Osmanlı’da Türk olmak

İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.

Geçmiş yüzyılda Jön Türkler’in kendilerine bilinçli olarak Türk demelerinden önce, Türk kelimesinin ”geri kalmış köylü” anlamında kullanıldığını okumuştum.

1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda ”Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. ”Türk hükümeti”, ”Türk Ordusu”, ”Türk ülkesi” deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.

1913 tarihli ”Mecmuai Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, ”Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız” denilmektedir.

Üniversitede profesörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı ”İslamda Davai Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve ”Türkün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir” demiştir.

1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere ”soysuzlar” yakıştırmasında bulunmuştur.

Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor:

”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19).

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor:

”Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti”(s.34).

”Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi…” (s.27).

Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor:

”Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.

Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.

… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”

Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor. Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ”hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa ”Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türküm” diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ”Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ”Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar. (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238).

Şair Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor;

Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Araptan ya Acemden

Not: Vural Savaş’ın, Milliyetçilik: Neden Şimdi? adlı kitap için yazdığı makaleden derlenmiştir.

Osmanlı’da devletin vergi ve savaş çarklarının dönmesini sağlayan yağ Türk kanıdır. Sultanın kulları sayılan atalarımız sürekli seferlere götürülmüş, gidenlerin çoğu bir daha geri gelmemiştir. Buna karşılık Ermeni, Rum, Yahudiler ise seferlere götürülmekten kelle vergisi vererek muaf tutulmuş ve nesiller boyunca hem istedikleri şekilde ve kesintisiz ticaret yaparak zenginleşmiş hem de kültürel açından kendileri geliştirmelerine izin verilmiştir. Türklerin çoğunluğu ise babalarını hiç görmeyen yetimler olarak dünyaya gelmekte, askere alınana kadar çift sürüp sonra da aynen babaları gibi sefere çıkarılmaktadır. Yani biri tokluktan ölmekte biri ise yokluktan ölmektedir. Çiftçi olan Türklerin çiftlerini bozup şehre gitmeleri ve ticaret yapmaları yasaklanmıştır, çiftini bozan Türk yakalanır ve çiftinin başına geri konurdu. Halk arasında ‘Osmanlı’ya güven olmaz’ deyimi bu durumların yansımasıdır.

Koçi Bey Risalesinde geçen devlet adamlarına öneri şöyledir;
‘Durur küfr ile durmaz zulm ile mülk’ Yani ‘Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz’ Bunun açıklaması devletin kendine ve şeriata aykırı gördüğü kimselerin işkence ile kılıçtan geçirilip mallarının talan edilmesi yani zulüm caizdir yeter ki sözde küfrü önlesin. Küfür dediği de kendi katı İslam anlayışı, vergi ve adalet düzeni. Rüşvet, yolsuzluk ve adaletsizlik ise bu tür küfrü önleyen zulüm uygulamaları ile tavan yapmıştır. En şaşaalı dönem kabul edilen Kanuni zamanında bu kıyımlar en ağır şekilde yapılmıştır. Tabii günümüzün Osmanlı’yı bir barış medeniyeti zanneden cahil ayak takımları böyle şeyleri nereden bilsin.

Osmanlı yönetiminin Türkmen aşiretlerine karşı güttüğü derin düşmanlık sadece bir takım yüzeysel çekişme nedeniyle değildir. Bunların bazıları şunlardır;
-Düşünsel şekillenme: Türklerin Osmanlı sisteminin ortodoks İslami düşünce yapısına göre öldürülmesi sevap kazandıran kafirler olarak düşünülmesi. ‘Bunları kırub cemaatlerin dağıtmak cemi Müslümanlara vacip ve farzdur’ şeklinde fetvalar vardır. Kısaca Türklerin yaşam biçimi ve töreleri hiçe sayılmıştır ve Türklere kıyım yapılmıştır.

-Toprak düzeni: Göçebe Türkler’den katı ve ağır vergileri tahsil etmenin ve asker toplamanın zor olması. Zorla yerleşik düzene geçmiş halkın ürettiğinin ise çeşitli adlar altında kaldırılamayacak ölçüde ağır vergiler yoluyla yağma ve talan edilmesi ve sonucunda oluşan aşırı yoksulluk. Toprakta çalışan üretici kesimin mal ve hizmet üretmekten başka hiç bir işlevi bulunmayan reaya yani kullar topluluğu olması.

