Gündoğdu’da mutlu bir Azerbaycanlı

Antalyanın Manavqat bölgesinin Gündoğdu şehirciği sanki Türkiyeden qopmuş tenha adadır. Daim kaynayan ölkede her gün baş veren insan dramlarının, trajedilerinin Gündoğduya etkisi yokdur.
Onun özüne mahsus sakit, rahat ritmi var.
Güvenliyi, sessizliyi, hoş tabiati ile bu şehircik aileye mahsus, sıcak, her tür rahatlığı olan ev ortamını hatırladır.
Gündoğduda yerli ahali azdır. Türkler bağçalı, düzen ile inşa edilmiş iki katlı sade, samimi evlerde yaşayır. Burda kitab dükanı, sinema yokdur.
Dar, temiz sokaklarını portağal, limon, hurma, palmiye ağacları, türbetür dekorativ çiçekler bezeyir.
Şehercikde otellerin sayısı evlerden, turistlerin sayısı yerli ahaliden çokdur. Yıl boyu bura turistler gelir. Hüsusen Almanlar ve Ruslar. Akşam 11-den sonra şehercikde hayat durur, insanlar evlere çekilir. Hatta gündüz ve akşamüstü bile sokakta az adam göze deyir. Ara-sıra yalnız bisiklet süren, denize geden, koşan, gezen bir-iki turistden başqa.
Otel sahiblerinden biri dedi ki, Almanlarla Ruslar geçinemediyi üçün ayni otelde qalmamağa çalışırlar.
Mesela, Almanlar Rusların yemek medeniyyetinden şikayetlenir. Onları otelin kafesinde Rusların çok yemek alması, yememesi, zayi etmesi, sigareti tabakda söndürmesi gıcıqlandırır.
Bu yüzden de Gündoğduda yalnız Ruslar üçün bir kaç otel fealiyyet gösterir.
Dükanlarda, marketlerde mahsulların üzerindeki qiymetler avroyla yazılıdır. Lira ve dollar da geçerlidir. Salonların, dükanların lövhaları Alman ve Rus dillerindedir. Satıcıların hemen hepsi onlara lazım olduğu kadar alman, rusca ve ingilisce bilir.
Manavgata göre burda mallar iki defa bahadır.
Gündoğdunun tabiati esrarengizdir. Oksigen o qadar boldur ki, kirli havaya alışmış biri gibi bu temizlikden başım döner.
Arazinin bir tarafi Ağdeniz, diger tarafi dağlar, ormanlıktır.
Ağdeniz bizim Hazar gibi pis kokmur, temizdir.
Turistler en çok deniz yüzünden burayı seçir. Denizin sahilinde turistlerin istirahati üçün her tür şerait yaradılıb: kafeler, parklar, ekzotik bitkiler, konsert salonu.
Refikimle Ağdenizin sahilinde omzumuzda çanta, elimizde fotoaparat fotoğraf çekdirende birden komplekse girdim. Umberto Ekonun Facebookda durmadan foto paylaşanlar haqındakı yazısından parçanı hatırladım: “Beyin yerine gözü işletmek medeni insanları da deyişdirdi. Bu insanlar katıldıkları meclisden bir kaç kare çekirler, amma neye şahid olduqlarını anlamırlar. Ve tahmin etdiyim gibi, gördükleri her şeyin fotosunu çekerek dünyayı gezirlerse, bir gün evvel çekdiklerini sabah unutmağa mahkumdurlar”.
Doğrusu, men de sık-sık foto çekdirmeyi, obyektiv qarşısında poz vermeyi sevmirem. Fotoaparatın qarşısındakı an menim üçün işgence ve sahtecesıne gülümsemek anıdır daha çok.
Amma bazen içimdeki potansiyel burjua qadın dile gelir.
Derhal etrafa bakdım, gördüm ki bizden başqa kimin elinde fotoaparatı var? Turistler plajlarda ya koşar, ya da denizde yüzürdü.
Amma az sonra bir kaç ecnebinin de foto çekdiyini görüb rahatladık.
Ümumiyyetle ise turistlerin elinde mobil telefon, tablet görmedim. Hamısı mümkün kadar seyahetden zövq almağa çalışırdı.
Gündoğdu turistlerin hesabına yaşayır. Kışı sert keçmediyi üçün ışıq, gaz az harcanır.
Antalyanın meşhur yemeklerinden yalnız fasulya piyazını dadabildim. Bu, türk metbehinin başlıca salatlarından biridir. Esas malzemesi qurufasulyedir. Keza soğan, maydonoz, yumurta, zeytun, sumak, limon, sirke, duru yağ da elave edilir.
Satıcılar Azerbaycandan olduğumuzu bilende istisnasız olarak, qiymetlerde indirim edir, medeni davranırdılar. Deniz kabuğu ve hediyelik satan dükanlardan birinin sahibi delikanlı Azerbaycanlı idi. Hemvatan olduğumu bilende gayrı ciddi şakalar etmeye başladı. Refikimle heç bir şey demeyib, sakince orayı terk etdik. Düşündüm ki, Cem Yılmazı, Okan Bayülgeni, Beyazı, Ata Demireli, Gokhanı olmayan ölkenin sakininin banal espri yapması tamamile tabiidir.
Bununla özümüze teselli verib keyifimizi pozmadıq….

Sevda Sultanova

http://kulis.az/news/10354 sayfasından bazı kelimeler Türkiye Türkçesine çevrilerek alınmıştır. Bülent Pakman. Ekim 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

kara 2Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türkiye içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Kırım Tatarları

Kırım  Coğrafyası

Kırım Haritası

Kırım Haritası

Kırım’ın başkenti Simferopol. Önemli şehirleri; Simferopol (Akmescit); Sivastopol (Sevastopol-Akyar); Kerç (Kerch); Evpatorya (Yevpatoria- Kezlev); Feodosia (Kefe); Yalta; Aluşta; Bahçesaray (Bakhchysaray –Bağçasaray) ve Sudak.

Kırım’ın coğrafi kesimleri “Yalıboyu” tabir edilen güney sahil şeridi, yarımadanın kuzeyindeki bozkır “Çöl” kesimi, Kırım’ın orta kesimlerinde yer alan Bahçesaray ve Karasubazar bölgeleridir.

Günümüzde Kırım Tatarları Kırım nüfusunun yaklaşık % 15 kadarını meydana getirmekteler.

Dil

Kırım Tatarlarının ana dili olarak konuştukları lehçelerin hepsi Türk dilidir. Burada altı çizilmesi gereken husus “Kırım Tatarcası” diye adlandıracağımız tek bir lehçenin mevcut olmadığıdır. 1944 Büyük Sürgünü öncesi “Yalıboyu” tabir edilen Kırım’ın güney sahil şeridinde yaşayanlar düpedüz Osmanlıcanın uzantısı olan büyük ölçüde Oğuz ağırlıklı bir lehçe konuşurlarken, “Çöl” tabir edilen Kırım’ın kuzey kesimlerindeki düzlük bölgelerin ve Kerç yarımadasının halkı bâriz Kıpçak özelliklerini taşıyan bir lehçeye mâliktirler. Diğer taraftan, coğrafî olarak Kırım’ın orta kesimlerinde yer alan Bahçesaray ve Karasubazar bölgelerinde konuşulan şive ise yukarıda anılan birbirinden hayli farklı diyalektlerin karışımından müteşekkil bir yapı arz eder. “Orta yolak” adı da verilen ve aynı zamanda edebî Kırım Tatar dili olarak kabul edilmiş olan bu şive tam bir Oğuz-Kıpçak karışımı mahiyetiyle umum Türk dünyasında gayet orijinal bir mevkiye sahip olup, belki de bu dünyadaki hem Oğuz hem de Kıpçak grupları tarafından çok büyük ölçüde anlaşılabilen yegâne lehçeyi teşkil eder

Eğitim

Kırım’da 5 üniversite, 16 enstitü, 1 akademi, 32 Teknikum (teknik lise), 35 PTU (Endüstri Meslek Lisesi ve Çıraklık Eğitim Merkezi arasında bir okul çeşidi), 598 düz okul bulunmaktadır. Toplam öğrenci sayısı 232 859′dur. Bu sayının içinden 197 162’sini Rus ve diğerleri, 38 697’sini Kırım Tatar öğrencileri teşkil etmektedir. Yapılan girişimler sonunda şimdiye kadar Kırım’da toplam 1839 öğrenci diploma almış; 166 öğretmen görev almış, 6 adet Milli Okul açılabilmiştir. Fakat dersliklerin yetersiz olmasından dolayı Kırım Tatar Türkçesi hariç, bütün dersler yine Rusça olarak gösterilmektedir. Kırım Devlet Üniversitesi’nde 1991 yılında Tatar Türkçesi ve Edebiyatı Bölümü açıldı. 1995 yılına kadar bu bölüme her yıl 50 öğrenci kabul ediliyordu. Ancak, 1996 yılından itibaren sayı düşürülerek 30 öğrenci kabul edilmeye başlandı. 1994 yılında Kırım Tatar Entellektüeller ve Halk Hareketi ile Kırım Devlet Sanayi Pedagoji Enstitüsü açıldı. Bu enstitüde 1300 öğrenciden 722’si Kırım Tatarlarından oluşmaktadır. Çalışan 100 öğretmenden 70′i ve Rektör Tatardır. Yaklaşık 200′ün üstünde Kırım Tatar öğrenci de Türkiye’de üniversite eğitimine devam etmektedir.

Fiziki Özellikler

Çöl bölgesindekilerin nispeten çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli bâriz mongoloid özelliklerine karşılık, Yalıboylular genellikle Akdeniz tipleriyle birbirlerinden ayrılırlarken, aynen şive hususunda olduğu gibi, Bahçesaray, Akmescit ve Karasubazar gibi orta bölgelerden gelenler fizyonomik açıdan da bu vasıfların bir karışımını teşkil ederler. Bölgeler arasındaki bu farklılıklar âdetler, hayat tarzı ve kültür bakımından da geçerlidir.

Kırım Tatarlarının kökeni

Scythia-Parthia_100_BC

İskitler

Bölgede Proto-Türk halkları yaşamıştır. M.Ö. IX. yüzyıldan itibaren yarımaya Kimmerler, Tavrlar, İskitler, Sarmatlar, Yunanlılar ve Gotlar hakim olmuştur.

Hunlar M. S. IV. yüzyılda yarımadayı hakimiyetleri altına aldılar. Hunların varlığı Kırım üzerinde fazla kalıcı bir iz bırakmadı. VI. yüzyılın ikinci yarısında yarımadanın kuzeyindeki bozkır (Çöl) kesiminin kısa bir süre için de olsa Göktürk Kağanlığı’nın hakimiyeti altına girdi. Bu kağanlığın dağılmasını müteakip VII. yüz yılın ortalarına doğru Kırım’ın da yer aldığı çok geniş bir arazide bir Türk halkı olan Hazarların devleti teşekkül etti.

737px-Hazarlar

Hazarlar

Kudretli Hazar İmparatorluğu döneminde Kırım’ın bazı bölgeleri etnik olarak Türkleşmeye başlamıştır.  Hazar hakimiyeti yarımadanın tamamını kapsamıyordu, güneydeki sahil şeridi kısmen Bizans idaresine tâbi idi. Yine de Hazar imparatorluğun bünyesinde Kırım’ın özel bir yeri olmuştur. Öyle ki  yarımadanın XV. yüzyılda bile bazı Avrupalılar tarafından “Gazaria” olarak adlandırıldığı görülür.
Kırım’daki Hazar hakimiyeti IX. yüzyılın ikinci yarısında çöktüyse de, Asya’dan gelen yeni göçebe ve savaşçı Türk dalgaları bölgenin tedricî Türkleşme sürecini devam ettirdiler. Bu meyanda, Peçenekler X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yarımadanın step ve dağ etekleri kısmına hâkim oldular. Adı geçen dönemde, Kırım Peçeneklerle Bizans İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin kilit noktasını teşkil ediyordu.

1280px-State_of_Cuman-Kipchak_(13.)_tr

Kıpçak – Kumanlar

Peçeneklerin ardından gelen Türk kabilesi Kıpçaklar (Kumanlar) yarımadanın Türkleşmesinde en önemli etkenlerin birini teşkil eder. Kıpçaklar İslam kaynaklarına göre Yukarı İrtiş boylarındaki Kimek/Kıymek/Kemak/Kemek/İmek kavminin en önemli koluydu. Kıpçakların kelime anlamının “bozkır halkı” olduğu sanılmaktadır. 8 – 9. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Urallara geçtiler. Buralar 8. yüzyılda Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Çölü, Kıpçak Bozkırları) adıyla anılmaya başlandı. Kıpçakların  X.-XI. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki geniş bozkırlarda ve Kırım’da hakimiyetlerini tesis etmeleri Kırım tarihine damgasını vurmuştur. Bugün Kırım Tatarları adını verdiğimiz halkın dili ve kültürü üzerinde de Kıpçak unsuru büyük ağırlık taşımaktadır. 922 yılında  İtil Bulgarlarının  İslamiyet’i kabul etmiş olmasına binaen, Kırım’da da ilk Müslüman cemaatlerinin teşekkülünden söz edilebilir. Zaten büyük sayıda Kıpçak’ın köle veya ücretli asker sıfatıyla Müslümanlaşarak Müslüman ülkelerde savaşçı görevini üstlenmeleriyle, Kıpçaklar ve İslâm dünyası arasında çoktan münasebetler kurulmuş durumdaydı. Nitekim, Mısır’daki köle kökenli askerler Kıpçaklardan oluştuğu gibi, Memlûk Devleti’nin bânîsi Sultan Baybars da Kırım doğumlu bir Kıpçak’dı.

XIII. yüzyıl başlarında Cengiz Han’ın imparatorluğu Kırım’ın da kaderini değiştirdi. Cengiz Han’ın ordularından bir grup ilk olarak 1223 yılında Karadeniz’in kuzeyine gelerek burada Kıpçak-Rus birleşik kuvvetlerini perişan etti. Bu zafere rağmen bölgede kalıcı olmadılar.

Bu arada yarımadanın güney sahillerinde kısa bir süre için de olsa ilk defa güneyden gelen Türk unsurlarının hâkim olduğu görülür. 1227’de Konya Sultanı I. Alâeddin Keykubat’ın emrindeki Hüsameddin Çoban Bey bir Selçuklu donanması ile Kıpçakları yenerek Sudak’ı ve çevresini ele geçirdi.

