2015-2016 Umre Programı

Suudi Arabistan Umre Mevzuatına göre, umre mevsimi her yıl kameri aylardan 01 Safer’de ( bu yıl 13 Kasım 2015) başlamaktadır.

Vize ile ilgili sistemlerin açılması, gerekli bir takım hazırlıkların tamamlanabilmesi bakımından, 2015-2016 Umre Organizasyonu kapsamındaki turların takriben 13 Aralık 2015 tarihinden sonra başlayabileceği öngörülmektedir.

2015-2016 Umre Organizasyonu kapsamında, Diyanet İşleri Başkanlığı Umre Organizasyonu ile kutsal topraklara gitmek isteyen vatandaşların Umre turları başladığında İl Müftülüklerinin, Hac ve Umre Bürosuna müracaat etmeleri gerekmektedir.

2015-2016 Umre Organizasyonu, vatandaşların tercihleri de dikkate alınarak, Otel, Normal ve Ekonomik konaklama türleri adı altında; 7, 10, 12, 14, 20 ve 24 günlük süreler halinde düzenlenmesi planlanmaktadır.

2015-2016 Umre Organizasyonu fiyatları ile ilgili hususlar Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açıklandığında vatandaşlara duyurulacaktır.

Bülent Pakman. Ekim 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Reklamlar
Suudi Arabistan içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Atatürk’ün malvarlığı

Haçlıların hizmetçileri dinciler tarafından Atatürk’ün yıpratılması, Türk milletinin gözünden düşürerek defterinin dürülmeye çalışılmasının bir başka örneği Atatürk’ün mal varlığının gündem yapılması. Nasıl mı? Atatürk’ün menkul ve gayrimenkul mallarının aşağıdaki listesini vererek:

Ankara’da;
Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut ve Çakırlar çiftliklerinden meydana gelen Orman Çiftliği
Yalova’da;
Millet Çiftliği
Baltacı Çiftliği
Silifke’de;
Tekir Çiftliği
Şövalye Çiftliği
Dörtyol’da;
Portakal bahçesi
Karabasamak Çiftliği
Tarsus’ta;
Piloğlu Çiftliği
Bu yerlerdeki;
Bira Fabrikası
Malt Fabrikası
Buz Fabrikası
Soda ve Gazoz Fabrikası
Deri Fabrikası
Tarım Aletleri ve Demir Fabrikası
iki modern Süt Fabrikası
iki büyük yoğurt imalathanesi
şarap imalathanesi
değirmen
2 yağ ve peynir imalathanesi
2 tavuk çiftliği
2 özel iskele ve liman
5 satış mağazası
Çelik Fabrikası’nın %40 payı
16 traktör
13 komple biçerdöver
1 deniz motoru
5 kamyon ve kamyonet
2 binek otomobil
19 binek ve yük arabası
13100 adet koyun
443 sığır
69 at
58 eşek
2450 tavuk.

Konudan bihaber olanlar için bir kısmı milletinin ona hediye ettiği, çoğu satın alınan mülklerden oluşan bu listedeki gayrimenkuller, ilk anda şok yaratırken dinci/iftiracı takımı Atatürk işte bu malların sahibiydi, milyonerdi deyip orada konuyu kesiyor. Kanı ve imanı bozuklar ekibinin ‘yorumcular’ (!) korosu da haçlı üstatlardan meşk ettiği şarkısını söylemeye başlıyor: Vay be! Adam, neredeyse memleketin yarısına el koymuş!”. Sonuçta işin aslını bilmeyenlerin içine en azından kurt düşüyor:Atatürk de çalmış, çırpmış, malı, mülkü varmış!diye.

Gazi’nin bu malları nasıl, neden edindiğine ve ne yaptığına ilişkin tek kelime yok.

O halde bu Allahın belaları dincilerin çamur atıp kaçtığı noktadan bu mülklerin edinim konusu da dahil olmak üzere neyin ne olduğunu açıklamak her zaman olduğu gibi bu sefer de bize düşüyor.

Günümüzde Suudi Kralının sadece kendisinin 2 trilyon dolar serveti bulunmaktadır. Ayrıca bir eli yağda diğeri balda yaşıyor, kuş sütüyle besleniyor. Atatürk de yaşadığı dönemde hayatını böyle krallar gibi sürdürebilecek gücü vardı ama elbette ki öyle yapmadı, mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya da hiç ihtiyacı olmadan yaşadı.

Bunu Atatürk’ün 10 Haziran 1937 günü Trabzon’da akşam yemeği sırasında: ‘Bana bordro imzalatırlar ama ne para veren olur ne de paranın hesabını. Şu anda cebimde para yok. Benim zaten paraya ihtiyacım yok. Masrafım da yok. Bana milletim bakar.” demesinden de anlamak mümkün. Atatürk Suudi kralı gibilerinin tam tersine, saygınlıkta ve sevilirlikte bir liderdi. Atatürk’ün beş parası, yatacak yeri olmasaydı bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçekti.

Atatürk’ün geliri

Cumhurbaşkanlığı aylığı ve ödeneği, 1927’ye kadar ayda 5000 lira maaş, 7000 lira ödenekti. 1927’de bunlara, genel bir yasa ile ve “pahalılık zammı” adı ile 2480 lira eklendi. 1927 ve 1928’de bu gelirinden ayda 453 lira, 1929 ve 1930’da 724 lira, 1931’de de 1293 lira vergi kesiliyordu. 1931’de kendisine net ödenen, 13186 liraydı. 1932’de çıkan bir yasa ile, yüksek maaş ve ücretlere ağır vergi konuldu. Buna göre Atatürk’ün maaş ve ödeneğinden kesilen vergi miktarı 5401 liraya çıktı ve aldığı ayda net 9078 liraya düştü.

1927 de askerlikten emekli oldu. Bu maaş önce 40 liraydı sonra artarak  150 liraya çıktı. Bu maaşa hiç dokundurmamış, bankada ayrı bir hesapta biriktirmişti.

Maaş dışında harcırah kabul etmiyordu. Maiyetine de harcırah aldırtmazdı. Seyahat masraflarını herkes cebinden öderdi. Atatürk’e “Pinti Mustafa” denirdi. Çünkü cebinde para olmaz, cebinde zaten olmayan parayı da harcamazdı. Günümüzde yaşanan görgüsüzlük, israf, devlet parasının, malının talanının tam tersini yaşamaktaydı.

Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün, Dolmabahçe sarayının tüm masrafları Atatürk’ün maaşından ödenmekte, Köşkün içinde ve dışında çalışan tüm köşk görevlilerinin öğle yemekleri ile köşk içinde çalışanların sabah ve akşam yemekleri tabldot olarak Atatürk tarafından karşılanmaktaydı. Köşkün günlük yemek mevcudu, konuklarla birlikte 90-100 kişiyi buluyordu.

Atatürk Cumhurbaşkanlığı maaşlarını ayrı bir hesapta tutturuyor,  çiftliklerine, Çankaya’nın Dolmabahçe sarayının tüm masraflarına, tren dışındaki seyahat giderlerine ve yardımlara harcattırıyordu.  Mesela çocuklarını okutan ve maaşından başka geliri, yan geliri olmayan İnönü ailesine, özellikle Başbakanlıktan ayrılmasından sonra maaş almadığı için, her ay maaşından 2000 lira yardım olarak ödettiriyordu, aynı şekilde sağlık bakanlığından ayrıldıktan sonra maaşsız kaldığı için Refik Saydam’a  her ay 500 lira, geliri olmayan kardeşi Makbule hanım’a her ay 200 lira, Bülent Nejat Hanım’a 100, Fahima Nejat hanım’a 100, özel hafızı Yaşar Okur’a 100, yüzbaşı Hüsnü Erkin’e 100 lira maaşından aylık parasal yardım yaptırmaktaydı.

Yalancı dincilere göre Atatürk’ün zaten mirasını bırakacak kimi kimsesi yokmuş, zaten herşeyi devlete kalacakmış, o yüzden varlıklarını devlete bağışlaması göz boyamaymış. Bu tamamen yalandır. Evet, Atatürk’ün annesi, babası ölmüştü, eşi yoktu, çocuksuzdu ancak kız kardeşi Makbule Hanım hayattaydı mevcut yasa gereği mirasçısıydı. Atatürk istediği kadar vasiyet yapsa da bir miktar varlığı kızkardeşine kalacaktı. Bu yüzden bu pay için özel kanun çıkartarak kardeşinin Atatürk’ün maaşlarından biriken parası ile kardeşine alınacak bir ev dışında hiçbirşey edinmemesini sağlamıştır. Neden? Çünkü üzerindeki gayrı menkulleri milletin malı olarak kabul etmektedir ve aslında çoğu milletin parasıyla edinilmiştir. Devletin verdiği ve harcamadığı maaşını bile milletin parası olarak mütalaa etmektedir. Hiç ticaret yapmamış olması da dahil bütün doneler onun mal, mülk ve paraya meraklı olmadığına işaret etmektedir.

Atatürk  kendi el yazısıyla ve noter huzurunda vasiyet hazırlamıştır. Ayrıca bu hususta yazılı talimatlar da vermiştir. Atatürk, kendi parasından sadece kimseye muhtaç olmadan oturması için kızkardeşi Makbule Hanım’a Ankara’da bir ev, yine kimseye muhtaç olmadan oturması için bir ev de Fevzi Çakmak Paşa’ya alınmasını istemiştir. Fevzi Çakmak Paşa’nın evi, Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü tarafından elinden alınmıştır. Atatürk’ün ölümünden bir süre önce bu ikisi dışındaki tüm varlığını millete, kamu kuruluşlarına bağışlamış ve bağışların resmi tescilleri bizzat Atatürk nezaretinde yapılmıştır. Bankada kendi özel maaş hesabında biriken 73 019 lira parası vasiyeti üzerine CHP’ye devredilmiştir.

Hindistan’dan gelen paralar

Günümüzde daha çok Pakistan’da ve Bangladeş’te kalan, o zamanki Hindistan Müslümanlarının Emir Ali başkanlığında Hint Hilafet Komitesi (İndian Committee of the Caliphate) aracılığıyla topladıkları ve Kurtuluş savaşına yardım olarak gönderdikleri 675 bin liranın 500 bin lirasını Atatürk Kurtuluş savaşında Büyük Taaruz öncesinde orduya göndermiştir. 110 bin lirasını ise Yunan’ın Büyük Taaruzdan kaçarken yakıp yıktığı camilerin ve binaların tamirine tahsis ettirmiştir. Bazı camileri kendi parasından tamir ettirmiş, mesela Eskişehir Mihalıççık camiine şahsi hesabından 5 bin lira yardım göndermiş ve bunları gizli tutmuştur. 1935 yılında Tokyo camii yapımına da aynı şekilde yardım ettiği bilinmekte. Bunların belgeleri nerede diyenlere sormak lazım. Banka hesabından alenen yapılan resmi ödeme banka arşivlerinde bulunmaktadır, nitekim bir araştırma kapsamında hepsi incelenmiş ve yayımlanmıştır. Ayrıca bütün bunlar Ali Metin Çavuş gibi talimat verdiği adamlarının ve yakınında olanların hatıralarında da açıklanmaktadır.