İnanılmaz gibi geliyor ama Osmanlı’da yüzden fazla sayıda vergi çeşidi vardı. Bunlardan bazıları resm-i bennak (evlilik vergisi), resm-i mücerred (bekarlık vergisi), resm-i badi heva (hava vergisi) kapsamında resm-i arus (gelin veya düğün vergisi), resm-i gerdek ya da gerdek değerü gibi anlamsız vergilerdir. Bu tür vergiler Osmanlı’nın kökeni olan aşiret yapılanmasında görülmemektedir ve büyük bir olasılıkla devşirme yöneticiler tarafından uygulamaya sokulmuştur.

Kaynak: Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri. Ali Haydar Avcı. BARIŞ KİTAP BASIM YAYIN. 2012

Bülent Pakman. Ekim 2014. İzin alınmadan, aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Osmanlı Devleti dizimiz

Abu Dhabi 2013

Abu Dhabi Şeyh Zayed Camii 2013

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Reklamlar

28 Responses to Osmanlı’da Türk olmak

  1. Murat dedi ki:

    ”Koçi Bey Risalesinde geçen devlet adamlarına öneri söyledir;
    ‘Durur küfr ile durmaz zulm ile mülk’ Yani ‘Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz’ ‘ Bu söze yüklediğiniz anlamı pek doğru bulmadım. Durmak daha çok kalmak anlamıda kullanılmış gibi. Sanki anlatılmaya çalışılan kafirlerin yönettiği devletler kalıcı olabilir, ancak zalimlerin yönettiğin devletler kalıcı olmaz gibi.

    • bpakman dedi ki:

      Osmanlının bir taraftan kafirlerle savaşı ön plana alırken diğer taraftan halkına zulmettiğini, Osmanlının İslamı, şeriatı korumak ve yaymak adına zulüm yaptığını ifade ediyor.
      Buna paralel olarak kehanette bulunmuş. Dediği gibi Osmanlı yıkıldı gitti ama kafirler Batıda büyük bir medeniyet oldular.
      Aslında durmak şöyle dursun yıldızlara eriştiler.

      • Murat dedi ki:

        Blogunuzu yeni keşfettim ve beğendim. Böyle bir blog hazırladığınız için sizi kutlarım.

  2. Özgür ŞEN dedi ki:

    Kocibey risalesinden alıntınızı yanlış çevirmişsiniz oradaki durmak ‘var olmak’ anlamındadır. ‘Dünya durdukça’ sözünde olduğu gibi. Yani küfr ile bile var olur ama zulüm ile var olmaz devlet anlamındadır. Kocibey in tavsiyelerini 4. Murad’a yaptığını onun fevri kişiliğini sakinleştirmek istediğini dikkate almak gerekli.

  3. M.a .cakir dedi ki:

    Kotu gunde dusmana ve seytana karsi durmak varken kendinden olanlarla savasan en buyuk seytandir . En buyuk seytan kendini kandirandir.

    • bpakman dedi ki:

      Anlaşılamadı. En büyük şeytan hangisi? Kötü günde düşmana ve şeytana karşı durmak varken kendinden olanlarla savaşan mıdır yoksa kendini kandıran mıdır?
      Bu arada çok haklısınız, ülkenin ekonomik, askeri ve siyasi bakımlardan en kötü günlerinde düşmana ve şeytana karşı durmak varken Atatürk cumhuriyetiyle ve ülkenin kurtarıcısı Atatürk’le savaşmak en büyük şeytanlıktır.

  4. Mec dedi ki:

    Katılmıyorum bu görüşlere. Bir kere Osmanlıda pek çok türk sadrazam olmuştur. Fatih döneminden sonra mesela Piri Mehmed Paşa , Yavuz Sultan Selim ve Kanuni döneminde sadrazamdı.

    Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ( 1680’li yıllarda görev yaptI ) oda Türktü.