800px-Golden_Horde_1389.svg

Altın Orda Devleti

Moğollar 1237’de Cengiz Han’ın torunu Batu’nun kumandasında geri dönerek benzeri görülmemiş bir kudretle önlerine gelen bütün güçleri ezerek Avrupa ortalarına kadar hemen her yeri ele geçirdiler.  1242 de Batu Han geniş topraklarda Altın Orda (Altın Ordu da deniliyor)  Kırım yarımadası da dahil olmak üzere evletini kurdu. Batu Han’ın yerine 1257 de Berke Han geçti. Berke Han, İslam dinini benimsedi. Onun döneminde Altın Orda  Türkleşerek  bir Türk-Moğol imparatorluğuna dönüştü ve bu dönüşümü gerçekleştirerek yönetiminde söz sahibi olanlar da Kıpçaklar oldu. Cengiz Han’ın kendisi gibi kurduğu ordunun ve devletin de üst kademeleri esasen Moğol’du. Bununla birlikte, asıl Moğollar devletin içinde küçük bir azınlık teşkil ettikten başka, diğer unsurların ve özellikle de Türklerin büyük payı vardı. Bu durum ve Altın Orda’nın kalbini teşkil eden İdil (Volga) boyu, Deşt-i Kıpçak ve Kırım’daki Türk unsurların yoğunluğu, Altın Orda’nın bir kaç nesil içinde tamamen Türkleşmesine yol açtı. Altın Orda  imparatorluğu 1502 de yıkılınca bağımsız olan Tatar/Kıpçak Hanlıklarından biri de Kırım Hanlığı oldu.

Tatar kimliği

Moğol istilasına uğrayan Deşt-i Kıpçak halkına yeni Türk-Moğol kimliğiyle diğer kavimler Tatar demeye başladılar.

Tatar kelimesinin kökeni hakkında çeşitli görüşler:

– Asıl Tatar halkı eski bir Moğol kabilesidir.

– Tatar eski Türk dillerinde “diğer insanlar” anlamına gelmektedir. 

– İslâm dünyasında, “Tatar” kelimesiyle kastedilen, “Moğol” dur.

– Avrupa Moğollara Tartar/Tatar diyordu.

– Tatar, Rusların Altın Orda’ya tâbi olmuş bütün Türk halklarına (hattâ bazı hallerde temas ettikleri -Osmanlılar hariç- bütün Türklere) verdikleri bir isimdir.

– Ruslar, Türkleri sevmediklerinden dolayı onları kötüleme maksadıyla Kazan ahalisine, Moğollara izafen Tatar diyordu.

Etnik ve linguistik açıdan bugün Tatarlar denilen halkların ne “asıl Tatarlar”la, ne de Moğollarla hemen hiç bir ilişkileri yok ve hattâ kendi aralarında da (umumen Türk dilli ve Müslüman olmaları dışında) büyük farklar mevcut ise de, “Tatar” tabiri bir şekilde empoze olmuş ve yerleşip kalmıştır. 

Bunun dışında Türkiye’de her Tatar nitelendirmeleri Kırım Tatarları kategorisine girmeyebilir. XIII. Yüzyılda  Cengiz Han imparatorluğu’nun hâkimiyetine girmesiyle Anadolu’ya yerleşen Moğol boy ve kabileleleri arasında “Tatar” adını taşıyanlar dan dolayı, doğudan gelen ancak Moğol olmayan, başta çeşitli Türk toplulukları olmak üzere, pek çok Asyatik unsurlar da yaygın bir genellemeyle “Tatar” olarak isimlendirilmiştir.

Nogaylar

Bir görüşe göre Nogay kelimesi Moğolca “it” anlamına gelen totemistik “Nohol” kelimesinden gelmiştir. Bir başka görüşe göre Nogay kelimesi bir şahıs adı olup, Altın Orda Devleti’nde 1270–1299 senelerinde yaşamış olan bir beyin adıdır. Nogaylar, Altınorda Devleti’nin yıkılmasından sonra kendi ordalarını yani hanlıklarını kurmuşlardır.

Tatar ve Nogaylar müslüman ve esas itibariyle Kıpçak ağırlıklı Türk dilinin az farkla iki lehçesini konuşan halklardır. Kaba bir ayrımla hanlık devrinde Kırım Yarımadasında az çok yerleşik hayat düzeni içinde yaşayan Türk ve Müslümanlar “Kırım Tatarı”, hanlığın yarımada dışında, anakaradaki geniş arazilerinde esasen hayvancılığa dayalı göçebe bir hayat sürdüren ve yine Türk ve Müslüman olmalarına rağmen yarımadadakilerden bir ölçüde farklı özgün kültürü ve lehçesi olanlara ise “Nogay” olarak adlandırılabilirler.

Hem Nogay hem de Tatarların Moğollarla muhtemel ilişkilerinden dolayı, Eskişehir’deki Nogayların normalde Tatarlarla aralarında dil ve antropolojik olarak belirgin bir sosyal farklılık yoktur. Tuz Gölü Nogayları ise farklıdır. Dillerindeki benzerliklere rağmen görünürde yakın sosyal ilişki olmaması oldukça ilginçtir. Tatarlar da onları bilmemektedirler.

Devamını okumak için lütfen tıklayın: KIRIM HANLIĞI

Kaynaklar:

Kırım Tatarları Kimdir Doç. Dr. Hakan KIRIMLI Bilkent Üniversitesi http://www.kirimdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=456

Türkiye’deki Kırım Tatar ve Nogay Köy Yerleşimleri. Hakan Kırımlı.  Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2012. Ankara, 654s., ISBN:978-975-333-283

Türkiye’de Kırım Tatarları ve Nogaylar. 21.1.2007. Kaynak : Uluslararası Kırım Komitesi. Yazar : Professor Henryk JANKOWSKI. Tercüme : M. Aziz SÜTBAŞ http://www.eskisehirnogayturkleri.com/?sec=2&newscatid=4&newsid=10

İdil-Ural Tatarları. Bülent Pakman. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/tatarlar/

Eski Türk Devletleri. Bülent Pakman. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/eski-turk-devletleri/

Bülent Pakman. Eylül 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Kırım ve Kırım Tatarları ile ilgili tüm yazılarımız:
KIRIM TATARLARI
KIRIM HANLIĞI
KIRIM TATARLARININ GÖÇLERİ
GÖÇLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
KIRIM
Sivastopol
Yalta
Gözleve
MUSTAFA ABDÜLCEMİL KIRIMOĞLU
Sürgün (1) _ Can Pazarı (2)
Küllerinden Yeniden Doğmak (3) _ Sürgünde Yeşeren Vatan (4) _ Cesur insanlar Kremlin’e karşı (5)
Sovyet Hapishanelerinde Bir Kahraman (6)_ Sürgünlere Rağmen Yine Kırım Yine Kırım (7)
Ya Vatan Ya Ölüm (8) _  Evimizi Geri verin (9)
İSMAİL GASPIRALI (Bölüm 1)
İSMAİL GASPIRALI (Bölüm 2)
İSMAİL GASPIRALI (Bölüm 3)
İSMAİL GASPIRALI (Bölüm 4)

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2080Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Belarus – Litvanya – Polonya Tatarları

Tarih

1502 de Timur tarafından yıkılan Altın Orda devletinde yaşayan Müslüman İdil Ural Tatarları ile Kırım Tatarlarından bir bölümü Kıpçak Bozkırlarından (Deşt-i Kıpçak), Kırım’dan Büyük Litvanya Knezliği topraklarına göç ettiler. Tatarların kökeni ve Tatar adının nereden geldiği bir başka yazımızda açıklanmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

16. ve 17. Yy.larda Büyük Moskova Prensliği’nin yayılması nedeniyle Litvanya’ya kaçanlarla, Litvanya’nın Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı ile olan savaşları sonucunda ele geçen esirlerin de Litvanya’ya yerleşmesi 17. yüzyıl ortalarına kadar bu bölgedeki Müslüman Türk nüfusun sayısını artırmıştı.

O dönemlerde prensin isteği üzerine askerlik yapmaları karşılığında Tatar beylerine arazi verilmişti. Büyük Litvanya Prensliği döneminde 20. yy ‘a kadar Litvanyalı Tatarlardan yaklaşık 50 general vardı.

1410 yılında gerçekleşen Grunvald savaşında yaptıkları hizmetlerden, gösterdikleri kahramanlıklardan dolayı dönemin Prensi tarafından ödüllendirildiler. Polonya ve Beyaz Rusya’nın bağımsızlık tarihinde önemli rol oynadılar.

1831 – 1863 yıllarında Ruslara karşı Polonyalılarla birlikte isyan eden Türkler bu isyanlar kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra dalgalar halinde Osmanlı topraklarına göç ettiler.

Kırım’ın Bolşevikler tarafından zaptından sonra, Kafkaslardan, Volga boylarından ve Kırım’dan bir çok devlet ve siyaset adamı Polonya’ya kaçtılar. Polonya’da mevcut Tatar nüfuzundan yararlandılar. Tatarlar aralarına gelen bu kardeşlerine sahip çıkarak onları korudular. Stalin-Beria döneminde Kırım Tatarlarının bir gece içerisinde Sibirya’ya sürülmesinden endişeye kapılıp Amerika’ya göç edenler oldu.

Belarus-Litvanya-Polonya Tatarları ayrı ya da birlikte Belarus Tatarları, Litvanya Tatarları, Polonya Tatarları, Büyük Litvanya Knezliği Tatarları, Radzivil Tatarları, Tatar-Kazaklar olarak da adlandırılmıştır.

1. Dünya savaşından sonra üçe bölünmüş olarak Belarus (Beyaz Rusya), Litvanya ve Polonya’da yaklaşık 600 yıldan beri yaşamaktadırlar. Günümüzde sayıları yaklaşık 22 bindir. Belarus’takilerin sayıları yaklaşık 11 bin olup ülke nüfusunun % 0.1 ini oluşturuyorlar, onlara Lipka Tatarları da deniliyor. Minsk, Slonim, Smiloviçi, Ivye, Novogrudok, Grodna, Kletsk de oturuyorlar. Litvanya’dakilerin sayısı ise yaklaşık 6 bin olup ülke nüfusunun % 0.2 sini oluşturuyorlar,  genellikle Vilnius, Kaunas, Kozaklaru, Nemezis ve Kırk Tatar (Keturiasdesimt Totoriu) da yaşamaktadırlar, Polonya’dakileri sayısı 5 bin olup Gdansk, Wielkopolska, Sokolka, Bialystok, Bohoniki, Kruşiyani de yaşıyorlar.

Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine, 1988 yılından sonra Litvanyalı Tatarlarda milli hareket başlamış ve bunun sonucu çeşitli Tatar Cemiyetleri kurulmuş. Geleneklerini korumak, devam ettirmek ve yaşatmak için festivaller, toplantılar, yaz kampları, şarkı ve dans şölenleri düzenleyen “Litvanyalı Tatar Cemiyeti” eğitime büyük önem veriyor.

Din
Belarus-Litvanya Tatarları, göçlerinden sonraki iki asır boyunca yerli halk ile karışırken birlikte tarihî değişiklikleri yaşayıp, kültürüne entegre olurken kısmen de olsa kendi özgünlüklerini ve en önemlisi de kendi dinlerini korumayı başardılar. Müslüman Doğu’dan uzak ve Hıristiyanların arasında kalmaları doğal olarak geleneksel adetleriyle edebiyatlarını da etkilemiştir. Ancak söz konusu dış etki, asırlar boyunca korunan İslam doktrininin temel tezlerine dokunmamıştır. Aralarında Kazan’da, Kırım’da dinlerini öğrenip dönen ve halklarına da öğretenler olmuş.

Tatarlar 1925 yılında o zamanlar Polonya’nın bir şehri olan Vilnius’ta Müftülük kurdular. Stalin döneminde dini faaliyetler kesintiye uğradı. İnsanlar evlerinde bulundurdukları kutsal kitaplardan dolayı bile cezalandırıldılar.

Polonya Tatarları dini bayramları 600 yıldır geleneklerine ve dinsel kurallara uygun kutluyorlar. Polonya kültürünün etkisiyle adetlerin değişiklik gösterdiği düğünlerde imam nikahı muhakkak yapılan bir uygulama. Cenaze merasimleri de yine dini geleneklere göre yapılıyor ve Polonya’nın neresinde ölmüş olursa olsun bir Tatar muhakkak bir Müslüman mezarlığına gömülüyor. Litvanya Tatarları atalarını unutmamanın, ancak geçmişi korumakla mümkün olduğunu bildiklerinden mezarlıklarına gerekli titizliği ve önemi gösteriyor. Litvanya Müslümanlarının dini bayramlarda en çok ziyaret ettikleri yerler mezarlıklar.

Camiler
pl06bYaşadıkları yerlerde cami yapmalarına medrese açmalarına izin verişmişti. 18. yüzyılda 20, 1914 de 25 camileri vardı. Bu camilerden beşi, 1. Dünya Savaşı sırasında yıkılmıştır. Camileri daha çok ağaçtan yapıyorlardı. Ancak XX. Yüzyılın ikinci yarısında taştan da camiler inşa etmeye başlamışlardır (örneğin Minsk ve Kaunas’daki camiler).

Litvanya camileri doğa koşullarının gerektirdiği şekilde ve kilise mimarisine benzer bir yapıda dörtgen olarak inşa edildiğinden İslam Dünyası’nın en ilginç camii olma özelliğine sahipler. Litvanya’da yasak olduğu için camilerin küçük minarelerinden ezan sesi duyulmuyor. Ezan sadece camilerin içinde okunuyor.

Camilerde ilk özellik kadın ve erkekler için iki bölüme ayrılması. Belarus’daki camilerde bölünmeler enine, Litvanya’daki camilerde boyuna oluşturulmuştur. İkinci önemli özellik ise hem kadınların hem erkeklerin bölümlerine ayrı girişlerin olması. Üçüncü özellik de camilerde duvar boyunca ağaç iskemlelerin mevcudiyetidir. Bu iskemleler, yaşlı ve hastalar için yapılmıştır. Birinci ve üçüncü özelliklerin karşılığını Kazan Tatarlarında da bulmak mümkün. Vilnius‘a 40km uzaklıkta küçük bir köy olan Kırk Tatar’ın girişinde alışılagelmiş camilere benzemeyen, oldukça sade, ahşaptan küçük, dörtgen şeklinde Litvanya’nın en eski camilerinden olan Kırk Tatar köyü camii 16. yüzyılda Dük Vitaustas zamanında yapılmış. Kenainiay kasabasındaki minare ise, şehrin belediye başkanı olan Totleben tarafında Kırım Savaşlarında hayatlarına kaybeden Tatar ve Karaimlerin anısına 1882 yılında inşa edilmiştir. Günümüzde Litvanya’da Vilnius, Nemezis, Kırk Tatar (Keturiasdesimt Totoriu), Kaunas ve Raiziai’de dini faaliyetler sürdürülüyor.

