20. yüzyıla girerken Osmanlı

1900’lü yılların başında çocuklar, yaş sınırı olmadığı için, sıbyan mektebi denilen “medrese yavrucuklarında” pek küçükken okumaya başlarlardı. Kuran, tecvid (Kuran okuma kuralları) ve ilmihalden başka bir şey bilmeyen sarıklı hocalar ve onların kalfalarının bütün marifetleri, çocukları falaka altında hıfız (Kuran ezberleme) işine koşmak, medreseye hazırlamaktı. O yaştaki çocukların çoğuna göre, bu iş bir işkenceye dönüşebiliyordu.
1894 doğumlu Falih Rıfkı Atay, “Batış Yılları” adlı kitabında; “Bana Yasin’i ezberlettikleri zaman o kadar ufaktım ki, Kuran’dan bu sayfaları yırtarsam, benim kitabımda olmadığını söyleyerek hocayı aldatacağımı sanıyordum! Öyle yaptım ve uzunca bir falakaya çekildim” diye anlatır.
Falih Rıfkı’nın 19 Ağustos 1320 (1905) tarihli Rehber-i Tahsil Rüştiyesi diplomasında bulunan dersler ve aldığı notlar şöyledir:
Kuran-ı Kerim: 9, Tecvid: 10, Ulum-u Diniyye: 9, Ahlak: 9, İmla: 10, Sarf-ı Osmani: 10, Kıraat: 10, Hesap: 7, Coğrafya-i Osmani: 5, Tarih-i Osmani: 10, Fransızca: 9, Sülüs: 5, Rıka: 5.
Rüştiye’den sonra sıra, Hüseyin Cahid’in müdürlüğünü yaptığı, Mercan İdadisi ‘ne gelir. Sakallı ve sarıklı bir de mubassırları (öğrenci gözetmeni) vardır ve onun “hafiye” olduğu herkesçe bilinmektedir. Devamlı olarak konuşmalara kulak kabartan adam, ezan okunduğunda tüm öğrencileri okuldaki camiye “sürer“. Falih Rıfkı, cuma tatilinde izinsiz kalma korkusu altında zorla camiye sürüklenen öğrencilerin çoğunun abdest almadığını söyler. Bu baskı, onları din görevlerine karşı saygısızlığa sürüklemiştir.
Baskı, sadece okulda değil, her yerde hissedilmektedir. Örneğin Haliç’te karaya çekilmiş bir denizaltı vardır. Sultan Hamid’in, deniz içine dalıp gitmesinden ürktüğü için onu karaya çektirtmiş olduğu söylenmektedir! Elektrik yasak, telefon yasak! En küçük haberleri bile, Yıldız Sarayı’ndan Babıali’ye, atlı çavuşlar getirmektedir.