Hint Hilafet Komitesinden gelen 675 bin liranın bir yere tahsis  edilmemiş 65 bin lirası ile yine Hint Müslümanlarından gelen 380 bin lirayı, yani toplam 445 bin lirayı Bakanlar Kurulu Atatürk’e vermek istemiştir.  Atatürk bu parayı  Hint Hilafet Komitesi dışında yine Hindistan’dan başka yardımlarla birlikte Atatürk’ün maaşı dışında Osmanlı Bankasında tutulmakta olan ayrı bir hesaba aktartmış, Atatürk bu hesaptan kişisel hiçbir harcama yapmamıştır.  Bu hesaptan 120 bin lira, aşağıda açıkladığımız amaçla, yukarıda listesi verilen çiftliklerin alınmasına harcanmıştır. Celal Bayar ile istişare ederek kalan 325 bin liranın 250 bin lirası ile İş Bankasını kurdurtmuştur. Son kalan 75 bin lirayla yatırım olarak İş Bankasının hisse senedini aldırtmıştır. Atatürk vasiyetiyle bu hisse senetlerinin mülkiyeti ve yönetimini CHP’ye, kar payının alımını ise Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna bırakmıştır. Böylece bugüne kadar bu hisse senetlerinin kar paylarından tek kuruş CHP’nin kasasına girmemiştir.

Neden çiftlikler?

Atatürk Orman Çiftliği

Atatürk Orman Çiftliği

Atatürk’ün üzerinde görünen gayrimenkullerinin çiftliklerden oluşmasının sebebi vardı. Atatürk yokluk, yoksulluk ve parasızlık içinde bir Kurtuluş Savaşı verip, ardından yeni bir devlet kurmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için, hem o zamanki halka, hem gelecek nesillere örnek olması amacıyla örnek tarım, hayvancılık ve sanayi projeleri geliştirmiştir. Türkiye’nin kalkınmasının köyden, köylüden başlatılması gerektiğine inandığı için “Köylü milletin efendisidir” demiş ve bu doğrultuda köylüye örnek oluşturmak amacıyla modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinin uygulandığı örnek çiftlikler kurmuştur. Yani Atatürk’ün parasını vererek çorak, bataklık, kullanılmadığı için değersiz olduğundan ucuza aldığı çiftliklerden amaç bu çiftlikleri işletip para kazanmak değil, bu çiftliklerde modern tarım, hayvancılık ve hatta sanayi uygulamaları yaparak Türk halkına Türk köylüsüne örnek olmaktı. Atatürk, Anadolu’nun her yerinde tarım ve hayvancılık yapılabileceğini göstermek için önce Ankara’nın en bataklık, en kötü yerinde, ziraatçilerin burada ağaç falan yetişmez dedikleri yerde Gazi Orman Çiftliği’ni kurdurarak işe başlamıştır. Bu işle bizzat ilgilenmiş, çiftlik inşası sırasında fırsat bulabildiğinde çiftliğe giderek çalışmaları çok yakından izlemiştir. Daha sonra da Yalova, Mersin gibi birçok yerde birçok araziler edinip örnek çiftlikler kurdurup işletmiştir. Buralarda tarım ve hayvancılık yaptırmış, fabrikalar kurdurmuş, hatta biyoyakıt kullanımı konusunda bile çalışmalar yaptırmıştır.

Atatürk, bu örnek çiftliklerin, hem modern tarım, hayvancılık ve sanayi yapılan yerler olmasını, hem de ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir.

Atatürk, her konuda olduğu gibi tarım, hayvancılık, sanayi ile iç içe geçmiş yeşil bir çevre konusunda da milletine örnek olmak istemiş, bu konuda da milletine elle tutulur bir şeyler bırakmak istemiştir.

Bu amaçla örneğin Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği’ne her yıl 50.000 ağaç diktirmiştir. Milletine doğa ve ağaç sevgisi konusunda örnek olmak için Yalova Çiftliği’ndeki köşkünü, sırf yanındaki bir çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtarmak için, altına ray döşetip birkaç metre kaydırmıştır. O günden sonra bu köşkün adı “Yürüyen Köşk” olmuştur.

Atatürk, ölmeden önce de gözü gibi baktığı çiftliklerini, içindeki mal varlıklarıyla birlikte milletine bağışlamıştır. Çiftliklerini “zarar ettikleri için hazineye bağışladığı” iddiası kocaman bir yalandır, eğer böyle bir durum söz konusu olsaydı bağış işlemi Haziran 1937’de değil çok daha önce yapılırdı. Gerçek tamamen farklıdır. Bu çiftlikler yukarıda açıklandığı gibi 120 bin liraya kurulmuş, 13 yıl çalıştırıldıktan sonra değerleri 1 milyon liraya yaklaşmıştır.

Atatürk’ü düşünün! Bütün ömrü milleti için mücadele etmek uğrunda cephelerde geçmiş. Önce emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle, sonra da kendi ifadesiyle“kavrama sınırları biten” bazı arkadaşlarının muhalefetiyle, değişime karşı gelen kitlerle mücadele ederek tam bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi ne yapsın malı mülkü? Gittiği her yerde zaten krallar gibi ağırlanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Hiçbir yerde kendisine para ödetilmemektedir! En güzel köşklerde, evlerde yatırılmaktadır. En güzel yiyecekler ikram edilmektedir kendisine! Milletinin kalbinde çok özel bir yeri olan Atatürk, üstelik çocukları, yakınları da olmadığına göre bu Çiftlikleri, malı, mülkü ne yapacaktır? Tabi ki milletine, milletini kalkındırmak için kurduğu Halk Partisi’ne (partinin parasal menfaat edinmesini engelleyerek), yine milletinin tarihini ve dilini araştırması için kurduğu Tarih ve Dil Kurumlarına bırakacaktır. O da öyle yapmıştır. Yani, yalan makinesi bir güya tarihçinin “Atatürk çiftliklerini İsmet İnönü’nün zoruyla hazineye bağışladı” iddiası yok hükmündedir.

Neden üzerine almış?

Atatürk bu çiftlikleri sonradan kamu mülkiyetine aktarmak üzere “emaneten” üzerine almıştır. Nitekim hayattayken herşeyi devlete devretmiştir. Devlet bütçesi ile ilgili bürokratik sebepleri yanında çiftlikleri bizzat yönetebilmeyi amaç edinmiştir. Bu sayede çiftlikler, günümüzde özel ödenek, döner sermaye  türünden devlet bütçesinden bağımsız ve devlete yük olmadan işletilmiş, geliştirebilmiştir. Aslında özel ödenek dediysek bu sadece ödenek açısından geçerlidir. Hiçbir örtülü, saklı-gizli tarafı yoktur. Finansman kaynağı, gelir giderleri banka hesaplarında açık olarak bellidir.

Çiftlikleri hangi kurum daha iyi işletir?

Atatürk Orman Çiftliği

Atatürk Orman Çiftliği

Atatürk, bu çiftlikleri mezara götürmeyecekti herhalde! Bu çiftlikleri ne amaçla kurup, ne amaçla işlettiğini de bildiğimize göre Atatürk, tabi ki bilerek, isteyerek ve hatta önceden planlayarak bu çiftliklerini ölmeden önce milletine bağışlamıştır! Bu sırada tabi ki İsmet İnönü başta olmak üzere yakın dostlarıyla bu konuyu konuşmuştur. “Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak, çiftlikler geliştirilerek işletilir ve millet bu çiftliklerden daha iyi yararlanır? sorusuna yanıt aramıştır. Nitekim önceleri çiftlikleri Halk Partisi’ne bırakmayı düşünmüştür. Halk Partisi’nin halkın yararına olarak çiftlikleri işletmesini planlamıştır, ama daha sonra halkın çiftliklerden daha iyi yararlanması için çiftliklerini doğrudan hazineye bağışlamayı uygun görmüştür. Çiftliğin yönetilmesi için 13 Ocak 1938’de yürürlüğe giren kanunla “Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu” kurulmuştur.

Yalan makinesi bir güya tarihçi, Atatürk’ün “Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak halkın yararına olarak daha iyi işletilir sorusuna” yanıt ararken İsmet İnönü’nün görüşü doğrultusunda karar alıp çiftliklerini hazineye bırakmasını, “Atatürk’ü İsmet İnönü ikna etti! Atatürk çiftliklerini hazineye bırakmak istemiyordu! Atatürk, çiftlikler zarar ettiği için hazineye bağışladı” biçiminde çarpıtmıştır. İşin ilginç yanı, Atatürk’e saldırmak için İsmet İnönü’yü kullanan bu bunak aslında iflah olmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır. Her fırsatta İsmet İnönü’ye saldıran bu soysuz, İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’na katılması için “bohçalanarak” Anadolu’ya gönderildiği ve son olarak İsmet İnönü’yü “cami düşmanı” olmak yalanlarıyla da bilinir.

Hazineye hediye

Şimdi de Atatürk, kurduğu ve 13 yıl bizzat işlettikten sonra hazineye devrettiğine ilişkin 11 Haziran 1937 tarihinde Trabzonda yazmış olduğu, dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından Maliye Bakanlığı’na havale edilen tarihi mektubu inceleyelim:

Başvekalete,

Malum olduğu üzere ziraat ve iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesisi etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerinin, bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müessesleri ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat, makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı zahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber, faydalı şekilde çalışmalar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temasta bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline gelmişlerdir. Çiftliklerin yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilyesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin mıntıkalarında da müessilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufum altındaki bu çiftlikleri, bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel gösteren bir liste ilişiktir.

Müktazi kanun muamelesinin yapılmasını dilerim. 11.06.1937- Mustafa Kemal Atatürk”

Liste yazının başında verdiğimiz listedir.

Atatürk’ün çiftliklerini hazineye bağışladığı bu vasiyet mektubu, Atatürk’ün “Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi”nin amaçlarını gözler önüne sermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Mektup, dikkatle okunduğunda Atatürk’ün aslında tüm Türkiye’yi ağaçlandırmayı, yeşillendirmeyi düşündüğü ve dahası tarımsal ve hayvansal üretimi arttırmayı amaçladığı görülecektir.

* Atatürk tarım ve ekonomi alanında bilimsel ve uygulamalı denemeler yapmak için değişik zamanlarda ülkenin değişik yerlerinde çiftlikler kurmuştur.

* Bu çiftliklerdeki çalışmalar 13 sene sürmüştür.

* Bu çiftliklerde, iklime göre her çeşit ürünler yetiştirilmiş, küçük büyük fabrikalar kurulmuş, makineli tarım yapılmış, bu makinelerin bir kısmı bu çiftliklerde kurulan tesislerde imal edilmiş, yerli ve yabancı bir çok hayvan ırkları üzerinde incelemeler yapılmış, civar köylerle işbirliği içinde faydalı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

* Çiftliklerin kuruldukları bölgelerdeki araziler ıslah edilmiş, düzenlenmiş ve o bölgeler güzelleştirilmiştir.

* Çiftlikler halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek temiz yerler, sağlıklı ve nefis gıda maddeleri sağlamıştır.

* Atatürk, bu çiftliklerin daha da geliştirildiği takdirde ziraat teknikleri, düzeltme, üretimi artırma ve köyleri kalkındırma yolunda çok işe yarayacaklarını belirtmiştir.