    Sonra 1870’lerde görev yapan Gazi Osman Paşa’da türk.

    Sadrazamların 117 taneye yakını Türk. 100 tanesi devşirme.

    Ama gene hepsi devşirme diyemeyiz.

    Ayrıca şuda var, Osmanlı Türktür.

    http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1018970-iste-latin-alfabesinin-turkcede-ilk-kullanilisinin-asirlar-onceki-ornekleri

    1700’lerin sonlarında, Padişah 3. Selimin kızı, Fransız mimara Latin harfleriyle Osmanlıca yazıyor. Günümüz türkçesine gayet yakın. Eğer Türklüğü dışlasalardı adama Türkçe değil Farsça yada Arapça öğretirlerdi.

    Ayrıca ilk anasayamız olan Kanun-i Esaside 1876’da ki kanunda, devlet görevlilerinin, devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmeleri zorunlu kılınmıştı.

    “Yasa önünde tüm Osmanlıların eşit olduğu, kişilerin, din hakkında ön yargıya sahip olunmaksızın vatana karşı aynı hak ve ödevleri bulunduğu 17. maddede, devlet görevlilerinin devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek zorunluluğu 18. maddede yer alıyordu.”

    Ayrıca gene 2. Abdülhamit için yazılmış olan marşda Türkçedir ve gayet rahat anlaşılabilmektedir,

    Gene, 1909 darbesinde Mahmut Şevket Paşanın konuşması ;

    Görüldüğü üzere günümüz Türkçesine yakın.

    Osmanlıda Türklük utanılan bir şey değildir. Bunlar tamamen Cumhuriyet kurulurken insanların Cumhuriyeti kabul etmesi için ortaya atılmış şeylerdir. O dönem için bunlar kabul edilebilir, sonuçta yeni bir rejim kurulmuş. Ama üzerinden 90 sene geçtikten sonrada bu tip şeyleri söylemek saçmalıkdır.

    Eğer Osmanlıyı red edersek tarihin büyük bir kısmını red etmiş oluruz. Ne yani, 1923’den önce, Türkiye bir muz devletiydi , bizde Türkçe konuşamıyormuyduk ? Bizim bir devletimiz yokmuydu?

    Saçmalamayalım. Ayrıca yabancı kaynaklardada en büyük 10 imparatorluk içinde Osmanlıda gösteriliyor.

    Ha Osmanlı çok kritik hatalar yapmıştır. Bu hataların bedelini de yıkılmakla ödemiştir. Çok saçma işleri var. Yok değil. Ama bu onların Türk olduğu gerçeğini değiştirmez.

    • bpakman dedi ki:

      Türklük ne kadar dile getiriliyordu. Mesela 117 sadrazamdan hangisi ben Türk’üm diyerek ortada dolaşabiliyordu?

    • bpakman dedi ki:

      Osmanlıyı kimsenin red ettiği yok. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı olduğunu red etmemiş o yüzden bütün borçlarını ödemiştir. Bize dayatılan Ermeni soykırımı kabul ettirilse diyelim onun bütün maddi manevi tazminatlarını da ödemek zorundayız.

  5. Mec dedi ki:

    Osmanlı feth ettiği yerlere Türk ailelerini yerleştirmiş. Neden arapları yerleştirmemiş ? Yada neden başka bir grubu yerleştirmemiş ? Sebep : Kendiside Türk olduğu için. Ha Türklüğü üstüne basa basa söylememeleride şundandır, milliyetçilik akımları 1789’dan önce yok. Yani bu diğer ülkeler içinde geçerli. Kaldıki ben Türküm dediklerinide düşünüyorum. Neden demesin ? Bütün Dünya Osmanlıyı Türk olarak kabul ediyor ayrıca.