Frenklerin “Büyük köy” dedikleri İstanbul’u ikiye ayırmak gerekirdi: Tanzimat’tan itibaren Batılı gelişmelerin gözlendiği Hıristiyan-Frenk semtleri ile bu gelişmelerin sadece Saray ve Babıali alafrangalarında görülebildiği Müslüman semtleri.
Tanzimat çarşıları yüzde yüz Hıristiyanların elinde. 1912 tarihli bir Yunan belgesi, bütün Osmanlı İmparatorluğu’nda bir tek Türk bakkal olmadığını yazmaktaydı. Birinci Dünya Savaşı sonrası, Rumlar ve Ermeniler çekildiklerinde, Anadolu çarşıları birer birer kapanmıştı.
İstanbul’da Müslümanların elindeki esnaflık, Tanzimat öncesi çarşılarında idi. Müslüman terzisi şalvar diker; Müslüman kunduracı mes, yemeni, takunya, nalın, terlik yapardı. Batı kılığındaki Müslümanların hepsi Hıristiyan dükkanlarının müşterisiydi. “Zengin” dendiği zaman Saray ve Babıali büyükleri, rüşvetçiler ya da Hıristiyan ve Frenkler akla gelirdi. Birkaç Arap müteahhit ve Karadenizli zahireci de vardı. Türklerden ise, bata çıka, hile veya zulümle mal edinen bir sınıf ta “aşar iltizamcıları” idi.
Yerleşme durumuna gelecek olursak; örneğin eski Bizans surları içinde bir Müslüman semtine göz atıldığında; bu semtin mahallelere bölündüğü görülür. Hıristiyanlar sur dışında oturur, Müslüman mahallesinde ev tutmaya cesaret edemezlerdi. Fakat bakkal, kasap, manav hep onlardandı. Tütüncü, aktar ve gazete satışı, “Acem” denilen Azerbaycan Türklerinde.
Mahalle kahvesi yalnızca “efendi” takımının çıktıkları, kulüp havasında bir yer. Yaşlılar ortalık karardıktan sonra gecelik hırka ve entarileriyle gelirlerdi. Hafiye korkusu olduğu için, bir yabancı uğrayınca herkes susar ve konuyu havadan sudan konuşmaya dökerlerdi.
Mahallenin ırzı, namusu, ortaklaşa “kefalet” altındaydı. Eve gizlice kadın alındığında o evi basmak adetten idi. Uygunsuz bir davranışı görülen kadının evi de taşlanarak mahalleden ayrılıncaya kadar rahat bırakılmazdı.
Halkın geçim düzeyi düştükçe eski konaklar yıkılarak yerlerini ufak tefek, derme çatma ahşap evlere bırakmıştı. Evlerin yarısından çoğu adeta gecekondu gibiydi. Gaz lambası kullanan, suyunu mahalle çeşmesinden alan, pek çokları için karyolanın bile lüks sayıldığı haneler. Göç olduğu zaman iki at arabası, ailenin bütün varını yoğunu yüklemeye yeterdi.
Yaşam çok basitti: Ezandan iki saat önce, saat alaturka 10’a doğru herkes evine döner; 12’de sofraya oturulur, yatsıda ise lambaların pek çoğu sönmüş olurdu.
Okuldan çıktığında bir “kalem” e kapılanmak, İstanbul’da, okumuş bir gencin başlıca ideali idi. İlk başlarda parasız staj, sonra 20 kuruş aylığa geçer, yükselmeler için sıra beklemeye koyulurdu. Eğer ailelerinin bir geliri yoksa, bu memurluk sayesinde ikinci bir “kapılanma” sağlarlardı: varlıklı bir evde iç güveyliği şansı.
Biraz paralı aile gençleri Beyoğlu’na eğlenmeye giderlerdi. Bu eğlenceye kendini kaptıranlar için “karşıya dadandı” denirdi. “Karşı“, yarı Avrupa demekti. Vakanüvis Silahtar Ağa’nın İstanbul’u anlatırken, “…Ve dahi bir metelik verilmekle Frenkistan’a gidilmek olur,” dediği şey, Yemiş İskelesi ile Galata arasıydı.
Bir İstanbullu Türk, Beyoğlu’nda “yerli“liğini kolayca hissederdi. Dükkanlardan çoğu, Türkçe’den başka dil konuşmayana, cevap vermeye ancak tenezzül ederdi. Yan sokaklardan bazılarının adları Fransızca idi ve Fransızca yazılmıştı.
Karşı“da oturan Türklerin de Türkçe konuştuğu pek duyulmazdı. Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan, Tanzimat ürünü, “alafranga” aydın tipleri.
Okullarda Arap için “Arap“, Rum için “Rum“, Arnavut için “Arnavut” kelimeleri kullanılırdı ama Türkler kendilerine “Türk” demez, “Osmanlı” derdi. Padişahın nöbetçileri, koruyucuları Arnavut, ağaları zenci, Haremi Çerkez idi. Kürdün bile itibarı Türk’ün üstündeydi.
Falih Rıfkı bir gün bir Mısır paşasının konağının bahçe duvarı kenarındaki kaldırımda yürürken bir “fellahın” çıkageldiğini ve “yasak” diye haykırarak onu karşı kaldırıma itelediğini anlatır.
Polisler ve komiserler pek az aylık aldıkları için karakollar rüşvetçi ve jurnalci yatağı idi. Birçoklarının hırsız ve haraççı semt kabadayıları ile ortak olduğu bilinirdi. Erken işe gidenler soyulmamak için yola parasız çıktıklarından, bir aralık hırsızlar, üstlerinde en az 20 kuruş bulundurmayanların bıçaklanacağını bildiren duvar yaftaları asmışlardı.
Semtler sayılı kabadayıların korkusu altındaydı. Esnafı haraca kesen bu kabadayılar, birtakım konakların da “besleme“leri idiler. Efendileri adına korkutur, döver ya da vururlardı.
İstanbul’u akşam karartısı ile beraber iki korku sarardı: Yangın ya da soyulma.

Pera Palas Oteli’nin geniş salon penceresi camı önünde koltuğuna gömülüp pipo veya sigarını tüttüren ve gelip geçenlere yan gözle bile bakmayan, kırmızı yüzlü seyyah: En üstün o idi.
Akşamüstü Lebon Pastanesi’nin ön masasında bir dostuyla şampanyasını içtikten sonra Atlas faytonuna binerek Köprü’ye inen ve çatanası ile Bostancı’daki köşküne giden Anadolu Demiryolları Müdürü Hügnen: İkinci lüks o.
Arkasında kagir evlerinin açık kapılarından neşeli kadınlarının göründüğü, hepsi iyi giyimli, rahat ve ferah Hıristiyanlara gıpta edilirdi. Müslüman semtlerinde lambalar sönerken, Hıristiyan semtlerinde kaynaşma geç vakitlere kadar sürerdi. Müslümanlar kararırken onlar ışıklanırdı. Hıristiyanlar Müslüman semtlerine yerleşmez ise de, Müslümanların şeriatçı baskısı da Hıristiyanların semtine uğrayamazdı. Yalnız yabancılar değil, çoğu bir yabancı uyruklu yahut “himaye” belgesi taşıyan Hıristiyanlar da imtiyazlıydılar.
Kapitülasyonlar henüz bilinmiyordu. Fakat Osmanlı polisinin ve hafiyelerinin ne Pera Palas ne de Anadolu Demiryolları İdaresi kapısından içeri giremeyeceği herkesçe bilinirdi. Yabancıların zabıtası ve adliyesi konsolosluklar idi.
Ahirette bizim cennete, onların cehenneme gideceklerini ilmihal hocalarından öğreniyorduk, ama neden bütün dünya nimetleri hep Müslüman olmayanlardaydı?”  

Vedii Yakaruç’un  http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com/2013/10/412-osmanli-20-yuzyila-girerken.html sayfasından yorumsuz alıntıdır. Görüşler yazarına aittir. Bülent Pakman. Ağustos 2016.

Twitter Widgets

Viyana Parlamento Binası

Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/