Özetle

Yediği, Çankaya’nın mütevazı  sofrasında, genelde kuru fasulye-pilav. Parası maaşından.

Kaldığı devletin tahsis ettiği Ankara’daki ikametgahı ile hastalığı sırasında kaldığı yine devlete ait Dolmabahçe sarayı. Personel masrafları maaşından.

Herkesin haberdar olduğu ve kaynaklarını bildiği, arşivlerde ekstresi belli üç  banka hesabı.

Ülkede tarımın gelişmesine önayak olmak için çiftlikler.

Bütün bunları menkul ve gayrimenku, neyi varsa milletine bağışlamış ve bunu resmen tescil ederek bu âlemden sadece kefeniyle ayrılmıştır.

Yukarıda rakamları verdik, gelirlerden, yaptığı yardımları, devletin yapması gerekirken kendi maaşından karşıladığı harcamalarını çıkın, sonunda maaşından kalan parayı bulursunuz. Ya günümüzde harun gibi gelip kısa zamanda karun olanların kendisinin, çocuklarının servetlerinin, AYAKKABI KUTULARININ bir kuruşunun hesabını vermeyenlerinkini?

Bütün bu gerçeklerden zerre kadar bahsetmeyip analarını, avratlarını, mabetlerini işgalci tasallutundan kurtaran adama nankörlük yapan/yapmaya devam eden  dünyanın en şerefsizleri, namussuzları öbür tarafa kul hakkı ile gitmişler/gideceklerdir.

Özellikle Atatürk adını taşıdığı için Atatürk’ün vasiyetine özellikle hıyanet ederek, amacı ile hiç ilgisi olmayan kullanımlara açarak Atatürk Orman Çiftliğinin içine edenler, etmeye devam edenler de buna dahildir.

Kaynaklar:

http://www.sinanmeydan.com.tr Sinan Meydan– 17 Haziran 2012 https://derinistihbarat.wordpress.com/2012/06/17/ataturkun-mal-varligi-yalanina-yanit-veriyorum-cc-smeydan/

İlim namusları işte bu kadar. Yaşar Nuri Öztürk. 21 Ekim 2012. http://www.ilk-kursun.com/haber/123957/yasar-nuri-ozturk-ilim-namuslari-iste-bu-kadar/

Atatürk’ün Geliri, Harcamasi Ve Tasarrufu. Çerez forum 14 Eylül 2006.  http://www.cerezforum.net/konu/ataturkun-geliri-harcamasi-ve-tasarrufu.1891/

Işığa Çağrı. Halk TV. 04.01.2014 Yaşar Nuri Öztürk, Sinan Meydan ve Hüsnü Mahalli https://youtu.be/YIMKyYtvnT8

Bülent Pakman. Ekim. 2015. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mehmet Cengiz

Kadim dostum, orta okuldan sınıf arkadaşım, Konyalı hemşehrim, avukat.

Özgeçmişi

image0013181949 yılında Konya’da doğdu. TED Ankara Koleji ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Üniversite öğrenciliği yıllarında öğrenimini sürdürürken işçi olarak çalıştı. İşçi örgütlenmelerinde görev aldı. Sendikacılık yaptı.

12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklandı. 3 yıl tutuklu kaldı. 1975 yılında avukatlık yapmaya başladı. Çeşitli sendikalarda hukuk müşaviri olarak görev yaptı.

1980 darbesinden sonra yeniden tutuklandı. TİKP davasından yargılandı. Yaklaşık 3 yıl daha tutuklu kaldı. 1994-1998 yıllarında Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkez yöneticiliğine seçildi ve Genel Sekreterlik görevini yürüttü.

Kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmelerine ilişkin davalarda aktif rol aldı. Sivas katliamı davasında, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı’nın katline ilişkin davalarda müdahil vekilliği yaptı.

Pir Sultan Abdal 2 Temmuz kültür ve eğitim vakfı kurucusu. Bu vakfın yönetim kurulu üyeliğini yürüttü. 2000-2002 döneminde Ankara Barosu yönetim kurulu üyeliği yaptı. Gazete ve dergilerde makale ve araştırmaları, hukuki konularda çeşitli kitapları yayımlandı. Bunlar arasında “Ermeni Sorunu” ve “Kıbrıs Sorunu” kitapları var. 40 yıldır İşçi Partisi saflarında mücadele veriyor, partinin Genel Başkan Yardımcısı.
Türkiye’nin önde gelen hukukçuları arasında

Abdullah Gül’ün kayıp trilyon davasından yargılanması için yasal süreci “özel evrakta sahtecilik ve Siyasi Partiler Kanunu’na muhalefet suçlamasıyla dokunulmazlığı nedeniyle ertelenen soruşturmanın ve kamu davasının sürdürülmesi,” talebiyle Gül’ün milletvekilliğinin sona erip Cumhurbaşkanı seçildikten bir gün sonra; 29 Ağustos 2007 tarihinde yaptığı suç duyurusuyla başlattı.

Deniz Feneri yolsuzluğu hakkında ilk kez şikayette bulunan hukukçudur. 8 Eylül 2008 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği dilekçede, Tayyip Erdoğan, Zahid Akman, Zekeriya Karaman, Deniz Feneri yöneticileri ve Almanya’daki iddianamedeki adı geçen türkü şirket yöneticileri hakkında soruşturma açılmasını talep etti. Cengiz bu suç duyurusundan 10 gün sonra yaptığı basın açıklamasında Türkiye’deki Cumhuriyet Savcıları Almanya’daki Şansölyelerin savcılarından geri kalamaz ve kalmayacak diyordu. Başvurunun ardından Deniz Feneri ve Kanal 7 binalarında arama yapılmasını sağladı. Sincan 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi, Gül’ün yargılanması gerektiğine hükmetti.

Ergenekon güya davası aslında kumpası

Yakın zamanda F-tipi örgütlenme, Cemaat, paralelciler olarak adlandırılan Fetocuların kumpasıyla açılan Ergenekon davasında avukatlık yaptı. Kumpas davalarıyla Türk askeri ve milli güçlerin hedef alındığını belirtti. Mehmet Cengiz davada şunları söyledi:
“Ergenekon soruşturmasının “baş aktörü” Tuncay Güney’dir. İddiaların temel dayanağı, Savcıların “şüpheli” olarak tanımladıkları bu kişinin “mülakat”ıdır. “1. Ergenekon İddianamesi”, onun anlatımları üzerine inşa edilmiştir. Peki, bu Tuncay Güney kimdir? Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre: “İmam Hatip mezunu olan Tuncay Güney, önce İsmailağa dergâhına yerleştirilmiş, daha sonra Fethullah Gülen cemaatine sokularak, 1989-91 yıllarında Gülen’in özel kaleminde görev yapmıştır. Güney, halen CIA’ya bağlı New York Institutes isimli kuruluşta çalışmaktadır. Güney’in, Fethullah Gülen’in Özel Kalem Müdürlüğü’nü yaptığı sırada, CLA. ve MOSSAD’ın MİT içindeki adamı olan Mehmet Eymür’e bilgi verdiği bilinmektedir. Güney, Eymür’ün başında olduğu ve sonradan lağvedilen MİT Kontr-Terör Dairesi’ne bağlıdır”.

Mehmet Cengiz Ergenekon tertibinin son dalgası “adalet operasyonu” kapsamında tutuklandı. Metris cezaevinden Silivri cezaevine nakledildi ve Ergenekon davasında avukatlık yapması yasaklandı. Cengiz, karar için “Yargı, dikensiz gül bahçesine çevrilmek isteniyor,” yorumunu yaptı. Mehmet Cengiz’in tutuklanmasına tepki gösteren Özbey, duruşma sırasında cübbesini çıkarttı ve salonu terk etti. Duruşmayı takip eden 30 avukat da Özbey’le birlikte cübbelerini çıkarttı ve salondan çıktı. Avukat Özbey, salonu terk etmeden önce yaptığı konuşmada, “Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceler bile Mehmet Cengiz’i sindirememiştir” dedi. Salonda bulunan seyirciler de alkışlar ve sloganlarla protestoya katıldı. Seyirciler, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yurtseverler çıkacak hesap soracak” ve “Biz haklıyız biz kazanacağız” sloganları atarak, sanıkların tutulduğu bölüme yöneldi. Mahkeme heyeti aldığı ara kararla 60 kişi hakkında Silivri Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Mehmet Cengiz daha sonra tahliye edildi ve cübbesini giyerek mahkeme salonuna göndü.

Sözde Ermeni soykırımı iddialarına indirdilen darbe

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları hakkındaki açıklamasında “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” dediği için İsviçre devleti tarafından yargılandı. Mehmet Cengiz bu davada Perinçek’in avukatlığını yaptı. Dava sonucu Perinçek sözde soykırımı inkar ettiği gerekçesiyle İsviçre’de mahkum edildi. Mehmet Cengiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Doğu Perinçek lehine karar vererek “soykırım”ı inkârın cezalandırılmasının ifade özgürlüğü ihlali olduğuna karar verdi. İsviçre devletinin itirazı üzerine Strasbourg’da toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 15 Ekim 2015 deki duruşmasında, İsviçre’nin itiraz başvurusunu reddetti.


Mahkeme karar gerekçesinde bundan sonra Ermeni Soykırımı iddiaları hakkında alınabilecek kararlara emsal teşkil edebilecek şu ifadelere yer verildi: Mahkememiz 1915 olaylarının Ermeniler için ne kadar hassas ve önemli olduğunun farkındadır. Ancak bu olayların üzerinden 90 yıl geçmiş olması, direkt mağdurlarının kalmaması nedeniyle zaman konusu da göz ardı edilemez. İsviçre’deki mahkemeler Ermeni olaylarıyla ilgili toplumda soykırım olduğuna dair genel kanıyı baz alarak karar almıştır. ‘Genel konsensüse’ göre karar vermek problemli bir durumdur. Mahkememiz kurban yakınlarının ve Ermenilerin onurlarının korunması için demokratik bir toplumda cezai yaptırım uygulanmasını uygun görmemiştir. Gerekçede ayrıca Ermeni soykırım iddialarının Yahudi Soykırımı ile mukayese edilmeyeceği genel kanaatin aksine görüş bildiren bir kişinin ifade özgürlüğünün kısıtlanamayacağı ve sansür uygulanamayacağı da vurgulanmıştır.
Karar Ermenistan cephesinde büyük bir hayal kırıklığıyla karşılandı. Ermenistan Adalet Bakanı Arman Tatoyan, “Mahkemeye görgü tanıklarının ifadelerini, ‘soykırım fotoğraflarını’ ve delillerini sunduk” derken Ermeni basını ‘büyük şok’ olarak nitelediği kararı kınadı. Ermenistan Halk Radyosu ‘inkar pazarlamacısı’ olarak tanımladığı karar için “Bu inkar politikasının önünü açabilir” dedi.