    Sonuç olarak belgeler ortada. 18. yüzyılın sonlarında konuşulan Türkçe ortada. Yukarıya koydum. 1790’larda yazılmış metin var. Ayrıca gene 1909 yılındaki konuşulan Türkçede ortada. Bariz Türkçe konuşuyorlar. Ha Farsça şiir yazmış olabilirler. Yada hukukta arapça / farsa şeyler kullanmış olabilirler. Ama bu onları Arap yada Fars yapmaz. Ona bakacak olursak bu gün Tıp dili Latincedir. Yada mesela Eurovision’a girerken Sertap Erener İngilizce şarkı yazarak girmişti. Çünkü günümüzün geçerli dili İngilizce. Ee şimdi 200 sene sonra bakan birisi Sertap Erener Türk değil, İngilizmidir diyecek?

    • bpakman dedi ki:

      Osmanlı’da ben Türk’üm denmezdi. Ben Osmanlıyım denirdi. Sadece Anadolu’da ben Türkmen’im diyenler olurdu. Fethettikleri yerlere yerleştirdikleri bize göre Türk’ler. Ya onlar kendilerine ne diyordu? Her yere Türk yerleştirilmemiş ayrıca. Mesela Mersine Arap’lar, Fellahlar getirilmiş. Konuşulan dil halkın dili, Türkçe, Arapça, Rumca, Çerkesçe vb. Resmi dilin adı Osmanlıca.

  6. Mec dedi ki:

    Alakası yok. Avrupalılar dahi Türk diyor, hemde 1683’de.

    1683’de 2. Viyana kuşatmasını haber yapıp gazeteye yazmış İngilizler ve “Türk” diyorlar. Elin İngilizi Türk diyecek, ama bizimkiler kendine Türk demeyecek, öylemi ?

    Zaten Viyanalıların kendiside 1983’de Viyana anıt dikti. “Türklerden kurtuluşumuzun 300. yıl dönümü” diye.

    Osmanlıca dediğin şey, Türkçenin arap harfleriyle yazılmasıdır başka bir şey değil. Arabistanda bulunmuşsun, herhangi bir Araba git, Osmanlıca metni okut, bakalım anlayacakmı, anlamayacakmı ? Ben denedim, Iraklı biri okuyamadı. Zaten okuyamamasıda gayet normal çünkü Türkçe.

    Yukarda örnekleri verdim hala diyorsunki Osmanlıca farklıydı. Latince yazıldığı zaman gayette anlaşılıyor 1700’lerdeki metin. Neresini anlayamadın ? Sonra Mahmut Şevket Paşanın 1909’da yaptığı konuşmada orada duruyor. O adam o konuşmayı yaparken yaşı 60 civarıydı. Yani bu adam 1850’lerde doğmuş. Bir insan konuşmayı 3-5 yaşında tamamen söktüğüne göre demek ki 1855 lerdede aynı böyle konuşuyolardı. Bu Türkçe değilde nedir?

    Ayrıca, Fellah dediğin kişilerin Adanada bulunmasının sebebinin fetihlerle felan alakası yok.

    Fellah Araptır doğru, ama onları oraya Osmanlı yönetimi getirmedi.

    1830’lu yıllarda, Osmanlı Valisi Kavalalı paşa isyan etti Osmanlı yönetimine, isyan bastırılamadı adamlar savaşa savaşa Kütahyaya kadar geldi. Tabi gelirken beraberinde bazı arap kitleleride sürükledi ve o kişiler Adana civarına yerleştiler, geride dönmediler.

    Ayrıca daha önce koyduğum 1876 tarihli Kanun-u Esasi’nin maddeleride ortada. “Türkçe” bilme şartı alenen ortada. Türk olmasa neden Türkçe konuşsun? Neden bunu kanuna madde olarak koysun ?

    • bpakman dedi ki:

      Avrupalılar ve Dünya Osmanlı halkına Türk devlete Turkey, Turchia diyordu, Osmanlı ise Osmanlı diyordu.
      Oğuz – Türkmen halkın dili bugün hala konuştukları dil idi. Osmanlı’nın resmi dili Arapça, Farsça karışımı son derece ağdalı dil idi. O dile Osmanlıca deniliyor. Atatürk’ün nutku o yüzden günümüz Türkçesine çevrilmiştir. Edebi dilde ise bazılarınca Farsça ya da Farsçaya yatkın bir dil tercih ediliyordu.

