Osmanlı’nın İzmir’i Yunana teslimi

Birinci Dünya Harbi sürerken 1915 yılından beri büyük devletler kendi aralarında gizli antlaşmalar yaparak Osmanlı topraklarını paylaşıyorlardı. Bunları, Rusya’da 1917 Ekim ayında yapılan Bolşevik isyanı sonucu Rusya tarafından yapılan açıklamalardan anlıyoruz

Birinci Dünya Harbi sonunda yapılan Mondros Ateşkes Anlaşması sonucu işgaller fiilen başladı.

1915’den sonra özellikle Ege sahillerine kuzeyden güneye kadar Rumlar yerleşmeye başladı. Böylece Paris Konferansı’nda Venizelos’un Ege’de demografik  durumun Yunanistan lehine olduğu iddiasında bulunmasına ve Yunanların bu bölgelerin  işgalinde kendilerine destek bulacak ortamı yaratmaları sağlandı.

Mütareke  ve işgal döneminde pek çok Rumca, Fransızca, Ermenice, İbranice gazete çıkıyordu. Bunların hepsi aleyhimize ve Rum propagandalarını destekleyen yazılar yayımlıyorlardı.

İyice şımaran  Rum çeteleri köylere baskınlar düzenlemeye başladılar. İşgal yaklaştıkça bu olaylar çoğalıyordu. Bütün bu emareler artık fiilen İzmir’in ve hatta Antalya’nın işgal edileceğinin çok yakın olduğunu gösteriyordu. Yurdun her tarafında Müdafaa-i Hukuk Dernekleri adı altında Wilson Prensiplerini esas alarak işgallere karşı protesto faaliyetlerini sürdürüyorlardı. İzmir’de de bir grup vatansever örgütlenmeye başladı ve İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurdular. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi Padişahçı Partilerin Hükümete şikâyeti sonucu bu cemiyet yirmi gün sonra kapatıldı. Bu defa İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye adıyla yenisi kuruldu. Bu da ne yazık ki uzun ömürlü olmadı.

Artık, faaliyetler durmuyordu. Ege çapında bir Kongre toplanması kararlaştırıldı.

17 Mart 1919 günü Milli Sinema’da toplanıldı. Buna, Aydın Vilayeti, Aydın, İzmir, Saruhan Sancağı, Menteşe Sancağı, Denizli Sancağı, Muğla Sancağı, Balıkesir ve ilçelerinden 37 Müftü, 37 Belediye Başkanı ve yüzlerce delege katıldı (1864 tarihli vilayet nizamnamesine göre mülki taksimat, vilayet- sancak (liva)-kaza- nahiye- köy olarak bölünüyordu. Aydın Vilayeti, Aydın, Saruhan (Manisa)-Menteşe (Muğla) ve Denizli Sancaklarından oluşuyordu. Aydın vilayetinin merkezi İzmir idi.)

Bu kuruluşları Osmanlı Hükümeti hiç de iyi karşılamıyordu. Kongre, İstanbul’a Padişah ve Tevfik Paşa Hükümeti ile temas etmek ve tehlikeyi anlatmak için bir heyet göndermeye karar verdi.

Bu arada İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edileceği İtilaf Devletleri Akdeniz donanması komutanı olarak Mondros Mütarekesi’ni imzalamış ve o sırada İstanbul’da İngiliz yüksek komiseri olarak görev yapan İngiliz Amirali Calthorpe tarafından İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza ile Fransız Yüksek Komiseri General Amet’e bildirilmişti. Aynı gün İstanbul’da bulunan Cemiyet üyeleri bu durumu protesto ettiler. Bu siyasi girişimlerden bir sonuç alınamıyordu. Artık, 15 Mart 1919 tarihine gelinmiş İzmir’in işgali de gerçekleşmek üzere idi.

14 Mayıs 1919 günü saat 09:00’da bir Nota’yı da İzmir Valisi ve kolordu Komutanlığına da vererek, İzmir’in işgal edileceğini (Mondros mütarekesinin bir maddesine göre “asayişin bozulduğunun görüldüğü bir yeri müttefik kuvvetlerin işgal edebileceği kararını ileri sürerek) işgale mukavemet edilmemesini istedi. Bu arada İzmir’de siyasi örgütlenmelerini koordine eden 17. Kolordu Komutanı Nurettin Paşa değiştirilmiş yerine Mirliva Ali Nadir Paşa ile Şer’iye ve Evkaf Bakanı İzzet Bey de İzmir Valiliğine tayin edilmişti.

Bu Şahıslar tamamen Hükümet taraftarı idiler. Dolayısıyla işgale karşı hiçbir tepki göstermediler. Ali Nadir Paşa Nota’yı alır almaz Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya bildirmekle yetindi. Nazır: ”Bab-ı Âli’de buna dair bir bilginin olmadığını, Mütareke hükümleri gereği, işgale uyulması tabiidir.” Cevabını verdi. Vali de gerçeklere karşın hâlâ daha İşgalin yapılmayacağını söylüyordu. Bütün bunlar İstanbul Hükümeti’nin ve İzmir’deki taraftarlarının ne kadar zavallı durumda olduğunu kanıtlamaya yeter.