Kaynaklar:

ulusalkanal.com.tr

Mehmet Cengiz. Ekşi Sözlük. Haziran 2006. https://eksisozluk.com/mehmet-cengiz–1043787

Perinçek’in ‘soykırım yoktur’ zaferi. Gazete Vatan 16 Ekim 2015. http://www.gazetevatan.com/perincek-in-soykirim-yoktur-zaferi–874394-gundem/

Tuncay Güney tanık mı, sanık mı, kaçak mı? Derin İstihbarat. 5 Haziran 2012. https://derinistihbarat.wordpress.com/tag/avukat-mehmet-cengiz/

Ergenekon davası avukatı Mehmet Cengiz: Yargıtay kumpas davalarındaki gladyo tertibini kabul etmiştir. Ulusal kanal. 2 Eylül 2015. http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/ergenekon-davasi-avukati-mehmet-cengiz-yargitay-kumpas-davalarindaki-gladyo-tertibini-kabul-etmistir-h73718.html

Mehmet Cengiz’le dayanışma için 50 avukat cübbelerini çıkardı ve salonu terk etti. 7 Haziran 2010. https://www.facebook.com/notes/muharrem-ince-turk-milleti-olarak-arkandayiz/mehmet-cengizle-dayanisma-icin-50-avukat-cubbelerini-cikardi-ve-salonu-terk-etti/440398191717

Bülent Pakman. Ekim 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türkiye, Yurdum içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Suudi kadın, tacizci kocasının görüntülerini yayınladı

Suudi Arabistan’da bir kadın, eşinin evlerinde çalışan bir kadına tacizde bulunduğu anları cep telefonunun kamerasıyla görüntüledi ve internet ortamında yayınladı.

Görüntülerde, evin mutfağında çalışan kadına sarılmaya çalışan adam, kadının kendisini savunmaya çalışmasıyla geriye doğru itiliyor. Üstelik aynı anda mutfakta bir başka çalışan daha yer alıyor.

YouTube hesabı üzerinden görüntüleri paylaşan kadın, videoya başlık olarak “Bu koca için en ufak ceza; onu rezil etmek” ifadelerini kullandı.

Video internet ortamında hızla yayılırken, Suudi hukukçular görüntüleri kaydeden kadının hapisle cezalandırılabileceğini belirtti. Bir yerel gazeteye görüş bildiren avukat Macit Karuub, kadının 1 yıl hapis ve 87,214 sterlin para cezasına mahkum edilebileceğini söyledi.

ALDATMA DEĞİL CİNSEL TACİZ

Öte yandan olayın sosyal medya üzerinden duyulma şekli #SaudiWomanCatchesHusbandCheating (Suudi kadın kocasını aldatırken yakalıyor) hashtagiyle oldu. Oysa videoda bir aldatma girişimi değil, evinde çalışan kişiyi taciz eden bir Suudi erkeği görülüyor.

http://haber.sol.org.tr/dunya/suudi-kadin-tacizci-kocasinin-goruntulerini-youtubeda-yayinladi-132148

Bülent Pakman. Ekim 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Orta Doğu içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Osmanlının ocağı olsa ayakta dururdu

Prof Yaşar Nuri Öztürk’ün Ulusal Kanal TV’de 13 Eylül 2015 de Gülgün Feyman ile yaptığı Söz ve Işık programında Osmanlı ile ilgili açıklamaları:

YNÖ: Diyanet diye bir kurum var, 6 katrilyon parayı bu camilerde millete namaz kıldıran, millete değil de birkaç klşiye, adamlara maaş olarak veriyor. Bu İslam’a aykırıdır, Kur’an’a aykırıdır, insan haklarına aykırıdır, Türk Anayasasına aykırıdır, insanlığa aykırıdır ve Allah’a ihanettir bu. Maaşla birisi gelecek, namaz kıldıracak. İbadet. İbadette Peygamber fiili örnektir. Var mı Peygamberin hayatında böyle bir şey? İlk yedi-sekiz asrında İslamın var mı böyle bir şey?

1400 lü yıllarda Osmanlı getirdi bunu koydu. Osmanlı din istismarının imparatorluğudur. Riyakarlığın imparatorluğudur. İslamı zulme araç yapmanın imparatorluğudur.
Benim dedem. Dedemin kötülüklerini söylemeyecek miyim? O zaman ben nasıl Müslüman oluyorum? Dedem, amenna, tamam, iyilikleri vardır, büyüklükleri var, tamam ama bir zulüm imparatorluğudur ve İslama zulmetmenin imparatorluğudur. Öyle iylahi kelimetullahi şimdi İsla…geç ulan bunları sen kime yutturuyorsun? Sen despotik emirlerin altında inlettiğin şeyhülislamdan iki satır cihattır el cevab yazısı aldın diye bu cihat olur mu? Ne cihadı ya? Sen Balkanlardaki genç kadının göğsünü emen bebesini onun ordan alıp getirip İstanbul’da yeniçeri yetiştirme…bu hangi kitapta hangi dinde, neresi bunun cihattır?

Hazinede para bitti. Bilmem neresinin hazinesi kuvvetli oraya bir bindirme, sefer yapalım, Şeyhülislamdan fetva alın. Bu cihat mıdır? El cevab cihattır. Git paralarını al, karılarına da el koy. Sonra? Sonra bugünkü işte. Bu zulümlerin hesabı. Batarsın. Sonra bu zulümleri yaptığın insanlar bilim ve akıl değerleriyle öne geçer ve sen onlara hizmetçilik edersin. Bugün amelelik yapsın diye Avrupa’nın kapılarında sürünen kaç milyon Müslüman var? Hı? Allah adildir.
Öyle benim dedem falan değil. Geç bunları ya. Bir Kur’an mümini bunu der mi? Dedenin neyi varsa söyle kardeşim. Söyle. Osmanlı’nın dininde Kur’an’dan bir şey var mı? Var mı?
Halil İnalcık Hasbahçeleri yazdı. Allah eline, yüreğine, koluna sağlık versin. Büyük insan, büyük alim. Tarihçilerin bugün en büyüğü, dünyanın ittifakıyla. Hasbahçeleri..Hasbahçeler ne biliyor musunuz? Osmanlı düzeninde padişahların ve çevresinin, saray kodaman erkanının eğlenceleri. Bunlara Osmanlı bütçesinden korkunç bir para gider. Ve bunlar Kur’an verileri açısından, onu ben yaptım. Halil İnalcık malzemeyi koydu ortaya Hasbahçe kitabıyla, İşbankası yayınladı, şimdi yeni baskısı çıktı, ben aldım bir ilahiyatçı sıfatıyla, biraz da hukukçu sıfatıyla, yorumladım. O Halil İnalcığın işi değil, o tarihçi. Ne var orada biliyor musun, Hasbahçeler. Bunlar birer şirk arenasıdır,
Gülgün Feyman: Hasbahçeler…şirk arenası..
YNÖ: Şirk arenasıdır. Şirkin en dehşetli en iğrenç tecellilerinin arenasıdır.
Gülgün Feyman: Neden?
YNÖ: Her türlü pislik var orada oğlancılık başta olmak üzere. Bir. O olur da günah olur diyeceksin. Hayır, bütün bunlardan sonra ellerini yıkayıp gidiyor, Cuma, namaz kılıyor filan. Yani bugünkü dinciler bu aldatmacılığı nerden öğrendiler? Niye Osmanlı-Osmanlı diye…
Gülgün Feyman: Çırpınıyorlar değil mi?
YNÖ: Yalı önünden alınmış merkepler gibi tepiniyorlar? Niye? Bunun için işte.
Gülgün Feyman: İşte Osmanlı Ocakları, efendim, yok yeni Osmanlıcılık…
YNÖ: Git, hepsinin ocağı batsın. Onlar batırdıkları ocakların hesabını versinler. Ne Osmanlı ocağı ya? Osmanlının ocağı olsa ayakta dururdu.

Kaynak: Youtube Bülent Pakman kanalı https://www.youtube.com/watch?v=mie66O0vF38

Bülent Pakman. Ekim 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen ya da tamamen alıntılanamaz.

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünya küçük Türkler büyük

‘Dünya küçük’ Türkler büyük
“Dünyanın en büyük 250 müteahhidi” listesinde 43 firmasıyla Türkiye ikinci durumda. Türk liginde ilk 10’daki grupların yurtdışındaki işlerine bakıldığında yükseklik rekoru peşinde koşan kuleler, dev havalimanları, stadlar dikkat çekiyor

Uluslararası inşaat sektörü dergisi ENR’ın (Engineering News Record) müteahhitlerin bir önceki yılda ülkeleri dışındaki faaliyetlerinden elde ettikleri gelirleri esas alarak yayınladığı “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde 2013 verilerine göre 42 olan Türk müteahhitlik firması sayısı 2014 yılı verilerine göre 2015 yılında 43’e yükseldi. Bu sayı ile Türkiye, 65 firma ile listede birinci sırada yer alan Çin’in ardından dünyada ikinci sıradaki yerini korudu. Üçüncü sırada ise 32 firma ile ABD bulunuyor.

Küresel ekonomik krizden en çok etkilenen sektörlerin başında yer alan uluslararası inşaat sektöründe, önümüzdeki döneme ilişkin belirsizliğin gün geçtikçe artması ve denge noktasının sağlanamamasının etkileri görülmeye başladı. En büyük 250 Uluslararası İnşaat Firmasının pazar büyüklüğü 2014 yılında bir önceki yıla göre yüzde 4.1 azalarak 521.6 milyar ABD dolarına geriledi.

Dünyada gerileme yaşanırken, Türkiye’nin performansı iyiye gitti. Listedeki Türk firmalarının 2014 yılı gelirleri toplamı geçen yıla göre yüzde 43.4 artışla 29.3 milyar dolar oldu. Bu rakamlarla Türk firmalarının toplam gelirde 2013 yılı rakamları ile yüzde 3.8 olan payı 2014’de yüzde 5.6 olarak gerçekleşti.

43 firma arasında ilk 10’da yer alan firmalar sıralar atlayarak, ilk yüz firma arasında yer aldılar. Hepsi ilk 110’un içinde yer alan ilk 10 Türk firma içinde ilk sırada Öztürk Holding yer alıyor, Rönesans, Polimeks, ENKA ise takipte. Beşinci sırada yer alan TAV’ı sırasıyla Çalık, Tekfen, Ant Yapı, İLK ve Yapı Merkezi takip ediyor. Listedeki Türk şirketlerinin oluşturduğu ilk onda yer alan inşaat firmaları ve yapımını üstlendikleri işler ise şöyle:

Gururu olimpiyat stadı

Tekfen İnşaat tarafından ‘gururumuz’ olarak tanıtılan Azerbaycan’ın başkenti Baku’da, 24 ay gibi rekor bir sürede mühendislik ve tedarik hizmetleri dahil anahtar teslimi olarak inşa ettiği Baku Olimpiyat Stadı geçen haziran ayında ilk defa düzenlenen Avrupa Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreni ile spor ve sporcuların hizmetine sunuldu. Tekfen, listede 101’den 90’ıncı sıraya gelirken, Türk şirketler arasında 7. oldu.
Toplam 617 bin metrekare alan üzerine inşa edilen Baku Olimpiyat Stadı, 204 bin metrekarelik kapalı alanda 68 bin kişilik seyirci kapasitesiyle Kafkasların olimpik standartlardaki en büyük spor kompleksi. Projenin tasarımında, Baku’nun iki önemli tarihi sembolü, Kız Kulesi ve Sheiki Khan Sarayı’ndan esinlenildi. Aynı zamanda sonsuzluğu simgeleyen ve toplam 30 bin metrekarelik LED aydınlatmalı cephe oluşturan bu geometrik paneller, iyi bir yalıtım sağlarken gün ışığından yararlanmayı da sağlıyor.