  7. Mec dedi ki:

    O kadar şey yazdım hala Arapça Farsçaydı diyorsun. Yukarda örneklerini verdim. Mahmud Şevket Paşa bizzat padişahın kendisiyle defalarca görüşmüş bir adam. O zamanki dil öyle işte. O kadar. Arapça ve Farsça edebiyat dili sadece. Ondan başka bir şeyi yok.

    Bu adam 2. Abdülhamitin torunu. Yıldız Sarayında doğmuş 1912’de, 1924’te Türkiyeden sürülmüş. Yani 12 yaşına kadar Osmanlıda yaşamış. Konuştuğu dil sarayda konuşulan Türkçedir.

    Arapça yada Farsça konuşmuyor.

    • bpakman dedi ki:

      Günümüz Türkçesiyle farkı ortada. Nutuk örneği. Orijinal nutuk ile günümüz Türkçesini karşılaştırın ki resmi Osmanlıca çok daha ağırdı.

  8. Mec dedi ki:

    Vallahi bu kadar kanıttan sonra hala aynı şeyleri söylüyorsan kusura bakmada sabit fikirlisin demektir. Devam edin bakalım. Türk tarihi 1923’den itibaren başlamıştır. Topu topu 90 senelik tarihimiz var, ondan önce Arapça konuşuyorduk ve kabileler halinde yaşıyorduk. Bir gecede birden bire Türkçe konuşmaya başladık.

  9. Mec dedi ki:

    Senin verdiğin bir kanıt yokki. Bazı kişilerin yazdıkları şeyler. Dayanağı yok.

  10. bpakman dedi ki:

    Dayanağı şu: Osmanlı’da Osmanlı diye bir millet vardı. Osmanlı’da Türk milleti diye bir millet yoktu. Osmanlı’nın dili ile günümüz Türkçesini karşılaştırmak yeterli. Mesela “Ruz-i mahşer”, “Bahs-i müşterek” v.b. Bunların neresi Türkçe? Bari Mahşer ruzu, müşterek bahis deseler hiç olmazsa eklemeli dil olan Türkçeye azıcık uydurulmuş olurdu.
    Buyrun bunların neresi Türkçe:
    “Selâtin-i Osmaniye’nin birincisi, fatih-i meşhurun nam-ı âlilerine nisbetle müşarünileyhin tesis etmiş…”
    “Lisan-ı Türkî” ism-i müştereki ve beynlerindeki farka da riayet olunmak…”
    Bunlar ne ki? Buyrun:
    “Amed-i medid ve ahd-i ba’iddir ki daniş-gâh-ı istifadede nihade-i zanu-yı taleb etmekle arzu-yı kesb-i edeb kılıp gerçi irre-i ahen-i berd-i gûşiş-i bî-müzd zerre-i fulad-ı fu’ad-ı infihamı hıred edemeyip şecere bî-semere-i isti’daddan yek-bar-ı imkân intişar-ı nüşare-i asar-ı hayr-ül me’ad as’ab-ı min-hart-ül katad olup ancak piş-nigâh-ı ihvan ve hullanda hem-ayar-ı nühas-ı hassas olan hey’et-i danişveriyi zaharif-i tafazzul ile temviye ve tezyin edip bezm-gâh-ı sühan-gûyanda iksar-ı sersere ile ser-halka-i ihvab-ı hava-ayin olmuş idim.”

  11. Mec dedi ki:

    Bu yazdıkların edebi dil. Onlara itirazım yok. Normalde böyle konuşmuyolardı.

  12. bpakman dedi ki:

    Edebi ve resmi dil ve de İstanbul dili ve de aydınların dili. Düşünün işgale karşı koskoca bir Türk direniş örgütlenmesinin adı Kuva-yı Milliye.
    Halkın konuştuğu rumca, arapça, çerkesce, farsça, sırpça, sefarad, bulgarca, Oğuz/Türkmen Türkçesi v.b.

  13. Mec dedi ki:

    Kanuni Sultan Süleymanın 1532’de Şarlken’e yazdığı mektup ;

    Kanuni mektubunda Şarlken’e şöyle sesleniyordu.