Dil
16. yüzyılın 2. yarısında Türkçe’yi bırakıp Lehçe, Belarusça ve Litvancayı kullanmaya başladıklarından konuştukları Türk lehçeleri neredeyse hemen unutulmuştur. Bunun sebepleri Hıristiyanlarla evlenmeleri sonucu yeni neslin annelerinden Türkçe öğrenememesi, sosyal açıdan bir bütün oluşturmamaları ve sayıca az olmaları, ana vatanlarından uzak olmaları ve dinî ayinler için halk dilinin olmamasıdır. Günümüzde konuşma dili olarak Leh, Belarus, Rus ve Litvan dillerini kullanmaktadırlar. Belarus- Litvanya Tatarlarının kültürel mirasının özelliklerini Arap alfabesiyle kaleme alınan Slav dilindeki yazılar, orijinal dinî mimari, zengin folklor ve özgün adet ile geleneklerde bulmak mümkündür. Elyazmalarda “saray hetmanı”, “zamanın efendisi”, “şatolar”, “onluk rubleler”, “kuruş” gibi kelimelere rastlanmaktadır. Günümüzde Litvanya Tatarlarının konuştuğu dillerin sözcük dağarcığında bulunmayan ama dillerinde yaşayan doğu kökenli kelimeler mevcuttur. Azan, bayram, dalavarı, hamail, mizar, sadaka, ahşam, ayet, kurancey, kutlu, namazlık, sünnetcey, tehret, faldcey, ibrik, mekteb, şehat, tabut, yastık, sarık, mihrap, nikah gibi. Litvanya Tatarları Türk dilini bildikleri için devlet erkanında, Osmanlı İmparatorluğunda ve Kırım Hanlığında elçi olarak görev almışlardır.

Ayşa Miskiewicz (Polonyalı Tatar)

“Bayram gelince biz Bohoniki Camisi’ne geliyoruz. Elbette mezarı da ziyaret ediyoruz, sadaka veriyoruz, toplaşıyoruz, akrabalarla görüşüyoruz birbirimize ikram ediyoruz. Her türlü milli yemekleri. Sonra çocuklarımıza dini kaideleri ile öğretiyoruz. Bonçuk adlı çocuk dans takımı vardır. Şiir söylüyorlar. Bohoniki’nin dışında Kurşiniyani’de Tatar cemaatı vardır. Orada da bir camii ve mezarlık vardır. Biz onları da ziyaret ediyoruz… ”

Emir Bogdanoviç (Polonyalı Tatar)

“Bizim Tatar geleceğimizi güzel görüyorum. Bu kadar yüzyıl var olabildiysek, gelecek yüzyıllarda da var olacağız. Geleneğimiz bu kadar sene korundu. Biz de yemeklerimiz ve Tatar baloları gibi buluşmalarla bunu korumaya çalışıyoruz. Gençler her sene balolara katılıyorlar. İnternette buluşuyor, kontak kuruyorlar. Birbirleriyle buluşuyor, geziyor, oynuyorlar. Geleceğimizi gerçekten güzel, renkli görüyorum. ”

Adas Yakubauskas (Litvanyalı Tatar)

Sovyetler Birliği dağılmasaydı, Litva Tatarları ulusu kaybolurdu. Ama şimdi geleceğe yönelik büyük umutlarımız var. Umarım ki gelecek nesillerimiz dedelerimiz gibi kültürümüzü yaşatırlar. Litva Tatarlarının geleceğine inanıyorum. Gelecek nesiller bizim yaptığımızı devam ettireceklerdir. 50 yıldır kaybolan geleneğimizi yeniden yaşatmaya çalışıyoruz. Bu hayatın paradoksu; Sovyetler Birliği döneminde gelenekleri devam ettirmek yasakken herkes devam ettirmeye çalışıyordu, şimdi ise kendi kültürünü öğrenmek isteyen çok az. Bu çok ilginç. İnsanlara yasak konulunca daha fazla kendi kültürüne yöneliyordu. Şimdi ise serbest olunca kimse ilgi göstermiyor. Bizi Litvanya’daki insanlar sevmiyorlar. Ama kendi kültürümüzü dilimizi bilmek istiyoruz. “

Dr. Galina Miskiene (Litvanyalı Tatar)

“Onlar Litvanlar gibi şimdi yurtdışına gidiyor. Mesela pazar okuluna biz onlara teklif ediyoruz Türkçe yada Tatarca öğrenmek için. Onlar pek ilgi göstermiyor. Çünkü önemli olan şimdi İngilizce. Ve böyle kursuna gidiyor. Bu nedenle biz soruyoruz; Niçin? Siz tatarsınız. Tamam Tatarım ama bu dili nerede ve kiminle konuşacağım nerede kullanacağım? Sizinki gibi çeşitli kültürel faaliyetlerle uğraşan kişiler gelirse ne kadar fazla gelirse o kadar tanıtım oluyor bu kültürlerin tanıtım. Çünkü televizyon böyle Türkiye ile ilgili programlar yok. Çok az. Sadece Türkiye’de Antalya’yı biliyorlar. Aynı kökenden geliyoruz, bunu da anlatıyoruz ve bakın diyoruz nasıl zengin böyle gururlu aktarmak için böyle göstermek gerekiyor. Bu nedenle Türkiye bize yardımcı olabilir. Ne kadar fazla gelirse böyle gruplar kişiler o kadar faydalı oluyor. mesela Türklerle beraber kamplar yapmak o da çok faydalı. Tamam biz dili kaybettik ama yine de Türkçe öğrenebiliriz. Yine de çok yakın bir dil. Aynı zamanda bu kültüre daha yakın olacağız. ”

İrena Vilcinskiene (Litvanyalı Tatar)

“Burası benim vatanım, biz burada çoktan beri oturuyoruz. Sovyet Birliği yüzünden şehirden geldik, ama şimdi biz tekrar köyde döndük. Bizim yerimize döndük ama evimize değil. Böyle bir bina aldık, sonra zar zor evi inşa ettik ve şimdi burada oturuyoruz. Biz inekler aldık ve şimdi toprağı işletiyoruz, çalışıyoruz. Ama bizim için her şey çok zor.

Romas Vilvinskas (Litvanyalı Tatar)

Şimdilik bekarım ama umarım ki ilerde güzel bir Müslüman kıza rastlayacağım . Büyük bir ailem olacak ve iyi ve uzun bir hayatımız olacak.

Kaynaklar:
Kültürler arası diyalog, İdil Ural Bölgesinden Büyük Litvanya Knezliğine Belarus-Litvanya Tatarları. ORSAM Rapor No: 147 The Black Sea International Rapor No: 31 Ocak 2013 http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2013128_147turrus.pdf

TRT Özü Türk Belgeseli. Yapımcı Neşe Sarısoy Karatay. 2007 http://www.ozu-turk.com/pltatar.htm http://www.ozu-turk.com/pltatar1.htm

Avrasya İslam Şurası Üçüncü Toplantısı. Ankara, 25-29 Mayıs 1998 Belarus Müftü Yardımcısı İbrahim Kanapatski’nin Konuşması http://bit.ly/1nHhNoV

Litvanya’da Tatar-Karay İzleri ve seyahat izlenimleri. Prof. Dr. Mustafa Sunu. 8 Ağustos 2013. http://www.son.tv/haber-199261

Litvanya tatarlarının konuşmalarında kullandıkları doğu dilleri kökenli kelimeler. Natela Nasibova. Turkish Studies / Türkoloji Araştırmaları Volume 2/2 Spring 2007 http://www.turkishstudies.net/Makaleler/3224191_nasibovanatela.pdf

Bülent Pakman. Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_1345Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Dünya Hun-Türk Turan Kurultayı

177106_hunturk_1Eski Macar ve Hun Türk kavimlerini birbirlerine yakınlaştırmak amacıyla ilki 2008 yılında Kazakistan’da yapılan ve daha sonra iki yılda bir Macaristan’da düzenlenmekte olan Dünya Hun-Türk Turan kurultayı bu yıl 10-12 Ağustos’ta Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin 170 kilometre güneydoğusundaki Bugac kasabasında düzenlendi. 4’üncüsü yapılan iki gün süren Kurultaya 27 ülkeden katılım gerçekleşti. Organizasyona katılan ülke bayrakları at üstünde tek tek sergilendi. Kurultaya 250 binin üstünde ziyaretçi geldi.

Etkinlik öncesinde Macaristan Başbakanı Viktor Orban Kurultayı düzenleyen Macar Turan Vakfı’na 251 bin euroluk yardımda bulundu. Organizasyonun açılışını Macaristan Parlamentosu Başkanvekili Milletvekili Sandor Lezsak yaptı. Macar Turan Vakfı yetkilileri amaçlarının soydaşları ile birleşmeyi gerçekleştirmek olduğunu söylediler. Turan Vakfı Medya Başkanı Szakacs da “Bu boy toplantısında eski atalarımızı anıyoruz. Kurultay, Macarların binlerce yıllık geleneksel efsaneleri, mitolojisi ve kendi millî şuuruna uyan gerçek Macar tarihini gösteriyor. Macar, Hun ve Türk şuuruna sahip olan halkların kaynaşmasını sağlıyoruz. Macar milletinin isteği ile hak iddiasından ortaya çıktığından dolayı Turan Kurultayı Macarların en büyük bayramı oldu” diye konuştu.

Etkinlikler

2Kurultaydaki ortam 500-1000’li yılların orta Asya Turan halklarının yaşamını ortaya serdi. 320 Turan atlısı yaptığı nefes kesen gösterilerle izleyicileri büyüledi. Göçebe savaş oyunları, atlı gösteriler, tazı-şahin yarışları, okçuluk gibi gelenekler yeniden canlandırıldı. Demir zırh, deri kıyafetler ve kürk kalpaklar giyen katılımcılar izleyenleri adeta zamanda yolculuğa çıkardı. Orta Asya Türk kökenli 200 otağ (Turan çadırı) kuruldu. 350 süvari de savaş sanatlarını sergileyerek Türk kavimlerinin geleneksel özelliklerini tanıttı. Bölgeye gelen bazı gruplar “Yurt” kurup kurultayı yakından takip edebilme şansı yakaladı. Kurultayda her sabah katılımcıları gün ağarırken uyandıran davul, dünyanın en büyük şaman davulu olma özelliğine sahip. Çapı 188 santimetre olan davulun çerçevesi için Sibirya kavak ağacı, derisi için de bir bütün sığır derisi kullanıldı. Kurultay sırasında düzenlenen okçuluk yarışmalarında 1226′da Doğu Tacikistan’da Cengiz Kağan’ın bir zaferi onuruna düzenlenmiş yarışmada Esunkhei adında bir okçu tarafından kırılan en uzağa atma rekoru (502.5 metre) ise sembolik de olsa kırıldı. Macar okçu 603 metrelik uzaklığı vurarak rekorun yeni sahibi oldu.

Türkiye’nin katılımı

Türkiye bu yıl ilk kez bin kişilik bir ekiple katılırken Türkiye’den 500 Türk vatandaşı ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden de 500 üstünde Türk organizasyonda yer aldı . Türkiye ve Avrupa’dan gelen Türk dernekleri çeşitli konserler verdiler. Almanya’nın Nürnberg şehrinde faaliyet gösteren Medina Türk Müzesi Müdürü Cemalettin Özdemir, bu organizasyona başından beri geldiklerini, kendilerinin yanı sıra Almanya’nın çeşitli şehirlerinden de gelen Türklerin olduğunu kaydetti. Özdemir, açıklamasında ayrıca kurdukları ekipte Osmanlı-Türk kıyafetlerini sergilediklerini, Macaristan’da düzenlenen bu kurultaya katılmaktan ötürü büyük zevk aldıklarını, kardeşliği gördüklerini ve bu organizasyona devam edeceklerini söyledi. Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Macaristan Delegesi Suat Karakuş ise 4. kez katıldığı bu kurultayda 27 ülkeden katılımın olduğunu, Türk ve Hun soylarının olduğu ülkelerin bu kurultayda yer aldığını, Büyükelçi Şakir Fakılı’nın da katılımıyla Türk delegasyonu olarak burada bulunduklarını, bu kurultayın tüm Türk ve Hun ulularına hayırlı, uğurlu olmasını diledi.
Türkiye’nin Macaristan Büyükelçisi Şakir Fakılı da, Türk dünyasından çok çeşitli ulusların, kavimlerin katıldığı şenlik havasında geçen bir festival olduğunu, bu festival için Macar hükümetine teşekkür etmek gerektiğini, kendilerinin de Macar Turan Vakfı’nın daveti üzerine bu kurultaya katıldıklarını ve gerçekten çok mutlu olduklarını açıkladı.

Kurultay nasıl doğdu?

Kurultayın ilk filizleri 2006′da, Macar Antropolog Andras Zsolt Biro tarafından atıldı. Biro, Kazakistan’dayken genetik örnekler toplayarak analiz edip Kazakistan sınırları içinde varlığını devam ettiren Madjar kabilesi ve Karpat Havzası Macarları arasında genetik bağ olduğunu kanıtlayınca kurultay etkinlikleri doğdu. Bu şekilde Macarlar köklerinin Fin-Ugorlar değil Hun Türkleri olduğunu, büyük atalarının Attila, kendilerinin de Attila’nın torunları olduğunun kabul görmesini istiyorlar. Kurultay 2008′den beri her iki yılda bir düzenleniyor. Gelinen noktada dünyanın en büyük gelenek yaşatıcı kutlaması olarak kabul ediliyor. Macar Turan Vakfı yetkilileri, “Artık birçok araştırmacı, Macarların antropolojik niteliklerinin ve kültürlerinin de daha çok İran ve İskit geleneklerini yaşatan Orta Asyalı ‘Türk’ nüfuslarıyla benzerlik gösterdiğini kabul etmektedir” diyor. Turan Kurultayı’na katılan milletler ile boylar ise şöyle: Azerbaycan Türkleri, Avar (Dağıstan), Başkurt, Bulgar, Buriat, Japon, Karakalpak, Kazak, Kazakistan Madyar boyu, Kırgız, Moğol, Özbek, Özbekistan Madyar boyu, Tatar, Türkiye Türkleri, Türkmen, Uygur, Yakut (Saha), Macar ve Kuzey Kıbrıs Türkleri.