Rusya yükseltiyor
Ant Yapı’nın Rusya’da aldığı ve teslim ettiği işler sıralamasını yükseltmeye devam ediyor. Şirket 107’den 92’ye yükseldi. Ant Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Okay, “Ant Yapı, 90’lı yılların başından bu yana Rusya, Ukrayna ve Türkmenistan’da başarılı işlere imza attı. En son Rusya’nın Moskova City Bölgesi’nde konumlanan Avrupa’nın en yüksek binası unvanını alan OKO Towers’ı teslim ettik. Bu sene de Ant Yapı olarak ENR Top 250 listesinde yer alıyoruz ve dünyada ilk 100 içerisindeyiz. Önümüzdeki yıl için yine büyük ölçekli projeler almaya devam ediyoruz, şu anda görüşmeleri devam ediyor.Hedefimiz dünyada ilk 50 içerisinde olmak” dedi.

fft16_mf6080786Türkmenistan’da uçuyor
Polimeks İnşaat, kuruluşundan bu yana tamamladığı 131 projeyle dünyanın en büyük müteahhitleri arasında yer alıyor. ENR listesinde 62. sıraya yüksel en şirket, Türk firmaları arasında 3. sırada yerini al dı. Polimeks’in Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta inşasına devam ettiği Olimpiyat Kompleksi, şirketin en büyük projeleri arasında yerini alıyor. 2017 “Asya Salon ve Uzakdoğu Dövüş Sanatları Oyunları” (AIMAG 2017) oyunlarına ev sahipliği yapacak olan kompleks, global spor organizasyonlarına uygun çok yönlü yapı ve tesislerinden oluşacak.
Polimeks İnşaat’ın en büyük projeleri arasında yer alan bir diğer proje ise Aşkabat Ulus lararası Havalimanı. Türkmenistan’ın milli sembollerinden esinlenerek tasarlanan yeni terminal binası yılda 14 milyon yerli ve yabancı yolcuyu IATA Class A hizmet standartlarında ağırlayabilecek.

21 ülkede var
Rönesans İnşaat, listede 53’üncü sıradan 37’inci sıraya yükselirken bölgelere göre sıralamada ise Avrupa’nın En Büyük 10. İnşaat şirketi oldu. Türk şirketler arasında ikinci sırada yer alan Rönesans Holding Başkanı Erman Ilıcak, Rönesans’ın bugün Türkiye, Avrupa, Bağımsız Devletler Topluluğu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı da içeren geniş coğrafyada, inşaat, gayrimenkul yatırım, endüstri, enerji ve sağlık alanlarında sektöre yön veren projelere imza attığını belirten Dr. Erman Ilıcak, “Hedefimiz bu listede ilk 10 şirket arasına girmek” dedi. Rönesans Holding, dünyanın 21 farklı ülkesinde ana müteahhit ve yatırımcı olarak hizmet veriyor. İnşaat, gayrimenkul geliştirme, enerji ve sağlık ana dallarında faaliyet gösteriyor.

Listeye birinci girdi
Listeye ilk kez bu yıl giren Öztürk Holding, dünya sıralamasında 18’inci olurken Türk firmalar arasında ise birinci oldu. Öztürk Holding, 2014 yılında Kamerun’da kazandığı 740 milyon dolarlık duble karayol ihalesi adından söz ettirirken, 580 kilometre uzunluğunda Double Karayolu Projesi ile Kamerun’da da büyüyor. Şirket yine 2014’te Kamerun’un başkenti Yaounde’de 1.1 milyar dolar bütçeli 600 adet lüks parlamento konutu ve devlet çalışanları için 10 bin sosyal konut işini almıştı. Öztürk, Suudi arabistan’da ise 100 bin Endonezya hacısına hitap edecek 1.3 milyar dolarlık projesi var. Öztürk Holding Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Öztürk, 10 yıldır Afrika pazarına hakim olduklarını, yurtdışında faaliyet gösterdikleri 16 şirketi tek çatı altında toplayınca listeye girmeyi başardıklarını anlattı.

Havalimanında en büyük
TAV İnşaat havalimanı tasarımı ve yapımı işinde uzmanlaşarak kontrat bedeli 17,2 milyar doları aşan projeleriyle listede 82. olurken, Türk şirketler arasında 5. sırada yer aldı. T AV İnşaat Genel Müdürü Ümit Kazak, “TAV İnşaat olarak havalimanı tasarımı ve yapımı gibi zorlu ve karmaşık bir alanda uzmanlaşarak hızla büyüdük ve sektörün lider markaları arasına girmeyi başardık. Bugüne kadar üstlendiğimiz, kontrat bedeli 17,2 milyar doları aşan projelerimizle geçtiğimiz yıl ENR listesinde havalimanı inşaatı kategorisinde dünyanın en büyük şirketi olduk. Mimarlarımızdan mühendislerimize, sahadaki işçilerimizden yöneticilerimize yaklaşık 34 bin 500 kişilik TAV İnşaat ailesinin ekip çalışması ve büyük bir emekle kazandığı bu başarıdan mutluluk duyuyoruz” dedi.

Duygu Erdoğan. Milliyet Emlak. 20.09.2015. http://www.milliyet.com.tr/-dunya-kucuk-turkler-buyuk/ekonomi/detay/2120117/default.htm

Twitter Widgets

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

İnşaat içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İlk Türklerin şifresini çözmüş durumdayız

Moğolistan’da Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) öncülüğünde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında Türk tarihi için çok önemli objelere rastlandı. Göktürk Veziri Tonyukuk’a ait yazıtların olduğu alanda ilk Türklere ait Kurganlar (Eski Türklerde türbe), mezar, heykel ve objeler gün yüzüne çıkartılırken, söz konusu eserlerin Ulanbator’un Nalayh kasabasında inşa edilecek ikinci Türk müzesinde sergileceği açıklandı.

65 km’lik alanda çalışma

Bilge Tonyukuk Külliyesi adı verilen bölgede 5 Ağustos tarihinde Türk-Moğol ortak arkeoloji kazı grubu tarafından başlatılan çalışmalarda bugüne kadar jeofizik ve jeodezi araştırmaları gerçekleştirilirken, 65 kilometrekarelik alanda yüzey araştırması yapıldı.

Türk kazı heyeti başkanlığını yürüten Prof. Ahmet Taşağıl “Göktürkler’in ünlü veziri Tonyukuk; Türk tarihinin bilgeliği ile tanınmış en önemli şahsiyetlerinden biri. Yaptığımız kazılarda Tonyukuk anıtlarının olduğu bölgede ilk Türklere ait Kurgan, mezar, heykel ve objeler gün yüzüne çıkarıldı. Bunlar, İslam öncesi Türk yaşamına ait en önemli bulgular diyebiliriz. İlk Türklerin şifresini çözmüş durumdayız” dedi.

Ders niteliğinde
Projede 3 Türk ve 3 Moğol olmak üzere 6 arkeoloğun görev aldığını dile getiren Taşağıl; “Kazı yapılan alanlar ilk Türk devletinin doğduğu ata köklerimiz. Türk tarihinin en bilge kişilerinden olan Tonyukuk’un diktirdiği iki yazıt Göktürk tarihine ışık tutuyor. Özellikle o dönem iç ve dış düşmanlara karşı verilen mücade ve uygulanan stratejiler gelecek nesillere ders niteliğinde aktarılıyor. Kazılar sırasında ilk Türklere ait heykel, su tahliye sistemi ve kiremitler de bulundu” diye konuştu.

Çinlilerin hile ve zulümleri

Tonyukuk yazıtları Bayn Tsokto bölgesinde Tuul ırmağı yakınlarında bulunuyor. Yazıtların Bilge Tonyukuk tarafından M.S. 720-725 yıllarında kendi adına diktirdiği tahmin ediliyor. Anıttaki yazılar Vezir Tonyukuk tarafından Göktürk alfabesi ile yazılırken, o dönemki Çin esaretinden, Çinlilerin hile ve zulümlerinden bahsedip halka öğütler veriliyor. Anıtların bir kısmında ise vezir kendi hayatından bahsediyor.

Mert İnan. Milliyet. 14.09.2015  http://m.milliyet.com.tr/-ilk-turklerin-sifresini-cozmus-gundem-2117051/

Bülent Pakman. Eylül 2015.

22072010407

 Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Türk dünyası içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fidan Hacıyeva

Azerbaycan’ın mezzo soprano opera sanatçısı. 1976 doğumlu Bakü Müzik Akademisi vokal fakültesi mezunu. 1996 yılından bu yana Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Balesinde yüksek dereceli solist – vokalist olarak faaliyet göstermektedir. 2002 yılında İtalya’nın Chigiana Müzik Akademisinde ihtisas yaparak özel diploma almış, 2006 yılında Azerbaycan Cumhuriyetinin Onur Sanatçısı, 2015 yılında Onursal Halk Sanatçısı ünvanlarına layık görülmüştür.

Rol aldığı operalar:

Bülent Pakman. Eylül 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com

Azerbaycan, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Atatürk’e bu iftiralar neden?

Türklerle dertlerinin başlangıcı

Amerika’nın Türkiye ile ilgilenmesinin “resmi” miladı 8 Ocak 1918 dir. O tarihte Amerika Birleşik Devletleri başkanı Wilson  1. Dünya savaşı sonrası ile ilgili bazı ilkeler (pensipler) ortaya atar. Bunlardan biri Misak-ı Milli sınırlarını ilgilendirmektedir:

  • “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, ancak halihazırda Türk hakimiyetinde bulunan diğer milletlere tam bir yaşama emniyeti ve mutlak otonom bir gelişme imkânı temin edilmeli, Boğazlar uluslararası garantiler altında tüm milletlerin gemilerinin ve ticaretinin serbest geçişine daim açık olmalıdır”
  • “The Turkish portion of the present Ottoman Empire should be assured a secure sovereignty, but the other nationalities which are now under Turkish rule should be assured an undoubted security of life and an absolutely unmolested opportunity of autonomous development, and the Dardanelles should be permanently opened as a free passage to the ships and commerce of all nations under international guarantees.”

Aslında bu kamuflajdan başka birşey değildir. Wilson’un kapalı kapılar ardındaki niyeti daha farklıdır.  Kendisi “Türkiye diye bir yer kalmayacak ki” düşüncesiyle  Osmanlı devletine elçi atamayan,   “Türkiye’nin haritadan silinmesi gerekiyor” diyen biridir. Arka planda Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan gizli paylaşımlar söz konusudur.  Bu niyetlerin sonucunda Kürdistan, Ermenistan, Pontus Devletlerinin hayata geçirilmesi kararları, 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr ile gün yüzüne çıkar.

800px-Sevr_Antlaşması_Türkçe

15 Mayıs 1919 günü İngiltere’nin jandarması ve piyonları Yunanlılar gemilerden İzmir’e çıktılar, Ege’yi işgale başladılar.  Bunun üzerine bazılarının aklına Wilson prensipleri geldi. Amerika’nın mandasını yani Amerikanın kucağına oturmayı istediler, bunların başını Halide Edip çekmekteydi.