Dikkati çeken önemli husus da 14 Mayıs günü bir kısım birlikler, Körfezin kıyılarında bulunan ve Körfezi korumakla görevli bulunan istihkâmları ve çakılı topları, Yunan birliklerinin emniyetle karaya çıkmalarını temin etmek maksadı ile, tahrip ettiler. Bu toplardan biri hâlâ daha Urla sahillerinin Menteş bölümünde tahrip edilmiş durumda görülebilir.

Aynı gece Mustafa Necati ve birçok vatansever aldıkları bir kararla halkı maşatlıkta yapılacak miting’e davet ettiler. Mitinge binlerce kişi katıldı. Burada Reddi İlhak Cemiyeti’nin aldığı bir kararla “Vatan Ordusu’na iltihaka hazırlanmayı” isteyen telgrafı yurdun her tarafına iletildi.

Bunun üzerine, zaten Mondros  Mütareke kararlarının uygulanması sonucu yurdun bir çok yerinin işgal edilmekte oluşu nedeniyle, tetikte olan halk büyük tepki göstererek mitingler düzenlemeye, Sadrazam’a ve İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto çekmeye başladılar. Peş peşe miting yapılan yerler: Bayramiç, Seydişehir, Babaeski, Gördes, Ezine, Ödemiş, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu, Kırıkkilise, Nevşehir, Resulayn, Çatalca, Kandıra, Rize, Yalova, Konya Ereğlisi, Dikili, Soma, Niğde, Akhisar, Sinop, Ordu, Denizli başta olmak üzere pek çok vilayet ve kasabadan telgraflar geldi. Sadrazama gelen telgrafların biri olan Sinop’tan gönderilen otuz imzalı telgraf’ta  “İzmir’in Osmanlı ülkesi olarak kalmasını son dereceye kadar savunacağımız gibi, bizleri kati azmimizden hiçbir kuvvet ve teşebbüsün men edemeyeceği” denmekte idi. Diğerleri de buna benzer ifadeleri kapsıyordu.

İstanbul’da da mitingler birbirini takip etti. Darülfünun konferans salonunda, Üsküdar Doğancılar meydanında, Kadıköy’de, Sultanahmet meydanında peş peşe büyük topluluklara hitap eden hatipler işgali lânetlediler.

İzmir’den çekilen bir telgraf, etkisini göstererek “cephe”, bir anda bütün yurda yayıldı.

14 Mayıs 1919 günü saat 22:00’de Amiral Calthorpe Vali ve Kolordu Komutanına ikinci Notasını vererek yarın (15 Mayıs 1919) saat 07:00’dan itibaren İzmir’in işgal edileceğini tebliğ etti. Kolordu Komutanı yine Harbiye Nezaretini aradı, fakat cevap veren olmadı.

15 Mayıs Perşembe sabahı saat 08:40’da Yunan 1. Tümeni karaya çıkmaya başladı. Bu esnada Kordonda bulunan binalarındaki balkonlardan binlerce Rum çılgınca sevinç gösterileri yapıyor ve “Zito Venizelos!” diye bağırıyordu. Düzenlenen törende İzmir Metropoliti Hrisostomos, Evzon  Alayı’nın ilk çıkan taburunu takdis etti. Törenden sonra Evzon Alayı’nın Komutanı Yarbay St. Stavrini at üstünde ve arkasında alay sancaktarı olduğu halde yürüyüş kolu kışlayı geçip Kemeraltı’na geldiklerinde  ilk kurşun patladı. Alay komutanının arkasında Yunan bayrağı taşıyan erin kanlar içinde yere devrilmesi Yunanların şaşırmasına, geriye doğru kaçmasına yol açtı. Bu kurşunu atan kapalı adı ile Osman Nevres gerçek adı ile bilinen Hasan Tahsin Hukuk-u Beşer gazetesi sahibi idi. (İzmir, Konak’ta kendisinin bir heykeli dikilmiş ve her yıl bu heykel başında anısına bir tören yapılmaktadır.)

Gazeteci Hasan Tahsin ve İzmir’de adına dikilen heykel

Gazeteci Hasan Tahsin ve İzmir’de adına dikilen heykel

Bu olaydan sonra Yunanlar ve yerli Rumların katliam ve yağmacılığı başladı. İlk anda 9 subayımız şehit edildi. 21 subay yaralandı ve 27 subay da kayboldu.

Taarruz eden Yunan tümeninin komutanı Albay Nikalaos Zafirios olup tümenin mevcudu muharip, destek ve lojistik birlikleri dahil 12 bin kişi; buna karşılık (Mondros Mütarekesi nedeniyle ordumuz terhis edildiğinde) İzmir’deki Türk kuvvetlerinin iaşe mevcudu 3402’ye düştü. Bu mevcudun 200 kadarı muharip kıtalarda silahlı er, diğerleri geri hizmetlerde görevli idi.

17. Kolordu ve 56. Tümen’in İzmir’de bulunan subay ve erlerin bir kısmı 14/15 mayıs gecesi İzmir’i terk ettiler. Çünkü, kolordu komutanı Sarıkışla’da yani kolordu karargâhındaki personele canlarını kurtarmak için kışlayı terk etmeleri emrini vermişti. Bütün bunlar gösteriyordu ki işgale direnecek hiç bir güç kalmamıştı.

Erler memleketlerine giderken, subaylar da İzmir civarındaki il ve ilçelere gittiler. Bu subaylar gittikleri yerlerde Kuvâ-yı Milliye’nin çekirdeğini oluşturdular. Bu mevcutla, 12000 mevcutlu Yunan tümeni karşısında direnmek olanağı da kalmamıştı.

İşgal birlikleri süratle Ege içlerine yöneldiler ve geçtikleri yerleri harabeye çevirdiler.

Namus Cephesi

Bütün bu durum karşısında, büyük karar adamı Mustafa Kemal hiç ümidini yitirmedi. Çünkü, ona göre  Namus Cephesi yenilemezdi. Buna bütün içtenliği ile inanmıştı.

Biliyoruz ki, bütün düşmanların kışkırtmasıyla, isteklendirmesiyle, kararıyla bu güzel İzmir’e giren düşman, aynı zamanda İstanbul’da bir hükümdarın, bir Bab- ı Âli’nin ve şimdi yemek yediğimiz bu konağın içindeki bir temsilcisinin katılımı ve sessizliğiyle ile karşılanmıştır.

Fakat İzmir ve çevresinin çok namuslu ve vatansever halkı, hiçbir zaman bu hükümdar ile ve onun heyeti ile, onun temsilcisi ile beraber olmadı, olmak istemedi ve olamazdı.

Onun için derhal “Redd-i ilhak” adı ile kurduğu cemiyet aracılığıyla bütün halkı vatan savunmasına çağırdı. Bu nedenle o cemiyetin adını saygıyla anmayı bir borç sayarım. Bu girişim ile düşman karşısında bir Namus Cephesi oluştu. Bu cephe çok büyük, maddî olarak çok kuvvetli idi, denilemez. Fakat çok yüksek namus ve manevi kuvvete sahipti. Şüphe yok, bu Namus Cephesi bütün memleket için bir çağrı ve yüreklendirme, harekete geçirme cephesiydi. Bunu oluşturan insanlar çok iyi biliyordu ki, bütün vatandaşlar bu cepheye koşacaktı. Gerçekten öyle oldu. Bütün millet gerçeği anladı, işbirliği yaptı ve bu cephenin desteklenmesine koştu. Ancak düşmanlarımız bunu anlamışlar ve buna imkân ve fırsat vermemek için derhal o namus cephesine saldırmışlardı.

Efendiler! Namus Cephesi hiç bir zaman yıkılmaz, yenilemez. Bundan dolayı o cephe yıkılmamış, mağlûp edilememiştir.” (Mustafa Kemal Atatürk’ün  27 Ocak 1923 17 Ocak 1923 tarihinde başlayan İzmit Basın Toplantısı nedeniyle cenazesine katılamadığı annesi Zübeyde Hanım’ın kabrini ziyaret için geldiği İzmir, Hükümet Konağındaki konuşmasından)

Yunan askeri İzmir’i işgal ederken bir gün sonra  Mustafa Kemal Paşa, Türk ulusunun kendine özgü bir özelliğine güvenerek Samsun’a hareket etti, dört gün sonra da Anadolu topraklarında Kurtuluş Savaşı başlattı. Ordusu, parası ve bir örgütü bile bulunmayan Mustafa Kemal Paşa’nın “yedi düvele karşı” Kurtuluş Savaşı başlatırken sırtını dayadığı tek güvenilir güç, Türk ulusunun içinde her zaman var olan, fakat ancak gerektiği zamanda ve mekanda ortaya çıkan özelliği olan “Namus Cephesi” idi. Mustafa Kemal Paşa, işte bu cephenin varlığına güvenerek Kurtuluş Savaşı’nı başlattı, Türk ulusunu işgal müşkülünden,  işte bu cephenin gücü ile kurtardı.

Namus Cephesi” deyimi, Mustafa Kemal Paşa’nın “müşküllerden kurtulma reçetesi”ydi.  Mustafa Kemal Paşa, Türk ulusunun yapısında her zaman var olan “Namus Cephesi”ne güvenmekle yetinmedi; İlerde ülke bir müşküle uğradığında”, o müşkülden kurtulmak için başvurulacak en sağlam, en güvenilir yolu da göstermiş oldu.

Kaynaklar:

Namus Cephesi 1 – Dr. Sıtkı Aydınel. “Bütün Dünya” Başkent Üniversitesi Kültür Yayını. Sayı 2014/05, s. 59-62 http://www.butundunya.com/pdfs/2014-05-52849786545312313123128457854321.pdf

Namus Cephesi 2 – Dr. Sıtkı Aydınel. Bütün Dünya” Başkent Üniversitesi Kültür Yayını. Sayı 2014/06, s. 6-9 http://www.butundunya.com/pdfs/2014-06-52849786545312313123128457854321.pdf

Bülent Pakman. Ekim 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Al Khobar OfisBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/