    “Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merdi meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülküne dilediğim gibi tasarruf ediyorum. Ne sende, ne karındaşında nam ve nişan yok. Size saltanat ve erlik davası haramdır. Askerlerinden, belki avradından da utanmaz mısın ki, belki avratta gayret var sende yoktur. Er isen meydana gelesin. Hak Teala Hazretlerinin takdiri ne ise o olur. Senin ile saltanatı Beç (Viyana) kapılarında görüşelim. Reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı aslanlardan boş buldukça tilki gibi fırsatla avlanmayı erlik sayma. Bu kere meydana gelmezsen kadınlar gibi yün ve çıkrık alıp padişahlık tacını almaya kalkmayasın. Erlik adını diline getirmeyesin.”(1)

    • bpakman dedi ki:

      Bu günümüz Türkçesine çevrilmişi. Kanuni dili:
      Hazret-i izzet -cellet kudretuhu ve allet kelimetuhû-‘nun inâyeti ve mühr-i sipihr-i nübüvvet ahter-i burc-ı fütüvvetpîşvâyı zümre-i enbiyâ muktedâ-yı fırka-i asfiyâ Muhammed Mustafa’nın -sallâ Allahu aleyhi ve sellemmu‘cizât-ı kesîretü’l-berekâtı ve dört yârinin ki Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’dir -rıdvâne Allahu aleyhim ecma‘în- onların ervâh-ı mukaddesesi mürâfakati ile,

      Tuğra
      (Süleyman Şah bin Selim Şah Han el-muzaffer dâima)

      Ben ki sultânü’s-selâtîn ve burhânü’l-havâkîn tâc-bahş-ı hüsrevân-ı rû-yi zemîn zıllullâhi fî’l-arzîn Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilâyet-i Zülkadriye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve külliyen Diyâr-ı Arab’ın ve Yemen’in ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-yı kirâm ve ecdâd-ı izâmım -enâre Allahu berâhinehüm- kuvvet-i kâhireleriyle feth etdikleri ve cenâb-ı celâlet-me’âbım dahi tîg-i âteş-bâr ve şimşîr-i zafernigârım ile feth eylediğim nice diyârın sultânı ve padişâhı Sultân Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım, sen ki Françe vilâyetinin kralı Françesko’sun, dergâh-ı selâtîn-penâhıma yarar adamın Frankiyan ile mektûb gönderüb ve ba‘zı ağız haberi dahi ısmarlayub memleketlere düşman müstevlî olub el-ân hapisde idüğünüz i‘lâm edüb halâsınız husûsunda bu cânibden inâyet ve medet istid‘â eylemişsiz, her ne ki demiş isenüz benim pâye-i serîr-i âlem-masîrime arz olunub alâ-sebîli’t-tafsîl ilm-i şerîfim muhît olub tamâm ma‘lûm oldu, imdi pâdişâhlara sınmak ve habs olunmak aceb değildir, gönlünüzü hoş tutub âzürde-hâtır olmayasız, eyle olsa bizim âbâ-i kirâm ve ecdâd-ı izâmımız –nevvere Allahu merkadehüm- dâ’imâ def‘-i düşman ve feth-i memâlik için seferden hâlî olmayub biz dahi onların tarîkine sâlik olub her zamânda memleketler ve sa‘b ü hasîn kal‘alar feth eyleyüb gece ve gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış ve Hakk Subhânehu ve Te‘âlâ hayırlar müyesser eyleyüb meşiyyet ve irâdeti neye müte‘allik olmuş ise vücûda gele, bâkî ahvâl ve ahbâr ise mezkûr adamınızdan istintâk olunub ma‘lûmunuz ola, şöyle bilesiz, tahrîren fî evâ’il-i şehr-i Âhirü’r-Rebi‘ayn li-sene isneyn ve selâsîn ve tis‘a mi’e.