—————————–

Biz Türkler, Macarlarla kardeşiz. Ne yazık ki, biz i’la-yi kelimetullah diye İslam aleminin, siz de ruhullah diye Hıristiyanlığın yüzyıllarca öncülüğünü yaparak, boş yere birbirimizin yok olmasına çalıştık. Böyle bir şaşkınlığa düşeceğimize, iki kardeş millet el ele verseydik, insanlığa ne büyük hizmet ederdik.” Atatürk 1932.

Kaynaklar:
İHA. Mehmet Başaran. 10 Ağustos 2014 http://www.iha.com.tr/haber-4-hun-turk-turan-kurultayi-macaristanda-basladi-380970/

Haber Hergün 12 Ağustos 2014 http://haberhergun.com/2014/08/macaristanda-turan-kurultayi-7-yasinda/

Hasan Cemil Çambel, Makaleler, Hatıralar, s. 77 )

Bülent Pakman. Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.Twitter WidgetsFacebook Widgets

IMG_2654Bülent Pakman kimdir? https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Recep Tayyip Erdoğan’a kimler oy veriyor?

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi açısından Recep Tayyip Erdoğan’a oy veren insan profilinin değerlendirilmesi

1. Krizden korkan esnaf takımı. İstikrarsızlıktan kaynaklanan 2002 krizinin geri gelmesinden korkanlar. O krizden etkilenmiş biri olarak onlara hak veriyorum. Evin reisinin eve, çoluk çocuğa ekmek götürememe endişesi bambaşka birşey. Yaşamayan bilemez. Bu insanlara 12 yıllık AKP döneminin ağzına kadar iç ve dış borçlanarak, cari açık rekorları kırarak, devletin bütün mal varlığını satarak ayakta durabildiğini gelin de anlatın.

2. AKP sayesinde Belediyelerde, devlette, dinci özel sektörde kendilerine, kızına, oğluna, damadına vb. iş verilen muazzam bir kesim, bunu kaybetmek ister mi? Bunun yurt çapında böyle bir örgütlenme ile yapıldığını bu zamana kadar hiç görmemiştim. Onlara da ikna edici alternatif çözümler sunmadan ne diyebiliriz?

3. İş bulamamış, çalışamayacak olup da yeşil kart, sistematik kömür, patates, makarna, pirinç vb. yardımı alanlar. AKP’den önce, güya, sosyal güvenlik hakkı olduğu halde bir kere bile devletin sağlık imkanlarından yararlanamamış, bir kutu ilaç almak için günün en azından yarısını harcamak zorunda kalmış biri olarak onlara da hak vermemek mümkün mü? Aylarca özel bir hastanede yoğun bakımda kalan annem için beş kuruş ödemek zorunda olmadığımızı öğrenince hayretler içerisinde kaldığımı da eklemek zorundayım. Öte yandan bu sağlık politikasının iflas etmekte olduğunu insanlara anlatabiliyor muyuz?

4. Duble yollar, şehiriçi altgeçitleri, hızlı tren, metro gibi bazı yatırımlara, son bir örnek olarak orman katliamıyla yapılan ancak Ankara Eskişehir yolundaki trafik sorununu çözen ODTÜ yolunun durumuna bakanlar, IMF’ye borcumuzu ödedik gibi yalanların altındaki gerçekleri bilmeyip “bunlar iyi işler yaptı” diyenler. Mesela taksi, otobüs, kamyon şoförleri, bu yollarda seyahat edenler.

5. Yıllar boyu sosyal statüleri, dinsel inançları, ibadetleri yüzünden kendilerini aşağılanmış görenler. Bunu özellikle İnönü döneminde ya bizzat yaşamışlar ya da ebeveynleri, hacı-hoca tarikatçı takımı onlara sonradan empoze etmiş. Bunlar karşı statüde olanları “Beyaz Türkler” olarak görüyor, onları hiç sevmiyorlar hatta bir kısmı nefret ediyor. İnönü dönemi sosyal, siyasi sayısız hatalarla, beceriksizliklerle, Atatürk çizgisinden sapmalarla dolu. CHP’nin o zamandan beri belini doğrultamamasının en önemli sebebi.

6. Keskin çizgileri olmamakla birlikte “Başka oy verecek kim var ki?” diyenler. Yukarıdaki sıraladığım sebeplerin sonucu olan bu soruya cevap veremediğim için bunlara da şimdiye kadar haksız diyemiyordum. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu – Devlet Bahçeli ekürisinin özellikle bu amaçla Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesiyle Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu sorunun cevabı verilmiş oldu. Gerçekten de bazı mütedeyyin kesimin son seçimde bu soruyu artık sormadığını gözlerimle gördüm. Ancak bu, bir kısım Beyaz Türklerin karşı tepkisini doğurdu ve CB oylamasına katılımın azalmasına neden oldu.

7. Tarikatçılar. Allah ile aldatan cehennemlik, Kuran’ın Maun suresinde lanetlenmiş yaratıklar. Dini sektör olarak kullananlar. Dinden zengin olanlar. Laik devlet kurucusu olmasından dolayı Atatürk düşmanları. Onlara saygı duymamak boynumuzun borcu.

8. AKP sempatizanı ya da en azından yardakçıları oldukları ve istenildiğinde istenen yerlere parasal aktarmaları yaptıkları için Belediyeler ve Devletten iş almakta olan irili ufaklı şahıslar, şirketler, tüccarlar, samayiciler, müteahhitler vb. Onlara da ancak saygısızlık duyulabilir. İş verme-alma yöntemleri ahlak-kural dışı olduğu ve onlar dışında kalanlara o kapılar kapatıldığı için.

SONUÇ
AKP takımının ekonomik, siyasi beceriksizlikleri, hırsızlıkları RTE’ye oy veren kesimi yukarıdaki 1, 2, 3. maddelerdekileri ekonomik nedenlerden, 7 ve 8. maddelerdekileri dinsel ve çıkar nedenlerinden, genelde etkilememiştir.

Geriye kalan 4, 5, 6. maddelerdekileri kazanmak isterseniz bu sefer durumu analiz etmekten aciz olan ya da onun bunun dolduruşuna gelen bazı, güya, Atatürkçüleri kaybediyorsunuz. Son seçimde olduğu gibi.

Bülent Pakman. 11 Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets22072010407

Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yusuf Akçura

yusuf-akcuraKazanlı Yusuf Akçura, Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamıdır. Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir. İkinci dönem TBMM’de İstanbul milletvekili, 1935′te Kars milletvekili olarak mecliste yer almıştır. 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.

Akçura’nın Türkçü düşünce tarihindeki yeri, çağdaşı olan Ziya Gökalp’in gölgesinde kalmıştır fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur. Yusuf Akçura’nın Türkçü fikirleri, Sovyetlerin çökmesi ve Orta Asya’daki Türk Devletleri’nin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncellik kazanmıştır.

2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.

Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Harbiye yıllarında Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan Tercüman Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi. 1897’de Malumat Dergisi’nde yayımladığı “Şehabettin Hazret” adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri’ni tanıştırma amacıyla kaleme aldı.

1. Doğduğu Ortam, Rusya’da Türklerin Durumu Ve Tatarlar

Yusuf Akçura, Türk Ocakları tarafından yayınlanan “Türk Yılı 1928″ adlı eserin “Türkçülük” bölümünde kendi ailesi hakkında şu bilgileri vermektedir.

“Akçura ailesi; Şimal Türklüğünün kadim ailelerindendir. Bütün aristokrat aileler gibi, Akçuraoğulları da baba ve dedelerini dört yüz yıl evveline kadar bilmem kaç göbek sayar durular. Yusuf un babası, büyücek bir çuha fabrikası sahibi oldukça zengin Hasan Bey adlı bir fabrikatör idi. Anası, Kazan’ın en maruf bir burjuva ailesi olan Yunusoğullarından Bibi Kamer Banu Hanım’dır. Yusuf 1879 senesi Kanun-u Evveli’nin (Aralık) ikinci günü Volga sahilindeki Simbir (elyevm Olyanovski) şehrinde tevellüd etti. Yusuf henüz iki yaşında iken babasını kaybetti ve yedi yaşını ikmal etmeden anasıyla beraber İstanbul’a geldi.”

O, ilk Akçura’nın Kırım’dan Kazan’a göç ettiğini büyük amcasından duymuş ancak bunun doğruluğunu tespit edememiştir.

Akçura’nın mensup olduğu Volga Tatarları, Rus egemenliği altında yaşayan Müslümanlar arasında en iyi durumda olanlardı. Bir yabancı yazar buradaki Tatarların Rusların dinsel engellerle giremedikleri Orta Asya ile Batı arasındaki ticarete aracılık ettiklerini böylece zengin bir tüccar sınıf meydana getirdiklerini belirttikten sonra şöyle yazıyor:’

“Tatarların bu konumu, Rumların Osmanlı İmparatorluğu’nda oynadığı rolü hatırlatıyordu. Ortodoksların bünyesindeki Rumlar gibi Tatarlar da Rusya Müslümanlarının bünyesinde kültürel ve ekonomik bakımdan seçkin bir kesimi oluşturuyorlardı. Yine onlar gibi, Doğu Batı ticaretindeki rollerinden dolayı, yüksek bir gelişme düzeyi elde etmişlerdi. Rum burjuvazisi papaz ve tüccarlarını Balkanlara nasıl gönderdiyse, tatar din adamları ve tüccarları da Rusya ve Türkistan’daki Müslüman toplulukların arasına öyle yayılmışlardı.

Rusya’da mensup olduğu ailesinin toplumsal düzeyi, yapısı ve mevkii İstanbul’a göç eden Yusuf Akçura’nın tüm düşünsel davranışlarını etkilemiştir. Rusya’da azınlık durumunda fakat zengin bir aileye mensup olan Akçura, Türkiye’de o durumda olan unsurlarla, çoğunluğa mensup fakat fakir ve geri kalınış bir milletin üyesi olarak karşı karşıya gelmiştir. Bu durum onun olaylara, Türkiye’de yetişmiş aydınlardan daha gerçekçi bir yaklaşımı sergilemesine neden olmuştur. Akçura’nın bu özelliği onun bütün Türk dünyasını kucaklayan bir Türkçülük anlayışını geliştirmesinin de en büyük etkenidir.

2. İstanbul’a Gelişi Ve Buradaki Yaşamı

Akçura’nın babası öldükten sonra annesinin de sağlığı bozulmuş, bu arada mali durumları da kötüye gitmiştir. Hem mallarına haciz konulması hem de annesinin sağlığı nedeniyle Rusya içinde birkaç şehir gezmişler sonra da İstanbul’a yerleşmişlerdir. Burada okula başlayan Akçura’nın annesi Dağıstanlı Osman Bey ile evlenmiştir. Osman Bey Akçura’nın tahsiliyle yakından ilgilenmiş ve O’nu askerî okula gitmeye teşvik etmiştir.

Akçura’nın hatıra defterine göre askerî rüştiyenin üçüncü sınıfında iken annesi ile birlikte baba yurdu Kazan’ı ziyarete gitmiştir. Bu seyahatte İstanbul ile Kazan arasındaki medeniyet ve ümran farkı dikkatini çekmiştir. Rusların İstanbul’u berbat ve çamur deryası diye tahkir etmelerine kızmakla birlikte İstanbul’un bağımsız bir Türk şehri olmasına rağmen Rus yönetiminde bir şehirden geride olmasından üzüntü duymaktan kendisini alamamıştır.

Akçura kendisinin biraz şuurlu milliyetçiliğinin Harbiye’de tahsil ya­parken başladığını yazıyor. Yunan Harbi’nin hemen öncesine rastlayan bu dönemde Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları yayınlanmakta ve Gaspıralı İsmail Bey’in “Tercüman”ı bir ara İstanbul’da dağıtılmaktaydı. Bu eserler Akçura’nın fıkrî gelişiminin temellerini atmışlardır.

Akçura’nın Türkçülük fikirleri daha başından beri bütün Türkleri kapsamaktaydı. 1897′de Erkan-ı Harbiye sınıflarına ayrılan Akçura aynı yıl ilk makalesini “Malumat” dergisinde yayınladı. “Şehabettin Hazret” adlı bu makalesinde Kuzey Türklüğünün en ünlü kişilerinden ve Kuzey’de dinî yenilik ve millî uyanış hareketinin ilk liderlerinden Şehabettin Mercani’nin düşünce ve çalışmalarını aynı zamanda da Kuzey Türklüğünün irfan seviyesini, fikri hareketlerini Güneyli Türklere anlatmak istemişti. Amacı Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırabilmekti.7

Akçura, Harbiye’nin ikinci sınıfındayken Genç Türk’lük düşüncesine katılıp hizmet ettiği gerekçesiyle 45 gün mahkum olmuştu. Hapisten çıkıştan sonra bir hareketi daha görülürse okuldan atılacağı söylenmiş ve Erkan-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan birkaç ay sonra Taşkışla Divan-ı Harbi’nde yargılanmıştır. Mahkeme hiçbir sebep yokken Akçura ve arkadaşı Hikmet Vefık Bey’i askerlikten uzaklaştırdı. Aynı zamanda Akçura’yı müebbet olarak Fizan’a sürgün etti.

3. Trablusgarp’dan Fransa’ya Kaçış Ve Buradaki Faaliyetleri

Fizan’a sürgün edilmek için Trablusgarp’a gelenler Akçura ile beraber 84 kişiydiler. Bunların yol masraflarını karşılayacak para bulamadığından Trablusgarp’ta hapsedilmelerine karar verildi. Daha sonra şehir içinde kalmak koşuluyla serbest bırakıldı ve bazı resmi görevler aldı. Buradan arkadaşı Ferit Bey’le birlikte bir kayığa binerek Fransa’ya kaçtı.