Ağustos 1921’de Yunanlıların  Polatlı’ya kadar gelmesiyle Türklere toprak falan bırakılmayacağı kesinleşmiş, manda ümitleri bile kalmamıştı. Bir sürü sırıtık, riyakar, gavur suratları artık Türklerin geldikleri Orta Asya’ya postalanmaları önünde engel kalmadı diye düşünüyorlardı. Herşey bitmek üzereydi.

Hesapta Atatürk yoktu

Ancak son gülen iyi güldü. Türk milletinden Mustafa Kemal gibi bir önder çıkacağı akla hayale gelmemişti. Haçlı zihniyetinin hevesleri  kursaklarında kaldı. İtibarları iki paralık oldu. Bu aşağılanmayı hazmedemediler.  İngiltere Başbakanı Lloyd George İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki Küçük Asya’da çıktı. Hem de bize karşı. Elden ne gelebilirdi?”  mazeretine sığınırken İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan’da İsmet İnönü’ye  “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum; zamanı gelince birer birer karşınıza çıkaracağım” tehdidini  savuruyordu. ABD rövanş nasılsa alınır diyerek 1923 Lozan antlaşmasını kabul etmiyordu. Bu dönem ve sonrası ABD ile ilişkileri bir başka yazımızda verilmektedir OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Stalin Soğuk

1945 de Sovyetler Birliği Lideri Stalin Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs isteyerek Türkiye’ye ağır tehditler yöneltti. O sıralarda ABD henüz etliye sütlüye karışmak istemeyen hele hele, malum kuyruk acısı yüzünden bana ne Türkiye’den ne halleri varsa görsünler  havasındaydı. Kapalı kapılar ardında ise Amerika bir tür manda oluşumuna ikna edilmeye çalışılmaktaydı. Bu konuda daha geniş bilgileri okumak için LÜTFEN TIKLAYIN. Bulunan formülle 1944’de vefat etmiş olan Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşı  Missouri Zırhlısı ile Nisan 1946’da, ölümünden 2 yıl sonra, İstanbul’a getirilerek Stalin’e gözdağı verilmiş oldu. Bu, Türkiye Cumhuriyetinin dışa bağımlılığının da miladı oldu. Ertegün Üsküdar’da Sabetayist/Karakaşilerin Bülbülderesi Mezarlığının  bitişiğindeki Özbekler Tekkesine gömüldü. Ertegün’ün ağabeyi Tekkenin şeyhi Ata Efendi, 1776 da Kabalacıların kurduğu dünyayı yönetme amacı güden îlluminate tarikatı üyesiydi, ayrıca 33. dereceden masondu.  Münir Ertegün’ün oğlu Ahmet Ertegün’ün eşi Macar asıllı bir Yahudi ailesinin kızıydı. Tekke 1996-2008 arasında “Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı”nı barındırdı.  Vakfın açılışını ABD’nin Yahudi politikacılarından, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger yaptı.

I Love Amerika

1947 başlarında ABD dünya liderliğini ele geçirecek planlarını uygulamaya başladı. ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de kendi adıyla anılacak bir doktrin açıkladı. İlk etapta ABD, komünizm ile silahlı mücadele veren ve komünist ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapacaktı. Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye’ydi. Bu amaçla Kongre’den onay alınarak Türkiye’ye 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı. İkinci etapta ABD 1948-1951 yılları arasında Marshall Planı denilen yeni bir ekonomik yardım paketini yürürlüğe koydu.

Wilson prensipleri uygulanamamıştı ama bu kez dolaylı yollar söz konusuydu. Türkiye bir başka şekilde kucağa oturtulabilecekti. Yeni bir parti kurulacak, serbest seçimler yapılacak, Sovyetler karşısında Karadeniz, Boğazlar ve Kafkasya’da Avrupalılara kalkan teşkil etmek üzere NATO’ya girilecek, Bağdat Paktı kurulacak (devamında CENTO), Kore’ye asker gönderilecek, Köy Enstitüleri kapatılacak, Türk topraklarında Amerikaya askeri, lojistik ve istihbarat üsleri verilecek v.b. 

Zamanla Ankara’da Yenişehir semti merkez olmak üzere Sıhhiye’deki özel marketi (PX), Kızılırmak sokaktaki sineması, American High School (orta okul-lise), Kızılayda Amerikan Haber Ajansı, Mithatpaşa caddesinde TUSLOG (The United States Logistics Group), JUSMMAT (Joint United States Military Mission for Aid to Turkey), Cinnah’da AID, Peace Corps (Barış Gönüllüleri), Balgat’ta lojistik tesisler ile küçük bir Amerika kuruluvermişti.Adana’da İncirlik’te ve birçok yerdeki üslerde Amerikan askerlerinin aileleriyle kendilerini memleketlerinde hissetmeleri sağlanmaktaydı.

Müthiş bir tokat

5 Haziran 1964 de ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’un Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla Başbakan İsmet İnönü’ye  gönderdiği zehir zemberek mektup Türkiye’yi rüyadan uyandırdı. 1974’de Amerikanın aleni tehditlerine rağmen Bülent Ecevit hükümeti, kendisinden önce, Nihat Erim hükümetinin Amerikanın emrini yerine getirerek yasakladığı haşhaş ekimini serbest bıraktı, hemen ardından  Kıbrıs’a çıkarma yaptı. Amerika bunun üzerine Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı, Türkiye’de Amerikan üslerini kapattı.  51 yıl sonra yine bir İngiltere Dışişleri Bakanı, James Callaghan “Bugün, Kıbrıs ordunuzun esiridir. Ancak yarın, ordunuz Kıbrıs’ın esiri olacaktır” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyordu. Askerlik yaptığım 1976’da Türk ordusunun teçhizat, araç, gereç durumunun ambargo yüzünden hiç de iyi olmadığı görülmekteydi.

İlerleyen süreçte Sovyetler Birliği Akdeniz’deki, Mısır, Libya ve Suriye’deki varlığını artırmaya başlayınca ABD 1978’de ambargoyu kaldırdı, üsler de açıldı. Ama Türkiye eskisi kadar çantada keklik değildi. Amerika başka şeyler yapmak zorundaydı.

Amerika’nın dünya liderliği 1990 da Demirperdenin yıkılmasıyla gerçekleşti. Böylece yeni stratejilerin, BOP ve genişletilmiş BOP projelerinin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) ve uzantısında Kafkasya haritasının yeniden düzenlenmesinin hayata geçirilme imkanı doğdu. Bu projenin Türkiye’yi ilgilendiren ayağında Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan alınacak topraklarla Kürdistan kurulması ve sonraki aşamada İsrail ile birleşmesi, bu birliğe Ermenistan’ın da dahil edilmesi yani 70 yıllık gecikmeyle Sevr’in hayata geçirilmesi öngörülüyordu. Bunun için PKK hazırlandı, el altından desteklendi.

Amerikan ordusunun İskenderun’a çıkıp, Türkiye topraklarından geçerek  Irak’ı işgal etmesi isteği Türkiye Büyük Millet Meclisinde 1 Mart 2003’de onaylanmadı. Bunun intikamını Amerikan ordusu birkaç ay sonra Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirip etkisiz hale getirerek aldı.

Irak işgalinden sonra sıra Suriye’ye gelecekti. Türkiye ayağında ise BOP’un önünde iki önemli engel vardı. Birincisi Türk ordusu, ikincisi on yıllardır hayatta olmamasına rağmen hala Türkiye’de etkin, etken, gündemde olan Atatürk. Bu çerçevede bir taraftan Ergenekon, Balyoz komedileriyle, hayali delillerle, hukuksuzluklar sergilenerek Türk subayları hapse atılıp  ordu halledilirken aynı zamanda akla hayale gelmeyecek iftiralarla Atatürk  Türk milletinin gözünden düşürerek defteri dürülmeye çalışıldı.

Atatürk’e iftiralar

O zamandan beri yurtseverler Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğünün son kalesi olan Atatürk’ü savunmaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede, Atatürk’ün mason, dinsiz/din düşmanı olduğu, anlı şanlı Osmanlı imparatorluğunu yıktığı, Latin harflerine geçerek milleti cahilleştirdiği, İskilipli Atıf’ı şapka giymediği için astırdığı, 1. Dünya savaşında Filistin’i kaybettirdiği, Kurtuluş savaşı sırasında Azerbaycan’ı ve Batum’u sattığı, Dersim’de katliam yaptığı, ülkeyi içki sorfalarından yönettiği, Mehmet Akif’in ona karşı olduğu gibi iftiralar bu sayfalarda tek tek çürütülmüş, Anıtkabir’in mason tapınağı ile ilgisi olmadığı “ilk kez” bu sayfalarda kanıtlanmıştır.

Atatürk’e iftiraların çürütüldüğü sayfalarımız:

Başaramadılar

Harici ve dahili bedbahtların bütün hıyanetlerine rağmen Atatürk’ün hala her gün konuşulması, tartışılması, gündemde kalması  hatta sevgisinin daha da artması karşısında haçlı-cühela ortaklığı taktik değiştirdi, “Madem Atatürk’ün defterini düremiyoruz, oklarımızı yönünü çevirip Atatürk’ü sevenlere yöneltelim, onları kötüleyip gözden düşürelim” dediler.

Geleneksel çıkarcı – emperyalizme teslim dinci argümanlarına göre Atatürk’e tapılıyormuş, Atatürk putlaştırılıyormuş

Evet. En son numaraları bu. Yine iş düştü. Anlaşılan buna da değerli zamanımızı harcamamız gerekiyor.

1- Atatürk’ü Tanrı derecesinde ifade eden aşağıdaki gibi şiirler, içinde “tapma” geçenler Atatürk’e tapıldığının kanıtıymış:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde;
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.”  Halil Bedii.

Halil Bedii 1937-1951 yılları arasında yaşamıştır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının coşkusuyla, Atanın ölümüyle doğan derin üzüntüyle, ölümünden 15 yıl sonra Anıtkabire taşınırken sonra, anma vesilelerinde böyle övgülü birkaç şiir yazılmış. Kurtuluş savaşı gibi kutsal ve muhteşem bir onur mücadelesinin önderinin kelimelere sığdırılamaması doğaldır. Edebiyat farklı bir şey. Özellikle vatan-millet edebiyatı. Abartma ve moral fazlasıyla ön plana çıkar bazı durumlarda.  Ve alt tarafı hepsi lafta kalan şeylerdir.

Tapma

Normalde tapma denilince eski çağlarda önde duran bir puta, eski Türklerde Tengriye, semavi dinlerin tebliği sonrasında Allah’a inanç ve bağlılık gösterme olarak anlarız. Tapmanın bir anlamı daha var,  Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre: “Birine çok değer vermek“.  Yani, kimilerinin Atatürk’e tapması denilen şeyin adı ona değer verme, inanç ve bağlılığını, hayranlığını gösterme. Atatürk’ü, sevenlerin hiçbiri bağnaz, geri kafalı olmadığından zaten başka türlü ne olabilir? Secde edecek halleri yok ya.

Secde

TDK sözlüğüne göre secde: “Genellikle namaz kılarken alnı, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere getirerek alınan durum.” Tek anlamı bu. Hiç Anıtkabirde secde eden görülmüş mü?

