile sağlıklı olmanızı yüce haktan niyaz eylerim.” 13 Mart 1924. Mehmed Vahideddin

Vahdettin, ikinci mektubu San-Remo’da bulunduğu günlerde ABD Başkanı’na yazmıştır. Mektup, Halis Reşat Bey tarafından Paris’te bulunan Amerikan elçiliğine teslim edilmiştir. Elçilik de bu mektubun orijinalini ve İngilizce çevirisini 15 Nisan 1924 tarihli yazısıyla Washington’a göndermiştir. Mektup Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Arşivi’nde 86700/1788 numarada kayıtlıdır.

Kurtuluş Savaşını tek derdi saltanatını kaybetmemek olan bu adam ve iktidarda kalmaktan başka amaçları olmayan avanesi mı başlatmış? Güldürmeyin insanı. Her kim emeği geçmişse… kamuflajıyla Kurtuluş Savaşı şehitlerini, gazilerini, savaş için varını yoğunu, emeğini feda edenleri rencide etmekten vazgeçin. Tarihe nasıl mal olduysa öyle kalsın.

Kaynaklar:

Vahdettin Atatürk’ü neden Anadolu’ya gönderdi. Sinan Meydan. Odatv. 29.05.2013 http://odatv.com/vahdettin-ataturku-neden-anadoluya-gonderdi-2905131200.html

Vahdettin Dosyası. Sinan Meydan. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=431:vahdettn-dosyasi&catid=62:yazlar&Itemid=228

Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüş. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı 2013. http://www.atam.gov.tr/nutuk/samsuna-ciktigim-gun-genel-durum-ve-gorunus

Atatürk, Nutuk, C.15, Ankara,1989, s.546

Vahdettin’in ihaneti için Nutuk okuyun! Sinan Meydan. Yeniçağ 20.05.2013. http://www.yenicaggazetesi.com.tr/vahdettinin-ihaneti-icin-nutuk-okuyun-84379h.htm

Banu Avar Facebook sayfası 17 Kasım 2011  https://www.facebook.com/BanuAVAR/posts/140047832767885

Atatürk ve İngiliz Binbaşı Salter. Rahmi Turan. Hürriyet 7 Kasım 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-ve-ingiliz-binbasi-salter-19183805

Atatürk için yargılanan İngiliz subay! Rahmi Turan. Hürriyet 14 Kasım 2011 http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-icin-yargilanan-ingiliz-subay-19236176

Osmanlı’nın Milli Mücadele’ye İhaneti. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/

Vahdeddin 15 yıllığına İngiliz Sömürgesi olmak istemiş. Bülent Pakman. Kasım 2015. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/vahdeddin15-yilligina-ingiliz-somurgesi-olmak-istemis/

Dürrizade fetvası. Bülent Pakman. Mayıs 2010. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/durrizade-fetvasi/

Kambur İzzetler, Ali Kemaller. Bülent Pakman. Kasım 2013. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/kambur-izzetler-ali-kemaller/

Mustafa Sabri Efendi. Bülent Pakman. Aralık 2013. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/osmanli-devleti/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/mustafa-sabri-efendi/

İskilipli Atıf Hoca. Bülent Pakman. Mayıs 2012 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/cumhuriyetin-kurulusunda-ataturk/iskilipli-atif-hoca/

Kurtuluş Savaşını İlahi Ordular mı kazandı? Bülent Pakman. Ekim 2016 https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturk-ateist-miydi/kurtulus-savasini-ilahi-ordular-mi-kazandi/

Bülent Pakman. Mayıs 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video arşivi:  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal 4