1899 yılında Fransa’ya gelen Akçura’nııı Türkçülük fikirleri burada olgunlaşmıştır. Paris’te ilk görüştüğü Türk mültecilerinden eski bir Jön Türk olan Dr. Şerafettin Mağmumi kendisine Osmanlıcılık fikrinin çöktüğünü, çeşitli unsurların anlaşmasını sağlamanın olanaksız olduğunu, Türk milliyetçiliğinden başka çıkar yol bulunmadığını izah eder. Mağmumi, Batılıların Doğu ve Türk düşmanlığından, dillerinde doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın tam bir ahmaklık olacağından ve bütün bu hakikatleri Paris’teki hayat ve gözlemlerinin ona telkin ettiğinden bahseder. Akçura bu telkinlerin kendisinde büyük izler ve tesirler bıraktığını söyler.

Paris’te Ahmet Rıza’nın Osmanlıcılığını, Mizancı Murat’ın İslâmcılığını ve Prens Sebahattin’in Adem-i Merkeziyetçiliğini Mağmumi’nin telkinleri doğrultusunda incelemek fırsatı bulmuştur.

Niyazi Berkes, Yusuf Akçura’nııı fikirlerindeki gelişmeyi şöyle dile getiriyor: “Bu üç hizip arasında, çocukluğunda Rusya’dan gelmiş olan bir subaylık öğrencisi iken sürüldüğü Tripoli (Trablus)’dan Fransa’ya geçen, üçlerin en genci Sebahattin’den bir yaş büyük olan Akçuraoğlu Yusuf adlı bir genç vardı. İlhamını Augııste Comte’den, Le Play’den değil, Science Politique okulunda devamı ettiği Albert Sorel, Emile Boutmy ve Frıunck Brentano gibi tarih ekonomi ve milliyetler sorunu konularıyla ilgilenen profesörlerden alıyordu. Murat gibi Kafkasya’dan değil, Çarlık İmparatorluğu’ndaki milliyetlerin ayrılma ya da özgürleşme davasını oranın devrimci akımlarıyla beraberleştiren bir gelenekten geliyordu.”

Gerçekten de Akçura Paris’te üç yıl süreyle devam ettiği Science Politique (Siyasal Bilgiler) okulunda ulus öğesinin tarihteki önemini anladı. Prusya bozgununun hemen ertesinde ve bu bozgunun öcünü alacak kadrolar yetiştirmek üzere tam milliyetçi bir şekilde donatılan bu okuldaki derslerde Albert Sorel ulus öğesinin önemi üzerinde ısrarla duruyordu.

Akçura bu okulu bitirirken yaptığı tezinde “Osmanlı devletinin bu şekliyle korunmasının artık mümkün olmadığına karar vererek, milliyet fikirleri bu derece geliştikten sonra çeşitli unsurları bir araya toplayarak millet meydana getirmek mümkün değildir” diyordu.

Bu arada Ahmet Rıza’nın Şurayı Ümmet ve Meşveret adlı gazetelerinde de yazıları çıkan Akçura, buralarda düşüncelerini tam olarak açıklayamamıştır.

4. Fransa’dan Rusya’ya Gidiş Ve Rusya’daki Faaliyetleri

1903 yılında Siyasal Bilgileri bitiren Akçura, Türkiye’ye dönmesi ya­sak olduğundan Rusya’ya doğduğu yere döndü ve amcasının evine yerleşti. Çok büyük tartışmalar yaratan ve üzerine kitaplar yazılan, Türkçülüğün ilk kez bilimsel izahının yapıldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini burada kaleme aldı.

Üç Tarz-ı Siyaset: Yusuf Akçura 1904 yılında yazdığı 32 sayfalık Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesini Mısır’da yayınlanan Türk Gazetesi’nin 23-34′üncü sayılarında Nisan-Mayıs 1904′te yayınladı. Türk Gazetesi bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay evvel gazeteci Ali Kemal’in etrafında toplanan bir grup liberal tarafından Kahire’de yayınlanmaya başlamıştı.

Bu makalede üzerinde durulan ve uygulanabilirlikleri tartışılan ana konular şunlardır:

1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,

2. İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak,

3. Irka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek.

Her biri Osmanlı Devleti’ni kurtarma yolu olarak görülen bu konuları şöyle irdeliyor.

Osmanlıcılık: Bu fikrin amacı yeni bir Osmanlı milleti oluşturmaktır.

Osmanlı devleti’nin devamı için bu iş başarılabilirse elbette çok yararlı olur. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları haklar ve ödevler açısından eşit hale getirilecek, böylece ortak vatan kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Tek amacı sınırları korumak ve İmparatorluğu yaşatmaktır

Akçura, Osmanlılık fikrini hem sakıncalı hem de imkansız görmektir. O, sınırların korunmasını devlet için yeterli bir amaç görmemektedir İmparatorluk halkları örgütlenip bir halk haline geldiğinde devletin kurucusu ve yöneticisi Türkler eriyip gidecek, egemenlik Arap çoğunluğa geçecektir. Ayrıca, Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmak istemeyeceklerini de öne süren Akçura, dinsel, siyasal ve mezhepsel nedenlerle bütün Avrupa’nın buna engel olmak için çalışacağını söyleyerek Osmanlı milleti meydana getirmeye uğraşmanın boşa yorulmak olduğuna kanaat getirecektir.

İslamcılık: Osmanlı milliyeti siyasetinin başarısızlığı üzerine İslamiyet politikası meydan aldı diyen Akçura, İslamcılık siyasetinin Dünyadaki Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirmek amacı ve eylemi olduğunu söylüyor. Avrupalı yazarların Panislamizm dediği bu fikir Osmanlılık fikrinin zayıflamasıyla Abdülaziz zamanında başlamış olup, Abdülhamit zamanında fikirden eyleme geçmiştir. Bu dönemde Müslüman memleketlerinde geniş bir Panislamist propagandaya girilmiştir.

Akçura, bu politikanın güçlüklerini anlatırken şunları göz önüne alır: Önce Tanzimat’ın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır. Hatta Türkler arasında bile mezhepsel, dinsel çatışmalar çoğalabilecektir. Müslüman ülkelerin çoğunun idaresini ellerinde tutan batılı devletler de bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdir. Ancak bu politikanın olumlu yanları da vardır. Onlar da, Osmanlı memleketlerinde din esasına dayalı güçlü bir Müslüman birliği kurulacağı, Dünyadaki Müslümanların Halife’nin etrafında toplanmaları için sağlam bir zemin hazırlanacağı idi. Bu arada İslam’da din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olmasını, Kuran’ın anayasa niteliği taşımasını, halifenin Müslümanlarca imam kabul edilmekte olmasını, İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenler olarak görmektedir. Ancak dış engelleri çok kuvvetli gören Akçura bu siyasete, İslam tebaya sahip büyük devletlerin, İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini kullanarak engel olacaklarını söylüyor.

Türkçülük: Bu siyasetin uygulaması, önce Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal bilinçden yoksun olanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesi ile başlayacaktır. Asıl fayda Asya ile Doğu Avrupa’da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesi sonucu meydana gelecek azametli bir siyasal milliyetin elde edilmesiyle sağlanacaktır. Türkçülük fikrinin uygulanmasında Osmanlı Devleti Japonya’nın sarı ırk için oynadığı rolü oynayacak ve liderlik edecektir.

Bu siyasetin engelleri ise şunlardır: Önce Osmanlı Devleti’nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkan olmayan topluluklar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyeceklerdir. Büyük bir Türk nüfusa sahip olan Rusya’nın da bu siyasete engel olmak isteyeceği kesindir. Ancak Türkçülüğün harici engelleri İslamcılığa göre daha azdır.

Sonuç olarak Akçura, Osmanlıcılığı uygulanması imkansız bir siyaset olarak gösteriyor. İslamcılık ve Türkçülüğü ise, eşit denebilecek yarar ve zararlara sahip olarak niteliyor. Makalesini şöyle bitiriyor:

Hülasa öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yaralı ve kabil-i tatbiktir.”

Yusuf Akçura bu makalesiyle yüzyılın ilk yarılarında İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri arasında etkili olmaya başlaysan Türkçülüğü sistematik olarak ilk kez ortaya koydu. Bu nedenle ”Üç Tarz-ı Siyaset” Türkçülüğün manifestosu kabul edilmektedir .

Rusya’daki Siyasî Faaliyetleri

Yusuf Akçura’nın Rusya’da bulunduğu yıllar Türkçülük fikrinin buralarda yayılmasına müsait bir ortama sahipti. Rus-Japon Savaşı ve onu takip eden 1905 ihtilâli ve Rus meşrutiyetinin ilanı sırasında Akçura Rusya’da idi. Burada uygun zemin bulmuş olan Türkçülüğü yaymak amacıyla Kazan’da tarih, coğrafya ve Osmanlı-Türk edebiyatı öğretmenliği yaptı. “Kazan Muhbiri” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Gaspıralı İsmail Bey, Ali Merdan Bey, Abdürreşit Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905′te “Rusya Müslümanları İttifakı” adında büyük bir parti kurdu. Bu partinin merkez idare heyeti üyeliğine ve umumî katipliğine seçildi.

Bu parti ile vicdan hürriyeti, hukuk eşitliği ve kültürel gelişmeye müsait bir ortam için mücadele eden Akçura birinci seçimlerde Rus meclisi Duma’ya Kuzey Türklerinin girmelerini sağladı. Bu arada tutuklanarak seçimler bitene kadar hapiste tutuldu. Akçura Türkiye’ye geldiği 1908 yılına kadar siyaset ve kültür çalışmalarına devam etti.

1906′da toplanan İttifak’ın üçüncü kongresinde, genel sekreter olarak görev yaptı ve Türkçülüğün gelişmesi için aynı zamanda Rusya’da bulunan Türkler arasındaki ayrılıkların giderilmesi için önemli kararlar almasını sağladı.

1907′de Rusya’da katı yönetim tekrar başlayıp meclis dağıtılıp, kanun­lar Rus olmayanlar aleyhine değiştirilince buna karşı yayın yapan Akçura takibata uğradı. Kendisi tevkif edilmek için arandığı sırada Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyetin ilan edildiğini öğrenince işlerini tasfiye ederek Ekim 1908′de İstanbul’a geldi.

5. Türkiye’ye Dönüş Ve Türkiye’deki Faaliyetleri

Y. Akçura İstanbul’a döner dönmez, Türkçü çalışmalarına aynı hızla devam etti. Aralarında Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Necip Asım, Bursalı Fuat Raif, Feylesof Rıza Teyfik ve Ahmet Ferit (Tek) gibi şahısların bulunduğu kişilerle 25 Aralık 1908′de Türk Derneği’ni kurdular.

1909-1910 sıralarında Sırat-ı Müstakim adlı bir dergide yazılarını ya­yınlamaya başladı. Ömrü kısa olan Türk Derneği’nin yerine 18 Ağustos 1911′de Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali, Doktor Akil Muhtar ile birlikte “Türk Yurdu” adlı bir dernek kurdu. Bu derneğin yayın organı olarak da “Türk Yurdu Dergisi”ni çıkarmaya başladı. Bu dergi Akçura’nın idaresinde tam 17 yıl yayın hayatında kalacaktır. Akçura, 1912′de açılan Türk Ocağı’nın kuruluşuna da aktif olarak katıldı.

1916 yılında “Rusya Mahkumu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti” adlı büyük bir siyasi örgüt kurdu. Bu örgüt Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konferanslar verip yöneticilerle temasa geçerek Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiriyordu. Akçura’nın buradaki konferansları bir muhtıra şeklinde Fransızca ve Almanca olarak yayınlandı. İsveç, Danimarka, Norveç, İsviçre ve ABD gibi o tarihlerde tarafsız olan ülkelere de Rusya’daki Türklerin durumunu anlatan ve yardım isteyen muhtıralar yolladı.

1918 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya’daki Türk esirlerini kurtarmak için görüşmelerde bulunmak üzere Rusya’ya gitti ve bir yıl kadar burada kaldı. 1919′da yenilmiş ve işgale uğramış Türkiye’ye dönen Akçura, Ekim 1919′da Ahmet Ferit’in kurduğu “Milli Türk Fırkası”na katıldı. 1919 sonunda İngilizler tarafından hapsedildi. 1920′de hapisten çıkınca Selma Hanım ile evlenerek karıkoca Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiler. Burada Dışişleri Bakanlığında Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923′te İstanbul milletvekili seçildi. Osmanlı Dönemi’nde İttihat ve Terakki ile organik bağları olmasını istemeyen ve Cemiyete üye olmayan Akçura, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan milletvekili olmayı kabul etmiştir.

1925′te açılan Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasî tarih hocalığına baş­lamış, 1931′de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nu kurmakla görevli bilim adamları arasında yer almış ve 1932′de buranın başına getirilmiştir. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Siyasi Tarih profesörlüğü de yaptı.

1934′te sağlığı bozulan Akçura 11 Mart 1935′te Kars Milletvekili iken kalp krizi geçirerek öldü.

SONUÇ

Yusuf Akçura ömrü boyunca Türkçülük fikrine sadık kalmıştır. Sosya­list fikirleri de yakından tanıyan bir insan olarak, bu fikirleri Türkçülük fikriyle bağdaştırmaya çalıştı. Akçura’nın Türkçülüğü, Balkanlardan Çin’e kadar çeşitli ülkeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti ise Türk Dünyası’nın ancak bir parçasıdır.

Akçura tarih araştırmalarında faydacılığa taraftardır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu tebliğde “Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir” demiştir.

Akçura ölümünden sonra neredeyse unutulmuştur. Onun Türk tarihçileri tarafından dışlanmasını Ercümend Kuran şöyle yorumluyor:

Bu durumu izah etmek kolaydır: Akçura Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmiş ve Cengiz Han’ı Türk saymıştır. Ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e tali derecede yer vermiştir. Son olarak o sosyalizme yatkındı. Türk tarihçilerinin çoğunun 1940′lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslâm sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Ziya Gökalp’in muasırı olması onun için bir talihsizlik teşkil etmiştir. Çünkü o Gökalp’te bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmuyordu. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşüyor adeta büyülüyordu.”

Yusuf Akçura’nın Türkçülük, Türk tarihi ve Türk fikir hareketine katkılarını şu ana başlıklar altında gruplandırabiliriz.

– Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle Türkçülüğü ilk defa bir siyaset şekli olarak ortaya koyması,

– Türkçülüğü bir bütün olarak görmesi ve bunu sürekli savunması,

– Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanmasında kurduğu dernek ve yazılarla oynadığı rol,

– Rusya’daki Türklerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi konusunda ö­nemli rol oynaması,

– Türk Yurdu Dergisiyle Türkçülük konusunda yaptığı çalışmalar,

– Türkçülüğün tarihini yazan ilk araştırmacı olması (Türk Yılı 1928 adlı eseri bu konuda tektir),

– Nihayet Türk Tarih Kurumu ve buradaki hizmetleri.

Yusuf Akçura’nın “Bütüncü Türkçü” görüşlerinin Rus egemenliğinde yaşayan Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncel hale geldiği kanısındayız.

Dr. Cemal Avcı’nın yazısından yararlanılmıştır. ALINTI: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/yusuf-akcura-hayati-kisiligi-turkculugu-ve-eserleri.html

Bülent Pakman. Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2654Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Çuvaşlar

Türkçe’nin en eski lehçesini konuşan tek halk Hıristiyan-Şaman Türkler; Çuvaşlar. Onlar, Asya Hunları ile ilişkimizin sesli kanıtı.  onların dilinde yaşıyor.  Konuştukları dil diğer hiçbir Türk diline benzemiyor. Slav, Fin-Ogur kültürü etkisiyle sözcükler hayli değişmiş, ama kökleri, güçlü sözlü aktarım gelenekleri ile yaşatıyorlar, Türklerin batıya göç sürecinde kaybettiği sözcükleri, Türkçe’nin unutulan, kayıp çoğul eklerini koruyorlar. Onların dilinde, Türk dil tarihini 2500 yıldan geriye götüren izler bulunuyor.

Altayların Güney Batısında yaşayan Oğuzlar M. Ö. 1000 yılında ikiye ayrılmıştı. Bir kısım Oğuzların, Hin-Avrupa dili konuşanlarla ilişkileri nedeniyle,  lehçeleri r ve l harfi değişimi görmüştür. Bu Oğuz kavimleri zaman içerisinde Ogur Türkleri olarak bilindiler. Türk lehçeleri Z harfinin R ye Ş harfinin L ye değişimi esas alınarak 2 kolda tasnif edilmiştir. Buna göre Z-Ş esaslı lehçeler grubuna Doğu Türkçesi R-L esaslı lehçelere de Batı Türkçesi denilmiştir. Bu 2. grupta yer alan Çuvaşları ataları Oğuz’dan Ogur’a dönüşmüştür. Ogurlar Hunların da atalarıdır. Mete Han Hun İmparatorluğunu kurduğunda ordusu aynı kökten ama birbirine uzak lehçeler konuşan halklardan oluşuyordu. Mete han dil birlikteliği için Ogurların dilini yani günümüz Çuvaşçasına yakın Ogur Türkçesini seçti. Hunların Batı’ya göçüyle MS 5. yüzyılda Çuvaş dili Batı’ya taşındı. Gelenler bu dili bu coğrafyadaki yerli halklara öğrettiler ama onlardan da sözcükler ve gramer düzenlemeleri aldılar. Özetle Çuvaşlar ortak atalarımızın yani Hunların dilini konuşuyorlar. Çuvaşça Türk dilleri arasında Ogur öbeği olarak bilinen yaşayan tek dil. Yakın akrabaları Hun dili, Ön Bulgarca ve Hazarca artık ölü dillerdir. Çuvaşlarını dilini anlamasak da ruhunu hissederiz. Çünkü onlar bizim atalarımızın sesini taşıyorlar.

Çuvaşların ataları, Avrupa Hunlarıyla M.Ö. 10. yüzyıldan itibaren Uralların batısına ve İdil boylarına göçle gelip yerli halklarla kaynaşan Orta Asya Türk topluluklarından Bulgarların öncüleri Ogurlar ve Suvarların öncüleri Sabirler. Daha yakın tarihte, Moğol istilasıyla Bulgar kentinden Hanlığın 2. büyük kenti olan Suvar’a göç eden İdil Bulgarlarından geliyorlar. Çuvaş adının da Suvar/Suvaş’dan geldiği kabul görüyor. İdil Bulgar Hanlığıyla,  7. yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde kurulan Büyük Bulgar Hanlığının temel harcını koyanlar Çuvaşların ataları.  Fin-Ugor kavimleriyle yakın akrabalıkları, kan bağı var.

Çuvaşlar misyonerlerin yoğun takipleri ve Rusların ısrarlı dönüştürme politikaları sonucu 17. yüzyıldan itibaren gruplar halinde Gök Tanrı inancı yerine Ortodoks Hıristiyanlığı benimseyen bir Türk kavmi.  İç Asya’dan getirdikleri inanç mirasını zor ve geç de olsa bırakmış, Hıristiyan olmuşlarsa da, kimlikleri  Kazan’ın 1552 de Ruslar tarafından ele geçirilmesinden itibaren sert bir asimilasyon şiddet yaşamışsa da atalarının Şaman öğretileri hayatlarına yön vermeye devam ediyor. Tengricilik ile Hıristiyanlığı harmanlamış olarak geleneklerini yaşıyorlar. % 80 i Ortodoks ama kendi kiliselerine  gitmeyi tercih ediyorlar. Şaman ritüellerini deam ettiren kalabalık bir grup da mevcut. Sonuçta Rusların yazdırdıkları kökü folklorik öğeler içermeyen yapma destanların,  Çuvaşları, Tatarlar ve diğer akraba topluluklardan sistemli olarak izole ettiği, kapalı bir toplum haline getirdiği de aşikar.

640px-Chuvashia03 Kendilerine Çavaş diyen Çuvaşlar günümüzde Moskova’nın  600 kilometre doğusunda Deşt-i Kıpçak’ta yani Kıpçak  Düzlüklerinde Rusya Federasyonuna bağlı Çuvaşistan’da kısıtlı bir özerklikle yaşıyorlar. Başkentleri  İdil nehri ile içiçe yaşayan Çeboksari, Tatarca adı Çubuksaray, Çuvaşça adı Kale anlamına gelen Şupaşkar. Şehirdeki geleneksel Çuvaş giysileri ile halkı kucaklayan anne heykeli şehrin sembolü haline gelmiş. Şehrin karşı kıyısında  Çuvaşların öykülerini anlatan yupa adı verilen sayısı 130 dan fazla ahşap heykellerle dolu Etnopark bulunuyor. Totem benzeri bu heykeller Şamanizmle ve Türklerin Gök Tengri inancıyla yakın ilgili.  Yupalar eskiden mezar başlarına dikilirmiş ve kadın-erkek için farklı figürlerde olurmuş. İnanışa göre her Çuvaş’ın ormanda bir ağacı varmış ve öldüğünde bu ağaç kesilip onun yupası yapılırmış. Ülkenin üçte biri ormanlık kalanı bozkır.

Çeboksari’nin nüfusu yarım milyon, Rusya Federasyonunda yaşayan Çuvaşların sayısı ise 2 milyon civarında. Çuvaşça konuşanların sayısı gittikçe azalıyor.

Çuvaşların milli yemeği hamur içine çiğ patates, kuru soğan, sığır eti, yumurta, süt ve karabiberin ile pişirilen bir börek .  İçinde işkembe balık ve ciğer parçası olan sucukları, özellikle Şartan aşı denilen sucuk da spesiyaliteleri arasında. Şerbetçiotunun en iyisi bu topraklarda yetişiyor. Bu yüzden dünyanın en iyi köpüklü içkileriri yaptıklarını iddia ediyorlar. Rusya’da Çuvaşlar “Dünyanın en iyi birasını yapan halk”, Çuvaşistan Rusya’nın Bavyerası  olarak biliniyor.

Uzaya giden kahramanları, üçüncü kozmonot, Çuvaşistanlı Andrian Nikolayev Çuvaşistanın da gururu. Köyü olan Şorşalı’da müzesi ve anıt mezarı var.

N. İ. Aşmarin 1928 ile 1950 yılları arasında 17 ciltlik Slovar Çuvaskogo Yazıka (Çuvaş dilinin sözlüğü) hazırlayarak Çuvaş tarihi, dili ve kültürü için çok mühim bir eser ortaya koymuştur.

l Eylül 1967’de Çeboksari’de Çuvaş Devlet Üniversitesi açılmıştır.   

Ahmet Yeşiltepe’nin hazırlayıp sunduğu prodüktörlüğünü Ali Kara’nın üstlendiği NTV’de yayımlanan “Zaman Yolcusu” belgeseli 2. Sezon, bölüm 8 ve diğer çeşitli kaynaklardan yararlanılarak derlenmiştir. Bülent Pakman. Temmuz 2014. İzin almadan ve aktif link vermeden alıntılanamaz.

Twitter WidgetsFacebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Video | Posted on by | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

70 yıl öncesinin Ergenekon ve Balyozu

1930 larda Türk ırkının tarihî ortak sembollerine ve etnik birliğine önem veren bir milliyetçilik anlayışı ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu anlayış ancak 1939′dan itibaren kısıtlı faaliyet ve yayınlarla gündeme gelebilmişti. O sırada Atatürk’ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren “tek parti”, “tek şef” dönemi hüküm sürmekteydi.

Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi Türkçü ve Turancılara Rusya’nın Türkçe konuşulan bölgelerinin bağımsızlıklarına kavuşmasını, dolayısıyla Turan hayali umutlarını yeşertmekteydi. Türkiye’de Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen kanalıyla ayrıca Almanya’da işbirliği konularında başta Nuri  Killigil (Azerbaycan ve Dağıstan’ı bağımsızlığına kavuşturan Kafkas İslam Ordusu eski başkomutanı Nuri Paşa) olmak üzere Turancılar ciddi temaslar sürdürmüşlerdi.

2. Dünya savaşının sona yaklaşmakta olduğu 1943’ten sonra İnönü’nün Milli Şef dönemi, Alman cephesinde hızla ilerleyen Rusların tepkisini çekeceği ve kızdıracağı korkusuyla Türkçü-Turancı çevreleri yakından izlemeye ve baskı yapmaya başlamıştı. Bu baskılara tepki olarak edebiyat öğretmeni Nihal Atsız, Orhun dergisinde 1 Mart 1944’te ve 1 Nisan 1944’te Başbakan Şükrü Saracoğlu’na iki açık mektup yazarak, Ahmed Cevad Emre, Sabahattin Ali, Sadrettin Celal Antel ve Hasan Âli Yücel gibi bazı yöneticileri şikayet eder. Bu mektuplar sonucu Nihal Atsız’a karşı dava açılır. İnönü basınında bu davaya “Irkçılık-Turancılık davası” adı verilir.

26 Nisan 1944’te Ankara’da başlayan ilk mahkeme, Türkçü gençler tarafından hınca hınç doldurulur. Mahkeme, 3 Mayıs 1944’e ertelenir. 3 Mayıs’ta Nihal Atsız dava için Ankara’ya geldiği sırada Türkçüler ve Turancılar istibdat aleyhine, Atsız lehine gösteri düzenlerler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçerler, burada İstiklâl Marşı söyler ve komünizm aleyhinde sloganlar atarlar. Milliyetçi gençlerin gösterileri hükümet tarafından şiddet kullanılarak önlenir. Bu gösterilerde 165 üniversiteli genç tutuklanır.

Gösteriye katılıp gözaltına alınanlardan Üsteğmen Alpaslan Türkeş olaylarla ilgili olarak: “Bunlar Milli Şef ve onun gözde Milli Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar Milli Şef’in müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılamazdı. Demokrasi, Eşitlik, Hürriyet, Gençlik… Bütün bunlar Türkiye’nin 1944 iktidarında hep palavradır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak “yaşa” naraları kayıtsız şartsız İnönü’nün tekelinde kalmalıdır.” demiştir.

3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanmış ve tutuklanmıştır. Milliyetçi gençler, kıyasıya dövülmüştür. Nihal Atsız da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınmıştır. Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak: “3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patladı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı.” demiştir.

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs nutkunda, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile ilgili olarak Türkçüler ve milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunmasından, olaylara sebep olanları ırkçı, Turancı ve fesat olarak suçlamasından sonra basın ve radyo yanlı yayınlarla Milliyetçilik aleyhine yapılan neşriyat artmış, her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi, rastgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmişti.
3_mayis_144_turkculuk_davasi

İstanbul 1 Numaralı Örfi İdare Mahkemesinde 65 oturum süren “sözde” ırkçılık, kafatasçılık davasında Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu, Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş, Piyade Teğmen Nurullah Barıman, Topçu Asteğmen Zeki Özgür Sofuoğlu, Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklı, Edebiyat Öğretmeni Hüseyin Nihal Atsız, Tarih Öğretmeni Hüseyin Namık Orkun, Edebiyat Öğretmeni Nejdet Sançar, Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru Saim Bayrak, İstanbul Belediyesi Murakıbı İsmet Rasin Tümtürk, Yüksek Mühendis Mektebi Öğrencisi Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Lise Öğrencisi Yusuf Kadıgil, Adana Adliyesi’nde Hâkim Adayı Cebbar Şenel, Başkurt Türkçülerinden Türkçülüğün manifestosunu yazan Türk Tarihi Profesörü Dr. Zeki Velidi Togan, Ankara Konservatuarı Direktörü Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, Hamza Sadi Özbek, Cemal Oğuz Öcal, Ankara Adliyesi’nde Hâkim Adayı Said Bilgiç olmak üzere toplam 23 sanık Hükümeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı yapmaktan yargılanmıştır. 29 Mart 1945 Perşembe günü verilen kararla 13 sanık beraat etmiş, Zeki Velidî Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal’a 10 yıla kadar uzanan değişik hapis ve sürgün cezaları verilmiştir. Askerî Yargıtay kararı “usul ve esas yönünden” bozmuştur. İstanbul Tophane Askeri Hapishane’sinde, Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğü hücrelerinde tutuklu sanıklar 26 Ekim 1945 günü serbest bırakılmış, insanların 1 yıl beş buçuk ay süren hapis ve zindan hayatı sona ermiştir. İnsanlara iktidar erkine seslerini çıkarmamaları, kayıtsız şartsız bağlı kalmaları için gözdağı olarak uyduruk, mesnetsiz bir suçla haksız yere zindanlarda yatmışlardır.

İşkenceleri ile meşhur Sansaryan han

İhsan Bey isimli bir zenginin mülkü olan hanı Sansaryan isimli Ermeni çiftlik kahyası ele geçirmiş, sonra da Erzurum Ermeni Mektebine vakfetmiş.  1916-1918 yıllarında İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ahmet Faruk Evner, Talat Paşa’nın iznini ve Şeyhülislam Hayri Efendi’nin  fetvasını alarak hanı istimlak ettirip, Emniyet Müdürlüğü hizmet binası haline getirmiş. Kemal Bekir, Orhan Kemal Roman ödülünü alan ünlü “Hücre 1952 ” isimli romanında Sansaryan’daki hücrede geçirdiği 56 günü anlatmıştır.

Sansaryan hanı onda önce de  işkenceleri ile ünlenmişti. Yakın tarihimize “Tabutluklar” adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı işkence odalarında Türkçülük davası sanıklarına yapılan işkencelere örnek olarak Alpaslan Türkeş, anılarında şunları söylemektedir; “Acımasızca parmaklarımdan birini yakalayıp, tırnağımı çektiler. Aslında, ben o görevlilere acıyordum. Yönetim, bizi faşistlikle suçluyor ama, tüm faşizan yöntemleri kendileri kullanıyordu. İçimden bu da geçer yahu, diyordum. Memurların gözü bir şey görmüyordu”.

Reha Oğuz Türkkan ise şunları anlatıyor: ‘‘Koğuşta yatağımın karşısında Alparslan Türkeş, yan tarafında da Prof. Zeki Velidi Toğan vardı. Bu büyük nimeti, aylarca Toğan Hoca’nın derin bilgisinden bir öğrenci gibi yararlandım. Türkeş daha sükuti idi.’’

Türkkan, ‘Alparslan Türkeş’in tırnakları söküldü mü?’ sorusuna ise şöyle yanıt veriyor…

‘‘Bana anlattığına göre, ilk tutuklandığında kerpetenle bir polis işe başlamış, fakat komiser, asker üniformalı oluşuna işaret edip durdurmuş’’

Türkçülük günü

Nihal Atsız’ın “Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı hainleri ayırdığı” gün olarak kabul ettiği 3 Mayıs daha sonraki yıllarda Türkçülük Günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

İsmet İnönü’nün Milli Şef dönemi böyle adaletsizlikler ve istibdatla doluydu. İktidarını 1950 ye kadar sürdürebilmiş, baskılarından yılan halk onu demokratik yolla görevden almıştır.

Ekmeleddin İhsanoğlu

20 Temmuz 2014 tarihinde Adnan Menderes, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan’ın yanyana olan mezarlarını ziyaret eden Cumhurbaşkanı adayı Prof Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu “Adnan Menderes ve arkadaşları olmasaydı Türkiye hiçbir zaman diktatöryadan, mutlakıyetten ve totaliter rejimlerden kurtulamazdı. Onların sayesinde biz demokrasi mücadelesi veriyoruz” demiştir. Peki bunları neden söylemiştir?

Sorunun cevabı yukarıda anlatılan davada yargılananların arasında bulunan,  Ekmel beyin eşinin İnönü döneminde diktatorya, mutlakiyet ve totaliter rejimden zarar gören amcası Said Bilgiç.

Said Bilgiç o sıralarda Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı  idi. İddiaya göre o Nihal Atsız, Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel  ile birlikte 2 Mayıs 1944 günü bir nümâyiş tertibine karar vermişler. Aynı gün Cebbar Şenel ile birlikte onbeş kadar genç Samanpazarı Set üstündeki parkta toplanarak bir eve gitmişler, nümâyişin nasıl icrâ edileceğini kararlaştırmışlar. Gösteriden sonra tutuklanıp İstanbul’a götürülmüş, Sansaryan han’da sorgulanmış. Bilgiç, sonunda beraat etmiş ama dönerken 1.5 yıl süren sıkıntılı zindan günlerinin hatırası olarak beraberinde, ömür boyu çekeceği ve ölümüne sebep olacak olan nefes darlığı hastalığını da getirmiş. Bilgiç, 1950 yılında yapılan genel seçimlerde DP’den Isparta milletvekili olarak,  1960 yılına kadar bulunacağı parlamentoya girmiştir. Yani Ekmel bey’in bahsettiği Adnan Menderes’in arkadaşlarından biriydi.

Bülent Pakman. Temmuz 2014. izin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_1345Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Yurdum içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | 1 Yorum

Karay/Karaim Türkleri

737px-HazarlarHazar Devleti

Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında Hanlık/Devlet kuran Türk halkları birliğidir. Hazar tek başına bir kavim adı olmayıp Ön Bulgarlar, Sibirya Sabar (Sabir, Suvar) Türkleri ve Batı Göktürk boyları topluluğudur. Bulgarlar gibi Hun birliği içinde yer alan ve bu birliğin dağılmasının ardından Göktürk Devleti’ne tâbi olan Hazarlar, 558 yılında bu devletin batı kolu şeklinde Hazar Devleti’ni kurdular. Hazarlar Kuzey Kafkasya’daki hâkimiyetlerini pekiştirdikten sonra Persler ve Bizanslılar üzerine akınlar yapmaya başladılar. 630 yılında Doğu Göktürk Devleti dağılınca bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Batı Karadeniz kıyılarına kadar ilerlediler, Hazar denizine adlarını verdiler.

Önceleri Gök Tanrı ve Türkün doğa felsefesinin yansıması olan Şaman inancına sahip olan Hazarlar 740 lı yıllarda Museviliğe geçtiler. Museviliği benimseyen ilk ve tek Türk Devleti oldular. Doğudan gelen Peçenekler sebebiyle zayıfladılar, Kiev Knezliği tarafından 1048 de tamamen yıkılmalarından sonra diğer Türk boylarına karıştılar, bir kısmı Doğu Avrupa’ya, Kırım’a dağıldılar.

Karay (Karaim)

Dağılan Hazarların bir boyunu Bahçesaray’daki Kırk Yer Kalesi-Çufut Kalesinde küçük bir prenslik kuran Karay (çoğulu İbranice Karaim – Karaylar demektir) Türkleri teşkil eder.

İsrailoğullarının dini Museviliğin on iki mezhebi vardır ve bu mezhepler, Nuh peygamberin oğlu “Sam”ın torunlarından Yehuda’nın oniki oğlunun kabilelerine ait mezheplerdir. Bütün dünyadaki Yahudilerin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin bu oniki kabileden geldiğine inanılır. Macaristana göç eden nesilden gelen Hazar Türkü asıllı, Yahudi yazar Arthur Koestler “Onüçüncü Kabile” adlı kitabında Doğu Avrupa (Aşkenazi) Yahudilerinin Türk kökenli Hazarlar olduklarını yani Onüçüncü bir kabileden geldiklerini öne sürer.

Kırım Hanlığı zamanında Karaimler Hanlığa bağlanmış ancak kendi yerel yönetimlerini korumuşlardı. Rus İmparatorluğu döneminde de iç işlerinde yönetim ve inaçlarını korudular. Sovyet döneminde ise inanç ve yönetim sistemleri imha edildi. Dinleri, dilleri yasaklandı. Zorunlu göçlerle nüfus eridi onda bire kadar düştü.

İnançları

Karay İbranicede “okuma bilen, okuyan” anlamına gelir. Tevrat’tan sonraki dönemde hahamların geliştirdikleri hukuk ve tefsirlere göre yazdıkları ve Tevrat’a ekledikleri Kudüs ve Babil Talmut’unu tanımamaları, sadece Tevrat’a bağlı kalmalarından dolayı Karaylar” yani “Tevrat’ı okuyanlar” adını alarak ayrı bir cemaat oluşturmuşlardır. Temel olarak “On Emir” i esas alıyorlar. Diğer Musevilerden bu ve diğer bakımlardan çok farklıdırlar. İbadetlerini ”Kenesa” (Knesa-Kenessa, Kinessa) adı verilen ibadethanelerinde yaparlar. Ayinlerinde ey İsrailoğlu demez, Ay Karayoğlu derler. İbadetlerinde Karay Türkçesi konuşurlar. Allah’ın adına Yehova yerine “Tengri” veya “Alla” derler. İbadethaneleri Kenesalarına ayakkabılarını çıkararak girerler. Abdeste benzer şekilde ellerini yüzlerini yıkarlar, ellerini açarak dua ederler ve yüz sıvazlarlar. Kendilerine özgü kıyam, rüku ve secdeden oluşan bir tür namaz kılarlar. Ayakta ve yerde oturarak dua ederler. Ayrıca Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul ediyorlar. Kırım’da bulunan “Baltatiymez” (balta değmemiş) mezarlığın da eski Türk dini Şamanizme benzeyen unsurlar bulunuyor.

Karay Göçleri

1370 yılında toprak işleyecek nüfustan yoksun Litvanya Prensliği bir Karay boyunu hem zorunlu hem de geniş ayrıcalıklar tanıyarak Polonya ve Litvanya’ya yerleştirir. Litvanya kalesini savunmak için Kırım’dan gelen Karaylar yaklaşık 600 yıldır Trakay’da yaşıyor. Bugün Litvanya’nın milli azınlıklarından biri olan topluluk kültürünü ve dilini korumak için büyük çaba göstermektedir.

Romanya’ya göçen bir başka Karay boyu ise Fatih Sultan Mehmet tarafından yine nüfus ihtiyacıyla İstanbula getirilir. Karay Türkleri Eminönü ve Karayköye (günümüzün Karaköy’ü) yerleştirilirler. Usta oldukları bina yapım ve onarımın mesleklerini İstanbul’da da sürdürürler. 1560 yıllarında Eminönü’ndeki yeni Cami’nin yapımında da çalışan Karaim Cemaati başka Yahudi cemaatlerininde yaşadığı Hasköy’e yerleştirilirler. Hasköy’de yapılan Karay mabedine (Kenesa) Karaköy ve Eminönünde yaşayan diğer Karaim Cemaati mensupları da gelmekte idi. 1918 yılında çıkan yangından sonra Karaimler Hasköy’den de uzaklaştılar. Geriye bir tek mezarlıkları ve Knessaları kaldı. Hasköyde ayrıca Bizans döneminden kalma Kadoş be Kuşta Bene Mikra adında bir sinagogları vardır. Sinagog 1536’da büyük bir onarımdan geçmiş ve sonrasında 1800’de yeniden inşa edilmiştir. Cemaat mensubunun Karay sayılabilmesi için hem annesi hem de babasının Karay olması gerekiyor. Türkiye’de Sefaradla, Polonya ve Litvanya’da Aşkenazi ile evlenenlerin çocukları “iki din birleşmez” gerekçesiyle Karay sayılmıyor. Bu ayrıca daha iyi koşullarda yaşamak için yurt dışına göçler nedeniyle günümüzde sayıları 40-50 kişiye düşen çok küçük bir Karay topluluğu hala Hasköy’de yaşamaktadır ve sadece Bayramlarda ibadethanelerinde ayinlerini yapmaktadırlar. İlginç bir ayrıntı Türkiye’deki Karaimler 6-7 Eylül olaylarından etkilenmemişler, çünkü yabancı olarak görülmemişler.karaim kabristanı

İsrail Yahudileri Karaylara “Kuzeri” demiştir. Türk Musevi Cemaati’ne mensup bazı kişiler Karayları Yahudi olarak kabul etmiyor. İki din karışmaz gerekçesiyle birbirleri arasında evlilik yapmamışlar.

Cumhuriyet devri yazarlarından Refik Halit Karay da Karay Türklerindendir. Atatürk 1934 yılında yapılan Türk Dil Kurultayı’na Karaim Türklerini de çağırmıştı.

Türkiye dışındakiler

Türk Karayları, Mısır’da yaşarken 1948’den itibaren İsrail’de Ramleh civarına yerleştirilen 20 bin nüfusa sahip Karay topluluğu ile kendilerini pek aynileştirmezler. Zira coğrafya ayrıdır, dil ayrıdır, tarihi oluşum ayrıdır. İsrail dışındaki Karay nüfusu bu nedenle 15-20 bin kadar olarak kabul edilir

Başta Bahçesaray’daki Mangup Qale-Çufut (Çift) Qale olmak üzere Kırım’da çok sayıda anıtları bulunan Karaylar günümüzde Türkiye dışında, A.B.D.’de, Kırım’ın Gözleve/Kezlev kasabasında (800), Polonya’da Varşova’da, Litvanya yakınlarında (50), Krakov’da (650), Litvanya’da (50), Vilnius’da (1380), Trakay’da (650), bir miktar da Dağıstan’da yaşamaktalar. Kökten olanların yani anne babası Karay olanların sayısı ise çok az. Varşova’da 10 dan fazla. Varşova’da ibadethaneleri yoktur ama büyük bir mezarlıkları vardır. Litvanya’da ilk Kenesa 15. Yüzyılda yapılmış olup bu ibadethane Trakai kasabasının ana caddesi olan Karaim Caddesinde bulunmaktadır. İlk olarak ahşaptan yapılan Kenesa, birçok kez yanmış ve tahrip olmuştur. Bugün kullanılan Kenesa ise 19. Yüzyılda inşa edilmiştir. Litvanya’da Karaimler, yakın akrabaları olan Karaçay, Tatar ve Nogaylar gibi Türk boyları ile folklor, yemek, şiir, hikaye, evlenme, doğum gibi halk kültürü alanında benzerlikler göstermektedir.

Karay Türkçesi

Karayların konuştuğu dil Karay (Karaim) Türkçesi olup Kıpçak dil grubuna dahildir. Günümüzde Birleşmiş Milletlerin koruması altındaki dillerdendir. Karay Türkçesinin Litvanya’da konuşulan Troki (Trakay), Kırım’da konuşulan Kırım ve Polonya’da konuşulan Haliç-Lutsk şeklinde üç ağzı bulunmaktadır. Karay dilinin, Karaçay, Kırım Tatarcası, Nogay gibi öteki Kıpçak Türkçe lehçeleri ile birçok ortak özelliği vardır. Bu lehçeleri konuşan topluluklar dil dışında ortak gelenekler, öyküler, masallar, koşuklar, yemek adları gibi özellikleri de paylaşırlar. Karay kültüründeki bu Kıpçak Türk karakteri Güney Rusya’da Deşt-i Kıpçak yani Kıpçak Stepleri denilen bölgede yaşamış Karayların atalarının Türk olduğu, Türkçe konuşan diğer halklarla karışmış olabileceklerini göstermektedir.