2- Efendim secde sadece yatıp kalkma değilmiş. Secdenin dinde başka anlamları varmış. Mesela secde maddi olarak eğilmek, küçülmek gibi manaya da gelirmiş. “Büyük Atatürk” denilirse onun karşısında küçülmüş, eğilmiş, yani bir nevi secde etmiş olunurmuş.

Secde Arapça ama sohbetimiz Kur’an meallerinden gitmiyor, Arapça’da, varsa, başka anlama gelmesi bizi ilgilendirmez. Zaten bu argümanlar da cevap verilmeyecek derecede saçma.

Büyüklük

Atatürk’e büyük diyenler sıfatın açıklamasını da yaparlar, mesela büyük kumandan, büyük asker, büyük önder, büyük devlet adamı, büyük insan, baş öğretmen gibi. Bunların hepsi beşer kavramlar. Büyük aynı zamanda saygı ifadesi. Mesela bizden yaşça büyük biri ile tartışırken “Siz benim büyüğümsünüz, o yüzden kabalık etmek istemem” gibi ifadelerle örfe uyarak alttan alırız. Bunları derken ne küçülmüş ne de secde etmiş gibi olunur. Tam tersine erdemli davranış ifadeleridir bunlar.

Diz vurma

3 Alın size tapınma dedikleri

Türkçü/Turancı derneklerin sayfalarında açıklanmış: YÜCE BAŞBUĞUMUZ ATATÜRK’ÜN YÜKSEK HUZURUNDA RESMİ ASKERİ TÖREN, DİZ VURMA, ANDIMIZ ve İSTİKLAL MARŞI’nın okunarak geçen yılki geleneksel etkinliğimiz bu yıl ve gelecekte de aynen bu düzende sürdürülecektir. TÜM KANDAŞLARIMIZI YÜCE BAŞBUĞUMUZ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN YÜKSEK HUZURUNDA DİZ VURMAYA BEKLERİZ! TANRI TÜRK’ÜNÜ KORUYACAKTIR! GÖKBÖRÜ TÜRKÇÜLER DERNEĞİ

Dünya Türkçüler Gününde Anıtkabiri ziyaretleri sırasında aralarından birinin “Ulu Başbuğ, Kutlu Türk ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk huzurunda diz vur!” komutuyla grup sağ ellerini göğüslerine yumruk ederken eğilip sağ dizlerini yere vurmaları ulu hakanların, başbuğların karşısında uygulanan çok eski bir Türk saygı ve selamlama geleneği. Nitekim komutta da “ulu” ve “başbuğ” kelimeleri geçiyor. Bazı tarihi filmlerde kaanın, sultanın otağına, huzuruna girenlerin yere diz vurarak selamladığı görülür. Diriliş dizisinde de benzerleri var. Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında da geçer. Zeybekte de vardır. Zeybekler bu şekilde hazirunu selamlarlar. 

Mal bulmuş mağribi dincileri fırsat bu fırsat, buna putperest ayini diyorlar. Tapınma olarak göstermeye çalışmaktalar.  Örümcek ağı ile sınırlı dünyalarında bu idraksizlikleri gayet normal.

Öncelik

4- Efendim, TV’de evlendirme programında adamın biri  “Atatürk benim için peygamberden önce gelir” demiş sonra özür dilemiş ama yine de altında bir sürü dinci yorumu: “Bu Atatürk’e tapmadır“.

Ne diyelim, adamın düşüncesi buysa, da, bunun tapınmayla ne ilgisi var?  Burada “önce” diye bir kelime kullanmış. Yani bu tapmadır diyenler önce Ata’ya sonra da Hz. Peygambere tapıldığını kabul etmiş olurlar.  Adamın kullandığı kelimelere bu kadar önem verenler Peygamberi devre dışı bırakmamış olduğunu da kabul etmek zorundalar. Dememiş ki ben Atatürk’ü Peygamberin yerine koydum.

Bunlar incir çekirdeğini doldurmamaktadır, 80 milyon nüfus olduğu bir yerde ve de  Hz. Peygambere “kainatın efendisi” diyerek, “şefaat isteyerek” şirkin en büyüğüne bulaşanları  saymanın mümkün olmadığı bir yerde.  Bugün Atatürk’e, eğer varsa, “Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun”,  “Yerde o, gökte o, denizde o, yokta o. Varsın, teksin, yaratansın” diyenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez.  Bu sayının sağına 5-6 sıfır koyarsanız Hz. Peygambere kainatın efendisi diyenlerin, şefaat isteyenlerin sayısını elde edersiniz. Kaldı ki, burada ince bir nüans (ayrım) var. Ne olduğunu aşağıdaki örnekte daha iyi görmekteyiz.

5- Efendim, Youtube’da bir hanım demiş ki “Atatürk benim dinimdir.” 

Aradım taradım böyle bir video bulamadım. Neyse yine de var sayalım.

Dinin aydınlığına giden yol

“Din” de secde gibi Arapça bir kelime. Üstelik secde’nin aksine Türk dilinde birden fazla anlamı var. TDK Sözlüğüne göre bunlardan biri de: “İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü, kült“. Aslında söz konusu kadını anlamak zor değil. Günümüzde yozlaştırılmış, saptırılmış dine bu haliyle aklı başında birinin gözü kapatmadan inanması mümkün değil.

Dinin ne hale getirildiğine birkaç örnek:

Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.” (Buhârî, Hayz 6, Zekat 44, İman 21, Küsûf 9, Nikah 88; Müslim, Küsûf 17/907, İman 132/79; Nesâî, Küsuf 17/3, 147; Muvatta, Küsuf 2/1, 187)
İşlerinin başına kadınları getiren bir kavim, felaha eremez” (Tirmizi, Fiten 75; Nesei, Kudât 8)
Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.” (Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338; Ebu Davud, Salat 110/720)
Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.” (Ebu Davud, Tıb 24/3922; Müslim, Selam 34/115; Buhari, Nikah, 17/4805)
Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.” (Buhari 9/1391)
Dinini değiştireni öldürün.(Nesei 7-8/14; Buhari 12/1883)
Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır.” (Buhari-Tesavir, 89)
Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.(Müslim 2/16)
v.b.

Bunlar hadis yani Hz. Peygamberin sözleri olarak rivayet ediliyor ve İslam örfünde yer alıyor. Şimdi söyleyin Allahaşkına “Atatürk benim dinimdir” dediği iddia edilen kadın haksız mı? Günümüzde “Emevi dini”, “yozlaştırılmış din”, “hurafe dini” haline getirilmiş dinin esas kaynakları Hz. Muhammed’den 200 yıl sonra kaleme alınmış, % 99’u uyduruk olan hadisler, Kur’an’ın saptırılmış meal ve tefsirleri, hurafeler, şirkler, gelenekler, mezhepsel örfler, şekilcilik, kutsallaştırılmış mezhep ve tarikat anlayışları v.b. dir. Özellikle yanlış, sehven/kasten saptırılmış, parantezlerle bezenmiş meallerle Kur’an bambaşka bir kitap haline gelmiştir. Bu dinin savunucularına göre Kur’an yeterlidir demek sapıklıktır, onlara göre Kur’an’ı tek başına okuyup anlamak mümkün değildir, anlaşılabilmesi için bazı aracılara, mürşitlere ihtiyaç vardır. Böylece milletin Kur’an’daki dinde olmayan ruhban sınıfı, şeyh, hoca, hocaefendi takımına kolayca takılması sağlanmıştır. 

Peki, yozlaştırılmamış, saptırılmamış dini nereden ve nasıl bulacak insanlar?

Dinin gerçeğine giden yollardan biri de Atatürk’e inanmaktan bağlanmaktan geçer. Zira “Benim mirasım akıl ve bilimdir” diyen Atatürk’e göre, “Akıl ve mantığın çözemeyeceği sorun yoktur. Bütün ilkelerinin özünde akılcılık, bilimcilik ve gerçekçilik yer almaktadır.Atatürk’ün yolundan giderek yani aklını kullanarak “bir de Kur’an’a bakalım ne diyor” diyenler çok farklı bir din ile karşılaşırlar:

“…Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar? (Casiye 6).
Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar? (Araf 185). İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için laf eğlencesi/hadis eğlencesi satın alır. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır. (Lokman 6).
“...Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha doğru kim olabilir?” (Nisa 87). “Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?” (Araf 185).
Yoksa Allah’tan başka şefaatçılar mı edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye sahip olmayan/hiçbir şeye gücü yetmeyen, aklını da işletmeyen varlıklar olsalar da mı? De ki: “Şefaat, tümden ve sadece Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi O’nundur...” (Zumer 43-44)
Rablerinin huzurunda haşredileceklerinden korkanları, o vahiy ile uyar ki korunabilsinler. Onların O’ndan başka ne bir dostu vardır ne de şefaatçısı.” (Enam 51).
Allah’tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O’nun dışındakilerden size ne bir dost vardır ne de bir şefaatçı…” (Secde 4).
Dinde zorlama yoktur. (Bakara 256).
De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” (Araf 32)
“Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..Yaratan Rabbinin adıyla oku… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır…Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?… (Muzzemmil 4, İkra 1, Yunus 100, Mu’minûn 80).
v.b.

Ancak burada da bu kez saptırılmış, bilerek, bilmeyerek yanlış yorumlanmış mealler (tercümeler) devreye giriyor. İşin iyice derinlerine inip meallerde geçen kelimeleri Arapçaları ile tek tek analiz etmek gerekiyor. Mesela “cariye” Kur’an’da yoktur ama Türkiye’de meallere sokuşturulmuş böylece ilgili meallerde anlamı çarpıtılmamış bir tane ayet kalmamıştır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gayet net özetlemiş: “İslam Dünyası ancak Atatürk’ün yolunu izlerse kurtulabilir“.

Atalar Kültü

Dinin sözlük anlamlarından biri olan kült: “yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı”, Atalar Kültü: “Ölmüş büyüklere, atalara, başbuğlara, hakanlara saygı” demek.  Eski Türklerde “Atalar Kültü”, ölmüş atalara saygı gösterme, onları ululama ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdetiydi. Ölen atalara karşı duyulan minnet duygusu, atalar kültünün temelini oluşturmaktaydı. Bu kült günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

Eski Türklere göre, ölüm hayatın bitişi değildir. Ataların, öldükten sonra da ruhlarının yaşadığına ve toplumla ilişkilerini koparmadıklarına inanılırdı. Yine bu eski inanışa göre, insan ölümle bedenini kaybetmekte fakat benliği daha doğrusu manevi varlığı yeryüzünde kalmakta, geride bıraktığı kimselerin hayatlarını etkileyebilmektedir. Böyle bir inançtan çıkış bulan atalar kültünde, ancak belli kişiler özellikle kabile atası, ünlü savaşçılar, din adamları vb. gibi kişiler saygıya, kurban ve duaya hak kazanmaktaydı. Bu insanları ötekilerden ayıran güçleri, insanüstü yeteneklerinin ölümlerinden sonra kaybolmadığına inanılmaktaydı. Diğer taraftan atalar, dinsel ve toplumsal buyrukların, gelenek ve göreneklerin koruyucuları olarak kabul edilirlerdi.