      [1-10 Rebiülahir 932 / 15-24 Ocak 1526]
      Be-makâm-ı Dârü’s-Saltanati’l-Aliyyeti’l-Kostantiniyyeti’l-Mahmiyyeti’l-mahrûse

    • bpakman dedi ki:

      Kanuni Sultan Suleyman Han’ın Fransa Kralı Ferdinand’a Yazdığı Mektup…
      Hazret-i izzet -cellet kudretuhu ve allet kelimetuhû-‘nun inâyeti ve mühr-i sipihr-i nübüvvet ahter-i burc-ı fütüvvet-pîşvâ-yı zümre-i enbiyâ muktedâ-yı fırka-i asfiyâ Muhammed Mustafa’nın -sallâ Allahu aleyhi ve sellem- mu‘cizât-ı kesîretü’l-berekâtı ve dört yârinin ki Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’dir -rıdvâne Allahu aleyhim ecma‘în- onların ervâh-ı mukaddesesi mürâfakati ile,

      Tuğra;
      (Süleyman Şah bin Selim Şah Han el-muzaffer dâima)

      “Ben ki sultânü’’-selâtîn ve burhânü’l-havâkîn tâc-bahş-ı hüsrevân-ı rû-yı zemîn zıllullâhi fî’l-arzîn Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilâyet-i Zülkadriye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve külliyen Diyâr-ı Arab’ın ve Yemen’in ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-yı kirâm ve ecdâd-ı izâmım -enâre Allahu berâhinehüm- kuvvet-i kâhireleriyle feth etdikleri ve cenâb-ı celâlet-me’âbım dahi tîg-i âteş-bâr ve şimşîr-i zafer-nigârım ile feth eylediğim nice diyârın sultânı ve padişâhı Sultân Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım, sen ki Françe vilâyetinin kralı Françesko’sun, dergâh-ı selâtîn-penâhıma yarar adamın Frankiyan ile mektûb gönderüb ve ba‘zı ağız haberi dahi ısmarlayub memleketlere düşman müstevlî olub el-ân hapisde idüğünüz i‘lâm edüb halâsınız husûsunda bu cânibden inâyet ve medet istid‘â eylemişsiz, her ne ki demiş isenüz benim pâye-i serîr-i âlem-masîrime arz olunub alâ-sebîli’t-tafsîl ilm-i şerîfim muhît olub tamâm ma‘lûm oldu, imdi pâdişâhlara sınmak ve habs olunmak aceb değildir, gönlünüzü hoş tutub âzürde-hâtır olmayasız, eyle olsa bizim âbâ-i kirâm ve ecdâd-ı izâmımız –nevvere Allahu merkadehüm- dâ’imâ def‘-i düşman ve feth-i memâlik için seferden hâlî olmayub biz dahi onların tarîkine sâlik olub her zamânda memleketler ve sa‘b ü hasîn kal‘alar feth eyleyüb gece ve gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış ve Hakk Subhânehu ve Te‘âlâ hayırlar müyesser eyleyüb meşiyyet ve irâdeti neye müte‘allik olmuş ise vücûda gele, bâkî ahvâl ve ahbâr ise mezkûr adamınızdan istintâk olunub ma‘lûmunuz ola, şöyle bilesiz, tahrîren fî evâ’il-i şehr-i Âhirü’r-Rebi‘ayn li-sene isneyn ve selâsîn ve tis‘a mi’e.”
      [1-10 Rebiülahir 932 / 15-24 Ocak 1526]
      Be-makâm-ı Dârü’s-Saltanati’l-Aliyyeti’l-Kostantiniyyeti’l-Mahmiyyeti’l-mahrûse.

  14. Mec dedi ki:

    Kuva-yı Milliye, Ruz-i mahşer vs bunlar arap grameri değilki.

  15. Mec dedi ki:

    Fransa kralına yazılan mektupda aslında biraz zorlayınca anlaşılıyor. Ayrıca 500 sene önce bazı farklılıkların olması normal. Kaldıki resmi yazışma bu.

  16. bpakman dedi ki:

    “…âbâ-yı kirâm ve ecdâd-ı izâmım -enâre Allahu berâhinehüm- kuvvet-i kâhireleriyle…cenâb-ı celâlet-me’âbım dahi tîg-i âteş-bâr ve şimşîr-i zafer-nigârım…” bu mu anlaşılıyor?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s