Günümüzde Karay Türkçesini konuşanların sayısının 5000 dolayında olduğu sanılır. Günlük konuşmada kullananların sayısı Litvanya’da 50, Kırım’da 8 dir. Kırım’da bugün yok olmuş olan Karay dilini, son yıllarda gençler arasında kitaplardan öğrenerek yaşatmaya çalışanlar vardır. Litvanya’da 1988’de kurulan Litvanya Karay Kültür Derneği desteğiyle Karay dili ve kültürü yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Karaim Mutfağının Özellikleri

Genelde etli ve hamur işi yemeklerden oluşan Karaim mutfağı özelliklerini günümüze kadar korumuştur. Litvanya Karaimler’inin en popüler yemeği Kıbın’dır. Kıbın; mayalı hamurdan yapılan, fırında pişirilen, hilal şeklinde olan kuzu veya dana etli bir börek türüdür. Karaim yemek kültürü “Kıbın” haricinde köbete (göbete), hamur dolma, yazma, künnün ası (günün aşı), cabanın kavurma (çoban kavurma), canaç (çanak), zabsalar canaçta (sebze güveç), balık yapragında (yaprakta balık), patlıjan dolması (Patlıcan dolması), tutmaç, köy aşı gibi Türklere aşina gelen birçok yemek çeşidini içermektedir.

Jozifas Firkovicius (Litvanyalı Karay- Hazan [Din adamı])

“Biz Litvanya Karaylarıyız. Litvanya Karayları, Kırım’dan esenlikle gelmişler. Bizim atalarımız Hazarlar ve Kıpçaklardır. Karayca konuşuyoruz. Dilimiz Türk dilidir.”

Anna Akbike (Polonyalı Karay-Türkolog)

“Küçük halkımız ihtisaslı Türkolog diyebiliriz. En sevdiğimiz meslek Türkolog olmak. Sanırım 19 yy’ın sonlarına doğru dini kimlik daha geri plana alınarak daha çok vurgu etnik kimliği daha ön plana çıktı. Ve o zamanlar Türklere, Türklüğe daha çok büyük ilgi duymaya başlandı.”

Vladimir Örmeli (Ukrayna Karayları Başkanı)

“Baltatiymez Türkçe’ye çevrildiğinde balta değmemiş anlamına gelmektedir. Mezarlıkta kayın ağaçları bulunmaktadır ve bu ağaçlara dua etmekteyiz. Her bir soyun kutsal kayın ağacı vardır. Mesela bizim soyumuzun kayın ağacımız var. Biz oraya gidip dua ediyoruz. Bu ağaçlar kutsal olduğu için dalları koparmak bile yasaktı. Ağaçların dipleri dairelenmiştir ve bu daireler güneş anlamına gelmektedir. Taşların üzerindeki baskılar solar yazısıyla yazılmıştır ve bütün Türk halklarına aittir bu baskılar. Bildiğiniz gibi Evliya Çelebi bu mezarlık hakkında bir çok yazı yazmıştır.”

Kırımçaklar

Kırımçaklar Türk dünyası içerisinde Musevi olmaları yönüyle Karaim Türkleriyle birlikte dikkat çekmektedirler. Kırımçakların, Karaimlerle birlikte Kırım’da yaşamaları sebebiyle birbirleriyle karıştırıldığı görülür. Kırımçakların, Kırım’da ortaya çıkması hakkında farklı teoriler vardır ancak dil, adet, gelenek, görenek, kıyafet ve yaşayış açısından Türk oldukları kabul edilmektedir. Kırımçakların dilleri, Türkçenin Kıpçak grubuna girmekte olup Kumuk, Kırım Tatar ve Karaim dillerine yakındır. İnançlarında Karaylar gibi Türk unsurları ile karşılaşmak mümkündür. Örneğin dini metinlerde ve ibadetlerde ilahın adı “Tengri” olarak kullanılmaktadır. Ancak Karayim Türklerinin aksine, kitap olarak Talmud’u da benimserler. En büyük cemaatleri Karasu nehrinin sol kıyısına yerleşmiştir. Bu yer “Kırımçak tarafı” olarak adlandırılmaktadır. 2. Dünya savaşı sırasında nüfusunun % 75’i olan 6.000 Kırımçak Naziler tarafından öldürüldü. Sovyet hakimiyetinin geri dönmesiyle yanlışlıkla Kırım Tatarları ile birlikte Orta Asya’ya sürüldüler. 2000 yılındaki verilere göre eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan 2.500 Kırımçak’ın yarısı Kırım geri kalanları ise Gürcistan, Rusya ve Özbekistan’da yaşamaktadır. ABD ve İsrail’de yaşayan Kırımçaklar da vardır.

Kaynaklar:

İlber Ortaylı. 10.4.2010 http://cadde.milliyet.com.tr/2010/03/30/YazarDetay/1223372/bu_savasta__600_bin_asker_oldu

Karaylar. Dr. Elnur Hasan Mikail http://www.turansam.org/makale.php?id=1783

İstanbul’da Bir Semte İsmini Veren Yahudi Türk’ler. Cengiz Özdemir. Kültür İstanbul. 27.04.2011. http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/04/istanbulda-bir-semte-ismini-veren.html

Türk kavimlerinde Hıristiyanlık ve Musevilik. Bülent Pakman. Haziran 2014.  http://wp.me/PAexV-4D9

Kırımçaklar kimdir? Ünver SEL. Kalgay dergisi. http://www.kalgaydergisi.org/index.php?sayfa=dergiicerik&sayi=25&kod=421

Türküz, Museviyiz, Yok Olmak Üzereyiz. Artanç Savaş. 13.01.2011. http://otuzsaniye.wordpress.com/2012/01/13/turkuz-museviyiz-yok-olmak-uzereyiz/

Litvanya’da Tatar-Karay İzleri ve seyahat izlenimleri. Prof. Dr. Mustafa Sunu. 8 Ağustos 2013. http://www.son.tv/haber-199261

Karaylar. Vikipedi tr.wikipedia.org/wiki/Karaylar

Kırımçaklar Vikipedi. tr.wikipedia.org/wiki/Kırımçaklar

Özü Türk Belgeseli. Bölüm 1 ve 2 Karaylar.  TRT 2. http://www.ozu-turk.com/karaylar.htm

Bülent Pakman. Temmuz 2014. Güncelleme Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_1345Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Ermenistan Rusya’ya teslim

Rusya, Güney Kafkasya devletleri ve Ukrayna’nın NATO ile ilişkilerinden ve AB’nin Doğu Ortaklığı programından tedirgin olmakta, Çin’in Orta Asya’da artan ekonomik ağırlığından kaygı duymaktadır. Rusya eski Sovyet coğrafyasında Batılı ülkelerin ve Çin’in nüfuzunu dizginlemek için eski Sovyetler birliğini başka şekilde yeniden kurmak ve bölge liderliğini tekrar elde etmek amacıyla önemli bir proje geliştirmiştir. Proje ilk aşamada eski Sovyetler Birliği ülkelerinin Gümrük Birliği, nihai aşamada Avrasya Ekonomik Birliği içerisine alınmalarını öngörmektedir.

Bu çerçevede 19 Aralık 2009’da Kazakistan’ın Almatı kentinde Rusya, Belarus ve Kazakistan arasında Gümrük Birliği tesis edildi. Bu birlik üye ülkelerin, kendi aralarındaki ticarette gümrüklerini sıfırlarken, üçüncü ülkelere yönelik de ortak bir tarife belirliyor. Devamında 29 Mayıs 2014’te imzalanan Avrasya Ekonomik Birliği anlaşması, Rusya, Belarus ve Kazakistan parlamentolarında oylandıktan sonra 2015 de yürürlüğe girecek. Bu anlaşma ile üye ülkeler arasındaki gümrük vergileri kalkacak ve ticaret hacmi genişleyecek.

Ermenistan, Kırgızistan, Tacikistan Avrasya Ekonomik Birliğine girmeye niyetliler. Kırgızistan Gümrük Birliği’ne girmek için talepte bulundu. Ermenistan ise girmek üzere. Türkmenistan, Gürcistan ve Moldova birliğe katılmayacaklarını beyan ettiler. Özbekistan’ın durumu belirlilik kazanmadı. Son gelişmelerden sonra Ukrayna’nın katılımı da artık mümkün görülmüyor. Azerbaycan’ın aralarındaki savaş hali devam ettiği sürece Ermenistan’ın girme aşamasında olduğu bu Birliklere katılması olası değil. Azerbaycan, işgal edilen topraklarını geri almasına engel olacağı düşüncesiyle, AB’nin Doğu Ortaklığı’na da şimdilik katılamıyor.

Ermenistan’ın üye olmasıyla Dağlık Karabağ topraklarının da Birliğe dâhil olacağına dair Kazakistan’ın çekincesi, geçici bir çözümle halledilince Ermenistan Gümrük Birliğine kabul edilecek. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’a göre Gümrük Birliği’ne girişle birlikte Ermeni ürünleri tüm bölgede rahat ulaşım imkânı bulacak ve ekonomik açıdan ülkenin gelişimine katkı sağlayacak. Rus petrol şirketi Rosneft, Ermenistan’a 400 milyon dolar yatırım planlıyor. Sarkisyan’a göre bir diğer kazanç da yaşam kalitesinin artacak ve iş bulmak için ülke dışına göçlerin azalacak olması. Ermenistan bu tercihiyle AB ile yürütülen işbirliği sürecini sekteye uğratmış, AB’nin Eastern Partnerhip (Doğu Ortaklığı) Vilnius zirvesinde AB ile serbest ticaret antlaşmasını imzalamaktan vazgeçmiştir.

Azerbaycan topraklarının beşte birini işgal etmiş olan Ermenistan, Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasında tesis etmeye çalıştığı güvenlik sistemi içinde yer alarak savunmasını tamamen Rusya’nın desteği ve teminatına bağlamıştır. (Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN). Topraklarında üs vererek Rus ordusunu barındırmakta, böylece silahlı kuvvetlerini gittikçe güçlendirmekte olan Azerbaycan’dan gelecek muhtemel bir saldırıya karşı caydırıcılık tesis etmektedir. Ermenistan enerji alanında da Rusya’ya bağımlıdır. Azerbaycan ve Türkiye sınırı kapalı olan Ermenistan, bölgede doğu-batı doğrultusunda geliştirilen enerji ve ulaşım hatlarının dışında kalmış ve sadece kuzey-güney hattında dış dünyaya açılabilmiştir. Ermenistan 2012 yılı verilerine göre toplam ticaretinin yaklaşık % 20’sini Rusya ile gerçekleştirmektedir. Rusya Ermenistan’ın en büyük ticari ortağı ve yatırımcısıdır. Rusya’da yaklaşık 1 milyon Ermeni göçmen işçi çeşitli sektörlerde çalışmaktadır. Ermeni işçilerin gönderdiği paralar, toplam nüfusun yaklaşık 3’te 1’inin yoksulluk sınırı altında yaşadığı ve yüksek işsizlik oranlarıyla mücadele eden Ermenistan’da ekonomiye önemli bir girdi sağlamaktadır. Ermenistan 2013 yılında toplam doğal gaz ihtiyacının % 81’ini, toplam petrol ihtiyacının % 60’tan fazlasını Rusya’dan tedarik etmiştir. Ermenistan’ın bölge için büyük tehlike teşkil eden çağ dışı Metsamor nükleer santralı dâhil olmak üzere enerji sektörü büyük ölçüde Rus şirketleri tarafından kontrol edilmektedir.

Rusya bunlara karşılık Azerbaycan-Ermenistan ihtilafında Erivan’ı desteklemekte, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını savaşarak geri alma niyetine kapalı kapılar ardında engel olmaktadır. Rusya daha da ileri giderek, yine kapalı kapılar ardında Azerbaycan’ı, AB ile serbest ticaret anlaşması imzalaması halinde, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını resmen tanımakla tehdit etmektedir. Ermenistan’a verdiği bu destek karşılığında Gümrük Birliği’ne katılmasını sağlamıştır. Bunun karşılığında Rusya Ermenistan’a ihraç ettiği doğal gazın m3 fiyatını 0.270 $’dan 0.189 $’a indirmiş, ArmRosGazprom şirketinin doğal gaz dağıtımındaki % 20’lik hissesini Gazprom’a devrettiği için Ermenistan’ın Rusya’ya olan 155 milyon dolarlık borcunun silmiştir. 2043 yılına kadar Ermenistan’ın doğal gaz ithalatında kontrol yetkisi Gazprom’da olacak, 2014-2018 döneminde Gazprom Ermenistan’a her yıl 2,5 milyar metreküp doğal gaz ihraç edecek ve 2014-2016 döneminde ülkenin gaz sektörüne 90 milyon dolarlık yatırım yapacak. Rusya böylece İran’ı Ermenistan doğal gaz piyasasından çıkarmış ve ülkedeki doğal gaz sektörünü tekeline almıştır.

SONUÇ

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Türkiye ile yakın ilişkiye giren Azerbaycan ile Turuncu Devrimle Batıya yaklaşan Gürcistan ve Ukrayna, tercihlerinin bedelini toprak kaybederek ödemişlerdir. Rusya  Kırım’ı ilhak ederek, Abhazya ve Güney Osetya’yı, Azerbaycan topraklarının beşte biri dahil olmak üzere Ermenistan’ı egemenlik alanı içerisine alarak, geri kalan eski Sovyet ülkeleri ile ekonomik açıdan bütünleşme adımlarını atarak bu hamlelere cevap vermektedir. Rusya böylece Batı karşısında öne geçmiş, Avrasya ülkelerini Batı’ya kaptırmayacağını göstermiştir. ABD ve Avrupa’nın bu duruma seyirci kalması halinde Rusya bölgedeki hegemonyasını yeniden tesis edecektir. Bir zamanlar Türkiye’yi Ermenistan’la protokol imzalamaya zorlamış olan ABD ve Batılı devletlerin yeni politika geliştirmek zorundadırlar.  Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan’ı desteklemeli, Ukrayna, Gürcistan’a askeri ve ekonomik yardım yapmalı, Doğu Ortaklığı projesini bu ülkeler yanında henüz Avrasya Birliğine girmeye karar vermemiş olan Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Moldova gibi ülkelerle de hayata geçirmeliler.

Bülent Pakman. 17 Temmuz 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets22072010407

Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Azerbaycan içinde yayınlandı | 1 Yorum