Kurganlar

Atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da kabiri kült konusu edilmez, yalnızca saygı değer olanlar buna layık olurdu. Bu anlamda “ölüler kültü” ile “atalar kültü”nü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. İki kültün ortak noktaları kabir (eskiden kurgan) ziyaretleridir.

Eski Türk halklarının yaşadığı yerlerde rastlanan Kurganlar Türk-Altay kültüründe kutsal mezar, türbeler, içinde ulu ve kutlu kişilerin yattığı gömütlerdir. Genelde devlet yöneticisi olanlar için yapılmışlardır.

Tunç çağı boyunca gelişen bu kurganlardan bazısının etrafına dairevi şekilde büyük taşlar, mezara yakın taş heykel, taş baba, balbal koyulurdu. Mezara emek aletleri, silah ve süs eşyaları ile birlikte, kült ve inançla ilgili araba figürleri konulması, ölünün baş tarafına da kase, kap sıralaması geleneği vardı. Anıtkabirde de bunların çoğu bulunmaktadır.

Oğuz Türklerinin Müslüman olmalarından sonra kurganlar Selçuklular döneminde kümbetlere, Osmanlı döneminde de türbelere dönüşmüş, yozlaştırılmış din bunları, içinde yatandan medet umma, yardım isteme şirkinin yuvaları haline getirmiştir. Anıtkabir bu yozlaşmadan uzak, önceki saf Türk geleneğin devamıdır. Türk milletinin son Başbuğuna atalar kültüne sadık kalacak şekilde günümüz mimarisinde yaptığı kurgandan, kümbetten başka bir şey değildir. Onlara göre hayli heybetlidir, ancak bu dünyaya 100 yılda bir gelen birinin heybeti yanında solda sıfır kalır. İnşaatına çok para gitmiş olabilir ama “milletine 800 bin kilometre karelik bir bağ bağışlayandan bir salkım üzüm esirgenmemiştir“. Olay budur.

Heykeller

Türklerin “Atalar Kültü”nde Atalarla geçen anıları tazelemek için figür ve maskeleri yapılmakta, adlarına bayram ve törenler düzenlenmekteydi. Taş babalar bunların örnekleridir. Türk dünyasında Türk büyüklerinin heykelleriyle bu adetler yaşatılmaktadır. Ek olarak dünyada heykeller sanat eseri olarak kabul edilir.

6- Efendim, saygı duruşu Müslümanların namazdaki kıyâmlarına benzediği için tapınmaya girermiş!

Kıyama Allaha ibadet niyeti ile durulur. O anda şükran için Allah’a tapınma ve söz konusudur. Saygıda ise adı üstünde niyet saygıdır, hayatta olmayan kişinin hatırasını anmadır. Asırlardır sürüp gelen TÜRK GELENEĞİDİR. Heykelin, kabirdeki mevtanın, canlı insanın manevi şahsiyetini tanrılaştırarak Allah ile arasına koyarak ondan yardım istemek, şirk olan budur. İkisi kıyaslanamaz.

Saygı

Saygı, değeri, üstünlüğü, yararlılığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü avranış hürmet demek. Mesela anne, babanın, öğretmenlerin karşısında bacak bacak üstüne atmamak, derli toplu oturmak, sigara içmemek gibi. Yıllardır böyle davrananlar analarına babalarına, öğretmenlerine, büyüklerine tapmış mı oldular, oluyorlar? Muhteşem Yüzyıl dizisinde gördük, Padişahın karşısında millet yere bakarak konuşuyor, çıkarkan katiyen arkalarını dönmeden geri geri gidiyorlar. Dincilerin baştacı ettiği Osmanlı’da bu ve benzeri davranışların şirk olduğu hangi kaynakta yazıyor? Mezarlığı ziyarete uygun bir kıyafetle gitmesek, orada mesela sakız çiğnesek, teybi açıp türkü çalsak, çilingir sofrası kursak  insanlar “adam saygı diye birşey görmemiş?” demezler mi?

Saygı duruşu

Canlılar karşısındaki saygı ile kabirde yatan ve/veya heykellerine karşı saygının aslında farklı şeyler olmaması gerekir. Yeter ki o saygıyı gösterenlerin gönüllerinde başka niyetler olmasın. Bu şekilde gösterilen saygı, taşa, toprağa, mermere, kemiğe değil, “onun temsil ettiği manevi kişiliğe, onun hatırasınadır”.

7- Efendim saygı olabilirmiş ama sonra sıra başka şeylere gelirmiş, mesela Anıtkabire gidip şikayette bulunmaları şirke girermiş.

Allah ile araya konularak heykelden, yatandan doğrudan ya da onun yüzü suyu hürmetine birşey, yardım isteniyorsa o elbette ki şirke girer. Bu tür istekler keramet sahibi olduklarına inanılan ve/veya din büyüklerinin, ermişlerin türbe, yatır ziyaretlerinde olur. Bunlar çağdışılıktır. Atanın yaşamındaki kişiliği, öldükten sonra temsil ettiği kişilik ise çağdaşlıktır. Ata ne keramet sahibi olmuştur, ne din büyüğü, ne şeyh, ne hocaefendi, ne de ermiş. Onu normal insanlardan farklı kılan medeniyetçiliği, üstün zekası ve ileri görüşlülüğüdür. Anıtkabiri ziyaret edenleri ya da heykel önlerinde toplananları türbelerde eş, çocuk, para, yardım, şifa, şefaat isteyenlerle bir tutmaya çalışanlar ancak kendileri gibi cahil olanları inandırabilirler.

Bazen Anıtkabirde şikayet yapıldığı olmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Anıtkabir özel defterine “Vefatınızı ardından cumhurbaşkanlığı makamı ile cumhur arasındaki bağlar zayıfladı” yazması Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanlarını şikayet değil de nedir? Bu istisna dışında şikayetler Atatürk devrimlerini, eserlerini, yerleştirdiği modern hayat tarzını yıkmaya çalışanlara, yıkanlara gösterilen SEMBOLİK tepkilerdir, siyasi ve toplumsal tepki gösterileridir, toplu olduğunda bir tür mitinglerdir.  İnsanlar çaresiz, şiddetli fırtınada gemilerin yaptığı gibi Anıtkabri kendilerini güvende hissettikleri liman olarak görmekteler zira ordu dahil başka güvenecekleri kurum kalmamıştır.

8- Efendim, kabire sığınacaklarına Allah’a sığınsınlarmış!

O zaman insanlar sokakta yağmur yağınca saçak altına sığınmasınlar, Allah’a sığınsınlar, onları ıslatmamasını istesinler ve beklesinler.

Sonuç

Putları, şirki Atatürk’e gönül verenlerde  aramak zaman kaybıdır. Halbuki putların, şirkin en koyularının nerede oldukları malum: şeyhlerde, şıhlarda, hocaefendilerde, mollalarda. Onlardan ilah düzeyine çıkarılanların sayısını tesbit etmek mümkün değil. İslam dünyası iflah olmaz bir şirk batağına gömülmeye devam etmekteyken, dikkatleri Anıtkabire, Ataya yönlendirmeye çalışan, 8 Ocak 1918 kalıntısı haçlı zihniyetinin yerli işbirlikçileri, bakın sizin için ne demiş Prof. Yaşar Nuri Öztürk:

Atatürk cehenneme gidecekmiş de bunlar cennete gideceklermiş! Ulan sen cenneti ahır mı sandın HAYVAN

Bülent Pakman. Ağustos 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Atatürk içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Süpürge Modası

Bu hafta Safranbolu’nun tarihi yerlerini ve Amasra’nın bazı yerlerini gezme fırsatım oldu. Safranbolu güzel bir yer, küçük yapıtlar insana hikayeler yazdıracak türden. Bakü’de İçerişehir, Ankara’da Hamamönü’nü hatırlatıyor. Görsel kısmı çok uzatmıyorum, sıkıcı gezi programları gibi olmasın diye.

Amasra garip bir yer. Deniz doğal olarak şehrin iklimini çok etkiliyor. 5 dakikada insanı bunaltan sıcaktan mı bahsedeyim, rahatsız edici yapış yapış olmamızdan mı? Yalnız bana garip gelme sebebi sıcak olması değil. Şehrin merkeziyle plaj aynı semtte gibi bir şey düşün. Düzgün giyinmiş, üstü başı temiz insan ve denizden yeni çıkmış ıslak saçlı, bikini üzerine enteresan plaj elbiseleri giyinmiş insanları düşün. Ve bu insanları aynı kaldırımda yürüt mesela. Hah! İşte burası biraz garip geldi bana; ama ona ne bakıyorsun, siz Ankara’da düzgün havuz ararken insanlar kendi denizlerinde yüzüyor, plajlarında güneşleniyorlar. Deniz diyorum; ama denizin altında bir amazon ormanı yatıyor. Hayatımda görmediğim deniz canlılarını gördüm. Yalnız o denizanası ne orijinal bir canlı, tanrım. Biraz tiksiniyor insan; ama olsun. Tiksinmek demişken, denizin kenarında köşesindeki kirlilik, atılmış çöplerden bahsetmeyeceğimi mi düşündün?

Safranbolu kirli değildi; ama Amasra, özellikle deniz kenarı fazlasıyla kirliydi. Bakü’deyken de bu konuya çok takılırdım. Çantamda çöplerle eve dönerdim, daha doğrusu dönerdik ben ve arkadaşlarım. Örnek olmaya çalışıyorduk kendimizce. Aslında kesinlikle Azerbaycan’da “çöp kutusu kültürü var, asla yerde bir çöp, denizde bir kirlilik göremezsin” yazıp hava atmak isterdim; ama maalesef! Yıl olmuş 2015 bizde de çöpü nereye geldi atan insanlar var. Bazen bu sadece Türk toplumuna has bir davranış (davranışsızlık) mı acaba? Diye düşünmüyor değilim. E sonra Hindistan, Pakistan ne iş diyorum kendi kendime.

Bu gibi durumlarda her zaman caydırıcı cezaların olması taraftarıyım. Türkiye’de umuma açık yerlerde her ne şekilde olursa olsun çevreyi kirletenlere 186 TL ceza kesiliyor. En azından kanunda böyle; ama benim dediğim böyle değil, 186 liranın caydırıcılığı yok gibi duruyor. Örneğin 1200 TL’den 3000 TL’ye kadar değişsin. Yemek pişirme ve servis yerleri hariç tabii.

Bu konu açılınca hep Naomi Campbell’ın 2007 yılında yediği ceza aklıma geliyor. Gerçi o yere çöp attığı için değil, yapımcısına telefon fırlattığı için 5 gün kamu hizmeti cezasına çarptırılmıştı; ama bence bu da etkili bir ceza yöntemi. Kamuya mâl olmuş bir kişinin arabasından yere çöp fırlattığı ya da tatil köyünde denizi kirlettiği için 1 hafta Taksim süpürme cezasına çarptırıldığını düşün, caydırıcı olmaz mı sence de?

Sokak süpürme moda oluyormuş, artık herkes “en pahalı süpürge bende” yarışına girmiştir. Kesin benim süpürgem taşlı ve mor kurdeleli olurdu.

Tahmina ALYAROVA. HaberAzerbaycan.com (HA Ajansı). 31.07.2015 http://www.haberazerbaycan.com/kose-yazisi/51/supurge-modasi.html

Azerbaycan, Türk dünyası, Türkiye içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum