Reenkarnasyon (Ruh göçü – Tekrar doğuş) hakkında öğrenmek istediğiniz herşey

Önsöz

Bu yazı, daha önce reenkarnasyonla ilgili olarak burada yayımlanmış ve büyük ilgi görmüş bütün yazıların birleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş versiyonudur.

İçindekiler
1. Reenkarnasyon yoksa Allah’ın adaleti de yok?
2. Dünyaya nereden geldik?
3. Dünyaya neden geldik?
4. Sorular – cevaplar
5. Kur’an’da reenkarnasyon
6. Kur’an’da reenkarnasyonun reddedildiği iddia edilen ayetler
7. Dincilerin tenasüh saptırması
8. Geçmiş hayatları hatırlamama/hatırlama
9. Prof. Dr. Süleyman Ateş’e göre reenkarnasyon
10. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre reenkarnasyon
11. Reenkarnasyon ile ilgili bilimsel araştırmalar
12. Nusayrilerde reenkarnasyon ve örnekleri
13. Diğer reenkarnasyon örnekleri
14.  Bu yazıda bahsi geçen, reenkarnasyonla ilgili, Kur’an ayetleri

1. BÖLÜM –  REENKARNASYON YOKSA ALLAH’IN ADALETİ DE YOK

Neden dünyaya gelenler zengin-fakir, güzel-çirkin, siyah-beyaz, sağlıksız/özürlü-sağlam, ünlü-ünsüz, uzun-kısa, erkek-dişi, ana/babalı-yetim, çocuklu-çocuksuz, aptal-zeki gibi farklı özelliklere sahip oluyorlar? Neden hiç kimseye zararı olmayan iyi bir insanın başına türlü sıkıntılar, felaketler gelebiliyor? Üzerinde akıl yürütmeden konuya böyle bakanlara “İlahi Adalet” neden herkesi eşit yaratmıyor ve herkese adil davranmıyor olarak görünüyor?

Allah’ın adaletsizliği gibi görünen eşitsizliklere bazıları şöyle açıklama getirir: “Allah kullarını farklı farklı dener. Kimine yoksulluk, yokluk verir, ki, bakalım şikayet, edecek mi? İsyan edecek mi? Kimilerini de rahatlık, refah, bolluk verir, ki, bakalım servetini paylaşacak mı, şükredecek mi?

Allah bizleri dünyaya gönderirken yazı-tura mı atar?

Diyelim ki Allah Ahmet’e zenginlik vermiş, o da nankörlük etmemiş, Allah’a şükretmiş, muhtaçlara yardım etmiş. Öbür taraftan Allah Mehmet’e fakirlik vermiş, o da isyan etmemiş, yokluğa bile şükretmiş. İkisi de 80 yıl yaşamışlar. Böylece ikisi de sınavlarını başarıyla geçerek, İslami inanışa göre, cennete gitmeye hak kazanmışlar. Buraya kadar tamam. Ama dünyadaki hayatları açısından ve bağlı olarak Allah’ın adaleti açısından oldu mu? Olmadı. Biri zevk-ü sefa içerisinde 80 yıl yaşamış, yediği önünde, yemediği arkasında, malikhaneler, yatlar, merkezi sistem klimalar, takım elbiseler, dünyada görmediği yer kalmamış v.b., v.b.. Ötekiyse  80 yıl kuru ekmeğe talim etmiş. Kümes gibi yerde, kışın yakacak bulamamış, altı delik ayakkabı, köyünden başka yer görmemiş v.b., v.b. Allah’ın adaleti bunun neresinde?

Neden tersi olmamış, yani Mehmet zenginliği, Ahmet fakirliği yaşamamış? Öyle olsaydı, yani Ahmet fakir olsaydı şükredecek miydi, Mehmet parayı görseydi sapıtacak mıydı?

Öteki tarafa gittiğinde Mehmet dese ki, “Allah’ım beni yoklukla imtihan ettin. Şükür ki  sınavı geçtim. Ama Ahmet gibi beni de varlıkla imtihan etseydin, ben gene sana kul olurdum ama hiç olmazsa şu dünyada biraz gün görürdüm”. Cevap: “Ne yapalım, kader,  felek kimine karpuz verir, kimine kelek, kimine de verir acı bir dümbelek” şeklinde mi olacaktır?

Neden Ahmet – Mehmet olmamış, Mehmet – Ahmet olmamış? Allah seçimini neye göre yapmış, (haşa) yazı tura mı atmış?

İnananlar için İlahi Adalet var mıdır? Elbette ki inananlar açısından İlahi Adalet olmalıdır, Allah’ın çizdiği yolda çelişki  olmamalıdır, yoksa inanç olmaz. Ya, İlahi Adalet neden herkesi eşit yaratmıyor ve herkese adil davranmıyor sorusuna cevap bulmak gerekiyor, ya da herşeyi Allah bilir, Allah’ın işine insanın aklı ermez, deyip inancı körükörüne sürdürmeye devam etmek. Ha, bir de bunlar gayba girer deyip geçiştirmek de var. Kur’an’ı düşünmeden mantık süzgecinden geçirmeden okuyanlar ya benim yıllarca önce ilk başta yaptığım gibi “yahu bu ne biçim şey” (haşa) derler ya da İslam nakil dinidir, herşeyi Allah bilir deyip körükörüne inanırlar, bu gayba girer derler.

Gayb nedir?

Göklerde ve yerde, Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Hayır, onların bilgileri ahiret konusunda yetersiz kalmıştır. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadırlar. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler.” (Neml 65-66)

Bu ayet çok kimsenin yanlış yorumladığı gibi gelecekle, dolayısıyla kader ile ilgili olmayıp ahiret konusunda beş duyu ile elde edilebilecek beşeri bilgilerin yetersiz olduğunu vurgulamaktadır.

Gayb “bilinmeyen” anlamında olup bu ayette bilinmeyenin bilinemeyeceği vurgulanmaktadır. Bilinmeyen başka şeydir, gelecek başka şeydir. Aksi takdirde bu ayete göre yarın havanın nasıl olacağını da kimsenin bilmemesi gerekirdi.

Peki, gayb bilinemez demek gayb hakkında, beş duyunun ötesinde, düşünülemez, akıl yürütülemez mi demektir? Düşünülebilir, akıl yürütülebilir ama varılan sonuçlar mutlaka öyledir denemez.

Eğer varsan, nefes alırsın.
Nefes alırsan, konuşursun.
Konuşursan, sorarsın.
Sorarsan, düşünürsün.
Düşünürsen, araştırırsın.
Araştırırsan, tecrübe edersin.
Tecrübe edersen, öğrenirsin.
Öğrenirsen, büyürsün.
Büyürsen, arzularsın.
Arzularsan, bulursun.
Ve eğer bulursan… Şüphe edersin.
Şüphe edersen, sorgularsın.
Sorgularsan, anlarsın.
Eğer anlarsan, bilirsin.
Bilirsen, daha çok bilmek istersin.
Daha fazla bilmek istiyorsan…
Yaşıyorsun!
National Geographic.

Sıkıntılar – felaketler

Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin)” (Şura 30)

Eğer hala mûsibetlere yana yana üzülüyorsan, gerçeği bilmiyorsun demektir. Şemsi Tebrizi

Musibet, sıkıntı-felaket anlamında olup bir şeyin sıkıntı-felaket olup olmaması başına gelen kişinin kabulüne bağlıdır.

Örnek olarak bir çocuğun sakat dünyaya gelmesi bu Kur’an ayetine göre kendisini yüzünden olabilir mi? İyi de kundaktaki sakat çocuğun hiçbir yanlış/kötülük sergilemeden, kötülük yapmaya imkan dahi bulamadan başına gelen musibet (o ileride bunu musibet yani sıkıntı-felaket olarak kabul ederse) nasıl kendisini yüzünden olabilir?

Bu arada, sakat, engelli, çirkin vb. denilen maddi oluşumların nedenlerini bilen ve bunları musibet (felaket-sıkıntı) olarak görmeyen tekamül etmiş insanlar konumuz dışındadır. Zira bunlar eksiklik, kusur değildir. Karma (ektiğini biçme), tekamül (olgunlaşma, gelişme) gereği olan zuhur (görünme) durumudur. Karma ve tekamül konularına aşağıda geniş şekilde değineceğiz.

Neden Ruşen?

Bu gerçek bir olaydır. Ruşen öz kardeşim. Sakat doğdu ve doğduktan kısa bir süre sonra öldü. Ruşen bir kaç ay yaşamış da olabilirdi, farketmez. Ben Bülent ise 66 yıldır yaşıyorum. Neden böyle bir şey Bülentin değil de Ruşenin başına gelmiş? İlahi İrade tarafından seçim neye göre yapılmış?

Neden Ben?

Kuş sesleri, hatta sinek vızıltıları bir anda kesilir, makasın kâğıdı kestiği gibi, bir anda… Sırtüstü yapışırsın yere, uğultuların arasında mayın kelimesini ayırt edersin sadece… Masmavi gökyüzüne bakarken bulursun kendini, arkadaşların bi şeyin yok diye bağırır, bilirsin ki, bacağın yok… Hep o soru çınlar aklında, tekrar tekrar, neden ben, neden ben?

Denebilir ki: Kur’an birçok ayetiyle bize insanların hemen şer, kötü diye algıladığı olayların aslında şer olmadığını, hayra götüren bir vesile olduğunu anlatır. İnsanın aceleci yapısı sebebiyle çok peşin hükümler verdiğini, sabırsızlık gösterdiğini hatırlatır.

Kötü diye nitelendirdiğimiz şeyler olacak ki iyiyi anlayabilelim. Tekâmülde iyi kadar kötü de olmazsa olmazlardan biridir. Başımıza gelen iyi kadar kötü de tekâmül gereğidir. Allah onu da “karmamızın gereği olarak” verecek. Yine hatalarımızın sonucunda olanlara katlanacağız.

Bunlar Ruşen’in annesi, babası için söz konusu olabilir. Onlar açısından başta kötü olarak kabul edilebilecek bu olay onları hayra götürecek bir vesiledir mutlaka. Peki, anneyi, babayı anladık da dünyada bir kaç saat yaşamış olması Ruşen’i nasıl hayra götürecek?  Cevap olarak yine denebilir ki “bak işte Ruşen bu sayede cennete gidecek, olayın hayrı orada”.

Doğru. Ruşen açısından da durum böyle. Ya Ruşen olmayanlar açısından? Ya benim açımdan? Kendime soruyorum, doğum sonrası hemen ölen bir bebek yanlış yapmaya, günah işlemeye fırsatı olmadığından cennete gidecekse, buna karşılık 10 yıllarca yaşayanlar ister istemez işledikleri günahlar yüzünden cennete gidemeyeceklerse  Allah’ın adaleti bunun neresinde? Cennet-cehenneme inanan kime sorsanız her halde bu dünyada fazla yaşamadan doğrudan cennete gitmiş olmayı tercih edecektir.

Öteki aleme intikal ettiğimde cennete gidemezsem Allah’a demeyecek miyim: “Ey Allah’ım Ruşen’in yerine beni tercih etseydin cennete giden ben olacaktım, bana da kısa ömür verseydin, beni de cennete gönderseydin“.

Ancak işi oraya bırakmadan bu soruyu yaşarken ve şimdi, burada, kendime sorup cevabını da, Allah’ın izniyle, kendim bulmaya çalışacağım.

Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir.”  diyen Kur’an ayetine göre, mesela, çocuğun sakat doğması kendi suçu ya da kendi elleriyle ettiğinin karşılığı mı? Sakat doğanın başına gelen kendi yüzünden mi diyor ayet? Demek ki o bebek bir şey yapmış. İyi de ne yapmış olabilir annesinin karnında ya da kucağında, kundakta? Demek ki olay anne karnını, kucağını, kundağını aşıyor. Ötesi olmalı.

Bu ötesi nedir, neyin nesidir? Anlamak için gelin bakış açısını biraz genişletelim.

Ömrün süresi

Denebilir ki: “Allah kullarını farklı farklı dener, Allah kullarını çeşit çeşit musibet, belalarla dener. Bakalım şikayet, edecek mi? İsyan edecek mi?”

İnsan başına geleni düşünecek, idrak edecek ondan sonra ya şikayet edecek, isyan edecek veya şükredecek. Bunun için de mutlaka “zaman” gerekli. Nitekim Allah da size bu zamanı verdim diyor:

sizi biz orada öğüt alanın öğüt alacağı bir süre ömürlendirmedik mi?” …e ve lem nuammirkum mâ yetezekkeru fîhi men tezekkere” (Fatır 37) Bazı meallerde “öğüt alacağı” yerine “düşüneceği” yer alır. 

Allah Kur’an aracılığıyla kullarına öğütler vermiştir.  Ayete göre  ömür Allah’ın bu öğütlerini alacak, Kur’an’ı okuyup, üzerinde akıl yürütüp, düşünecek, anlayacak bir süredir.

Hal böyleyken tam idrak, muhakeme ve düşünme sürelerinden önceki bebeklik, çocukluk süreleri öğüt almaya yeterli midir? Kur’an’ın başka ayetlerinde (Nisa 6) ve İslam örfünde  bırakın bebekliği, büluğ çağı öncesi bile Allah’ın öğütlerini alacak için yeterli olarak mütalaa edilmez. O halde bebekliğinde, büluğ çağından önce ölen çocukları bu ayetin neresine dahil edeceksiniz? Öteki dünyaya gittiklerinde sormayacaklar mı bu ayet neyin nesiydi diye? Hiç boşuna “efendim bu ayet…. ” diye başlamasın birileri.  Daha açık söyleyelim, dinciler boşuna kıvıttırmasın. Allah’ın ayetleri her bir kulu için geçerlidir. O halde “her varlık” Allah’ın öğütlerini idrak edecek bir süre kadar mutlaka yaşayacaktır. Bir seferde olmadıysa bir başka seferde.  Bunun adı da reenkarnasyon, tekrar bedenlenme, yeniden bedenlenme, ruh göçüdür. Ayete ilerde tekrar değineceğiz.

Demek ki fazla yaşamamış bir bebek ya daha önce bu dünyada öğüt alabileceği bir süre yaşamıştır ve/veya daha sonra yaşayacaktır. Allah’ın adaleti, takdiri ve hükmü bu yönde olup bunu Kitabında kullarına bildirmiştir.

Ömür, öğüt almanın yani tekamülün süresidir yani “kül”dür yani bütündür. Buna göre yaşadığımız, yaşayacağımız her bir hayat “cüz”dür yani bütünü oluşturan bölümlerden biridir.

Örneğin bir cüzde zengin olan diğer bir cüzde fakir olabiliyor. Böylece yaşamı her türlü yönleri ile yaşayarak tekamül ediyor. Aynen ana okulundan başlayıp doktora yapıncaya kadar her seferinde yeni bir sınıfta, yeni bir çevrede, değişik hocalarla, arkadaşlarla, her seferinde bir üst  düzeyden yeni bir eğitim alarak, ya da sınıfta kalındığında aynı düzeyi tekrar ederek, belli aşamalardan sonra daha üst bir okula, hatta başka ülkelerdeki okullara giderek nasıl eğitim tamamlanıyorsa varlıklar da benzer şekilde enkarne olarak (bedenlenerek) tekamüllerini tamamlamaya çalışıyorlar. Her yaşam sınıfı yeni bir başlangıç, yeni bir sayfa oluyor ama geçmiş sınıflarda edinilen bilgiler arka planda yeni sınıfa taşınıyor. Her seferinde birikim açısından sıfırdan başlanmıyor. Ayete göre ömür her seferinde tekamüle göre ders alınacak kadar bir sürede tamamlanıyor. Aksi takdirde bir kaç gün, bir kaç saat, bir kaç dakika yaşayıp ölen bir bebek nasıl olup da  bu kısa sürede öğüt almış olabilir?

Bedenlenmeler, öğüt tamamen alınıncaya yani tekamül edinceye kadar devam edecektir.

Özetle ömür, varlığın öğüt alması için gerekli olan tüm bedenlenmeleri sırasında geçirdiği maddi hayat sürelerinin TOPLAMIDIR.

Eee, madem reenkarnasyon var da neden önceki hayatlarımızı hatırlamıyoruz?

Reenkarnasyonda önceki hayatları hatırlayıp hatırlamama konusu aşağıda  8. BÖLÜMDE  ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.

Gaybı, yani bilinmeyeni bilemeyebiliriz ama dünya hayatı gözümüzün önünde oluyor, akıp gidiyor, onun her şeyini bilmemiz gerekir. Yağmurun nasıl yağdığını bildiğimiz gibi. Allah bize akıl vermiş. Gavur düşüne düşüne atomu, atom bombasını buluyor, yıldızlara seyahat ediyor. Biz ise hala  500 çeşit Kur’an meallerine, 1500 çeşit tefsirlerine takılmış kalmışız. Bir şey keşfedemiyoruz, bulamıyoruz bari felsefeyi aşalım. Neden mi?

  • Nereden geldik?

  • Nasıl geldik?

  • Neden geldik?

  • Nereye gideceğiz?

sorularının cevabını bulmadan yaşamanın anlamı ve faydası yok da ondan. Bunlardan “birincisini” kaçımız kendi kendimize sorduk bugüne kadar?

2. BÖLÜM – DÜNYAYA NEREDEN GELDİK?

Bebek dünyaya, daha doğrusu anne rahmine bir yerden gelmiştir.

Nice kez geldim gittim delim sûret yarattım
Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim.
Ben bu sûretten ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim.

Aynen ete kemiğe büründüm diyen Yunus’un dediği gibi, anamızın rahmine girmeden, dünyaya gelmeden önce de vardık. Bebek de dünyaya bu gelişinden önce varlık olarak vardı. O varlığa ruh deniyor.  

Ruhlar nereden gelir?

Yaygın İslami görüşe göre: “Ruh ile beden birlikte yaratılmıştır. Bedenden önce ruhlar alemi diye bir yer yoktur. Bedenden önce ruhların yaratıldığı anlayışı müfessirlerin kendi kafalarında önceden yerleştirdikleri düşüncelerin bir sonucudur. Ruhlar alemi bedenlerden önce yaratılmamış, aksine bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu bir alemdir.”

Aşağıdaki açıklamalardan görülecektir ki bu çok dar ve akla uymayan bir görüştür. Nitekim: “Ruhlar toptan yaratılmıştır ve Allah tarafından onlardan,Kalu bela” denilen bir zamanda söz alınmıştır. Ruhlar bedenlenmeden önce varlar ve dünyaya gelmeden önce Bezm-i Eleste diye bir yerde beklerler” şeklinde daha akla uygun bir İslami görüş var. O halde bu ikinci görüşü akla uygun bir şekilde, Kur’an verilerinden de yararlanarak, anlamaya ve geliştirmeye çalışalım.

Alemler

Kur’an’da Allah “alemlerin rabbi” olarak geçer. Demek ki bir tek alem yani sadece bizim gördüğümüz, yaşadığımız bu alem yok. En azından bir başka alem, ya da alemler daha var.

Hepimiz bu zamana ve yere misafiriz. Sadece geçip gidiyoruz. Buradaki amacımız, gözlemek, öğrenmek, büyümek, sevmek… ve sonra eve geri dönmek.” Aborjin Atasözü. We are all visitors to this time, this place. We are just passing through. Our purpose here is to observe, to learn, to grow, to love… and then we return home.

Bizlerin esas yeri, mekanı bu dünya olamaz, daha doğrusu madde alemi olamaz. Zira madde alemi kalıcı değil, fani, geçici bir süre misafir olarak, kiracı gibi gelinen bir yerdir. Onun ötesinde esas mekanımız, anavatanımız  yani geldiğimiz bir yer olmalı. Bu yer İslam’da ahiret, bezm-i eleste, spiritüalizmde spatyom denilen, bu öteki alem-mekan mevcut bilgi düzeyimizle karanlık madde-karanlık enerji alemidir büyük ihtimalle. Dünya gözüyle ve teleskoplarla görülemediği için karanlık adı verilmiş. Yoksa kimi varlıklar için apaydınlık, kimileri için de karanlık. Çekim gücü ile varlığı biliniyor. Madde dışı alemin evrenin % 96 sını oluşturması varlıkların esas mekanının orası olduğunu gösteriyor. Bakın bu konudaki yazımız: https://bpakman.wordpress.com/dininanc/evrenolusumu/antimadde/

Spatyom (ruhlar evreni) bedensiz (bedenlenmemiş, bedenden ayrılmış) varlıkların olduğu yerdir. Varlık orada bedenli halinden daha farklı bir şuur/bilinç halinde olur.

Varlıklar nasıl yaratıldı?

Hiçbir şey yoktan var olmaz. 14 ila 100 milyar yıl önce 10-43 saniyelik bir süre içerisindebüyük bir patlamayla evrendeki herşey, madde-antimadde oluşmuş ve zamanla birleşme ve soğumalarla şekillenmiş, Büyük Akıl’dan küçük akıllar türemiştir.  Big Bang yani Büyük Patlama denilen söz konusu patlamanın kaynağı bilimsel olarak şimdilik tanımlanamamaktaysa da inanç dünyasında YARATAN olarak nitelendirilmektedir. Bu kabul Vahdet-i Vücut anlayışına uymaktadır. Vahdet-i Vücut’a göre bütün evren bir birliktir, yaratıcı da onun ruhudur, dolayısıyla herşey Allahtır, Allah’ın vücududur. Her şey O’dur.

Buna karşıt olarak “Herşey Ondandır”, “Herşey Allahtandır” görüşü var. Bu görüşe göre Allah evren üstüdür.

Allah evrenle içiçe midir, evrenden ayrı mı? Bu konular din açısından karmaşık ve tartışmalıdır. Ancak ortada buna açıklık getiren bir Kur’an ayeti var:

Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız. Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi.” (Kaf 16)

Tasavvuf inancında da, insanların ve her varlığın Allah’ın bir parçası olduğunun altı çizilir. “Yaradılmışı severim yaradandan ötürü” sözünün vardığı noktanın da bu yaklaşım olduğu düşünülebilir. Tasavvuftaki vahdeti vücut görüşüne göre: Allah’ın sahip olduğu tüm özellikler, varlıkta kendini esma (isimler) birleşimleriyle gösterir. Tüm varlıklar Allah’ın esma ül hüsna (çok güzel isimler) adı verilen isimlerinden ve sıfatlarından ibarettir. Varlıkta sadece Allah vardır. Yeryüzünde insanın esas amacı, esma özelliklerini güçlendirerek varlığında bulunan Rab özelliklerini tanımaktır.

Evrenin yapısını oluşturan ağı, astronomik olarak devasa bir beyin veya bilgisayar niteliğinde düşünebiliriz. Enerjilerin birbirlerine helezonik şekilde bağlı olması sayesinde bu olağanüstü yapının yönettiği bir nizam ve basitten mükemmele doğru planlar, boyutlar düzeni oluşmaktadır. En basit akıl bile bir değer taşır, bu helezonik bağ sayesinde mükemmel akıl her şeyi yönetir. Bu evrensel, kozmik düzende tesadüf diye bir şey söz konusu dahi edilemez. 

Bir bilgisayardan sanal aleme gönderilen bir virüs nasıl diğer bilgisayarlara ve sisteme olumsuz  etki verir ve dolayısıyla dönüp dolaşıp kendini de zarar verirse varlıkların yanlış hareketleri ve negatif düşünceleri de aynen benzer sonuçları getirir.

Nitekim yeni bilimsel araştırmalar, evrenin dev bir beyine benzediğine işaret ediyor. Evren dev bir beyin halinde, genişleyen galaksilerin şekliyle yansılanan beyin hücreleri arasındaki elektriksel ateşlemeyle, benzer şekilde büyüyor olabilir. Uygulanan bilgisayar simulasyonları sistemlerin gelişme şekli olan “doğal büyüme dinamiğinin” ister internet, ister insan beyni, isterse bir bütün olarak evren olsun farklı türden ağlar için aynı olduğunu göstermektedir. Araştırmanın yazarlarından biri olan Kaliforniya San Diego Üniversitesi’nden Dmitri Krioukov “Bu sistemler çok farklı görünseler bile çok benzer şekilde gelişmiştirler…Bu fizikçiler için doğanın nasıl işlediği konusundaki anlayış eksikliğinin doğrudan işaretidir. Ekibin simülasyonu, atomaltı parçacıklardan daha küçük olan, uzay-zamanın kuantum birimlerinin evren genişlerken birbirleriyle nasıl “ağ oluşturduklarına” bakarak büyük patlamadan kısa bir süre sonraki, evrenin çok erken yaşamını modellemiştir.

Evrenin % 4 ü gözle veya teleskopla görülebilen maddeden oluşur, kalan % 96 sı görünmemekte, tesbit edilememektedir. Bu % 96 mevcut bilimsel düzeyimize göre çekimsel gücüyle maddi evreni bir arada tutan  karanlık enerji ve karanlık maddedir. Buna madde dışı, madde ötesi alem de diyebiliriz. Varlıkların esas yeri yani anavatanı orasıdır. Böylece evrende her yer varlıkla ve hayatla dolu haldedir.

Varlıkların, bedensiz varlıkların, ruhların “nereden” geldiklerini elimizden geldiğince irdeledik. Gelelim “neden” geldiklerine.

3. BÖLÜM – DÜNYAYA NEDEN GELDİK?

Neden  dünyaya geliyoruz, neden geldiğimizde tekamül ediyoruz, neden ölümle bedenlerimizi bırakıp gidiyoruz?

İnsanın öğrenmek için forma giyerek okula gitmesi gibi ruh açısından da bedene girerek maddi aleme gitmesi zorunludur. Madde alemi ruhun eğitim alma ve uygulama yapma, görgü ve deneyim artırma ve aldıkları eğitimin uygulamalı sınavlarını verme alanıdır. Bedensiz varlıklar bedenlenerek gelir, eğitimini alır, uygulamalarını yapar, sınavlardan geçer geldikleri yere geri dönerler.

Ruh

Gayba girmesi nedeniyle ruh denilen şeyi tam olarak açıklayabilmiş değiliz. Bu yüzden daha dar anlamıyla ruh yerine varlık demek daha doğru. Ancak varlık deyince maddi beden de işin içine girmektedir. Varlık madde dünyasındaki faaliyetini maddi bedeni ve ruhu, şuuru vasıtasıyla sürdürür. Maddi bedeni ve ruhu arasındaki bağlantıyı zihni, bilinçaltı, 5 duyuları, 5 duyu ötesi hisleri  vb.  sağlar. Varlık madde dışı alemde ise faaliyetini ruhu, şuuru ve enerjisiyle sürdürür.

Ruh,  öz olarak mükemmel yaratılmıştır. O, öz itibariyle kendi kendisinin aynıdır. Eşi ve benzeri yoktur. Parçalara ayrılmaz, azalmaz ve çoğalmaz. Şuur, irade ve tahayyül ruhun melekeleridir. Ruh, Tanrılık bilgiye sahiptir, ama Tanrı değildir. Ruh ölümsüzdür. Özü bakımından sonsuz güç sahibidir; bu güç asla azaltılamayacağı gibi yok da edilemez. Ruh hayattır, hayat da Ruh’tur. Ruh şuurludur ve bir maksadı vardır; yani Ruh’un bir amacı, bir vazifesi vardır. Ruh’u yöneten ve ona karışan bir makam yoktur.  Çünkü Allah’ın şuurlu ve idrakli yarattığı Ruh, kendini yönetebildiği gibi, maddeyi de yönetir. Ruhlar, Allah’ın Kanunları’na uygun olarak Evren’in sevk ve idaresinde rol alırlar. Evren’i sevk ve idare etmenin ve ruhsal tekamülün sonu yoktur.

Tekamül

Kelime anlamı olgunlaşmak, gelişmek olan tekamül bir Evrensel İlahi/Kozmik Yönetim yasasıdır.

Maddi alem, evrende varlıkların tekamülü için bir süre misafir edildikleri yer olarak öngörülmüştür. Yaşadığımız gezegen de evrende bulunan tekamül okullarından biridir.

Her ortam (plan) bir tekamül yeridir ve varlıklar her planda yaşayarak bilgi ve tecrübe edinirler. Böylece tekamül sadece maddi evrende değil madde dışı evrende de devam eder. Ancak orada uygulama imkanı yoktur.

Bütün  yaratılanlar tekamül eder. Bütün insanlar, bütün cisimler, bütün olaylar, kısaca  bütün yaratılanlar değişir, başkalaşır, çeşitli hallere girerek gelişir. İnsanlıkta temelde daima bir ilerleyiş ve gelişme vardır; bu, tekamülün gereğidir. Yaşama karışıklık değil, bir düzen ve ahenk hakimdir.

Tekamül adım adım gerçekleşir, tek bir ömre sığmaz. Sadece dünya bilgi ve tecrübesini göz önüne alsak bile, bir insan ömrünün bu kadar bilgi, öğüt ve tecrübeyi elde etmesine  zamanı ve enerjisi yetmez. Böylesine kısa bir süre içinde yapılan faaliyetler ise beden, toplum ve tabiat tarafından sınırlandırılır. Bu yüzden reenkarnasyonlarla yeni imkanlar sağlanır, tekamül hızlandırılır. Dünya okulundan diploma alana kadar tekrar tekrar doğulur.

Ruh ve Tekamül

Madde dışı alemden gelen ruh, tüm evrenin % 4 ünün teşkil eden maddi evrene girerek, oranın bilgisini alıp deney yapar gibi uygulamaktadır. Yani maddi alemi laboratuvar olarak kullanmaktadır. Bilgiyi arttırmak, tecrübelerle bilgiyi çoğaltmak gelişim-tekamül demektir. Varlıklar şuurlanarak, bilgilenerek, bunları yaşayarak, uygulayarak tekamül ederler.

Tekamül eden beyin değil ruhdur. Varlığın zihni, aldıklarını aynı varlığın ruhuna aktarır, beyin sonunda bedenle birlikte çürür gider. Ama ruh ebedidir. Ona gelen her şey kalıcıdır, silinmez.

Tekamül sırası

Tekamül sırası şöyledir: Atom, bitki,  hayvan, insan. Aynen Mevlana’nın dediği gibi. Mevlana taş demiş. Açıklaması aşağıdaki videoda. Varlıklar, dolayısıyla taşlar da atomdan müteşekkil. Yıldızların da sonu gelince taşlar, kayalar toz haline geliyor yani taş ölüyor ve ruhu bir dahaki sefere varlıklarda bedenleniyor.

Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Ya da alçaldığım görüldü mü?
Bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, rüyaların meleği olacağım.
Fakat yolum devam edecek,
Allah’tan başka her şey kaybolacak.
Hiç kimsenin görüp duymadığı birşey olacağım.
Yıldızların üstünde bir yıldız olup,
Doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım.
Mevlana Celaleddin-i Rumi

Mevlana burada tekamülü ve reenkarnasyonu o kadar güzel anlatıyor ki.

Taş ölür mü? Bakın seyredin:

Vücudunuzdaki her bir atom patlamış olan yıldızlardan geldi. Ve muhtemelen sol elinizdeki atomların geldiği yıldız sağ elinizdekilerin geldiği yıldızdan farklı. Bu gerçekten fizik hakkında bildiğim en şiirsel şey: Hepiniz yıldız tozusunuz. Yıldızlar patlamasaydı burada olamazdınız çünkü karbon, oksijen, azot, demir evrim için ve yaşam için gerekli olan her şey zamanın başlangıcında oluşmamıştı. Bunlar, yıldızların nükleer fırınlarında oluştu, ve onları vücudunuza almanızın tek yolu bu yıldızların patlayacak kadar ‘kibar’ olmalarıydı. Yıldızlar sizin için öldü ve siz burada olabildiniz.Lawrence Krauss Kanada asıllı ABD’li kuramsal fizikçi ve kozmolog, Fizik profesörü.

Bir taşın ölmesi bazen milyarlarca yıl alabilir, ömür bu kadar sürer mi?

Bir atoma enerji aktarıldığında, yani atom uyarıldığında normalde atomun enerji kaybederek başlangıçtaki durumuna dönmesi için bir süre geçmesi gerekir. Bu süreye atomun ömrü denir. Bu varlıklar görevlerini tamamladıktan sonra nöbet devriyle yerlerini başka varlıkların alıyor olabilir. Ayrıca yüksek sistemlerde izafi bir zaman söz konusudur. Mesela bizim dünya zamanıyla elli bin yıl kozmik zaman ölçüsüyle bir güne karşılık gelmektedir. Bunu Kur’an ayeti açıklıyor:

Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler O’na.” (Mearic 4)

Bitki ve hayvanlar nasıl tekamül eder?

Bitkilerle, hayvanlarla şuur iletişimimiz olmadığından bunun cevabını sadece akıl yürüterek bulabiliriz. Tekamül evren yasası  olduğuna göre her varlık mutlaka tekamül etmektedir. Varlığın maddi alemde yaşama ortamına önce basit şekilde alışması gerekir. Bedenlenme en basitinden başlar. Bitkilerin tekamülü maddi dünyanın güç alanından sağladıkları şuur gelişmesiyle olur. Bitkiler kendi aralarında iletişim kurabilirler, etraftaki tesirlerden mesela müzikten etkilenebilirler. Bunun yanında bitkiler tohumdan çıkarak, nefes alarak, gıdasını gün ışığından ve topraktan üreterek, büyüyerek, kök vererek, kışın öz suyunu çekerek, baharda çiçek açarak, polen, meyve vererek yani yaşam mücadelesiyle de tekamül ederler. Bitki yapraklarını birbirlerini kapamayacak şekilde dizer. Bu düzen bitkinin güneş ışığını ve yağmur damlalarını eşit biçimde alabilmesi için çok önemlidir. Yapraklarda, çam kozalaklarında, kaktüslerde, ayçiçeklerinde ve diğer bitkilerde görülen bu spiral düzen matematikte ‘Fibonacci dizini’ ismi ile tanımlanır.

Hayvanlara zeka gelişimi şuura ilave olarak yüklenir. Mesela sivrisinek, insanı gözünün görmeyeceği bir yerden ısırır. Gelip de burnundan elinin, kolunun üzerinden değil, kolunun arkasından, bacağından ısırır. Isıracağı yeri önce salgısıyla uyuşturur. Bunları yapmazsa telef olur gider. Toplu iğnenin ucu büyüklüğünde bir beyin insan gözünün nereleri görmediğini nereden bilmektedir? Hadi diyelim bazı hayvanlar bir çok şeyi annelerinden görerek öğrenir. Sivrisinek öyle değildir ki, larvadan çıkar, annesini bilmeden görmeden tek başına büyür. Karga ağzına cevizi alır. Yüksek bir yerden beton, asfalt gibi sert bir yere atar, gider kırılan cevizin içini yer. Karga familyası, saksağan dahil kabile mensuplarından birine saldıran hayvan ya da insanı hiç unutmaz. Yani kuş beyni bile gayet iyi çalışmaktadır. Afrika’da yaşarken karıncaların yuvalarını taşımalarını gözlemlemiştim. Afrika’da mevsimler yağışlı, yağışsız diye ikiye ayrılır. Yağışlı mevsimde göl suları yükselir, yağışsız mevsimde alçalır. Göl kenarında yaşayan karıncalar güvenli buldukları yerlerdeki yuvalarını bu kotlara göre her iki mevsim öncesi taşımak zorundadırlar. Bu taşıma inanılmaz bir organizasyonla gerçekleştirilir. Her karıncaya görev verilir. En önemlisi insan ya da hayvanlardan gelecek ezilme ve organizasyonun bozulma tehlikesidir. Bu yüzden taşıma tam göl suyu üzerine yakın bir kottan yapılır. O kotta olmayan taşıma yolunu karıncalar set kurarak oluştururlar. Diğerleri yiyecekleri bu set üzerinden taşır. Bir de en önemlisi güvenlikçiler vardır. Onlar da yaklaşan insanların paçalarından girerek bacaklarını ısırır ve böylece oradan uzaklaşmalarını sağlarlar.

Bitkiden hayvan boyutuna geçen varlık artık gıda üretimini kendi yapamayacak, arayıp bulmak zorunda kalacak, barınmaya ihtiyacı duyacak,  ya kendine in bulacak ya da yuvasını kendisi yapacak, içgüdüsel, duygusal ve fiziksel enerjisiyle çoğalacaktır vb. Yani maddi hayat hayvanlarda bitkilere göre çok daha fazla zorlaşmış ama ona göre imkanları da artmıştır. Zorluklar ve imkanlar varlıkları zekalarını çalıştırarak yaşam mücadelesi vermeye mecbur bırakır, bu da gittikçe tekamül etmelerine sebep olur. 

Bitki ve hayvanların madde dünyasındaki varlıkları, bir yandan varlık tekamül kademelendirmesine diğer yandan doğal dengeyi ayakta tutmaya yaramaktadır. Arının bal yaparken polen taşıması, ineğin süt, tavuğun yumurta, ağacın meyve vermesi gibi.  Kozmik yasalarda görevi yerine getirmenin mutlaka getirisi vardır. Yani bitkiler, hayvanlar bu açıdan da şuur ve enerji seviyelerini dolayısıyla tekamüllerini ayrıca artırmaktadırlar.

Tarihin eski devirlerinden kalma fosillerden insana geçişi anlayabiliyoruz. Günümüzde böyle bir şey olsa gözlemlememiz gerekmez miydi?

Burada varlığın maddi bedenin değil ruhunun tekamülde insan düzeyine geçişinden bahsediyoruz. Söz konusu fosillerden anladığımız dünya gezegeninde bir bedensel evrimin tamamlanmış olduğudur. Hayvan düzeyinden insan düzeyine ruhun geçişinin bedensel hazırlığı dünya gezegeninde daha önce meydana geldiği gibi  önce başka planetlerde enkarne olmakla olabilir. Belki de böyle bir hazırlığa gerek yoktur. Ruhsal geçiş ise önce madde ötesi alemde ise şuurun, mesela cin denilen bedensiz varlık formlarında hazırlık süreci geçirmesi yoluyla olabilir. Her halukarda konu gayba girmektedir. Maddi şuur düzeyimizle bunu çözmemiz mümkün görülmüyor.

İlahi (evrensel, kozmik) düzen

İlahi (evrensel, kozmik) düzen, mükemmelen işleyen kanunlarla sağlanır.

Bu kanunların dışında hiç bir varlık, hiç bir harekette bulunamaz. O halde tesadüf olmadığı gibi saçma ve abes bir iş de yoktur.

Basit bir insan beyninin içerisinde kırk tilkinin kuyruklarının birbirine değmeden dolaşabildiği kapasiteye sahip olduğu düşünülürse mükemmel akıl da hiç bir şeyi tesadüfe bırakmadan tüm alemleri benzer prensipte ama kıyaslanamayacak kadar muazzam ölçekte, çapta planlar, yönetir.

Mesela yağmur yağar. Yağmuru Allah mı yağdırır? Yağmur, yerküredeki suların buharlaşarak yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak su halinde tekrar yere düşmesi olayıdır. Bu bir düzen dahilinde olur. Bu düzeni koyan ve sürdüren bir Yaratıcı Kudret vardır. Ona, Allah diyoruz. Allah, varlık ve oluşa aynı sebepler ve şartlar altında aynı sonuçları doğurmak üzere böyle bir düzen koymuştur. Kur’an buna fıtrat (yaradılış) ve sünnetullah (Allah’ın tavrı ve tarzı, tabiat yasaları) demekte ve eklemekte: “Sünnetullahta değişme ve bozulma bulamazsın.” Evet, sünnetullah, yağmuru yerküredeki suların buharlaşıp yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak tekrar yere inmesi olayı olarak düzenlemiştir.

Hem bilim hem de inanç olur mu? Pozitif bilimlerin tespit ettiği düzen içinde işleyen varlık ve oluşun arkasındaki şuurlu Benlik’i yani Yaratıcı Kudret görüldüğü takdirde bal gibi olur. Allah konusunda daha fazla bilgi verdiğimiz yazımızdan da anlaşılacağı gibi (OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN) bir yerden ötesi gayba girmektedir.

Karma

Varlık ne yaparsa yapsın, tekamül eder; sürekli ne ekiyorsa onu biçer, yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmaktan kaçınamaz. Bilerek ya da bilmeyerek yapılan her hareketin bir sebebi ve sonucu vardır. Bu sonucun ise evren ahengine uygun olmamasına imkan yoktur.

Atılan bir adım, bir sonraki adımın sebebi, bir sonraki adım ise öncekinin sonucudur. Buna “sebep sonuç ilişkisi” denmektedir. Hinduizm, Budizm, Jainizm, Sihizm ve Teozofi gibi Doğu felsefelerinde buna “Karma” deniliyor. Karma; hem fiziksel hem de zihinsel her türlü eylemin sonuçlarının kaçınılmaz olduğunu, düşündüğümüz her şey ya da yaptığımız her eylemin sonuçlarının, bizi bu yaşamımızda, bu yaşamımız içinde görmememiz durumunda, sonraki yaşamımızda etkileyeceğini belirten bir evren yasasıdır.

Hareketin seçimi insana kalmıştır, çünkü o, düşüncelerinden, hareketlerinden sorumlu bir varlıktır. Allah bu hareketlere mükafat ve ceza müeyyidesini getirmiştir. Varlık iradesi dışında yaptıklarından sorumlu olamayacağına, yanlış amellerinden dolayı cezalandırılacağına göre kendi kaderini, karmasını kendi çizmektedir.

Varlık kaderini ameliyle yani yaptıklarıyla kendisi oluşturur böylece. Mesela azap çektiren, ektiğini biçecek  o da azap  çekecektir. Bu gerçek bilinse, birilerinin başına gelen kötü olaylar “Allah ne kadar zalim” şeklinde değerlendirilir miydi?

Kader

Allah varlığın atacağı her adımı önceden bilirken, yeniden bedenlenip  dünyaya geleceğimiz hayatın planını geçmiş yaşamlarımız belirlediğinden Allah varlığın kendi oluşturduğu kaderini de bilir. Mükemmel akıl herşeyi ona göre planlar, yürütür. Tekamülümüz açısından bazı programlamalar yapar. Bizim tesadüf dediklerimiz kaderimiz ile bu mükemmel programlamaların çakışmasıdır. Örneğin havaalanına  gitmek için taksiye bineceğiz ve uçağa daha çok var diyelim. Uçağa biniş saatimizi etkilemiyorsa hangi taksiye bineceğimiz bizim kaderimiz açısından önemli olmayabilir ama hangi taksicinin o parayı kazanabilmesi açısından önemli olabilir. O nedenle karması gereği o parayı kazanması gereken taksiye yönlendirilmişizdir belki de. O da akşam çoluğuna, çocuğuna rızkını götürebilmiştir böylece.

Yani hayatımız belki ana hatlarıyla belki de en ufak ayrıntılarına kadar bellidir. Bu kaderimizdir. Ama bu kaderin bu şekilde olmasının sebebi de biziz. Aksi takdirde Allah hem bize hata yaptıracak hem de bizi o hatadan dolayı cezalandıracak, böyle bir şey mümkün mü? Müeyyide varsa irade de vardır.

“Madem kader var biz niye yaptıklarımızdan sorumlu tutuluyoruz” sorusu bu şekilde açıklanmaktadır. Bu konudaki yazımızı  OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Bu hayatı bilerek geldik

Doğmak, ölmek, reenkarne olmak çok doğal, olağan şeyler, elbise değiştirmek gibi ve de uzun süreç. Üniversite, lisans, master, doktora, doçentlik, profesörlük…. gibi. Kim bilir bu dünyada kaç mezarımız var? Kaç annemiz, babamız, evladımız olmuştur?

Kendi karmamız yani ektiklerimiz biçtiklerimiz bu dünyadaki geri kalan ömürümüzün, öteki dünyadaki ve olacaksa bir sonraki hayatımızın planlarını yani kaderimizi oluşturur. Buna göre dünyada yaşayacağımız hayatımızı biz seçeriz. Dünyaya gelmeden önce bize alternatifler gösterilir. Biz de birini kabul ederiz. Zor olanı, acılarıyla, eziyetleriyle yanlışlıklarımızı anlamamıza yardımcı olacak, tekamül etmemiz için gerekli olanı mı seçeriz, yoksa bir eli yağda bir eli balda, öyle fazla acısı, ızdırabı olmayan, kolay-rahat  ancak bize tekamül açısından hiçbir şey vermeyeni mi? Varlık gösterilenler dışında gönlündekine yakın bir hayatı da isteyebilir ama her istediği de verilmez. Yani zengin olacak, güzel olacak, mutlu olacak, tahsilli olacak, sağlıklı olacak, uzun ömürlü olacak vb. hepsini alması imkansızdır kozmik düzen açısından.

Reenkarne olmak şart mıdır?

Reenkarnasyon (tekrardoğuş) tekamül için gerekli Evrensel/İlahi kuraldır. Ruh varlığı maddi evrenlerdeki bilgi ve deneyimini tekrar tekrar doğuşlarla artırarak yavaş yavaş sonsuz tekamül yolculuğunu sürdürür. Ve varlık öyle bir tekamül seviyesine ulaşır ki, artık bedende doğmak mecburiyetinden kurtulur.

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle.. Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla…!Mevlana Celaleddin-i Rumi

Tekrar dünyaya gelmenin yani reenkarnasyonun belli başlı üç nedeni vardır:
1. Önceki maddi hayatta yapılan yanlışlıkları yeni maddi hayatta kendi üzerinde yaşayarak kefaret ödemek,
2. Önceki yanlışlıklar olsun olmasın, basitten başlayarak daha ileri eğitimler almak, uygulamalar yapmak, deneyimler kazanmak, sınavlardan geçerek  tekamül etmek,
3. Verilen bir misyonu yerine getirmek.

Yaşam sırasında edinilen bilgilerin ruhta yerleşip yerleşmediği maddi hayattaki sınavlarla belirlenir. Dertlere, belalara varlık isyan mı edecek yoksa “buna da şükür Allah beterinden korusun” mu diyecek? Bunlar ancak sınavlarla anlaşılabilir ve Kur’an’da buna dair işaretler bulunmaktadır:

İşte orada müminler belaya uğratılarak imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı. (Ahzab 11)

Aynı şekilde verilen imkanları sadece kendine mi saklayacak v.b. Sınavlardan geçemeyenler, sınıfta kalanlar tekrar gelecektir.

Başka Planlar

Evrende galaktik planlar, boyutlar olmalıdır. Sayısını bilmiyoruz. Kimilerine göre sonsuz boyutlar var. Yukarıda açıkladığımız ruh-madde ilişkilerinin evrenselliği gereği galaktik varlık ve bilgi planlarının hem madde hem de madde ötesi alemlerden oluşması gerekir. İçinde bulunduğumuz galaktik planın sevk ve idare merkezinin Sirius gezegeni olduğu tahmin ediliyor. Sirius’un Arapça adı Şi’ra’dır. Şi’ra aynı zamanda şuurlanma demektir. Kur’an bunun haberini Necm suresi 9. ayette veriyor

Hiç kuşkusuz Şi’ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O’dur. Ve ennehu huve rabbuş şı’râ.(Necm 49. Prof. Yaşar Nuri Öztürk mealinden) Bakın bu konudaki yazımız: https://bpakman.wordpress.com/dininanc/sirius/ 

Bir galaktik planda/boyutta tekamül eden varlık üst bilgi elde ederek daha ileri bir galaktik plana/boyuta geçmeye hak kazanır. Kuran Ayeti de böyle diyor (tabakalardan tabakalara, katlardan katlara).

Ki siz boyuttan boyuta/halden hale mutlaka geçeceksiniz. Le terkebunne tabakan an tabakın.“ (İnşikak 19)

İçinde bulunduğumuz dünya diyelim ki ilk okul. İlk okul bitince orta okula gitmemiz gerekir. Yani aynı galaktik plan içerisinde daha ileri bir gezegene transfer olunması gibi. 12 yıllık zorunlu öğrenim bitince nasıl üniversiteye gitmek gerekiyorsa bir planda iş bitince daha ileri düzeyde başka bir galaktik plana geçiliyor.  Her iki ayet de ileri tekamül açısından İlahi/Kozmik nizamda bedenlenmelere gönderme yapmaktadır.

Nereye kadar gideceğiz?

Diyelim ki öteki dünyada yeriniz 700 katlı bir binada. Katlar yükseldikçe konfor artıyor. Alt katlar fecaat, berbat düzeyden başlıyor. Karanlık, sıcak, ateş içinde. Merdivenlerde otomatik sensorlar var.  Bir kata geliyorsunuz ki alet sizi ölçüp biçip engelliyor daha üst katlara geçemiyorsunuz.  Dünyaya her gidiş gelişten sonra öteki dünyada aynı binaya giriyor fazladan bir kata daha çıkabiliyor, orada yukarıya çıkamıyorsunuz. Diyelim ki gide gele 500. kata geldiniz. Orada yaşamaya başladınız. Durumunuz hiç de fena değil. Arada alt katlara inip oraları gördükçe halinize şükrediyorsunuz. Ama biliyorsunuz ki üst katlar daha da güzel. Ne yaparsınız? Orada ömür boyu kalır mısınız? Yoksa “ya kardeşim beni tekrar dünyaya gönderin üst katlara geçecek hale gelmeye çalışayım” mı dersiniz? Karar sizin. Diyelim ki istediğiniz oldu, sonunda çatıya geldiniz. Ama orada gördünüz ki yanda başka bir bina var. Dürbünle baktınız ki oranın zemin katı bile sizin bulunduğunuz çatıdan daha mükemmel. Bu sefer de oraya geçmek istemez misiniz?

Andolsun, biz, Ademoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.(İsra 70)

İnsan Allah’ın yarattıklarının “birçoğundan” üstün. Demek ki hepsinden değil. İnsan evrenin en üstün varlığı değil. Daha üstün varlıklar var. Nerede bu varlıklar? Dünyada yok bunu biliyoruz. Demek ki başka dünyalardalar.

Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde secde ederek eğilin. Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi.” (İsra 71-73. Başka birçok ayetlerde de benzer açıklamalar var

İnsana toptan secde eden melekler İnsandan üstün olabilir mi? Bunun doğru açıklaması şudur: “meleklerden daha üstün varlıklar vardır“. Nasıl yukarıda aktardığımız İsra suresi 70. ayete göre insandan daha üstün varlıklar varsa.

Kimi görüşe göre varlık ne kadar gelişirse gelişsin, tekamülünün sonuna varamayacaktır. Kimi görüşe göre ise tekamül Nirvana (Hinduizm, Budizm ve Yoga’da kişinin yeryüzünde tekrar doğma ihtiyacından kurtulacak derecede gelişmesi, olgunlaşması) Fena-fillah (Tasavvuftaki en son mertebe) gibi bir noktada, mükemmelliğin en üst noktasında, o mekanla bütünleşerek son bulacaktır. Bütünü görmeden anlamak mümkün değildir. Her varlığın bilgi düzeyi bütüne yakınlığı ile sınırlıdır.

Gidilebilecek yerin sonu neresi? Bir piramit düşünün, onun en tepesi. Tasavvufta, Hint felsefesinde tanımlandığı gibi. Büyük akıldan türeyen küçük akıllar tekamül etiklerinde tepeye doğru ilerlerler. Tepeye erişmek bedensiz varlıklara nasip olmuş mudur ya da ne oranda nasip olmuştur bilemeyiz. Bütüne ulaşmadan bütünü tanımlama yeteneğimiz nasıl yoksa, oraya ulaşmadan orayı tanımlamanın da imkanı yok. Bizler şu anda tekamülün yani piramidal yükselişin  neresindeyiz? Onu da Allah bilir. Şu anda madde gözümüzle bunu göremeyiz, ancak öteki aleme intikal ettiğimizde umarım anlarız. Nasıl anlarız? Ruhun yaşama alanı tekamül seviyesine göredir. Ruh öteki alemde yani asıl alemde, ahirette, spatyomda  kendi tekamül düzeyinin üst seviyelerine çıkamaz, üst bilgilere geçemez. Hem ahiretteki hem de madde aleminde kendi düzeyindeki ve daha aşağı seviyelerde gezinebilir, görevini ifa edebilir. Onun için de alt seviyedeki ruhlar, ister istemez dünyaya gelmek reenkarne olmak böylece üst bilgileri, realiteleri edinmek zorundadırlar. Yoksa ilelebet oldukları seviyede dolaşır dururlar.

Cennet – cehenneme gittikten sonra reenkarnasyona ne gerek var?

Yukarıdaki açıklamalar “madem cennet ve cehennem var o halde reenkarnasyona ne gerek var” sorusuna cevap teşkil etmekteyse de başka soruları da akla getirmektedir.

Tefsir ve hadis âlimlerine göre cennetin yüz derecesi vardır. İnşikak suresi 19. ayetinde de bahsi geçen tabakalarının sayısı ise kimilerine göre 7 kimilerine göre ise 8 dir. Kur’an ayetlerinde de farklı cennetler yer alır. Cennet ve cehennemin bir çok kapısı vardır. Kimilerine göre cehennemden hiç çıkılamayacaktır. Kimilerine göre ise cehennemden çıkabilecekler de vardır çıkamayacaklar da. 

Diyelim ki kefaretlerini/kefaretini ödeyip, Allah’ın affına mazhar olup çıkanlar oldu. Onlar nereye gidecekler? Cennete gideceklerse hangi cennetin hangi derecesine/katına?

Doğrudan ya da cehennemden çıkıp bir cennet katına/derecesine girmeyi başaran varlık sonrasında daha yüksek cennet derecesine/katına geçmek isterse ne olacak?

Madde dünyasında tekrar doğuşla bunu haketmeye çalışması gerekecek.

Ancak bitmedi. Bu sefer de denebilir ki, öyle değil. İnsan dünyadaki amellerine göre cennetin hangi deceresine/katına girmeye hak kazanıyorsa o katına girecek. Oradan bir daha çıkmayacak. Aynı şekilde cehennem kapılarının birinden girecek olanlar da oradan çıkmayacak. Çıkan olursa da cennetin en düşük derecesine/katına gidecek.

Güzel. O zaman buyrun cevap verin. Bu mantığa göre yeni doğup ölmüş bir bebek elbette cehenneme gitmeyecek. Nereye gidecek? Ya cennetin en düşük ya da en yüksek derecesine/katına gidecek. En düşüğüne giderse onun açısından bu adaletsizlik olmayacak mı? En yükseğine giderse bu sefer de oraya gidemeyenler açısından adaletsizlik olmayacak mı?

Ölünce ne olacak?

Şimdi kervan yola çıkıyor… Meçhul bir ülkeye doğru
Çanları hareket işaretini vermeye başladı bile
Sevin ruhum… Zavallı kuşum, kurtuldun nihayet.
Nihayet kafesin çöküyor… demirleri dağılacak yakında.
Elveda gaileli dünya, günahlarla haşır-neşir olan dünya
Ruhum Allah’ın sakin yurdunda dinlenecek artık…
James Clarence Mangan, İrlandalı şair. Daha fazla bilgi için TIKLAYIN

Madde dünyasından ayrılıp bedenini madde dünyasında bırakan, yani ölüp, geldikleri aleme geri dönen,  hangi dinden, hangi inançdan olursa olsun, isterse inançsız olsun orada artık kendi vicdanıyla karşı karşıya kalacaktır.  Yeni durumunu idrak ettikten sonra geçmiş yaşam muhasebesini önce kendisi sonra İlahi ve kozmik yasalara göre İlahi Yönetim Mekanizma görevlileri yürütecektir. Gerekirse yargılanacak ya da güler yüzlerle karşılanacaktır. Orada artık din yoktur, sadece amel vardır. Yani oraya madde dünyasında yapılanlar götürülür, iyilikler, kötülükler varlığın geleceğini belirler. Kefaretiyle giden orada bedelini öder. Orada hatalarla ilgili sudan gerekçeler öne sürmek mümkün değildir. Bırakın geçmiş hayattaki eylemleri, kafalarda yer alan düşünceler bile bir bir ortaya dökülecektir. Kaçacak hiç bir yer yoktur.

Ruh bedenden ne zaman tam olarak ayrılır?

Bu her durum için aynı değildir. Ölüm gerçekleşir gerçekleşmez de ayrılabilir, bir süre sonra da. Tam ayrılma hemen gerçekleşmezse ölü etrafında olup biteni hissedebilir, hatta mezara konulduktan sonra bile dışarıdaki sesleri duyabilir. Engeç beden çürümesi başladıktan sonra ruh beden ilişkisi de tamamen biter.

Cenaze ve kabir

Sevdiğimiz biri dünyasını değiştirince perişan oluruz. Elbette ki acılara üzülür kaybettiklerimize ağlarız. Bizler peygamber değiliz, kaldı ki peygamberler bile beşerdir. Tekamül düzeylerimiz bir yere kadardır. İnsanız, ot değiliz, zaaflarımız var, duygularımız var. Mevlana gibi olup da “öldüğüm zaman düğün dernek yapın zira ben geldiğim yere, vatanıma dönüyor olacağım” demek kolay değildir. Ölümü kabullensek bile en azından ayrılık koyar bu kez. Cenazelere ağlarız, ancak bu ölünün ruhunu rahatsız eder. Kabir ziyaretleri bir tek noktadan olumludur, o da bu dünya hayatının geçici olduğunu hatırlattıkları için. Onun dışında ölü ha mezar başında anılır ha da başka her hangi bir yerde. Arada hiç fark yoktur, zira ölü mezarda değildir. Ölü, anıldığı anda onunla onu anan kimse arasında telepatik bir bağ oluşabilir. Bu bağ her zaman oluşur mu onu bilemeyiz. Bu çerçevede ruhlar dünyada kalan sevdikleri yakınlarını uzaktan ya da yakından izleyebilirler. Belki de görev alıp bizlere yardım ederler. İzlerler mi, izliyorlar mı gayba girdiğinden onu da bilemeyiz. Bazan rüyalar vasıtasıyla izlediklerini anlarız.

Ruh bir bedenden çıkıp başka bedene geçer. Kabir azabı diye birşey olamaz; ölülerin dirilmesi, soru ve hesap günü de yoktur.”  Bu görüş Şeyh İsmail Maşuki’ye aittir. Bu sözlerinden dolayı 1528 de Kanuni fermanıyla idam edilmiştir.

Nereden ve neden geldiğimizi açıkladık. İçerisinde nereye gideceğimize de cevap vermiş olduk: “Geldiğimiz yere”.

4. BÖLÜM  – SORULAR CEVAPLAR

**İlk homosapiens’ten itibaren hep 30-40.000 yıllık bir geçmiş konuşuyoruz, o zamanki nüfus ile şimdiki nüfus arasında dağlar kadar fark var, yani eskiden belki de 10 milyon olan dünya nüfusu şimdi 6-7 milyarı buldu, bu kadar gelişecek ruh nereden ve neden geliyor?

Büyük Patlama’dan sonra evren, galaksiler genişliyorsa ki herkes öyle diyor, bu gayet normaldir.  Bakın Samanyolu Galaksisine 9 Ocak 2006 da Virgo Stellar Stream adı verilen cüce bir galaksi katılmış. Artışı ruh değil madde ve anti madde artışı olarak düşünmek gerekir. Üzerinde yaşadığımız gezegendeki nüfus artışını ise atom, bitki, hayvan, insan tekamülü (gelişimi) ile açıklayabiliriz. Bilim adamları güya reenkarnasyonu çürütmek için derler ki 1800’lü yıllarda dünya üzerinde neredeyse 1 milyardan daha az sayıda insan yaşıyordu. O zaman son 200 yıl içinde ortaya çıkan “yeni” 6 milyar ruh nereden geldi? Cevap basit: Geriden gelen varlıklar yani atomlar, bitkiler, hayvanlar olduğuna göre insanların dolayısıyla insan ruhlarının çoğalması da gayet normal. Yani gezegende, evrende madde bol olduktan sonra bu gayet normaldir. Yukarıda belirtildiği gibi evrende alemler, planlar var. Nasıl evrende maddi alem sadece Dünya gezegeninden ibaret değilse madde ötesi alem de sadece Dünya gezegeni ile içiçe olmasa gerek.

**Sürekli bedenlenme mi var?

Ruhlar belli bir tekamül düzeyine geldiklerinde kendilerine görev verilir. Madde ötesinde bu görevlerini icra ettikleri gibi madde aleminde de mesela dünyamızda bazı görevlerini icra edebilirler. Muhtemelen melek dediklerimiz böyle görevlilerdir. Zaten ruh, melek, cin, şeytan hepsi bedensiz varlıklardır. Misyon ve düzeylerine göre böyle sınıflandırılırlar. İlahi Yönetim Mekanizması ve onun görevlileri  hem madde dünyasındakilere hem de  madde dışı alemdekilere  madde dışı güçleriyle yardım ederler, yön verirler. Bedensiz varlıklar da yakınlarının dünyadaki hayatlarını devam ettirmelerinde görev alabilirler. Şeytan gibileri de misyon sahibidirler. Tekamül gereği onlar da işin kötü taraflarını organize ederler. Zira kötülük olmazsa iyiliği anlayamaz o zaman da tekamül edemeyiz. Izdırap olmazsa da tekamül edemeyiz. “Hayır da şer de Allahtan” denmesinin sebebi budur. Bakın bu konudaki yazımız: https://bpakman.wordpress.com/dininanc/kuranilahiyonetim/

**Sadece tek geliş-gidiş mümkün müdür?

İçinde bulunduğumuz fizik ortamı ve tesirlerini tümüyle idrak edebildiğimiz an, varlık olarak maddenin bu biçimine bağlı olma ihtiyacı ortadan kalkacak, böylece, yeniden bedenlenmeye gerek kalmayacaktır. Ruhun dünyaya ilk gelişindeki hayatı boyunca böyle bir idraki kazanması pek kolay görünmüyor. Ama teorik olarak mümkün. Diyelim ki öyle oldu ve  öteki aleme de tertemiz intikal etti. Elbette ki dünyada yaptığı yanlışlıklarını dünyada düzeltmeye ihtiyacı olmayacağı için de o açıdan tekrar bu dünyaya gelmesine gerek kalmayacaktır. Dünyada bir çok kereler bedenlenmiş, sonuncusundan sonra artık tekrar dünyaya gelmesine gerek kalmamışlar için de aynı şeyler söz konusu.

Ancak, tekamülünü tamamlamış olan:

1. Kendisine görev verilirse yine gelebilir,
2. Ya da daha ileri seviyelere yükselmek için gönüllü olarak ileri eğitim almak isteyebilir,
3.Ya da başka galaktik planlara geçebilir.

Sınıf geçilse bile tekamülü ilerletmek için de ya da Peygamberler, Atatürk, Mevlana gibi misyon için tekrar gelinmesi gerekebiliyor. Misyon için dünyaya gelenler elbette üstün kişilerdir. Misyon görevlileri başka galaktik planlardan da gelmiş olabilirler. Dünyaya gelişine, yaşamına ve dünyadan ayrılışına bakılırsa Hz. İsa muhtemelen öyleydi. Bu konuda ayrıntılı yazımızı okumak için LÜTFEN TIKLAYIN.

**Bedenlenme hangi anda başlar?

Sperm başlı başına ayrı bir varlık. Ayrı bir maddi bedeni ve ruhu var. Yumurta hücresi de öyle. Döllenme sırasında erkek spermi ve dişi yumurta hücresinden gelen kromozomlar birleşir, yeni canlının kromozomları tek hücre şeklinde “zigot” oluşur. İki maddi varlıktan bir başka ruhun maddi varlığının hayatı tam başlarken  spatyomda bekleyen bir başka ruh o döllenen bedene girer. Yani  olayda 3 unsur var: annenin yumurtası, yumurtaya giren babanın spermi ve rahimde hayat bulan zigot aşamasındaki çocuk. Bunların hepsi ayrı maddi bedenlere ve ruhlara sahip ayrı canlı varlıklar. Aynen şu anda bedenimizde bulunan sperm, yumurta, hücre, alyuvarlar, akyuvarlar vb. gibi.   Sperm ve yumurta döllenme ile görevlerini bitirirler yani ölürler.

Rahimde meydana gelen çocuğun ruhunun, annenin yumurtası ve babanın spermi ile RUHSAL AÇIDAN hiçbir ilgisi yok MADDE AÇISINDAN var, genetik açıdan var, baba spermi vasıtasıyla ve anne yumurtası vasıtasıyla bazı maddi varlıklarını (Y-kromozom, mtDNA) ilerde embriyo-cenin-bebek-çocuk vb. halini alacak olan zigota aktardıkları için… Genetik konularla ilgili yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

* “Siz ölülerdendiniz. O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz” …”kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne)..” (Bakara 28)

Çoğu kimseler reenkarnasyonu çok açık ve basit şekilde anlatan bu ayeti tevil etmede yani görünür anlamından başka bir anlama çevirmede yarışıyorlar.

Mevt ölü, emvâten – ölüler demek. Bazı dincilere göre“ölülerdendiniz” demekle ana rahmindeki durum kasdediliyormuş. Ana rahmindeki insan yani zigot, embriyo, cenin ölü müdür? Ölmek için önce bedenlenmek lazım. İlk zigot formunda bedenlenen sonra o bedeni embriyo, cenin formunda gelişen insan rahimde bu aşamalardan birinde ölürse ondan sonra nasıl dünyaya gelebilir/dirilebilir?

Bazı dinciler de diyor ki “efendim  emvaten Berzahta mevt idiniz demektir, mevt ise geçici olarak ayrılmaktır“. Buna göre yukarıdaki ayet “siz geçici olarak ayrılmıştınız” demiş. Mevt ölüm demekse geçici olarak ayrılmak ölüp tekrar bedenlenmek demek.

Peki diyelim ki onların dediği gibi, bunu diyen sayın hazret cevap ver, ana rahmine girmeden önce kim geçici olarak, nereden ayrılmış? Kim nereden ayrılabilir? Elbette dünyadan. Yani “siz ölüp geçici olarak dünyadan ayrılmıştınız, o sizi diriltip tekrar dünyaya gönderdi“. Eee biz ne demiştik? Senin zorlamayla bizi götürmek istediğin yer bizim dediğimizin tıpkısının aynısı. Yani reenkarnasyon. 

Yukarıda değindiğimiz gibi bazı İslami kesimler dünyaya gelmeden önce ruhların toplandığı bir yer olduğuna inanıyorlar. Olabilir, bu spatyom inancına yakındır diyeceğiz ama Allah’ın emri, arkadan ille bir saçmalık gelecek. Meğer emvaten yani ölüler orada toplanan ruhlarmış. Neyse bazıları ruhların hiç olmazsa nereden geldiklerini kabul etmişler, bizim spatyom dediğimiz yerden, ama bu arada “haşa” “ayete göre” aslında kendilerine göre ruhları orada bekledikleri sırada durup dururken öldürmek zorunda kalmışlar. Ruhun ölmezliğini bu insanlar da biliyorlar ama başka türlü ayeti nasıl “tevil” edecekler? Ayrıca ölmek için önce yaşamak gerekiyor. Hiçbir varlık yaşamadan ölmez. Ruhlar orada beklerken ölü idilerse daha önce yaşamış olmaları gerekir. Yani yeniden bedenleniyorlar, yani reenkarnasyon. Yine geliyoruz bizim dediğimize.

Bazılarına göre de ayette ölüm demekle döllenme sırasında erkeğin sperminin ölmesi ve diriltme demekle de spermin ruhunun ceninde dirilmesi kastediliyormuş. Evet erkeğin spermi döllenme sırasında ölür. İyi güzel de spermi anlattınız da onunla eş göreve sahip yumurta hücresini nereye koydunuz? Onu unuttunuz. O da sperm gibi canlı varlık. Ortada iki canlı varlık var. İnsan döllenme öncesinde ikiye mi bölünüyor? Ayrıca spermin ölmesi kasdedilseydi ayette “siz ölülerdendiniz” değil “siz öldünüz” veya “siz öldürüldünüz” denirdi.

Nitekim İlahiyat Profesörü Süleyman Ateş, modern ilmin ışığında bu âyeti yorumlarken, insanın babanın sülbünde (sülb: sülale, döl, zürriyet) sperm halindeki durumunu, ölü olarak nitelendirmemiştir. Zira, sperm de diridir ve boyutundan umulmayacak derecede bir canlılık ve harekete sahiptir. Gâyet bilinçli hareket eder. Ateş`e göre, bu sebeple “Siz ölüler idiniz” ifadesi, insanın tohum halini anlatmamaktadır. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 252.).

Ateş bu anlayıştan hareketle, ilk bedeninden ayrılan bir ruhun olgunlaşmak için ikinci bir bedene geçene kadar bulunduğu yere ruhlar alemi denebileceğini iddia etmiştir. Durum böyle ise yukarıda zikredilen âyetti nasıl anlamak gereklidir? Ateş`e göre bu âyet, ruhun bedensiz durumunu anlatmaktadır. Yani bir bedenden ayrılmış (buradan kişinin dünyaya geldikten sonra ölmesi kastediliyor) ve olgunlaşmak için başka bir bedene girmek zorunda bulunan ruh, “ölü” olarak ifade edilmiştir. Yani onun bedeni ölmüştür. O ruh bir ölünün ruhudur. Ayrıldığı bedeni kastedilerek ona “ölü” denmiştir. Onun, yeni bir bedene sokulması, diriltilmesi demektir. O bedeninden ayrılması da ikinci ölümdür. Bu ikinci ölümden sonra tekrar “diriltilmeden” den söz edilmemiştir. Bu anlayışın sonucu olarak Ateş, “artık evrimini tamamladığı için ruhun yeni bir bedene girmesine gerek kalmadığını belirtmiştir.” (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 252).

Ateş`in bu âyet hakkındaki yapmış olduğu yorum, yani âyetteki “ölü idiniz” derken bu dünyada ölen kimselerin kastedilmesi daha doğru gibidir. Zira ölümün olması için ölümden önce bir hayatın olması lazımdır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Ateş`in “insan ruhu” dendiği zaman, ne anladığını kısaca incelemekte yarar vardır. Zira Ateş, “meni hayvancıklarında ve yumurtada” ruh`un varlığını savunur. Fakat onlardaki ruh sadece canlılık vasfını taşıma özelliğine sahiptir. Ateş ruhun bu çeşidini, “hayvansal ruh” olarak isimlendirmiştir. Dinsel inançlara göre yumurta döllendikten, hadislerde belirtilen süre içinde çocuğun organları teşekkül ettikten sonraysa, ruha melek tarafından insan bilinci üflenir.

Ateş bu görüşüne delil olarak da aşağıdaki âyeti kullanmıştır:

 “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki, Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.” (Şems 7-8)

Ateş’e göre Yüce Allah nefsi düzenlediği zaman henüz nefis, fücur ve takvasını, iyilik ve kötülüğünü ayırt edecek bilince sahip değildir. Ne zamanki düzenlenen nefis, insan biçimine konur, işte o zaman fücur ve takvasını idrak etme düzeyine gelmiş olur. Bu idrak Allah tarafından ona lütfedilir. (Ateş Kur`an Ansiklopedisi,  c. 20, s. 255).

Ateş`in bu izahın kaynağı ise yukarda değinildiği gibi “insana ruh üflenmesinden” ona bilinç üflenmesi anlamını çıkarmasıdır.

Dincilere göre ise ayet spatyomda bekleyen insan ruhunun önce bir can taşıyan spermde bedenlendiğini, yumurta içerisine girdikten sonra öldüğünü, sonra zigot olarak tekrar bedenlendiğini (dirildiğini) anlatmaktadır. Buna ilave delil olarak aşağıdaki ayeti de gösterirler.

Nutfeden yarattı onu, ölçülendirip biçimlendirdi. Sonra, yolu kolaylaştırdı ona. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu: Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. Min nutfeh (nutfetin), halakahu fe kadderah (kadderahu). Summes sebîle yesserah(yesserahu). Summe emâtehu fe akberah(akberahu). Summe izâ şâe enşerah(enşerahu). (Abese 19, 20, 21, 22)

Nutfeye sonra döneceğiz. Ayete göre ölçüp biçimlendirdiği yani sürekli belli ölçülerde şekil alan embriyo, cenin. Ondan sonra yolu kolaylaştırdı yani rahimden bebek olarak çıkışını sağladı, doğurdu. Sonra öldürdü, kabre koydu.

Dincilere göre bundan sonra ayette belirtilen diriltme, ahiretteki yaşammış. İyi de insan öldüğünde/kabre girdiğinde ruh bedenden ayrılmış olur yani ruh olarak dirilme o anda olur. Ayet ise tersini söylüyor, dirilme zamanı gelince olur, hemen değil diyor. Allah’ın insanı dilediği zaman diriltmesi demek önce öteki alemde hesaba çekilip ve varsa orada ödeyecek kefaretlerini ödedikten sonra ancak Allah’ın takdirine göre tekrar bedenlenecek demektir. Bunun da adı reenkarnasyondur.

Gelelim nutfeye. Nutfe meallerde farklı verilmiş ve çoğu kez Allah’ın ayetine parantez açılmıştır:
“nutfe (damla)”
“nutfe (sperma)”
“nutfe (meni)”
“nutfe”
“meni”
“katre su”
“katre su, sperm, yumurta”
“damla su”
“nutfe (hakir bir sudan süzülmüş hulâsa)”
“sperm damlası”

Kur’an ansiklopedi değildir. İnsanların bilgileri arttıkça anlayışları da farklı olacaktır. Günümüz bilgilerine göre sperm/meni erkek bireylere ait üreme hücresidir insanın iki “biyolojik” kaynağından biridir. Spermde/menide hücre yoksa döllenme de olmaz. Bu durumda meni ersuyundan başka birşey değildir. Meni ya da sperm ya da ersuyu değil sperm hücresi, başındaki kalıtsal bilgileri insanın diğer biyolojik kaynağı olan yumurta hücresine vermek için kuyruğunu dışarıda bırakıp, yumurta zarından geçer. Birinin fertilizin diğerinin antifertilizin maddeleri salgılamasıyla döllenme olur. Bu nedenle nutfenin  “hücre” olarak tercüme edilmesi daha doğrudur. Sadece Elmalı, mealinde nutfeyi tercümesiz ve parantezsiz vermiş ve hiç olmazsa hataya düşmemiştir. Süleyman Ateş ise mealinde: “Nutfe (sperm)den. Onu yarattı, ona biçim verdi.” demişse de sonradan hatasını anlamış olacak ki, web sayfasında Nutfeyi “döllenmiş yumurta” olarak yani sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesi olarak ifade etmiştir. BAKINIZ.

Şimdi geriye dönüp Bakara 28 ile Abese 19-22 yi birlikte irdeleyelim:

Bakara 28 de insan spermmiş, rahimde ölmüş diyen dincilere soralım: İyi ama Abese 19-22 de öldü kelimesi nerede? Ayet düpedüz döllenme/bedenlenme, rahimde gelişme, doğum, ölüm ve tekrar bedenlenmeyi film şeridi gibi anlatıyor.

İnsan ruhu hiçbir zaman sperme giremez. Neden mi?

Birincisi sperm de, yumurta hücresi de basit varlıklardır, ruhları da ancak basit hücre/hayvan seviyesinde olabilir. Süleyman Ateş’de bu görüştedir. Basit hayvan seviyesindeki ruh da bir anda-döllenmeden önce tekamül edip insanın ruhunun tekamül seviyesine çıkamaz, yani sperm ruhu insan ruhu olamaz. 

İkincisi: RUH ÖLMEZ, ister kendi kendine, ister başka bir ruhla birleşip, yeni bir ruh haline dönüşmez, transfer olmaz, transforme olmaz.  Sadece ve sadece tekamül seviyesine uygun olarak bedenlenir ve zamanı gelince bedeninden ayrılır. Evet bedenlenme açısından geçişleri vardır. Ama bu belli tekamül evrelerini izleyerek olur. Ölen spermin bedenidir. Aynen diğer hücreli varlıklar gibi sperm ölünce ruhu ahirete intikal eder.

Üçüncüsü: İnsan ruhu önce sperme ve yumurta hücresine girer ve bu ayrı ayrı ruhlar ölürlerken birleşebilirler ne demektir biliyor musunuz? Bu, erkeğin bütün spermlerinde ve kadınların her ay  yumurtladıkları yumurta hücrelerinde insan ruhu var demektir. İnsan ruhu taşıyan varlığa da insan dendiğine göre erkeğin ömür boyu tazeleyerek ürettiği menisinde normal olarak var olan  500 milyon spermi, ömür boyu tazelenme sayısıyla, kainattaki erkek sayısıyla  bir çarpın ve erkek ruhlarının sayısının bir kısmını bulun, üstelik bu saçmalığı iddia edenlerin reenkarnasyona da inanmadıklarını göz önüne alarak trilyonlarca insanın hiç doğmadan öldüğünü düşünün, aynen korku filmi gibi.

Dördüncüsü: Sperm ancak tenasüh inancına göre insan ruhu taşıyabilir. Tenasüh de ruh göçüdür. Reenkarnasyon yoktur diyen tenasüh vardır derse ruh göçünü yani ruhun bir şekilde yeniden bedenlenmesini kabul etmiş olur.

**Kur’an’da neden reenkarnasyon kelime olarak geçmiyor?

Kur’an’da karadelik (blackhole), solucan delikleri (wormhole), uzay-zamanda yolculuk, karanlık madde (dark matter) geçiyor mu? Aslında geçiyor, adam gibi okuyup, üzerinde kafa yorup anlayanlar için. Reenkarnasyon da öyle. Kur’an’da herşey var ama bazılarını günümüz kelimeleri ve doğrudan anlatım olarak bulamazsınız. Kavram olarak bulursunuz. Kur’an ansiklopedi değildir, koordinatları verir, ayrıntılara/teferruatlara girmez. Neden mi? Kur’an çok şeyin anlaşılmasını insanın tekamülüne bırakmıştır. İstemiştir ki insan okusun, araştırsın, aklını çalıştırsın diye.

** Ya reenkarnasyon yoksa?

Reenkarnasyona inananlarla inanmayanlar arasında büyük bir fark yoktur. İkisinde de Allah, ahiret inancı vardır, ikisinde de öldükten sonra aynı bedende dünyaya geri dönüş yoktur. İkisinde de insanın dünyaya tekrar hayvan olarak gelmesi inancı (Hint menşeli tenasüh inancı) yoktur.

Farzedelim ki reenkarnasyon yok, bu durumda reenkarnasyona inanmış olan ne kaybeder? Der ki ne yapalım, demek ki ruh sadece bir kez bedenleniyormuş,  bir kez dünyaya geliyormuş. Hepsi bu. Bir de şu var, Yaşar Nuri Hoca’nın dediği gibi reenkarnasyon vardır diyene Şişlide ya da öbür dünyada apartman tapusu mu verilecek? Ahiret inancı müteşaibihtir (yoruma açıktır). Reenkarnasyon bu müteşaibih ahiret inancının bir tür yorumudur, işleyişidir. Ahiret inancının biraz müteşaibihini çözdün mü karşına reenkarnasyon çıkar. Cennet-cehennem hep bu reenkarnasyonla izah edilir. Ne var bunda? Bundan yararlanmak lazım. İlmihal kitaplarına yazın diyen yok, en azından bırakın bu tefekkürü, bu beyin jimnastiğini müslüman aydınlar yapsın. Niye hemen aforoz ediyorsun? Senin babanın tapulu malı mı? Bir de namussuzlar var. Kendi dediği gibi demedin mi hemen aforoza gidiyor.

Konu reenkarnasyona inanıp inanmamanın çok ötesinde araştırma, bilgi edinme, sorgulama, bilme, düşünme, bilinçlenme, akıl yürütme. Elbette Allah ve ahiret inancı bunları yapmadan da olur. Kimileri öyle yapıyor.

Ateistler neden ateist olmuşlar/oluyorlar, onlara inanç diye sunulanlarla ikna olmadıkları için. Hiçbir atesiti reenkarnasyon vardır demeden Allah’ın ve ahiretin varlığına inandıramazsınız. Ama hepsi aydın insanlar. Burada yazdıklarımı bir bir anlattığımda en azından ve de mutlaka kafalarında bir soru işareti oluşturuyorum. Örümcek kafalı dinciler gibi aforoza yeltenmiyorlar.

Batı medeniyeti ne üzerine oturtulmuş, hangisini yapmış ve hangisi yapmaya devam ediyor, sonuçta kuyruklu yıldızın 10 yıl sonra nerede olacağını bilip o saat ve dakikaya, o koordinata uzay aracı gönderip üzerine oturtuyor. Aradaki fark bu. “Birileri aksini söylerse ne yaparım” dersek hiçbir zaman düşünemeyiz, akıl yürütemeyiz, hayat felsefemizi oluşturamayız.

**Bir şekilde reenkarnasyonun olmadığı melekler tarafından gelip bildirilse reenkarnasyona inananın din sistemi çökmez mi?

Bir kere reenkarnasyon din sistemi değildir. Dinle, dinlerle hiçbir ilgisi yoktur. Reenkarnasyona inanan ister dindar olur, istediği dine inanır, isterse dinsiz olur. O nedenle renkarnasyon yoksa, renkarnasyona inananın, varsa din sistemi çökmez.

Melekler bir şekilde gelseler, bana deseler ki “her şey tesadüftür, ne olup bitiyorsa kendi kendine oluyor, Allah falan yoktur vs.vs” O zaman benim Allah inancım da mı çökecektir?

Yukarıda da açıklandığı gibi reenkarnasyonda Allah ve ahiret inancı olmazsa olmazdır ve yine yukarıda açıklandığı gibi Allah ve ahiret inancının olması için ille de reenkarnasyon şart değildir.

İnsanoğlu bir kere doğar. Nihayet 2 kere doğar. Ben defalarca doğdum.“ Mevlana Celaleddin-i Rumi

**Allah ölenin hesabını görürken yaşamlarının ortalamasını mı alacak?

Reenkarnasyonu, güya, sulandırmak için sık sorulan bir sorudur bu. Her ölümün akabinde varlık “o yaşamına ait” hesabını verecektir. Bir toplu iğnenin bile. İlahi adalette hiçbirşey atlanmaz.

Ondan sonra varlık reenkarne olduktan yani yeniden bedenlendikten sonra öldüğünde de aynı şekilde “o yeni hayatına ait” hesabını verecektir, bir önceki hayatının hesabı önceden verildiği için müteakip hayat sonunda bir önceki hayatına ait defter tekrar açılmayacaktır. Hesap verme süreci sadece öteki alemde bitmeyebilir. Kimi reenkarne olanlar da belki hesap veriyorlardır. Geçmiş yaşamdaki hataların, günahların hesabını bizzat yaşayarak, sıkıntılarını, ızdıraplarını, cezalarını çekerek.

Tekamül yasası gereği bir ruh reenkarne olduğu hayatında önceki hayatından daha aşağı bir düzeyde olamaz. Yani önceki hayatında iyi sonraki hayatında kötü olması mümkün değildir. Önceki hayatında iyi ise sonraki hayatında ya daha iyi ya da en azında aynı seviyede olacaktır. Önceki hayatında mesela kimseye zararı olmamış ama faydası da olmamışsa reenkarne olduğunda kötü bir insan olamaz. Ama önceki hayatında kötü birisi sonraki hayatında da kötü olabilir.

Günümüz hukuğunda olan kural benzeri, geçmişte görülmüş, sonuçlanmış dava tekrar açılmaz. Allah’ın bir hesabı görürken atladığı delil, şahit vb. olamayacağına göre hukuktaki, yeni delillerin ortaya çıkmasından dolayı davanın yeniden görülmesi şeklindeki istisnai durum öteki dünyada söz konusu değildir.

**Madem her seferinde farklı dinlerle gelebiliyoruz. O zaman hangisine göre yargılanacağız öbür tarafta?

Bir dahaki sefere farklı bir dinde gelme durumu olabilir ama “her seferinde” böyle gelinecek diye birşey yok. Önceki soruda yanıtlandığı gibi yaşamların ortalamasının alınması gibi birşey de söz konusu değildir, her ölümün akabinde varlık “o yaşamına ait” hesabını verecektir. Bir toplu iğnenin bile. İlahi adalette hiçbirşey atlanmaz.

Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.(Maide 69)

Madde dünyasından ayrılıp bedenini madde dünyasında bırakanlar, yani ölüp geldikleri aleme geri dönenler,  hangi dinden, hangi inançdan olursa olsun, isterse inançsız olsun artık kendi vicdanlarıyla karşı karşıya kalacaklardır.  Onun geçmiş yasam muhasebesini önce kendisi sonra Allah’ın iradesiyle İlahi Yönetim Mekanizma görevlileri yürütecektir. Gerekirse yargılanacak ya da güler yüzlerle karşılanacaktır. Orada artık din yoktur, sadece amel vardır. Yani oraya madde dünyasında yaptıklarımızı götürürüz, iyiliklerimizi, kötülüklerimizi, bunlar geleceğimizi belirler.

İman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Allah, her sey üzerine Şehid’dir, tanıktır.” (Hacc 17).

İnsanların din ve inanışları hatta inanmayışları bir ölçü değildir, bu ayette aralarında ayrım yapılmadan hepsi birlikte verilmiştir, buna göre hiç kimse kimin ne olduğu, nereye gideceği hakkında hüküm veremez, kimin nereye gideceğini Allah bilir, bu konuda Allah karar verir. Böylece İslamda peşin hüküm olmaması ve Allah’la kul arasına kimsenin girmemesi gerekirdi ama kim dinliyor?

Şirkin anlamı Allah’a eş koşma. Sabiilerin kimliği hakkında görüş ayrılığı vardır. Eski bir din mensupları,günümüzde örnegin Bahailer, Moon tarikatı, Mormonlar, Budistler, Hindular gibi farklı inanışlar, deistler ve hatta ateistler gibi inanmayanlar olarak da nitelendirebilirler. Sabiilerden çocuklar da kasdedilmiş olabilir.

Ayette adı geçen kıyamet kavramı göreceli olabilir. Yani içinde bulunduğumuz boyutun son bulması hali ya da basit ölümden sonraki hali de kapsıyor olabilir. Ve/veya nihai olarak evrenin sonunda büzüşmesi ve Büyük Patlama öncesine geri dönmesidir.

** Müslümanlar dışındakiler namaz kılmıyorlar bir dahaki sefere müslüman gelmezsek hesabımızı nasıl vereceğiz?”

Namaz ibadetttir. Yani madde dünyasında Allah’a şükretmek elbette ki gereklidir. Ama öteki alemde ille de iyi bir boyutta olmak için şart değildir. Bu, Kur’an’da namaz kılmamanın müeyyidesinin olmamasından anlaşılır. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Yoksa bütün gayri müslimler ve ibadet etmeyen müslümanlar cehenneme gider dememiz gerekir ki madde ötesi alemde böyle birşey söz konusu değildir. Madde dünyasında yapılan ibadet iyi bir insan olmamıza, tekamül etmemize yardımcı olmuşsa, ki olması gerekir amacı odur,  madde ötesi alemde zaten işimize çok yarayacaktır.

** Önceki hayatın sonunda cehenneme gitmeyen neden yeniden bedenlensin ki?

Reenkarnasyon elbette Allah’ın takdirine ve iznine bağlıdır. İnsan ille de cennetlik veya cehennemlik olmayabilir. Mesela cehennemlik olmayan ama basit bir kul hakkı ile öteki aleme intikal edenin sırf bunu telafi etmesi için yeniden bedenlenmesi gerekebilir. Tekamül etmek isteyenler, daha fazla tekamül etmek isteyenler, dünya hayatını çok sevenler yeniden bedenlenebilirler.

Tekamülünü tamamlamış olan bile:

1. Kendisine görev verilirse yine gelebilir,
2. Ya da daha ileri seviyelere yükselmek için gönüllü olarak ileri eğitim almak isteyebilir,
3. Ya da başka galaktik planlara geçerek bedenlenebilir.

Ayrıca bu soruya önceki bölümlerde “Cennet – cehenneme gittikten sonra reenkarnasyona ne gerek var?” başlığı altında değinilmişti. Cevabı aşağıda aynen alıntılayalım:

“Yukarıdaki açıklamalar “madem cennet ve cehennem var o halde reenkarnasyona ne gerek var” sorusuna cevap teşkil etmekteyse de başka soruları da akla getirmektedir.

Tefsir ve hadis âlimlerine göre cennetin yüz derecesi vardır. İnşikak suresi 19. ayetinde de bahsi geçen tabakalarının sayısı ise kimilerine göre 7 kimilerine göre ise 8 dir. Kur’an ayetlerinde de farklı cennetler yer alır, cennet ve cehennemin bir çok kapısı vardır. Kimilerine göre cehennemden hiç çıkılamayacaktır. Kimilerine göre ise cehennemden çıkabilecekler de vardır çıkamayacaklar da. 

Diyelim ki kefaretlerini/kefaretini ödeyip, Allah’ın affına mazhar olup çıkanlar oldu. Onlar nereye gidecekler? Cennete gideceklerse hangi cennetin hangi derecesine/katına?

Doğrudan ya da cehennemden çıkıp bir cennet katına/derecesine girmeyi başaran varlık sonrasında daha yüksek cennet derecesine/katına geçmek isterse ne olacak?

Madde dünyasında tekrar doğuşla bunu haketmeye çalışması gerekecek.

Ancak bitmedi. Bu sefer de denebilir ki, öyle değil. İnsan dünyadaki amellerine göre cennetin hangi deceresine/katına girmeye hak kazanıyorsa o katına girecek. Oradan bir daha çıkmayacak. Aynı şekilde cehennem kapılarının birinden girecek olanlar da oradan çıkmayacak. Çıkan olursa da cennetin en düşük derecesine/katına gidecek.

Güzel. O zaman buyrun cevap verin. Bu mantığa göre yeni doğup ölmüş bir bebek elbette cehenneme gitmeyecek. Nereye gidecek? Ya cennetin en düşük ya da en yüksek derecesine/katına gidecek. En düşüğüne giderse onun açısından bu adaletsizlik olmayacak mı? En yükseğine giderse bu sefer de oraya gidemeyenler açısından adaletsizlik olmayacak mı?

**Reenkarnasyon varsa Kur’an’da bazı günler neden çoğul olarak geçmiyor? Mesela, “Her nefis ölümü tadıcıdır” ifadesinde birden fazla ölen insanlar için ifadenin ‘ölümleri tadıcıdır’ şeklinde olması gerekmezmiydi?

Buna cevap vermeden önce Kur’andaki Muminun 1-11 ayetlerine bakalım:

Hiç kuşku yok, kurtulmuştur müminler…namazlarında huşû sahipleridirler..boş ve gereksiz şeylerden yüz çevirenlerdir…zekâtı verenlerdir, ırzlarını koruyanlardır…emanetlerine ve ahdlerine saygı duyup sahip çıkanlardır…namazlarını korumaya devam edenlerdir…onlardır mirasçı olanlar. Ki, Firdevs cennetine mirasçı olurlar, onda sonsuza dek kalırlar.”

Bu ayete uygun yaşamış müminler Firdevs cennetine gidecek ve orada sonuna kadar kalacaklar. Neyin sonuna kadar? Bu husus ayetlerde yok. Başka ayetlerdeki kıyamet gününe kadar mı? Ama bir “son” var. Söz konusu son kıyamet günü müdür? Ya da son sonsuz mudur?

Kur’anda geçen “yevmi yub’asûn(yub’asûne)”, “yevmel kıyâmeti”, “yevmi el âhıri”, baas günü, kıyamet günü, ahiret günü bunları aynı olarak mütalaa edenler var. Genel kabul, bunların öldükten sonra ruhun bedenden ayrıldığı ve ahirette dirildiği günler olduğudur. Bu konu yukarıda detaylı olarak irdelenmişti.

Şimdi gelelim bu “günler” neden tekil neden çoğul değil? Madem reenkarnasyon var o halde bu ifadelerin çoğul olması gerekmiyor mu sorusuna.

Yukarıda da belirtildiği gibi reenkarnasyon herkes için kural değildir. Yine yukarıda açıklanan Muminun 1-11 ayetleri kapsamına giren bir insan neden reenkarne olsun? Görev verilirse reenkarne olur mu, o ayrı mesele. Onu bilemeyiz, onunla Allah arasında.

Nitekim ilahiyatçı Prof. Dr. Süleyman Ateş de her ruhun reenkarnasyon işlemine tabi tutulmayacağı görüşündedir. Bu anlayışının sebebi ise, reenkarnasyona işaret eden âyetlerin olgunluk kazanmış mü`min insanlara değil; âhireti inkâr eden kemal bulmamış cehennem halkına hitap ettiğine inanmasıdır. Yani olgunlaşmamış inkarcı insanlar, olgunlaşmak üzere yeniden bedenlere sokularak yaratılacaklardır. Ateş’e göre baas olayı kemal bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Olgunlaşan tekamül etmiş ruh bir daha bu bedensel hayata dönmez. Kemal bulmuş ruhlar, huld (ebedi) cennetine gittiklerinden bedensel hayata dönemezler.

Her can, ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz. Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn(turceûne) Ankebut 57

Sıkça belirtiyoruz. Ruh ölmez. Ölen bedendir. Nefis kişilik demektir. Ayetle ilgili bir çok mealde “can” olarak geçer. “Kullu nefsin” bazı meallerde “herkes” olarak da geçmekte olup, dünya gezegeninde bedenlenmiş, “can taşıyan” bütün varlıklar kasdedilmiştir.

Başta ölüme ama sonra ölüm demeyip döndürülmeye gönderme yapan ayet böylece reenkarnasyona işaret etmektedir. Her dünyaya gelen can taşır, kişiliği (nefsi) olur. Ölen candır. Ruh ölmez  ölümü hisseder ölümü tadan bedendir.

Yani ayet ne diyecekti? “Her can birkaç defa ölümü tadacaktır” mı diyecekti? Diyemez çünkü bedendeki can bir defa verilir. 

Kur’an koordinatları verir, ayrıntılara girmez, gerisini okuyana bırakırken en azından bir yerlerde ipucu da verir.

Birden fazla ölüm niye yok diyen varsa buyursun, birden fazla ölüm:

Nerdesin ey ölüm! “Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin“. (Furkan 14).

Sadece ilk ölümümüz; azaba da uğratılmayacağız, öyle mi? (Saffat 59)

** Kur’an’daki kıyamette kabirden kalkmaya işaret eden ayetlere göre bir çok defa bedenlenen ruh hangi kabrinden kalkacak?

“Sûra üfürülmüştür! Bak, işte kabirlerden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar. Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn(yensilûne). Yasin 51

Kur’an’daki kıyamet ve kıyamette kabirden kalkma konuları gayba girer, müteşaibihtir. Ahiret, kıyamet, baas, araf, ahiret günü, baas günü, kıyamet günü, kabir ve kabir azabı konuları da öyle. Bu demek değildir ki dünya dışı alemi, öteki alemi düşünemeyiz, araştıramayız, kendimize göre bir sonuca varamayız. Hatta bunu yapmamız gerekir. Mesela aklımızı kullanırsak kabir azabının cehennem azabı olduğunu rahatça anlayabiliriz. Bu konuya yukarıda ayrıntılı olarak değinilmişti.

İnsanlar ölünce kıyamete kadar kabirlerinde mi olacaklar? Halbuki yukarıda belirtildiği gibi Muminun 1-11’ ayetlere bakılırsa kimileri sonsuza kadar cennette olacaklar. Onların kabirlerinde olması, kabirlerine dönmesi ayet hükümlerine göre mümkün değil. Bazı mütefessirlere göre bu durumda onların kabri cennettir. Bu durumda kıyamette kabirden kalkıp gelineceğine işaret eden ayetlerin anlamı onların cennetten kalkıp gelecekleri şeklindedir. Demek ki Yasin 51 gibi ayetlerde kasdedilen cesetler değil ruhlardır.

Peki cennete olmayanlar nereden kalkıp gidecek? Onlar da neredelerse oralardan kalkıp gidecekler.

Eğer cesetler, kemikler kasdedilmiş olsaydı kabirleri mevcut olmayanlar ne olacaktı? Mesela bundan 40 bin sene önce yaşamış olanların, yaşadığı kıtalar batmış, yanardağ ve başka tür patlamalarıyla yok olmuş olanların, yakıt dolu tanker-uçak infilak etmiş, sürücünün-yolcunun zerresi kalmamışların kabirleri de yok. Nuri (Killigil) Paşa gibi. Onlar ne yapacaklar? O anda hayatta olanlar, yani daha kabirle ilgisi olmayanlar ne yapacaklar?

Kıyam arapçada ayakta durmak dikilmek manasına gelir. Kıyamet: Sözlük anlamı kalkmak, diriltmek, dikilmek, ayaklanmaktır. Biz kıyamet derken evrenin yok olmasını kast ediyoruz ama kimilerine göre Kur’an kıyamet derken ölüm sonrası yeniden dirilişi anlatıyor. Kişi öldüğünde ruhu kalkacak yani olduğu yerden ayrılacak, bu kastedilmektedir.

** Dinciler neden reenkarnasyona şiddetle karşı çıkarlar, neden yok derler?

İslam dünyasının astral düzeyi çok düşük olduğundan oralarda bu inanç yaygın değildir.

İnanç sektörü hacısıyla, hocasıyla, hocaefendisiyle, şeyhiyle, duahanıyla, imamıyla, müezziniyle, vaiziyle altın yumurtlayan tavuk yani RANT. Onlar da bu fırsattan/ranttan olabildiğince yararlanıyorlar. Yiye yiye bitiremediler. Ama en komiği dinci tayfasının materyalist, ateist taifesiyle omuz omuza olması. Zira hepsi birlik olmuş reenkarnasyon yok diyorlar.

Reenkarnasyon inancının olmazsa olmazı Allah’a, İlahi/Kozmik Yönetim Mekanizmasına, onun adaletine, spatyom denilen öteki aleme orada hesap verileceğine yani ahirete inanmaktır. Reenkarnasyon ahiret ve haşir (mahşer) inancını inkar etmez. Dinciler bilmeden anlamadan öyle olduğunu zannederler ya da kasıtlı olarak bunu uyduran “efendilerine” aldanırlar.

İlahiyat Profesörü Süleyman Ateş, ayetlerin bir reenkarnasyon ihtimalini belirten ifadelerinin çeşitli tevillerle (tevil=başka anlamlar verme) bu anlama gelmediklerini söyleyenleri şöyle eleştirmektedir:

 “İnsanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamını tevil etme yolunu tutmuşlardır.” (Ateş; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri c.8/s. 318)

Gerçekten de Süleyman Ateş (kendi Kur’an tefsirinde vb), Yaşar Nuri Öztürk (Kurandaki İslam Sayfa 161, 249, 257, 283, 312, 320) gibi az orandaki din otoriteleri dışında sünni din sektörü, softa-hacı-hoca-duahan-şeyh ittifakı ve Diyanet reenkarnasyona şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Görünürdeki kaygıları şudur: “Biz bu reenkarnasyonu kabul edersek ahiret, haşir inancı zarar görür, güme gider.” Halbuki gitmez. Bunlar bilerek ya da bilmeyerek reenkarnasyonu din olarak görür ve herkese de öyle gösterirler. Ancak perde arkasındaki asıl neden dinin aslında/özünde olmayan maaşlı-ücretli tarikat, ayin, mevlüt, dua, 40, 52. gece, hatim v.b. yollarıyla geçinen bir ruhban sektörünün çok önemli gelir kaynaklarını yani “rantı” kaybetmek istememeleridir. İnsan bir yaşamında Müslüman diğer yaşamında Hıristiyan veya Yahudi olabiliyorsa bunun anlamı dinin amaç değil araç olduğudur. İnsanlar “bu dünyada acaba kaç mezarımız var” diye düşünmeye başladıklarında kaymaklı din sömürü/kazanç/rant düzeninin sonu da gelecektir.  Bırakın reenkarnasyonun ahiret inancını reddetmesini tam tersine ahiret ve haşr inancını takviye ediyor. Bunu onların bir kısımı da biliyor o yüzden ödleri patlıyor. Onlara kanan geri kalanlar da öyle şartlanmışlar ki.

**Peygamberler de reenkarne olmuş mudur?

Her varlığın nasıl tekamül ettiğini tek tek bilmemize imkan yok. Mesela Peygamber olarak bildiğimiz insanlar bedenlenmeden önce bizim dünyamızda ya da başka dünyalarda, başka planlarda kaç defa bedenlenmişlerdir, nasıl tekamül etmişlerdir, tekamül ederken nasıl sınavlardan geçmişlerdir bunları bilmemiz mümkün değil. Tahminimiz şu ki: onlara peygamberlik görevi verildiğine göre ve de dünyada yaptıkları işlere bakarak, ileri derecede tekamül etmiş varlıklar olduğunu kabul ediyoruz.

**Peygamberlerin de başlarına bir çok musibet gelmiştir. Onlar da mı Kur’an ayeti Şura 40’a göre reenkarnasyon ile ilgili?

Şura 40’a göre edinimler bu hayatımızda da olmuş olabilir. Ancak bu hayatımızda olup bitenlere bakarak bu edinimlerin kaynaklarını, sebeplerini açıklayamıyorsak önceki hayatların varlığını da düşünmek gerekir.

Musibet (felaket/sıkıntı) çoğu insanların varsaydığı kavramdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi tekamül etmiş insanlar, ki Peygamberler gibi, sıkıntıları, başa gelenleri farklı görürler, musibet olarak görmeleri mümkün değildir. Peygamberler görevli olarak dünyaya gönderilmişlerdir. Kur’an’da adı geçen Peygamberlerin başlarına gelenler gayet normaldir. Zira o olumsuz şartlar olmasa dünyaya gönderilmelerine gerek de olmazdı. Onlar örnek varlıklardı. Onlar hem insanlara mesaj vermişlerdir hem de, musibetleri algılama ve karşılama dahil olmak üzere, her bakımdan örnek alınmışlardır. Bunun ötesinde verilen görevi zor “şartta, ortamda” yerine getirmişlerdir. “Şartları/mesajları” musibetle karıştırmamak gerekir. Ayrıca Kur’an’da “yeri geldiğinde” Hz. Peygambere çeşitli şekilde doğrudan hitaplar hatta ikazlar olduğuna göre onları “insanlara verilen öğütleri içeren ayetlerden münezzeh etmek (ayrı bir yere koymak)” gerekir

**Kur’an’da önceki hayatları hatırlama ile ilgili ayet var mı?

Allah sizi yarattı. Sonra sizi vefat ettirecek. İçinizden bazıları ömrün en basit noktasına geri çevrilir ki, bir ilimden sonra hiçbirşey bilmez olsun.” (Nahl 70)

Yani öldükten sonra, hayatın/ömrün en basit noktası olan döllenme sırasında yeniden dünyaya gönderiliyor ama önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmez yani hatırlatılmayacak şekilde.

Dünyaya her gelişte yeni ve temiz bir sayfa açmak için önceki hayatları hatırlamayarak yani beyin hafızası resetlenmiş/sıfırlanmış (en basit nokta) olarak ama bir önceki hayatta kalınan ruhsal tekamül düzeyinden, ruhsal birikiminden başlanmaktadır. Önceki hayatları dünyada olduğumuz süre zarfında hatırlamamaktayız ama onların tüm birikimlerini, ağırlığını ve izlerini üzerimizde taşımaktayız. Ruhun tekamülü ise süreklidir, bu dünyada, öteki alemde, tekrar bu dünyada … bu sürer gider ve hiçbir zaman kesintiye uğramaz. Sonuçta ruh bedene bağlanınca artık o bağlandığı formun bilinç ve eylem olanakları ile sınırlanır. Böylece kendini, neden oraya geldiğini, omuzunda taşıdığı geçmiş hayatlarını hatırlayamaz. Bunu bir başka ayette de görüyoruz:

“…yine içinizden bir kimse bir ilimden sonra birşey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor. (Hac 5)

Yani öldükten sonra, bedenlenmenin en basit ve düşük noktası olan döllenme sırasında tekrar dünyaya gönderilmesi önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmesin hatırlatılmasın şeklinde oluyor.

Reenkarnasyonda önceki hayatları hatırlayıp hatırlamama konusu ilerde  8. BÖLÜMDE  ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.

** Reenkarnasyona inanmanın ne faydası var?

Reenkarnasyon tamamen kişisel bir kabuldur. Yani her inananın ya da inanmayanınben kimim, nereden, niçin geldim, nereye gideceğimsorularını kendi kendine soranların bu sorularına bulduğu yanıtları içerir. Faydası, bunları  yanıtlayarak  kişinin rahatlatmasını sağlaması  ve daha ileri  arayışlarına, sorgularına, kuşkularına son vermesi, hayat felsefesini kökten değiştirmesidir. Örneğin buna inanan anti-semitist, ırkçı, bağnaz, softa/yobaz olamaz, nereden, neden geldim, nereye gideceğim diye düşünmez, ölümden korkmaz, ölümü doğal karşılar, yani ölmeden ölür, Tanrıya iman eder, Dünyada hata yapmamaya, kul hakkına daha bir özen gösterir, kimseyi kıskanmaz, varlıkların varoluş ve yaşam şeklinin kendi amellerinden ya da üstlendikleri görevlerden dolayı olduğunu bilir vb.

Reenkarnasyona yürekten inananlar kimseyi küçümsemezler, fakiri, engelliyi, hiçbir etnik yapıyı, mesela zencileri, Hintlileri, çingeneleri vb. Bunlar aşağılık ırktır falan demezler hatta böyle şeyler düşünmezler bile. Eğer düşüncede kalmayıp bunu bir de eylemlere dökenlerin yandığına inanırlar.  Yoksa bir dahaki gelişlerinde “öyle” geleceklerini ve öyle düşünmenin, uygulamanın yanlış olduğunu bizzat yaşayarak öğreneceklerinin idrakindedirler.

Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin.
Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.” Lev Tolstoy

** Öteki alemde aracılar var mı acaba yani seviye belirleyen, aydınlanmaya yön veren,ve bütünleşme esnasında uygulanacak yöntemleri yenilere aktaran yol gösteren?

Evet var, İlahi Yönetim Mekanizması ve onun görevlileri yardım sağlarlar, yön verirler hem madde dünyasındakilere hem de  madde dışı alemdekilere. Bunların en tanınmışı Cebrail olarak bilinir. Düzen o kadar mükemmeldir ki varlıklar zaten tekamül düzeylerine göre boyuttaki yerlerini alırlar, daha üst düzeylere geçme güçleri yoksa geçemeyeceklerinden onlara engel olan falan yoktur. Varsa, çekecekleri azabı alt/ilkel boyutlarda kendi vicdanlarıyla başbaşa kalarak çekerler. Üstün varlıklar ise alt kademelere inebildiklerinden ihtiyacı olanlara yardımcı olurlar, aynı şekilde madde dünyasındakilere de eterik yollarla yani bizim elektro manyetik diyebileceğimiz dalgalarla yardım edebilirler. Hani büyük bir kazayı ucuz atlatınca “Allah beni korudu”, “sanki bir el beni aldı şöyle yaptı” deriz ya.

** Ruhun replasmanı (göçü/yerleştirilmesi) nasıl ve hangi anda olur?

Öteki alem dediğimiz anti madde-madde ötesi ortamda, zamanı geldiğinde, görevlendirmelerde, madde ötesi alemde de yapılması gereken işler, görevler bittiğinde, bazen hemen ölümden sonra madde dünyasındaki birilerinin cinsel ilişkisi sırasında, bazen yıllar sonra. Şekli yukarıda açıklanmıştır.

** Bir sürü anne-babamız, çoluk çocuğumuz olduysa, öldükten sonra hangilerini akraba olarak kabul edeceğiz?

Öldükten sonra kimleri göreceğiz, kimlerle bağlantımız olacak bunları bilmek mümkün değil. Kısa süre ölümü yaşayanlar daha önce öteki aleme intikal etmiş sevdikleriyle görüştüklerini, onlar tarafından karşılandıklarını söylüyorlar. Şu önemlidir ki madde dünyasındaki ana, baba, çocuk vb. mertebeleri özellikle cinsiyet, madde dünyasından ayrılmakla biter, öteki (madde dışı) alemde böyle derecelendirmeler yok. Her varlık orada kendi tekamülüne göre derecelendirilir.

** Bir anne ile oğlu ya da bir baba ile kızı daha sonra reenkarnasyonla geri gelir, birbirlerine aşık olurlarsa, birlikte olurlarsa bu ensest ilişkiye girmez mi?

“Reincarnation of Peter Proud” filminde bu konu işlenmiş. Cinsiyet, gen, genetik bağ, akrabalık, soy, ırk gibi şeyler, ruhla değil, bedenle ilgilidir ve sadece madde dünyasında vardır. Madde ötesi alemde yoktur.  İnsan öldüğü zaman bunları öteki aleme götürmez. Götürdükleri amelleridir. Götüremediği için geri de getiremez.

Ruhun cinsiyeti yoktur. Öyle olunca genleri de olamaz. Eski maddi bedeninde bulunan ve öteki aleme götüremediği cinsiyet, gen, genetik bağ, akrabalık, soy, ırk gibi şeyleri tekrar dünyaya gelirken yeni maddi bedenine taşıyamaz. Döllenme sırasında yeni anne ve babasından cinsiyetini, genetik ve soy bağlarını v.b. alır.  Bazı durumlarda uzak-yakın akrabalıkların devam ettirildiği görülmüştür. Mesela bir kadın öldükten sonra tamamen farklı bir ailenin kızı olarak tekrar  doğsa, büyüyünce önceki hayattaki oğlu ile tanışıp onunla beraber olsa, aralarında uzak-yakın kan-genetik bağ olmadığı için bu ensest ilişkiye girmez.

** Sakat doğan hayvanlar hangi suçlarından dolayı sakat doğuyorlar?

Hayvanın sakat doğmasından önce neden hayvan olarak doğmuş olduğunu düşünmek gerekir. Dünyanın doğal dengesi için hayvanlar, bitkiler olmazsa olmaz. İnsanların beslenmesinde hayati öneme sahipler. Yani görevliler bir bakıma. Hayvanların da tekâmül süreci var. Onlarda da reenkarnasyon var o süreç içerisinde. Kendi iradeleri bu sürece ne kadar etkili, onu bilemeyiz. Sakat doğan ya da sonradan sakat kalan daha hızlı tekâmül ederek bir kazanç sağlıyor olabilir. Başka varlıklar, insanların tekâmülünde bu şekilde görevlendirilmiş olabilir.

İnsanın ya da hayvanın sakat doğması ya da sonradan sakat olması ille de suçu yüzünden ve/veya bir cezalandırma olmayabilir. Dünyaya gelmeden önce kendisi bunu seçmiş olabilir, ya da ilahi yönetim mekanizması planlamış olabilir tekâmülü için. Ayrıca sakatlığın ille de cezaya bağlı olduğunu düşünmek yanlıştır.

** Hipnoz yoluyla daha önceki yaşama dönmek mümkün müdür?

Olabilir. Ama böyle durumlarda anlatılanlar, uyutulanın hipnozcunun telkinleri altında kalmaya eğiliminden kaynaklanmış olabilir ya da daha önce gördüğü bir filmin, okuduğu bir romanın etkisinden kalmış da olabilir.

** Daha önceki hayatını hatırladığını iddia eden bir çocuk obsesyona yakalanmış olamaz mı?

Belki, olabilir, özellikle daha önceki hayatında cinayete kurban gitttiğini ya da büyük bir zulüm veya haksızlığa uğradığını iddia ediyor ve de birini/birilerini hedef gösteriyorsa. Bir ihtimal de, bir süreliğine ya da hiçbir şekilde  tekrar dünyaya gelemeyeceğini anlamış olan bir ruhun, özellikle eski aile çevresinden konuşmaya başlamış olan bir çocuğu bir şekilde etkilemesi de olabilir. Bu obsesyon sayılmaz.  Böyle vakaları inceleyenler özellikle tıpta uzmansalar bunu anlayabilirler. Özellikle hipnoz yoluyla. Mesela şu anda hayatta olmayan Türkiye’de Recep Doksat, ABD’de Ian Stevenson gibi parapsikolojiye, spiritüalizme de inanan psikiyatrist tıp doktorları böyle bir durumu kolayca ayırt edebilirlerdi, belki de edip değerlendirme dışı tutanlar olmuştur. (Not: Spiritüalizm inancına göre “obsesyon” ya da eski dille tasallut denilen olay bir bedensiz varlığın ya da varlıkların bir bedenli varlığın bedenine hükmetmesi ya da hükmetmeye çalışmasıdır. Spiritüalizme göre bazı bedensiz varlıklar bunu rahatsız ettikleri şahıstan intikam almak amacıyla, yeniden bedenlenemedikleri durumda başkasının bedenini bir amaç için kullanmak,  geri varlıklar ise ya kendiliklerinden eğlenmek, dünya ile maddi bağlantıda olmak için başkasının bedenine sahip olmak ya da bazı büyü yapan insanların güçlerini kullanmalarına araç olarak yaparlar. Bu konu ile ilgili yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN).

** Ölen birisinin bir kaç saat ya da bir kaç hafta yani kısa süre sonra yeni doğan bir bebeğin bedeninde tekrar dünyaya gelmesi mümkün müdür?

Normalde mümkün görülmüyor. Zira  ruh döllenme anında bedenlenmiş oluyor. İlahiyatçı Prof. Abdülaziz Bayındır bu görüşte. Bir başka ilahiyatçı Prof. Süleyman Ateş’e göre ise kesin olmamakla birlikte anne rahminde belli bir süre kaldıktan sonra cenîne ruhun üflenmesi organlarının oluşmasından sonra ona insanî bilinç verilir.

Önceki cevapta belirtilmiş olduğu gibi bir ihtimal de, bir süreliğine ya da hiçbir şekilde  tekrar dünyaya gelemeyeceğini anlamış olan bir ruhun, özellikle eski aile çevresinden konuşmaya başlamış olan bir çocuğu bir şekilde etkilemesi de olabilir.

Öte yandan bazı Tibet rahiplerine göre, bedenlenmiş bir ruhun yerini öteki dünyadan yardım alarak, madde dışı alemdeki bir ruh alabilir. Bu, akla yatkın görülmüyor, olsa da çok ekstrem bir durum olmalıdır.

İhtimallerin hepsi gayba girer, bu durumda kesin hüküm vermek doğru değildir. Yine de ben bu tür reenkarnasyon olaylarını dikkate almıyorum. Esasen reenkarnasyon iddiaları ancak belli/titiz incelemelerden geçirildikten doğru kabul edilebiliyor.

**Eşcinselliğin bir sebebi de daha önceki hayatından farklı bir cinsiyetle tekrar dünyaya gelme olabilir mi?

Evet olabilir. Bunu doğrulayan reenkarnasyon vakaları vardır. Detaylarını “Diğer Reenkarnasyon Örnekleri” bölümünde verdiğimiz Ma Tin Aung Myo olayı gibi. Zaten son yıllarda eşcinselliğin doğuştan olduğu da tartışılmaktadır.

Yıllar önce eşimle bir aileyle görüşüyorduk Ailenin küçük bir kızı oldu. Kızı sevdik, iyi davrandık, evimizde sıkça misafir ettik, seyahatlere götürdük. Kız konuşmaya başlayınca, adının ……. olmadığını ve Ahmet olduğunu söylüyordu. Bana ….. demeyin Ahmet deyin diyordu.  Tavırları gittikçe erkekçe olmaya başlamıştı. Ailesi bunlar geçer diyordu. Başladığı okuldaki öğretmeni ahbabımız olduğundan onun da olayı farketmiş olduğunu anladık. Kızın okulda erkekçe davranışlarından diğer çocukların rahatsız olduğunu, annesini çağırıp normal olmayan davranışlarını anlatmak zorunda kaldığını ancak annenin bunu kabul etmek istemediğini söyledi. Çocuğun yaşı itibarıyle bir reenkarnasyon olayı ile karşılaştığımızı farkettim ancak tepkiden çekinerek sessiz kaldım. Daha sonra aileyle irtibatımız kesildi.

DİĞER DOLAYLI SORULAR VE CEVAPLAR

** Doğduktan hemen ya da bir süre sonra ölen, Hayatları kısa süren bebekler, çocuklar cennete mi giderler?

Böyleleri muhakkak ki o seferki kısa hayatlarında hesap verecek hiç bir şey yapmamışlardır. En fazla annelerinin karnını tekmelemiş, doğduktan sonra ağlamışlardır. Hesaplarını daha önceki spatyoma intikal edişlerinde vermişlerdir zaten. Bu kez öteki dünyaya intikal ettiklerinde tertemizdirler, sorgu sual dönemi geçirmeyeceklerdir. Bir kabahat, yanlış, ceza olmadığından intikal sonrasında azap içinde olacak olmaları mümkün görünmüyor. Yine de cennette olup olmadıklarına dair kesin hüküm veremeyiz, bunu Allah’tan başkası bilemez. Spatyomda düzeylerine göre bir yerde olduklarını söyleyebiliriz ancak.

** Bu bebekler neden kısa süre yaşamışlardır?

Tekamül-karmalarının gereği kendilerine ait bir kefareti ödemiş olabilirler. Ve/veya ebeveynlerinin karma ve tekamülleri gereği evlat acısını yaşamaları gerektiği için böyle bir misyonu yerine getirmişlerdir. Belki de o ebeveynler imtihan olmaktadırlar. O büyük acıya tahammül eder, isyan etmezler, sabır gösterirlerse, Allah verdi, Allah aldı derlerse bunun mükafatını fazlasıyla alacaklardır.

Benzer şekilde zihinsel engellilerin de yaptıklarından sorumlu tutulmayacaklarını ifade edebiliriz. Ancak böyle her durumun özel değerlendirilmesi her şeyi bilen Allah’a aittir.

** İntihar eden ne olur?

İntihar edenler, kaldıkları yerden başlamak ve karmaları gereği belirlenmiş olan önceki kaderlerini tamamlamak için reenkarne olmak zorundadırlar. Cenaze namazları kılınır, lanetli falan da olmazlar. Bizler buraya bu hayatı mutlaka yaşamaya geldik. Izdırabımız var elbette ama ızdırapsız tekamül, bedel ödeme olmaz. Başına gelenden dolayı intihar eden, tekrar geldiğinde aynı şey tekrar başına gelecek, aynı acıyı tekrar yaşayacak ve orada devam edecek. Bu arada önceki ızdırabını da boşuna yaşamış olacak. İlahiyat Profesörü Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre: “İntihar en büyük günahlardan biridir. Ancak insanı sürekli cehennemlik etmez. Sürekli cehenneme götüren suç sadece şirktir. Bir kadının tecavüze uğrayacağını anladığı zaman namusunu korumak için intihar etmesi bile onu günaha sokar. Çok zor bir durumdur ancak hiçbir şey hayata kastetmenin gerekçesi olamaz.” Bakınız: Yaşar Nuri Öztürk sorular cevaplar

** Ruhlar öteki alemde ne yapar?

Geri seviyedeki bedensiz varlıklar dolaşır dururlar, kah orada kah madde aleminde. Çok geri seviyede olan bedensiz varlıklar zaten bedenlerinden ayrılsalar da dünyadan ayrılamazlar. Dünyada dolaşır dururlar. Bazıları ekstrem durumlarda hayalet olarak da görünebilirler. Kimileri yanlışlıklarından ötürü büyük azap çekerler. Cehennem denilen hayatı yaşarlar. İleri seviyedeki ruhların ortamı ise ışıklıdır, cennet gibidir. Seviyeye göre ışık artar, azalır. Tekamül düzeyi arttıkça daha güzel hayat yaşarlar bedensiz varlıklar öteki alemde. Belli bir tekamül düzeyini aşmış olan kimileri kendilerine verilen görevleri yerine getirirler. Yani cennet ve cehennem vardır ama Kur’an’da verilen tarifler semboliktir, o zamanın insanlarının anlayacağı şekilde, o mantığa hitap eder ki ilerde nasıl bir yere gideceğine karar versin, yaşarken seçimini ona göre yapsın.

5. BÖLÜM – KUR’AN’DA REENKARNASYON

Önceki bölümlerde birçok Kur’an ayetlerinden bahsettik. Devam edelim:

Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı? Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin)  (Mümin 11)

Diyanet vakfı bu ayeti: “Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler” olarak meallendirmiş ve dünya hayatının sonundaki ölüm, kabir sorgusu için dirilme, kıyamete kadar tekrar ölüm ve sur ile yeniden dirilme olarak tesfir etmiş. İslam’da olmayan ruhban sınıfı için bütçeden 8 bakanlığının toplam bütçesine eşit, 11 bakanlığı geçerek 5.4 milyar TL pay alan, meallere “parantez içerisinde ayette olmayan kelime” koyarak şirke giren Diyanetçiler ölüleri ahirette bir daha öldürmüşler. Hiçbir zaman ölmeyecek ruhları öldürmüşler.

Bakara 28 deki dinci/spermci mantığını bu ayete uygularsak Allah spermleri ana rahmine iki kere koymuş ki iki defa öldürmüş oluyor, yani  aynı insan ana rahmine birden fazla defa girebiliyor. Sonuçta bu ayet ikizleri anlatmış oluyor dinci tevilci mantığına göre. Bakara suresi 28. ayette kasdedilen “siz ölülerdendiniz”in sperm, yumurta falan olmadığı burada bir kez daha görülüyor.

Kur’an’a  göre iki türlü ölüm var

Kur’an’a göre uyku ve ölüm arasında büyük bir ilişki vardır. Uyku ölümün bir benzeridir. Diğer bir ifadeyle uyku küçük ölüm demektir.

Allah, canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra, haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır. Allâhu yeteveffel enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ, fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ(musemmen), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).  ” (Zümer 42)

Burada alıkonanlar ve serbest kalanlar şeklinde ikiye ayırma söz konusu. Bunu anlarsak ayetin önceki bölümünde neden canın alınmasının da ikiye ayrıldığını anlayabiliriz. İki türlü ölüm söz konusu.

Birinci grup bir süre ya da hiç geriye dönmeyecekler yani reenkarne olmayacaklar. Bir süre hesaba çekilecekler. Onlar için ayette belirtildiği gibi “ölüm hükmü verildiği” için ya bir daha hiç, ya da uzun bir süre tekrar bedenlenmeyeceklerdir, ya da ileride başka boyutlarda, sistemde bedenleneceklerdir.  Ayette bu husus açık değil.

İkinci grup geriye dönecekler yani reenkarne olacaklar. Onlar geçici olarak bedenlerini kaybedecekler, sanki uykuda rüya görüyor gibi öldüklerini farketmeyecekler, can vermenin hemen akabinde serbest bırakıldıkları için şahit oldukları bir cinsel ilişkinin çekiciliğine kapılıp birileri döllenme gerçekleştirirken yeniden madde dünyasına geri ama bu kez başka bedende dönecekler ama bunu da farketmeyecekler. Sanki herşey bir rüyada olup bitmiş, ruhsal açıdan hiç ölmemişler gibi.

Ayette ibret olarak gösterilen önemli bir husus da ölümün idrakidir. Beşer olarak idrak etmek ya da uykuda olduğunu zannetmek, belki de ölümü kabullenmemek hatta kabul etmemektir.

Baas (ba’s) nedir?

“yevmi yub’asûn (yub’asûne)” Kur’an’ın birçok ayetinde geçer. Kimi meallerde kıyamet günü diye de geçmiş. Meallerde kıyametten başka “dirilmek” “diriltmek”, “dirilip kaldırılmak”, “ölümden kaldırılmak”, hatta çevrilmeden “baas”, “ba’s”, “beas” olarak da geçiyor.
Mesela Araf 14 de:
…herkesin ölümden kaldırılacağı güne…,
…(insanların) tekrar diriltilecekleri güne…,
…(insanların) tekrar dirilecekleri güne…,
…(halkın) dirilib kaldırılacakları güne…,
…onların tekrar dirilecekleri güne…,
…öldükten sonra dirilme gününe…,
…ba’s olunacakları güne…,
… insanların tekrar diriltilecekleri güne…,
Onların yeniden diriltilecekleri güne…,
…onların diriltilecekleri kıyamet gününe…

Lokman 28’de ba’s mealleri:
…beas edilme (yeniden diriltilme)…,
…tekrar diriltilme…,
…(tekrar) diriltilme…,
…öldükten sonra diriltilip kaldırılma…,
…tekrar dirilme…,
…diriliş…,
…ba’s olunma…,
… (öldükten sonra) diriltilme…,

Baas geçmediği halde diriltmeyi kullanan meallerde var mesela:

Vellezî yumîtunî summe yuhyîn (yuhyîni) Şuara 81.

Bu ayete ait bazı mealler:
Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur
“Ki O, beni öldüren, sonra dirilten”

Burada problem baas’ın Türkçe karşılığının olmaması. Elmalı’nın yaptığı gibi arapça olarak bırakılsa da çoğu kimse hiçbirşey anlamayacak O yüzden “diriltilme” kimilerine göre ise “dirilme” denilmiş ki ikisi arasında bile büyük fark var. Tefsirlerde daha çok açıklamalı olarak baas yer alıyor. Bunun sebebi, meallerde açıklama yapılamaması, tefsirlerde ise yapılabiliyor. Türkçe’de dirilme “öldüğü sanılan şeyin canlılık kazanması, tıpta öldüğü sanılan hastanın hayata dönüşü, kendi bedenine dönüşü, eski bedenine dönüşü, geriye dönüş” gibi anlamlara geliyor. Normalde Türkçe açısından dirilmenin ne reenkarnasyonla ne de bedenin ölümünden sonra ruhun ahirete intikal etmesi ile ilgisi olmaması gerekir.

Ölen insan ruhunun bir erkek ve kadının cinsel ilişkisi sırasında kadın rahminde döllenme ve sonrasında gebelik, cenin ve doğum süreçlerinden geçerek yeni bir bedende “yeniden” dünyaya gelmesi olan reenkarnasyon ile ölen insan ruhunun “tekrar” kendi dünyasal bedenine döndürülmesinin (dirilme) birbiriyle ilgisi yoktur. Kur’an da insanların öldükten sonra pişman olup keşke imkan verilse de ölüm anına (yani aynı bedene) geri dönsek biraz daha yaşayıp hatalarımızı tamir etsek dileğinde bulunduklarına ancak “dirilmenin” imkansız olduğuna değinir.

Fiziki bedende “tam ölüm” gerçekleşmemişse halk arasında dirilme de denilen hayata dönme imkanı vardır. Bazen tıbben öldü denilen ve aletlerle suni şekilde yaşatılmaya çalışılan insanların çok ekstrem durumlarda hayata geri döndükleri olmaktadır. Ancak tıpta buna dirilme denmemektedir. Bazan medyada görürüz, öldü diye morga, tabuta konanlar hareket etmeye başlarlar: TIKLAYIN. Bu konular ayrı yazılarımızda araştırılmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: https://bpakman.wordpress.com/dunya/neo-spiritualizm-nedir/oteki-tarafa-gidip-gelenler/

Kur’anda geçen “yevmi yub’asûn(yub’asûne)”, “yevmel kıyâmeti”, “yevmi el âhıri”, baas günü, kıyamet günü, ahiret günü bunları aynı olarak mütalaa edenler var. Genel kabul, öldükten sonra ruhun bedenden ayrıldığı ve ahirette dirildiği gün. Halbuki ruh ölmez o yüzden de dirilmez. ruhun dirilmesi diye bir şey yoktur. O yüzden çoğu çevirilerde/meallerde yanlış kelime kullanılmaktadır.

Konu çok karışık görünüyor ama özetleyince gayet iyi anlaşılacaktır.

Ölen beden çürümeye başladığından dirilemez. Ruh ölmez, ölmediği için de dirilmez, olup biten şudur: Bedenden ayrılırken de bedene girerken de ruhunşuur hali değişir“. Kur’an’da bu “değişim” “BAAS” (ba’s) olarak ya da başka kelimelerle verilmektedir. Genelde meallerde yanlış şekilde “dirilme” olarak çevrilmiş olup bazı ayetlerde  (Muminun 100 gibi) tekrar doğuş – reenkarnasyon anlamına gelmektedir.

Atom seviyesindeki alemi açıklayan kuantum teorisine bağlı bilimsel düzeyde açıklamalar ayrı sayfalarımızda verilmektedir: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Baası “görevlendirme” olarak anlayanlar da vardır. Olabilir. Ruh madde dışı alemde de görevlendirilebilir,  madde dünyasında da bedenlenerek görevlendirilebilir.

Bütün bunlar, kavram kargaşasına neden olmuş, Kur’an’da reenkarnasyonun reddedildiği şeklinde, yanlış bir genel kanı oluşturmuştur.

Kur’an’ın bazı ayetlerinde geriye dönülme olarak çevrilen ifadeler de mevcuttur. Ancak bunlar öldükten sonra yaşanılan hayattaki yaşanmış noktaya (çürümekte veya çürümüş olan bedene) geri dönüştür, ki bu zaten mümkün değildir ve reenkarnasyonla ilgisi yoktur.

Feryat edip dururlar orada: “Rabbimiz, çıkar bizi de önceden yaptığımızdan başka şey yapalım. Barışa ve hayra yönelik iyi bir iş yapalım.” Sizi biz, öğüt alanın öğüt alacağı bir süre ömürlendirmedik mi? Uyarıcı da geldi size. Hadi, tadın bakalım azabı! Zalimler için hiçbir yardımcı yok artık.” (Fatır 37)

Ayete göre yeni bir imkân verilmesini isteyenler, daha önce yeterli süre verildiği cevabını alıyorlar. Yeniden dönmenin imkansız oluşundan değil. Bu açıkça yazılı.

Ayetle ilgili olarak daha önce de ifade ettiğimiz gibi ayette ömür kavramı insanın tekâmülünü tamamlaması için gerekli olan süre anlamında kullanmaktadır. Sürenin dünyaya kaç kez gelmekle tamamlanacağını Allah bilir. Kişinin, varsa mahşer hesabı, bu sürecin tamamlanması sonunda görülecektir.

Bu arada Ayette, genelde iddia edildiğinin aksine, ret cevabı yok. Belki bu azabı çektikten sonra tekrar bedenlenecekler. Ayette bu belli değil. Belli olan ÖNCE azap çekmelerinin gerektiği.

Kur’an’daki bir başka tekrar geliş işareti

Allah Kuran’da en çok Rahman, Rahim, yani  Esirgeyen, Bağışlayan olarak adlandırılır. Kullarına  olan bu merhametinden dolayıdır ki, Allah’ın insanları işledikleri  günahlar yüzünden hemen cezalandırmayacağına işaret edilmiştir:

Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen birşey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.” (Nahl 61).

Bu ayeti anlayabilmek için önce zulümün ve kul hakkının ne olduğunu irdelemek gerekecektir. Zulüm, bir kimsenin başkasına yaptığı haksızlık, eziyet, cefa, başkasına verdiği zarar, başkasını uğrattığı kötü durum demektir.

Öteki tarafa kul hakkıyla gidenler

Dünyada başkalarına “zulüm” veren, dünya yaşamında bunu telafi etmemişse, bunlar için helallik almamışsa ya da zulüm gören, hakkı yenen hakkını yiyeni, kendisine zulüm yapmış olanı (zalimi) affetmemiş, hakkını helal etmemişse öteki alemde neler olur?

İnkar edip zulme sapanlar var ya, Allah onları affetmeyecek, onları hiçbir yola kılavuzlamayacaktır.” (Nisa 168)

Dilediğini rahmetinin içine sokar. Zalimlere gelince, onlar için korkunç bir azap hazırlanmıştır.” İnsan 31

Aleyhlerine yol aranacak olan şu kişilerdir ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar sergilerler/saldırılarda bulunurlar. İşte böyleleri için acıklı bir azap vardır.” Şura 42

Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez.” (Şura 40)

Sırtında kul hakkı kamburuyla ahirete intikal edeni büyük azaplar beklemektedir. Zira Allah böylelerinin affını tamamen hakkı yenen, zulüm gören kula bırakmıştır. Hakkı yenen dünya hayatında ya da spatyomda hakkını yiyeni affetmedikçe, “ona helallik vermedikçe” kul hakkı yiyen ızdıraptan kurtulamayacaktır. Ama hakkı yenen de bu imtiyazını bir yere kadar kullanabilir. Yoksa tekamül edemez, olduğu yerde kalır.

Allah çözümü çok güzel göstermiştir. Affedeni büyük mükafatlar beklemektedir. Affeden o kadar ulvi bir davranış göstermiş olur ki neredeyse ışık hızı ile tekamül eder.

Zulme uğratılışı ardından kendini savunana gelince, böyleleri aleyhine yol aranamaz.” (Şura 41)

Öç alma haktır amahiçbir getirisi yoktur,tekamülün önüne duvar örer.

Sabredip bağışlayan bilsin ki bu, işlerin en zorlularındandır.” Şura 43 “Eğer affeder, ellerini tutar, hatalarını görmezlikten gelirseniz, kuşkusuz Allah da affedici, merhamet edici olur.” Tegabün 14

Af ise büyüklüktür, ulvidir, tekamülün önünü açar.

Bu arada Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk dünyada kul hakkının ödenmesi konusunda “Sizde hakkı olan kişi ortada yoksa o hakkı onun adına yoksullara ödeyerek görevinizi yapabilirsiniz” demektedir. Ancak bu Allah’ın kabulüne bağlıdır, sonucunu biz bilemeyiz, helalleşmenin gerçekleşmesi gereken öteki tarafa gidinceye kadar dünya yaşamı ağırlığına hafifletici etkisi olur mutlaka, yapılması hiç yoktan iyidir.

Peki diyelim ki hakkı yenen kul hiç bir zaman affa yanaşmazsa ne olur?

Şu bir gerçek ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, onun dışında kalanı dilediği kişi için affeder.” Nisa 48

Böyle durumda hatalı olan ahirette azabını çektikten sonra ceza olarak geçmiş hayatını hatırlayacak şekilde reenkarne olacaktır. Yeni hayatında sürekli olarak vicdan azabı ile yaşamaya göğüs germek zorunda kalacaktır. Yani hem yeni hayatının hem de geçmiş hayatlarının bütün yükü altında kalacaktır. Bu tasavvur edilemeyecek kadar zor bir şeydir. Şüphesiz  nihai affetme iradesi Allah’a aittir herşeyin doğrusunu Allah bilir.

Kul hakkı miras yoluyla intikal eder mi?

Evet eder. Evlat ebeveynlerinden intikal eden paranın, malın mülkün tertemiz olmasından sorumludur. Aksi takdirde onun vebalini aynen kul hakkının cezasını çeker gibi çeker. Benim haberim yok, bilmiyorum, bilmiyordum diyemez. Her evlat ebeveynin servetini nereden, nasıl kazandığından haberdardır. Çok ekstrem durumlarda, mesela ebeveyn öldüğünde aklı ermeyecek yaşta olmuş olabilir, o zaman aklı erdiğinde sorup, soruşturup o servetin nasıl kazanılmış olduğunu öğrenmek zorundadır. Ebeveyn o serveti kazanırken ondan çok uzakta yaşamış olabilir. Bu durumda da yine servetin kaynağını öğrenmek için her türlü yola başvurmak zorundadır. Hiç kimse Allah’ı aldatamaz. Ebeveyn(ler)den hakları olan kulları bulamazsa soruşturmalar sonucu hesaplayacağı miktarı ihtiyaç sahiplerine dağıtmak zorundadır.

Kul hakkını bu şekilde irdeledikten sonra şimdi tekrar konumuzla ilgili ayete dönelim:

Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen birşey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.” (Nahl 61).

İnanan kendisine yapılan kötülüğe karşı çıkarken en fazla kendisine yapılan kadar eziyet verebilir (kısas – yapılan kötülüğü kötülüğü yapana aynı biçimde uygulayarak cezalandırma).  Allah kul hakkını kullanmayarak af yolunu seçenleri ödüllendirecektir. İnsanların yaptığı hataları mazur gören ve affedenler Allah katında itibar görecektir:

Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez.” (Şura 40)

Aleyhlerine yol aranacak olan şu kişilerdir ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar sergilerler/saldırılarda bulunurlar. İşte böyleleri için acıklı bir azap vardır. Sabredip bağışlayan bilsin ki bu, işlerin en zorlularındandır.”  (Şura 42-43)

Ey iman edenler! Şu bir gerçek ki, eşlerinizin ve evlatlarınızın içinden size bir düşman vardır; onlara karşı dikkatli olun. Eğer affeder, ellerini tutar, hatalarını görmezlikten gelirseniz, kuşkusuz Allah da affedici, merhamet edici olur.” (Teğabun 14)

Kuran’da,  kulların affedici olmalarının önemi yanında, Allah’ın affedici olduğu, yukarıda olduğu gibi birçok ayette  bildirilmiştir. Birkaç örnek verelim:

Artık elde ettiğiniz ganimetlerden helal ve temiz olarak yiyin; Allah’tan sakının! Allah çok affedici, çok merhametlidir.” (Enfal 69)

Ey Peygamber! Elinizde esir olarak bulunanlara de ki: ‘Eğer Allah, kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse size, sizden alınandan daha değerlisini verir ve sizi affeder. Allah çok affedici, çok esirgeyicidir.’” (Enfal 70)

Sizin lütuf ve imkan sahibi olanlarınız; akrabaya, çaresizlere, Allah yolunda hicret edenlere birşey vermemeye yemin etmesinler, affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz? Allah çok affedicidir, çok esirgeyicidir.” (Nur 22)

Ayetlerimize iman edenler sana geldiğinde şöyle söyle: “Selam size! Rabbiniz, benliği üzerine rahmeti yazmıştır. İçinizden her kim bilgisizlikle bir kötülük işler de ardından tövbe edip halini düzeltirse, hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok merhametlidir.” (Enam 54)

Haber ver kullarına: Hiç kuşkusuz benim, evet benim, affedici ve merhametli” (Hicr 49).

Kim zulmünden sonra tövbe eder, halini düzeltirse kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Maide 39)

Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan/aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affeder. Çünkü O, mutlak bağışlayıcı, mutlak merhametlidir.” (Zümer 39).

Ve ben, tövbe eden, inanan, hayra ve barışa yönelik iş yapıp sonra da düzgün bir biçimde yol alan kimseye karşı, gerçekten çok affediciyim, bağışlayıcıyım.” (Taha 82).

Özetle Kur’an yeryüzünde barışın, huzurun ve refahın kaynağı olarak bağışlayıcılık, merhamet ve hoşgörüyü öne çıkarır, Allah’ın bağışlayıcı,  esirgeyici, merhamet edici, tövbeleri kabul edici olduğunu sürekli vurgular, insanları da, zulme, haksızlığa uğramış olsalar bile yine de böyle hareket etmeye  teşvik eder. Buraya kadar sorun yok. Ancak bir ayet var ki Kur’an’ın bu önemli lafzına, yani bildirmek istediği anlamıyla çelişkili görünmektedir:

İnkar edip Allah yolundan döndüren, sonra da küfre saplanmış olarak ölenler yok mu, Allah onları asla affetmeyecektir.” (Muhammed 34)

Kur’an saptırıcı ve inkarcı olarak ölenlerin asla bağışlanmayacağını kesin bir dille açıklıyor. Peki böyle insanlar, diyelim ki ahirette hatalarını anlasalar, pişman olsalar, tövbe etseler de Kur’an’da yer yer ifade edilen Allah’ın bağışlayıcılığına hiç bir zaman mazhar olamayacaklarsa (erişemeyeceklerse) bu Kur’an’ın yukarıda açıkladığımız lafzına (bildirmek istediği anlamına) aykırı düşmeyecek mi? Yani Allah hem bağışlayıcıdır hem de bağışlamayıcıdır, böyle bir çelişki olabilir mi? Elbette olmamalıdır, olamaz. Bunun yanıtını her zaman olduğu gibi akıl yürüterek bulabiliriz.

İnkar edip Allah yolundan döndüren, küfre sapıp ahirete yani öteki aleme intikal etmiş biri tövbe edip ve Allah’tan bağışlanmasını istese dahi “bu bağışlamanın ahirette olması” yukarıdaki ayete göre mümkün değildir. Diğer yandan da Allah bağışlayıcıdır. Kimin gerçekten aklının başına geldiğini, pişman olduğunu, içten tövbe ettiğini, Allah’a kul olur hale geldiğini elbette O bilir. O halde nedir çaresi? Eğer Allah isterse ona yeni bir şans verebilir. Bu da öteki alemde olamayacağına göre ancak madde dünyasında olabilecektir. Yani açıkçası böyle bir şey tövbe edenin “reenkarne olması” yani yeni bir beden ile Dünya’da tekrar doğması ile mümkün olur. Yeni hayatında verilen şansı iyi kullanır, sınavlarını başarı ile verebilirse bağışlanma hakkını elde edebilir, tabii ki Allah’ın kabulüne bağlı olarak.

Evet, Muhammed suresi 34. ayet dolaylı olarak reenkarnasyona işaret etmektedir. Kime mi? Tabii bilgi sahibi olup düşünenlere.

Peki, bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 24).

Diğer Ayetler

Ölümü aranızda biz takdir ettik. Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemiyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız. Nahnu kaddernâ beynekumul mevte ve mâ nahnu bi mes- bûkîn(mesbûkîne). Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne). ” (Vakıa 60-61)

Biz yarattık onları ve kuvvetli yaptık bağlarını/eklemlerini. Dilediğimizde benzerleri ile değiştiririz onları. Nahnu halaknâhum ve şedednâ esrehum, ve izâ şi’nâ beddelnâ emsâlehum tebdîlâ(tebdîlen). .” (İnsan 28)

Derileri piştikce, azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz. Kullemâ nadicet culûduhum beddelnâhum culûden gayrahâ li yezûkûl azâb(azâbe)” (Nisa 56)

Yine dincilere göre bu ayet cehennemde yananların derisinin sürekli değişeceğini anlatıyormuş. İyi de deri maddedir. Etin, kemiğin yani bedenin örtüsüdür, elbisesidir. Ruhun derisi olmaz.  Böylelerine sadece öteki dünyada azab çekmek yetmeyecek, yeni bir deri (bedenle) dünyaya gelip orada da azap çekecekler. Ayetin dediği bu.

Bu ayet ünlü İslamî düşünce ekolü İhvânu’s-Safâ  (Safa Kardeşler) tarafından tekrar bedenlenmeye delil olarak değerlendirilmiştir (Süleyman Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c.8/s.202). Ateş daha sonra bir TV programında reenkarnasyon yok diyenlerin bu ayeti nereye koyacakları sorusunu sormuştur.

Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk 2) 

Buradaki o mükemmel sıralamaya bakın ÖLÜM hayattan önce geliyor. Yani dünyaya gelmeden önce ölüm var. Ölüm olması için de önceki bir hayatın yaşanmış olması lazım.

Ve Allah sizi bir bitki gibi yerden bitirdi. Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor.” (Nuh 17-18)

Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıklarında, orada haykırırlar: “Nerdesin ey ölüm! “Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.” (Furkan 13-14)

Bu ayetlerde de olgunlaşıp bedenin ölümden sonra cennete giden ruhların bir daha dünyadaki bedensel hayata dönmeyecekleri fakat daha olgunlaşmadan bedenden ayrılan ruhların bir süre ruhsal azaptan sonra bedene dönüp tekrar ölecekleri ta ruh olgunluğuna erinceye dek birkaç kez bedensel hayata dönüp ölümü tadacakları, ancak olgunlaşmış olan ruhların bedenden ayrıldıktan sonra cennetlere girip ölümsüzlüğe erecekleri anlatılmış olabilir.

Kur’an’da biri cehennemde, biri cennette iki arkadaş şöyle konuşturulmaktadır:

Dedi: ‘Siz de bir araştırır mısınız?” Araştırdı, nihayet, onu cehennemin ta ortasında gördü. Dedi: ‘Vallahi, az kalsın sen beni de buralara düşürecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de şurada toplananlar arasına girmiş olacaktım. Peki, biz artık ölmeyecek miyiz? Sadece ilk ölümümüz; azaba da uğratılmayacağız, öyle mi? Doğrusu bu, büyük başarının ta kendisidir. Çalışanlar, böylesi için çalışsınlar.”       (Saffât 54-61)

Bu ayetlerde cennet ehlinin yani tekâmülünü tamamlamış olanların tekrar bedenlenip tekrar öldürülmeyecekleri söylenerek cehennem ehliyle bir farklarının da bu olduğuna dikkat çekilmektedir.

Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz.” (Rum 11)

Yaratmaya ilk başlayan/yaratılanları ilk yaratan O’dur. Sonra onları çevirip yeniden yaratacaktır. Bu O’nun için çok da kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnekler/en yüce sıfatlar O’nundur. O’dur Aziz, O’dur Hakim…“ (Rum 27)

“En büyük ateşe girer o. Sonra orada ne ölür ne de hayat bulur.” (A’la 12,13)

“Dilerse sizi yokeder, yeniden başkalarını yaratır.” (Fatır 16. Diyanet İşleri eski meali). Dilerse sizi götürür ve yerinize yeni yaratıkları getirir.” (Fatır 16 Edip Yüksel meali). “Allah, sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olursa, sizi yok eder, yerinize de yeni bir millet, yeni bir devlet; insanlığın yerine başka mahlûklar getirir.” (Fatır 16. Akmet Tekin meali). “Dilerse sizi yokeder, yeniden başkalarını yaratır.” (Fatır 16. Bekir sadak meali). “Ve dilerse sizi giderir, mahveder de yepyeni mahlûkat yaratır.” (Abdülbaki Gölpınarlı meali)

BÖLÜM 6. KUR’AN’DA REENKARNASYONUN REDDEDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN AYETLER

Bazı hacı-hoca takımının dediklerine göre aşağıdaki Kur’an ayetleri reenkarnasyonu reddediyormuş. Bakalım:

Keşke bir dönüşümüz daha olsaydı da müminlerden olabilseydik.”(Şuara 102, Yaşar Nuri Öztürk Meali)

Buradaki dönüşden kasdedilen nedir, bunu dileyenler kimlerdir? Bunu anlamak için Surenin başına gitmek gerekir. Sure inanmayanlara gönderme yaparak başlar. İnanmayanlara örnek olarak Firavun’un Hz. Musa ile konuşmaları, Musa kavminin Mısır’dan kaçışı, Firavunun  takibi yer alır surede. Sonra Hz. İbrahim ve kavmi konu edilir. İbrahim der ki:

Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Vellezî yumîtunî summe yuhyîni.” (Şuara 81)

Sure bunu takiben iman etmeyenlere döner ve onların ağızlarından başlarına neler geleceklerini anlatır. İman etmeyenler akılları başlarına geldikleri zaman örneğin derler ki keşke geriye dönüşümüz olsa da daha akıllı işler yapabilsek. Yani zaman dursa, zaman içerisinde seyahat edebilsek de hata yaptığımız zamana dönebilsek, başka türlü davransak da o hataları yapmamış olsak. Bu dileğin reenkarnasyonla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Reenkarnasyonda eski zamana geri dönüş yoktur, aynı bedenle, aynı kimlikle madde alemine dönüş de yoktur. Yepyeni bir sayfa açılır, yepyeni bir hayata başlanır, bambaşka bir beden ve kimlikle. Ama bazı meallerde Allah’ın kitabı içerisine parantez konularak bakın Şuara 102 ayeti ne hale getirilmiş:

Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!” (Şuara 102 Diyanet Vakfı Meali)

Yahu dünyayı nereden çıkarttın? Aslında ayette “dönüş” dahi yokken. Bakalım Arapçası ne diyor:

Fe lev enne lenâ kerraten fe nekûne minel mu’minîn(mu’minîne)” (Şuara 102)

ve hiç Arapça bilmeyenler için kelime kelime karşılıklarını yazalım:

fe lev enne: keşke olsaydı,
lenâ: bize, bizim için,
kerraten: bir kere daha,
fe: o zaman,
nekûne: biz oluruz,
min: den,
el mu’minîne: mü’minler

Yani düz (literal) çeviri ile: “keşke olsaydı bizim için bir kere daha, o zaman biz oluruz müminlerden.”

Akıl var, mantık var, iman etmeyenler pişman “keşke bir kere daha olsaydı” diyorlar. Ne olsaydı? Orası açık değil, “bir şans” mı, “bir düzeltme” mi, “bir imkan” mı, bir dönüş mü?

Peki diyelim ki adamlar dönmek istemişler. Sure’de  bunlara “yoo olmaz” diye  bir cevap var mı? YOK. Diyelim ki Allah’ın kelamına parantez ekleyenler haklı, adamlar keşke reenkarne olsak diyorlar.  Eee, “hayır öyle şey olmaz” mı diyor Surenin devamında?

Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara 167 Diyanet İşleri meali)

Şuara 102 için anlattıklarımız burada da aynen geçerli. Neden mi? Yine Arapça’sına bakalım:

Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerreten fe neteberree minhum kemâ teberreû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).

ve kâle: ve dedi
ellezîne: o kimseler, onlar
ittebeû: tâbî oldular
lev: olsa, ise, keşke
enne: olduğu
lenâ: bize, bizim için
kerreten: bir kere daha, tekrar
fe: o zaman
neteberree: biz uzaklaşalım, berî olalım
min-hum: onlardan
kemâ: gibi
teberreû: berî oldular, uzaklaştılar
min-nâ: bizden
kezâlike: böylece
yurî-him(u): onlara gösterecek
allâhu: Allah
a’mâle-hum: onların amelleri
haserâtin: hasara uğrayan
aleyhim: onlara
ve mâ: ve değil
hum: onlar
bi hâricîne: ile çıkacak olanlar
min en nâri: ateşten

Yani düz (literal) çeviri ile: “olsa, ise, keşke, olduğu bize, bizim için bir kere daha, tekrar o zaman biz uzaklaşalım, berî olalım onlardan gibi berî oldular, uzaklaştılar bizden, böylece onlara gösterecek Allah, onların amelleri hasara uğrayan onlara ve değil onlar ile çıkacak olanlar ateşten.”

Hani nerede burada “dünyaya dönüş”?

Nitekim Yaşar Nuri Öztürk meali aynen bu yönde:

İzleyenler şöyle demiştir: “Ne olurdu bir kez daha imkân verilse de şunların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak.” Böylece Allah onlara, yapıp ettiklerini, kendilerine yönelmiş özleyişler olarak gösterir. Ama artık ateşten çıkamazlar.  (Bakara 167)

Bu paralelde başka mealler de var. Yukarıda Şuara 102 için olan yorumlarımız burada da aynen geçerli. Ateşle azap çekecekler. Kimler? Sure’nin içinde var, müşrikler, inkarcılar, lanetliler vb. Yine bir özel durum söz konusu. Onların dışında kalanlar için Sure’de “bir daha imkan verilmez” diye bir şey var mı? YOK.

Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün; Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (Müminun 99-100).

Sure bu ayete kadar yine inanları ve inanmayanları anlatır.

Müminun 99. ayet:

Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn(rabbirciûni).”

ehade-hum: onlardan birine-inanmayanlardan birine,
el mevtu: ölüm,
hattâ izâ câe: geldiği zaman,
kâle: dedi,
rabbirciûni (rabbi irciû-ni): Rabbim beni geri döndür.

Burada ölüm gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi belli değil, “ölüm geldiği zaman” deniliyor, “öldükten sonra” denilmiyor. Yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi yine bir pişmanlık ve dönüş isteği söz konusu. Bunun reenkarnasyon şeklinde olmasının istendiğine dair hiçbir şey yok. İstek ölümün geciktirilmesi, biraz daha ömür tanınması şeklinde. Aklım başıma geldi artık iyi şeyler yapacağım şeklinde.  Ama aşağıda anlatacağımız gibi ölüm gelmiş de olabilir, bu önemli değil.

Müminun 100. ayet:

Leallî a’melu sâlihan fîmâ terektu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).

leal-lî: böylece ben,
a’melu sâlihan: salih amel (nefsi tezkiye edici amel) yaparım,
fîmâ: içinde, o şeyde, hakkında,
terektu: bıraktım, terk ettim,
kellâ: hayır, asla,
innehâ: muhakkak o
kelimetun: bir kelimedir, sözdür
huve: o
kâiluhâ: onun söylediği (söz)
ve min verâi-him: ve onların arkalarından
berzahun: bir berzah vardır
ilâ yevmi: güne kadar
yub’asûne: beas/baas olunacaklar, yeniden diriltilecekler

Önceki ayetlerin aksine burada bir “cevap” söz konusu. “Hayır”. Neden hayır, o da ayetin devamında var, çünkü önce günahlarının kefaretini ahirette ödeyecekler. Ne zamana kadar? “Tekrar diriltilecekleri güne kadar.” Bu açıkça yazıyor. Yani ölenin günahları varsa hemen reenkarne olması söz konusu değil, önce ahirette amellerinin muhasebesini yapacak, kul hakları için bizzat her kuldan af dileyecek, hakkını aldığı kul henüz ölüp ahirete intikal etmemişse onun gelmesini bekleyecek, acı çekecek, günahlarının bedelini ödeyecek. Burada yeniden dirilmeyi bazı hacı-hoca takımı kıyamet günü olarak tefsir eder. Ama görüldüğü gibi ayette öyle bir kelime ya da ima yok.  Öyle olsaydı “beas/baas” yerine “kıyam” derdi.

Şimdi burada bir husus daha var. Hemen dönmemek, önce muhasebe süreci geçirmek genel bir kural mı yoksa sadece burada özel bir durum mu? Her iki ihtimalin de  reenkarnasyonun var olup olmaması ile ilgisi yok. Sadece reenkarnasyon sürecinin nasıl olduğu açısından önemli. Ayetin başında “onlardan birine” dendiğine göre burada özel bir durum söz konusu. Onlardan birinin ne olduğunu anlamak için Surenin öncesine döndüğümüzde bunların “müşrikler” olduğunu anlıyoruz.

Sure’nin öncesi:

Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten o zaman mı diriltileceğiz?” (Muminun 82).

Yani ayete göre müşrikler ölümden sonra hayatın devam ettiğine inanmıyorlar, daha doğrusu bilmiyorlar. İnsan toprak haline geldikten sonra nasıl tekrar diriltilebilir? Ölü diriltilebilir mi? Hadi canım sende diyorlar. Ve cevaben yukarıda verdiğimiz 99-100. ayetler geliyor. Ölüm anı geldiğinde akılları başlarına gelecek, madem öyle bizi geri döndür diyecekler ama ölmeden ve ahirette kefaret ödemeden bu mümkün olmayacak. Surenin tamamından bu anlam çıkıyor. Reenkarnasyon karşıtı hacı-hoca takımının en çok sığındığı bu ayet tam tersine ahireti ve yanında bonus olarak reenkarnasyonun zamanlamasını da bizlere gayet güzel anlatıyor.

Özetleyelim:

1. Bazılarının, örneğin inanmayanların, müşriklerin, kul hakkı yiyenlerin, kötülük yapanların öldükten sonra öteki alemde hesap verme süresi olacak. Tekamülleri açısından reenkarne olmaları gerekse de bu hemen olmayacak.

2. Müşrik olmamış, kimseye zarar vermemiş ama madde aleminde yani bu dünyada yararlı iş de yapmamış, zamanını boşa harcamış, alması gereken verileri idrak edememişlerin tekamül süreçlerini tamamlamak için reenkarne olmalarına gerek varsa öteki alemde bir süre geçirmelerine gerek olmayabilir ve kısa sürede reenkarne olabilirler.

Surenin önceki ayetlerinde aynı bedende tekrar dünyaya gelmenin mümkün olmadığına işaretler bulunmaktadır. Bunun reenkarnasyon ile ilgisi yoktur, zira reenkarnasyon aynı bedende değil başka bedende gelineceğine işaret eder.  Prof. Abdülaziz Bayındır aradaki farkı aşağıdaki klipte gayet güzel açıklıyor:

Prof. Abdülaziz Bayındır’ın yukarıda bahsettiği ayetler:

E yaıdukum ennekum izâ mittum ve kuntum turâben ve izâmen ennekum muhracûn – Size, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra tekrar meydana çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?” (Muminun 35)

Heyhâte heyhâte limâ tûadûn – Heyhat! Size vaat edilen o şey ne kadar uzak!” (Muminun 36)

İn hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn – “Hayat, şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yeniden hayat buluruz ama biz tekrar diriltilecek değiliz.” (Muminun 37).

Bazı meallerde “nahyayaşarız” olarak verilmektedir. Ayette önce ölüm zikredildiği için yaşam anlamını da verilse bununla ölümden sonra yaşam kasdedilmektedir. Prof. Bayındır da videosunda bunu kastetmektedir.

Yani neresinden bakarsanız bakın Muminun suresinin reenkarnasyonu reddettiği bomboş bir iddiadır.

Bu arada reenkarnasyon karşıtları berzahın Peygamberden rivâyet edilen bir hadise göre (Buhari; Cenaiz 90) dünya ile âhiret arasındaki şeyin adı olduğuna dikkat çekmektedirler. Öncelikle tüm hadisler gibi sözkonusu hadisin güvenilir kaynaktan olup olmadığı tartışılır. Olsa bile Kur’an ayetleri ile örtüşmesi şart olup Kur’an ayetlerini kendi içerisinde anlamak en doğrusudur. Ölen insanın  reenkarne oluncaya kadar madde dışı bir ortamda bekleyeceği zaten akla uygundur. Bunun adına isterseniz berzah deyin. Bu Kur’an dilinde “gayb”dır. Yani bilinmeyendir. Bizi ilgilendiren bu dünyada ne olduğudur. Dünya dışı alemi, öteki alemi de düşünebilir, araştırabiliriz, kendimize göre bir sonuca da varabiliriz. Hatta bunu yapmamız gerekir. Ama bu tahminden öteye geçemez. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Kur’an ayetleri Neml 65-66’ya göre bilinmeyeni bilmemiz mümkün değildir.

Prof. Yaşar Nuri Öztürk Kur’an’daki İslam  kitabında söz konusu Muminun Ayetlerini bir başka açıdan yorumluyor:

Bu ayetlerde dünyaya tekrar geri dönmek isteyenlere ret cevabı verildiğini görüyoruz.
Bu, reenkarnasyonun olmadığına değil, olduğuna kanıttır. Dünyaya sürekli geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu istekleri reddediliyor. Elbette ki dünyaya tekrar dönmemesine karar verilenlerin bu istekleri reddedilecektir. Ama bu onların daha önce reenkarne olmadıklarını veya başkalarının dünyaya tekrar gönderilmediğini ifade etmez; geri gelmenin herkes için kural olmadığını belgeler.”

Süleyman Ateş`e göre, bu iki âyette ruhun tekrar dünyasal bedene döndürülemeyeceği manası çıkabilir ise de; ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil, tekrar bedenleneceği zamana kadar bir geçit, yani bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Âyette ruhun ba`s olunacağı kesindir. Ancak Ateş`e göre, bu ba`s hemen ölümün ardından değil, belli bir zaman aralığından sonra olacaktır. Ateş, âhiret bedenlenmesinin muhakkak olduğuna inanmakla birlikte şu soruyu kendi kendine sorar: “Acaba bu âyette olgunlaşmamış ruha bir kez daha dünyada bedenlenme fırsatının verileceği anlatılmış olamaz mı?” Ateş bu ihtimalin her zaman için var olduğunu savunmuştur.

Görmediler mi, kendilerinde önce nice nesilleri helak ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler. E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn(yerciûne).” (Yasin 31)

Burada yok edilen milletlerden kavimlerden bahsediliyor. Bütün tefsirlerde “kuruni” nesiller, kavimler olarak tercüme edilmiş. Bunda bir sorun yok. Hum ileyhim lâ yerciûne: onlar onlara dönemezler, yani onlar tekrar kavim-millet olamazlar deniliyor. Bunun reenkarnasyon ile hiçbir ilgisi yok. Kavimler-milletler reenkarne olmaz, biz aksini mi söylüyoruz, her ruh bağımsız yani kendi karmasına göre reenkarne olur.  Reenkarne oldukları zaman da isteseler yok edilen kavimlere dönemezler. Ayet ayrıca buna da işaret ediyor.

Orada, ilk ölüm dışında ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.” Lâ yezûkûne fîhel mevte illel mevtetel ûlâ, ve vekâhum azâbel cahîm(cahîmi).” (Dühan 56)

Burada “El ula”: “ilk”olarak çevrilmiştir, halbuki “evvelki” olarak da çevrilebilirdi. Örnek; Muhammed Esed meali; “ve orada önceki ölümlerinden sonra (başka) bir ölüm tatmayacaklar”. Onlardan kasıt müttekiler yani takva sahipleri, korunup sakınanlar, Allah’ın iyi kullarıdır, Sure’nin önceki ayetlerinde açıklanmıştır:

Korunup sakınanlar, güvenli bir makamdadır” (Dühan 51)

Hiç kuşkusuz, ayrım günü, hepsinin buluşma zamanıdır/buluşma yeridir. İnne yevmel faslı mîkâtuhum ecmaîn(ecmaîne) Bir gündür ki o, dostun dosta yararı olmaz. Onlara yardım da edilmez.. (Dühan 40-41).

Bazı tefsirlerde ayrım günü yerine hüküm günü olarak yer almaktadır. Ancak ayet kelimesi bellidir. “Yevm el faslı: ayrım günü”. Ayetleri bir bütün olarak ele aldığımıza Allah’ın iyi kulları bir gün gelecek evvelce olduğu gibi artık bir daha reenkarne olmayacaklar, ölümü daha fazla tatmalarına gerek kalmayacak, maddi alem dışında kendilerini çok güzel şeyler bekleyecek ki bunların neler olduğu diğer ayetlerde anlatılmış.

BÖLÜM 7 – DİNCİLERİN TENASÜH SAPTIRMASI

Reenkarnasyon inanç ve bilgisi, dünyanın en eski inanç ve bilgisi olarak tüm milletlerde, dinsel öğretilerde, kutsal yazılarda karşımıza çıkmaktadır. Bu doğal karşılanmalıdır. Çünkü insan içgüdüsel bir eğilimle varoluşuna ilgi duymaktadır ve nereden, nasıl, niçin geldiği yanında nereye, nasıl, niçin gideceğini de aramaktadır. Her şeyin üstünde parıldayan tek değer insandır. O varoluşunun, yaradılışının yazgısını taşıyan özgür istem gücü dolu bir yaratıktır. Kendi değerini anlayıncaya kadar, değer sandığı şeylerle bir süre daha oynayıp duracaktır. Hiç kuşkusuz gerekli evrimleri yaşadıktan sonra varacağı son, iyi, güzel ve doğrunun dünyasıdır. Bu dünya, her çeşit sorunların çözümleneceği bir arayış ve arınma yeridir, insan hazır olan için değil, hazırlanmak için yaratılmıştır. Dinlerin sembolik anlatımlarla örülüşü bundandır. 20. Yüzyıl’dan 21. Yüzyıl’a geçildiğinde, insan ne zaman akılsal yeteneklerinin, güçlerinin. beyinsel yapısının bilinmeyen, gizli kalmış yönlerinin insan mutluluğunun yaratılması için kullanılması gerektiğini anlarsa, bunları saplantılardan ve bilimsel ya da dinsel tutuculuktan uzakta ele alırsa, benlik gururuna, kaba kuvvete kapılmadan alçak gönüllülükle; “Bildiğim tek şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyebiliyorsa ve insan ne zamanki başkaları ve başka kuvvetlerle tamamlanma açlığı duymayacak kadar yükselirse o zaman varoluşunun anlamı ve amacı ile karşı karşıya kalacaktır. İşte bu nedenle reenkarnasyon önemlidir.

Diğer taraftan reenkarnasyon, UFO, ruhlarla ilişki gibi konularda, araştırmaların bir türlü istenilen düzeye yani akademik platforma yeterince taşınamaması, önemli zaaflar yaratmaktadır. Modern tarikat benzeri ortamlarda veya şurada ya da burada birilerinin bu konuları sahiplenmeleri, kendilerini otorite zannetmeleri ya da onlara özellikle medya tarafından bu tür payelerin verilmesi büyük zararlar getirmekte ve bu nedenle de bu konulara yönlenmeyi düşünen birçok bilimciyi, gerçek araştırmacıyı ortamdan soğutmaktadır. Bazen de gerekli birikime sahip olmuş olanları da kaçırmaktadır çünkü onlar da şarlatanlarla bir tutulacaklarından korkmaktadırlar. Tekrar doğuşa inanmak, bir sürü soytarılık yaparak, kimin geçmişte kim olarak yaşadığını öğrenmek, sıradan insanların, bugüne kadar bir iş sahibi olamadığından bu yoldan çıkar sağlamaya çalışan sahtekarların yaptıkları hipnozlara inanmak ve bütün bunların bir meziyet, bir ayrıcalık olduğunu zannetmek çok ciddi boyutlardaki zihinsel hastalıkların belirtileridir. Sanılmasın ki, bunlar sadece Türkiye’de böyledir, batıda çok daha kötü tablolar vardır ve bu boşluklardan yararlanılarak çok uzak olmayan geçmişte belli bir ciddiyeti koruyan bu tür konuların cılkı çıkarılmıştır.

Bu ortamdan faydalanarak, birçok İslami yorumcular, dinciler  reenkarnasyon gündeme gelince bozuk plak gibi tekrarlayıp dururlar Hindu Tenasüh inancını gündeme getirir başlar anlatmaya. Bunu kasıtlı yaparlar, reenkarnasyona inanılmasın diye, ayrıca çoğu Tenasüh ile modern Reenkarnasyon inancı arasındaki farktan habersizdir. Bilinmesi gereken şey, bu iki inancın temelden farklı olduklarıdır. Tenasüh kısacası ruhun yaşam performansına göre yeniden doğuşlarda geriye de dönebilmesi inancıdır yani birey bir sonraki yaşamında insan olmayabilir, ruh yaşamın her formunu denemelidir ve sonunda bir sonsuzluk anlayışında (Nirvana) kaybolacak ya da bütünleşecektir, bu inançta ruhlar alemi, yeniden doğuş kuralları, özel seçimler ve sonunda bilge veya öğretici rehber ruh olmak gibisinden ayrıntılar yoktur. Oysa modern reenkarnasyon inancında, tüm yeniden doğuşlar ileriye yani gelişmeye, tekamüle yöneliktir, ruh adı verilen varlık bedenini terk ettikten yani öldükten bir zaman sonra oturur düşünür ve nasıl bir yeni yaşam seçeceğine karar verir, ona göre de yeniden bedenlenebilir. Rehber yani ileri düzeydeki görevli madde ötesi (ruhsal) varlıklar, bu aşamada ona yardımcı olurlar hatta yön verirler. Ruhun Nirvana’ya erişmesi yani karmanın (amellerden gelen sebep-sonuç olgusunun) tamamlanması ve varlığın artık tüm dünyevi/maddi arzulardan kurtulması ve dünyevi bilgilere ihtiyacı kalmaması demektir. Yaşam planı bir önceki yaşamda varlığın eylemlerine göre yapılır ve ruh bedenlendikten sonra çeşitli ritüellerle kendisini eğiterek karma bilgisini algılamaya çalışır, bunu başardığında da artık bedenlenmekten kurtulur. Bütün bunlar özgün inançlar yani Uzak Doğu dinlerinin birer parçasıdır ama aslında Uzak Doğu sözü bir genellemedir çünkü Çin Budizmi’nde ve Japon Şintoizm’inde böyle bir inanç yoktur. Reenkarnasyona karşı çıkan tüm büyük dinlerin ama özellikle de İslami araştırmacıların önemli bir kısmının bir türlü kurtulamadıkları çok ciddi yanlış ya da bilinçli saptırmaları buradadır. Kısacası Hindistan yöresindeki reenkarnasyon inancının temeli “Tenasüh” kavramına dayanır yani ruh yaşam karnesinin sonuçlarına göre geriye de gidebilir hatta bitki veya hayvan olarak da tekrar dünyaya gelebilir. Oysa, modern reenkarnasyon inancında ruh tekamül eder yani sürekli ilerler, gelişir. İkisi çok farklı yerlere, uygulamalara ve sonuçlara giderler, bilinmesi gereken şey, reenkarnasyonla tenasühün apayrı birer inanç olduğudur.

Yine bazı İslami kesimlerde sık sık; “Reenkarnasyona inanan hıristiyanlar…” tanımına raslanır oysa hıristiyanlık istisnalar dışında reenkarnasyona şiddetle karşıdır ve kesinlikle reddeder. Bazı hoca takımının elbette ki bu gerçekleri bilmesi gerekmiyor hatta genel olarak araştırmadan “Geçiniz, bunlar saçmalıklar…” da diyorlar ama bir otorite olarak konuştukları/yazdıkları zaman iş değişir çünkü o zaman gerçekten konuyu iyi bilmeli ve ona göre yorumlamalıdırlar. Ya da, İslamın bu konuda görüşü bu kadardır diyerek, ötesini bilmediğini, hatta ilgilenmediğini belirterek sözünü noktalamalıdırlar. Ama dinci baskıların da etkisiyle bunu hiçbir konuda yapamıyorlar, her konuda konuşuyorlar oysa bazı ilahiyatçılar bizler için önemlidir çünkü kimileri popüler bir din görevlisi olarak, özellikle irticaya yönelik konularda vurucu şeyler söylüyorlar, sevenleri çok olduğu için de dinleniyorlar.

Önde gelen ilahiyatçılardan ikisinden biri olan Prof. Yaşar Nuri Öztürk gibi hiçbir şeyden çekinmeyen, din konularında çok saygın ve etkin bir ismi ne yazık ki siyaset uğruna bir süre aktif olamamıştır. Kur’an tefsirinde reenkarnasyonla ilgili ayetlere cesaretle geniş yer vermiş olan Prof. Süleyman Ateş ise Diyanet kökenli baskıların ve bu konuda yalnız kalmanın etkisiyle olacak, orada kalmış, öne çıkmak istememiştir. Ancak Ateş’in görüşleri ortadadır ve önemli referans niteliğindedir.

Prof. Süleyman Ateş’e göre tenasüh ve reenkarnasyon farkı

Ateş’e göre İslam`a aykırı olan “Tenasüh” yani reenkarnasyona benzeyen Hint inanışıdır. Ateş`in bu görüşlerinden de anlaşılan odur ki, Tenasüh ile Reenkarnasyon kimilerinin savunduğu gibi aynı şeyler değildir.

Ateş, cumhurun reddettiği Tenasüh ile Reenkarnasyonu birbirinden farklı anlamıştır. Çünkü Ateş`e göre Tenasüh; “kötülük yapmış olan kişilerin ruhlarının azap çekmek üzere hayvan bedenlerine girerek dünyaya gelmesidir.” Tenasühe göre hayat oku yönü aşağıya doğru dönüktür, insanın mevcudatta en yüksek mertebeye sahip olan insanlık makamından daha alt seviyedeki hayvanlık konumuna bir iniş anlaşılmaktadır. Ateş’e göre bu, Allah’ın koyduğu evrim yasasına aykırıdır. Çünkü insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruh, bu mertebeden aşağı düşmez. Suçunu çekmek üzere yine insan bedenlerine geçirilir. Evrim geriye gitmez. Ateş, tenasüh anlayışını âyetlerin koyduğu evrim yasasına aykırı görmüş, bu sebeple insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruhun, bu mertebeden aşağı inmesi savını kabul etmemiştir.  Suçlu ruh, cezâsını, sıkıntı çekeceği bir beden içinde dünyâya gelerek öder; sıkıntı çektikçe de olgunlaşır. Azâb, sıkıntı gibi gelen eylemler ve haller aslında ruhu olgunlaştırır; onun için çektiği azab, Allah’ın rahmetidir, fakat kul bunun farkında olmaz. (Ateş; İnsan ve İnsan Üstü (Ruh, Melek, Cin, İnsan), Yeni Ufuklar Neşriyat, Üçüncü Baskı, 1995, s.144, Kur`an Ansiklopedisi, c. 30, s. 236)

Ateş bu tanımlamalarla kendince Tenasüh ile Reenkarnasyon`un arasını net çizgilerle ayırmış ve Tenasüh inancını şiddetle reddetmiştir.

Ateş’e göre tenâsüh, yani bedeni içinde olgunlaşmayan ruhun, ceza çekmek üzere tekrar hayvan bedenlerine düşmesi Kur’ân’a ve gerçeklere aykırıdır, ama olgunlaşmayan veya buna vakit bulamadan bedenden ayrılan ruhun, yine bir insan bedeninde bir kez daha dünyaya getirilmesi klâsik tenâsüh değildir.

8. BÖLÜM – GEÇMİŞ HAYATLARI HATIRLAMA/HATIRLAMAMA

Madem reenkarnasyon var da neden önceki hayatlarımızı hatırlamıyoruz?

Bunu da aşağıdaki ayet açıklıyor:

Allah sizi yarattı. Sonra sizi vefat ettirecek. İçinizden bazıları ömrün en basit noktasına geri çevrilir ki, bir ilimden sonra hiçbirşey bilmez olsun.” Nahl 70

Yani öldükten sonra, hayatın/ömrün en basit noktası olan döllenme sırasında yeniden dünyaya gönderiliyor ama önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmez yani hatırlatılmayacak şekilde.

Dünyaya her gelişte yeni ve temiz bir sayfa açmak için önceki hayatları hatırlamayarak yani beyin hafızası resetlenmiş/sıfırlanmış (en basit nokta) olarak ama bir önceki hayatta kalınan ruhsal tekamül düzeyinden, ruhsal birikiminden başlanmaktadır. Önceki hayatları dünyada olduğumuz süre zarfında hatırlamamaktayız ama onların tüm birikimlerini, ağırlığını ve izlerini üzerimizde taşımaktayız. Ruhun tekamülü ise süreklidir, bu dünyada, öteki alemde, tekrar bu dünyada … bu sürer gider ve hiçbir zaman kesintiye uğramaz. Sonuçta ruh bedene bağlanınca artık o bağlandığı formun bilinç ve eylem olanakları ile sınırlanır. Böylece kendini, neden oraya geldiğini, omuzunda taşıdığı geçmiş hayatlarını hatırlayamaz. Bunu bir başka ayette de görüyoruz:

“…yine içinizden bir kimse bir ilimden sonra birşey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor. Hac 5.

Yani öldükten sonra, bedenlenmenin en basit ve düşük noktası olan döllenme sırasında tekrar dünyaya gönderilmesi önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmesin hatırlatılmasın şeklinde oluyor.

Misyon görevlileri geçmiş hayatlarını çoğunlukla bilirler zira geçmişin negatif etkisinde kalmayacak düzeydedirler. Ondan çoktan alacaklarını almış, negatiflikleri çok geride bırakmış, pozitife çevirmişlerdir.

Bizlere ise geçmiş hayatlarımız özellikle hatırlatılmaz. Ruhumuzda bunlar silinmemiştir, bütün geçmişimiz kayıtlıdır ama beynimiz sıfırlanmış olarak yeniden dünyaya geliriz. Zira bizim düzeyimizde birisi geçmiş hayatını hatırlasaydı onun negatif etkilerinden kurtulamazdı. Beyni de tüm çer-çöpüyle kaldığı yerden devam ederdi. Yani fasit daire içinde döner dururdu. Bizim gibilere onun için beyin açısından temiz bir sayfa açılır. Ama ruhumuz aynen kaldığı yerden devam eder, yeni hayatın hard diskinde, belleğinde yani arka planda izler mutlaka kalmıştır.

Özetle bu konu, bilgisayar hard diskinden bir şey silindiği zaman özel bir işlemle tamamen silinmedikçe onun izlerinin arka planda kalmasına benziyor.

Bu hana ve bu handan
Kaç seyyah geldi geçti
Kaç kervan kefenlenip gitti
Herkes geldi, herkes gitti
Kimse bilmedi neden geldiğini
Nereye gittiğini…   James Clarence Mangan, İrlandalı şair. Daha fazla bilgi için TIKLAYIN

Çocuk abakustan toplamayı öğrenir ama yıllar sonra abakusu hatırlamaz bile. Önemli olan artık toplamayı yapabilmesidir. Onu nasıl öğrendiği mazide kalmıştır. Geçmiş hayatı hatırlamamak da buna benzer.

Dr. Bedir Hatem “Sevgi ve Umut” adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor: ”Sebebi: geçmiş yaşantılarımızı hatırlasaydık bu yaşantımızda geçmişin intikamlarını almaya kalkar dolayısıyla bu yeni yaşam eskisinin devamı olurdu ve kısır döngülerle girerdik yeni yaşamlar bulamadan eski yaşamların bunalımlarını yaşamak zorunda kalırdık. Yani aynı filin devamı arkası yarın dizilerine dönerdi. Oysa insan bir aktör gibi enkarnelerinde yaşamı boyunca devamlı olarak farklı ve değişik senaryoları olan filmle (yaşamlar) çevirmek için vardır. Örnek: katilini tanıyan bir maktul isek ve katili hatırlayıp görürsek onu öldürmeye çalışırsak. Eşini aldatan bir kadın kocası tarafından tanınırsa intikam alabilir. Dolayısıyla dizi gibi enkarneler olurdu o zaman yaratılışın amacı olan evrimler sonucunda tekamül felsefesi işlemez olurdu.” (Hatem, 2007;11).

Çok zor ve ekstrem olarak hipnoz yoluyla geçmiş hayatlara erişilebilmektedir. Spiritüalizmde buna “ekminezi” denmektedir. Ancak bunun doğruluğunu tesbit etmek kolay değildir. O zamana ait kimsenin bilemeyeceği bir olayın, çevrenin, kültürün v.b. tahkikiyle anlatılanların doğrulanması bazı durumlarda mümkün olmuştur. Mesela uyutulan insanın birden bire hiç bilmediği bir dili konuşmaya başlaması gibi. Hipnoz yoluyla geçmişe gitmek bazan ızdırap vermekte bazen ise rahatlık sağlamaktadır.

Farkındalık bazı durumlarda olabilir, özellikle Güney Anadolu’daki Nusayriler reenkarnasyona inandıkları için genelde çocuklarının ilk konuşmalarına (böyle konuşma olursa tabii) kulak verirler. Hatay, Adana ve Mersin’de Nusayriler arasında çok sayıda, oldukça şaşırtıcı reankarnasyon olgularının gözlemlenmesi bu sayede olmuştur. (Nusayrilerde reenkarnasyon inancı konusu aşağıda ayrıntılı olarak ele alınmıştır)

Buna paralel görüşe göre yeniden dünyaya gelişte aslında herşey hatırlanır. Çocuk konuşmayı öğreninceye kadar bunların tamamını ya da çoğunu unutur, konuşmayı öğrenmeye başladıktan sonra ilk yapmak istediği iş olarak geçmiş hayatına ait aklında kaldıysa bir şeyleri anlatmak olur ama ebeveynleri saçma, sapan konuşma gibi gerekçelerle onları sustururlar, onlar da susar, 4 yaşından sonra da beyinleri yeniliklerle dolmaya başlar ve herşeyi unuturlar.

Bunu bilmeyen toplumlarda çocuğun konuşmalarına inanılmaz, susturulur ya da çocuk aldıran olmayınca kendisi susar ve unutur. Ancak olması gereken geçmiş hayatı hatırlamamaktır. Yoksa yeni bir sayfa hiç bir zaman açılamaz.

Çocuklukta Geçmişi Hatırlama

Geçmişin izi, çocuk rüyalarında. Geçmiş yaşam terapileri eğitimcisi Dr. Jeffery Ryan, dört yaşından küçük çocukların rüyalarında geçmiş hayatları gördüğünü söylüyor.

Uluslararası tanınmış Geçmiş Yaşam Terapileri eğitimcisi olan Dr. Jeffery Ryan reenkarnasyon ve geçmiş yaşam hatırlama fenomeniyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. “Konu reenkarnasyon olduğunda dört yaş altı çocukların rüyaları çok önemli. Çünkü 4 yaşından sonra geçmiş hayat anıları rüya gibi kolay bir yöntemle değil daha zor olan hipnoz ile ortaya çıkar” diyen Ryan insan zihninin yaralarına tutunma gücünün çok güçlü olduğunu ve bu yaraların insanın ruhuna işlediğini söylüyor.

** Bilimsel olarak reenkarnasyon var mı?
Reenkarnasyon bir doktrindir. Zamanın başlangıcından bugüne süregelen bir bilgi birikimidir. Fakat bilim henüz yeni yeni reenkarnasyonu ve onunla gelen bu bilgi birikimini araştırmaya başladı. Hep büyük filozoflar ve din bilginleri bu olgu üzerine tartıştılar. Şimdilik bilimsel olarak reenkarnasyon vardır denilemez. Fakat her geçen gün daha fazla reenkarnasyona uğradığını söyleyen insanın ortaya çıkması ve inanılmaz yaşanmış gerçeklerden bahsetmesi bu bilimsellik sürecini hızlandırıyor. İnsanların reenkarnasyon hikayeleri gitgide birbirine benzeşiyor. Tabi ki bu benzeşme bilimsel olduğunu göstermez ama bilgilenme sürecinin doğru ilerlediğini işaret eder.

** Reenkarnasyona uğrayanlardan özellikle çocukların geçmiş hayat “anıları” sık sık konuşulur. Neden?
Reenkarnasyon konusunda en fazla çocuklara dikkat edilmeli. Çocukların dört yaşına kadar geçmiş hayatlarındaki anıları genellikle rüyalarında gördüklerini Amerika’da bilimsel olarak gözlemledik. Dört yaş diyorum çünkü dört yaşından sonra çocuklar geçmiş hayatlarını ve bu hayatlarına ait anılarını unutmaya başlarlar. Dikkat edin rüyasında bu geçmiş hayat anılarını gören çocuklar bu “anılarını” mutlaka anlatır ve hatırlar. 

Anlamaya Çalışın

** Nasıl?
Şöyle. ‘Anneciğim, babacığım geçen gece rüyamda şunu gördüm’ dediklerinde durup bu çocuk neden bahsediyor diye düşünmek gerekir. Bu durumda çocuklarla hemen bir diyaloga girilmeli ve rüya hakkında çocuğun detaylı konuşması istenmelidir. Tabii çocuğu bir yetişkin gibi sıkıştırmadan üzerinde baskı kurmadan yapmalıyız. Bir çok ebeveyn genelde şöyle der: Meraklanma çocuğum sadece bir rüyaydı. Bu çok yanlış. Aksine çocuğa ‘Bana biraz daha anlat ne oldu? Hiç isim hatırlıyor musun? Neredeydin? Ne yapıyordun?’ şeklinde soru sormak lazım. Özellikle dört yaş altı çocukların rüyalarını yani reenkarnasyon tabiriyle ‘anılarını’ gözardı etmemeli ve bu rüyalar hakkında konuşmalıyız.

** Bu konuşmaların çocuğa ne gibi bir faydası olacak?
Çocuklar bazen ‘anne ışığı açık bırakır mısın korkuyorum da’ gibi ifadeler kullanır. Neden korkarlar hiç düşündünüz mü? Acaba bu hayatta değil de geçmiş hayatlarında olan karanlıkla ilgili hatıraları mı gözlerinin önüne geldi? Buradaki fark çok önemli. Çocuklarla gördükleri rüyaları tartışmaya açmak ve akıllarını zorlamak işte bu yüzden gerekir. Bir çok ebeveyn çocukları bu konuları tartışmayı başladıkları zaman konuyu değiştirerek iyilik yaptığını zannediyor. Fakat yanılıyorlar. Çünkü çocukların rüyaları çok keskin ve basittir. Geçmiş hayatlarından izler taşıdığına inanmamız gerekir.

Anılara Dikkat

** Çocuklar geçmiş anılarını yani size göre bir önceki hayatlarını sadece rüya yoluyla mı açığa çıkarırlar?
Tabii geçmiş hayatından “anıları” hatırlamak çocuklarda hep rüya görme şeklinde olmaz. Reenkarnasyona uğradığı öngörülen çocuğun önceki hayatına dair direk hatırlama da olabilir. Amerika’dan yaşanmış bir örnek vereyim size. Üç yaşında bir erkek çocuğunu annesi okula götürüyor. Arabayla yolda giderken arka koltukta oturan çocuk annesine şöyle diyor: “Benim ne zaman boğulduğumu hatırlıyor musun?” Annesi önce “ne diyorsun sen” şeklinde bir cevap verdiyse de sonra “anlatsana ben tam hatırlamıyorum” şeklinde yumuşak bir tavır sergiliyor. Çocuk bir nehir kenarında tek başına oynadığını ve nehre giden bir şeyin peşinden kendisinin de gittiğini ve daha sonra boğulduğunu söylüyor. Öyle gözüküyor ki bu “anı” çocuğun eski hayatından bugünkü yaşamına bir hatıra olarak geliyor. Tabii burada önemli iki husus var. Annenin olayı deşmesi ve daha sonra bizlere başvurup bu olayın bilimselliğini sorgulaması.

** Reenkarnasyona uğrayanlar illa ölüm anını mı hatırlarlar?
Hayır. Örnek verdiğim çocuk bunu hatırlıyor olabilir. Fakat başkaları başka şeyleri anımsar ve onu anlatabilir. “Anılarınıza” dikkat edin. Bazen dünyanın daha önce hiç gitmediğiniz bir yerine gidersiniz ve size çok tanıdık gelir. Bunlar için kahin olmak gerekmez. Hepimizin hatıraları vardır.

O Ruhu Tanımak

** Örnekler de verebilir misiniz?
Mesela bazen biriyle tanışırsınız, kendinize çok yakın hissedersiniz ve ondan hoşlanırsınız. Bazısından ise hiç hoşlanmazsınız. Bu sadece o insandan elektrik alıp alamamakla açıklanmaz. Sizin bazı duygularınızı harekete geçiren bu elektrik geçmiş hayat “anıları” olmasın. İlginç değil mi?

** Ne yani biz o insanla başka bir zaman diliminde tanışıyor muyduk?
Reenkarnasyon doktrine göre bu senin ruhunun onun ruhunu tanıdığı anlamına gelir. Sözünü ettiğim salt aşk ilişkisi değil, geçmişte yaşanmış her türlü ilişki bu elektriklenmeyi sağlayabilir. Geçmiş hayat anılarının canlandığı bir başka örnek ise çocuklar ilkokula gitmeye başladıkları zaman göze çarpar. “Ben bunları daha önceden öğrenmiştim, o yüzden bir daha öğrenmeme gerek yok” gibi cümleler sarfeden çocuklar sıkça görünür. Bu çocuğun başka bir bedende can bulduğunun göstergesi neden olmasın.

** Peki yetişkinler geçmişlerine ait bilgilere nasıl ulaşabilirler?
Onlar rüyalarla değil hipnoz ile gidebilirler. Tabii anlık “anıları” dışında. Yetişkinler için reenkarnasyona uğramışlığın sorunlarının üstesinden gelmek için yeni bir alternatif terapi metodu sağladığına inanıyorum. Çünkü kişilerin derinliklerinde yatan sıkıntılar bu yaşamlarına değil bundan önceki yaşamlarına da ait olabiliyor. Yani geçmiş hayatlarıyla yüzleşmek alternatif terapi yöntemidir..

** İnsanları böyle bir terapiyle rahatlatıyor musunuz?
Evet. Derinlerdeki sorunların çözümü için hipnozla geçmiş hayatlarına götürüyoruz. Böylelikle sıkıntıların temelini oluşturan gerçeklikle yüzleştiriyoruz. Bazı bilinçler daimi reenkarnasyondadır. Hiç birimiz sınırlı sayıda hayat ile sınırlandırılmış değiliz. Yüzlerce kez dünyaya gelmiş olabiliriz. Bu da ruhumuzun yüklü olduğu anlamına gelir ki böyle bir durumda ruhları arındırmak gerekebilir.

9. BÖLÜM – PROF. DR. SÜLEYMAN ATEŞ’E GÖRE REENKARNASYON

Aydın bir din bilgini, yeniden doğuştan söz eden bir ruhiyatçıya “Oğlum, biz bu milleti, bir kerecik dirilmeğe inandıramadık. Siz eğer birkaç kez dirilmeğe inandıracaksanız hodri meydan!” demiş.  İlahiyatçı Prof. Süleyman Ateş`e göre Reenkarnasyon, olgunlaşamayan veya bu olgunlaşmaya zaman bulamadan bedeninden ayrılan ruhun, yine bir insan bedeninde bir kez daha dünyaya gelmesidir (Ateş, Kur`an Ansiklopedisi, c. 30, s. 237).  Ateş’e göre reenkarnasyonun gerçek olup olmadığı tartışma konusudur. Eğer bir şey gerçek bir vakıa ise İslâm onu reddetmez. Çünkü İslâm, gerçeklere ters hükümler getirmez.  Ancak İslâm bilginlerinin çoğunluğu reenkarnasyonu kabul etmezler. Ateş, Reenkarnasyonu savunanların çeşitli âyetleri görüşlerine delil olarak kullandıklarını dile getirmiştir.

Ateş`e göre, Kur`an`da Reenkarnasyon manasına gelebilecek âyetler mevcuttur. İhvan`ı Safa gibi bazı felsefi akım mensupları söz konusu âyetlerden bu görüşü çıkarmışlardır. Ateş, Razi`nin tefsirinde bu türlü yorumlara yer verdiğini, kimi zaman bu tür yorumları kabul ettiğini, kimi zaman da reddettiğini nakletmiştir. Ateş`e göre önemli olan, kıyameti inkâr etmemektir. Ona göre, Kıyamet inancı esas olduktan sonra bir insan tekrar denenmek üzere bir kez daha bedenleşmesi, İslam inanca aykırı değildir.

Tenasüh ve reenkarnasyon farkı

Ateş’e göre İslam`a aykırı olan “Tenasüh” yani reenkarnasyona benzeyen Hint inanışıdır. Ateş`in bu görüşlerinden de anlaşılan odur ki, Tenasüh ile Reenkarnasyon kimilerinin savunduğu gibi aynı şeyler değildir.

Ateş, cumhurun reddettiği Tenasüh ile Reenkarnasyonu birbirinden farklı anlamıştır. Çünkü Ateş`e göre Tenasüh; “kötülük yapmış olan kişilerin ruhlarının azap çekmek üzere hayvan bedenlerine girerek dünyaya gelmesidir.” Tenasühe göre hayat oku yönü aşağıya doğru dönüktür, insanın mevcudatta en yüksek mertebeye sahip olan insanlık makamından daha alt seviyedeki hayvanlık konumuna bir iniş anlaşılmaktadır. Ateş’e göre bu, Allah’ın koyduğu evrim yasasına aykırıdır. Çünkü insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruh, bu mertebeden aşağı düşmez. Suçunu çekmek üzere yine insan bedenlerine geçirilir. Evrim geriye gitmez. Ateş, tenasüh anlayışını âyetlerin koyduğu evrim yasasına aykırı görmüş, bu sebeple insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruhun, bu mertebeden aşağı inmesi savını kabul etmemiştir.  Suçlu ruh, cezâsını, sıkıntı çekeceği bir beden içinde dünyâya gelerek öder; sıkıntı çektikçe de olgunlaşır. Azâb, sıkıntı gibi gelen eylemler ve haller aslında ruhu olgunlaştırır; onun için çektiği azab, Allah’ın rahmetidir, fakat kul bunun farkında olmaz. (Ateş; İnsan ve İnsan Üstü (Ruh, Melek, Cin, İnsan), Yeni Ufuklar Neşriyat, Üçüncü Baskı, 1995, s.144, Kur`an Ansiklopedisi, c. 30, s. 236)

Ateş bu tanımlamalarla kendince Tenasüh ile Reenkarnasyon`un arasını net çizgilerle ayırmış ve Tenasüh inancını şiddetle reddetmiştir.

Ateş’e göre tenâsüh, yani bedeni içinde olgunlaşmayan ruhun, ceza çekmek üzere tekrar hayvan bedenlerine düşmesi Kur’ân’a ve gerçeklere aykırıdır, ama olgunlaşmayan veya buna vakit bulamadan bedenden ayrılan ruhun, yine bir insan bedeninde bir kez daha dünyaya getirilmesi klâsik tenâsüh değildir. Vâkıa Suresinin 57-62. âyetlerinde bu olaya işaret sezilmektedir:

Sizi biz yarattık, biz! Tasdik etseydiniz olmaz mıydı? Akıttığınız meniyi gördünüz mü? Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa yaratıcılar bizler miyiz? Ölümü aranızda biz takdir ettik. Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemiyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız. Yemin olsun, ilk yaratışı/yaratılışı bildiniz. Peki düşünüp ibret alsanız olmaz mı?” (Vakıa 57-62)

Ateş’e göre bu âyetlerde inkâr edenleri âhirete inandırmak için Allah’ın buna kadir olduğuna dair çeşitli kanıtlar verilmek üzere buyuruluyor ki: Siz yok iken ilk defa sizi biz yarattık. Sizi ilk defa yaratan, yeniden yaratamaz mı? Bunu düşünerek bizim ölüleri dirilteceğimizi doğrulamanız gerekmez mi? Akıttığınız menîyi yaratan da siz değilsiniz, biziz. Menîden insan yaratırız da ölenleri yeniden yaratamaz mıyız? Biz sizi menîden yarattık ve aranızda ölümü takdir ettik. Ne kadar isteseniz ölümden kaçamazsınız, bu hükmümüzü aslâ engelleyemezsiniz. Sizi ölümlü yarattık, belli bir ömürden sonra ölmenize hükmettik ki sizi benzerlerinizle değiştirelim ve sizi bilmediğiniz bir sıfat ve biçimde yeniden yaratalım. Ölüm, son değil, yeniden yaratılışa geçiştir. Siz ilk yaratışımızı bildiniz. Siz, hiç varlık âleminde değil iken sizi yaratıp şu dünyâya getirdiğimizi bilirsiniz. Böyle olduğuna göre sizi neden yeniden yaratmayalım? Bunu düşünüp öğüt almanız, yeniden yaratılacağınıza inanmanız gerekmez mi?

Ateş’e göre Vakı`a suresinin 61`inci âyetindeki, “Sizin yerinize benzerlerinizi getirelim” cümlesinden, ölen kuşakların yerine yine kendilerine benzer kuşakların getirileceği; yeniden yaratılacak insanın bedeninin aynı değil  benzeri olacağı “Sizi bilmediğiniz bir biçimde yaparız” anlamındaki ikinci cümleden  de  insanın başka bir bedende bilinmeyen bir biçim ve sıfatta yeniden yaratılacağı anlaşılır. Zira ona göre,daha önce geçen benzeri âyetlerle karşılaştırılırsa bu âyetlerden de kemal bulmadan tekamülünü tamamlayamadan ölmüş insan ruhunun, başka bir zamanda ve yeni bir bedene bilinmeyen bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği manası çıkarılabilir.

Olgunlaşmamış ruhların  bedensel hayata geri getirilmesiyle bedenden bedene geçen ruh bu bedenler içinde dünyanın ıstırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. Bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştırır. Her bedensel hayatta yapılanlar ruhun daha sonraki hayatının kaderini belirler. Olgunlaşan tekamül etmiş ruh bir daha bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyaya getirilirler. (Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri; c.9, s. 238).

Reenkarnasyon anlayışında, insanın ruhu ikinci bir kere başka bir bedende yeniden dünyaya gelecek ise, şöyle bir soru akla gelebilir: “Bu ikinci bedenlenme nasıl olacaktır?” Bu mukadder sorunun cevabı Ateş`e göre Vakı`a 62`inci âyette mevcuttur. Çünkü, yeniden yaratılacak insanın yaratılma eylemi “halk” fiiliyle değil, “inşaa” filiyle anlatılmaktadır. Ateş bu söylemden, insanın yeniden yaratılışının yine ilk yaratılması gibi hücrelerin bölünüp çoğalmasıyla olacağı yorumunu çıkarmıştır. Ateş`in böyle bir sonuca varmasının sebebi ise, “inşa” kelimesinin anlamlarından birinin yapı malzemelerini üst üste koyup binayı yapmak anlamına gelmesidir. İnsanın anne karnında yaratılma eylemi de bölünüp çoğalan hücrenin üst üste binerek inşa edilmesidir ki, Ateş`e göre, bu eylemin ifadesi için “inşa” fiili daha uygun düşmektedir. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 269).

Ateş, her ruhun Reenkarnasyon işlemine tabi tutulmayacağı görüşündedir. Bu anlayışının sebebi ise, mezkur âyetlerin olgunluk kazanmış mü`min insanlara değil; âhireti inkâr eden kemal bulmamış cehennem halkına hitap ettiğine inanmasıdır. Yani olgunlaşmamış inkarcı insanlar, olgunlaşmak üzere yeniden bedenlere sokularak yaratılacaklardır. Ateş`e göre bu takdirde ba`s, (yeniden bedensel hayata çıkarma, öldükten sonra dirilme) olayı kemal bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Kemal bulmuş ruhlar, huld cennetine gittiklerinden bedensel hayata dönemezler. Zira Ateş`e göre, bedenden bedene geçen ruh, ancak bu bedenler içinde dünyanın ıstırabını ve sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 269).

Şunlar (Kureyş kâfirleri) de diyorlar ki: ‘İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz.” (Duhân: 64/34-35)

âyetlerinde inkârcıların, ilk ölümden başka bir şey olmadığını söylemeleri kınanmakta ve onların yeniden diriltilecekleri anlatılmaktadır. Şimdi burada ilk ölüm’den başka bir şey olmadığı söyleminin inkâr tarzında anlatımından, ilk ölümden başka ölümlerin olduğu anlamı çıkar. Ama birçok ölüm, olgunlaşmamış ruhlar içindir. Onlar olgunlaş­tırılmak üzere yeniden bedenlendirilir, bu kez o hayatlarının ölümünü tadarlar. Fakat ilk hayatlarında olgunlaşıp cennete girme düzeyine gelen ruhlar, artık şu bildiğimiz maddî bedene muhtacolmadıkları için fiziksel bedene girmezler. İşte bu husus da cennetliklerin durumunu anlatan şu âyetten anlaşılmaktadır: Orada, güven içinde, her meyveyi isterler. Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar (sürekli yaşarlar). Ve (Allah) onları cehennem azâbından korumuş­tur.” (Duhân: 64/55-56)

Ateş’e göre bu âyetlerde cennetliklerin ilk ölümden başka ölüm tatmayacakları, bulundukları cennette sürekli kalacakları belirtilir. Oysa cehennemde olan suçlular: 

Dediler: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?” (Mümin 11). demektedirler.  Ateş: “Demek ki onlar iki kez bedenlendirilmiş ve iki kez ölümü tattıktan sonra cehenneme düşmüşlerdir” görüşündedir.

Ateş bu âyetten cehennemliklerin iki kez bedenlendirilmiş ve iki kez ölümü tattıktan sonra cehenneme atıldıkları yorumunu çıkarmıştır. Zira ona göre, bu kadar geniş fırsattan sonra olgunlaşmayan insan da cehennemi hak etmiştir. Dünyada iki kere bedenlenmesine rağmen olgunlaşamayan kişinin ruhu cehennemde azaba çakıla çakıla olgunlaşacaktır. Çünkü her ruh olgunlaşmaya mecbur ve mahkumdur. (Ateş;Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c. 8, s. 68; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 270) Ateş`e göre bu izahlar âhireti inkâr değildir. Zaten o`na göre, suçlu ruh cennete giremez. Dünyada bu ruha bir kez daha fırsat tanınır. Eğer yine kemale erişemez ise cehennemde cezasını çekerek kemal`e erer. Zaten Ateş`e göre cehennem cennet gibi baki de değildir. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 271.). Her bedensel hayatta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayatının mâhi­yetini çizer. Kötülüklerden korunan ve Allah’a ibâdetle olgunlaşan ruh, ebedîlik cennetine girer; bir daha, gerçekte azâb olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, ölümlerinden sonra sorguya çekilir, belki bir süre ruhsal azâb ve ıstıraplara çarpılır, sonra olgunlaşabilmeleri için, Yaratan’ın dilediği bir zamanda, O’nun dilediği yer, dilediği toplumda, dilediği ebeveynler aracılığı ile dünyâya getirilirler ki olgunlaşabilsinler. Olgunlaşmanın tek yolu da Allah’a ibâdet ve güzel ahlâktır. 

Bu ayet bazı insanların ikinci, üçüncü kez bedenlenmek üzere dünyaya geri gönderildiklerini gösteriyor. Bu ayete paragraf  ilaveler yaparak istedikleri anlamlara çekenlerin kendi kanaatlerini Kur’an’a sokmaktan başka hiçbir dayanakları yoktur.

Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıklarında, orada haykırırlar: “Nerdesin ey ölüm!”Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.” (Furkan 13-14).

Belki de bu ayetlerde, dünyada olgunlaşıp, bedenin ölümünden sonra cennete giden ruhların, bir daha dünyadaki bedensel hayata dönemeyecekleri, fakat dünya da olgunlaşmadan bedenden ayrılan ruhların, bir süre ruhsal azaptan sonra bedene dönüp tekrar ölecekleri, ta ruh olgunluğuna erinceye dek birkaç kez bedensel hayata dönüp ölümü tadacakları; ancak olgunlaşmış olan ruhların bedenden ayıldıktan sonra cennetlere girip ölümsüzlüğe erecekleri anlatılmış olabilir. Bu ve benzeri ayetlerin zâhirinden bu mânâ anlaşılmaktadır.

Ateş, ayetlerin bir reenkarnasyon ihtimalini belirten ifadelerinin çeşitli tevillerle bu anlama gelmediklerini söyleyenleri de şöyle eleştirmektedir:

“İnsanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamını tevil etme yolunu tutmuşlardır.” (Ateş; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri c.8/s. 318)   (tevil=başka anlamlar verme)

 Siz ölülerdendiniz. O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” (Bakara 28)

Reenkarnasyon taraftarları, kendi düşüncelerinin Kur`an`a aykırı olmadığını ispatlamak için bu âyeti kanıt göstermişlerdir. Çünkü, bu âyeti yorumlarken modern ilimin verilerine göre babanın belindeki sperma canlıdır. Bu âyet hakkında geleneksel tefsir yorumlarına bakacak olursak, “babanın belinde bulunan nutfe cansız ölüler gibidir” (Elmalılı c. 1, s. 248). Ateş ise bu görüşün aksine, modern ilmin ışığında âyeti yorumlarken, insanın babanın sulbünde sperm halindeki durumunu, ölü olarak nitelendirmemiştir. Zira, sperm de diridir ve boyutundan umulmayacak derecede bir canlılık ve harekete sahiptir. Gâyet bilinçli hareket eder. Ateş`e göre, bu sebeple “Siz ölüler idiniz” ifadesi, insanın tohum halini anlatmamaktadır. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 252).

Zira Ateş`e göre ruh ile beden birlikte yaratılmıştır. Bedenden önce ruhlar alemi diye bir yer yoktur. Bedenden önce ruhların yaratıldığı anlayışını Ateş, müfessirlerin kendi kafalarında önceden yerleştirdikleri düşüncelerin bir sonucu olarak görmüştür. O, ruhlar alemini bedenlerden önce yaratıldığı görüşüne karşı çıkmış, aksine bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu bir alem olarak anlamıştır. (Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c. 3, s. 412; Kur`an Ansiklopedisi, c. 18, s. 66.)

Nitekim bu konuya aşağıda değinilecektir. Ateş bu anlayıştan hareketle, ilk bedeninden ayrılan bir ruhun olgunlaşmak için ikinci bir bedene geçene kadar bulunduğu yere ruhlar alemi denebileceğini iddia etmiştir. Durum böyle ise yukarıda zikre geçen âyetti nasıl anlamak gereklidir? Ateş`e göre bu âyet, ruhun bedensiz durumunu anlatmaktadır. Yani bir bedenden ayrılmış (buradan kişinin dünyaya geldikten sonra ölmesi kastediliyor) ve olgunlaşmak için başka bir bedene girmek zorunda bulunan ruh, “ölü” olarak ifade edilmiştir. Yani onun bedeni ölmüştür. O ruh bir ölünün ruhudur. Ayrıldığı bedeni kastedilerek ona “ölü” denmiştir. Onun, yeni bir bedene sokulması, diriltilmesi demektir. O bedeninden ayrılması da ikinci ölümdür. Bu ikinci ölümden sonra tekrar “diriltilmeden” den söz edilmemiştir. Bu anlayışın sonucu olarak Ateş, “artık evrimini tamamladığı için ruhun yeni bir bedene girmesine gerek kalmadığını belirtmiştir.” (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 252).

Ateş`in bu âyet hakkındaki yapmış olduğu yorum, yani âyetteki “ölü idiniz” derken bu dünyada ölen kimselerin kastedilmesi daha doğru gibidir. Zira ölümün olması için ölümden önce bir hayatın olması lazımdır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Ateş`in “insan ruhu” dendiği zaman, ne anladığını kısaca incelemekte yarar vardır. Zira Ateş, meni hayvancıklarında ve yumurtada ruh`un varlığını savunur. Fakat onlardaki ruh sadece canlılık vasfını taşıma özelliğine sahiptir. Ateş ruhun bu çeşidini, hayvansal ruh olarak isimlendirmiştir. Yumurta döllendikten, hadislerde belirtilen süre içinde çocuğun organları teşekkül ettikten sonraysa, ruha melek tarafından insan bilinci üflenir.

Ateş bu görüşüne delil olarak da aşağıdaki âyeti kullanmıştır:

 “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki,” (Şems 7-8).

Bu âyete göre Yüce Allah nefsi düzenlediği zaman henüz nefis, fücur ve takvasını, iyilik ve kötülüğünü ayırt edecek bilince sahip değildir. Ne zamanki düzenlenen nefis, insan biçimine konur, işte o zaman fücur ve takvasını idrak etme düzeyine gelmiş olur. Bu idrak Allah tarafından ona lütfedilir. (Ateş Kur`an Ansiklopedisi,  c. 20, s. 255).

Ateş`in bu izahın kaynağı ise yukarda değinildiği gibi “insana ruh üflenmesinden” ona bilinç üflenmesi anlamını çıkarmasıdır.

Hani Rabbin, ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” demişlerdi. Şöyle de demeyesiniz: “Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir soyuz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı edeceksin?” (Araf 172-173).

Ateş bu âyetlerle ilgili olarak müfessirlerin âyetin ruhu ile hiçbir ilgisi bulunmayan açıklamalar yaptıklarını iddia etmiştir. Ateş`in bu iddiasının sebebi ise, bir kısım müfessirin bu âyeti “dünyaya gelmeden önce insanların, ruhlar aleminde Allah`ın kendilerinin Rabbi olduğuna şahitlik etmelerinden bahsettiği” şeklinde anlamış olmalarıdır. Bu gibi yorumlamadan klasik olarak bildiğimiz “Elest Bezmi” anlayışı doğmuştur. Ancak Ateş, bu anlayışa itiraz etmiştir. Çünkü ona göre müfessirler, kendi kafalarındaki düşünceyi âyete uygulamışlardır. Zira, âyette ruhlar alemine işaret yoktur. Kur`an`da insanın ruhunun bedeninden önce yaratıldığına dair bir ifade de mevcut değildir. Tersine insanın ruhu ve bedeninin birlikte yaratıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bedenden sonra ruhun yaşadığı ve tekrar bedenlendirileceği (ba`sedileceği) hususu, Kur`an`ın birçok âyetinde vurgulanmıştır. Ona göre, Kur`an`ın ba`s (yeniden bedenlendirme) ifadesinden ilk anda anlaşılan mana, âhirette insanın diriltilmesidir.

Fakat yine bazı âyetlerde geçen “ba`s”den “bedeninden ayrılmış olan ruhun, yeni beden içinde dünyaya getirilmesi” manası da anlaşılabilir. Eğer o âyetlerdeki kasıt bu ise, o zaman müfessirlerin ruhlar alemi açıklamaları uygun olabilir. Ateş`e göre yukarıdaki âyeti bu şekil de anlamakla ancak “ruhlar alemi bedenden ayrılan canların oluşturduğu berzah alemi” olarak anlaşılması doğru olacaktır. (Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c. 3, s.413; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 257).

Ateş geleneksel anlayışa örnek olarak İbn Hazm`ın, “Ruhlar dünyadaki bedenlere girmeden önce akıllı varlıklardır. Allah dilediği yerde ruhları bulundurmaktadır. O alemden gönderilip meniden doğan cesetlere üflenen ruhlar, bedenin ölümünden sonra yine ilk bulundukları yere dönerler” şeklindeki görüşünü nakletmiştir. Ancak, İbn Kayyım el-Cevziyye`nin “Kitabu`r-Ruh” isimli eserinde bu konuyu izah ettiğini ve İbn Kayyım’ın, İbn Hazm`ın bu görüşünün Kitap, Sünnet ve icmada hiçbir yerinin olmadığını söylediğini nakletmek suretiyle bu konuda mütekaddim ulemadan nakillerde bulunarak da kendi görüşünü desteklemiştir. (Ateş;Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c. 3, s. 414; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s.263).

Ateş`in bu görüşlerinden Ruhlar alemini inkâr ettiği anlamı çıkarılmamalıdır. Zira Ateş, ruhlar aleminin varlığına inanmaktadır. Ancak bu, henüz bedenler yaratılmadan önce insan ruhlarının yaratılıp bulundukları yer değil, bedenlerden ayrılan ruhların gittiği yerdir. Bedenlerden önce ruhlar aleminin varlığı konusu hiçbir delile dayanmadığına göre, eğer hadisler sahih ise – ki Ateş, sahih olduğu kanısındadır- cenine üflenen ruh, bedenden ayrılan ruhların oluşturduğu alemden alınmaktadır. Ya da cenine üflenen ruh, cenine bilinç verilmesi anlamını taşır. Çünkü aşılanmadan itibaren cenin canlıdır. Öyleyse ona ruh üflenmesi, bilinç verilmesi demektir. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, C. 20, s.264).

Ateş’e göre Allah bu kâinâtın düzenini meleklerle yürütmektedir. İşte hadîste rahimde çocuğun yapısını oluşturan ve ona insan ruhu üfleyen melek, Allah’ın rahme koyduğu güç, üreme yasası olabilir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadîs, rahme vekil kılınan meleğin, döllenen yumurtadaki üreme gücü olduğunu daha güzel ifade eder: “Nutfe (döllenmiş yumurta) rahimde kırk, yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek, nutfenin üzerine gelir, ‘Ya Rabbi, der, şakî mi olacak, sa‘îd mi?’ Şakî mi, sa‘îd mi olacağı yazılır. ‘Ya Rabbi, erkek mi, dişi mi olacak?’ Erkek mi, dişi mi olacağı yazılır. Yapacağı işler, eseri(eylemleri), eceli ve rızkı da yazılır. Sonra sayfa dürülür, artık ona bir şey eklenmez ve ondan bir şey eksiltilmez.” (Müslim, Kader: b. 1, h. 2).

Bu rivayetin son kısmında Kelâm tartışmalarının zuhur ettiği sıralarda zuhura gelen cebriye yanlılarının kokusu gelmektedir. Şayet bu mealdeki hadîsler sahih ise anne karnındaki cenîne meleğin ruh üflemesi, Allah’ın koyduğu üreme kanunu ile üreyen her hücreye ruhun nüfuz ve sirayetidir. Yani hücreler arasındaki iletişimin kurulması aşamasıdır. Yoksa anne karnında birkaç gün veya birkaç ay ruhsuz olarak gelişen hücrelere sonradan ruh üflenmiş değildir. Çünkü ruhsuz bir maddenin büyüyüp gelişmesi, çoğalması, hareket etmesi mümkün değildir. Rûh rahme düşen spermde ve yumurtalıkta mevcut yumurtada vardır. Fakat bunların ruhu, hayvansal ruhtur. Bilinçleri, hücre bilinci olduğu için henüz bunlardaki ruh, insan ruhu düzeyinde değildir. Bu kanun, hücreleri geliştirir, canlının iç ve dış organlarını, kafasını, beynini, kol ve bacaklarını, el ve ayaklarını, sindirim organlarını yapan hücrelerin, kendi aralarında toplanıp üremelerini ve bu organları yapmalarını sağlar.

Anne rahminde belli bir süre kaldıktan sonra cenîne ruhun üflenmesi de –Allah bilir,– organlarının oluşmasından sonra ona insanî bilincin verilmesidir. Zirâ cenîn, hücrelerdeki cüz’î bilinç ile değil, ancak kendini ve çevreyi kavrama kaynağı olan bu büyük bilinç ile insan sıfatını kazanır.

Bu bilinç verilince çocuk kendini bilmeğe, bilinçli olarak hareket etmeğe başlar. Bu şuur ile birlikte ona kabiliyet ve kapasitesi (yani kaderi) de verilir. Çünkü onun kabiliyeti, kaderi büyük ölçüde kendisine verilen bu bilince bağlıdır.

Menî hayvancıklarında ve yumurtada da rûh vardır, fakat onlardaki ruh, sadece canlılık vasfını taşır. Onlar sadece hücre bilincine sahiptir. Bundan dolayı aşılanma ile organları tam oluşmadan önceki ruhları, sadece canlılık anlamına gelen hayvansal ruhtur. Fakat yumurta aşılandıktan, hadîste belirtilen süre içinde çocuğun organları teşekkül ettikten sonra melek tarafından ona insan bilinci üflenir. İşte insânî rûh budur.

Buna göre cenîne ruhun üflenmesi, rahimde çoğalan, fakat henüz hareket kabiliyetine ulaşmayan cenîn hücrelerinin sentezine bağımsız ha­re­ket kabiliyeti, kendi başına oynama ve bağımsız bir varlık olarak davranma gücünün verilmesidir. Organları teşekkül edince hücrelerin birleşik bilinci, insanî bilinç haline gelir. İşte insana bu bilinci kazandıran rahimdeki İlâhî yasa, meleksel güçtür.

Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Üstündür, bağışlayandır.” (Mülk 2)

Ateş, bu ve Bakara Suresindeki âyette hep ölümün hayattan önce zikredildiğine dikkat çekmiştir. Müfessirlerin ise, bu konuyla ilgili çeşitli izahlarda bulunduğunu ancak, bu izahların kesin bir kanıta dayanmadığını ve tahminden başka bir anlam ifade etmediğini dile getirmiştir. Ateş, “ölümle, bedenden ayrılmış ruhun yeniden bedenlenerek bedensel hayata getirildiğine işaret olunmuş ise, bu takdirde ölümün hayattan önce anılması son derece uygun ve anlamlı” olduğunu söylemiştir. Çünkü Ateş`e göre, insanın bu hayatından önce bir ölüm geçmiş, yani bu hayat bir ölümden sonra vaki olmuştur. Bu yorumdan hareketle ölümün önce anılmasında bir hikmetin olduğunu savunmuştur. (Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, c. 20, s. 265.)

Anlaşılan odur ki, Ateş âyet hakkında yapmış olduğu yorumla, bu âyetin Reenkarnasyona işaret ettiğini ispatlamaya çalışmıştır. (Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c. 9, s.527).

Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün; Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (Müminun 99-100).

Bir kısım müfessirler bu âyetin Reenkarnasyon inancını reddettiğine dikkat çekmişlerdir. Ancak Ateş`e göre, bu iki âyette ruhun tekrar dünyasal bedene döndürülemeyeceği manası çıkabilir ise de; ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil, tekrar bedenleneceği zamana kadar bir geçit, yani bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Âyette ruhun ba`s olunacağı kesindir. Ancak Ateş`e göre, bu ba`s hemen ölümün ardından değil, belli bir zaman aralığından sonra olacaktır. Ateş, âhiret bedenlenmesinin muhakkak olduğuna inanmakla birlikte şu soruyu kendi kendine sorar: “Acaba bu âyette olgunlaşmamış ruha bir kez daha dünyada bedenlenme fırsatının verileceği anlatılmış olamaz mı?” Ateş bu ihtimalin her zaman için var olduğunu savunmuştur.

Ve Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi. Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor.”  (Nuh 17-18)

İnsanı temelde topraktan, çeşitli aşamalardan (bitki-sperm-insan aşamalarından) geçirerek yaratan Allah, ölümle tekrar toprağa döndürür; ama aynı olguyu tekrarlar. Dikkat edilirse burada hitap edilen insanlar, inanan insanlar değil, Hz. Nûh’un hitap ettiği, irşada çalıştığı müşrik insanlardır. İşte onlara hitaben: ‘Sonra sizi tekrar toprağa döndürüyor ve birkez daha ondan çıkarıyor’ buyuruluyor. Müşrik, suçlu insanın, cezasını çekip olgunlaşmak üzere yeniden topraktan çıkarılıp yaratılacağı belirtiliyor.

Bu anlatımda iki ihtimal vardır. İnsan, kıyamette yeniden bedene sokulup topraktan çıkarılacaktır. Müfessirlerin büyük çoğunluğunun kanaatine göre, haşr, şu toprak üzerinde olacaktır. Bu taktirde ayette bedenden ayrılan insan ruhunun, yeniden bedene sokulup, haşrın olacağı bu dünyaya yeniden getireleceği anlatılmıştır. Bu ikinci anlamı güçlendiren birkaç ayet vardır. (Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c.10/s.83)

Ateş’e göre

Biz yarattık onları ve kuvvetli yaptık bağlarını/eklemlerini. Dilediğimizde benzerleri ile değiştiririz onları. (İnsan 28)

ayetinde de tekrar bedenlenmeye işaret vardır.

Bir spermden yarattı onu, ölçülendirip biçimlendirdi…Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu: Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.” (Abese 19-22)

Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz (Nisa 56)

ayeti, ünlü İslamî düşünce ekolü İhvânu’s-Safâ  tarafından tekrar bedenlenmeye delil olarak değerlendirilmiştir. (Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, c.8/s.202). Ateş bir TV programında reenkarnasyon yok diyenlerin bu ayeti nereye koyacakları sorusunu sormuştur.

10. BÖLÜM – PROF. DR. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’E GÖRE REENKARNASYON

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 16.12.2011 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında reenkarnasyon hakkında bakın neler diyor:

Reenkarnasyon, dünya boyutunda, dünya planında tekamülünü tamamlamamış ruhun veya benliğin taşıdığı bedenden ayrıldıktan, öldükten sonra tekrar başka bir bedende tekamülünü tamamlamak üzere dünya planına gelmesi, gönderilmesi inancıdır. Ama bunda geriye gidiş yoktur, yani insan olarak gelmiş bir varlık reenkarne olduğu zaman hayvan olara, papatya olarak veya yılan olarak gelmez, insan olarak gelir. Geriye adım atma yok. O tenasüh inancında var. Daha aşağı varlık olarak dönmek Hint sisteminde. Reenkarnasyonda yoktur. O insan olarak gelmiş, kendisine verilen krediyi layıkıyla değerlendirememiş, tekrar gelecek, tabi o geliş keyif yapmak için değil. Izdırap çekerek onu tamamlayacak. Bunda din de renkarnasyon inancı da müttefiktir. İnsan tekamül etmeye mecbur ve mahkum bir varlıktır. O tekamül tamamlanacaktır. Büyük Sufi Kuşadalı İbrahim diyor ki “sen bu alemda  dik yokuşta bir yere geliyorsun rahatlamak için geriye dönüyorsun, yanlış yapıyorsun, tahammül et, yokuşu çık, geriye gittin mi bir daha çıkacaksın o yokuşu. Keyif yapayım diye geriye yürüme. O yokuşu sana tamamlatacaklar.” Reenkarne olanlar o yokuşu bitirememiş. Bir zirve koymuş yaratıcı. “Buraya geleceksin” diyor. Geliyor, olmamış, ölüyor, gidiyor alem-i berzaha, ara aleme, bakıyor ki vaziyet kötü, bir daha bir iki, mesela bir ayette diyor ki “iki defa geldik tamamlayamadık, bir kere daha bizi gönder de tamamlayalım”. “Yok gidemezsiniz daha” diyor. İşte haşir inancı burada devreye giriyor. (Not: haşir veya haşr kıyamet gününde toplanma inancı. B. Pakman) Reenkarnasyon da haşir’e inanır. Tenasüh gibi değildir. Ahiret inancı reenkarnasyona inananların büyük kısmında vardır. Ne diyor? “1 defa, 3 defa geldi, opsiyonların hepsini berbat etti, fırsatları.” Bu defa bunu cehenemde tamamlayacak. Cehennem de tekamülü tamamlamanın  bir aracıdır. Allah kimseye azap ederek  zevk almıyor. Bir defa gelmiş, bir daha gelmiş, belki bir daha gelmiş, bilmiyoruz. Olmamış. İnat. O inadı Cehennemle kılacaklar. Cehennem de Allah’ın bir tekamülüdür.Video 1

Kur’an da reenkarnasyona olumlu bakan 30 a yakın ayet var. Reenkarnasyona inananlara göre tekamülde reenkarnasyonun yeri çok büyük, daha doğrusu reenkarnasyon tekamülün bir aracı. Sistem böyle kurulmuş. Hem İlahi Adalet, yaratıcı Adalet hem de insanın tekamülü bu sisteme ayarlanmış reenkarnasyona inananlara göre. Tabi müslüman dünyada da buna inananlar var, çok büyük düşünce alimleri. Özellikle sünni ekolde reenkarnasyonu kabul etmeyenlerin kaygısı şudur: biz bu reenkarnasyonu kabul edersek ahiret, haşir inancı zarar görür, güme gider. Halbuki gitmez. Tenasühe inandığın zaman gider. Kaldı ki bazı müfessirler var, ki Süleyman Ateş bunlardan biridir, Kur’an’daki ahiret ve haşr inancını reenkarnasyonla izah ediyor. Yani bırakın reenkarnasyonun ahiret inancını reddetmesini tam tersine renkarnasyona inananlara göre reenkarnasyon ahiret ve haşr inancını takviye ediyor. Müteşabih konular hüküm vermeye müsait değildir (Not: müteşabih; yorumlanmaya ihtiyaç duyulan. B. Pakman). Herkes düşüncelerini söyler. Düşünme egzersizi yapacaksınız, ama hüküm vermeyeceksiniz. Ahirete ilişkin bütün meselelerde bu böyledir. Nereye hüküm veriyorsun? Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi: “Kim gitti geriye döndü ki bize anlatsın?” Ama iman konusu olarak ölümden sonra dirilme var. Biz buna inanacağız. Nasıl? Bilemiyoruz. Bilemeyiz. Kur’an diyor “buna bir iman konusu olarak inanıyoruz”, reenkarnasyon da bunun içinde. Madem ki ahiret alemi müteşabih, biz bunları bilmiyoruz. Reenkarnasyonla bunu izah edenlere  ne hakla “siz yanlış yapıyorsunuz” diyorsunuz, diyeceğiz? “Ha biz böyle alıştık, bize böyle söylendi”. Bize şöyle söylendi diye birşey yok. Kardeşim Kur’an’ın verileri ortada. Bırak herkes düşünsün, düşündüklerini söylesin. Ahirete inanmıyorsa bir adam, “ben ahirete inanmıyorum” der. O zaman da biz ona “sen İslam dininden çıktın” deriz. Reenkarnasyona inananlar böyle demiyor ki? Onların ahiret inancıyla bir alışverişi yok, bir sıkıntısı yok. Bir izah tarzıdır diyorlar. Bu da ahiretin bir izah tarzıdır. Şimdi Süleyman Ateş sayfalar yazmış bu konuda. ve ahireti, cenneti, cehennemi reenkarnasyon ile izah ediyor. Koca bir ilim adamı. Sen şimdi “Süleyman Ateş ahirete inanmıyor, inkar etti” mi diyeceksin? Diyor ki “Kur’an’ın verileri bunları konuşmamıza müsait”. Ben de diyorum ki hüküm vermeden bunları konuşabiliriz. Ne diyeceksin başka? Ömer Rıza Doğrul aynı şeyi söylüyor. Geriye gidin, koca İhvan-ı Safa insanlığın düşünce tarihinde muhteşem bir ekol. İnanıyorlar. Sufi sistemlerin bir çoğunda var. Tasavvuftaki devir nedir? Neden devir nazariyesi? Bir başka ifade şekli. Mevlana’da da reenkarnasyon var. Hatta bir yerde diyor ki: “İnsanoğlu bir kere doğar. Nihayet 2 kere doğar. Ben defalarca doğdum.” Tekamülde çektiği ızdırabı, katettiği berzahı, katettiği mesafeleri kasdediyor. Yani ben şimdi ilmihal kitabına öyle koymuş diye siz asırlar ve asırlar boyu insanlığı buna mı talim ettireceksiniz? Adam “ben ahirete inanıyorum”. Amenna. Bunda benim hiçbir tereddütüm yok. Ama nasıl? Nasıl konuşulduğu zaman “reenkarnasyonu da konuşuruz” derse ne diyeceksin? Bırak konuşsun.

Ahirette hesap konusunda hayat nimetinin karşılığını verdin mi? Ana soru bu. Hayat nimetinin karşılığını vereceksin. Bunu vereceksin. Bu öyle iki rekat namazla veya efendim, akşama kadar tesbih çekmekle, böyle olmaz. Hayat nimetinin karşılığını vermek bir bütündür. Eee şimdi adam hayat nimetinin karşılığını bırak sahip olduğu mülkün asgari paylaşımını ifade eden zekatını vermiyor….

** Soru: Reenkarnasyonu yaşayan bir insan önceden erkekse reenkarnasyon ile bayan olabilir mi? Cinsiyet değişir mi?

YNÖ: Olabilir. Cinsiyet önemli değildir. Ruhta cinsiyet yok. Ama tekamülün seyri bakımından büyük oranda aynı cinste gelinir ki kaldığı yerden devam etsin. Yani bıraktığı eksiğe göre cinsiyet değişebilir.

Amerika’da bir hanımefend işey bakmıştı, el şeylerinde, zorla tuttu yakaladı bakacağım dedi. E bak bakalım dedim. Benim bundan önceki hayatlarımdan birinde ben Suriye dolaylarında bir kumandanmışım. Bakar mısın? Üç tane hatunum varmış ama birini hep savaşlarda yanımda taşırmışım. Bakar mısın? … Savaşlarda bile. Nerde o hatun şimdi merak ediyorum ben. Şimdi o mesela reenkarne olup gelmişse, e neler vermem ben onu görmek için… Üçüncü gelişim olduğunu öğrenince falcıdan, bayağı şey yaptım, yahu biz de kendimizi zeki sayardık yani bir defada tamamlarız bu işi diye…Ben şu geldiğim planda, şu gün insan olarak misyonumu, görevlerimi nasıl yerine getiririm onu düşünüyorum. Ama tabi kafama o takıldı. Şimdi o savaşlarda yanımda taşıdığım hatun neyin nesidir, nerdedir?  Onu taktım kafaya… Esmer, çukulata rengi dedi. Suriyeden bahsediyoruz: Ne olacaktı?…Yani merak ediyor insan… Anlatan Morgan diye bir zenci ama çok meşhur birisi…

** Soru:..Artık bir daha gelmezsiniz siz belki de.

YNÖ: Bilmiyorum. Bana sorsan gelmem. Dünyada bu kadar rezillik varken. Bundan sonra daha rezil olacak bu dünya. Niye geleyim? Video 2

** Twitter kanalıyla gelen soru: Bir ana rahminden önceki durumu bir de kabirdeki hali, hepsi iki ölüm iki diriltmedir, reenkarnasyon yoktur.

YNÖ: Ben onun neyi sakız gibi çiğnediğini anladım. Güzel ifade edememiş. Şimdi Kur’an’da “Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Bir üçüncüsüne imkan yok mu?” diyorlar. Cenab-ı hak da “Hayır bu kadar” diyor. “Bundan  sonrasını cehennemde tamamlarsınız” O ayette diyor ki ordaki ölüm, işte bu Bakara 28 dekini, oradaki ölüm dünyaya gelmeden önceki haldir.

(B. Pakman Not. Soruyla ilgili Kur’an ayetleri: 

Dediler: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?” (Mümin 11)   

 “Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara 28)

Bu tam bir saçmalıktır. Bunu nasıl söylüyorlar? Ayıp diye bir şey var. Bir defa ölümden söz etmek için hayata gelmiş olmak lazım ki öleceksiniz. Dünyaya gelmemiş bir varlığın ölümünden hem de iki defa, üç defa söz edilir mi? Yahu bunlar kafayı mı yemiş?  “Emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni – bizi iki defa öldürdün iki defa dirilttin” diyor. Dünyaya gelmemiş varlığın ölümünden söz edilir mi? Dünyaya  gelecek, ölecek, bir daha gelecek, bir daha ölecek, onu diyor Kur’an. “O ana rahmindeki durumudur da ordan değil”. Ana rahmindeki cenin ölü müdür ya? Ölümden söz etmek için dünyaya gelmek lazım. Bu saçmalığı bir matahmış gibi habire tekrarlayıp durmasınlar. Ayıp oluyor…Kur’an’ı Kerim reenkarnasyona açık ifadeler taşımaktadır, otuza yakın ayet var. Ama hüküm veremeyiz çünkü müteşabihtir (Not: Müteşaibih: Yoruma açık. B. Pakman). Ahiret inancını bir iman olarak koruruz, onun izahı sadedinde reenkarnasyon da devrede olabilir bir ihtimaldir deriz. Bu kadar.

** Twitter kanalıyla gelen soru: Zaman zaman dejavu yaşamak reenkarnasyon alameti midir? (Not: Dejavu: Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu. B. Pakman)

YNÖ: Olabilir. Dejavu değil transa veya hipnozla bilincin alt, aşağı kademelerine indiriliş insanlar fotoğraf verir gibi milimetrik ayrıntılarına kadar önceki hayatlarında yaşadıkları şeyleri anlatıyorlar. Literatürde bunlar doludur. Doludur. Mesela denizden korkuyor adam. Niye korkuyor? Suya girmekten korkuyor. Karadenizli. Denizin kenarında doğmuş, büyümüş. Babası, anası, yedi sülalesi. Suya sokamıyorsunuz ayağını. “Bana Hazreti Süleymanın hazineleri şurada var deseniz” diyor adam, ben bunu bizzat dinledim, “diz kapağımdan yıukarı geçen bir suya ben girmem”. Şimdi hipnozla indiriyorlar şuuraltına, arka dönemlere geçiriyorlar. Bir yere geliyor, feryat, figan. Boğularak ölmüş. Boğularak ölmüş. Oraya geldi mi onu yaşıyor ve aynen yaşıyor onu. Yaşıyor yani kapı numalararına kadar eşiklerin mermerlerine kadar, kapının tokmağına kadar, yüz sene, yüzelli sene geçmişi, oraya indiriyorlar hipnozla, veriyor bunları sana. Bunları kaldırıp atamazsınız.

** Soru: İlk kayıtlardan itibaren bir de, oralara falan da gidebiliyorlar. Değil mi?

YNÖ: Tabi ki daha gerileri de olacaktır bunun ama bunu hipnozla ne kadar temin edersiniz? Bunlar kolay işler değil. Ben ona bakmıyorum. Ben kutsal metnin verilerine bakıyorum. Kutsal metin bunun mümkün ve muhtemel olduğunu en azından veriyor. Ben şimdi seleflerimin olmaz diyenlerine de hakaret eder gibi “yok efendim onlar yanlış demişler vardır bu” böyle bir edepsizlik yapmam. Kur’an bunu en azından muhtemel olduğunu bizim önümüze koyuyor. Herkes birbirine saygılı olsun. Ahiret inancını koruyan insanlar reenkarnasyondan bahsedebilirler ve onları da dinlemek lazım. Bu da fasafiso değildir. Bu kadar. Ama hüküm-müküm olmaz.

** Soru: Peki bütün dinlerde reenkarnasyon inancı var mı?

YNÖ: Hayır. İslamiyette resmi akide reenkarnasyonu kabul etmez. Hıristiyanlıkta da kabul etmez. Ama bütün dinlerin mensupları içinde reenkarnasyona inanan büyük bir yekun var. Ama Hint sistemlerinde reenkarnasyon hem de tenasüh mertebesinde kabul edilir. Hayatın esasıdır. Ha o tenasuh dedik. Onu da bir kurcalayalım. Yani Kur’an’da nelerin olduğunu herkesin bilmesi lazım. Kur’an bizim bildiğimiz. bize belletilen yedi sekiz ayetten ibaret değildir. Kur’an 6300 küsur ayetten ibarettir. Onların hepsinde ne olduğunu herkesin bilmesi lazım. İlmini yapmak ayrı birşey ama konu olarak bilecek. Mesela Kur’an kötülükler, aşırı kötülükler, zulümler yaparak lanetlenmiş insanların maymuna, domuza döndürüleceğini söylüyor. Al bakalım şimdi. Nerde reenkarnasyon. Çıplak baktığınız zaman bu doğrudan doğruya tenasuhdur. Hint sistemindeki tenasuhun Kur’an’daki ifadesidir. Ben tenasuha hiç inanmadığım için bu ayetleri ben de “bunlar mecazi manadadır” diye tevil etme yönüne gidiyorum ama birisi çıkar da “kardeşim ne zorluyorsun sana bunları tevil etme yetkisini kim veriyor, ben tevilsiz kabul ediyorum”. Mesela demin şeyden bahsettik ki o bağlamdadır. Maun suresinde o ayeti değerlendiriyorum. Hükmi domuzlar dedik. Hükmi domuz insandan olur. Domuz zaten domuzdur. Allah’ın zavallı hayvanı. Ne suçu var. Hükmi domuz dikkat çelicidir. Çünkü o insandan oluyor. Diyor ki. bak bak bak. Tabire bak. “Allah kimi lanetlemişse, işte şu şu kötülüklerinden dolayı, ona gazap etmişse onlardan” diyor “maymunlar, domuzlar ve firavun uşakları yaratır”. Bu Kur’an’da ayet bunu ordan yok edemezsin. Şu şu şu melanetleri işleyen ve Allah’ın lanetine çarpılan hükmi domuzlar diyor, hükmi domuzlar, Allah tarafından maymuna ve domuza tebdil edilir. Diyorlar ki bunla roldukları yerde domuza döndürülmüştür. Eski devirlerde vardır. Ne eski devirleri? Ya, şimdiki insanlardan bahsediyor. Yalan söyleyerek zorla Kur’an ayetini saptırmayın. Eski, meski yok. Şimdiden bahsediyor. Bugün geçerli o ayet. Bugün biz durup durken bir adamın maymuna, domuza döndüğünü görüyor muyuz? Birden domuzlaşırmış o. Taşlaşarak domuz olurmuş. Hayır böyle birşey yok. Bu doğrudan doğruya, ha ben de zorlayarak diyorum ki onlarda domuz ve maymun huylarını geliştirir. O manadadır. Ama Allah biliyor benim de içime sinmiyor. Hükmi domuzlar gerçekten domuz olarak dünyaya gelsin, benim içime sinen bu. Ama ben bunu bir hükme dönüştürerek Kur’an tenasuhe de cevaz verir demiyorum. Seleflerime saygım yüzünden demiyorum. Ama Kur’an ayeti  orda. Şu şu şu kötülükleri yapmış hükmi domuz olmuş adamları diyor Allah maymuna ve domuza döndürürüm. Biz bu alemde Sünnetullaha değişmez olan Sünnetullahın değiştiğini ve bazı insanların durduğu yerde domuza ve maymuna döndüğünü hiç görmedik. Tarih böyle bir şeyi kaydetmiyor… Maide’de sanki tenashühü doğrudan tarif eder gibi.  Şu şu şu kötülükleri yapanlar diyor. Sonra diyor ki onlardan daha beterini size haber vereyim. Maide suresi 59 dan 62 ye kadar okumak lazım. 60 ayet şöyle: “De ki, Allah katında ceza olarak bundan da kötüsünü size bildireyim mi?” Kötülük yapanların cezalarından bahsediyor, geçiyorum onları, bundan daha kötüsü var diyor. Bakın cezadan celandırmadan bahsediyor. Mecaz, mecaz. Zaten şu ifade bu ayeti  mecazi manaya almaya engeldir. “Allah’ın lanetlediği üzerine gazap indirdiğidir o.” Şimdi açıyor bunu. Allah’ın lanetleyip üzerine gazap indirdikleri kimlerdir? Şimdi Maun suresine ben bunu niye koydum? Çünkü orada da lanetlenmiş bir güruhtan bahsediyor. Allah’ın lanetlediği insanların nasıl bir akıbete uğrayacaklarını hükmi domuz haine geldikleri için bu ayet o müfesser ayetleri burada müfessir olarak tefsir ediyor. Kur’an’ın bazı ayetleri bazı ayetlerini tefsir eder. Bu da müfessir bir ayettir. Bak ne diyor? “Allah böylelerinden maymunlar, domuzlar ve tağut uşakları yapmıştır. İşte bunlardır yer bakımından aha kötü, yolun denge noktasını kaybetme bakımından daha sapık olanlar.” Siz şimdi bu kitabın, “efendim  reenkarnasyona nasıl bakıyor?”u soruyorsunuz. Şunu çıplak okuyan bir adam ne diyecektir? Evet Kur’an’ı okumak lazım. Bizim küçücük zavallı hafsalamıza Kur’an’ı sıkıştırmaya kalkmayalım. Musa Carullah’ın muhteşem bir sözü var. O da büyük İslam alimidir. Diyor ki “Bazı insanlar kendi hafsalalarını büyüterek İslamı kavramak yerine İslamı kendi küçük hafsalalarına sığdırmak için küçülttüler. Başımıza ne geldiyse bu yüzden geldi” diyor. Adam ezberlemiş, bir at gözlüğü takmış, ağzını açtın mı “künahdur”. “Ağzını açtın mı künahdur”.  Künahdur, künahdur, künahdur, künahdur.  İslam dinini bir künahtır at gözlüğüne döndürdüler. Kim müslüman olursa o gözlüğü takacak ve ondan sonra da Kur’an ne olacak peki?

Yaşar Nuri Öztürk’ün (YNÖ) 13.04.2012 tarihinde Show TV’de “Saba Tümer (ST) ile Bugün” programında, reenkarnasyon ile ilgili görüşleri:

Cenab-ı hak insan yapısını kodlamış. 150 yıla kadar yaşayabilir. Bunu 150 yılın altına çekmek insanın davranışlarıyla ilgili bir hadisedir. Yoksa Cenab-ı Hak zalim mi? Sana şu kadar yıl, ona şu kadar yıl, buna bu kadar yıl. Niçin, sebep ne? Herkese aynı yıl vermiş, 150 yıla kadar yaşayabilirsiniz, gerisi size kalmış. Değişmez kanun kader budur. Allah herkese göre bir kader takdir ederse Allah zalim olur. Emevi zalimleri kendi zulümlerini kapatmak için, Arap Emevi kodamanları, Allah’ı zulümlerine alet ettiler, bu kader kavramıdır dediler.

** Hocam peki mesela hani anne karnında ölen bebekler var veya doğduğu anda ölen bebekler var onlar ne oluyor o zaman?
Onu bilemem, ben onu. Yalnız ben orada reenkarnasyonun mutlaka devrede tutulması gerektiği kanaatindeyim kanaat-i acizem odur. Reenkarnasyonu dışlayarak hayatı izah edemezsiniz. Benim kanaatim bu. Hintli bunu sekiz bin yıl önce bulmuş. Biraz aşırıya götürmüş olabilir ama kutsal metinler bunu düzeltiyor. Yani reenkarnasyon yoktur, ahiret inancına aykırıdır filan” ya git şurdan ya. Ne aykırısı? Ahiret inancının en büyük takviye edicisi reenkarnasyon. Bu reenkarnasyonu ileriki zamanlarda insanlık ciddi biçimde gündeme alacaktır. Bunsuz hayatı izah edemezsiniz.

** Eee tamam o zaman bebeğin mesela ölmesinin reenkarnasyonla alakası var mı?
Var.

** Anlatın.
Ben, onun izahının hepsini ben yapamam. Yani külli adalet sistemi, ilahi adalet reenkarnasyonla ciddi biçimde bağlantılıdır. Eski hayatlar yeni gelişleri etkiliyor, şekillendiriyor. Kur’an diyor ki bunu hatırlama imkânını sizden aldık. Hatırlarsa o zaman bunun hiçbir kıymeti kalmaz. Haa… ben eski hayatımda şöyle yapmıştım, şimdi… yok öyle yağma. Li keyla ya’leme min ba’di ilmin şeyyan diyor (Bülent Pakman’ın notu ilimden sonra birşey bilmemesi için” Nahl 70)

** Onun için mi mesela helalleşilir hocam?
Gayet tabi. Siz adam gibi yaşamanın önünüze konmuş evrensel şartlarına uarak yaşayacaksınız. Eski şöyleydi, böyleydi ama lütfen, Allah zulüm mü yapıyor bazı insanlara ya? Biri orda doğuyor, biri burada doğuyor, biri kör doğuyor biri kötürüm doğuyor, öbürü malul doğuyor, öbürü sefalet içinde. Bir Fransız yazar okumuştum, Krono Üniversitesinde Profesördü, eserinin son cümlesi şuydu: doğunun yoksul ülkelerinin külleri içinde heba olup giden Beethovenları, Schopenleri görüyorum ve içim sızlıyor diyor. Bak. Allah adildir. Ahret denen bir yerde mahşerde milleti bir meydanda toplayacaklar, bütün insanlığı, ve orada bir terazi kurulacak ve herkesin orda … ya Allah’ın sünnetullah diye kanunları var bunlar orda da işliyor burda da böyle bir şeyin olacağına kafanız basıyor mu? Bunlar müteşabih kavramlardır. Hesap sorulacak, nasıl sorulacağını Allah biliyor, işte reenkarnasyon bunun nasıl sorulduğunun izahlarından biridir. Ha biri derse ki kardeşim hesap sorulacak ama reenkarnasyonu falan bu işe karıştırma, bu başka bir şekilde olacak bunu bilmiyoruz, eyvallah başım üstüne ona da bir itirazım yok.

** Peki hocam şimdi bütün hayatlara dair mi hesap sorulacak yoksa öteki gelişler mesela bir takım gelişleri telafi etmek için mi?
Kur’an’dan bakıyorsak ki burda öyle bakıyoruz, Kur’an her yaratılan ruha, gönderilen her ruha bir kredi veriyor.  Kur’an’ı adam gibi okumadılar ki. Kur’an’ın şaşmaz milimetrik sapma yapmayan ilahi bir insicamı sistemi var. Onu Kur’an istediği gibi okuduğu zaman bulursunuz onu. Allah’a bin şükür ben onu bulanlardan biri olarak görüyorum kendimi. Şimdi Kur’an diyor ki her insana, her ruha bir kredi veriyorum ben. Bu kredinin adı ömür. Kur’an’da geçiyor. Bu krediyi adam gibi kullanan bir kere gelir kullanır hakkını verir gider ve öbür alemlerde devam eder. Krediyi ihlal eden, krediye ihanet eden, kredinin haklarını çiğneyen, icaplarını yapmayan faturayı ödemek üzere tekrar gelir. Yine olmadı bir daha gelir. Olmadı bir daha gelir. Kur’an iki, üç gelişten bahsediyor. Gelir, faturayı öder.

** Sonuncuyla mı ödeniyor, yani?
Faturayı ödeyene kadar gelir.

** Ha, haaa.
Faturayı nasıl ödeyecek? Bu dünyada çektikleriyle. Yani Allah’tan fazla merhametli olmaya da kalkmayın denmiştir. Bu ne demek biliyor musunuz? Siz sahip olduğunuz imkanların hakkını verip insanlarla paylaşacaksınız, onlara yardımcı olacaksınız, bu sizin kredinizi adam gibi kullanmanızın icabıdır. Fakat. Ya Allah da amma yanlış yapıyor, nedir bu sefalet, ben bunları düzelteceğim filan diye böyle Allah’a  posta koymaya kalkanlar da var. Hayır efendim orda dur bakalım. Adam geçmişte yaptıklarının hesabını burada ödüyorsa sen bunun önüne hiç set çekemezsin. Dolayısıyla…

** Siz bu sefer niye geldiğinizi biliyor musunuz hocam?
Ben… ben ikinci sefer mi geldim, kaç sefer geldim, niye geldim, bilmiyeceksiniz diyor. Bilirseniz bunun hiçbir espirisi kalmaz.

** Ama hayır, şimdi mesela yaşam amacınızı bulmak, ne bileyim ben onu bir şekilde değerlendirmek, deneyimlemek filan… Ne olmuş olabilir sizin gelme sebebiniz mesela? Nedir misyonunuz?
Valla bilmem. Amerika’da Morgan’ın bana dediğine göre üçüncü gelişim benim. Demek ki ben de birtakım haltlar işlemişim, yanlış yapmışım.  Bundan önceki hayatımda Suriye dolaylarında büyük bir kumandan…

** Hocam niye zaten üçüncü gelişte bu şekildeyseniz bence iyi bir şey kaç kere gele.. yani ne kadar çok gelirsen o kadar iyi derler.
Niye adam gibi gelip… gerçi büyük Mevlana  diyor ki insanoğlu bir kere, nihayet 2 kere doğar. Bense defalarca doğdum diyor. Şimdi bir de bazı ruhların gelişleri kendilerinin hatalarını tamirden çok hemcinslerine ışık tutmaya yönelik olabilir.

** Hocam peki daha önceki gelişlerinizde neymişsiniz?
Son gelişimde ordu kumandanı, 3 hatunu olan ve hatunlardan birini devamlı yanında taşıyan…

** Gene erkekmişsiniz yani.
Evet.

** Üç hatun var. Bir tanesini hep yanınızda taşıyorsunuz.
Hep yanımda taşırmışım.

** Bence sizin kadınlarla ilgili bir şeyinizi çözmeniz lazım hocam bu gelişte.
Neymiş o?

** Bilmiyorum, siz kendiniz bulacaksınız.
Defteri kapatırsın olur biter.

** Hayır işte çözün ki yani bir daha bir daha olmasın
Benim öyle bir problemim yok. Niye öyle çözün diyorsun? Çözülesiye bir problem gibi görmüyorum.

** Hocam söyleyene değil, söyletene bakın.
Benim bir şikayetim yok.

** Şikayetiniz yok da yani, ne bileyim ben. Çıktı bir anda ağzımdan ben de bilmiyorum niye çıktı.
Yani benim orda bir…bir defa Allah’a bin şükür kompleksim yok

** Yani bir şey demedim
Bastırılmış heveslerim falan filan yok

** Onu da demedim hocam.
Demedin ama ben güzelliklere meftun bir insanım. İnsan münasebetleri de güzelliğin bir parçası, ona bir şey dediğim yok ama benim böyle ısrarım falan böyle bir şey yok

** Ondan demedim, şundan da bakarsak, herkesin içerisinde bir kadın bir erkek var hepimizin içerisinde, belki de onunla mı acaba bir dengelemek lazım?
Canım var yani altmış sene oldu var şimdi ne yani mezar kapısına kadar da ille kadın olacak diye bir şart yok

** Hocam daha o aşkınız var daha kavuşamadığınız, a aa… Olmazsa hocam bir dahaki gelişinizde yine çıkacak karşınıza
Yok onu bu sefer halledeceğiz.

** İşte onu diyorum
Şu nekahet dönemini bir geçirelim

** Bir geçirin onu, bence de yani. Peki ilk gelişinizde neymişsiniz?
Onu söylemedi Morgan. Bilmiyorum.

** İlginç bir şey bu konu. Gerçekten ama hani, gerçi Morgan neciydi hocam?
Morgan erkek ismi gibi duruyor ama kadın.

** Kadın mı?
Zenci bir kadın.

** Ha falcı mıydı?
Yani. Falcı diyebiliriz, evet. Beni zorla bir nevi tuttu elden girerek falan böyle.

** Ha hah elden söyledi..
Böyle…yani elim…bir saate yakın…şu elde bir saate yakın ne okunur allahaşkına. Korkunç bir kadın o. Her neyse.

** Peki hocam böyle şeylere inanmak mı gerekir inanmamak mı?
İnanmak çok ağır bir tabir ama bunları safsata görmek de isabetli değil bence. Onların da bir yeri var.

** Ama safsata olanları da var.
Kesin tabi. Onun için öyle diyorum. Bunların matematik gerçekliği yok. Ama ben bunları…tamamen de alt etmiyorum yani. Bunlar insanlığın asırlık tecrübeleriyle  yürütülüp gelen bir takım deneyimleri de bize aktarıyor, yani onu da gözden uzak tutmayalım.

** Peki ikincideki göreviniz neymiş, hani subaydınız üç tane hatun vardı da
Hayır, birinci ikinci, bundan önceki yani ikinci. Ordu kumandanı.

** E tamam da yani hani şey olaraktan, eee, misyon, o işiniz o, misyonunuz neymiş? Tamamlamamışınız ki geldiniz yani.
Misyonum ordu kumandanlığı da neresini eksik bıraktık…bilmiyorum.

** Onu bence bi…
Biyerini eksik bıraktık.

** Bence de
Ama çok önemli bir kumandanmışım. Çok önemli bir kumandan imişiz.

** Şimdi de bambaşka bir şekilde onu şey yapıyorsunuz işte.
Şimdi de fikirde.

** Fikir kumandanısınız.
Görev yapıyorum. Allah’ın izniyle.

** Neyse bunlar…şey…güzel konular, derin konular filan da……..

** Hocam bir de bu reenkarnasyonla ilgili soracağın gine..şey derler…o doğru mudur, mesela daha önceki hayatında kimi tanıyorsan, bu hayatında tanıdığın herkesi, herkesle daha önceki hayatarında muhakkak ki tanışmışlığın bir irtibatın olmuştur derler, doğru mu?
O biliyor musunuz, o Peygamberimizin de bir sözüdür yani aşağı yukarı aynı anlamlarda ruhlar, dünya öncesinde, ruhlar aleminde tanışır, bilişirler veya itişirler, nefretleşirler demeyim tenakür tabirini kullanmıştır Hazreti Peygamber. Orada tanışıp, bilişen, birbirine ısınan, taaruf onun karşılığı da, bu dünyada da birbiriyle ısınır, kucaklaşırlar, tenakür edenler orada itişenler birbiriyle zıtlaşanlar burada da zıtlaşırlar, senin dediğini hatırlatıyor.

** Hemen hemen benziyor yani. Demek ki öyle bir şey var. Ne kadar çok
Yani şu dünya bir önceki şeyin bir şeylere devamıdır. Ne başlangıçtır ne sondur.

** Çok ilginç değil mi yani, sizinle de Halil’le de, ne bileyim ben  kameraman arkadaşlarla da herkesle de demek ki daha önceden de bir irtibatımız varmış.
Olabilir.

** Belki de daha önce ben onların kameramanıydım.
Yani şimdi siz bu dünyada geliyorsunuz biriyle çok da izah edemediğiniz biçimde yakınlık hissediyorsunuz, birbirinizi adeta çekiyorsunuz veya birine aşık oluyorsunuz. Niye o değil de o.

** Evet hocam, niye?Şimdi, Mecnun’a demişler sen bu Leyla’ya  böyle, işte mecnun olmuş Leyla için, “nedir bu ya bu kara, kuru, yamga bir kız, bunun neyine aşıkı bu ya, bu kadar şiirler, bilmemneler yahu yazık” . Diyor ki “siz ona benim gözümle bakmıyorsunuz, Benim gözümle baksanız beni yadırgamazdınız”. Niye o gözle bakıyor?

** Niye hocam?
E… belki geçmiş hayatta yarım kalmış bir şi var.

** Şimdi hocam olayı birazcık böyle şey yaparsak . eee magazinselleştirirsek demeyim de böyle “light”laştırırsak, onu da şimdi Türkçe, mesela geçtiğimiz günlerde Gönül Yazar gelmişti, hatta Gönül Yazar size de sormamı söyledi programda, altı kere evlenmiş ya…işte bu diyor…
Altı mı?

** Altı diyo.
İyi ben onbir biliyordum.

** Neee?
Öyle bir şey var benim kafamda, neyse, evet…

** Neyse altı diyelim. Şimdi diyo ki öyle yazılmış benim yazım diyo. Altı kere evlendi diye yani hepsi yazılmış mı olmuş oluyo o zaman yani?

Allah sizin evliliklerinizle mi uğraşıyor her şeyi bitirdi de?

** Hani  denir ya. Allah.. işte..kiminle evleneceğini bilir.
Allah cüziyatla meşgul olmaz. Kuralları koyar, külli irade, şimdi bunların altından kalkamıyacaksın diye girmiyorum. Külli irade. Sana ne dedim? Ana koordinatlar. Kur’an da cüziyatla uğraşmaz mesela. Koordinatları koyar. Kur’an bu ayrıntılarla uğraşmadığı için Kur’an’ı dinin dışına attılar, ayrıntıları doldurdukları kitapları da Kur’an’ın yerine koydular. Felaket buradadır. Kur’an koordinat veren kitaptır. Cenab-ı Hak da koordinatları koyar, teferruatla uğraşmaz, kasap hesabı çetele tutmaz.

** Peki hocam o zaman deminkinden yola çıkarak belki daha önceki hayatta yaşamışlardır, ordan bir temasları vardır, Leyla ile Mecnundan işte örnek verdiniz, o gözle bakıyordur. O zaman öyle mi olmuş oluyor?>O sizin işiniz. Olur. Olur.Yani ben size bir daire çizmiştim, bak…

** Hocam niye sizin işiniz diyorsunuz canım hepimizin işi.
Hayır, hayır sizin derken bizim, insanlığın. Bir daire çizmiştim. İşte bak. Şu geniş daire, külli irade. İnsanoğlu bunun dışına asla çıkamaz. Kader bu. Varlığa Cenab-ı Hakkın egemen kıldığı kanunlar ki Kur’an bunlar değişmez diyor, sünnetullah. Bunun içinde sonsuz daireler var. Kum tanelerinden daha çok. Bizim dairelerimiz. Biz bunların içinde istediğimiz gibi hareket ederiz. Özgürlük verilmiş bize. Ama şu ana sınırları zorlayıp buralarda bir taşma yapamayız. Kader budur. Bize nasıl anlattılar kaderi? Şu bizim küçük kum  tanesi kadar küçük dairelerimizin içinde kader, senin alnına ne yapacaksan yazılı. Yani neredeyse akşama mercimek çorbası mı içeceksin, tarhana çorbası mı? O da yazılı. Ben akşama arpalı,yoğurtlu çorba söyledim mesela yapın özlüyorum şimdi bu benim kaderimde yazıldı mı bu ya? Bunla uğraşır mı Cenab-ı Hakkı? Bir Fransız yazar muhteşem bir söz söylemişti. En büyük hatalarımızdan biri Allah’ı minimize etmememiz, pazar yerine indirmemiz. Dinci hurafeciliğin yaptığı en büyük kötülük budur. Allah’ı minimize etmeyin, küçültmeyin, hesaplara uydurmayın. Pazar yerine indirmeyin. Allah’ı ulvi ve külli koordinatların müteal kudreti olarak ait olduğu yerde tutun.

** Peki hocam mesela çok sevip de kavuşamayan çiftler var. O ne?
Sevip de kavuşamayanlar. Şimdi, iki şey geliyor aklıma.

** Mesela istiyorsunuz, istiyorsunuz, olmuyo yani…
Samimiyetle. Ya tam istesen olur Saba, yapma. Bir takım sıkıntı, hesaplar, şöyle olursa şöyle olur. Şimdilik şöyle olsun, şunu da şöyle yapalım. Çıkıp adam gibi “tamam kardeşim ben gönlümün götürdüğü yere giderim” tak “ver elini yallah” de bak nasıl oluyor.

** Neden demediniz o zaman, orda takın yüzüklerinizi….
Çünkü sosyolojik bağlar her birimizi şartlandırıyor. Ben ki özgürlüğü, çılgınca yaşamayı hayat edinmiş bir adamım, ben bile bu şartlardan kurtulamıyorum. Mecburum, toplum içinde yaşıyoruz. Neyse onu geçelim. Şimdi iki şey olabilir. Sevip de kavuşamıyor diyorsun. Ne olabilir? Sevip de kavuşma durumunda olanları bir biçimde haksız yere engellemiştir, şimdi faturasını böyle ödüyor.

** Öncekinde
Bak adalet-i ilahiye. İki. Bir hikmete mebni sevip kavuşamıyor, ödülü bir biçimde ona hayat tarafından verilecektir. Sen bilir misin ki  Peygamber efendimize isnadedilen, isnat demeyim, sanki uydurma gibi oluyor çünkü, bu söz gayet yerinde bir sözdür, Peygamberimiz söylemiş olabilir, “samimiyetle birbirine aşık olarak kavuşmadan ölenler şehit mertebesindedir” diyor. Ne muhteşem bir söz. Bakar mısınız? Bir biçimde engellenmiş. Anadolu’da böyle binlerce vardır. Ben ne örnekler biliyorum. Şehit mertebesinde. Hükmen şehittir. Nasıl? Peygamberin bu sözünden hiç bahsedildiğini duydun mu bugüne kadar? Varsa yoksa Arap fistanı, Arap takkesi.

** Gerçekten hiç duymadım, haklısınız.
Ha bire takke pompaladılar. Ha bire takke pompaladılar. “Peygamber efendimizin def-i haceti de gaitayı şerifedir, o da tahirdir.”  Senin Allah iyiliğini versin. Senin Allah iyiliğini versin. Peki ahlakı nedir? Ama ahlakını hiç şerif yapmadılar Peygamberin…..

Diğer soru cevaplar

**Kur’an’da bir surede ilk ölümden bahsediliyor. Bu ne demek?
Bu bana göre reenkarnasyon.

**İlk ölüm
İki defa ölmek iki defa dirilmek. Defalarca ölmekten dirilmekten bahsediliyor. Kur’an’da bunlar var.

**Peki bunlar varsa mesela, kimileri niye reenkarnasyona inanmıyor?
O, o da bir tür tabuculuk. Yani bir defa şurda bir karıştırma var. Bu Hintteki tenasuh. Yani insan öldükten sonra ceza olarak hayvana döner. Yılan olur, böcek olur falan. Bunla, ki orda ahiret inancı da yok, reenkarnasyona inananlar ahirete inanır, reenkarnasyon ahiret inancını reddetmiyor, apayrı bir kavram o, Hint tenasuhu ile bunu karıştırıyorlar.

**Hayır şimdi mesela bu bahsettiği sure hangi sure bilmiyorum da siz muhakkak, belki anlatırsınız, biliyorsunuzdur, ne deniyor orada, ilk ölümden…
İllâ mevtetenâl ûlâ ve mâ nahnu bi muazzebîn. Sadece bizim ilk ölümümüz var. Bir daha biz azba uğratılmayız. Ha gayet açık ki ikinci bir ölüm de olacak. Bir başka yerde de diyor ki: Kâlû rabbenâ emettenâsneteyni ve ahyeytenâsneteyni. Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Fe hel ilâ hurûcin min sebîl. Bir üçüncü dirilme olacak mı? Eksiklilerimizi düzeltelim. Veriyor. Efendim işte o ilk ölüm ana rahminde…Ana rahminde ölüm. Ölümden söz etmek için bir defa hayata gelmesi lazım. Hayat sahnesine çıkması lazım ki onun ölmesinden söz edelim. Ana rahmindeki ceninin ölmesinden söz edilebilir mi? Herneyse. Yani Kur’an’ı Kerim reenkarnasyona mesnet olacak onlarca ayet barındırmaktadır. Ama bütün bunlardan sonra bu bir müteşaibih alan olduğu için biri çıkar hayır yok efendim onlar mecazdır tevil edilir..şöyle..benim ona da bir itirazım yok. Ne olacak şimdi ben bunda ısrar edersem? Şişlide bana apartman mı tahsis edecekler veya öbürüne? Yoksa yok kardeşim. Yani Süleyman Ateş hoca bunu tefsirinde, ilk, bak burda ilklik onun hakkıdır, ilk bunu çok geniş ve çok mukni ve çok geniş şekilde bunu gündem yaptı. Ona da çok sataştılar filan, ama, sataştılar ama aşamadılar ve dediği hala ilmi manada inandırıcılığını koruyor. Süleyman Ateş Hocaya göre ahiretin müteşaibih olmasının bir manası da bu. Reenkarnasyon bu müteşaibih ahiret inancının bir tür yorumudur, işleyişidir. Ahiret hayatı müteşaibihdir. E işte biraz müteşaibihini çözdün mü bu diyor, çıkar karşına. Cennet cehennem hep bu reenkarnasyonla izah edilir. Ne var bunda? Bundan yararlanmak lazım. En azından müsaade edin. İlmihal kitabına yaz diyen yok size. Ama bırakın bu fikrî temrinleri bu tefekkür cimnastiğini Müslüman düşünürler, aydınlar yapsın. Sen niye hemen aforoz ediyorsun? Senin babanın tapulu malı mı? Tabii bunlar…şimdi bakın bunların içinde inancının icabı bunlara tahammül edemeyip eleştiri getiren… onlara saygı duyuyorum. Öyle görmüş ve inancı buna zorluyor. Tamam. Ama bir de namussuzlar var. Kendi dediği gibi demedin mi, ne olursa olsun, hemen aforoza giriyor. Bir namussuz bana mail yazmış geçenlerde, diyor ki sen Kur’an… bunlar tamam ama bunları diyor sen bir tür paravan gibi kullanarak dini tahrip ediyorsun. Yani ben Trabzon’un Sürmene kazasının bir dağ köyünden ve annem itibariyle de Bayburt’un bir dağ köyünden bir insan. Babasının dizinin dibinde üç yaşında Kur’an okumuş, sekiz-dokuz yaşında Kur’an ezberlemiş, hayatı Kur’an kursundan, medrese eğitiminden, imam hatipten, klasik liseden, ilahiyattan gelmiş, New York Üniversitesinde hocalığa kadar gitmiş bir adamım. Dedelerim İslam alimi büyük dedelerim, yedi sülalem geriye doğru on batın git öyle. Şimdi bütün biz bütün bu işleri büyük dedelerimden, babamdan, sahib-i tertip babamdan bana kadar İslam’ı tahrip etmek için bu din hizmetlerini, bunları maske…Şerefsiz, namussuz onun bunun çocuğuna bakar mısın? Bunların müstehak olduklarını ifade edecek ben altı dilde okuyan bir adamım, hiçbir bildiğim dilde, okuduğum dilde kelime bulamıyorum. Ne demek lazım bunlara? Bulamıyorum. Bulsam hiç acımadan söyleyeceğim. Ya, namussuz diyorum, onun bunun çocuğu diyorum…

** Engellilerle ilgili bu tarz sorular çok geliyor hocam. Onların bir sorumluluğu olmayacak mı? Yani hani sonuçta varıcağımız..
Hayır nasıl sorumluluğu olur ya..Çünkü maluliyetleri var. Sorumluluk kullanılacak güce göre belirlenir…onları Allah münasip bir şekilde belki de yeniden reenkarne olup başka şartlarla sorumluluk yüklenecek kıvama gelecekler. Bilemiyorum.

**Gerçekten hemen hemen reenkarneden bahseden ender insanlardan birisiniz. Helal olsun Hocam.
Reenkarnasyon insanlara garip geliyor. Ya ben illa ısrar etmiyorum. Belki de yok. Ama bana öyle geliyor ki hayatın en önemli realitelerinden biridir reenkarnasyon ve Kur’an’a Kur’an imanına dokunan hiçbir yanı yoktur. Müteşabih olan ahiret meselelerinin bu müteşabih yanlarından birine getirilmiş bir izahtır. E doğru değil. Doğru değilse doğru değil kardeşim. Benim bir kaybım olmaz. Ama ben önemsiyorum.

Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Star gazetesinde 27.07.2003 tarihli köşe yazısı

“Reenkarnasyon (yeni bir bedenle dünyaya tekrar gelme) konusunun gündeme geldiği her yerde şunun altını mutlaka çizmişizdir: Reenkarnasyon anlayışı, Kur’an’ın Ahiret ve haşir inancını en küçük anlamda zedeleyecek bir şekle dönüştüğünde onu kaldırır atarız. O halde, reenkarnasyonun Kur’an’ın verileri açısından kabul veya reddi, bu kavrama yüklenen anlama bağlı olacaktır.

Biz burada üç noktaya değineceğiz!

Birincisi şudur:

İslam din bilginleri, reenkarnasyon konusunda üçe ayrılmışlardır:

1. Kavramı tümden reddedenler,

2. Herkes için işleyen bir kural olarak benimseyenler,

3. Bazı insanlar için işleyen istisnaî bir reenkarnasyonu kabul edenler.

Tümden reddedenlerin şöyle bir gerekçeleri vardır: Böyle bir kabulün, Hint sistemlerindeki tenasüh anlayışına kapı aralayarak Kur’an’ın haşir inancını zedeleyeceği endişesi… Onlar, böyle bir endişenin varlığı yüzündendir ki Kur’an’ın reenkarnasyona işaret eden ayetlerini tevil (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman) ile şu hükümde birleşirler:

‘Kur’an, reenkarnasyon düşüncesine kapalıdır.’

Onlar bazen şöyle de derler:

‘Bu mesele setredilmiştir, açmayın!’

Kavramı kabul edip herkes için sürekli işlediğini söyleyenlere göre, tekrar bedenlenme süreklidir ve bunun, ahiret inancını zedeleyen bir yanı da yoktur. İslam düşüncesine damga vurmuş bulunan İhvanussafa ekolü, safî düşüncenin önemli bazı temsilcileri ve bazı gelenekçi müfessirler bu anlayışı paylaşmaktadır.

Müfessir Süleyman Ateş’le bizim de katıldığımız bir grup ise şu görüşün Kur’an’a uygunluğu kanısındadır:

Reenkarnasyon konusu Kur’an’ın ‘müteşaibih’ (yoruma açık) dediği alana giren konulardandır. Yani bu konuda kesin ve tartışmasız hüküm verilemez. Sadece ihtimaller sıralanır.

‘Kesin doğruyu Allah bilir’ diyerek ihtimalleri sıraladığımızda biz şu ihtimali öne çıkarıyoruz:

Reenkarnasyonun kabulü, eğer mahşer inancını başka gerekçelerle reddetmiyorsa, Ahiret inancıyla çelişmez. Ahiretteki dirilme (ba’s), son hesap günü için bir dirilmedir.

Kur’an, mahşerle dünya arası bir devreden söz ediyor. Bu devre, berzahtır. (bk. Müminun, 100)

(Not:Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” Müminun 100. B. Pakman)

Reenkarnasyon, şöyle veya böyle, berzah sürecinde söz konusu olur. Ruh, bir yerine birkaç kez bedenlenmekle berzahın dışına çıkmaz. Mahşer ve hesap, tüm ihtişamıyla bakidir. Ve herkes haşrolacaktır. Dünyaya ister bir kez gelin, ister beş kez, sonunda bedenlenip hesaba çekileceksiniz.

Beden birkaç kez değişebilir ama, ruh ve şuur birdir ve son hesap, ruhun mahşerdeki son bedenlenmesi üzerine ve o ‘son bedenle’ olacaktır.

İkinci nokta:

Kur’an’da reenkarnasyona işaret eden yirmiye yakın ayet vardır. Bu ayetlerin, geleneksel kabullere mahkum olmadan değerlendirilmesiyle şu sonuçlara ulaşılabilmektedir:

Herkes tekrar tekrar bedenlenmez. Ruh, tekamülüne genellikle dünya ötesi alemlerde devam eder. Ancak bazı ruhlar, dünya boyutuna tekrar indirilir ve tekrar bedenlenirler. Bu bedenlenme, Allah’ın lanetini gerektiren büyük kötülüklere bulaşmış olanlar için domuz, maymun veya zalimlerin uşağı haline getirilme şeklinde olabilir.

Bu son şekle Kur’an ve hadis dilinde ‘mesh’ (noktalı Hı ile) yani hayvana çevirme denmektedir.

Meshin, insanı olduğu yerde ve anında hayvana çevirme şeklinde değerlendirilmesi müfessirlerin tevilidir. Kur’an böyle bir şey söylemiyor. Bu yolda ileri sürülen bazı rivayetler ise, Yahudi mitolojisi İsrailiyat’tan İslam’a sızmış söylentilerdir. Varlık kanunlarına da aykırıdır.

Hadisler, meshin kıyamete kadar süreceğini ve Muhammed ümmeti için de söz konusu olduğunu açıkça bildirmektedir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve açıklamaları için bizim, Son Peygamber adlı kitabımıza bakılabilir.)

Üçüncü nokta:

Konunun dayandığı ayetlerin döküm ve açıklamasını ‘Kur’an’daki İslam’ adlı kitabımızda yapmış bulunuyoruz. Ayrıca bilgi edinmek isteyenlere rahatça başvurabilecekleri bir kaynak olarak Süleyman Ateş’in Kur’an Tefsiri’ni öneriyoruz.

Ateş, Kur’an’ın şu ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, açık bir biçimde ifadeye koymuştur: Bakara, 28; Nisa, 56; Furkan, 13-14; Fatır, 16; Vakıa, 60-62; Mülk, 1-2; Nuh, 18; İnsan, 28; A’la, 12-13; Abese, 21-22.

Ateş, Tefsiri’nin ilk baskısının 8. cilt 318. sayfasında, reenkarnasyona işaret eden ayetleri değerlendirdikten sonra, bunları açık anlamlarının dışına çekenlerin durumunu şöyle ifadeye koyuyor:

‘Ayetlerin zahirinden de bu mana anlaşılmaktadır. Ancak insanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamlarını tevil etme yolunu tutmuşlardır.’   (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman)

Özetleyelim:

Kur’an’ın, Hint düşüncesi ve spiritüalist felsefede yer alan reenkarnasyonla eşitlenmeyecek, kendine özgü bir yeniden bedenlenme anlayışı vardır ve bunun, ondaki haşir inancını zedeleyen hiçbir yanı yoktur. Ancak şunu da unutmamak gerekir:

Kur’an’ın dediğini anlamak ehliyet ve emekle, kabul etmekse tabulardan kurtulmuş olmakla mümkündür.”

11. BÖLÜM – REENKARNASYONLA İLGİLİ BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR

021120092055211985835

Reenkarnasyon yani ruhun beden değiştirip yeniden doğması, günümüzde popüler bir inanç halinde. Uzak Doğu´da dinsel oluşumun bir parçası olan reenkarnasyon, batıda bilimsel düzeyde de büyük ilgi görüyor ve bilimsel platfromun en önemli ismi de, yaklaşık kırk yıl reenkarnasyonu araştıran Virginia Üniversitesi Profesörlerinden 88 yaşında hayatını kaybeden psikiyatrist Ian Stevenson (31 Ekim 1918 – 8 Şubat 2007).

60´lı yıllardan sonra Virginia Üniversitesi’ndeki Kişilik Bölünmeleri Çalışmaları departmanının başında görev alan Psikiyatri Profesörü Dr. Ian Stevenson, Hindistan, Afrika, Yakın ve Uzak Doğu´dan derlediği önemli olaylarla tanındı ve dünyanın neresinde olursa olsun, küçük bir çocuğun alışılmadık bir geçmiş yaşam öyküsünü anlattığını duyduğunda ilerlemiş yaşına rağmen gidip araştırdı. Bu çocuklar, geçmiş yaşamlarındaki evlerini, komşularını, yaşayan arkadaşlarını ve ilişkilerini anlatıyorlardı. Olayları hatırlıyorlar ve korkunç ölümlerini anlatıyorlar, bazıları vücutlarında ölümlerinden kalma yara izleri taşıyorlardı. 40 yıllık süre içinde geçmiş yaşamlarından anılarını hatırladıklarını öne süren dünyanın dört bir yanında 3 bin kadar çocuk üzerinde çalışmalar yürüttü ve dünyaya reenkarnasyonun gerçekten de var olabileceğini kanıtlamaya çalıştı. Stevenson, araştırmalarını geçmiş yaşamlarından izler taşıdığı öne sürülen 2-5 yaşları arasındaki çocuklar üzerinde yürüttü. Psikiyatriste göre çocuklar bu anıları 8 yaşlarına geldiğinde tamamen unutmaya başlıyor. Bütün bu insanların öyküleri, boyalı basında her an yer alıyor; tahmin edildiği gibi bu tür düzeysiz yaklaşımlar ciddi araştırmaları etkiliyordu. Bu bağlamda Stevenson´un, tek yönde yoğunlaştığı görülüyor, çalışmalarındaki titizlik, objektivizm ve metodolojik kusursuzluk dikkat çekiyordu. Washington Üniversitesi Psikiyatri Bölümü´nün eski başkanı Herbert Ripley; “Yetenekli ve dürüst birisinin böylesine tartışmalı bir alanda araştırmalar yapıyor olması bizim için şanstır.” diyordu. Dr. Harold Lief, “Journal of Nervous and Mental Diseases” dergisindeki yazısında “İkisinden birisi geçerli, Stevenson ya dev bir hata yapıyor, ya da 20. Yüzyıl´ın Galile´si olarak tanımlanacak.” diye yazıyordu.

3 bin olayı derlemeyi başardı

Stevenson, 31 Ekim 1918´de Montreal´da doğdu, İskoç bir avukatın oğluydu, İskoçya´da tıp eğitimi gördü, II. Dünya Savaşı´nın bitiminde, Montreal McGill Üniversitesi´ne geçti. Çalışmalarını önce psikosomastik hastalıklara sonra psikiyatriye yöneltti, Freudian Psikoloji alanında uzun araştırmalar yaptı; bugün ise gülümseyerek şöyle diyor; “Eminim ki, Freud bir gün komik bir figür olacak, onun klinik deneyleri temel alan ilk kitabını okuduktan sonra oturup düşündüm; bana göre teorik düşüncelere dalmış, bunları konuya sokuşturmuş ve araştırma yapma ilgisini kaybetmişti. Freud, konik bir teori oluşturarak çalışma modelini sona erdirdi ve bunun yerine minicik bilgileri temel alan uydurmaları dayanak olarak kullandı.” Evlendiği Ruth Stevenson, bir kütüphaneciydi ve ruhsal olaylarla ilgiliydi ama eşinin ilgisi Stevenson´u o kadar etkilemiyordu, bugün ise; “Gerçekte, bu konu bana hiçbirşey getirmedi, isterdim ama olmadı, merakım bazen başıma dert açıyor.” diyor. 1957 yılında, Virginia Üniversitesi´nde şef psikiyatr olarak atandı ve bugün hala orada Kişilik Çalışmaları Bölümü´nü yönetiyor. Sayısız profesyonel psikiyatrik makalenin yazarı ve iki önemli psikiyatrik metin yayınladı, bu çalışmalarında röpörtajlar ve tanılar yer alıyordu. 1964´de, psikiyatri çalışmalarını durdurdu ve ruhsal olayları araştırmaya yöneldi, özellikle reenkarnasyon üzerinde duruyordu. Bu yöneliş ona para kazandırdı, şanslıydı; ” Geçmiş Enkarnasyon iddialarının ve Anıların Yaşamsal Kanıtları” adlı çalışması 1960´da yayınlandı ve Xerox fotokopi makinasının bulucusu Chester Carlson´un dikkatini çekti ve Carlson ilk olarak Stevenson´un çalışmalarını sürdürebilmesi için bir fon oluşturdu. Çalışmalar büyük giderler gerektiriyordu, örneğin 1966-1971 arasında yılda 90.000 km yol yaptı, bazen tek bir vaka için 25 kişiyle görüşmesi gerekti. Stevenson´un arşivinde, 3000´den fazla vaka dosyası oluştu ve daha ele alınmamış ve çok para gerektiren araştırmalar bulunuyordu. Carlson 1968´de öldüğünde, Stevenson´u üniversitede sözü geçen bir konuma getirmiş ve vasiyetine kurduğu fonun gelirinin Stevenson´un çalışmalarını daima finanse etmesini yazmıştı.

Medyadan şikayetçi

Aradan geçen uzun yıllardan sonra Stevenson, geçmiş yaşam iddialarını araştırmaya devam ediyor, artık özellikle çocuklardan kaynaklanan iddialara öncelik veriyor, dikkatini “Hayal Anılar”la, “Davranış Anıları” arasındaki farklara yöneltiyordu. Bilinçli anılara yani hayal anılara sahip olmayan bir çocuğun, geçmiş yaşamından gelen ilgileri, yetenekleri ve fobileri (Davranış anıları bunlardır) deneylerle ortaya çıkarılabilir ve bunlar geçmiş yaşamın unutulmuş bilgileri olabilirler ve belki de reenkarnasyon, insan kişiliğinin aslını ve özelliklerini açıklayabilir ve bu buluş, diğer kuramların tüm açıklamalarının hatalı oldukları anlamına gelecektir. Stevenson son zamanlarında, doğum işaretleri ve bedensel eksikleri özellikle inceliyordu. Dev bir çalışmayı oluşturma yolunda ve gelecekteki yayınlarının öncekilerle bütünleşmesi halinde çok önemli bir adımı atmış olacağına inanıyordu.

 Stevenson en çok ses getiren çalışmalarını “20 Örnek Reenkarnasyon Vakası” (Twenty Cases Suggestive of Reincarnation) isimli kitabında bir araya getirdi. Stevenson´un bazı eserleri;  Bilinmeyen Dil; Xenoglossy ve Telepatik İzlenim Konularında Yeni Çalışmalar – 25 Yeni Olayın Raporu”. “Reenkarnasyon ve Biyoloji: Doğum İşaretlerinin ve Doğum Kusurlarının Etiyolojisine Bir Katkı, Cilt 1: Doğum İşaretleri” (Reincarnation and Biology: A Contribution to the Etiology of Birthmarks and Birth Defects Volume 1: Birthmarks) ve “Reenkarnasyon ve Biyoloji: Doğum İşaretlerinin ve Doğum Kusurlarının Etiyolojisine Bir Katkı, Cilt 2: Doğum İşaretleri ve Diğer Anormallikler” (Reincarnation and Biology: A Contribution to the Etiology of Birthmarks and Birth Defects Volume 2: Birth Defects and Other Anomalies).

Stevenson, yıllarca birçok akademisyenin alay konusu oldu. Stevenson son zamanlarda, ortamdan pek hoşnut değildi, isteğini yitirmiş görünüyordu, özellikle tv kanallarında, gazetelerde ve magazin dergilerinde yer alan yalan ve çarpıtılmış reenkarnasyon haberlerinden şikayetçiydi, bir dönem Virginia´dan ayrılarak İngiltere´ye Cambridge´e oradan da Hindistan´a gitti. Stevenson Ekibi, Charlottesville´de dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş ilginç eşyalarla dolu bir evde çalışıyor, sessiz ve çekingen olmasıyla tanınıyordu.

88 yaşında hayatını kaybeden ABD’li psikiyatrist Ian Stevenson hala reenkarnasyon konusunda en bilimsel sayılabilecek araştırmaların sahibi.  Stevenson’un en çok ses getiren çalışması “20 Örnek Reenkarnasyon Vakası” isimli kitabı Dünyada reenkarnasyon konusunda referans olarak kabul ediliyor. Stevenson, çalışmaları çerçevesinde geçmiş yaşamlarını hatırlayan Türk çocuklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Dr. Ian Stevenson‘un Güney Anadolu’da yapılan araştırmalarla ilgili raporunda 71 olay yer almakta. Reşat Bayer ve Zekeriya Kılıç‘ın yardımlarıyla gerçekleştirilen incelemeler sonunda, 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş. 52 olayda, önceki hayatlarını hatırlayan çocuklardan 44’ü erkek. 41 olayda, eski kişiliğiyle çocuk arasında akrabalık yok. 39 olayda, bir önceki ölüm ani ve şiddetli olmuş. 28 olayda, bir önceki ölüme ait yara izleri var. 23 olayda, doğacak çocuğun annesi hamileliğinde işaret edici bir rüya görmüş. 45 olayda, bir önceki kişilikle ilgili tam bilgi toplanabilmiş. 50 olayda, kişinin önceki hayatındaki öldüğü yaş ortalaması otuz. 34 olayda, ölümle doğum arasındaki ortalama süre dokuz ay. Bu da spiritüalistlerin enkarne olmanın başlangıcının ana rahminde sperm-yumurta döllenmesinde başladığı tezini, Tibetlilerin de  ölümden sonra genelde dünyanın cazibesine kapılıp hemen, cinsel ilişkide bulunmakta olan bir kadının rahmine geri dönüldüğü tezlerini doğruluyor.

Türkiye´deki araştırmaları

Türk Ruhçuluğu´nun tanınmış isimlerinden olan Reşat Bayer reenkarnasyon alanında Türkiye´de günümüze kadar yapılmış araştırmaların öncüsü sayılabilir. 1965 yılında yayınladığı “Parapsikoloji Yönünden Reenkarnasyon” adlı kitabı Türkiye´deki vakalar incelemesi nedeniyle hala önemli bir kaynaktır. Bayer, 1964-76 arasında Prof. Stevenson´un Türkiye gezilerinde kendisine eşlik etmiş, yardımcı olmuş ve tercümanlık yapmıştır. Bayer, Stevenson´un geliş nedenini şöyle anlatıyor;

Adana ve çevresindeki Reenkarnasyon vakalarının hepsi Mehmet Altınkılıç adlı bir bakkalın İsmail Altınkılıç adı verilen 5-6 yaşlarındaki oğlunun eski hayatını hatırlamasıyla duyulmuştur. Bu vaka önce İstanbul basınına intikal etmiş, oradan da dış basında yer almaya başlamıştır. Biz hemen hemen bütün dünya spiritüalist dernekleri, psişik araştırma cemiyetleri ve parapsikoloji araştırması yapar üniversite kuruluşları ve şahıslarla daimi ilişki halinde bulunduğumuzdan Reuter Ajansı´nın yaydığı bu vaka dolayısıyla, biz kendilerine rapor göndermeye vakit bulamadan 10-15 kuruluş tarafından sual yağmuruna tutulduk. Konuyu daha büyük bir önemle ele Virginia Üniversitesi Psikiyatri ve Parapsikoloji Bölümü, Hindistan´dan Rajasthan Üniversitesi Parapsikoloji Direktörü Prof. Banarjee´yi memleketimize kadar gönderdi. Beraber Adana´ya gittik, günlerce araştırma yaptık ve Amerika´ya raporlar yazdık. Gönderilen ve alınan mektuplar 500 sayfa tutmaktadır, daha sonra 3-4 kez daha Adana´ya gönderildik. En nihayet Virginia Üniversitesi profesörlerinden Prof. Ian Stevenson memleketimize kadar bizzat geldi ve o bölgeler karış karış dolaşılarak 20-30 reenkarnasyon vakası daha tesbit edildi.

Prof. Dr. Ian Stevenson‘un Mersin, Adana ve Hatay yörelerinde yapılan ve  Reşat Bayer ve Zekeriya Kılıç‘ın yardımlarıyla gerçekleştirilen ilk incelemelerde  71 olay yer almakta. ancak 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş.

52 olayda, önceki hayatlarını hatırlayan çocuklardan 44’ü erkek. 41 olayda, eski kişiliğiyle çocuk arasında akrabalık yok. 39 olayda, bir önceki ölüm ani ve şiddetli olmuş. 28 olayda, bir önceki ölüme ait yara izleri var. 23 olayda, doğacak çocuğun annesi hamileliğinde işaret edici bir rüya görmüş. 45 olayda, bir önceki kişilikle ilgili tam bilgi toplanabilmiş. 50 olayda, kişinin önceki hayatındaki öldüğü yaş ortalaması otuz. Stevenson’un dünyanın diğer bölgelerinde yaptığı araştırmalarda yeniden dünyaya geldiklerini anlatanların ölüm ve doğumları arasındaki sürenin ortala onbeş ay olmasına karşın Türkiye’deki 34 olayda, ölümle doğum arasındaki ortalama süre dokuz ay. Bu da spiritüalistlerin ve din adamlarının dünyaya gelmenin başlangıcının ana rahminde sperm-yumurta döllenmesinde başladığı tezini, Tibetlilerin de  ölümden sonra genelde dünyanın cazibesine kapılıp hemen, cinsel ilişkide bulunmakta olan bir kadının rahmine geri dönüldüğü tezlerini doğruluyor.

Reşat Bayer’in 1977 de beklenmedik ölümünden sonra Dr. Can Polat araştırmalara devam etmiş ve 48 vaka tespit etmiştir. Ondan sonrasını da 1988 den itibaren  Avusturalya Tasmanya Üniversitesi Psikoloji bölümünden Jürgen Keil devam ettirmiştir. Stevenson’un 125, Jürgen Keil’in 113,  Dr. Can Polat, Mr. Ertan Kura ve Reşat Bayer’in 63 olmak üzere Adana, Mersin ve Hatay yöresinde araştırdıkları toplam 301 vakadan bazıları bundan sonraki bölümde anlatılmaktadır.

Söyleşi

 Amerikalı gazeteci Meryle Secres’in Dr. Ian Stevenson ile yaptığı ve OMNİ dergisinde 1988 de yayımlanan söyleşi:

Soru: En yeni (1988) kitabınız olan “Geçmiş Yaşamlarını Hatırlayan Çocuklar” da, çok nadir olaylar ele alınmakta. Bu kitabın, büyük ölçüde inceleme vakalarından oluşan önceki kitaplarınızdan ne farkı var?

Stevenson: Bana öyle geliyor ki, inceleme vakalarım -olayı anlama açısından- yaygın olarak okunmadı, her nekadar  “Yirmi Reenkarnasyon Vakası” bir best-seller en iyi satılan kitap olmuştu, bilimsel arasında, yedi dile çevrilmiş, 50.000 adet satmıştı, ama bu yirmi yıl sürmüştü. Postadan anlaşılıyordu ki, okuyucular bilim adamlarından ziyade yaygın olarak halktan oluşuyordu.10 yıl önce yayımlanan “Reenkarnasyon Düşüncesinin Açıklanabilir Değeri” adlı tebliğimde bu vakalar üzerindeki çalışmaların psikoloji ve tıpla ilgili sorunları aydınlatacağını öne sürmüştüm.

Tatmin olamadım, gördüğünüz gibi, psikiyatride  insanlara yardım etmede gelişen metodlardan. Geleneksel kuramlara göre, insan kişiliği atalarından ebeveynleri aracığılıyla miras kalmış olan, doğum öncesi ve sonrası değişime neden olan çevresel etkilerin ürünüdür. Fakat, bazı vakaların genetik, çevre etkileri ya da bunların kombinasyonu ile açıklanmasının tatminkar olmadığını tesbit ettim. Erken çocukluk fobileri gibi şeylerden bahsediyorum yanlış cinsiyet sahibi olduklarına inanan çocuklar, doğuştan gelen biçim bozuklukları,  tek yumurta ikizlerinin aralarındaki farklılıklar ve hatta irrasyonel (mantık dışı) gıda seçimleri gibi konulardan, kendiliğinden gelişmiş gibi görünen esrarengiz yeteneklerden.

Soru: Bu Amerika Birleşik Devletlerinde ilk kez yayınlanan türden bir çalışma mıydı?

Stevenson: Evet Hem Amerika Birleşik Devletlerinde hem de  tüm dünyada türünün tek çalışması. Ancak Hindistan´da beraber çalıştım bilim adamları şimdi bağımsız araştırmalarına başlıyorlar.

Soru: İnsanların sizinle temas etmesini mi  bekleyersiniz  yoksa siz olayları takip mi edersiniz?

Stevenson: Bir tür ikisinin karışımı.  Elimde çok fazla veri var, bunları  alan araştırmalarıma  kendim koymak istiyorum. Daha çok yazmak istiyorum ki ben öldükten sonra yayınlanacak fazla kitabım kalmasın.

Soru: Sadece çocuklarla ilgilenme fikri size ne zaman geldi? 

Stevenson: Bu 60´ların sonunda oluştu, muhtemelen Hindistan´a gittikten sonra. Yetişkin insanlar bana yazıyorlardı ve ben sonraları vakaların çoğunun değersiz olduğunu görmeye başladım. Çoğu ebeveynlerin maruz kaldığı bilinçaltı etkilerini gerçekten kontrol edemezsiniz. Küçük bir çocuğun, özellikle küçük bir Asya köyünde yaşayanın edinmiş olabileceği bilgi miktarı hakkında emin olmak çok daha kolay. Bu vakaların ne kadar büyüleyici ve değerli olduğunu gördüm. Apaçık ki, çocukların, büyük miktarda bilgiyi özümsemek için yaşları çok küçüktü, özellikle epey uzak mesafedeki kasabalarda ölmüş insanlar hakkında. Kuzeybatı Kuzey Amerika´da ve Burma´daki birçok vakalarımızda aynı aileden ya da köyden insanlar söz konusuydu.Sorgularımızın ortaya çıkardığı olasılık şuydu, bazı yetişkinler veya yaşı daha büyük çocuklar ölmüş bir kişi hakkında konuşmuşlar ve çocuklar bu bilgiyi özümsemişlerdi. Ancak bu durum Hindistan’dan örnek verdiğim çoğu vakalarda söz konusu değildi, çoğunun aralarında yirmi beş – otuz kilometre ya da daha fazla uzaklık söz konusuydu, köyler arasında temas yoktu. Sıklıkla çocuk  hassas detaylara sahipti.

Soru: Ailelerinin geçmişleriyle ya da çocuk yetiştirmeyle herhangi bakımdan ilişkisi olmayan konularla yoğun ilgili çocuklar buldunuz. Ve çocukların fobilerinin veya bağımlılıklarının bu çocukların olduklarını iddia ettikleri insanların geçmiş yaşamlarıyla doğrudan ilişkilendirdiniz. Onların soyaçekimin açıklayamadığı kişilik bakış açılarından mı söz ediyorsunuz?

Stevenson: Bu doğru. Mesela babaları iyi müzisyen olan Bach, Mozart ve Beethoven gibi bestecilerde çevresel etkileri görmek çok kolay. Ama ya George Frederic Handel? Ailesinin müzikle farkedilebilir ilişkisi yoktu; hatta babası müsamahasızca hevesini kırmıştı. Veya hapishane reformcusu Elizabeth Fry modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale´i ele alalım. İkisi de çocukluğundan itibaren  seçilmiş çağrışımlar için kavga vermek zorunda kalmışlardı.  Halihazırdaki teorilerimizle  açıklaması güç olan sonsuz örnekler bulunabilir. Ama eğer reenkarnasyon olasılığı kabul edilirse, bu çocukların önceki deneylerin mantıki sonuçları olan kuvvetli beğeniler, beğenmeyişler ve hatta üstün zeka gösterdikleri fikriyle mutlu olunabilir. Ben,  önceki bir yaşamdan taşınmış gibi görünen yeteneklere sahip bazı çocuklar buldum.

Soru: Ya çocukluktaki  zihinsel hastalıklar?

Stevenson: Orada yine sanki ailelerine ait değilmiş gibi hareket eden çocuklarla ilgili vakalar bulacaksınız.  Ebeveynlerine ve kardeşlerine aldırmazlıkla ve hatta düşmanca  davranıyorlar. Bu olguya genelde, çocuğa özgü travmanın neden olduğu sanılır. Hatta bazı teorisyenler bunu, çocuğu doğmadan önce reddeden ebeveynlerin sonucu olarak açıklamaya çalışırlar. Araştırmacılar ilk sebep olarak ebeveynlere bakarlar.  Bazı çocukların ebeveynlerinin onları reddetme şansını bulmadan önce ebeveynlerini reddettikleri kanıtı olmasına rağmen çocuğa oransal olarak daha az dikkat yöneltilir. Bu tür davranışın önceki hayattaki mutsuz deneylerden kaynaklanabileceğini ileri sürüyorum.

Soru: İnsanın kendi çocuğu için ne önerirsiniz? Konuyu gündeme getirme yöntemleri var mı?

Stevenson: Bir çocuğun önceki bir yaşamını anımsayıp anımsamadığını ona sormanın zararını görmüyorum. Ben özellikle çocukta büyük bir doğum işareti veya doğuştan gelen kusuru  olup olmadığıyla ilgileniyorum. Anlattığım bir çocuk vakasında, çocuğun ve büyükbabasının vücutlarında aynı yerde, iki aynı boyalı benleri vardı. Böyle  durumlarda genetik nedenler akla gelir. Ama neden benlere sahip olan on yaşındaki torun  büyükbabasının yaşamını hatırladığını iddia eder?  Ya da doğum kusurlarını ele alalım: Şekil bozukluğu olan kollarla ya da al, ayak parmaksız veya elsiz doğmuş çocuklar katledildiğini ve katilinin cinayet sırasında o parmaklarını ya da ellerini doğradığını hatırlıdığını iddia etmiştir. Böyle durumlarda çocuktan doğum kusurunun nedenini anlatması istenebilir.  Ama çocuklar konuşmak istemiyorsa onları zorlamak taraftarı değilim.

Soru: Çocukların aileleri siz gelmeden önce çoğu kez işi berbat ederler mi?

Stevenson: Ben çoğu zaman, süjenin   bahsettiği aile ile olaylar olduktan sonra yeni ailesi birbirleriyle tanıştıktan sonra sahneye katılıyordum. Bazen önemli ölçüde konu dışı bilgileri ayıklamak zorunda kalıyorduk. Her zaman çocuğun anlattıklarını kayda geçirmeyi tercih ederim ancak bazan erkek veya kız çocuğu konuşmayacak derecede utangaç oluyorlardı ve bu durumda ebeveynlerinin onların anlattıkları ile ilgili beyanları ile yetinmek zorunda kalıyordum.  Meslekdaşlarım ve ben çocukların öteki aileleyle beraber olmadan önce söyledikleriyle, sonradan söylediklerini ayırmaya çalışıyorduk. Elbette ki, ikincisi daha az değere sahip oluyordu.

 Önceki yaşamını hatırlayacak bir cocuğun önünde  bunu anlatmak için üç yıl olduğunu kesin olarak vurgulayamam. İki ya da üç yaşından önce bu kabiliyete sahip olmuyor.  civarında oluyor ve çocuk konuşup anlatıyor. Beş yaşından sonra yaşamında başka çok şeyler oluyor ve unutmaya başlıyor.

Soru: Çocuklar hangi sıklıkta geçmiş yaşamların hatırladıklarına sahip olduklarını iddia ediyorlar?

Stevenson: Vakaların oluşumun henüz bilmiyoruz. Bizim bildiklerimiz sadece, bize gelenler. Kuzey Hindistan´da bir kasabada yapılan bir araştırmada her 500 kişinin birinde olaya rasltlanmıştır.  Bu da belli ki vakaların çoğunda mevcut ailenin ötesine taşınmadığının göstergesi. Reenkarnasyon kabul edildiği birçok kültürde bile  aileler bazan bu tür hatırlamaların zararlı olduğunu düşünüyorlar .Sıkça çocuğun anlattıklarından dolayı üzgün oluyorlar. ve bu yüzden çocukların anlattıkları yok olup gidiyor. Aileler, bırakın katili, katledilmiş ve reenkarne olmuş bir çocuğa bile ailelerinde sahip olmalarından hoşlanmıyorlar.

Soru: Birinin önceki hayatı hatırlamasını yatkınlaştıran ne olur?

Stevenson: Bizim vakalarda şiddete maruz ölümler bir faktör. Altı ayrı kültürde, yedi yüzden fazla olayda  % 61´i şiddete maruz ölümü hatırlıyorlar. Ancak bunlar, gerçekten tipik örnekler midir? Kazalar, cinayetler ve intiharlarla ilgili olanlar çocuğun sakin bir hayatında karşılaştıklarından daha fazla dikkat cezbecidir. Çocuklar genelde, önceki yaşamlarının ancak son yıllarını anımsıyorlar. Çocuklarımızın hemen hemen  % 75´i nasıl öldüklerini hatırlıyor gibi görünüyorlar. Eğer ölüm şiddete maruz kalarak olduysa, canlı detaylarla hatırlıyorlar.

Soru: Erkek çocukların kızlardan daha sıkça hatırladıklarını belirtmiştiniz.

Stevenson: Evet, ama kızlara göre oğlan çocuklar daha fazla bize getirilmiştir. Bir kızın kötü bir olaya maruz kalmış olması evlenilebilir olmamasına neden olabilir, bu yüzden de arka planda tutulabilir. Dünya çapında 1095  olayın % 62´si erkek çocuklardı. Bunu açıklayamam ama erkekler şiddete maruz ölümlerle daha çok karşılaşıyorlar.

Soru: Neden Batılıların çoğu reenkarnasyon düşüncesiyle alay ediyor?

Stevenson: Tek bir açıklama bulmak güç. Nice Konsilinin MS 553´de bu tür inançları yasaklayana kadar bazı güney Avrupalı Hıristiyanlar reenkarnasyona inanıyorlardı.    Düşünür Plato, “Cumhuriyet” adlı yapıtında, gelecekteki yaşamlarını seçerek yeniden doğacak ruhları tanımlıyordu. Schopenhauer daha ciddi olarak ele aldı ve Voltaire´in birinciden başka  ikinci kez doğmanın sürpriz olmayacağı hakkındaki gözlemleri gayet iyi bilinmektedir. Hala günümüzde bilim adamlarının çoğu ölümden sonra yaşama inanmıyor. Sanıyorum ki, Darwin´in fikirleri ruhun bir tür tahtından indirilmesinde katkıda bulundu. Reenkarnasyon düşüncesi, Hindu ve Budist inançlarında hayvan olarak yeniden dünyaya gelineceği inancıyla – kanımca hatalı olarak-  çok fazla özdeşleştirildiğinden dolayı özellikle tatsız olarak kabul görmüş olabilir.

Soru: Gelgite karşı yüzmeye mi benziyor?

Stevenson: Zindelik veriyor…(gülmeler)

Soru: Çalışmalarınıza karşı yönlendirilen eleştiriler en çok hangileri?

Stevenson: Bu durum daha çok zaten reenkarnasyona inanmış insanların olduğu yerlerde oluyor.  Eğer bir çocuk, önceki yaşamından söz ediyor gibi görünüyorsa, ebeveynlerinin cesaretlendirdiği veya çocuğu ölmüş bir kişi hakkında farkında olmadan beslediği savunulur. Ben buna vakalara sosyo-psikolojik müdahale diyorum. Bütün çabalarıma rağmen vakanın süjesinin bildiği herşeyi normal kanallardan öğrendiği olasılığını elimine edemediğim söylenir. Bir çocuk daha önceki hayatında belirli bir kişi olduğuna inandığında, tartışma devam eder, doğal olarak diğer öğeler takip eder.  Önceki yaşamınızda, bir bıçak yarasıyla öldürüldüğünüze inanıyorsanız, bu sizde bir fobi yaratmış olabilir, mesela bıçak fobisi.

Bu az sayıda vakalar için; özellikle aynı ailede ya da köyde olma durumunda, geçerli bir argüman iken ebeveynlerinin hiç birzaman haberdar olmadığı, karşılaşmadığı arada uzun mesafe olan vakalarda geçerli değildir.  Çocuğun ölmüş olan hakkında öğrenmiş olabilecekleriyle ilgili olarak hala benim birşeyleri gözden kaçırmış olabileceğim şeklinde eleştiriliyorum.

Soru: Neden vakaların tümü Asya´da? Eleştirmenler batıda bir şey bulamadılar mı?

Stevenson: Ah Tamamıyla. Çocuğun psikologlar, psikiyatristler, çocuk hastalıkları uzmanlarır, aile doktorları, ebeveynler tarafından dinlenmesi ve reenkarnasyon bakış açısıyla gözlemlenmesi halinde değerli keşiflerde bulunabileceklerine kaniyim.  Çocuklar çoğu kez geçmiş yaşamlarını oyunlarında ve bazan yaptıkları resimlerde ifade ediyorlar.

Soru: Bilim adamları genellikle reenkarnasyonu bir tür hüsnükuruntu diyerek gözardı ederler. Yine de William James ölümden sonra hayata inanma arzumuzun onun olasılığını otomatik olarak reddetmediğine işaret eder. İnanmak istemiyoruz, değil mi?

Stevenson: Hayır, gerçekten inanmak istemiyoruz.   concerning Bu Hindular ve Budistleri ilgilendiren bir anlaşmazlık. Ona inanırlar ama özellikle inanmak istemezler.   Hindular hayata, mükemmelliğe erişip kurtulabileceğimiz duruma kadar mücadeleye mahkum olduğumuz bir sabit doğumlar devri açısından bakarlar. Ölüm korkusu hemen hemen evrenseldir; ve ikibin kadar yıl kadar önce bir Hint sagesi olan Patanjali, demiştir ki, yargılanmak ve herhalde aranır çıkmak için hayatımızın ölüm sonrasında gözden geçirileceği korkumuzdandır. 

Soru: Yeni kitabınızda, reenkarnasyon düşüncesiyle ilgili bazı yanlış yorumlara yer verilmiş. En yaygın olanı nedir?

Stevenson: Reenkarnasyon fikri  Hinduların Karma dedikleri şeyi içermelidir, özellikle de cezalandırıcı Karmayı.

Soru: Cezalandırıcı  karma kavramı bu yaşamınızda yaptığınız kötü bir şeyin, gelecek yaşamınızda aynı miktarda kötülükle karşılaşılarak ödenmesi mi?

Stevenson: Onun gibi birşey. Daha belirgin olabilir, öyle ki birinin gözünü söndürürseniz, siz de kör olacaksınız. Cezalandırıcı karma kavramının hiçbir kanıtı yok. Öte yandan, herbirinde  ilerleme olan birbirini takip eden hayatlar Lübnan´da birlikte çok çalıştığım Dürzi tarikarının belirgin görüşüdür. Allah´ın bizi farklı yaşamlara gönderdiğine inanırlar,belki  bir balıkçı, sonra bir banker, sonra belki de bir korsan. Fakat herbir yaşamda elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız – Bankerse kişi tam anlamıyla dürüst – ve zengin olmalı. İster korsan ister köylü yargı gününde bunlar toplanacak. Ama bir yaşamın müteakip olanı ile hiçbir ilgisi yok. Bir hayatınızda davranışlarınız kaba olabilir ve ondan sonrakinde zarif bir çevrede yeniden doğabilirsiniz.

Soru: Yeni kitabınızda kanıtlarınızla kolayca ikna olabilecek  insanlar çok kolay kandırılıyorlar ve hemen inanıyorlar fakat sizin durumunuzda ve düşüncelerinizde görülüyor ki reenkarnasyon asla kanıtlanamayacak, öyle mi?

Stevenson: Kanıtlara inandıkları için kimseyi azarladığımı zannetmiyorum. Dediğim şey şu, o kitaba özgü içerikler esasına inanmalıdırlar zira ayrıntılı vaka açıklamaları diğer kitaplarımdadır. Ben diyorum ki, reenkarnasyon kabul edilebilir ve inançları asla zorlamaz. özellikle dediğim reenkarnasyon düşüncesi inanca götürür ama zorlamadan. Şimdiye kadar araştırdığım tüm vakalarda eksiklikler var. Birlikte mütalaa edildiğinde bile ispat gibi bir şey sunmuyor. Ancak zaman içinde kanıt bünyede toplandıkça gittikçe daha çok insan ilgisini görecektir.

Ben pek misyoner gibi değilim. Bunun çoğu Hindistan´a yaptığım ilk seyahatte benden çıktı. Oraya ilk gittiğimde bende belli bir coşkunluk vardı. Çandrigarh’da Ramakrisnha Swami ile görüştüğümde, bana ne yaptığımı sordu; belirgin bir hevesle cevap verdim  Uzun bir sessizlikten sonra sonunda dedi ki; “Biz, reenkarnasyonun gerçek olduğunu biliyoruz fakat bu farkettirmiyor, burası Hindistan, dolandırıcılar ve kötüler sizin Batıda olduğu miktarda bizde de var.” Sohbetin sonu.

Soru: Hipnoz altında denilerek elde edilmiş geçmiş yaşamların gerçekliği hakkında bir sürü iddialar var. Bunların neden muhtemelen sahtekarlık olabileceğine işaret etmişsiniz.

Stevenson: Deneylerime göre, hipnozla ortaya çıkarıldığı olarak gösterilen önceki kişilikler tamamen hayal ürünüdür  ve uyutulanın hipnozcunun telkinleri altında kalmaya eğiliminden kaynaklanmaktadır. Hipnoz altında hepimizin telkine açık olduğumuz sır değildir. Bu tür bir araştırma gerçekten tehlikeli olabilir. Bazı insanlar öyle olduğu varsayılan anılarından dehşetli şekilde korkmuşlardır ve diğer vakalarda uyandırılmış önceki kişilik çok geri zamanlara gitmeyi reddetmiştir.

Soru: Yine de onun lehine tartışılabilecek bazı vakalar var. Bridey Murphy kanıtından ikna olmuş gibisiniz. . [1952 de Colorado’lu bir ev kadını, hipnoz altında önceki hayatında  1806 yılında yaşayan Bridey Murphy adında İrlan’dalı bir kız olduğunu iddia etmişti]

Stevenson: Evet, birkaç örnekten biri olduğunu düşünüyorum.  Ksenoglosi (xenoglossy) denilen, öğrenmiş olabilecekleri mümkün olmayan bir dili konuşan çocuk ve yetişkin vakalarını tartışmıştık. Ender olsa da böyle şeyler oluyor. Bunlardan yayımladığım biri kocası tarafından hipnotize edildikten sonra Almanca konuşmaya başlayıp – çok iyi olmasa da yine de Almanca – ondokuzuncu yüzyıl sonunda Almanya’da yaşayan yeniyetme bir kızın hayatını anlatan bir Metodist papaz karısına aitti.  Yani, hipnoz hiçbir zaman yararlı bir enstrümandır olmamıştır demiyorum, ama sıkça yapılan ticari istismar ve yanıltıcı iddialara canım sıkılıyor.  Hipnoz altında ortaya çıkanların büyük bölümü saf hayal ürünüdür. Bu “önceki hayatlardan” bazılarının izleri tarihi romanlara kadar gitmekte.

Bir başka İngiliz vakası da bir Cambridge okutmanı tarafından incelenen yüzyılın başında geçmekte.  Ondördüncü yüzyılda II. Richard’ın sarayında Blanche Poynings’in hayatını yaşadığını anlatıyor görünen bir genç kadın. İlgili insanlar hakkında, tam isimleriyle ve ne çeşit hayat yaşadıkları dahil olmak üzere, bir çok ayrıntılar vermişti. Araştırmacılar irdelemeyi sürdürdüler, ve bir kısa bir süre sonra, bilgilerin kaynakları hakkında ona soru sormaya başladılar.  Kız, transa benzer haldeyken ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yayımlanmış, II. Richard sarayındaki bir kontes hakkında klasik Viktorya devri Kontes Maud adlı bir kitap ortaya çıktı. Süje biraz değiştirmişti ama esas olarak herşey kitaptaki gibiydi ve teyzesinin kitabın bir nüshasına sahip olduğu anlaşıldı. Onu okuduğunu hatırlamadı ancak sayfaları çevirdiğini hatırladı. Böylece bu tür vakalar oldu.

Soru: Bilinçli aldatmacaya ait kanıtlar buldunuz mu?

Stevenson: Birkaç tane oldu. Aldatma ve kendiliğinden kanma ile ilgili yedi vaka üzerine hazırlanmış yeni bir bildiride ben ve meslekdaşlarım kanıtların güçlülüğüne kendini inandırmış kandırıcıları veya bilgi verenleri tanımlamıştık.  Bilmeden yanıltılmış olabileceğim başka vakalar da olabilir ama fazla sıklıkta olduğunu sanmıyorum. Asya´nın ve Afrika´nın ortalama köylüleri bir hileyi tasarlayacak zamana sahip değiller. Onlar sadece görüşmeye harcadığımız zamanımızı çalıyorlar. Ortada bir para veya çıkar sağlayabilecek bir ün yok. Başarılı bir hile pek çok tanık ve kusursuzca hazırlanmış bir çocuğun işbirliği gerektirir. Bizim için ciddi bir problem değildir büyük ölçüde kendini kandırma olabilirse de. Örneğin Türkiye´de bana iki Alevi çocuk gösterilmişti, Başkan Kennedy’nin reenkarnasyonları  olduğu iddialarındaydılar: Bu tür vakalar enderdir ve bunun gerçek olmadığını farketmek göreceli olarak kolaydır.

Kriptoamnezi veya kaynak amnezi (bellek yitimi) de bir başka konu. Bir çocuk normalde bir bilgi edinebilir ve sonra onu unutabilir. Her vakada göz önüne aldığım bir olasılıktır, ancak arada uzun  mesafe olan çoğu durumlar için doyurucu bir açıklama değildir, zira inanılır ölçüde olan önceki hayat anı kümesini bir araya getirmek için çok fazla bilgi gerekmektedir.  Bazen de paramnezi – anıların karışması olabilir.  En hafif kanıtın bile üzerine atlamakta tereddüt etmeyecek derecede ölmüş bir insanın yerine dünyaya gelmiş bir çocuğun izini arama konusunda Dürziler genelde öylesine güçlü isteklere sahiplerdir. Bunu farkında olmadan istek yerine getirme olarak nitelendirebilirsiniz.

Soru: Reenkarnasyonu daha büyük amacı olan bir bakış açısı olarak mı görüyorsunuz?

Stevenson: Eh, evet öyle görüyorum. Benim Tanrı düşüncemde O, gelişmektedir. Ben, gözetleyen bir Tanrı´ya inanmıyorum, Yaratıcı, saati yapıp, sonra üzerine bir tık atmış olamaz. Ben, gelişen ve deneyleyen bir “Kendi kendine yapıcı Tanrı” ya inanıyorum ki biz onun bir parçasıyız… Bedenler giyilip atılır, ruhların ise dinlenmek ve düşünmek için dönemlere ihtiyaçları vardır. Sonradan yeni bir bedenle yeniden başlanabilir.

Soru: Zihni ya da ruhu gerçekte beyin aktivitesinin bir bölümü olarak adlandırdığımıza inanan biyoloji bilim adamlarına katılmıyor musunuz?

Stevenson: Kaza, cerrahi ameliyat, yüksek ateş ya da bir ya da iki kadeh viskinin akli faaliyetlerimiz üzerindeki etkilerini hesaba kattığımızda zihnimiz değil beynimizin destek alıyor göründüğü varsayımı. Bazı nöroloji bilim adamları beyin sürecinin nasıl zihinsel olanın sebebi olduğunu daha yeni göstermeye başladıklarını kabul ediyorlar. Ancak kendilerinin ya da kendilerinden sonrakilerin bunu tamamen çözeceklerini bildiklerini iddia ediyorlar. Bunun başka açıklaması olamayacağından eminler, bu yüzden başka bir şey mütalaa etmiyorlar. Ancak nöroloji bilim adamlarından aldığımız bütün bilgileri takip etmek durumunda değiliz. Son zamanlarda, az sayıda psikologlar ve filozoflar, acaba zihin beyin fonksiyonları açısından tam olarak  açıklanabilecek mi diye sormaya başlamışlardır.

Soru: Oğlan dünya hayatı yaşadıklarını hatırlayan kızlar, oğlanlardan daha fazla demiştiniz.

Stevenson: Doğru. Bunun ortalaması ikiye bir. Yüz cinsiyet değişikliği vakalarından [cocuğun önceki hayatına göre farklı bir cinsiyette olduğunu hatırladığı durumlar] altmış altısında dişiler daha önceki hayatlarında oğlan olduklarını hatırlamışlardı. Bunu bazı Burma vakaları ile karşılaştırdı.  Burma’da kız olarak bir zamanlar erkek olduğunu söylemek bunun tersine göre kültürel açıdan daha kabul edilebilir olabilir.  Oğlanla acımasızca dalga geçilebilir. Onları yorumlamaktan ziyade istatistik ile cevap bulmak daha kolaydır. Birinin cinsiyet değtirmiş olmasının kabul edilemez olduğu bir kültürde  belki de bu tür vakalar, vuku bulsalar dahi,  hiçbir zaman rapor edilmemektedir.

Soru: Ruhun cinsiyet değişimleri, homoseksüellik sorusuna ve cinsiyetin karışmasına yeni bir bakış açısı olabilir değil mi?

Stevenson: Evet. Bütün duygusal bozuklukların insanın ebeveynlerinin beceriksizliklerine yüklemek modayken, cinsiyet vakaları – kişilik karışıklığı ebeveynlerin üzerine yıkılmıştı.  Klinefelter sendromu (erkeğin fazladan bir X ya da dişi kromozomu ile doğması şeklinde genetik bir durum) gibi biyolojil bir açıklama bazı vakaları açıklayavbilir ama hepsini değil. Batılı psikiyatristler ve psikologların bu konuda yeterli  açıklamalara sahip değillerken, öte yandan Güneydoğu ve Asya kültürlerinde cinsiyet-kimlik karışıklığı reenkarnasyon sonucu olarak mütalaa edilir ve sakinlikle kabul edilir. Reenkarnasyon en azından bazılarının olası bir açıklaması olarak mütalaa edilmelidir.

Soru: Hamlet’i intihar etmekten ne engelledi, ölümün herşeyin sonu olmadığı kuşkusu mu. İntihar etmiş çocuk vakasına rastladınız  mı?

Stevenson: Bu oldukça ender. Elbette ki onları aramadık.  İntiharla sone ermiş önceki hayatı hatırlayan çocuklar bazan hala intihar alışkanlığına sahip oluyorlar. Birşeyler yanlış giderse intihar edecekleri tehdidinde bulunuyorlar. Bunları gördük. Önceki hayatta intihar cezası korkusuna bulaşmış yirmi üç vakaya rastladık; ve çoğu intihar enstrümanı ile ilgili fobilere sahipti – yani, bazı durumlarda silahla, diğerlerinde zehirle.  Bir tanesi intihar anılarının onu kendini öldürmekten caydırdığını söyledi. Hiç birşeyin üstesinden gelinemeyeceği ya da çözümlenemeyeceği  ile kişinin kendi dertleri ile karşılaşabileceği düşüncesi, benim görüşüme göre, bu caydırıcılıkta çok etkili olmaktadır.

Soru: Carl Jung Anılar, Rüyalar ve Yansımalarda oğlanken onsekizinci yüzyılda çok yaşlı bir adam olduğunu çok detaylı olarak hatırladığını yazmış.

Stevenson: İncelediğimiz çocuklar, çoğu kez sanki yetişkin bir vücut iken uyarılmadan bebek vücuduna transfer olmuş gibi hareket etmişlerdir. Türk çocuklarından biri konuşmaya başladığında hemen hemen ilk söylediği şey “Benim burada ne işim var? Ben limandaydım” olmuş. Daha sonra bir geminin anbarında uyuyakalmış bir rıhtım işçisinin hayatını ayrıntılarıyla anlatmıştır. Ağır bir yağ  varili üzerine düşmüş ve onu anında öldürmüş. Bu gibi vakalar bana briç oynarken kalp krizi geçiren bir kadını hatırlatıyor. Bir kaç gün sonra ortaya çıktığında ilk söyledikleri “Koz neydi” olmuştu.

Soru: Kronolojik tutarsızlıkları olan yeni çalışmalarınıza kısaca değinmiştiniz. Önceki hayatı tamamlanmadan yeni bir çocuk olarak tekrar doğan kişiliklerden mi bahsediyorsunuz?

Stevenson: Bunlardan birkaç tane var. Yirmi Vaka’da Jasbir vakası var, o da farklı bir tutarsızlık. Beyanına göre çiçek hastalığından öldüğünde iki buçuk yaşlarındaymış. Geri döndüğünde tamamen farklı biri olduğunu iddia etmiş, daha yeni ölüp onun vücuduna giren bir adam. Jasbir olan yeni kişiliğinde bir mahatma ya da sage ile karşılaştığında bu vücudu devralmasını söylemiş. 

Ayrıca Tayland’da da, hatırladığı kişilik olan Nai Leng ölmeden önce doğduğunu iddia eden Chaokhun Rajsuthajarn adında bir keşişin olayı vardı. Bu vakalar Budist ülkelerde son derecede enderdir; Budistler onları kuşkulu ve hatta düzmece olarak nitelendirirler, zira onlar Budistlerin yeniden doğuş kavramıyla uyum sağlamazlar. Bu vakayı daha fazla dikkatle araştırdım fakat tutarsızlığa bir açıklama bulamadım.

Soru: Neden Amerikalı çocuklar Asyalı çocuklardan daha az somut ve doğrulanabilir hatıralara sahipler?

Stevenson: Elimde spekülasyon ve varsayımlar var. Birincisi Amerikalılar göçedir. Bütün Amerikalıların beşte biri her yıl bir siteden ötekine ve dörtte biri  de  site içerisinde taşınarak komşularını ve çevrelerini değiştirirler. Bazı Asyalı çocukların hatıraları ufak çevresel farklılıkları farketmeleriyle uyarılmıştır. Fark büyükse söz konusu uyarı eksik olabilir.  Soruyu tersten ele alırsak, neden belirli Asya kültürlerinde o kadar vaka var? Göz önüne alınması gereken ilk şey, bu kültürlerin ölülerini bizden fazla hatırladıkları ve onları hala hayatın içerisinde daha aktif olarak bulundukları şeklinde görmeleri; aynı zamanda kuvvetli aile bağları var. Onlara göre rastgele kader diye bir şey yok. Herşey bir nedenle olur ve bu neden kişinin onu iyi ya da kötü şeklinde arzu etmesi ile ilgilidir.  Onlar aynı zamanda, telepatiye, paranormal ve haberci rüyalara bizim Batıya inandığımızdan çok daha fazlainanırlar. Bizim gibi gözleri saatde değildirler; yaşamlarına yansıtacak zamanları vardır. Bütün bu faktörler bu soru ile ilgili olabilir ve belki onları geçmiş hayatları ile daha yakın temasta tutabilir.

Soru: Asyalı çocukları araştırdığınızda geçmiş hayatı tamamlanmamış kişilerle karşılaştığınız oldu mu?

Stevenson: Doğrudur. Şiddete maruz kalıp ölmüş olanlardan ziyade doğal şekilde ölmüş kimseleri araştırırken çeşitli vücut gruplarını ayırt edebiliriz. İlk gruba, kendileri ya da başka herhangi birilerinin düşünceye adapte olma şansı  bulmadan bir an iyiyken akabinde ölenleri dahil edebiliriz. İkinci kategoride doğal sebebi ne olursa olsun oniki – mesela  bebek ya da genç çocukları bırakıp gidenler mesela yaşından önce ölmüş olanlar yer alabilir; üçüncüde işini yarım bırakıp ölmüş olanlar vardır. Pek genç olmayan ancak öldüğünde yoğunlaştığı bir projeyi ortada bırakmış insanları da dahil etmek gerekir. Bu insanlardan herhangi biri, belki de tamamlamış oldukları ömürden daha uzununu hak etmiş olmaları gerektiğini hissediyorlardı.

Soru: Bir kişiliğin ölümü ile kişiliğin yeni bir çocukta yeniden doğumu arasında ortalama boşluk onbeş ay mıdır ?

Stevenson: Evet, ama bizim rakam daha çok Asya vakalarından gelmektedir, zira yüz kadar Batılı vakanın sadece on beş ila yirmi kadarı doğrulanmıştır, daha doğrusu bizim ifademizle “çözümlenmiştir”.  “Önceki hayatlarını hatırladıklarını iddia eden Amerikalı Çocuklar” adlı bildirimde yetmiş dokuz vakayı inceledim.  Bunlar hiçbir şekilde, örneğin,  Hint vakaları gibi  detay zengini değildi.  Mesela Amerikalı çocuklar birkaç isim verdiler ve biz sadece 16 vakada bunları ölmüş kişilerle eşleştirebildik; ve şahıs hemen hemen her zaman aileden biri çıktı, böylece vaka bizim açımızdan önem taşımaktan çıktı. Bir tek çocuk bile önceki hayatında ünlü olduğunu iddia etmedi. Çoğunluk, tıpkı Asyalı çocuklar gibi,  normal, farklı olmayan insanlar olarak görünüyordu.

Soru: Öyle olsa bile, her birimiz için aralık onbeş ay ise, bu üstüste yeniden yaşanılan hayatları göstermez mi?

Stevenson: Eh, hatırlayan bu çocuk vakaları istisnai olabilir. Bunlar yeniden doğdukları için değil, hatırladıkları için vaka haline gelmiş olabilirler. Ne kadar sayıda diğerleri hatırlamadan yeniden doğmuş olabilir? Onbeş aylık ortalama belki de sadece Hindistan’da cinayete kurban gitmişler için doğrudur.

Soru: Sizin Amerika vakalarından birinde önceki hayatında kafa derisinin yüzüldüğünü hatırlayan biri vardı, ki bu çok büyük bir aralık anlamına gelebilir.

Stevenson: Evet, o vakada onsekizinci yüzyılda kadar giden bir aralık. Analizlerimiz yaşamlar arasındaki daha uzun aralıkların daha az anı demek olduğunu göstermemiştir. Anıların, bizlerde olabildiği gibi, dünyada ya da  fiziki bedene sahip olmayan zihinlerde sönümleyebileceği olasılığına hazır olmak zorundayız. Böylece aralığın yirmibeş yıldan fazla olduğu vakaları doğrulayabileciğimizi ender olaka beklemeliyiz. Birçok insan için ölüm ve yeniden doğuş arasındaki aralığın bizim şimdiye kadar araştırdığımız vakalardan çok daha uzun olması olasıdır.  Sadece eldeki ikibin vakayla, insan ırkının başlangıcından itibaren iz bırakmadan kaybolan milyarlarca insanoğlu hakkında tahminlerde bulunmaya çok zor cesaret edebilirim.

Soru: Bazı çocukların belirli ailelerde ortaya çıkma nedenleri ile ilgili düşünceniz nedir?

Stevenson: Müslümansalar, Allah´ın onu böyle yaptığını söyleyeceklerdir. Hindu veya Budist ise bunu karmaya bağlayacaklardır. Amaç birlikte yaşamak ve öğrenmek olabilir. Mesela moral açıdan gelişmek isteyen biri, elinden gelebiliyorsa bir azizin ailesinde dünyaya gelmeye çalışmalıdır.  Bir Mafya katili açısından öyle sanıyorum ki, en büyük ceza yine, hayata sınırlı bakış açısı olan bir Mafya ailesinde yeniden doğmak olurdu.  Beni tutkuyla ilgilendiren başkaları varken neden birisi tek bir ailede dünyaya gelmiş gibi görünüyor? Bu gelecek yüzyılın sorusu.

Soru: Sizin çocuğunuz var mı?

Stevenson: Maalesef yok.

Soru: Geçmiş yaşamı hatırlamak çoğu kez dezavantaj olmuyor mu?

Stevenson: Sanırım. Bu çocuklar bölünmüş kişiliklerle karmaşık hale geliyor. Birçok vakada çocuklar, onların gerçek ebeveynleri olmadıkları söyleyerek anne ve babalarını reddettiler ve çoğu kez, öyle nitelendirdikleri gerçek evlerinin yoluna yöneliyorlar. Diğer vakalarda  önceki kocalar, karılar, çocuklarla yeniden birleşmekte ısrar ediyorlar. Hintli bir çocuk, eski metresi olduğuna inandığı bir kadına tutkuyla bağlanmış, geri almaya çalışıyordu, kendisini de onu da gerçekten zor duruma sokmuştu.

Soru: Bir kimse nerede ve nasıl yeniden doğmak isteyeceğini tasavvur edebilir mi?

Stevenson: Bundan daha de önemli soru şudur. Beni kim bebeği olarak ister?

Soru: Size nerede ve kim olarak yeniden doğmak istediğinizi sorabilir miyim?

Stevenson: Hayır. Kanımca bu çok kişisel bir soru.

Soru: Sürmüş olabileceğiniz önceki hayatlarınızı bir şekilde merak etmiş olmalısınız, zira sekiz duyarlı olan kişilere ya da medyumlara danıştınız.

Stevenson: Danışma biraz fazla kuvvetli bir kelime. Bazıları bana bu “okumaları” kendiliğinden verdiler.  Bir tür yol boyunca olup bitmiş gibi. Bir Hint swamisini ziyaret ediyorken, ondan istemedim, ağzından birşey kaçırıverdi.  Ne olduğunu hatırlamıyorum. Galiba Hindistan’daki önceki bir hayat hakkında birşeyler söyledi.  Farklı hayatları topluyorlar diyebilirsiniz; aynı zamanda bende farklı yerlerde  olanlar. Aynı dönemde iki onsekizinci yüzyıl hayatlarından konuşuldu ve bunlar bütünüyle farklıydı. Hepsi de tamamen doğrulanamaz şekildeydi.  Bunun için para harcayan insanlar var ve herkesin zamanı gülünç bir şekilde boşa gidiyor.

Soru: Önceki hayata ait anıları olmayanlara ne tavsiye ederdiniz?

Stevenson: Bazıları der ki, önceki hayatın ayrıntılarını hatırlamadan ve hatalarından ders çıkarmadan yeniden doğmanın bir faydası yoktur. Onların unuttuğu şey, unutmanın halihazırdaki yaşamın başarısı için elzem olduğudur.  Her sefer yürürken tökezleyip düştüğümüzü hatırlarsak yine düşeriz. Önceki hayatlarını hatırlayan çocukları, sanki özel hikmet sahipleriymiş gibi görerek, onları kıskanan insanlar da bilirim.  Aslında, onlara neredeyse kusur sayılabilecek bir anormallik çekenler olarak bakmak daha anlamlı olur. Sahip oldukları anılar çoğu kez nimetten çok  handikap sayılır; ve hemen hemen hepsi büyüdükçe ve geçmiş hayatlarını unuttukça gittikçe daha mutlu oluyorlar.

Soru: Çalışmalarınız  yaşam ve ölüme karşı tavrınızı etkiledi mi?

Stevenson: Sanırım. Ölüm korkusundan kurtulduğumu iddia etmiyorum ama başkalarına göre biraz daha azaldı. Bu çocuklar, bazan yetişkinlere fazladan güven verebiliyorlar. Eşini yitiren teselli edilemez durumda olan bir kadına mesela “Ağlamamalısınız, ölüm bir son değil, bana bakın; öldüm ve yine buradayım” diyecek durumda iki ya da üç çocuk olayı gördük.

Evet, Stevenson´un sözleri böyle; reenkarnasyon konusunda en önemli batılı bilim adamı olan Prof. Ian Stevenson görüldüğü gibi reenkarnasyona inanıyor ama bir fanatik değil ve kanıtlama çabasına da girmiyor. Olayları ortaya koyarken çok dikkatli, sadece ama o da arada bir böyle olmalı, diyor. Eğer reenkarnasyon, Stevenson´un dediği gibi Tanrısal bir amaç taşıyorsa, bizim böylesine bir sistemi ve düşünceyi anlayabilmemiz gerçekten mümkün olamayacaktır. Yok eğer, böyle birşey yoksa ve olanlar psikolojik nedenlerden kaynalanıyorsa iyiliğin, kötülüğün, günahın, sevabın tek bir yaşam hakkında pek önemi kalmayacaktır. Son anda aklı bir olay geliyor; kadın reenkarnasyona inanıyordu ve çılgınca sevdiği kocasını kaybetti; arkadaşları eşinin ölmediğini biliyorsun, diye teselli edince başını salladı ve “Biliyorum ama o artık, o olmayacak ve beni sevmeyecek ve ben de onu sevmeyeceğim. İşte buna dayanamıyorum.” Bunun da bir cevabı olmalı, değil mi?

NOT:  Söyleşinin çevirisi bütünüyle tarafımdan yapılmıştır. İnternette yer alan muhtemelen bilgisayar programı ile yapılmış neredeyse tamamen yanlış ve yarısından fazlası eksik çeviri ile hiçbir ilgisi yoktur.

12. BÖLÜM – ÖRNEKLERLE NUSAYRİLERDE REENKARNASYON

Nusayriler Türkiye’de yoğun olarak Hatay, İskenderun, Adana ve Mersin civarında yaşarlar. Nüfuslarının yaklaşık olarak 1 milyon olduğu iddia edilir.

İslam Tarihinde Nusayriler Hicret’ten üç yüz yıl sonra, 10. yüzyılda Irak’ta ortaya çıkmışlardır. Nusayriliğin kurucusunun İbn Nusayr (Muhammed bin Nusayr) olduğu kabul edilir. Kur’an dışında ikincil kutsal kitapları, Kitab-ül Mecmu’dur.

Yabancı yayınlarda Suriye bölgesinde Sünni ve Şii olmayan Müslümanlar “Alevi” (Alawi) olarak tanımlanıyor.  Fransızlar Suriye’yi işgal ettiğinde, bu grup kendilerini “Alevi, Suriye Alevisi, Arap Alevisi” gibi adlarda tescil ettirmişler, hatta yaşadıkları bölge Fransa tarafından resmen “Alevi vilayeti” olarak adlandırılmış. Türkiye’de yaşayan, ana dilleri Arapça olan Nusayrilere İskenderun’da geçen çocukluğumda yerli halk Arap Alevi ve/veya Arap Uşağı (Arap Çocuğu anlamında) derdi.  Yıllar sonra Türkmen kökenli Anadolu Alevilerini tanıyınca gördüm ki benim bildiğim Arap Alevilerin Anadolu Alevileri ile ilgileri ve benzerlikleri yok. Dedeleri, Cem Evleri olmadığı gibi Muharrem orucu, müzik, semah, saz çalma ve buna benzer ritüelleri de yoktur. Buna karşılık şıhları, tekkeleri vardır, toplu ayinleri ve kutsal günleri bulunmaktadır. En büyük bayramları Hz. Muhammed’in veda hutbesinde Hz. Ali’yi vasi tayin ettiği gün olarak inandıkları Gadir(i) Hum olup Kurban bayramının 1 hafta sonrasıdır. Mezhep olmadıklarını ve İslam’ın kendileri olduğunu iddia ederler.

Nusayrileri önemli bir özelliği de reenkarnasyona inanmalarıdır. Anadolu’nun diğer bölgelerinin aksine Nusayriler çocuklarının konuşmaya başladıktan sonra anlattıkları hikayelere kulak verirler, inanırlar, çocuğun konuşmasına izin verirler. Aralarında çok sayıda, oldukça şaşırtıcı reankarnasyon olgularının gözlemlenmesi bu sayede olmuştur.

Nusayri Şeyhi Nasreddin Eskiocak, Can (Adil Ali Atalay) Yayınları tarafından yayımlanan “Yaratıcının Azameti ve Kur’an’daki Reenkarnasyon” kitabında reenkarnasyonun varlığına dair Kuran’dan deliller de gösteriyor. “Yazmış olduğum bu kitapta Yüce Allah’ın varlığından şüphelenenlere Allah’ın varlığını kanıtlayıp, bu kötü zanlardan kurtarmak gayesiyle Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan eylemiş olduğu nimetlerden başkalarının da faydalanıp, kendi şahsiyetlerine ve topluma yararlı olmalarına vesile olabilirsek en büyük kazancımızdır” diyen Eskiocak aşağıdaki ayetleri örnek gösteriyor:

Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz.” (Rum 11)

Yaratmaya ilk başlayan/yaratılanları ilk yaratan O’dur. Sonra onları çevirip yeniden yaratacaktır. Bu O’nun için çok da kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnekler/en yüce sıfatlar O’nundur. O’dur Aziz, O’dur Hakim…“ (Rum 27)

Eskiocağa göre insanoğlu bir defa dünyaya gelmekle ne cenneti hak edebilir ne de cehennemi; insanoğlu dirasetini bir yaşamda bitiremez. Örneğin Hıristiyan bir çocuk doğuyor ve ölüyor. Müslüman değil; daha iman’a davet edilmedi, bir şey yapamaz, o ne cenneti ne de cehennemi hak eder. Cenabı Allah nereye götürecek onu? Peki Allah’ın adaleti nerede kaldı? Biz reenkarnasyona yüce Allah’ın kitabına, gerçeklere dayanarak inanıyoruz. Ve gözümüzle defalarca hadiseler görmüşüz. Yüce Allah imanımızı güçlendirmek için bu hadiselerin çoğunu Hatay’da gösteriyor. Tabii dünyanın her tarafında tekrar dünyaya gelen insanlar mevcuttur.

Reenkarnasyon vakaları Türkiye’de neden belirli bir bölge dahilinde yoğunlaşmakta ve o yöredeki ana dili olarak Arapça konuşan yurttaşlar toplulukları arasında tezahür etmekte? Bu sorunun aşikar cevabı şudur: çünkü bu yurttaşlar topluluklarına dahil olan kişiler arasında, temelde bir reenkarnasyon inancı mevcuttur. Ve bu inancın önemli bir veçhesini de, cinayet gibi şiddet unsuru taşıyan ölümler sonucunda dünyadan ayrılanların gene doğacağı düşüncesi oluşturuyor. Neticede, çocuklar önceki hayatlarına ilişkin hatıralarını açıkladıklarında, aileleri ve çevrelerindeki kişiler, negatif bir tepki göstermiyor, hatta ısrar etmeleri halinde bu iddialarının doğruluğunu tahkik ediyorlar. Tabii büyük bir yüzdesi de önceki yaşamlarında cinayete kurban gitmiş kişiler oluyor. Peki, bu inanç neden sadece yöre halkının Arapça konuşan kesiminde mevcut? Bu sorunun karşılığı olarak iki ayrı görüş ileri sürülmekte. Bir görüşe göre bu inancın kaynağını Kur’an oluşturmaktadır. Çünkü Kur’an’ın bazı ayetleri reenkarnasyonun gerçekliği hakkındaki beyanlar olarak yorumlanabilmektedir. Ve ana dilleri Arapça olan bu kişiler de Kur’anın orijinal Arapça metni okuyabilmelerinden ötürü bu ayetlerin anlamını idrak edebilirler ve böylece bu tür bir itikata sahip olabilirler denilmektedir.

İkinci görüşe göre, bu yurttaşlar topluluklarının mensupları asılları Türk olup, bir zamanlar Horasan’dan Mısır’a göç etmişler, orada Arapçayı benimsedikten sonra bu kez Adana yöresine gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Horasan ile Mısırdaki kadim inançların uzantılarını taşımaktadırlar ki, reenkarnasyon inancı da bunların arasında yer alır.
Aslında bu iki görüşü bir arada değerlendirmek de mümkündür. Şöyle ki,  Horasan göçmenleri, Müslümanlık öncesinin kadim öğretilerinden gelen eski inançlarını, Kur’andaki ilgili ayetlerle pekiştirmek suretiyle zamanımıza kadar korumuş olabilirler.

Mersin, Çukurova ve Hatayda reenkarnasyon araştırmaları

Önceki bölümde anlatıldığı gibi Türk Ruhçuluğu´nun tanınmış isimlerinden olan Reşat Bayer reenkarnasyon alanında Türkiye´de günümüze kadar yapılmış araştırmaların öncüsü sayılabilir. 1965 yılında yayınladığı “Parapsikoloji Yönünden Reenkarnasyon” adlı kitabı Türkiye´deki vakalar incelemesi nedeniyle hala önemli bir kaynaktır. Bayer, 1964-76 arasında Prof. Stevenson´un Türkiye gezilerinde kendisine eşlik etmiş, yardımcı olmuş ve tercümanlık yapmıştır. Bayer, Stevenson´un geliş nedenini şöyle anlatıyor;

Adana ve çevresindeki Reenkarnasyon vakalarının hepsi Mehmet Altınkılıç adlı bir bakkalın İsmail Altınkılıç adı verilen 5-6 yaşlarındaki oğlunun eski hayatını hatırlamasıyla duyulmuştur. Bu vaka önce İstanbul basınına intikal etmiş, oradan da dış basında yer almaya başlamıştır. Biz hemen hemen bütün dünya spiritüalist dernekleri, psişik araştırma cemiyetleri ve parapsikoloji araştırması yapar üniversite kuruluşları ve şahıslarla daimi ilişki halinde bulunduğumuzdan Reuter Ajansı´nın yaydığı bu vaka dolayısıyla, biz kendilerine rapor göndermeye vakit bulamadan 10-15 kuruluş tarafından sual yağmuruna tutulduk. Konuyu daha büyük bir önemle ele Virginia Üniversitesi Psikiyatri ve Parapsikoloji Bölümü, Hindistan´dan Rajasthan Üniversitesi Parapsikoloji Direktörü Prof. Banarjee´yi memleketimize kadar gönderdi. Beraber Adana´ya gittik, günlerce araştırma yaptık ve Amerika´ya raporlar yazdık. Gönderilen ve alınan mektuplar 500 sayfa tutmaktadır, daha sonra 3-4 kez daha Adana´ya gönderildik. En nihayet Virginia Üniversitesi profesörlerinden Prof. Ian Stevenson memleketimize kadar bizzat geldi ve o bölgeler karış karış dolaşılarak 20-30 reenkarnasyon vakası daha tesbit edildi.

Prof. Dr. Ian Stevenson‘un Mersin, Adana ve Hatay yörelerinde yapılan ve  Reşat Bayer ve Zekeriya Kılıç‘ın yardımlarıyla gerçekleştirilen ilk incelemelerde  71 olay yer almakta. 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş.

Reşat Bayer’in 1977 de beklenmedik ölümünden sonra Dr. Can Polat araştırmalara devam etmiş ve 48 vaka tespit etmiştir. Ondan sonrasını da 1988 den itibaren  Avusturalya Tasmanya Üniversitesi Psikoloji bölümünden Jürgen Keil devam ettirmiştir. Stevenson’un 125, Jürgen Keil’in 113,  Dr. Can Polat, Mr. Ertan Kura ve Reşat Bayer’in 63 olmak üzere Adana, Mersin ve Hatay yöresinde araştırdıkları toplam 301 vakadan bazıları aşağıda anlatılmaktadır.

Mersin, Çukurova ve Hatayda reenkarnasyon örnekleri

8 Ekim 1988 Cumartesi saat 17.00 de TRT 2 televizyonunda yayınlanan ilgi ve dikkatle izlediğim bir programda Antakya’nın köylerinden seçilen üç vakayla ilgili görüntüler vardı:

Gönül Büyükaşık – Hatice Yeter

Gümüşgöze köyünden, onüç yaşında. Önceki yaşamında “Hatice Yeter” olduğunu ve kocasının baskısına dayanamayarak kendisini tren altına atıp intihar ettiğini söylüyor.

Demet Kızılkan – Besime Yayar

Yukarıdöver köyünden Demet Kızılkan onsekiz yaşında. Önceki yaşamında “Besime Yayar” adında, boğularak bir kenara atılan hâmile bir kadın olduğunu belirtiyor. Bu olayı ilerde tekrar ele alacağız.

Zafer Kazan – Ekrem Paşazaimler

Mağaracık köyünde.  Beş yaşında olmasına rağmen kendisinin daha önce “Ekrem Paşazaimler” adında, içki ve sigara düşkünü bir adam olduğunu iddia ediyor.Görüntülere göre Zafer şimdiden sigara müptelası.

Programda Dr. Recep Doksat özetle şu yorumu yapıyor:

Bu vakalar vardır. Reenkarnasyon sadece Güneydoğu illerinde değil, bütün dünyada görülen bir vakadır… Bu olaylar kollektif gayri-şuur (ortak bilinç-dışı) veya sosyal bir inanç konusu olarak geçiştirilemez… Bu konuları incelemek için mutlaka psikolog veya psikiatrist olmaya gerek yoktur… Psikolojik açıdan ruh, beden yok olduktan sonra beyinle birlikte ortadan kalkan bir gölge hadise, bir epifenomen (yan etki) olarak düşünülmüştür… Burada ise teolojik açıdan, beden yok olduktan sonra varlığını devam ettiren, var olan bir cevherden bahsediliyor. Dolayısıyla, teologları (ilâhiyatçıları) da ilgilendiren bir konudur…

Doksat, Adana’da şâhit olduğu bir reenkarnasyon vakasından bahsettikten sonra, önceki yaşamları hatırlama ile ilgili olarak kendi araştırmalarından bir örnek veriyor ve beynin temporal lobunda bazı aksaklıkların olabileceği hipotezini öne sürüyor.

Psikiyatrist Prof. Dr. Recep Doksat (1927-1989)  İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra “nöro psikiyatri” ihtisası yaptı. İhtisas tezi Türk Üniversitelerinde ilk olarak ele alınan “Hipnotizma ve hipnoz ile tedavi” konusu üzerineydi. Doksat Adana’da reenkarnasyon olaylarını incelemiş, araştırmış ve kitap haline getirmiştir.

Programda Dr. Can Polat da daha önce bizzat incelediği 48 vakaya dayanarak, kendi kanaatini örneklerle anlatıyor. ABD’deki Virginia Üniversitesi adına Türkiye’deki reenkarnasyon vakalarını inceleyen Dr. Polat, daha önce Reşat Bayer’in aynı üniversiteden önceki bölümde çalışmaları ve görüşlerini anlattığımız Prof. Ian Stevenson için yaptığı örnek vaka toplama çalışmasını devam ettirmekte olduğunu ekliyor. 

TV Programında anlatılan en önemli olaya tekrar dönelim.

Demet Kızılkan – Besime Yayar

Döver köyünden Demet Kızılkan onsekiz yaşında. Önceki yaşamında “Besime Yayar” adında, boğularak bir kenara atılan hâmile bir kadın olduğunu belirtiyor.

Gazeteci Cüneyt Şaşmaz’a eski bedenine ait mezarı gösterirken, konuşma biçiminde ve ses tonunda önemli bir değişiklik olmuş ve “mezarda geçen günlerini anlatırken” gazeteci Şaşmaz’ın üzerinde psişik bir etkilenme meydana gelmiş. Çocuğun eski yaşamındaki ailesi olduğunu iddia ettiği kişilere, ancak o ölmüş kişinin bildiği bazı şeylerin saklandığı yerleri veya olayların içyüzünü anlattığı belirtiliyor.

Ancak bu hikaye böyle bitmiyor. Sıkı durun Besime Yayar’ın bir yerde daha adı geçiyor:

İpek Kart  – Besime Yayar

Hatay Döver köyünde, Besime adında bir hamile kadın; kocası tarafından damdan itilerek öldürülüyor. Kocası cezaevine konuluyor. Besime ise İnci-Sabri Kart çiftinin kızları İpek olarak Hatay’da yeniden dünyaya geliyor. Bunları yeniden doğuş araştırmacıları Cevdet Rende ve Hande Karataş’a anlatıyor.

Demet’in anlattığı  ölüm olayını, farklı şekilde de olsa, İpek de anlatmış oluyor. İki kız birbirlerini hiç görmemişler, ortak tanıdıkları da yokmuş ama ikisi de daha önce yaşamış olan aynı kadından Besime Yayar’dan söz ediyor. Ancak ne Besime Yayar’ın ruhu daha önceki hayatında aynı zamanda iki bedende birden yaşamış olabilir ne de yeniden dünyada iki ruha bölünmüş olarak bedenlenmiş. Eğer böyle birşeyler olmuşsa  reenkarnasyon felsefesinin yeniden ele alınması gerekecektir.

Demet ile görüşen ATV Televizyonundan Rana Doğruer ve Haluk Soysal durumu Cevdet Rende ve Hande Karataş’a anlatınca Rende ve Karataş olayı çözmeye karar verip televizyoncularla  İpek Kart’ın evine gidiyorlar. Fotoğraf makinelerini ve kamerayı gören baba, kızıyla görüşmeye izin veremeyeceğini söylüyor. Araya Cevdet Rende girince, baba son sözü eşine bırakıyor. Annesi, geçmişi ile konuşunca kızının günlerce hasta yattığı ve eski yaşamını düşünerek hep ağladığı gerekçesiyle onu yormamak şartıyla görüşmeye izin veriyor. İpek çekingen gözlerle sürekli gelenleri inceliyor. Odadakilerin yüzüne tek tek bakarak kısık, ürkek bir bir sesle, “Ne olur beni Döver köyüne götürmeyin. Orada kötü adam var, beni döver, çatıdan atar” diyor ve ağlamaya başlıyor. Oysa İpek gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu. Döver köyünü de nereden çıkarmış olabilirdi? (Döver Köyü, hamileyken öldürülen Besime Yarar’ın köyü). İpek, yaprak gibi titriyor. Hemen annesinin kucağına veriliyor. Onu incitmemek için çok dikkatli davranmak gerekiyor. Biraz sakinleşince, oyun şeklinde hayatına ait birşeyler yazması isteniyor. İpek odadaki masanın üzerinde yazmaya başlıyor, 9 yaşındaki İpek yazdıklarına zaman zaman göz gezdirirken derin iç çekişiyle. İşte İpek’in yazdıkları:

‘Adım Besime’ydi’

“Benim Adım İpek Kart. l989 yılında Antakya’da doğdum. Şu anda İlkokul 3’üncü sınıf öğrencisiyim. Birlikte yaşadığım anne ve babamla mutlu bir hayatım var. Ama bundan önce de bir hayatım vardı. Daha önceki yaşamımda Döver köyünde yaşayan, yeni evli ve 8 aylık hamile bir kadındım. Eşimle düğünümde takılan altınlar yüzünden sürekli kavga ederdik. O benim altınlarımı bozdurup kamyon almak istiyordu, ben ise ona güvenmiyordum. Bu yüzden beni dövüyordu. Eşim Fikret 2’nci kocam olduğu için onu aileme de şikayet edemiyordum. Çünkü 2 kere evlenmiş genç bir kadının hep kocalarından şikayetçi olması kabullenilmezdi. hep sustum.

Bir gün eşim benden yine altınlarımı istedi. Karşı çıkınca vurmaya başladı. Evimizin çatısında duruyorduk. Hep vuruyordu, dengemi kaybettim ya da o itti. Burasını tam hatırlamıyorum ama aşağıya düştüm ve öldüm.

Şimdi adım İpek. O zaman Besime idim. Öldüm ama geri döndüm. Diyeceksiniz bu nasıl oluyor? Ben de bilmiyorum… Tıpkı bir rüya gibi. Bilmiyorum.. bilmiyorum.”

Küçük kızı alıp, yıllar önce ölen Besime’nin köyüne götürmek istiyorlar. Demet ve Besime’nin annesiyle karşılaştırmak için.  İpek’in annesi bu teklifi kabul etmiyor ve şöyle diyor:Olmaz. Çünkü kızımız konuşmaya başlayıp bu olayları anlatığında merak edip onu o köye götürmek istedik. Daha köyün yoluna girer girmez kızım fenalaştı. Korktuk, köyün girişinden döndük. Zaten daha sizi görür görmez öldüğü köye geri götüreceksiniz diye çok korktu, ağladı… Çocuğumu daha fazla hırpalayamam..”. Bunun üzerine Demet’in ve Besime’nin yaşlı annesini oraya getirilmesinde anlaşıyorlar.

Besime Yayar’ın yaşlı annesi Fatma teyze ikinci bir Besime’nin ortaya çıktığını söylenince, “Yapmayın ne olur. Kızımın acısı hâlâ yüreğimde kor gibi duruyor. Demet’i bağrıma bastım, ölen evladım biliyorum, ama bir başka kız olmaz artık” diyorsa da Demetle birlikte gitmeye ikna ediliyor.  İpek’i heyecanlandırıp, korkutmamak için  önce araştırmacı grup ve Döver köyü muhtarı küçük kızı bahçeye çıkartıyorlar, o arkadaşları ile oynarken diğerleri hep beraber misafir gibi geliyorlar. Tam sırada İpek, öldürülen Besime’nin annesi Fatma Teyze’yi görüyor. Yaşlı kadın bahçenin ortasında kımıldamadan gözlerini küçük kıza dikmiş dururken 9 yaşındaki İpek ise ağır adımlarla geri geri kaçmaya başlıyor. Sendeliyor, ellerini açıp etrafındakilerden yardım istiyor sanki. Yüzü gerilmiş, çığlıklar atıyor. Delirmiş gibi. Bahçenin içinde oradan oraya koşuyor. Kızı tutmaya çalışanlar, zaptedemiyorlar. Birilerine sarılmak istiyor, çevresindeki kadınlardan birinin eteğine yapışıp bırakıyor, bir diğerine sarılıyor. Oradan oraya koşup garip sesler çıkartıyor.

Şimdiki annesi kucağına alıyor. Ona su içiriyor. Anne üzüntüyle  “Size söylemiştim. O köyden (Döver Köyü) birilerini görmek onu rahatsız etti” diyor. Herkes küçüğü öpüp, kokluyor, rahatlaması için ellerinden ne geliyorsa yapıyor.

Demet, İpeği kucağına alıyor ve “İpek, düşün tatlım, bakalım hatırlayacak mısın? Hani sen ölmüştün ve bir kadın çok ağlıyordu. Kimdi o?” diye soruyor. Çocuk ağır ağır başını kaldırıyor ve parmağı ile Besime’nin annesi Fatma Teyze’yi işaret ederek “Oydu” diyor. Ardından da ağlamaklı, boğuk bir sesle, “Anne; neden mezarıma gelmedin?” diye soruyor. Buz gibi bir hava esiyor. Yaşlı kadın ağlamaya başlıyor. “Geldim kızım geldim evladım, ağladım, hâlâ her gün ağlıyorum güzel bebeğim, talihsiz, bebesi karnında ölen kızım benim.”

İpek kurulmuş robot gibi hızlı hızlı anlatıyor. Demet’in, kocası ile tartıştıklarında avluda olduklarını, önce boğazını sıkıp bayılttığını anlatmasından farklı olarak, İpek çatıda olduklarını, kocasının onu aşağıya ittiğini, ölümünün o şekilde olduğunu söylüyor. Aradaki  fark Demet’in anlattıklarının bayılma olayında bitmesi, İpek’in ise sonuna kadar devam etmesi.

Fatma Teyze’ye  “Teyze, sen kızının mezarlığına gittiğinde, anne karnında doğmadan ölen 8 aylık bebek için de dua ettin mi?” diye soruyorlar. “Yok be kızım yok. Benim ağlamalarım hep talihsiz kızıma oldu. Bebek hiç birimizin aklına gelmedi” cevabını verince olay çözümleniyor. Besime Yayar Demet olarak, Besime’nin karnındaki 8 aylık cenin ise İpek olarak yeniden bedenlenmişler. Cenin doğup bir benlik oluşturamadığı ve adı olmadığı için kendini Besime olarak anlatıyor. Besime’nin bayılmasından sonrasını Demet (yani o zamanki Besime) hatırlamazken İpek’in (yani o zamanki cenin) ise bayılmadığı için hatırlaması da aradaki anlatım farkını  açıklıyor. Belki de böyle bir reenkarnasyon olayı ilk ve tek örnek.

Adnan Kelleçi olayı

Stevenson, çalışmaları çerçevesinde geçmiş yaşamlarını hatırlayan Türk çocuklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Bunlardan biri Ian Stevenson’un “20 Örnek Reenkarnasyon Vakası” kitabında yer alan Türk Adnan Kelleçi. 

Adana’da yaşayan Kelleçi, önceki yaşamında Kore Savaşı’nda görev alan Türk askerlerinden çatışma sırasında hayatını kaybeden bir er olduğunu iddia ediyor. Kelleçi, askerin ölümünü oldukça detaylı bir biçimde anlatabiliyor. Ancak askerin kimliği hiçbir zaman tam olarak belirlenemedi.

Ali Kara – Cabir Rismen

Suriye’de ölüp Türkiye’de doğduğunu söylüyor. Hatay Raskiye köyü, 1972 doğumlu. Bir önceki hayatında adı Cabir Rismen. Bilal ve Rahibe’nin oğlu olarak Cennata köyünde dünyaya gelmiş. 1947-1960 yılları arasında yaşamış. Kullandığı traktör devrilince ölmüş.

Mehmet Aslan – Ata Eryılmaz

1987 doğumlu. Bir önceki hayatındaki annesi yeni doğan çocuğu Mehmet’i rüyasında görüyor. Arayıp buluyor ve çocuğu ailesinden istiyor. Mehmet, bir önceki hayatında Ata Eryılmaz imiş. Ata’nın anne babası Habib ve Raya Eryılmaz’ın iki çocuğu var. Ata ve Nebil. Nebil 15 günlük iken ölüyor. Ata ise üniversiteyi kazandığı yıl Asi Nehri’nde boğuluyor.

41iIE7rKryL._SL500_AA300_Abit Süzülmüş olayı

Reşat Bayer‘in Hintli Dr. Banerjee ve ABD’den gelen parapsikolog Prof. Dr. Ian Stevenson‘la birlikte Adana’da incelediği yeniden bedenlenme olaylarından bir örnek:

Adana’nın Bahçe semtinde, Abit Süzülmüş adında varlıklı bir adam, iki eşiyle birlikte yaşarmış. 1957 yılında tarlasında çalışan iki işçi tarafından, ahırda başına baltayla vurularak öldürülmüş. İlk eşi Şehide de, aynı kişilerce katledilmiş. Suçlular yakalanmış ve bunlardan Ramazan adlı işçi idam edilmiş.

Abit’in ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, olay yerinden birkaç kilometre uzaklıktaki Mıdık’ta Mehmet Altınkılıç’ın bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuk doğduğunda, başında kapanmış bir yara izi varmış. Küçük İsmail yürümeye başladıktan sonra da, omuzunda bir havlu taşımayı adet edinmiş. Daha sonraki soruşturmalarda, aynı alışkanlığın Abit Süzülmüş’te de olduğu ortaya çıkmış. Dört yaşına geldiğinde İsmail, sürekli olarak Abit’in ailesinden söz etmeye başlamış. Bu, çevrede dikkat çekince, İsmail bilim adamlarının kulağına kadar gitmiş.

Bilim adamları çocuğu olay yerine götürmüşler. Beş yaşındaki İsmail, ilk kez geldiği yerde, doğruca ahıra giderek olayı anlatmış. Eski eşi Hatice‘yi görünce, ona sarılarak ağlamış, çocuklarını sevmiş. Ticaret yaptığı kişilere borçlarını hatırlatmış.

Araştırmayı yürüten bilim kurulunun İsmail ile ilgili raporunda, aynı olayla yakından ilişkisi olan Cevriye Bayrı da yer alıyor. İsmail ile aynı yaşta olan Cevriye’nin babası, kızının doğumundan önce bir rüya görmüş. Sağlığında sadece selamlaştığı Abit Süzülmüş, rüyasında kendisine bir emaneti olduğunu ve ona iyi bakmasını öğütlemiş. Adam rüyaya önem vermeyip, unutmuş.

Cevriye, başında bazı yara izleriyle dünyaya gelmiş. Çocuk uykusunda sürekli kabus görüp, “Ramazan geliyor!” diye feryatlarla uyanıyormuş. Küçük kız bir süre sonra, kendisinin Şehide olduğunu ve çocuklarını özlediğini söyler olmuş. Bilim adamlarıyla tanıştırılan Cevriye de, İsmail gibi, Abit Süzülmüş’ün evine götürülmüş. Kız onlara ölümünü anlatmış, çocuklarını görünce sevincinden ağlamış. Şehide’nin daha önce hiç görmediği akrabalarıyla karşılaşınca eski anılarını anlatmış.

Bir keresinde, Şehide’nin kız kardeşiyle karşılaştırılarak, Cevriye şaşırtılmak istenmiş. Kadın, önceden öğretildiği gibi çocuğa şöyle demiş: “Madem ki sen benim kız kardeşimsin, neden evvelki hayatında ben hastalandığım zaman hastanede beni yoklamaya gelmedin?” Cevriye bu sitem üzerine üzülerek şu cevabı vermiş: “Nasıl gelmedim, Fehime? Üstelik, o gün bir de araba bulup iki çocuğumla birlikte gelmedim mi?” Kızın söyledikleri karşısında, Şehide’nin kızkardeşi heyecanlanarak olayın doğruluğunu belirtmiş.

Mehmet Bekler olayı

Ekber’de yaşayan Mehmet Bekler, 40’lı yıllarda dünyaya gelmiş. Un değirmeninde çalışan Bekler 1965’ten bir gün bir müşterisiyle kavga etmiş ve müşterinin kafasına bir kürekle vurmasıyla hayatını kaybetmiş. Kısa bir süre sonra yakınlardaki bir köydeki hamile bir kadın rüyasında genç bir adam görmüş adam “kafama kürekle vurdular ve ben öldüm. Seninle kalmak istiyorum başkasıyla değil” demiş. Kadın Süleyman isminde bir çocuk dünyaya getirmiş. Bebeğin kafasında bir yara izi bulunuyormuş. Çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren eski yaşamından anıları anlatmaya ve isminin Mehmet olduğunu söylemeye başlamış. Sonunda Mehmet’in ailesi de bu duruma inanmış. Küçük çocuk anılarına o kadar güveniyormuş ki Mehmet’i öldüren köylüyü öldürmek için babasının silahını bile istemiş.

Cemil Fahrici olayı

Cemil Fahrici 1935’te Antakya’da dünyaya geldi. Doğumundan bir önceki gece babası uzak bir akrabaları olan Cemil Hayık’ın kendi oğlu olarak yeniden dünyaya geldiğini gördü. Hayık, çetesi Fransız güçleri tarafından sarıldıktan sonra silahını çenesine dayayarak intihar eden bir yerel kahramandı. Bebek Cemil de çenesinin altında 2 santim boyutlarında bir yara izine sahipti ve 2 yaşına geldiğinde Hayık’ın yaşamı hakkındakı detayları çevresiyle paylaşmaya başladı. Daha sonraki yıllarda Ian Stevenson yaptığı araştırmalar sonunda Cemil’in başının üstünde de bir yara izin olduğunu fark etti. Yara izleri ve çeşitli fobi ve ağrılar reenkarnasyon belirtileri olarak görülüyor. Bazı uzmanlara göre boynundan sıkıntı çeken kişiler geçmiş hayatında asılarak öldürülmüş olabilir ya da yüksekten korkan bir kişi bir kalenin duvarından aşağıya atılarak cinayete kurban gitmiş olabilir. Yani nedeni açıklanamayan bu korku ve fobilerin önceki yaşamlardan gelmiş olabileceği öne sürülüyor.

Dellal Beyaz  – Mezarlığını bile anlattı

Dellal Beyaz 1970’te Samandağ’da dünyaya geldi. Doğduğunda başının üzerinde bir yara izi vardı. Annesi küçük kızın eski yaşamından anılar taşıdığını yatağında kendi kendine konuşurken fark etmeye başladı. Dellal önceki yaşamında yakınlardaki bir köyde yaşayan bir kadın olduğunu ve çamaşır asarken bir kuyuya düşerek öldüğünü anlatmaya başladı. Ailenin uzaktan bir akrabası Dellal’in anlattıklarının Zehide Köse isimli bir kadının ölümüyle büyük benzerlik gösterdiğini öne sürdü. Köse düşerken kafasını yer vurmuş ve götürüldüğü hastanede yaşamını yitirmişti. Zehide’nin mezarlığını da anlatan Dellal, önceki yaşamında öldükten sonra olanları hatırlayabilen ilk reenkarnasyon vakalarından biriydi.

Ali – Yadigar Maşat Olayı

Ali Maşat Adana’da yaşamaktadır.  Olayı inceleyenler 1989’da kendisi ve babası ile Adana’daki evlerinin yakınında bir kahvede görüşme yaparlar. Ali kahvede oturanların meraklı bakışlarından tedirgin olur rahat konuşamaz. Ali hayatının son anlarını hatırladığını anlatır. Sol yanağının üst kısmından giren bir kurşunla hayatı son bulmuştur. Şimdi aynı yerde bir iz bulunmakta olup Ali bu izin göz yaşı benzeri bir sıvı ile ara sıra ıslandığını ve kendisinin ıslaklığı mendiliyle sildiğini söyler. O zamanlar Ankara’da oturduğunu, varlıklı ve Cengiz ve Kemal adında iki oğlu olduğunu, çok sık İstanbul’a seyahat ettiklerini anlatır. Babasının anlattığına göre Ali 2-5 yaşları arasındayken şimdiki ailesini benimseyememiş ve eski ailesine gitmek istemiş. Sık sık eşyalarını toplar gitmeye hazırlanırmış. Babası anlatıyor: “Ali’nin epey bir zaman sakinleşmesini bekledik ve sonra neden öldürüldüğünü sorduk. Çok zengin olduğum için cevabını verdi. Bir gün havada kuşlar gördü, kendisine hiç öğretmemiş olduğumuz halde aralarından leyleği fark etti ve ona kuş demedi leylek dedi. Ali zeki bir çocuk her şeyi hemen öğrenebiliyor.”

Daha sonra Maşatların evine gidiliyor ve Ali’nin ablası Yadigar Maşat ile görüşüyorlar. Yadigar da anlatıyor. Şimdiki hayatında 1974 de doğmuş olan Yadigar önceki hayatından Kıbrıs’ta yaşadığını, Can ve Cengiz adında iki oğlu olduğunu, köyüne saldıranlara karşı çarpışırken sırtından vurulup öldüğünü anlatıyor. Ölürken çocukları da evdeymiş. Bu hayatında ise oğullarının adını söylüyor ve o da sık sık eski evine gitmek için hazırlanıyormuş. Zaman geçtikçe Yadigar’ın hatırladıkları hafızasından silinmeye yüz tutmuş. Babasının anlattığına göre sokağa çıkar oğullarını ararmış, bu aynı benimkine benziyor dediği olurmuş. Özellikle gittiği okulda bunu sıkça yapmış. Yadigar’ın ailesinin ana dili Arapça olmasına rağmen o Arapçayı hiç sevmemiş, hep Türkçe konuşmayı tercih etmiş.

Ali Şelhum Devrim olayı

Hatay ilinde rastlanmış olan bir reenkarnasyon vakası, ilgili mahkeme tutanakları ile zamanın Adana gazetelerinde yer almıştır. Bu olay eski Hatay mebusu olan Ali Şelhum Devrim ile ilgilidir. 1950-1960 arasında İskenderun’da yaşarken kendisini tanımıştım. Kızı Zahide Devrim babamın o zamanlar müdürlüğünü yaptığı T. C. Ziraat Bankası İskenderun şubesinde memur olarak çalışıyordu.

Ali Şelhum Devrim 7–8 yaşlarındayken, bir önceki hayatını tüm ayrıntılarıyla hatırlamış, o hayatında 10- 12 yaşlarına kadar yaşadığı mahalleyi tarif etmiş, o zamanki annesiyle babasına oraya götürmeleri için evdekilere yalvarmaya başlamıştı. Neticede, Devrim’in tariflerinden gitmek istediği yerin Reyhanîye semtinde olabileceğine hükmeden ebeveyni, bir gün çocuğu alıp arabayla Reyhaniye’ye gitmişlerdi. Devrim ilk kez gördüğü bir yerde arabayı durdurmuş ve inerek bir sokağa dalmıştı. Kendisini heyecanla izleyen anne ve babasına “ben buraları tanıyorum” demişti. “şu sokağın ilerisinde sağ köşede bir çeşme olacak, evvelce buraya daima gelir merkebimi sulardım. Evimiz daha ilerideki sokaktaydı. Sokağımız bir meydanlığa açılırdı.” Söz konusu evin kapısını rengini biçimini iç düzenini, kısacası daha önceden görülmeden tarif edilmesi imkânsız olan tüm ayrıntıları bir bir anlatmış, anlattıklarının hepsi de doğru çıkmıştı. Eve ulaştıklarında Devrim, sanki alışkın olduğu bir yere gelmiş gibi, tereddütsüzce kapıyı çalmış, kapıya çıkan bayanın boynuna sarılarak “anneciğim” diye bir çığlık atmıştı. Tabi ne Devrim’i ne de ebeveynini tanıyan bayan şaşkınlıktan donup kalmıştı. Devrim heyecan içinde “anneciğim beni tanımadın mı? Ben ölen oğlun Mehmet’im. Ben gene dünyaya geldim” demiş ve sadece Mehmet’in bilebileceği birçok ayrıntıyı ardı ardına sıralamıştı. 15 yıl önce gerçekten de Mehmet adındaki oğullarını kaybetmiş olan bayanla eşi, bütün bu açıklamalar ve Devrim’in gösterdiği gerçek bir sevinç gösterisi karşısında kendi çocuklarının onda tekrar bedenlendiğini kavrayarak, Devrim’i bağırlarına basmışlardı. Ancak olay bundan sonra çatallaşmıştı. Yeniden bulduğu önceki anne ve babasından ayrılmak istemeyen Devrim, direterek eski evinde kalmıştı. Bunun üzerine şimdiki ebeveyni mahkemeye başvurmuş ve tabi mahkeme Devrim’i onlara vermişti. Ne var ki, küçük Devrim eski ebeveyninden bir türlü kopamıyordu. En sonunda iki aile ortak oğullarıyla ilgili olarak bir karara varmışlardı: Devrim münavebeli olarak, her iki evde de yaşayacaktı. İşte Ali Şelhum Devrim, bu şartlar içinde büyümüş ve milletvekili olmuştur. Olayın mahkeme tutanaklarına geçmiş olması elde sağlam bir kanıt oluşturmaktadır.

Hatice Büyükhız Olayı

Sarı ipek saçları ve iri lacivert gözleri ile çok sevimli bir kız çocuğu olan Hatica Büyükhız konuşmaya başladığı günden beri ruhi bunalımlar geçiriyor ve yetim bıraktığı ikizleri Hasan – Hüseyin’in ardından hala gözyaşı döküyor!

Tıp otoritelerinin büyük ilgisini çeken ve tipik bir reenkarnasyon (ruhun öldükten sonra başka bir bedene girerek yaşamaya devam etmesi)  olayı olarak kabul edilen küçük kızın yaşantısını, buraya gelen Doç Dr. Recep Doksat, bütün detayları ile incelemeye başladı.

Küçük kız bir türlü üzerinden atamadığı birinci yaşantısı ile ilgili anılarını şöyle anlatıyor:

Pembe boyalı küçük bir evimiz vardı. Kocam İzzet Güler marangozdu. 18 yaşında iki oğlum Hasan ve Hüseyin, babalarına yardım ederlerdi. Yeni doğum yapmış, bir kız çocuğu dünyaya getirmiştim. Lohusa idim. Bir gün çerçi geldi evimize. Bir terlik almak istedim. Param yoktu. Kayınbiraderim mehmedin ceketi duvarda asılı idi. Cebindem gizlice 5 lira aldım. Heyecandan titriyordum. Akşam kayınbiraderim eve gelince cebinden 5 lira alındığını farketti.  Çok sinirliydi, münakaşa sırasında tabancasın ı çekti ve bir el ateş etti. Sol kolumdan giren kurşun damarlarımı parçalamış oluk gibi kan akıyordu. Kundaktaki yavrum ağılyor, ikizlerim ne yapacaklarını bilemez halde sağa sola koşuşup duruyorlardı. Hastaneye kaldırılırken fazla kan kaybından yolda öldüm.”

Konuştuğu gün yavrularını sormuş

Hatice’nin annesi Hüsne ise, yavrusunun uzun süre kendisini anne olarak kabul edemediğini belirterek şöyle diyor:

Birbuçuk yaşında idi. İlk defa konuşmaya başladığında, “Yavrularım nerede, kocam nerede?” diye sordu. Hem şaşırmış, hem de çok korkmuştuk.”

Bir süre önce babası öldüğü için dört kardeşi ile birlikte annesinin yanında güç şartlar altında öğrenimine başarılı bir şekilde devam eden Hatice Büyükhız, eski adıyla Ayşe Güler, “Yavrularımı bulmadan huzura kavuşamayacağım! Bana bu konuda yardım edin ne olur?” diye yalvarıyordu.

Engin Sungur – Naif Çiçek olayı

Ayşe Efe’nin yardımıyla Jürgen Keil tarafından incelenen olay Engin Sungur Aralık 1980’de Antakya hastanesinde doğan bir Arap Alevi. Ailesiyle Tavla köyünde yaşıyor. İki yaşından daha küçükken ailesiyle başka bir köye seyahat ederlerken anidan yolda bir köyü göstererek “Orası benim yaşamış olduğum köy” diyor. Gösterdiği hancağız köyü. Ailesinin soruları üzerine adının Naif Çiçek olduğunu, ölmeden önce Ankara’ya gittiği gibi ayrıntılar anlatıyor. Biraz daha büyüyünce annesi onu Hancağız’a götürüyor ve Naif Çiçek’in evini buluyor. Naif Çiçek’in karısını görünce benim karım diyor ve ailenin yedi mensubunu adlarıyla hatırlıyor. Bunlardan biri de kızı Gülhan. Bir yetişkin gibi konuşarak inanılmaz detaylar veriyor. Mesela Naif’in uzaklardaki tarlasını göstererek benim tarlam diyor, tenekeden yaptığı bir yağ lambasını soruyor, kamyonunu tarif ediyor, oğlunun kamyonla ona çarptığını, kızkardeşi Nazire’den borç istediğini, Nazirenin vermediğini ama diğer kızkardeşi Kürciye’nin (Kürciye kardeşinin Arapça adı, nüfusa kayıtlı adı değil) verdiğini  v.b. anlatıyor. Gerçekten Naif’in bütün anlattıkları doğrulanıyor, Ankara’ya doktora muayene olmak için gittiği, doktorun ona ilaç yazdığı dahil. Naif 1979 Aralık ayında ölmüş. Jürgen Keil Engin’in ilkokul öğretmeniyle konuşuyor, hakkında olumlu izlenimler ediniyor.

Kemal Atasoy – Karakaş olayı

Jürgen Keil tarafından 1977 yılında incelenen olayda Kemal Atasoy 6 yaşında Hatay’da yaşayan bir Arap Alevi. 2.5 yaşında konuşmaya başladığında geçmiş hayatında  Hıristiyan Ermeni olarak yaşadığını soyadının Karakaş olduğunu, zengin biri olduğunu, sürekli büyük deri bir çanta taşıdığını, İstanbul’da arkasında kilise olan, deniz kıyısında büyük 3 katlı, kayıkların bağlandığı bir evde yaşadıklarını,  evde her zaman kalmadığını, karısıyla Bodrum’da evlendiğini, çocuklarının Rum adları taşıdığını, insanların ona Fıstık dediğini, sonunda vurularak öldürüldüğünü, karısının da cinayette parmağı olduğunu, en küçük çocuğunun da araba yarışçısıyken kaza geçirerek öldüğünü anlatıyor.

Şimdiki ailesi ise İstanbul ile ilgileri olmadığını ve hiçbir Ermeni tanıdıkları olmadığını ifade ediyorlar. Jürgen Keil bu bilgilerle nasıl doğrulama yapabileceğini düşünürken tercümanının, Kemal Atasoy’un İstanbul’da Ayşegül adında çok meşhur bir kadının komşuları olduğu bilgisi aklına geliyor. Tercüman o sıralarda İstanbul’da Ayşegül adında bir kadının tarihi eser kaçakçılığından aranırken yurt dışına kaçtığını Keil’e anlatıyor. Keil bu bilgiden hareket ederek 1977 de iki kez İstanbul’a giderek Ayşegül Tecimer Nadir’in Çengelköy’deki evini ve yanındaki 3 katlı evi buluyor. Çok uğraştıktan sonra nihayet yaşlı bir adam o evde bir zamanlar bir Ermeni’nin yaşadığını doğruluyor. Keil Ekim 1988 de Toran Toygar adında 1924 doğumlu bir tarihçiyi buluyor. Toygar bir süre araştırma yaptıktan sonra Çengelköy’de bir zamanlar bir tek Ermeninin yaşamış olduğunu, soyadının Karakaş karısının Rum Ortodoks, kızlık soyadının Yordan olduğunu, karısının ailesinin evliliği tasvip etmediğini, Karakaş ailesinin dericilik yaptığını, İstanbul’un başka bir bölgesinde oturduğunu, karakaş’ın daime deri bir çanta taşıdığını ve o evde sadece yazın kaldığını, 1940 ya da 1941 de öldüğünü tesbit ediyor. Karakaş o evde yaşarken Ayşegül Tecimer’in 5-10 yaşlarında olduğu, Karakaş’ın çocuğu hatırlamasının mümkün olabileceği anlaşılıyor. Keil, Çengelköy’de o zamanlar 300 kadar Rum ailenin yaşamış olduğunu öğreniyor. Ancak hepsi Yunanistan’a göç ettiklerinden daha fazla bilgi edinemiyor. Keil daha sonraki ziyaretlerinde evin yakınlarında yaşayan yaşlı bir adamdan Yordan’ların bu evde yaşadığını, Karakaş öldükten sonra 15 yıl daha yaşamaya devam ettiklerine dair bilgi alıyor.  O arada daha önce farketmediği evin arkasındaki Rum Ortodoks kilisesini de buluyor. Keil Atasoy’u tekrar ziyaret ediyor ve evin fotoğrafından Atasoy odasını gösteriyor.

Ela – Elmita Olayı

1985 yılının Mayıs Ayı’nda Tarsus’ta yaşayan Taşkıran Ailesi’nde çok garip olaylar gelişmeye başladı.
Çok fakir bir aile olan Taşkıranlar’ın en küçük kızları 5 yaşındaki Ela, adının Elmita olduğunu, bundan önceki yaşamının ise ABD’de geçtiğini, evli ve iki çocuk annesi olduğunu iddia ediyordu.
Hemen konunun uzmanları Ela’yı incelemeye aldılar. Ela yaşından ve yetiştiği sosyal çevresinden umulmayacak düzeyde sözler söylüyor ve İngilizceyi mükemmel denebilecek bir tarzda kouşuyordu. İngilizce şarkılar söylemesi ise bir başka bilmeceydi.
Ela’da garip davranışlar 2 yaşından itibaren başlamıştı.Bu olayların duyulması ise ilginç bir tesadüfle olmuştu.

Tarsus Amerikan Koleji’nde okuyan bir grup öğrenci piknik yapmak amacıyla Ela’nın yaşadığı bölgeye gitmişlerdi. Herşey, küçük Ela’nın öğrenci grubunun yanına giderek,öğrencilerden birinin elindeki portakalı gösterip, ”orange”demesiyle ortaya çıktı. Ela’nın İngilizce konuşabildiğini farkeden öğrenciler, derhal ailesinin yanına giderek bu yaştaki bir çocuğa İngilizceyi nasıl öğrettiklerini sordular.
Aile ise tüm olup bitenden habersizdi. Kızlarının kullandığı kelimelerin hayatlarında hiç duymadıkları yabancı bir dil olduğunu, o zaman öğrendiler.
Ela’daki gariplikler aradan geçen zaman süresince daha da arttı. Ela’da her geçen gün büyük değişimler meydana geliyordu. Önceleri ailesini ve çevresini beğenmiyor, duvarlarda niçin duvar kağıdının olmadığını soruyordu. Daha sonraları annesinin şalvarını ve baş örtüsünü garipsemeye ve ev işlerini niçin annesinin yapmakta olduğunu sormaya başladı. Çünkü bu işler hizmetçiler tarafından yapılmalıydı. Evet,küçük Ela böyle düşünüyordu…
Ela 5 yaşına geldiğinde sosyal çevresine uymayacak davranışlar sıralamaya başladı. Üst katlara çıkmak için düğmelere basılması gerektiğini anlatıyor ve hemen arkasından asansörü en ince ayrıntısına kadar tarif ediyordu. Oysa ki bulunduğu köyde bir kez bile asansör görmüş değildi. Bulundukları yerde televizyon bile yoktu.
İşler bir müddet sonra iyice garip bir hale bürünmeye başladı. Ela Amerika’da evinin olduğunu söylemeye başlamıştı. Amerika’daki evinin üç katlı olduğunu, kocası Bob’un birçok mağazaların sahibi çok zengin bir işadamı olduğunu anlatıyordu. Özel uçaklarıyla bir iş seyahatine giderken uçağın düştüğünü, kendisinin ve eşinin parçalanarak öldüğünü ayrıntılarıyla çevresindekilerin şaşkın bakışları altında izah ediyordu.
Olay öyle bir hale gelmişti ki, sonunda olay gazetelere yansıdı. Gazetelerin olayla ilgilenmesi sonucu, Tarsus Amerikan Koleji öğretmenlerinden Choriotte Oellen, Ela’yı ziyarete geldi. Öğretmen Ela’ya İngilizce olarak: ”Bana dağdan biraz çiçek toplayabilir misin?” dediği an, Ela dışarı fırladı ve kısa bir süre sonra elinde çiçeklerle odaya geldi. Topladığı çiçekleri öğretmene uzattı.
Uzmanlarca yapılan araştırma sonucu Ela’nın ana dilinin İngilizce olduğuna karar verildi. Bu inanılması son derece zor bir gelişmeydi.

O yıllarda, konuyla yakından ilgilenen Tarsus Amerikan Koleji’nin öğretmenlerinden Francis Melling şunları söylüyordu:
”Uzun yıllardır bu yörede öğretmenlik yapıyorum. Ela’nın davranışları ve konuşması bu yöreye göre standartların inanılmaz derecede üstünde. Hiç bir dil eğitimi görmemiş olan bu 5 yaşındaki kız, üstelik bu lehçeyle böyle mükemmel nasıl konuşabilir?”
Bu gelişmelere başından beri büyük bir tedirginlikle yaklaşan,Ela’nın anne ve babası olup bitenlere hiç bir zaman bir açıklama getiremediler.
Bu olay Ian Stevenson’un kitabında da yer almıştır.

Muhittin Yılmaz – Muhittin Uğur Yılmaz olayı

Dr. Stevenson’un incelediği bir başka olay da 1960 Tarsus Yenice doğumlu Muhittin Yılmaz ile ilgili. Yılmaz’ın doğumundan hemen sonra annesi karnının sağ üst bölgesinde yatay bir kırmızı bir doğum lekesi farkediyor. Doğum lekesi sonradan oldukça kayboluyor ama Muhittin 15 yaşındayken hala görülebiliyor ve fotoğrafı çekiliyor. Bu doğum lekesi ve aile fertlerinin gördüğü iki rüyadan Muhittin’in, büyükbabası Muhittin Uğur Yılmaz’ın reenkarnasyonu olduğuna karar veriliyor.

Muhittin Uğur Yılmaz çiftçiymiş ve Yenice’de kahve işletiyormuş. Yoğun şekilde alkol tüketiyormuş ve ölünceye kadar bu adetini devam ettirmiş. 1950’de bir rahatsızlık sonucu bir iç organ ameliyatı geçirmiş. Muhittin’in doğum lekesi dedesinin bu ameliyat izinin olduğu yerdeymiş. Dede bu ameliyattan sonra fazla yaşamamış.

Muhittin büyük babasının bir arkadaşının evine gittiğinde kendinden beklenmeyen bazı beyanlarda bulunmuş ve bazı kimseleri tanımış.
Bir gün yine büyük babasının bir arkadaşının evine gittiğinde ve ev sahibini rakı içer gördüğünde “Selmi, biz senle rakı içerdik, o yüzden bana da biraz ver” demiş.
Bir başka olayda Halis Amca diye biriyle karşılaşmış ve demiş ki “Görüyor musun Halis Amca o zamanlar ben büyüktüm sen küçüktün, şimdi ise tersi, sen büyüksün ben küçük.
Muhittin küçük bir çocuk olarak alkole kuvvetli eğilim gösterse de, kısa hayatında yoğun alkol kullanıcısı olmamış. 20 yaşındayken, kendi ifadesiyle istemediği bir evlilik yaptıktan sonra depresyon sonucu kendini öldürmüş.

Not: Nusayri tabirine ayrı bir yazımızda açıklık getirilmiştir Okumak için lütfen tıklayın.

13. BÖLÜM – DÜNYADAN REENKARNASYON ÖRNEKLERİ

Nepalli küçük Buda rahipleri çok kızdırdı

2005 yılında Nepal’deki bir ormanda ağaç kovuğunda hiçbir şey yiyip içmeden tam 10 ay boyunca yaşayan “küçük Buda” lakaplı 15 yaşındaki Ram Bomjon adlı çocuğu görmek için dünyanın dört bir yanındaki Budistler bu ülkeye akın ediyordu. Bomjon‘u görmek için gelenlere bölgenin dini yetkilileri yol gösterirken, Budistler, Ram Bomjon’a gösterilen ilginin nedenini şöyle özetliyor: “Yaklaşık 2500 yıl önce Buda, onun yaşındayken bu bölgede bir ağaç kavuğunun içinde inzivaya çekilmişti. Şimdi Buda onun bedeninde yeniden hayat buldu. O Buda’nın reenkarnasyonu.” Bomjon’un annesi ise, oğlunun bir şey yememesinden büyük rahatsızlık duyduğunu, ama “Tanrı’nın onu doyurduğundan” emin olduğunu söylüyor.

10 ay boyunca Katmandu’da ağaç kovuğunun içinde aç ve susuz meditasyon yaptıktan sonra ortadan kaybolan küçük Buda büyük panik yaşanmasına sebep olmuştu. Birkaç hafta sonra yine birden bire ormanda çıkarak ağacın kovuğuna yerleşen gencin geri dönmesiyle birlikte binlerce Budist yeniden Nepal’e akın etti. Küçük Buda son aylarda kovuktaki “evinden” dışarı çıkarak “müritlerine” sesleniyor ve tavsiyelerde de bulunuyor. Ancak bu tavsiyelerden biri bölgedeki Budist din adamlarını kızdırdı. Budizmin en büyük festivallerinden biri olan ve önümüzdeki ay düzenlenecek olan törenlerde 2 bin hayvanın geleneksel olarak kesilmesine karşı çıkınca hedef haline geldi. “Artık kurban kesmeyin” diyen küçük Buda’yı kınayan Budist rahiplere rağmen Bomjon, festival sırasında halkın arasına karışarak bu görüşünü yüksek sesle tekrarlayacağını söyledi.

Hollywood’un favorisi

En ünlü reenkarnasyon hikayesi 1952 yılında ABD’nin Colorado eyaletinde yaşayan bir kadından geldi. Daha önce hiç ABD dışına hiç çıkmamış olan 29 yaşındaki Virginia Tighe isimli ev hanımı kadın, Morey Bernstein isimli amatör bir hipnoz uzmanı tarafından hipnotize edildi. Kadın hipnoz sırasında koyu bir İrlanda aksanıyla konuşmaya başladı ve 19’uncu yüzyılda yaşayan İrlandalı Bridey Murphy isimli bir kadın olduğunu söyledi. 1864 yılında İrlanda’nın Cork kentinde doğmuştu, Sean isimli bir adamla evlenmişti ve merdivenlerden düşerek geçirdiği bir kaza sonucu hayatını kaybetmişti. Tighe’nin Cork ile ilgili anlattığı ayrıntılar daha sonra birçok gazeteci tarafından doğrulandı ancak İrlanda’da Bridey Murphy isimli bir kadının yaşadığına dair hiçbir kanıt bulunamadı. Virginia ismiyle yeniden hayata geldiğini öne süren kadının hikayesi ülke çapında o kadar ünlendi ki olay önce kitap haline getirildi daha sonra da filmi çekildi.

Seksi sarışın benim bedenimde vücut buldu!

Kanadalı bir rock grubunda şarkıcılık yapan 43 yaşındaki Sherrie Lea Laird, Marilyn Monroe’nun yeniden hayata dönmüş hali olduğunu iddia ediyor. Dünya basınında büyük olay yaratan Laird’in psikiyatristi Adrien Finkelstein, hastası Laird ile 8 yıl boşunca düzenlediği hipnoz seanslarını “Marilyn Monroe Dönüyor: Bir Ruhun İyileşmesi” isimli kitapta bir araya getirerek çok satanlar listelerinde yerini aldı. Kitaba göre Laird, Monroe’nun şüpheli ölümünden 11 ay sonra dünyaya geldi. Laird henüz küçük bir çocukken ünlü yıldızın hayatına dair pek çok ayrıntıyı daha onun adını bile duymadan önce biliyordu. Daha sonra geçmiş yaşamına dair anlık geri dönüşler yaşamaya ve intihara eğilim göstermeye başlayınca psikolojik tedavi görmeye karar verdi. Hipnoz altındaki Laird’a göre Monroe ile ilişki yaşayan ABD Başkanı John F. Kennedy ona Fidel Castro ve Küba hakkında devlet sırlarını söylüyordu. Hatta Monroe’nun ölümü birçoklarının öne sürdüğünün aksine intihar değil cinayetti. Tedavi süresince Laird, hipnoz altında Monreo’nun özel hayatına dair sınırlı sayıda insanın bildiği birçok bilgiyi ortaya döktü. Psikiyatrist Finkelstein ise kitabında iki kadın arasında yüz hatları, eller, ayaklar, konuşma şekli ve el yazısı bakımından da birçok benzerlik bulunduğuna dikkat çekiyor.

Siyahi bir askerim bileğimden vuruldum

ABD’de “Childrens’s Past Lives” (Çocukların Geçmiş Yaşamları) isimli kitabı kaleme alan yazar Carol Bowman’ın oğlu Chase de çocukluğunda reenkarnasyon deneyimini yaşayanlardan. Chase 5 yaşındayken geceleri uykularından çığlıklar atarak uyanmaya başladı. Rüyasında patlamalar duyduğunu söyleyen çocuk geceleri yatmaktan korkar hale gelince annesi onu bir psikoloğa götürdü. Küçük çocuk hipnoz altında gördüklerini “Elimde bir silah taşıyorum. Kayanın arkasına saklandım ama ateş ederken etrafa bakmak zorundayım. Duman her yerde. Çok korkuyorum, hareket eden herşeyi vuruyorum. Bileğimden vuruldum. Çok kanıyor, başım dönüyor” sözleriyle anlattı. Küçük çocuk birkaç ay önce de durup dururken farklı bir aksan kullanarak annesine siyahi bir asker olduğunu anlatmıştı. Ayrıca doğuştan sağ bileğinde bir yara izi vardı. Bunun üzerine annesi çocuğun önceki yaşamında Amerikan iç savaşında çarpışan siyahi bir asker olduğuna inanmaya başladı. Terapiden sonra Chase normal bir yaşam sürdü. Ancak 1991’de Irak Savaşı patlak verdiğinde yeniden savaştığını görmeye başladı. İkinci bir tedavinin ardından 9 yaşına geldiğinde tüm anılar belliğinden silindi.

Küçük Kameron ‘Önceki’ Annesini Çok Özlüyordu

Kanada’da dünyaya gelen Cameron, başka bir hayat ve başka bir aileden bahsetmeye başladığında 2 yaşındaydı ve henüz konuşmaya yeni başlamıştı. Anlattığı hayat, ne kendisinin ne de ailesinin daha önce ziyaret ettiği İskoçya’nın Barra Adası’nda geçiyordu. Küçük Cameron “diğer annesi”ni o kadar çok özlüyordu ki, bazı günler saatlerce onun için ağlıyordu. Annesi ise oğlunun durumu karşısında dehşete kapılıyor ve ne yapacağını bilemiyordu. Cameron eski hayatından gelen anıları 5 yaşına kadar hatırlamaya devam etti. Hatta diğer eski babasının isminin James Robertson olduğunu bile hatırladı. Oğlunun reenkarnasyon geçirmiş olduğuna yavaş yavaş inanmaya başlayan annesi sonunda onu Barra Adası’na götürdü ve adada birkaç yaz önce yaşamış olan Robertson soyadlı bir ailenin yaşadığını öğrendi. Robertson ailesinin adada kalan bir üyesiyle görüşen Cameron’un annesi, James’in bir araba kazasında oğluyla birlikte hayatını kaybettiğini söyledi. Cameron 8 yaşına geldiğinde geçmiş yaşamıyla ilgili hatırladığı her şeyi unuttu.

Shanti Devi

11 Aralık 1926 – 27 Aralık 1987 yılları arasında yılında Hindistan’ın Delphi şehrinde yaşayan Shanti Devi 1930 yılında 4 yaşına geldiğinde, ailesine bir önceki yaşamında evinden 145 km uzaktaki Mathura kasabasında kocasıyla yaşadığını anlattı. Ailesi anlattıklarıyla ilgilenmeyince 6 yaşında Mathura’ya gitmek için evinden kaçtı ancak oraya gidemedi. Okula başladığında okuldakilere önceki hayatında evli olduğunu ve doğum yaptıktan on gün sonra öldüğünü anlattı. Öğretmeni ve okul müdürü tarafından konuşturulduğunda Mathura lehçesiyle konuşup tüccar olan kocasının adının “Kedar Nath” olduğunu anlattı. Müdür Mathura’da bu adda biri olduğunu Lugdi Devi adındaki karısının dokuz yıl önce doğum yaptıktan on gün sonra öldüğünü tesbit etti. Kedar Nath Delhi’ye geldi. Shanti Devi haberi olmadığı halde onu ve Lugdi Devi’nin oğlunu görür görmez hemen tanıdı. Kedar Nath’ın hayatı ile ilgili bir çok detayı anlattı. Kedar bunun üzerine Devi’nin karısının reenkarnasyonu olduğunu kabul etti.

Olay Mahatma Gandi’ye aktarıldığında Gandi komisyon kurdurdu. Komisyon Shanti Devi ile Mathura, 15 Kasım 1935 de Mathura’ya gitti. Orada Lugdi Devi’nindedesi de dahil olmak üzere ailenin fertlerini tanıdı. Kedar Nath’ın Lugdi Devi’nin son günlerinde verdiği sözleri tutmamış olduğunu anladı. Komisyon Shanti Devi’nin  gerçekten Lugdi Devi’nin reenkarnasyonu olduğu sonucuna vararak 1936 da bununla ilgili bir rapor hazırlandı (L. D. Gupta, N. R. Sharma, T. C. Mathur, An Inquiry into the Case of Shanti Devi, International Aryan League, Delhi, 1936). Araştırmalar sürmesi ve onunla yapılan görüşmeler sonucunda bunu başka raporlar da takip etti (Nahata, Bal Chand. Punarjanma Ki Paryyalochana. Calcutta: Buddiwadi Songh. (tarihsiz). Sen, Indra. “Shantidevi Further Investigated”. Proceedings of the India Philosophical Congress. 1938.  Bose, Suskil C. A Case of Reincarnation, Calcutta: Satsang, 1952).

1986 da Ian Stevenson ve K.S. Rawat. ile görüşmesinde Lugdi Devi’nin ölüm anılarını anlattı. K.S. Rawat araştırmalarına 1987 de Devi’nin ölümünden dört gün öncesine kadar devam etti.

Bunlardan sonra Sture Lönnerstrand adında İsveçli bir yazarın Devi’yi ziyaretine ait kitap  1994 de yayınlandı (Shanti Devi: En berättelse om reinkarnation. Stockholm 1994). Kitabın İngilizce çevirisi 1998 de yayımlandı ( I Have Lived Before: The True Story of the Reincarnation of Shanti Devi, Ozark Mountain Publishing, 1998. ISBN 1-886940-03-7).

“Shanti Devi” Sanskritçe “Barış Tanrıçası” anlamına gelmektedir.

2. Dünya Savaşında Ölen Pilot

leininger 13 yaşındaki James Leininger her gece “Uçak alev aldı, düşüyorum” diye çığlık atarak uyanıyor, sonra da “Ben James Huston’ım… Jack Larsen, Natoma” diye sayıklıyordu. Bir süre sonra bir anormallik olduğunu farkeden ailesi, onun savaşta ölen bir pilotun ruhunu taşıdığına inandı ve reenkarnasyonu araştırmaya karar verdi.

ABD‘de, İkinci Dünya Savaşı’nda ölen bir pilotun yeniden dünyaya gelişinin hali olduğunu söyleyen 3 yaşındaki çocuğun gerçek hikayesini anlatan “Soul Survivor” adlı kitap satış rekorları kırıyor.

“Soul Survivor” (Sağ Kalan Ruh) adlı kitap, bir haftada New York Times’ın en çok satanlar listesine 35. sıradan girdi.

Küçük James Leininger 3 yaşına kadar normal bir çocuktu ancak 3 yaşında garip kabuslar görmeye başlayıp “Ben James Huston’ın” diye tekrar tekrar sayıklaması ailesini endişelendirdi. Küçük çocuk, bir gün oyuncakçıda gördüğü uçak için “Bu bir Corsair” dediğinde annesi Andrea büyük bir şok geçirdi.

James’in kâbuslarında uçağının Japonlar tarafından vurulduğunu, alev aldığını ve düştüğünü anlatması üzerine annesi oğlunun 2’nci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden bir pilotun reenkarnasyonu olduğuna inanmaya başladı. Ancak babası Bruce ikna olmadı ve ona uçağının nereden kalktığını sordu. James, tereddüt bile etmeden “Natoma” diye cevap verdi.

Iwo Jima adasının resmini görünce tanıdı

Natoma, 2’nci Dünya Savaşı’nda kullanılan uçak gemilerinden birinin ismiydi. Küçük çocuk birkaç hafta sonra bir kitapta Japonya’da Japon ve ABD’li askerlerin karşı karşıya geldiği Iwo Jima adasının resmini gördü ve babasına “İşte uçağım burada düştü” dedi. Jack Larsen ise onun en yakın arkadaşı olan bir başka pilottu.

Genç pilot son görevde ölmüştü

leininger 2Bruce, oğlunun hikayeyi uydurduğunu kanıtlamak için Jack Larsen’i bulmaya karar verdi. Natoma gazilerinin toplantılarına katıldı ve nihayet Larsen’i buldu. Ancak acı gerçeği ondan öğrendi. 1945’teki Iwo Jima Savaşı’nda yalnızca bir ABD’li pilot ölmüştü ve o da terhis olmadan önce son görevine giden 21 yaşındaki James Huston’du.

Ölen pilotun son akrabası şok yaşadı

Huston’un uçağı Japonlar tarafından vurulmuş ve aynı oğlunun anlattığı gibi alev alarak okyanusa çakılmıştı. Bruce James’in yaşayan son akrabası 84 yaşındaki kardeşi Anne’i buldu ve oğluyla bir araya getirdi. Anne, 2 yaşındaki çocuğun anlattıklarını dinledikten sonra büyük bir şok geçirdi ve onun kardeşinin reenkarnasyonu olduğuna inandığını söyledi. Leininger ailesinin yazdığı ve James’in hikayesini anlatan “Soul Survivor” adlı kitap ABD’de satış rekorları kırıyor.

Dalay Lama dünyanın en ünlü reenkarnasyonu

Tibet’in ruhani lideri 14’üncü kutsal Dalay Lama, iki yaşındayken gösterdiği mucizelerle 13’üncü Kutsal Dalay Lama’nın reenkarnasyonu olarak kabul edildi. 13’üncü Dalay Lama’nın ölümünden sonra lamalardan biri, gördüğü bir düşün ardından 2 yaşındaki Lhamo Dhondrub isimli çocuğun yaşadığı evi tüccar kılığında ziyaret etti. Çocuk, ziyaretçilerden birinin kucağına oturarak boynundaki boncuklarla oynamaya başladı. Ancak bir süre sonra kolyenin kendisine geri verilmesini istedi. Kewtsang Rinpoche isimli lama, kim olduğunu bilirse kolyeyi vereceğini söyledi. Bunun üzerine çocuk odadaki herkesin isimlerini Dalay Lama’nın aksanıyla teker teker saymaya başladı. Lamalar çocuğun vücudunu önceki Dalay Lama’dan kalan izleri bulmak için inceledikten sonra ikna oldu ve Dhondrub, şu anda 14’üncü kutsal Dalay Lama.

16 Kez Doğmuş

Bundan 22 yıl önce Thimphu civarında bir köy evinin kapısı çalınıyor.
Kapıyı çalan 3 Hintli Budisttir.
Kapıyı bir kadın açıyor ve gelenler tek kelime söylemeden bir mektup veriyor. Mektup, Hindistan’da yaşayan çok üst düzey mertebelere ulaşmış bir Budist rahipten gelmektedir.
Mektubu alan kadın, ağlamaya başlar…
Butan’da ilk gece manastırda öğrendiğimiz bu olayın peşine düşüyoruz.
Çünkü bu ipucu bizi, Budizmin en çarpıcı gerçeklerinden birine götürecek.

Başkent Thimphu’yu boydan boya geçip şehrin varoşunda küçük bir patikaya giriyoruz. Sonunda kalaslardan oluşan dar bir köprüden geçip bir bahçeye giriyoruz.
Önümüzde iki katlı bir ev duruyor. Bahçesinde yepyeni bir Toyota Land Cruiser var.
Kapıyı bir kadın ve orta yaşlı bir erkek açıyor.
Biraz sonra o kadının, bundan 22 yıl önce, üç Hintliye kapıyı açan kadın olduğunu öğreneceğiz.
Böylece, 22 yıl önce gelen mektubun sırrını da bu evde çözeceğiz.

Salona geçiyoruz. Tipik bir Anadolu evi.
Ortada alçak bir masa, yanında bir divan, birkaç koltuk.
Masanın üzerinde çerçevelenmiş iki fotoğraf duruyor.
Yan yana 4 rahip, Singapur’da gökdelenlerin önünde gülerek poz vermiş.
Sebati Karakurt’a göre fotoğraflar kolaj. Yani binaların önüne monte edilmiş.
Rahibin adı Taklung Rinpochee. En fazla 30’larının başında bir genç adam.
Anlattığına göre, Budizmin yaşayan en büyük ruhani lideri olan Dalay Lama’nın şu sıralar en gözde rahiplerinden birinin öğrencisi…
Hocasının adı Ogyen Trinley Dorje.
Tibet Budizminin en önemli okullarından birinin başında.
Kendisinin lakabı “17’nci Karmapa…” Yaşı henüz 28…

Bu evde de ısıtma yok.
Biraz sonra salonun önünde genç bir adam beliriyor.
Altında rahiplerin giydiği geleneksel kırmızı uzun etek. Üstünde ise önü boğazına kadar fermuarlı peluşumsu bir anorak.
Bize belki de kendinden yaşça küçük hocasının yazdığı İngilizce kitabın birer nüshasını hediye ediyor.
Önsözünü bizzat Dalay Lama yazmış.
Amerika’da Redlands Üniversitesi ile işbirliği yapıyorlar.
Biraz sonra tereyağlı çayımızı içerken, şu sıralarda adına bir manastır inşa edilen genç rahibin hayatını dinliyoruz.
Tabii olay, 22 yıl önce hayatını değiştiren o mektupla başlıyor.

22 yıl önce mektupla gelip çocuğu alıyorlar

Mektubu getirenler Hintli Budistlerdir.
Hindistan’da çok önemli bir manastırda çok yüksek mertebede bir Budist rahibe bir gün ilahi bir haber gelir.
Buna göre Butan’da, başkente yakın o evde “Çok özel bir çocuk doğmuştur”.
Bu çocuk ileride büyük bir ruhani usta olacaktır. Onun için evinden alınıp önemli bir dini merkezde özel olarak yetiştirilmesi gerekmektedir.
Rahipler çocuğu annesinden alıp götürmeye gelmişlerdir.
Budizmde böyle bir haber, aile için de büyük şereftir.
Rahiplerin o gün alıp götürdüğü çocuk, 22 yıl sonra memleketine dönecektir.
O çocuk şimdi sakin bir ifadeyle karşımızda oturmaktadır.
Biraz önce bize kapıyı açan kadın da artık onunla yaşamakta olan annesidir.
O gün hissettiğini soruyorum; “Çok ağladım” diyor.
O yaşta bir çocuk, başka bir ülkeden gelmiş, hiç tanımadığı bir insana nasıl emanet edilir?
Biz Batılıların bunu anlaması mümkün değil.
Budizm başka bir dünya algılaması üzerinde yaşıyor.
Buradaki üçüncü günümüzde öğrendiğimiz şey, bu gözyaşlarının, annelik üzüntüsü ile “seçilmiş” bir çocuğun annesi olmanın verdiği gururun karışımı olduğuydu.

‘Ölüler Kitabı’nın sırları

Böyle bir mertebeye ulaşacak çocuğun, geçmişte en az 16 hayatı olduğuna inanılıyor.
“Daha önceki hayatlarınızda kimler olduğunuzu biliyor musunuz?” diye soruyorum.
“Evet biliyorum” diyor ama bütün gazeteci ısrarıma rağmen fazla ayrıntı vermiyor.
“Kendinizi o hayatlarda görebiliyor musunuz” diye ısrar ediyorum. Görüyormuş.
Tabii her Budist gibi bir de bundan sonraki hayatı var.
O hayatta kim olacağını bilmiyor. Sadece Budizmin şu temel inancını tekrarlıyor:
“Bu hayatımda iyi bir insan olursam, orada da öyle yaşayacağım…”
Anladığım kadarıyla, bunlar “Tibet’in ‘Bardo Thödol’da’ (Tibet Ölüler Kitabı) kitabında” yazılanlar gibi, ruhani bir sınıfın masonik sırları olarak saklanıyor.
Ölmekte olan bir insana, bir sonraki hayatına geçişi kolaylaştırmak üzere anlatılan sırlar bunlar.
Bu konuşma bize, bir Budistin hayat ve ölüm hakkındaki fikrinin ve inancının bizimkinden çok farklı olduğunu gösteriyor.

Titu Olayı

Dünyada reenkarnasyonun en çok bilinen vakası olan Titu olayını Stanford Üniversitesi uzmanları inceledi. “Tesadüf” olma olasılığı “10 bin milyon milyarda” bir! Hindistan’da Titu isimli bir çocuğun önceki hayatında başka biri olması ve mantıklı açıklamalar yapması üzerine çalışan Stanford Üniversitesi’nde profesör olan Jim Deardoff, reenkarnasyonun gerçekleşme olasılığını hesapladı. Stanford Üniversitesi profesörü Jim Deardorff verilen her bilginin bir olasılığı olduğunu belirtti. Her kişiye göre olayların farklı bir olasılığının bulunduğunu dile getiren Deardoff, Titu vakasını kendi olasılık rakamlarına göre açıklıyor.
* Verma ismi: İlk bilgi olduğu için belli bir olasılığı yok.
* Soyadı Suresh: 0.02 (basit, geleneksel bir isim)
* Agra’da yaşıyor: 0.005 (Hindistan’daki büyük kentlerden bir tanesi)
* Karısı Uma: 0.003 (Sık rastlanan bir isim değil)
* İki çocuk: 0.3 (olasılık az değil, makul bir rakam)
* Dükkan sahibi: 0.1 (birçok dükkan var ama olasılıklar çok fazla)
* Radyo, TV, video: 0.03 (Hintli uzmanlar bu konuda daha geçerli rakamlar vermeliler)
* Verma ailesini tanıma: 0.3 (ziyaretin habersiz olması)
* Aile hatıraları: 0.01 (oldukça ayrıntılı anı)<
* Kalabalık içinde çocuklarını tanıma: 0.1
* Dükkandaki farklılıkları görme: 0.1
* Cinayeti hatırlama: 0.005 (en iyi tahmin)
* Doğum işareti/kurşun izi: 0.001

Bu olasılıklar formül içine konulursa gerçekte böyle bir olayın gerçekleşme ihtimali 1×10 üzeri 19. Yani Titu vakasının tesadüf olma olasılığı 10 bin “milyon milyarda” bir.

Titu olayı neydi?

Hindistan’da yaşayan Titu, ailesine önceki yaşamındaki hayatını, ailesini ve Agra şehrindeki eski evini anlatmaya başladığında 2.5 yaşındaydı. Anıları o kadar detaylıydı ki bir radyo dükkanında çalıştığını, adının Suresh Verma olduğunu ve Uma adlı eşinden 2 çocuğu olduğunu anlatıyordu. Tito bir gün silahla öldürüldüğünü, daha sonra cesedinin yakılarak küllerinin nehre atıldığını söylediğinde ailesi endişelendi. Ağabeyi hikayeyi araştırdı. Uma adlı 2 çocuk sahibi dul bir kadının işlettiği Suresh Radyo isimli bir dükkana rastladı. Uma, Singh ailesini ziyaret etmeye karar verdi. “Önceki aile”sine kavuşan Titu, Uma’ya önceki yaşamında gittikleri bir panayırı anlattı ve evin bahçesine gömdüğü altınlardan bahsetti. Şoke olan Uma, kocasının yeniden hayata döndüğüne inanmıştı. Dehşete düşen aile hikayeyi doğrulamak için Titu’yu Agra’ya götürdü. Küçük çocuk, Suresh’in 2 oğlunu hemen tanıdı ve ölümünden bu yana radyo dükkanındaki değişiklikleri de hemen fark etti. BBC kanalına çıkarılan Tito, Suresh’in arabasında otururken başına yediği bir kurşunla öldüğünü anlattı. Otopsi kurşunun Suresh’in sağ şakağından girdiğini kafasının solundan çıktığını gösteriyordu. Tito’nun saçları canlı yayında tıraş edildi ve aynı izler ortaya çıktı. Tito Agra’daki mahkemeye cinayeti anlatarak davayı yeniden açtırdı.

Jeffrey Keene Olayı

Hipnotik geriye dönüşe başvurmadan reenkarnasyon gerçeğini destekleyen belki de en ayrıntılı vaka Amerika’da Westport Connecticut’ta İtfaiye şef yardımcısı olarak çalışan Jeffrey Keene’in olayıdır. Keene’nin hikayesi Mayıs 1991 de başlar, karısıyla tatilde antikçileri gezerlerken Amerikan İç Savaşında Antiteam muharebesinin yapıldığı  Sharpsburg, Maryland’da dururlar. Her ne kadar  Keene o zamana kadar İç Savaş hakkında hiç kitap okumamışsa ya da konuya ilgi duymamışsa da savaş alanını ziyaret etme zorunluluğu hissetmiştir. Keene Sunken Road – Batık Yol adlı bir alana doğru yürürken aşağıdaki garip reaksiyonları hissetmiştir:

Üzerimden bir üzüntü, keder ve kızgınlık dalgası beni yıkayıp geçti. Önceden uyarılmadan aniden duygularla yoğruldum. Yakıcı gözyaşları yanaklarımdan aşağıya süzüldü. Yolun ortasında donmuş kalmış haldeyken nefesim kesildi. O güne kadar kaç kez terlemiş olduğumu size söyleyemem, ama bu duygular, bu duygusal aşırı yük geçtiğinde sanki bir maraton koşmuşum gibi kendimi tükenmiş halde buldum. Yoldan çıkabilmek için dik banketi tırmanırken dönüp geriye baktım. Arabaya geri dönmem çok zor oldu zira kendimi çok zayıf hissediyordum. Cevaplar yoktu sadece sorular vardı. Bir yıldan önce yanıtları bulamayacaktım hiç beklemediğim bir kaynaktan.

Keene ve karısı Sharpsburg’dan ayrılmadan önce bir hediye dükkanına girdiler, Antiteam çarpışması ile ilgili bir İç Savaş dergisi dikkatlerini çekti ve satın aldılar. Eve döndükten sonra Keene dergiyi bir yere koydu ve ancak bir buçuk yıl sonra dergiyi okumak istedi. O sırada yine güçlüduygu dalgaları kendisini sarmaya başladı. General John Gordon’un resmi olan bir sayfayı çevirdiğinde şoke oldu zira General Gordon’un simasında kendisini gördü. General Gordon’un Antiteam çatışması sırasında Sunken Road’da aldığı birkaç tabanca yarasından dolayı ölümden döndüğünü öğrendi. Keene bir yıl önce  yoğun üzüntü, keder ve öfke yaşamış olduğu yerin Sunken Road olduğunu hatırladı.

Bundan sonra geçmiş ve gelecek arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başladı. General Gordon’un yaşamı üzerindeki perde aralandıkça Keene General Gordon ve kendisi arasında bir çok paralellik olduğunu keşfetti. Geçmiş yaşam dışında Keene ve Genaral Gordon benzer fiziksel görünümler paylaşmaktaydı (bakışlar, boy, göz rengi, doğum lekeleri ve başkaları), kişisel özellikler, ortak yaşam boyu olaylar, yazma biçimleri, alışkanlıklar ve karakterleri. Her ikisi de kollarını kavuşturmuş olarak ayakta durmayı tercih ediyorlardı. İkisi de giyim konusunda benzer zevkleri taşıyorlardı.

Keene General Gordon ile bağlantısını keşfetmeden on beş yıl önce ilginç bir olay yaşamıştı. Keene çenesinde ağır ve gittikçe şiddetlenen bir ağrı hissetmeye başlamış gerekli tetkikler yapıldığı halde bir şey bulnamamıştı. Sonra ağrı yavaş yavaş azalmış ve sonunda tamamen geçmişti. Bu ağrılı olay 9 Eylül 1977 de 30 uncu doğum gününde başlamıştı. Keene on beş yıl sonra General Gordon’un 30 yaşındayken Antiteam savaşında 17 Eylül 1862 de yüzünden yaralandığını öğrendi.

General Gordon’un yarasının olduğu aynı yerlerde Keene’in de doğum lekeleri (doğuştan yara izleri) bulunmaktadır. Sol gözün altında, alında ve sağ yanakta.

Güneyli General Robert E. Lee’nin Antiteam savaşının yazılı emrini verdiği 9 Eylül aynı zamanda Keene’nin doğum günüdür. General Gordon’un asker olarak resmi yazılarıyla Keene’nin itfaiye şefi olarak resmi yazıları arasında da benzerlikler görülmüştür.

Keene General Gordon’dan haberdar değilken bir seferinde Güneylilerin teslim olduğu şimdi müze olarak kullanılan bir mekanda yanlış Konfederasyon Bayrağı kullanıldığını iddia etmiş ve doğru bayrağın konulmasını sağlamış.

Öncekinden farklı bir cinsiyette bedenlenme – Ma olayı

U Aye Maung ve karısı Daw Aye Tin Burma’nın Nathul kasabasında yaşarlarken 1947’de II. Dünya Savaşında Japonlar adayı işgal ederler. Müttefik uçakları yakınlarda demiryolu istasyonu olduğunda kasabayı neredeyse günde iki kere bombalamakta ve makineli ile taramaktadır. Bu yüzden kasaba sakinleri gündüzleri ormana kaçar gece kasabaya dönerler. Bu saldırılar 1945 ilkbaharına kadar sürer. U Aye Maung istasyonda hamal olarak çalışmaktadır. Üç kızları ile fakir bir aile hayatı sürdürmektedirler. Japon işgali sırasında Daw, Japon ordusundan bir aşçı ile tanışır birbirlerine milli yemeklerini öğretirler. Aşçı genelde altında şort, üzeri çıplak gezmektedir. Sonra irtibatları kesilir.
Daw dördüncü çocuğuna hamile kaldıktan sonra sürekli bir rüya görmeye başlar. Rüyada altında şort üzeri çıplak birisi onlara misafir geleceğini söylemektedir. Daw onun Japon ordusu aşçısı olduğunu düşünür ve peşini bırakmasını ister. Aynı rüya beş on günlük aralarda üç kez tekrarlanır.

26 Aralık 1953 de Daw bir kız doğurur, adını Ma Tin Aung Myo koyarlar. Kasığında parmak büyüklüğünde bir doğum lekesi vardır. Ma dört yaşındayken yukarıda uçan bir uçaktan rahatsız olur, ağlamaya başlar, babası ne oldu diye sorar, sadece “eve gitmek istiyorum, eve gitmek istiyorum” cevabını verir. Ondan sonra her uçak geçişte Ma rahatsız olur, sebebini uçağın kendisini vurmasından korkması olarak açıklar. Ancak 1945 de beri oralarda uçak saldırısı görülmemiştir.

Ma çoğu kez keyifsiz görülür, bazen de hıçkırmaktadır. Neyin var diye sorulduğunda “bir Japon’un hasretini çekiyorum” diye cevap verir. Daha sonra anlatır. Kendini Nathul’da bir uçağın makineli tüfek ateşiyle hayatını kaybeden bir Japon askeri olarak hatırladığını. Ma anlatılarını gittikçe detaylandırır. Kendisinin önceki hayatında kuzey Japonya’lı, evli ve beş çocuklu, Nathul’da aşçı olarak yaşamış erkek bir Japon askeri olduğunu.

Ma ölümünü de anlatır. Şimdiki yaşadıkları evden 75 m. uzakta bir odun kümesi yanında yemek yapıyormuş. Üzerinde kısa paçalı büyük kemerli pantolon varmış, gömleğini çıkarmış. Bir uçak sesi duymuş. Uçağın iki kuyruğu varmış, pilotu kendisini görünce onu öldürmek niyetiyle saldırıya geçmiş. Odun kümesinin arkasına kaçmak istemiş fakat bir kurşun kasığına isabet etmiş ve hemen oracıkta ölmüş.

Bu olayı inceleyen Dr. Ian Stevenson’un bazı reenkarnasyon vakalarında ölüm sırasında meydana gelen yaranın doğum lekesi olarak yeniden bedenlenmede kendini gösterdiği şeklindeki bulgusu bu olayda da görülmüştür. Ma’nın iki kuyruklu olarak gördüğü uçak gerçekten de Amerikan ordusu tarafından Pasifik savaşında kullanılan Lockheed P38 Lightning modeline uymaktadır. Arada Ma’nın arada oradakiler tarafından anlaşılmayan bir dil konuştuğu olmaktadır. Muhtemelen bu dil Japoncadır ve bazı reenkarnasyon vakalarında görülen ksenoglosi (xsenoglossy – insanların hiç öğrenmediği bir dili konuşma yetisi) bu olayda da görülmüştür. Ma sık sık Japonya’ya gitmek istediğini, çocuklarını özlediğini, büyüyünce oraya taşınacağını ifade eder. Halbuki bu Burma’da görülmüş şey değildir, Burma halkı, işgal sırasında gördükleri zulümlerden dolayı Japonları sevmemektedir.

Ma belirgin erkeksi özellikler taşır. Oğlan giysileri ve gömlekleri giyinir, kız elbiseleri giymeyi reddeder, saçını erkek gibi kısa kestirir. Okulun kız gibi giyinmesini istemesi baskısı yüzünden okulu terkeder. İlk adet gördüğünde nefret içindedir. Bu “erkeğe yakışmıyor” der.

1972 yılında Ma 19 yaşındayken, Dr. Ian Stevenson’a erkeklerle birlikte olma isteği taşımadığını, bir karısı olsun istediğini, zaten bir kız arkadaşı olduğunu anlattı. 1981 de 28 yaşındayken, beraber yaşadığı bir kız arkadaşı vardı. Evlenirse bir kadınla evleneceğinden, orduya katılıp erkeklerle yaşayıp savaşmaktan bahsediyordu.

Öncekinden farklı bir cinsiyette bedenlenme – Daniel olayı

Kerry McFadyen üç yaşındaki oğlu Daniel’ı cinsel organını kesmeye çalışırken yakaladığında bütün hayatları değişti. Daniel neden bunu yapmak istediği sorulduğunda, “kız olmak için” yanıtını verdi. Cinsiyet değiştirmek isteyen Daniel, dünyada bilinen en genç örneklerden biri; belki de en genci.  Doktor tarafından cinsiyet hoşnutsuzluğu teşhisi konulan Daniel, şu an 6 yaşında ve ‘Danni’ isminde bir kız çocuğu olarak yaşamını sürdürüyor.04

Doktorlar Danni’ye hormon tedavisi uygulayarak ergenliğe girme zamanını erteleyecek. Küçük çocuk 18 yaşında girdiğinde ise cinsiyet değiştirme ameliyatı olacak.  İskoçya’da yaşayan aile karar aldıktan sonra ilk iş olarak Danni’nin öğretmeniyle konuşmuş; öte yandan sınıf arkadaşlarının ailelerine, Daniel’ın artık okula ‘Danni’ olarak döneceğini açıklayan bir mektup yazmış.  Kerry McFadyen ailelerden oldukça pozitif ve destekleyici geri dönüşler aldıklarını belirtiyor. Danni’nin okulda zorluk çekmemesi için okul yönetimi binaya unisex bir tuvalet eklemiş.  McFadyen, “Pek çok kişi, çocuğumun bu kadar erken karar almasına neden olduğum için benim kötü bir anne olduğumu düşünüyor. Ancak ne çocuğumu mutlu emek için her şeyi yaparım” diyor.  

Luke Ruehlman – Pamela Robinson

Luke Ruehlman 2 yaşındayken çocuklarının hiç tanımadıkları bir kadın hakkında konuştu.
Chicago’da bir otel yangınında hayatını kaybeden Pamela Robinson’un kendi bedeninde tekrar dünyaya geldiğini söyleyen çocuk yangın esnasında olanları anlatarak ailesinin bu duruma inanmasını sağladı.
Bu konuda araştırma yapan aile 1993’te Chicago’da Paxton Hotel’de çıkan yangında 19 kişinin hayatını kaybettiğini öğrendi. Ölenlerden biri olan Pamela Robinson’un ailesiyle irtibata geçen aile çocukları ile ölen kadının zevklerinin aynı olduğunu keşfetti.
Aile çocuklarının yaşadıklarının gerçek olduğunu bunu ünlü olmak veya para kazanmak için yapmadıklarını sadece kendi hikayelerini anlatmak istediğini belirtti.

Karamanlı James Clarence Mangan

1 Mayıs 1803 – 20 Haziran 1849 arası “Dublin’de doğan, yaşayan ve ölen”, İrlanda Ulusal Marşı’nın söz yazarı  İrlandalı şair James Clarence Mangan dil, din, tarih, iklim, yiyecek, kültür vb bakımından kasvetli, hemen her gün yağmurlu, yemyeşil İrlanda ile hiçbir benzerliği olmayan, en az 4000 km uzaklıktaki Türkiye’yi hiç görmemiş olmasına rağmen sanki Osmanlı döneminde Anadolu’da özellikle Karaman’da yaşamış bir Türk şairidir. Bir manavın oğlu olan, Clarence göbek adını sonradan alan Mangan gerçekten hayatı boyunca İrlanda’dan hiç çıkmamış ama Erzurum civarına savaşmaya giden Karamanlı bir delikanlının sıla hasretini anlattığı Karamanlı Sürgün “Karamanian Exile”adlı şu olağanüstü şiiri nasılsa yazabilmiştir:

Seni hep rüyalarımda görüyorum,
Karaman!
Senin yüzlerce tepen, binlerce deren,
Ah Karaman, Karaman!
Işıltılı sabahların parladığı zaman,
Derin gün batımı,
Derelerini ve tepelerini,
Işık huzmeleriyle ördüğü zaman,
Sen hayalimde belirirsin,
Karaman.
Bütün hayallerimde,
Hasret dolu hayallerimde belirirsin,
Karaman, Ah Karaman!
Sıcak, parıltılı ovalar, güneş, gökler,
Karaman!

Karaman, Ah Karaman!
Yaz çiçeklerinden, renklerinden,
Yüzümü çevirsem de
Hayal gözümde
Sen belirirsin ihtişamla,
Karaman!
Canımın parçası hâlâ sendedir,
Karaman!
Sen hâlâ mukaddessin gözümde,
Karaman, Ah Karaman!
Savaş vaktim gelmişti bir zamanlar,
Karaman!
Erzurumda taburlar vardı yer yer,
En acımasızı Erzurum’dan geldi bölüklerin,
Uhbar sarayının kubbesinden indiler,
Beni senden, vatanımdan söküp kopardılar,
Karaman!
Sen, öz vatanım, dağlık yurdum,
Karaman,
Hayatta ve ölümde ruhumun ocağı,
Karaman, Ah Karaman!
Bil ki Karaman,
On kız kardeşimden hiçbiri,
Hemşehrilerini benim kadar sevmedi,
Karaman, Ah Karaman!
O âna kadar süt kadar latif,
İpek kadar yumuşaktım.
Simdi göğsüm aslan ini gibi,
Öldürülen insanların,
Kan ve kemikleriyle kirlenmiş,
Karaman, Ah Karaman!
Yeni doğmuş gençlik duygularım,
Karaman!
Örselenmiş çiçekler gibi soldu,
Karaman, Ah Karaman!
Yerlerinde dikenler ve yabani otlar fışkırdı,
Bir zamanlar sevdiklerim simdi küçük düştü gözümde,

Sabahın bereketli ışığından nefret ediyorum,
Karaman!
Sabahın çehresi beni çıldırtıyor,
Karaman, Ah Karaman!
Sipahi bir zorbanın zırhını giyinmiş,
Karaman!
Fakat kölelik şu cesetten daha kötüdür,
Karaman, Ah Karaman!
Kalbi binlerce şeytanla kararmış onun;
Karaman, Ah Karaman!
Kaf’ın yanıp kavrulmuş ovaları gibi,
O kalbe de hiç yağmur ve çiğ düşmeyecek,
Karaman!
Ancak zehir şebnemleri ve kan yağmurlarıdır yağacak,
Karaman!
Cehennemin zehir şebnemleri, kan yağmurları,
Karaman, Ah Karaman!
Fakat en kötüsü yakında hayat bitecek,
Karaman,
Azrail her yanlışın intikamını alacak,
Karaman, Ah Karaman!
Son zamanlarda düşüncelerim daha çok geziniyor,
Çayırlarında; hayal kümeleri zihnimi, ve
Kehanetli şarkı güftelerini gölgede bırakıyor,
Karaman,
Azrail çetin ve güçlü,
Karaman!
Işıldayan kılıcı çok yakında çarpacak,
Karaman, Ah Karaman!
Bu gece Uhbarın salonlarında endişe var,
Ezilmiş esirler için umut da var,
Karaman, Ah Karaman!
Şu duvarlar boyunca yanan kızılışık da nedir?
İçtima borusu sus, dinle! diye bağırıyor!
Mızrakların ve salların parıltısını görüyorum,
Karaman!
Kalabalıklar, kalabalıklar! Duvarlara tırmanıyorlar,
Karaman!
Bu gece Murad veya Uhbar düşüyor,
Karaman, Ah Karaman!

Kimbilir belki de Fatih döneminde sürgün edilen Karaman’lılardan birinin feryadıdır bunlar, zira şiirin adı öyle çağrıştırıyor. Belki de Mangan mazide kalan gurbet yolculuğunu Dublin’de sürdürdüğünü hissediyor.

Mangan bu gibi şiirlerinde kendini Türk görerek, Anadolu’da otururmuşcasına Türklere hitap etmektedir. Türk olmayanların bu şiirleri anlaması, hissetmesi mümkün değildir. Örneğin uzun Üç Kalender (Three Khalanders) şiirinden bir bölümde olduğu gibi:

Lâ ilâhe, illallah!
Kuşlar gibi neşeli uçtuk
Biz: Emrâh, Osman, Perizâd
Güldük, şakalaştık ve seyrettik.
Şarap, güller, neş’e, türkü söyledik.
Bütün şöhretlerden vazgeçtik.
Altın ve mücevhere değer vermedik hiç.
Lâ ilâhe, illallah!
Boğaziçi, Boğaziçi
Bize engel olmadı
Her gün neş’e içinde
Yeşil Boğaziçi’ni
Bir yelkenliyle geçtik.

Mangan’ın şiirlerinde Türklükle ilgili unsurlar, yerler dekoratif bir öğe olmaktan ziyade, hissedilen bir ortamın ötesinde içinde yaşanan mekan olarak verilmektedir. Bunları yazan James Clarance Mangan’ın “Oxford İngiliz Şiirleri Antolojisinde” (Oxford Anthologie of English Verse)  İrlandalı şairler arasında değil Türk şairleri başlığı altında gösterilmesi boşuna değildir. Bu şiirlerde tasavvuf vardır, dediğim gibi şiirler dekoratif bir öğe olamaz sanki bizzat yaşanmış gibi anlatılmaktadır. Sanki Mangan Erzurum, Karaman, Boğaziçinden çıkıp Dublin’e gelmiştir. Öyle ki Mangan kendi ölümü hakkındaki düşüncelerini bile bizlerin hayal gücü ile ifade etmiş:

Şimdi kervan yola çıkıyor… Meçhul bir ülkeye doğru
Çanları hareket işaretini vermeye başladı bile
Sevin ruhum… Zavallı kuşum, kurtuldun nihayet.
Nihayet kafesin çöküyor… demirleri dağılacak yakında.
Elveda gaileli dünya, günahlarla haşır-neşir olan dünya
Ruhum Allah’ın sakin yurdunda dinlenecek artık…

Kuş-kafes” “ten-can” ilişki benzetmeleri Doğu dolayısıyla Tasavvuf edebiyatına  ait motifler. Kervan’ın “meçhul bir ülkeye doğru” yola çıkması, bilinmeyene gidiş, hancı, kervan, seyyah (yolcu), kefen motifleri de öyle:

“Bu hana ve bu handan
Kaç seyyah geldi geçti
Kaç kervan kefenlenip gitti
Herkes geldi, herkes gitti
Kimse bilmedi neden geldiğini
Nereye gittiğini…”

Bunlar Doğu edebiyatını ve yakın zamana ait Yahya Kemal’in:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”

satırlarını hatırlatırken Yahya Kemal ile Mangan’ın kendi ölümleri hakkındaki düşüncelerinin tam örtüştüğü görülüyor.

Mangan’ın “Gül Zamanı” adlı şiiri Mesîhî’nin murabbaı üzerine kurulmuştur:

Morning is blushing; the gay nightingales,
Warble their exquisite songs in vales;
Spring, like a spirit, floats everywhere,
Shaking sweet spice-showers loose from her hair,
Murmurs half-musical sounds from the stream,
Breathes in the valley and shines in the beam.
In, in at the portals that youth uncloses,
It hastes, it wastes, the Time of Roses!

Sabahın mahcup kızıllığında şakıyor,
Neşeli bülbüller, güzelim şarkıları
dolduruyor ovaları;
Bahar bir peri, her yeri kuşatıyor,
Silkeleyerek saçlarından tatlı baharat
sağnakları;
Pınarlardan müzikli seslerle
mırıldanıyor;
Vadide soluklanıyor, güneşte
parıldıyor;
Giriyor kapılardan gençliğin açtığı,
Hızlandırırken zamanı, tükeniyor Gül
Zamanı!

Mangan İngiliz şiir tekniğine uymayan Türk kafiye anlayışına bağlı kalarak Türk kültürünü özümsemiş Türk gazel formunu ustalıkla şiirlerinde kullanmıştır.

Mangan sayesinde 1937 de İrlanda’lılar  “Söz gümüşse sükut altındır -Speech is Silver but Silent is Golden, Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan iyidir – A bird in hand is worth two in the bush ” gibi bazı Türk atasözlerinden haberdar olmuşlardır.

Mangan’ın bu Anadolu ilgisi nereden gelebilir? Benim gibi İrlanda’da bir süre yaşamış, İrlandalıların yabancı sevmeyen, ülkelerinde yaşamalarını istemeyen, yabancı kültürlerine ilgi duymayan ırkçı, milliyetçi olduklarını yerinde gözlemlemiş birisi için bunun büyük bir sürpriz  teşkil etmesi hatta imkansızı çağrıştırması gerektirir. Arapça, Farsça ve Osmanlıca dillerini ne derece bildiği bilinmeyen Mangan çalıştığı kütüphane’de Osmanlı’ya dair kimi tarihi ve folklorik bilgileri barındıran kitaplar okumuş olabilir. Türkçe ve Türk şiiriyle Almanca bir tercüme sayesinde tanıştığı söylenir. Ama bunlar Mangan’ın neden geçmiş Osmanlı denemindeki Anadolu  hakkında o zamanlar yaşamış bir Türk şairiymişçesine şiirler yazdığını bana açıklayamamaktadır. Bunun kolay bir iş olmadığını Türk şiiri üzerine çalışmanın zorluğunu anlattığı “University Magazin”deki bir yazısında şöyle ifade etmiş: “Türk edebiyatını anlamak çok zor. Türkçe gramer okumakla, küçük izahları dinlemekle olacak iş değil bu. O bilgiyle Osmanlıcayı yazıp okuyamazsınız. İşi ciddi tutmak, uzun bir süre için kendi memleketinizi unutmanız gerekiyor. Âdeta yeminli bir Müslüman gibi olmalısınız. Osmanlı’yı, Türk şiirini anlamak ancak böyle mümkün.” Peki O nasıl olmuş da zoru başarmıştır. Avni Özgürel onun hakkında şöyle demektedir: “Döneminde bedava gezi tantanalı ağırlamadan yararlanmak, Osmanlı sarayından bahşiş koparmak için eser üreten tipte sanatçılardan biri değil Mangan.” Zaten Osmanlı sarayı şöyle dursun, kimse onun bu şiirlerinden haberdar olmamış, sanki O sadece kendi duygularını şiire dökerek tatmin olmak istemiştir.

Sonuçta Mangan’ın Türkiye’ye ve Türkçe’ye neden ilgi duyduğu ve sanki eskiden yaşamış bir Türk gibi eskiye ait şiirler yazdığı başkalarınca bir “sır” olarak kabul edilse de bence bunun kolay bir açıklaması vardır.  Osmanlı döneminde Karaman’da yaşamış, Erzurum ve İstanbul’a da gitmiş biri yıllar sonra Dublin’de James Mangan adıyla yeniden doğmuştur. Yani tipik bir reenkarnasyon örneği ile karşı karşıya olduğumuzu ifade edersek taşlar yerine oturur.

James Clarence Mangan İrlanda’da fakir bir hayat sürmüş olup kısa hayatına yeterli beslenememesinin neden olduğu iddia edilmektedir. Belki de şiirlerindeki Karaman’lı ile aynı fakirliği paylaşmıştır.

Bu arada ODTÜ İnşaat’da 40 yıl önce beraber okuduğumuz Bayburt’lu Yüksek Mühendis arkadaşımın soyadı da Mangan’dır.

General Patton

George Smith Patton, Jr. (11 Kasım 1885 – 21 Aralık 1945) II. Dünya Savaşı’nda Amerikan Ordusu’nun önde gelen komutanlarından biriydi. Tanklarla II. Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirdi. 36 yıllık ordu hayatında her zaman zırhlı birliklerin savaşlardaki önemini savundu ve bunu II. Dünya Savaşı sırasında komuta ettiği ordularla ispatladı. Patton’un en önemli özelliği reenkarnasyona inanmasıdır.

patton afişGeneral Patton film senaryosundan

Senaryo metni (İngilizce Orijinali Reverse Spins Editor)

SAHNE:

İkinci Dünya Savaşı’na ait Amerikan Ordusu üniformalı ikisi General 3 kişi bir jipte Kuzey Afrika’da bir yolda gidiyorlar.

KONUŞMALAR:

General George S. Patton (George C. Scott): Dur. Buradan sağa dön.
Şoför: Ama savaş alanı, diğer tarafta efendim.
Patton: Lütfen Benimle tartışma, Çavuş. Savaş alanının kokusunu alırım.
General Omar Bradley (Karl Malden): O buraya dün de geldi, George.
Patton: (elindeki sopayla işaret eder) O tarafta. Hemen sağa dön, dediğimi yap.
georgecscott

SAHNE:

Jip yoldan ayrılır, entari giyimli eşeğe binmiş birkaç Kuzey Afrikalının yanından geçerek Romalılardan kalma birkaç harabe yakınına gelir. Patton iner, Bradley de onu izler. Fonda sanki uzun yıllar öncesine ait unutulmuş bir savaşın o çağlara ait kolay unutulmayan müziğini çalan boru yankılanmaları aksetmektedir.

KONUŞMALAR:

Patton: Buradaydı. Çarpışma buradaydı. Kartacalılar şehri savunurken… …üç Roma lejyonu saldırıya geçti. Kartacalılar gururlu ve cesurdu. Ama dayanamadılar. Arap kadınları……onların giysilerini, kılıçlarını ve kalkanlarını aldı. Askerler güneşte çıplak yattı…… 2.000 yıl önce. Ben buradaydım.

SAHNE:

Patton, dizüstü çökmüş, duraklar, bilgiç bir tarzda gülümser epey şaşırmış olan Bradley’e döner ve şöyle devam eder:

KONUŞMALAR:

Patton: Bana inanmıyorsun değil mi.
Şairin dediği gibi:
“Çağlar arasında yol alırken,
Savaşın yıkımına ve tozuna rastlarsın.
Acaba yıldızlar arasında sonsuz kez savaşıp,
Yendim ve yenildim mi?
Sanki gördüğüm bir cam ötesinde karanlıkta
Eski bir çatışma
Ama farklı kılıklarda ve isimlerde savaşan,
Hep bendim. “
Patton: Peki, şiiri yazan kim biliyormusun?
Bradley hafifçe gülümser, başını iki yana sallayarak, Hayır
Patton: Benim.

———————————–

SAHNE:

Patton yaveriyle Fransızca konuşmasını bitirdikten sonra sahne şık bir sofraya çevrilir. Patton’un etrafında kıdemli İngiliz subayları bulunmaktadır. Bir kaç Amerikan subayı da masanın öteki ucundadır. İngiliz subay George’a şarabın güzelliği ile ilgili kompliman yapar.    Patton’un kültürü ve tarih bilgisi apaçık bellidir. Ortam olağandışı bir açıklamaya uygun hazırlanmıştır. Patton sağındaki en yüksek rütbeli İngiliz subayı olan Sir Harold dönerek şunları söyler:

KONUŞMALAR:

Patton: “Sir Harold, galiba milattan önce 415’de Alcibiades Peloponnes savaşında şöyle demiş, Siraküza düşerse, bütün Sicilya düşer, sonra da İtalya. Siraküza’nın, adanın anahtarı olduğunu biliyormuş. Alcibiades’in hep boğaza sarıldığı belli. Sicilya’yı aynı yöntemle almalıyız.”

SAHNE:

Patton harita üzerinde planının kısaca açıklamasını yapar İngilizler etkilenir. Patton kadehini kaldırır ve şunları söyler:

KONUŞMALAR:

Patton: “Sicilya’nın ele geçirilmesine.”
Sir Harold: “Baksana, George. 18’inci yüzyılda yaşasaydın, Napolyon’un büyük bir mareşali olurdun.”
Patton: “Ama, oldum, efendim. Oldum.”

SAHNE:

Herkes güler en çok da Sir Harold ve Patton. Kadeh kaldırma biter ve sahne sona erer.

Said-i Nursi 80 Defa Dünyaya Gelmiş

Said-i Nursî’nin reenkarnasyona inandığını biliyor musunuz? Şiir ve sözleriyle 80 defa dünyaya geldiğini açıklamış ve bakın neler demiş.

  • Said-i Nursi’nin reenkarnasyonla ilgili şiiri (günümüze yakın dille aktaran Prof. Abdülaziz Bayındır):

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Yetmiş dokuz ölü Sait, günahlar ve elemler içinde
Seksenincisi bu mezara mezar taşı olmuştur.
Birlikte İslam’ın hüsranına ağlıyorlar.
Ölülerle dolu inleyen o mezarım ve mezar taşımla
Giderim yarınımdaki Ahiret meydanına
Kesin biliyorum ki, gelecekte Asya’nın gökleri ve yerleri
Birlikte İslam’ın ak pak eline teslim olur.
Zira imanın bereketinin gücüdür,
Halka güven ve huzur verir.

“Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Lemeât, İstanbul 1994, s. 319”daki şiirin aslı:

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvatbâ-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyorhüsrân-ı İslâma.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla
Revânım saha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakînim var ki, istikbal semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.
Zira yemin-i yümn-ü imandır,
Verir emn ü eman ile enâma.

  • Said-i Nursi’nin reenkarnasyon ile ilgili sözleri  (günümüze yakın dilde aktaran Prof. Abdülaziz Bayındır):

Soru: Sen kimsin? Ölümünden sonra da sen sen misin? Bedenin yıkılmasının ruhun birliğine etkisi var mı?

Cevap: Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır (zincirleme yeni bedenler, 40 yıl doğum sancısı çektiler).

Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said’ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır. Ben o bedenlerin üstünde yuvarlandım; iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti (düzgün olanı bende bir bölüm oldu)  Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı  (kusurlu olanını aldım (attım)). O konak yerlerinin her birinde ben bendim. Ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.

Bu ifadelerin “Bediuzzaman Said Nursî, İşârât, Risale-i Nur Külliyatı, c. II, s. 2340”daki aslı şöyleBen bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”.

Reenkarnasyona inananlar yukarıdakileri okur, geçer, üzerinde düşünmez bile. O kadar açıktır.  Ama gelin reenkarnasyona inanmayanlar ya da bilmeyenler, şüphesi olanlar için İlahiyat Profesörü Abdülaziz Bayındır’ın sadeleştirmelerine bakarak Said-i Nursi ne demek istemiş, tek, tek yorumlayalım:

–     “Yıkılmış bir mezarım ki…Yaşıyor ama mezarı var. Cümlenin sonrasından burada mezar ifadesinin tüm geçmiş mezarlarını  kapsadığını anlıyoruz. Mezarları çok eski, zaman zarfında yıkılmış yok olmuş, ortadan silinmişler.

–      “mezar…içinde 79 ölü Sait”. Said-i Nursi’nin bu dünyada 79 tane mezarı var. Yani daha önce 79 defa dünyaya gelmiş. Reenkarnasyona inanan herkesin merakıdır? Acaba bu dünyada kaç mezarım var? Said-i Nursi bunu cevabını bulmuş.

–     Seksenincisi bu mezara mezar taşıSekseninci bedenin de eninde sonunda akıbeti mezarda son bulacak. Bu da tipik reenkarnasyon inancı. Mezara girecek olan sadece bedendir. Ruhsuz bedenin taştan farkı yoktur.

–         Yetmiş dokuz ölü Sait, günahlar ve elemler içinde” Önceki 79 hayatında hataları, yanlışları olmuş, onlara üzülüyor. Zaten böyle hatalar, yanlışlar olmasa 80. kez dünyaya gelinir miydi? Tipik reenkarnasyon inancı.

–         Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım” Bu da tipik reenkarnasyon inancının ifadesi. Sekseninci defa dünyaya gelişinde beyni silinmiş, formatlanmış ama “özü” yani ruhu önceki 79 hayatın kayıtlarını taşımaktadır. 79 hayatta yaşadıkları ruhunda sıfırlanmamış, sekseninci hayatında yaşadıkları da eskilerine eklenmiş. Buradaki 80 sayısının kerametini İlahiyat Profesörü Abdülaziz Bayındır açıklamış. Aşağıdaki 8. bölümde okuyabilirsiniz.

– “zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh...”
Zincirleme yeni bedenler yenilenen bedenleri ifade eder. Bu konuda Abdülaziz Bayındır Hoca geniş açıklamalar yapmış. Aşağıda  okuyabilirsiniz.

–         Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir.” Önceki, artık cansız olan 79 beden ve bu seferki canlı bedenin içine girmiş olan ruh tekdir, bu seferki hayatında adı Said’dir. Aynen Yunus Emre’ninEte kemiğe büründün Yunus diye göründümdeyişi gibi.

–         “… Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said’ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır.” Zaman yolculuğu olabilse ve farklı zamanlarda dünyaya gelmiş kendi tezahürleri, birbirleriyle karşılaşsalar kesinlikle hepsinin Said-i Nursi’nin aynı/tek ruhunu taşıdığını anlayamazlar. Halbuki bir yılda insan ne kadar değişir? Beni yıllardır gören 1 yıl görmese 1 yıl sonra görse tanımaz mı? Said-i Nursi’yi son hayatında 79 yaşında iken gören, 80 yaşında iken de, 40 yaşında gören, 41 yaşında iken de onu tanımaz mı? Hatta bırakın, insanın kendi çocukluk hali ile canlı karşılaşma imkanı olsa onu bile tanır. Örneğin rüyasında çocukluğunu gören “bu kim yahu” mu der? Reenkarnasyon, ruhun her defasında farklı bedene girdiği inanışıdır. Aynı sırayla dünyaya gelirken içine girdiği bedenler örneğin birbirlerinin yaşarken çekilmiş filmlerini seyretseler, aynı ruha sahip olan birbirlerini tanımaları mümkün olmaz. Çünkü her gelişte maddi beyinleri, sıfırlanmış, formatlanmıştır. İfade edilen budur. Bu da en önde gelen reenkarnasyon inancıdır.

–   “Ben o bedenlerin üstünde yuvarlandım…”  O eski bedenlerinin yaşadığı ruhsal birikimlerini taşımış, değerlendirmiş, onlardan faydalanmış.

–         “…iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı…O ruhsal birikimlerde önemli olan sıkıntı üzüntülerdir. Dünya malı, dünyanın zevk veren şeyleri gelip geçicidir, kalıcı değildir.  Onların ruhsal birikimlerde kalıntı bırakmazlar. Reenkarnasyona inananlara göre tekamül edebilmek için sıkıntı ve üzüntülere maruz kalmak şarttır. Onlardan ders alınır. Izdırapsız tekamül olmaz. Zevk-ü sefa içinde tekamül edilmez. Tipik reenkarnasyon anlatımı. Bayındır Hoca bu ifadeyi aşağıda bir başka anlamda da vermiştir.

–         Düzgün olanı bende bir bölüm oldu, kusurlu olanını aldım (attım). Bir hayatında düzgün ne yapmışsa o onun benliğinin bir bölümünü teşkil etmiş, onları sonraki hayatına taşımış. Ne yanlış yapmışsa ondan ders almış, onu bir sonraki hayatında tekrar etmemiş.  Önceki hayattaki hatalardan bir sonraki hayatta ders almak tipik reenkarnasyon inancıdır. 

–        “Şu anda ben ben olduğum gibi o konak yerlerinde ben bendim.” Daha önceki hayatlarındaki bedenlerinin hepsinde bir tek ruhmuş, şimdi sahip olduğu ruh.

–         Ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım.” Burada öldükten sonra YİNE ahirete gidecek. Bedenden ayrılıp başka bir mekana (gelecek konak) geçecek ama ruhu değişmeyecek. “Yine” ne demek? Daha önce de bunlar olmuş demek. Yani daha önce  de ölmüş ve aynı sürecten geçmiş. Aynı zamanda bu seferki yaşamından sonra da YİNE tekrar dünyaya geleceğini de kasdetmiş. Konaklar çoğul olduğundan burada iki alem oluyor. Yani hem ahiret hem de bu dünya.

–         “yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim” Ölüp tekrar dünyaya gelince bedeni değiştirmiş oluyor. Eski bedeni atıyor, yeni, başka bir beden içerisine giriyor. Bazıları bunu tevil etmiş, yani bir takım gerekçeler uydurarak saptırmışlar:  Her insanın bedenindeki hücreler yılda iki defa yenilenirmiş de ve bu bir yılda aslında beden tamamen değişirmiş de, o halde denebilirmiş ki beden olarak ben 79 beden eskittim demek, bunlar beden anlamında birer ölüm demekmiş de. O her bir yıldaki bedenler ayrı ayrı ayağa kalksa aralarındaki şiddetli farklardan, mesela 5 yaşındaki Said 70 yaşındaki Said’i görse tanıyamayacak… ve o andaki beni 40 yılda 79 beden eskittiğinden o yıllardakilerin ve şu andakinin ruhen özetiymiş güya.

Said-i Nursi burada teşbih yapmış, hepsi bu. Bilenler biliyor ama özellikle bu geri zekalılara reenkarnasyonda beden nasıl değiştirilir onu anlatmaya çalışmış. Ama ya anlamamışlar ya da anlamazlıktan gelmişler. Üstelik bunu tevil ederken Said-i Nursi’yi sanki deri değiştiren yılan yapmayı bile göze almışlar. Hangi insan her yıl bedenini değiştirmiş, yaşını ikiye katlayıp söylemiş? Bu tür eveleme-gevelemeler, zorlamalar rantlarını kaybetmek istemeyen dinci reenkarnasyon karşıtlarının klasik tevilleridir (saptırmalarıdır). Ayrıca tüm hücreler aynı sürede değişmez, kimi 5 günde, kimi 5 haftada, kimi 3 haftada, bazılarının değişmesi yıllar alır. O zaman nasıl olur da bir yılda bambaşka iki insan olur da çıkarız?

Bir de şu var. Said-i Nursi’ye göre hücreler yılda 2 kez değişiyorlar. 6 ayda bir diye bir ifade yer almıyor. Bu doğruysa o zaman tevilcilerin mantığına göre bizler yılda 2 değil 3 farklı insan oluyoruz. Zira burada söz konusu olan değişim sayısı değil farklı insan olma sayısı. Said-i Nursi’nin tevilcilerin mantığına göre bedenlenmeleri  23×9.5=79 veya 2×40=80 değil 3×39.5=118.5 veya  3×40=120 olarak saymak gerekirdi.

Hadi diyelim ki tevilcilerin dediği doğru. O zaman tekrar önceki ifadeye dönelim:

–         “ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır…” Yılda bir defa hücreler değişince o yıl beden bambaşka bir beden mi oluyor? Hücre değişince görünüşte hangi ciddi farklılıklar oluyor ki beden tanınmaz hale geliyor? 1945 yılındaki beden ile 1946 yılındaki beden kimsenin tanıyamayacağı şekilde değişebilir mi? Bunun cevabı için tekrar sonraki ifadeye dönelim:

–         elbise değiştiririm … yeni Said’i giyerim. Kastedilen yeni bir hayata bedenin tamamen değişerek gelinmesi. Yani reenkarnasyon. Bedende hücre değişmesi olduğunda kimse hücre değişimini fark etmiyor bile zira hücreler şekil değiştirmiyor. İnsanın gözü, kulağı, boyu, posu mu değişiyor, eski organları düşüp yenileri mi çıkıyor, insan bambaşka, tanınmaz hale mi geliyor? Bunun cevabı hücre değişiminde  hayır ama reenkarnasyonda evet. İfadedeki hücre değişikliği sadece teşbihtir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi aslında bu kadar açıklamamıza hiç gerek yoktu zira nereden bakarsanız bakın o kadar sarihtir ne denilmek istendiği.

İlahiyat Profesörü Abdülaziz Bayındır’ın sadeleştirmelerine bakarak bu yorumları yaptık. Peki Bayındır’ın kullandığı kelimeler doğru mudur? Sonrasında bunu da araştırdık.

  • Lemeât’ı yayınlayanlar, 79 ölü Sait ile ilgili şöyle bir haşiye (dipnot) yazmışlar:

Her senede iki defa cisim tazelendiği için, iki Said ölmüş demektir. Hem, bu sene Said yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak” (Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Lemeât, İstanbul 1994, s. 319).

 

Prof. Abdülaziz Bayındır’a göre bu dipnot tutarsız:

Bundan önce yazdıkları bir başka haşiyeye göre (Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Lemeât, İstanbul 1994, s. 318) bu şiir, 1337 hicri yani 1919 miladi yılı Ramazan’ında yazılmıştır. Said Nursi 1873′te doğduğu için bu tarihte 47 yaşındaydı. Dedikleri gibi her yıl iki Said ölmüş olsa 79 yerine 94 ölü Sait olurdu. Haşiyeyi yazanlar önce her sene iki Said, sonra her bir senede bir Said ölmüş diyerek tam bir tutarsızlık göstermişlerdir. Çünkü her sene bir Said ölüyorsa 79 yerine 47 ölü Said demesi gerekirdi.

  • Bir iddiaya göre Said-i Nursi şunları demek istemiştir:

Bak ben seksen yaşındayım, her insanın bedenindeki hücreler yılda iki defa yenilenir ve bu bir yılda aslında beden tamamen değişir, o halde denebilir ki beden olarak ben 79 beden eskittim, beden anlamında bunlar birer ölümdür. Ancak ruh olarak o bedenlerin üzerinden dolaştım, yaşlandıkça güzellikler, sevinçler azaldı, elemler, üzüntüler günahlar arttı, birikti. O her bir yıldaki bedenler ayrı ayrı ayağa kalksa aralarındaki şiddetli farklardan (mesela 5 yaşındaki Said 70 yaşındaki Said’i görse tanıyamayacak) ve şu andaki ben 79 yılda 79 beden eskittiğimden o yıllardakilerin ve şu andakinin ruhen özetiyim. Nasıl ki o yıllarda bedenim hep yenileniyordu, yani fiziksel olarak bütün hücreler yenilenip bir anlamda eski bedenim ölüyor yeni bedenime giriyorum ve bu safhalarda ben hep benim, yani ruhum bundan etkilenmiyor hep aynı kalıyor, aynen bunun gibi en sonunda bedenim ölüp tekrar yenilenmediğinde de ruhum aynen kalacak ve ben ben olacağım, ölümden sonraki menzillerde (duraklarda) yani kabirde, hesap gününde, cennette / cehennemde ben yani benim ruhum yine aynı ben yani aynı ruh olarak kalacak.

Abdülaziz Bayındır bunu da cevaplıyor:

79 beden eskitme iddiasının tutarsızlığı yukarıda anlatılmıştı. Bunun dışında Said Nursi“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım” diyor. Ona göre bu öz; sıkıntı ve üzüntülerdir. Bunu şöyle ifade ediyor: “…iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı…” Şiirindeki, “pür-emvat enîndar o mezarımla…” sözleri de aynı anlamdadır. Bunların vücuttaki hücre ölümleriyle ne ilgisi olabilir?

Said Nursi’nin şöyle demek istediğini iddia ediyorsunuz:

” O her bir yıldaki bedenler ayrı ayrı ayağa kalksa aralarındaki şiddetli farklardan (mesela 5 yaşındaki Said 70 yaşındaki Said’i görse tanıyamayacak)…”

Oysa Said Nursi’nin dediği şudur: “… Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said’ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır.” Said Nursi’yi 79 yaşında iken gören, 80 yaşında iken tanımaz mı? Öyleyse onun dediği ile sizin teviliniz arasında bir bağlantı yoktur.

Reenkarnasyon, ruhun her defasında farklı bedene girdiği iddiasıdır. Bedenler farklı olduğu için bir araya gelseler birbirlerini tanımaları mümkün olmaz. Said Nursi bunu şiirinde şöyle ifade ediyor:

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Yetmiş dokuz ölü Sait günahlar ve elemler içinde
Seksenincisi bu mezara mezar taşı olmuştur.
Birlikte İslam’ın hüsranına ağlıyorlar.

Seksenincisi bu mezara mezar taşı” demesi, sekseninci bedenin de ölümü beklediğini gösterir.

Abdülaziz Bayındır açıklamalarına devam ediyor:

Bu tür reenkarnasyon inancı tarikatların bir çoğunda vardır. Bunu Aracılık ve Şirk adlı kitabımızda anlatmaya ve Said Nursi’nin de aynı inançta olduğunu delilleriyle göstermeye çalıştık. Sözü uzatmamak için yazıyı, onun şu ifadeleriyle bitirmek istiyorum:

Açmayı aklımdan bile geçirmediğim bir sırrı açmaya mecbur kaldım. Şöyle ki:

Risale-i Nur’un manevî kişiliği (Said Nursî) ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri “Ferîd = Bir tek olma” makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde, ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u âzamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u âzamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben, eskiden Risale-i Nur’un manevî kişiliğini (Said Nursî’yi), o imamlardan biri zannederdim.Şimdi anlıyorum ki Gavs-ı Âzam, hem kutub hem gavs hem de “Ferdiyet = Birlik” makamında olduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet = Birlik makamıyla şereflenmişlerdir. Gizlemeye lâyık bu büyük sırra göre, Mekke-i Mükerreme’de hiç beklenemeyecek bir şey olsa da Risale-i Nur aleyhine kutb-u âzamdan bir itiraz gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmamalı, o mübarek kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve ellerini öpmelidirler.” Kastamonu Lâhikası Mektup No: 121, a.g.e, c. II, s. 1644.

“Ben, eskiden Risale-i Nur’un manevî kişiliğini (Said Nursî’yi) her devirde var olan o imamlardan biri zannederdim” sözü üzerinde biraz düşünün lütfen. Bu sözün benzerleri onun kitaplarında çoktur.”

Bayındır Hocanın açıklamaları aynen böyle.

  • Abdülaziz Bayındır’a yöneltilen bir  başka eleştiri:

Üstadla ilgili reankarnasyon iddiasına rastladım. Hayretler içinde kaldım. O iki yazının tenasühle yakından-uzaktan alakası yok. Yaptığınız sadeleştirme yanlış ve tahrif edilmiş. Adı geçen metnin aslı şöyledir:

“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”

Siz bunu şöyle tahrif etmiş, bozmuşsunuz:

“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.”

Burada tenasüh kelimesini ilave etmişsiniz. Aslı istinsahtır. Tenasüh ruhun bir başka bedene geçmesi istinsah ise çoğalmadır.

Bir başka tahrif ve yanlış da şu ifadelerinizdir:

“Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.”

Bu sadeleştirmenin aslı şöyledir:

“Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”.

“ … her senede ki şu menzilhanelerdeki (vücuduna işaret ettiği açık)  (1) zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldığından, ene ( ruh, ) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer.

i-Bundan ayrı ayrı yaşamış Saidler çıkmaz? Mümkün değil. Her senede iki defa hücreler ayrılıyor. Yani senede iki defa vücut değişiyor.

ii- Üstadın bu yazısının başında bir soru var: “öyle ise sen kimsin, Bedenin inhilali (dağılması) ruhun şahsiyetine tesir etmez mi ?“

Ama sizin burada ki yaptığınız sadeleştirmede de yanlışlık var doğrusu şöyle olmalıdır:

“Lakin her senede şu vücutlarda ki zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldıklarından, ene (ruh) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer. “

Ve en önemli nokta: yaptığınız alıntının üstüne bakmamışsınız. Arapça aslı var hemen üstünde. Başınızı kaldırıp bakmamışsınız. Veya görmezden geldiniz. Sizin bütün konuşmanızı, yazınızı boşa çıkartan, bu “büyük iftira” diye bağıran küçücük bir kelime var:

“Fi erbeîneseneten”

40 sene de 80 Said olduğu açık. Her halde bunu da S. Nursi her sene iki defa ayrı vücutlarda dünyaya geldiğini kabul ediyor demezsiniz.

“Ben bu anda, 40 sene çalkalanarak, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”

Eddai de ki yazıya gelince; sizin dediğiniz gibi üstad 1873 doğumlu değil, 1878 doğumludur. O zaman da zaten 41 oluyor yaşı. Bundan da anlaşılıyor ki üstad bu şiiri 40 yaşında olduğunu düşünerek yazmış. Haricilerin Hz. Ali’ye yaptığını Üstada yapmayın.

Bayındır’ın bu eleştiriye cevabı:

Reenkarnasyon ile ilgili Arapça metni özellikle tercüme etmeyerek risalede mevcut tercüme ile yetindim. Çünkü “Bizi oradaki tercüme bağlar” diyebilirdiniz. Nitekim Said Nursi’nin doğum tarihini, benim baktığım kaynak 1873 olarak gösterdiği halde {Bediuzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım; Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1994, c. II, s. 2122.} kabul etmemişsiniz. Bu konuda ihtilaf olduğunu şimdi öğrenmiş oldum.

İşârât’daki Arapça metni ve yaptığım tercümeyi aşağıya alıyorum:

من أنت ؟ أنت أنت بعد موتك ؟ و هل  لخراب البدن تأثير في وحدة الروح ؟

جـ – أنا تولدت الآن متلخصا من ثمانين سعيدا تمخضوا في أربعين سنة بقيامات مسلسلة واستنساخات مسلسلة فهذا السعيد حي ناطق ميتون لو بالإنجماد تماسك ماء الزمان و تمثل أولئك السعيدون و تراأوا لما تعارفوا. تدحرجت عليهم في الاطوار فتفرق مني  ما زان وأخذت منه ما شان . فكما أن أنا الآن هو أنا في هاتيك المراحل كذلك أنا أنا فيما يأتي بموتي من المنازل الا أنه في كل سنة بمهاجرة اثنين لساكني تلك البلاد يجدد أنا لباسه فيلبس السعيد الجديد ويخلع العتيق.

 Soru: Sen kimsin? Ölümünden sonra da sen sen misin? Bedenin yıkılmasının ruhun birliğine etkisi var mı?

Cevap: “Ben şu an, seksen Said’in özeti olarak doğdum. Onlar zincirleme kıyametler ve zincirleme yeni bedenler, 40 yıl doğum sancısı çektiler. Bu Said canlıdır, konuşur. Zamanın suyu donarak katılaşsa ölü Saidler görüşseler elbette birbirlerini tanımayacaklardır.  O dönemlerde o bedenler üzerinde dolaştım. Düzgün olanı bende bir bölüm oldu, kusurlu olanını aldım (attım). Şu anda ben ben olduğum gibi o konak yerlerinde ben bendim. Ölümümle gelecek konaklarda yine ben ben olacağım. Şu var ki, o beldelerde oturanların iki hicreti sebebiyle ben her yıl elbise değiştiririm; yeni Said’i giyer, eski Said’i atarım.”

Bu yazının ana cümlesi şudur:

“Onlar zincirleme kıyametler ve zincirleme yeni bedenler 40 yıl doğum sancısı çektiler.”

Kıyamet, kalkış yani ölenin yeniden dirilmesi demektir. Zincirleme kıyametler, zincirleneme olarak meydana gelen tekrar dirilişler demek olur.

“Zincirleme yeni bedenler” ise yenilenen bedenleri ifade eder. Çünkü reenkarnasyon inancına göre önceki beden yok olur ve ruh yeni bir bedenin içinde dünyaya gelir.

“… 40 yıl doğum sancısı çektiler” ifadesi de yeni bedenlerin dünyaya, 40’ar yıl arayla geldiği iddiasıdır.

Burada istinsah, nesh anlamındadır {İstinsah’ın nesh anlamında olduğu konusunda bkz. es-Sıhah fî’l-luğa, نسح md.}. Nesh, bir şeyi yok edip diğerinin onun yerine geçirmektir. {Nesh, bir şeyi yok edip bir başka şeyi onun yerine koymaktır. Bkz. Lisan’ul-Arab نسح md.} Önceki bedenin yıkılması ve kırkar yıl arayla zincirleme şahsi kıyametlerin olması başka şekilde düşünülemez.

Sizin dediğiniz gibi istinsah çoğaltma anlamına da gelir. Nitekim bir kitaptaki yazıların bir başka kitaba aktarılmasına istinsah denir. Önceki kitap da varlığını sürdürdüğünden kitap sayısı artar. Bu olayda sizin dediğinizin  olması mümkün değildir. Çünkü o takdirde aynı anda aynı ruhu taşıyan fakat bedenleri farklı olan seksen Said’in olması gerekir.   Önceki yazımızda istinsaha tenasüh anlamı vermemizin sebebi budur. Yoksa herhangi bir iftira veya yanlış anlama söz konusu değildir. Sonuç olarak Arapça metinde reenkarnasyon inancı daha açıktır.”

Hocanın açıklamaları böyle.

Abdülaziz Bayındır Hoca’ya yöneltilen bir  başka eleştiri aşağıdaki linkten okunabilir. Hoca cevabında pasaj alıntıları yapmıştır. Uzunluğu, tarikat propaganda amaçlı olması, Hocanın ifadesiyle de konuyla ilgisi olmaması nedeniyle tamamı burada alıntılanmamıştır. Bu ya da webdeki benzer açıklamalar kesme yapıştırma tamamen ya da kısmen yorum olarak alıntılandığı takdirde geri dönüşüm kutusuna gönderilecektir:

http://www.suleymaniyevakfi.org/risale-i-nur-ve-said-nursi/reenkarnasyon-konusu-cevap—2.html

Bayındır’ın bu eleştiriye cevabı:

Yukarıdaki yazının büyük bir bölümünün konuyla ilgisinin olmadığı açıktır. Ama yazıdaki şu ifade önemlidir:

“İstinsah” kelimesini -sırf iftirasına dayanak olsun diye- “tenasüh” olarak tercüme etmiştir. Halbuki az bir Arapça veya Türkçe bilen şunu çok iyi bilir ki, “istinsah” kelimesi, bir şeyin nüshalarını çoğaltmak, kopyasını almak, kayıt altına almak, kayıtlara geçirmek manasına gelir. Tenasüh ise, bir terim olarak kullanılır ve bununla reenkarnasyon kastedilir”

Biz “istinsah” kelimesini Said Nursi’nin hangi anlamda kullandığına bakarız. O, aşağıdaki sözünde kendinin istinsahını anlatmaktadır:

“Ben bu anda, seksen Said’den süzülmüş bir hülasa olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme/ardarda gelen şahsî kıyametler ve zincirleme istinsahlar (ardarda gelen nüshalar) ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.“

Bu sözüyle o, ardarda dizili kopyalarından bahsetmemektedir. Bu nüshaların biri hayattayken diğeri olmayacağı için metnin yazarı “zincirleme istinsahlar” sözünü “ardarda gelen nüshalar” diye tercüme etmek zorunda kalmıştır.

Kıyâmet, ölenlerin yeniden dirilmesidir ve bir kere olacaktır. Şahsî kıyamet de bir kişinin öldükten sonra dirilmesi olur. Said Nursî’nin “zincirleme/ardarda gelen şahsî kıyametler” sözü ise onun kıyametinin birden fazla olduğu iddiasını taşımaktadır.

Ölen kişinin vücudu toprak olur, kıyâmette yeni bir vücutla dirilir. Bu sebeple Said Nursi’nin zincirleme şahsi kıyametlerinden sonra geldiğini iddia ettiği zincirleme şahsi istinsahları, yani “ardarda gelen nüshaları” toprak olan Said’in aynısı olmayacaktır. Zaten o, şu sözüyle bunu açıkça ifade etmektedir:

“ardarda gelen Saidler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır.”

“zincirleme şahsi kıyametler”inin bundan sonra da devam edeceğini, şu sözüyle iddia etmektedir:

“Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben ben idim… Öyle de ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım.”

Buradaki istinsah kelimesine tenasüh veya reenkarnasyon’dan başka anlam verme imkânı varsa ispatlarsınız. Aksi taktirde binlerce sayfa yazı da yazsanız cevap vermiş olmazsınız.”

Hoca’nın ifadeleri böyle.

Bu tür reenkarnasyon inancının tarikatların bir çoğunda olduğunu Prof. Abdülaziz Bayındır “Aracılık ve Şirk” adlı kitabında anlatmış ve Said Nursi’nin de aynı inançta olduğunu delilleriyle göstermiştir. Hoca bu kitabı yayınlamadan önce konuyu Nurcuların ileri gelenleri ile tartışmak istemiş ama yanaşmamışlar. Aşağıda kitaptan ilgili bölüm verilmektedir.

  • İlahiyat Profesörü Abdülaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Şirk, Süleyman Vakfı Yayınları, İstanbul 2006, kitabındaki ilgili bölümden alıntı:

Ben bu anda,  seksen  Said’in  özü  olarak  ortaya çıkmışım”  sözü önemlidir.  Çünkü  Tevrat’a  göre  Âdemaleyhisselamdan Yakup aleyhisselamın ölümüne kadar 2413 sene geçmiştir. Yusuf aleyhisselam 110 yaşında, Musa  aleyhisselam  da  120  yaşında  vefat  etmişti. Yakup’tan İsa aleyhisselamın doğumuna kadar da toplam 1600  sene  geçmiş  olsa  Yaklaşık  4000  yıl  eder. Said Nursî 1960’ta vefat ettiğine göre Tevrat’a göre; ilk insandan onun ölümüne kadar 5960 sene geçmiş olur. Bunu  seksene  bölünce  onun  girdiğini  iddia  ettiği  her bedenin ortalama ömrü 75 yıl eder. Bu sebeple sekseninci beden sözü, düşünülerek söylenmiş bir sözdür.
Bu,  reenkarnasyon  inancıdır.  Said  Nursî  en  tepede olduğunu, kıyamete kadar da en tepede kalacağını söylüyor. Yani gelmiş büyük peygamberler ile her devirde gelen  mürşit,  müceddid,  Mehdi  ve  beklenen  İsa  odur.

14. BÖLÜM – REENKARNASYONLA İLGİLİ BAZI KUR’AN AYETLERİ VE KISA AÇIKLAMALARI

Alfabetik sırayla

Abese 19-22. “Hücreden yarattı onu, ölçülendirip biçimlendirdi. Sonra, yolu kolaylaştırdı ona. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu: Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.”
Sperm ve yumurta hücrelerinden yarattı, embriyo, cenin halini aldırdı, döl yolundan çıkardı, öldürdü, zamanı geldiğinde tekrar bedenlendirdi
.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4 de.

Ahzab 11 “İşte orada müminler belaya uğratılarak imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.  Yaşam sırasında edinilen bilgilerin ruhta yerleşip yerleşmediği maddi hayattaki sınavlarla belirlenir. Peki sınavdan geçemeyenler ne olur? Daha geniş bilgiler BÖLÜM 3’de.

A’la 12,13: En büyük ateşe girer o. Sonra orada ne ölür ne de hayat bulur.” 

Ankebut 57; “Her can, ölümü tadacaktır; sonunda bize döndürüleceksiniz.”
Ayet, başta ölüme, sonra da ölüm demeyip döndürülmeye gönderme yaparak reenkarnasyona işaret etmektedir. Her dünyaya gelen can taşır, kişiliği (nefsi) olur. Ruh ölmez sadece ölümü tadar yani hisseder. Sonunda yani reenkarnasyonun sonunda geldiği yere, kaynağa, varlık birliğine geri döner.  
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 3’de.

Araf 172, 173. “Hani Rabbin, ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” demişlerdi. Şöyle de demeyesiniz: “Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir soyuz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı edeceksin?
Ruhlar dünyadaki bedenlere girmeden önce  Allah’ın dilediği yerde bulunurlar. Ruhlar akıllı varlıklardır, kendi farkındalıklarıyla oradan dünyaya bedenlenmek için gönderilirler. Geniş bilgiler BÖLÜM 9’da.

Bakara 28: “…Siz ölülerdendiniz. O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz”.
Başta “ölülerdendiniz” demekle daha önce bedeni ölmüş ruhun tekrar bedenlenmeden önceki durumu anlatılmaktadır. “Diriltti” demekle ruhun yeni bir bedene kavuşturulması kasdedilmektir. “Yine öldürecek” demekle ruh yine bedeninden ayrılacağı, bedenin öleceği kasdedilmektedir. Döngü böyle devam edecek. “Nihayet döndürüleceksiniz” demekle nihayetinde tekamülün sona ereceği artık yeniden bedenlenmeye gerek kalmayacağı kasdedilmektedir.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4, 9 ve 10’da.

Bakara 167: “İzleyenler şöyle demiştir: “Ne olurdu bir kez daha imkân verilse de şunların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak.” Böylece Allah onlara, yapıp ettiklerini, kendilerine yönelmiş özleyişler olarak gösterir. Ama artık ateşten çıkamazlar“.
Buradaki dileğin reenkarnasyonla uzaktan yakından ilgisi yok. Reenkarnasyonda eski zamana geri dönüş yoktur, aynı bedenle, aynı kimlikle madde alemine dönüş de yoktur. Yepyeni bir sayfa açılır, yepyeni bir hayata başlanır, bambaşka bir beden ve kimlikle. Ateşle azap çekecekler. Kimler? Sure’nin içinde var, müşrikler, inkarcılar, lanetliler vb. Yine bir özel durum söz konusu.
Onların dışında kalanlar için Sure’de “bir daha imkan verilmez” diye bir şey var mı? YOK. Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6’da.

Duhân: 34-35: Şunlar (Kureyş kâfirleri) de diyorlar ki: ‘İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz.” 
İnkârcıların, ilk ölümden başka bir şey olmadığını söylemeleri kınanmakta ve onların yeniden diriltilecekleri anlatılmaktadır. Burada ilk ölüm’den başka bir şey olmadığı söyleminin inkâr tarzında anlatımından, ilk ölümden başka ölümlerin olduğu anlamı çıkar. Birçok ölüm, olgunlaşmamış ruhlar içindir. Onlar olgunlaş­tırılmak üzere yeniden bedenlendirilir, bu kez o hayatlarının ölümünü tadarlar. Fakat ilk hayatlarında olgunlaşıp cennete girme düzeyine gelen ruhlar, artık şu bildiğimiz maddî bedene muhtaç olmadıkları için fiziksel bedene girmezler. Devamı aşağıdaki ayetlerde. Daha geniş bilgiler BÖLÜM 9’da.

Dühan 40, 41, 51, 56: “Hiç kuşkusuz, ayrım günü, hepsinin buluşma zamanıdır/buluşma yeridir. Korunup sakınanlar, güvenli bir makamdadır. Orada, evvelki ölüm dışında ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur”.
Allah’ın iyi kulları bir gün gelecek evvelce olduğu gibi artık bir daha reenkarne olmayacaklar, ölümü daha fazla tatmalarına gerek kalmayacak, maddi alem dışında kendilerini çok güzel şeyler bekleyecek.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6’da.

Fatır 16: Dilerse sizi götürür ve yerinize yeni yaratıkları getirir.” (Edip Yüksel meali). “Allah, sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olursa, sizi yok eder, yerinize de yeni bir millet, yeni bir devlet; insanlığın yerine başka mahlûklar getirir.” (Akmet Tekin meali). “Dilerse sizi yokeder, yeniden başkalarını yaratır.” (Bekir sadak meali). “Ve dilerse sizi giderir, mahveder de yepyeni mahlûkat yaratır.” (Abdülbaki Gölpınarlı meali).

Fatır 37Feryat edip dururlar orada: “Rabbimiz, çıkar bizi de önceden yaptığımızdan başka şey yapalım. Barışa ve hayra yönelik iyi bir iş yapalım. Sizi biz, öğüt alanın öğüt alacağı bir süre ömürlendirmedik mi? Uyarıcı da geldi size. Hadi, tadın bakalım azabı! Zalimler için hiçbir yardımcı yok artık.”.
Ömür, varlığın öğüt alması için gerekli olan tüm bedenlenmeleri sırasında geçirdiği maddi hayat sürelerinin TOPLAMIDIR. Yeni bir imkân verilmesini isteyenler, daha önce yeterli süre verildiği cevabını alıyorlar Ayette dileğe ret cevabı yok. Belki bu azabı çektikten sonra tekrar bedenlenecekler. Ayette bu belli değil. Belli olan ÖNCE azap çekmelerinin gerektiği.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 1, 4 ve 5’de.

Furkan 13-14: Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıklarında, orada haykırırlar: “Nerdesin ey ölüm! “Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.”
Olgunlaşmadan bedenden ayrılan ruhlar bir süre ruhsal azaptan sonra bedene dönüp tekrar bedenleri ölecekler, ta ki ruh olgunluğuna erinceye dek “birçok” kez bedensel hayata dönüp ölümü tadacaklar.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5 ve 9’da.

Hac 5: “…yine içinizden bir kimse bir ilimden sonra birşey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor.”.
Yani öldükten sonra, bedenlenmenin en basit ve düşük noktası olan döllenme sırasında tekrar dünyaya gönderilmesi önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmesin hatırlatılmasın şeklinde oluyor.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4 ve 8’de.

Hacc 17: İman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Allah, her sey üzerine Şehid’dir, tanıktır.
Farklı dinden olanlar, dinsizler ve Allah’a eş koşanlar hakkında kararı Allah verecektir.  Ayetten insanların farklı dinde ya da iman ehli olarak yeniden bedenlenmelerinde sorun olmadığı anlaşılabilir. 
Daha geniş bilgiler Bölüm 4’de.

İnsan 28: “Biz yarattık onları ve kuvvetli yaptık bağlarını/eklemlerini. Dilediğimizde benzerleri ile değiştiririz onları.”
Prof. Süleyman Ateş’e göre ayette tekrar bedenlenmeye işaret var.

İnşikak 19: “Ki siz boyuttan boyuta/halden hale mutlaka geçeceksiniz.”
Bir galaktik planda/boyutta tekamül eden varlık üst bilgi elde ederek daha ileri bir galaktik plana/boyuta geçmeye hak kazanır. Yani mutlaka başka boyutlarda da bedenlenmeler olacak.
Daha geniş bilgiler Bölüm 3’de.

İsra 70: Andolsun, biz, Ademoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” 
İnsan Allah’ın yarattıklarının “birçoğundan” üstün hepsinden değil. O daha üstün varlıkların seviyesine erişmek için tekamül etmek gerekir. O varlıklar insanoğlu olmadığına göre ileri tekamülün bu dünyada tamamlanması mümkün değil.  İlahi/
Kozmik nizamda bedenlenmeler gerekli. Daha geniş bilgiler Bölüm 3’de.

İsra 71-73: “Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde secde ederek eğilin. Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi.
Meleklerden daha tekamül etmiş varlıklar var. Dünyada olmadıklarına göre başka dünyalarda, başka boyutlardalar. O varlıkların seviyesine erişmek için de oralarda bedenlenerek tekamül etmek gerekiyor.
Daha geniş bilgiler Bölüm 3’de.

Kaf 19: Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.”.
Allah evrenle, varlıklarla içiçedir. Evren kozmik birliktir. Herşey Allah’tır. Bu da Vahdet-i Vücut felsefesine uymaktadır.
Daha geniş bilgiler Bölüm 2’de

Maide 69:Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.
İnsanların farklı dinde yeniden bedenlenmelerinin
sakınca yaratmayacağı bu ayetten anlaşılmaktadır. Önemli olan Allah’a ve ahirete inanmak, iyilik, hayır yapmak, iyi insan olmaktır. Daha geniş bilgiler Bölüm 4’de.

Mearic 4: “ Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler O’na.
Kozmik sistemlerde izafi bir zaman söz konusudur. Ayete göre dünya zamanıyla elli bin yıl, kozmik zaman ölçüsüyle bir güne karşılık gelmektedir.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 3’de.

Muhammed 34: “İnkar edip Allah yolundan döndüren, sonra da küfre saplanmış olarak ölenler yok mu, Allah onları asla affetmeyecektir.
Kur’an saptırıcı ve inkarcı olarak ölenlerin asla bağışlanmayacağını kesin bir dille açıklıyor. Peki böyle insanlar, diyelim ki ahirette hatalarını anlasalar, pişman olsalar, tövbe etseler de Kur’an’da yer yer ifade edilen Allah’ın bağışlayıcılığına hiç bir zaman mazhar olamayacaklarsa (erişemeyeceklerse) bu Allah’ın bağışlayıcılığı ile ilgili Kur’an’ın lafzına (bildirmek istediği anlamına) aykırı düşmeyecek mi? Yani Allah hem bağışlayıcıdır hem de bağışlamayıcıdır, böyle bir çelişki olabilir mi? Elbette olmamalıdır, olamaz. Bunun yanıtını her zaman olduğu gibi akıl yürüterek bulabiliriz.

İnkar edip Allah yolundan döndüren, küfre sapıp ahirete yani öteki aleme intikal etmiş biri tövbe edip ve Allah’tan bağışlanmasını istese dahi “bu bağışlamanın ahirette olması” yukarıdaki ayete göre mümkün değildir. Diğer yandan da Allah bağışlayıcıdır. Kimin gerçekten aklının başına geldiğini, pişman olduğunu, içten tövbe ettiğini, Allah’a kul olur hale geldiğini elbette O bilir. O halde nedir çaresi? Eğer Allah isterse ona yeni bir şans verebilir. Bu da öteki alemde olamayacağına göre ancak madde dünyasında olabilecektir. Yani açıkçası böyle bir şey tövbe edenin “reenkarne olması” yani yeni bir beden ile Dünya’da tekrar doğması ile mümkün olur. Yeni hayatında verilen şansı iyi kullanır, sınavlarını başarı ile verebilirse bağışlanma hakkını elde edebilir, tabii ki Allah’ın kabulüne bağlı olarak. Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5’de.

Mülk 2: “Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”
Sıralamada  ÖLÜM hayattan önce geliyor. Yani dünyaya gelmeden önce ölüm var. Ölüm olması için de önceki bir hayatın yaşanmış olması lazım.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5 ve 9’da.

Mümin 10-11: Küfre batmış olanlara şöyle haykırılır: “Allah’ın öfkesi, sizin kendi benliklerinize öfkenizden elbette ki daha büyüktür. Hani, siz imana çağrılıyordunuz da inkâr ediyordunuz!  Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?“. 
Ayet yoldan sapanların ikinci, üçüncü kez bedenlenmek üzere dünyaya geri gönderildiklerini gösteriyor.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5, 9 ve 10’da.

Müminun 1-11.Hiç kuşku yok, kurtulmuştur müminler…namazlarında huşû sahipleridirler..boş ve gereksiz şeylerden yüz çevirenlerdir…zekâtı verenlerdir, ırzlarını koruyanlardır…emanetlerine ve ahdlerine saygı duyup sahip çıkanlardır…namazlarını korumaya devam edenlerdir…onlardır mirasçı olanlar. Ki, Firdevs cennetine mirasçı olurlar, onda sonsuza dek kalırlar.”
Tekamülünü tamamlamış olanların akıbeti anlatılmaktadır. Yılmadan sabırla izleyenler için tekamül ve reenkarnasyon yolunun sonu cennettir.
Daha geniş bilgiler Bölüm 4’de.

Müminun 35-37: “Size, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra tekrar meydana çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Heyhat! Size vaat edilen o şey ne kadar uzak! Hayat, şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yeniden hayat buluruz ama biz tekrar diriltilecek değiliz”.
Aynı bedende tekrar dünyaya gelmenin mümkün olmadığına işaret edilmektedir.  Bunun reenkarnasyon ile ilgisi yoktur, zira reenkarnasyon aynı bedende değil başka bedende gelineceğine işaret eder.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6’da.

Müminun 99, 100: “Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün; Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.
Sure bu ayete kadar yine inanları ve inanmayanları anlatır. Burada ölüm gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi belli değil, “ölüm geldiği zaman” deniliyor, “öldükten sonra” denilmiyor. Yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi yine bir pişmanlık ve dönüş isteği söz konusu. Bunun reenkarnasyon şeklinde olmasının istendiğine dair hiçbir şey yok. İstek ölümün geciktirilmesi, biraz daha ömür tanınması şeklinde. “Aklım başıma geldi artık iyi şeyler yapacağım” şeklinde. Başka ayetlerin aksine burada bir “cevap” söz konusu. “Hayır”. Neden hayır, o da ayetin devamında var, çünkü önce günahlarının kefaretini ahirette ödeyecekler. Ne zamana kadar? “Tekrar diriltilecekleri güne kadar.” Bu açıkça yazıyor. Yani ölenin günahları varsa hemen reenkarne olması söz konusu değil, önce ahirette amellerinin muhasebesini yapacak, kul hakları için bizzat her kuldan af dileyecek, hakkını aldığı kul henüz ölüp ahirete intikal etmemişse onun gelmesini bekleyecek, acı çekecek, günahlarının bedelini ödeyecek. Ondan sonra tekrar bedenlenecek.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6, 9 ve 10’da.

Müminun 82: “Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten o zaman mı diriltileceğiz?

Nahl 61: “Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen birşey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.”
Sırtında kul hakkı kamburuyla ahirete intikal edeni büyük azaplar beklemektedir. Zira Allah böylelerinin affını tamamen hakkı yenen, zulüm gören kula bırakmıştır. Hakkı yenen dünya hayatında ya da spatyomda hakkını yiyeni affetmedikçe, “ona helallik vermedikçe” kul hakkı yiyen ızdıraptan kurtulamayacaktır.

Peki diyelim ki hakkı yenen kul hiç bir zaman affa yanaşmazsa ne olur? Cevabı aşağıdaki ayette.

Nisa 48: “Şu bir gerçek ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, onun dışında kalanı dilediği kişi için affeder.
Böyle durumda hatalı olan ahirette azabını çektikten sonra ceza olarak geçmiş hayatını hatırlayacak şekilde reenkarne olacaktır. Yeni hayatında sürekli olarak vicdan azabı ile yaşamaya göğüs germek zorunda kalacaktır. Yani hem yeni hayatının hem de geçmiş hayatlarının bütün yükü altında kalacaktır. Bu tasavvur edilemeyecek kadar zor bir şeydir.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5’de.

Nahl 70: “Allah sizi yarattı. Sonra sizi vefat ettirecek. İçinizden bazıları ömrün en basit noktasına geri çevrilir ki, bir ilimden sonra hiçbirşey bilmez olsun”.
İnsan öldükten sonra, hayatın/ömrün en basit noktası olan döllenme sırasında yeniden dünyaya gönderiliyor ama önceki hayata dair hiçbir şeyi bilmez yani hatırlatılmayacak şekilde.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4, 8 ve 10’da.

Necm 49 “Hiç kuşkusuz Şi’ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O’dur.
Galaktik boyutlar, ileri gezegenler, ruh-madde-şuur ilişkilerinin evrenselliğinin sevk ve idaresinde alt planları teşkil ederler.
Daha geniş bilgiler Bölüm 3’de.

Neml 65-66: “Göklerde ve yerde, Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Hayır, onların bilgileri ahiret konusunda yetersiz kalmıştır. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadırlar. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler.
Kimileri bu ayete göre reenkarnasyonun hakkında fikir beyan edilemeyeceğini iddia ederler. Gayb bilinmeyen demektir, kimilerine göre de görülemeyen. Allah, ahiret, cennet, cehennem vb. hepsi gayba girer. Gayb bilinemez demek üzerinde düşünülemez, akıl yürütülemez, sonuca varılamaz demek değildir. Sadece varılan sonuç kesinlik taşımaz anlamındadır.
Daha geniş bilgiler Bölüm 3’de.

Nisa 56: Derileri piştikce, azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz.”
Deri maddedir. Etin, kemiğin yani bedenin örtüsüdür, elbisesidir. Kimilerine sadece öteki dünyada azab çekmek yetmeyecek, yeni bir deri (bedenle) dünyaya gelip orada da azap çekecekler.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5 ve 9’da.

Nuh 17, 18: Ve Allah sizi bir bitki gibi yerden bitirdi. Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor.”
İnsanı temelde topraktan, çeşitli aşamalardan (bitki-sperm-insan aşamalarından) geçirerek yaratan Allah, ölümle tekrar toprağa döndürür; ama aynı olguyu tekrarlar. Müşrik, suçlu insanın, cezasını çekip olgunlaşmak üzere yeniden topraktan çıkarılıp yaratılacağı belirtiliyor.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 9’da.

Rum 11: Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz.”
Yaratan  büyük patlamayla varlıkları yaratmıştır. Varlıklar ve evren gelişmekte evrim geçirmektedir. Reenkarnasyon da evrimin aşamalarından biridir. Sonunda tekamül tamamlanınca varlıklar İlahi/Kozmik kaynağa geri döneecekler.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 11’de.

Rum 27: Yaratmaya ilk başlayan/yaratılanları ilk yaratan O’dur. Sonra onları çevirip yeniden yaratacaktır. Bu O’nun için çok da kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnekler/en yüce sıfatlar O’nundur. O’dur Aziz, O’dur Hakim…”
Yaratan  büyük patlamayla varlıkları yaratmıştır. Varlıklar ve evren gelişmekte evrim geçirmektedir. Reenkarnasyon da evrimin aşamalarından biridir.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 11’de.

Saffat 54-61: Dedi: ‘Siz de bir araştırır mısınız?” Araştırdı, nihayet, onu cehennemin ta ortasında gördü. Dedi: ‘Vallahi, az kalsın sen beni de buralara düşürecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de şurada toplananlar arasına girmiş olacaktım. Peki, biz artık ölmeyecek miyiz? Sadece ilk ölümümüz; azaba da uğratılmayacağız, öyle mi? Doğrusu bu, büyük başarının ta kendisidir. Çalışanlar, böylesi için çalışsınlar.” 
İlk ölümden bahsedildiğine göre ikinci…üçüncü…yani birden fazla ölümler de var.
Geniş bilgiler BÖLÜM 4 ve 5’de.

Şems 7, 8: Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki,“.
Ayet varlığın evrimini anlatmaktadır.Varlık, başta kişiliği düzenlendiği zaman (en başta spermin ve yumurta hücresini döllenmesi sırasında) henüz iyilik ve kötülüğü ayırt edecek bilince sahip değildir. Tekamül sürecinde yanlışlıkları ve doğrulukları idrak etmeye başlar. İlhamları almadan, yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4 ve 9’da.

Şura 30:Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir.
Başımıza ne geliyorsa kendi yüzümüzden geliyor. Sebepleri şimdiki hayatımızda olduğu kadar önceki hayatlarımızdaki amellerimizden (yaptıklarımız, edimlerimiz, fiilllerimiz) de kaynaklanabilir.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 1’de.

Şuara 81: “Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.

Şuara 102: “Keşke bir dönüşümüz daha olsaydı da müminlerden olabilseydik“.
İman etmeyenler, akılları başlarına geldikleri zaman örneğin derler ki “keşke geriye dönüşümüz olsa da daha akıllı işler yapabilsek”. Yani zaman dursa, zaman içerisinde seyahat edebilsek de hata yaptığımız zamana dönebilsek, başka türlü davransak da o hataları yapmamış olsak. Bu dileğin reenkarnasyonla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Reenkarnasyonda eski zamana geri dönüş yoktur, aynı bedenle, aynı kimlikle madde alemine dönüş de yoktur. Yepyeni bir sayfa açılır, yepyeni bir hayata başlanır, bambaşka bir beden ve kimlikle.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6’da.

Vakıa 57-62: “Sizi biz yarattık, biz! Tasdik etseydiniz olmaz mıydı? Akıttığınız meniyi gördünüz mü? Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa yaratıcılar bizler miyiz? Ölümü aranızda biz takdir ettik. Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemiyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız. Yemin olsun, ilk yaratışı/yaratılışı bildiniz. Peki düşünüp ibret alsanız olmaz mı?”
Ayetten ölen kuşakların yerine yine kendilerine benzer kuşakların getirileceği; yeniden yaratılacak insanların bedenlerinin aynı değil benzerleri olacağı, insanın başka bir bedende kendisinin şimdi bilemeyeceği bir biçim ve sıfatta yeniden yaratılacağı anlaşılmakta.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 9’da.

Yasin 31; Görmediler mi, kendilerinde önce nice nesilleri helak ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.”
Burada yok edilen milletlerden kavimlerden bahsediliyor. Onlar tekrar kavim-millet olamazlar deniliyor. Bunun reenkarnasyon ile hiçbir ilgisi yok. Kavimler-milletler reenkarne olmaz, her ruh bağımsız yani kendi karmasına göre reenkarne olur.  Reenkarne oldukları zaman da isteseler yok edilen kavimlere dönemezler. Ayet ayrıca buna da işaret ediyor.
Daha geniş bilgiler BÖLÜM 6’da.

Yasin 51: Sûra üfürülmüştür! Bak, işte kabirlerden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.”
Reenkarnasyona inanmayanlar reenkarnasyon varsa hangi kabirden kalkılacak sorusunu sorarlar. Ayetteki kabir ruhun olduğu yer demektir. Ruh cennetteyse cennetten kalkıp gelecek. Kabri yoksa, cennette değilse, neredeyse oradan kalkıp gelecek. İslamda kabir azabı demek cehennem azabı demektir.  Daha geniş bilgiler BÖLÜM 4’de.

Zümer 42: Allah, canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra, haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Kimileri öldükten
bir süre ya da hiç geriye dönmeyecekler yani reenkarne olmayacaklar. Bir süre hesaba çekilecekler. Ya bir daha hiç, ya da uzun bir süre tekrar bedenlenmeyecekler, ya da ileride başka boyutlarda, sistemde bedenleneceklerdir.  Bu husus açık değil. Kimileri geriye dönecekler yani reenkarne olacaklar. Sanki uykuda rüya görüyor gibi öldüklerini farketmeyecekler, can vermenin hemen akabinde yeniden başka bedende dönecekler ama bunu da farketmeyecekler. Sanki herşey bir rüyada olup bitmiş, ruhsal açıdan hiç ölmemişler gibi. Daha geniş bilgiler BÖLÜM 5’de.

Yararlanılan kaynaklar:

Prof. Dr. Süleyman Ateş; İnsan ve İnsan Üstü (Ruh, Melek, Cin, İnsan), Yeni Ufuklar Neşriyat, Üçüncü Baskı, İstanbul, 1995

Prof. Dr. Süleyman Ateş; Kur`an Ansiklopedisi, Yeni Ufuklar Neşriyat; İstanbul, 1993

Prof. Dr. Süleyman Ateş; Yüce Kur`an`ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat; İstanbul, 1989

Süleyman Ateş’in Tefsirlerinde Kur’an’ın Çağdaş Yorumları, Mevlüt Şahin, Erciyes Üniversitesi, Mart 2006.

Reenkarnasyon hakkındaki görüşümüz. 1-11. Süleyman Ateş. 24 Mart 2013. http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=634&Itemid=132

Reenkarnasyon hakkındaki görüşümüz. 10. Süleyman Ateş. 27 Mart 2013. http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=615:2013-03-17-19-30-59&catid=48:mart-2013&Itemid=131

Reenkarnasyon hakkındaki görüşümüz. 11. Süleyman Ateş. 29 Mart 2013. http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=616:2013-03-17-19-36-27&catid=48:mart-2013&Itemid=131

Reenkarnasyon”un İspatını Tartışalım. Uslanmam. Ekim 2009. http://www.uslanmam.com/dua-ayet-hadis/620229-quotreenkarnasyonquotun-ispatini-tartisalim.html

Reenkarnasyon”un İspatını Tartışalım. Ocak 2009. Hanif Dostlar. http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5599&PN=1&TPN=1  

Reenkarnasyon inancı İslâm için geçerli mi? Süleyman Ateş. Vatan. 26 Mayıs 2005. http://haber.gazetevatan.com/0/54167/4/Haber

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 16.12.2011 tarihindeki ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programı https://bpakman.wordpress.com/reenkarnasyon/kuran-reenkarnasyonu-red-mi-eder/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/     https://www.youtube.com/watch?v=E9AV7Q6SoM4

Yaşar Nuri Öztürk’ün 13.04.2012 tarihindeki Show TV’de “Saba Tümer ile Bugün” programı https://bpakman.wordpress.com/reenkarnasyon/kuran-reenkarnasyonu-red-mi-eder/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon-2/    https://www.youtube.com/watch?v=noeW5WturbU

Bir Reenkarnasyon Geyiği. Ata Nirun. Hürriyet. 9.11.2007 http://www.hurriyet.com.tr/index/ArsivNews.aspx?id=7579033

Bir Yorum: TV’de Reenkarnasyon. Halûk Akçam. Ruhsal Evrim dergisi, sayı 25 – 1988 Kasım/Aralık http://www.halukakcam.com/

Reenkarnasyon ve Karma. Turan Dursun Sitesi Forumları. 2008-2013.http://www.turandursun.com/forumlar/archive/index.php/t-5643.html

Anne mezarıma neden gelmedin. Rana Doğruer – Haluk Soysal. Sabah Gazetesi. 8 Haziran 1998.  http://arsiv.sabah.com.tr/1998/06/08/r12.html

Independently Investigated Reincarnation Case Studies with Children’s Past Life Stories Researched by Ian Stevenson, MD. Institute for the Integration of Science, Intuition and Spirit http://www.iisis.net/index.php?page=reincarnation-past-lives-evidence-case-studies&hl=en_US

Replication Studies of Cases Suggestive of Reincarnation by three Independent Investigators. Antonia Mills, Erlendur Haralddson and H. H. Jürgen Keil. The Journal of American Society for Physical Research Vol. 88 July 1994.  https://notendur.hi.is/erlendur/english/cort/Replication_Studies_of_Cases.pdf      

Children Who Claim to Remember Previous Lives: Cases with Written Records Made before the Previous Personality Was Identified. H. H. Jürgen Keil. Journal of Scientific Exploration, Vol. 19, No. 1, pp. 91–101, 200. Jim B. Tucker. http://www.medicine.virginia.edu/clinical/departments/psychiatry/sections/cspp/dops/dr.-tuckers-publications/REI32%20Tucker_keil-1.pdf

Reincarnation & Birthmarks. Ian Stevenson.  Hercolano 2. 28 Mayıs 2012. http://hercolano2.blogspot.com/2012/05/ian-stevenson-reincarnation-biology_5480.html

Scientific Proof of Reincarnation. Dr. Ian Stevenson’s Life Work. Reincarnation Research Center. 1997 http://reluctant-messenger.com/reincarnation-proof.htm

ISIS Institute for the Integration of Science, Intuition and Spirit http://www.iisis.net/index.php?page=reincarnation-homosexuality-lesbian-transsexual-ian-stevenson-past-life-research-ma

Patton. the Second Coming of Hannibal. http://www.reversespins.com/patton.html

http://www.spiritualizm.com

Reenkarnasyon konusunda en ünlü 20 vakadan biri de Adanalı Adnan. Vatan. 3 Kasım 2009. http://www.gazetevatan.com/reenkarnasyon-konusunda-en-unlu-20-vakadan-biri-de-adanali-adnan–268572-yasam/

Said Nursi Sekseninci Bedeninde miydi? Süleymaniye Vakfı. 6 Ekim 2009. http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/said-nursi-sekseninci-bedeninde-miydi.html

Said Nursi ve Reenkarnasyon. Süleymaniye Vakfı. http://www.suleymaniyevakfi.org/bulten/said-nursi-ve-reenkarnasyon—2.html

Reenkarnasyon Cevabına Cevabımız. Süleymaniye Vakfı. 10 Şubat 2012.  http://www.suleymaniyevakfi.org/eskisite/?p=1999&replytocom=3816

Abdulaziz Bey’e Cevap – Üstad ve Reenkarnasyon. Süleymaniye Vakfı. 25 Ağustos 2011.  http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/abdulaziz-beye-cevap—ustad-ve-reenkarnasyon.html

Kuran Işığında Aracılık ve Şirk, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır. Süleymaniye Vakfı, İstanbul 2006. İkinci Baskı.

16 kere doğmuş. Ertuğrul Özkök. Hürriyet. 18 Kasım 2013 http://www.hurriyet.com.tr/advertorial/25130657.asp

Reenkarnasyon. Vatan. 1 Kasım 2009. http://www.gazetevatan.com/reenkarnasyon-268234-yasam/

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=268574

Edebî Metinler Işığında Doğu Kültürlerinin Batıya Etkileri Ve Batıda Türk İmgesi. Orhan Kemâl Tavukçu. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 2/4 Fall 2007 http://www.turkishstudies.net/sayilar/sayi6/49tavukçuorhankemal.pdf

Dublin’de aruz vezni. Avni Özgürel. Radikal. 15.7.2001.  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=8021&tarih=15/07/2001

http://nn-no.facebook.com/topic.php?uid=38341984799&topic=10551

Full text of “James Clarence Mangan, his selected poems . 1970. http://www.archive.org/stream/jamesclarenceman00mangiala/jamesclarenceman00mangiala_djvu.txt

James Clarence Mangan – His Selected Poems. Read Books, 2007

The Reincarnation of General John B. Gordon and Fire Chief Jeffrey Keene. Kevin Williams. 2014.  http://near-death.com/experiences/reincarnation07.htm

2. Dünya Savaşında Ölen Pilot. Hürriyet. 1 Eylül 2009.   http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12377180.asp?gid=229

Hatice Büyükhız Olayı. Sevgi Dünyası Sayı 17, Mayıs 1970 (Hürriyet Gazetesinden alıntı)

3 yaşında cinsiyet değiştirmek istedi. Hürriyet.  http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/98501/2/6/3-yasinda-cinsiyet-degistirmek-istedi

Rezonans Kanunu  (İsteklerin Yönetimi ). Das Gesets der Resonanz. Pierre Franckh. Elips Kitap / Kişisel Gelişim Dizisi

Beyni yok ama ‘zekası’ var. Radikal. 2.1.2012 http://www.radikal.com.tr/hayat/beyni-yok-ama-zekasi-var-1074285/

Physicists Find Evidence That The Universe Is A ‘Giant Brain’. Social Consciousness. January 28, 2013 http://www.social-consciousness.com/2013/01/physicists-find-evidence-that-universe-is-conscious.html

Bülent Pakman. Temmuz 2015. Son güncelleme Eylül 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz.

Twitter Widgets

IMG_2654 Bülent Pakman kimdir     https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Pakman video kanalı 1

Pakman video kanalı 2

Pakman video kanalı 3

reenkarnasyon, İnanç içinde yayınlandı | 2 Yorum

Türk Anası – Alman Anası

Türk anası

Alman anası

Tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir
yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri.
Sabırlıdır. İki saat de sürse
çocuğun yanında ayakta dikilip,
tek başına çıkmasını bekler.
Yardım etmez.
Çocuğu kendisine tabiidir Ayrı bir bireydir.
Tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek. Tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
İşgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek
der, yaralı parmağa işemez.
Çok iyi bir anne olduğunu düşünür Böyle bir iddiası yoktur.
Diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
Yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
Titizdir. Titizlikte aşırı uç örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bir huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bir içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
Kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Akşam 8’den sonra çocuğu hiçbir yere zinhar götürmez. Çocuk bakıcısı ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de, örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş, mutlaka çocuksuz gider.
Çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2y’i geçmez. Sekiz aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya ‘ya gider. Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?
Çocuğunu çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Çocuğunu çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. Genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz.
Çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “Çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
Çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahüratlar hep bizdedir. 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
Çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
Hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
NOT: Türkiye’de büyük şehirlerde yeşil alan park bahçe olmaması, anneleri AVM’lere mecbur ediyor. Ayrıca çamurla oynama kısmı için de şöyle bir durum var: Türkiye’de ne yazık ki, yere tüküren, balgam atan, çekirdek çitleyen ve her türlü pisliğini sokağa   atmakta beis görmeyen insanlar çoğunlukta. Ayrıca başıboş binlerce sokak hayvanı da etrafa çişini kakasını yapıyor. O yüzden parka götürememek, götürünce özgürce oynatamamak titizlikten değil mecburiyetten çoğu zaman… Bunu eklememek haksızlık olurdu
İki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “Bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
– Abisi biz de oynayalım mı?
– Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
– Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
Oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
Pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Çocuklarla koşturur gürültü yapar, çocukla çocuk olur.
Narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
Çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : Önem sırasına göre
1- atlet+çorap
2-patik
3-yelek
Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
Kolay kolay atlet giydirmez. Evet, kışın bile. Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
Aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır.Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.

Yedi senedir Avusturya’da yaşayan iki çocuk annesi Başak Usanovic, yaşadığı yerdeki annelik pratiklerini Türkiye’deki annelerin davranışlarıyla karşılaştırmış. Ortaya ebeveynler açısından eğlenceli ve üzerine düşünülesi bu yazı çıkmış.  Yazıyı şu şekilde açıklıyor:

Biri 2,5 yaşında biri beş aylık iki çocuk annesiyim. Yedi yıldır Avusturya’da yaşıyorum. Son iki-üç yılda; hem buradaki parklarda, oyun gruplarında, kreşte ve çevremde birçok Avusturyalı anne tanıdım, hem de Türkiye’deki arkadaşlarım birer ikişer çocuk sahibi oldular. Her iki tarafı da kendimce gözlemleme imkanı buldum. Dolayısıyla bu yazıyı tamemen kendi gözlem ve deneyimlerime dayanarak yazıyorum.
‘Türk anası’ olarak genellediğim grup modern, eğitimli, şehirli genç Türk annesidir. Arkadaşlarımızdır, kuzenlerimizdir, bizizdir.
‘Avusturyalı ana’ yerine ‘Alman anası’ ifadesi kullanmamın nedeni madde madde karşılaştırma yaparken ‘Alman anası’ tını olarak daha iyi oturuyor ve espri katıyor diye düşünmemdir.
Tarafsız olmaya çalışıyorum. Bir grubu diğerine üstün tutma çabasında değilim. Bir grubu övme diğerini yerme amacım da yok. Umarım üstüne alınıp kırılanlar, eleştiri olarak kabul edenler olmaz.

Abartılı ifadeler ve esprili bir dil kullanacağım. Fazla ciddiye alınmamayı talep ediyorum!”

ALINTI: Türk annesi misiniz, Alman annesi mi? Başak Usanoviç. 9.4.2015. Radikal.
http://www.radikal.com.tr/hayat/turk_annesi_misiniz_alman_annesi_mi-1332132

Görüşler yazarına aittir. Bülent Pakman. Haziran 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

kara 2

Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Bülent Pakman youtube video kanalı 1

Bülent Pakman youtube video kanalı 2

Bülent Pakman dailymotion video kanalı

Dünya, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Göbekli Tepe

10943681_1549721501961875_3717944123808638728_nHer şey, 1983 yılının sıradan bir gününde Şanlıurfa’ya 16 km uzaklıkta, tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı.
İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi. Aslında burası ilk olarak Şikago ve İstanbul Üniversitesi antropologları tarafından 1960’larda incelenmiş ve terkedilmiş bir ortaçağ mezarlığı olduğuna kanaat getirilmişti.

1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu. Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu. 2007 yılından itibaren  kazı çalışmaları Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüyle  Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden burayı “Tepedeki Katedral” olarak tanımlayan Prof. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığında devam etti. Klaus Schmidt Temmuz 2014 de ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Kazı alanı belirginleşmeye başladıkça, soru işaretlerini gidereceği düşünülen bulgular, tam tersine kafa karıştırmaya başladı, arkeologların şaşkınlığı daha da arttı. Ortaya çıkan yapılar, heykeller ve simgeler, çoğu üzerinde insan, el ve kol, boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba gibi çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartma ya da oyularak betimlenmiş, Ön Türklerin petroglifleriyle, tamgalarıyla, runik yazılarıyla, taş adamlarıyla bir yerlerden uyuşuyordu.

Kabartmalarda ya da heykellerdeki hayvanların, insanların günlük yaşantılarında önemli bir rol oynamış olmalarının gerekmediğini, yapılma amacının mitolojik bir ifadeye dayandığını ileri sürülmektedir. Gerek insan, gerek hayvan motiflerinde dişi, hemen hemen hiç görülmez. Bugüne kadar ortaya çıkan motiflerden sadece biri dışında hepsi erkek olarak betimlenmiştir. O da aslanlı sütun olarak tanımlanan dikilitaşların (megalitlerin) arasında yer alan bir taş levhadaki bir çıplak kadındır.

Arkeologları Sersemleten Kazı Alanı

23 Nisan 2008’de The Guardian’ın attığı bu başlık kafa karışıklığını oldukça iyi anlatıyordu. Şanlıurfa’nın 17 kilometre doğusunda yer alan Göbekli Tepe’nin ünü bir anda dünyaya yayıldı. Konuyla ilgili haber ve köşe yazıları katlanarak artmaya başlamıştı. Herkes, hiçbir tarihçi ve arkeologun tatmin edici bir açıklama getiremediği Göbekli Tepe’yi konuşmaya başladı.

Peki neydi Göbekli Tepe’yi bu kadar esrarengiz kılan?10563167_1549721565295202_5370516936080373726_n

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce yaklaşık 11.800 – 10.400 yıllıktı ve Buzul Çağının ardından, Çanak Çömleksiz Neolitik olarak adlandırılan dönemde avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilmişti. Yani çanak çömleğin ortaya çıkışından bile daha erken tarihliydi.
Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu. Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!
Çünkü bugüne kadar yapılan arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirilen tarih bilimi, insanlığın o zamanlar henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyor.
Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu! Göbekli Tepe’deki kazılara kadar bilim dünyası, göçebe küçük gruplar halinde örgütlendiği düşünülen avcı – toplayıcı toplulukları oldukça basit standartlarda yorumlamıştı. Ancak kazılarda ortaya çıkan, bir kült merkezi olarak anıtsal boyutlarda mimari, büyük taş yontular, sembolik motifler ve stilize edilmiş canlandırmalar, en azından bu bölgedeki toplulukların oldukça gelişkin ve çok yönlü bir sosyal yapıya sahip olmaları gerektiğini göstermekteydi. Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan bütün bu buluntular böylesi faaliyetleri gerçekleştirebilmek için kalabalık grupları bir araya getirmedeki organizasyon gelişkinliğinin, kişisel sanatsal becerilerin ve ritüel itkilerin, bir çeşit sanat anlayışının ve arayışının varlığını ortaya koymaktaydı. Zira Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu. Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı.

Tarih bilimi altüst oluyor

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu.
Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (M.Ö. 4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (M.Ö. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (M.Ö. 2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (M.Ö. 1500): Sarı Irmak
Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile M.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir.
O halde Sümerler’den 5-6 bin yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?
Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!
Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!
Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den, Piramitler’den binlerce yıl eskiydi!
Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı! Özellikle hayvan kabartmalarında dikkati ister istemez çeken bir ustalık vardı. Farklı bir ifadeyle sanat denebilecek bir üsluplaşma görülmekteydi.

Benzer kült yapılarının bin yıl kadar sonra Çayönü, Hallan Çemi ve Nevali Çori’de yapıldığı ileri sürülmektedir.

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

Anlaşılması güç sembolizm

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söylenebilir
Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elde “yazılı” hiçbir bulgu yok.
imagesGünümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verilebilecek hiçbir yanıt bulunmuyor.

Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.
T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Bu yüzden insanı simgelediği sanılıyorlar. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor ve de bize uzaylıların temsili resimlerini hatırlatıyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Dikilitaşların insan vücudunu temsil ettiği, yatay parçanın başı, dikey parça ise vücudu temsil ettiği  öne sürülmektedir. Anlaşılan bu “dikilitaş”lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.

Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmeleri genellikle, su ve diğer kaynaklara yakınlık gibi elverişli çevresel faktörlerin bulunduğu alanlara kurulurken, Göbekli Tepe bilinen en yakın su kaynağından oldukça uzak bir noktadaki dağ silsilesinin en yüksek noktasında kurulmuştur.  Tepede bulunan vahşi hayvan kalıntılarından orada yaşayanların evcil hayvan yetiştirmedikleri anlaşılabilir. Ancak çevrede 30 ve 90 km uzaklıklardaki buluntular üzerinde yapılan karbon deneylerinden, Göbekli tepe tapınağı inşa edildikten yaklaşık 5 yüz yıl sonra burada tarım ve hayvancılık yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu da, o zamanın insanlarının böyle bir tapınak yapabilmelerinin onları kalıcı yaşam yaşamaya sevk etmesinin göstergesi olabilir. Büyük olasılıkla tapınak inşaatında çalışan işçilerin beslenmesi için tarım ve hayvancılığa başlanması gerekmiş olmalı. Sonuçta yörenin dünyada bilinen ilk tarım yapılan yer olarak kabul edilmesi gerekmekte olup Anadolu’nun Anadolu’nun insanlık tarihinde ayrıcalıklı bir yeri olduğu, özellikle Güneydoğu Avrupa ve Akdeniz havzasının “Neolitikleşmesinde” önemli bir rol oynadığı tarım, hayvancılık, yerleşik köylere dayalı yaşam biçiminin başka coğrafyalara ve özellikle Avrupa’ya Anadolu’dan aktarılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Göbekli Tepe’nin bir kült merkezi olarak kullanımının M.Ö. 8 bin dolaylarına kadar devam ettiği, ve bu tarihlerden sonra terk edildiği, başka ya da benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra bilinçli olarak tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve neredeyse bir mezarı andırır biçimde üzerleri tamamen kapatılıyor. Bu muhteşem tapınakların yapımı için büyük çaba harcayanlar tarafından yine muazzam bir emek harcanarak gömülmüş olması olası değil. Bunu yapsa yapsa o toplumu bir savaş sonucu yok eden başkaları, haritadan ve tarihten silmek için yapmış olmalılar. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Ancak taşlar yığma dolgu sayesinde günümüze kadar tahribata uğramadan kalabilmiştir. Bu sefer de dolgunun gevşek malzemesi, kazı çalışmaları sırasında ek zorluklar yaratmıştır.

Göbekli Tepe bir yerleşim yeri değil. Dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğu. Kült temel kökü Latince cultus yani “tapınma”. Kült, esasen “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya ana arterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isim.

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı.

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre:, “Göbekli Tepe kazılarıyla Neolitik döneme ait bir dini merkez ortaya çıktı. Dini merkez diyoruz çünkü kalıntıların rastgele olmadığı, yerleşime bir anlam kazandırdığı açıkça ortada. Göbekli Tepe aynı zamanda Antakya’dan başlayıp Maraş ve Urfa’ya kadar uzanan kültür caddesinin bir parçası. Bu kültür caddesi hiç şüphesiz barışın yeniden tesisinden sonra Halep’e ve Ebla’ya kadar uzanacak ve insanlık bu kültür turuyla çok şeyler öğrenecek.”

Kazılar,  sadece iklimin elverdiği ilkbahar ve sonbahar aylarında 2 şer ay olmak üzere yılda 4 ay yapılabiliyor. Kazı alanın üzeri çatıyla kaplanarak korumaya alındı. Klaus Schmidt’in Temmuz 2014 de ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesinden sonra Göbekli Tepe kazıları için yapılan plan, aynı ekibinin kazılara devam etmesi yönünde.

Göbekli Tepe, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı, Dünya Mirası listesinin en güçlü adaylarından biri.

Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı.

Muhtelif kaynaklardan derlenmiştir. Bülent Pakman. Haziran 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video arşivi:

  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal

 

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

Türkiye içinde yayınlandı | 2 Yorum

Filistini Mustafa Kemal mi kaybettirdi?

Özet

Bu yazıda 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun durumu, Arap Yarımadasının kaybedilme sebepleri, Arap yarımadası cephelerinde Mustafa Kemal’in gelişinin öncesinde ve sonrasında neler olup bittiği,  Mustafa Kemal’in bu cephedeki rolü anlatılmaktadır.

İçindekiler:
-İpe sapa gelmeyen iftiralar
-Belgesiz ve ümitli
-Osmanlı’nın savaşa girmesi
-Savaşa girerken Osmanlı Ordusunun durumu
-Mustafa Kemal gelmeden önce Arap Yarımadası
-Basra Cephesi
-Kanal Harekatları – Sina Cephesi
-Hicaz ve Yemen Cepheleri
-Müslümanın Müslümanı arkadan vurduğu Akabe
-Burası Huştur yolu yokuştur
-Irak Cephesi
-Filistin Cephesi
-Artık İsrail kurulabilir
-Osmanlı orduları sürekli çekiliyor
-Seydibeşir Usare Kampı
-Bütün bunlar sırasında Mustafa Kemal nerelerdeydi?
-Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilgisi
-Yıldırım Ordusunun Mustafa Kemal’den önceki hali
-Nablus (Mecidiye-Megiddo) muharebesi
-Düşmana karşı bire on
-Çekilme emrini veren Sanders
-Şam’dan çekiliş
-Halep günleri
-Katma Meydan savaşı
-Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Komutanlığı
-Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatıyor
-Düşmana karşı direnelim
-Sorular-Cevaplar

      Arap yarımadası birden bire mi kaybedildi?
      Nablus yenilgisinin sorumluları kimlerdir?
      Liman von Sanders yeteneksiz miydi?
      Mustafa Kemal neden sonuna kadar savaşmadı?
      Türk askerinin cesaret ve kahramanlığına ne oldu?
      Mustafa Kemal çekileceğini haber vermedi mi?,
      Mustafa Kemal Şam’ı neden savunmadı?,
      Mustafa Kemal barıştan başka çare kalmadığını ne zaman anladı?
      Yıldırım Ordusunun komutanları ne dediler?,
      Mustafa Kemal, Enveri neden sevmedi?,
      Mustafa Kemal mevki talep etti mi?
      Mustafa Kemal Lawrence ile görüştü mü?
      Mustafa Kemal Allenby ile görüştü mü?

-Sonuç
-Yararlanılan kaynaklar

İpe sapa gelmeyen iftiralar

Birinci Dünya savaşında Filistin cephesi birden bire çökmüş, çöküşüne Mustafa Kemal sebep olmuş. Daha savaşmadan tek çareyi İngilizlerle anlaşmakta görmüş. Hiç bir “maddi menfaat” gözetmeksizin İngiliz orduları komutanı Allenby ile “gizlice” görüşmüş. Komuta ettiği orduyu kimseye haber vermeden, savaştırmadan, savaş meydanını terk ettirmiş, sağında ve solundaki iki orduyu yalnız bırakarak onların mahvolmalarına sebep olarak, hiçbir tazyik görmeden Halep’e çekilmiş. Bunun üzerine memleket tek kalemde tepetaklak olmuş ve Mondros’un imzası zarureti doğmuş. Bundan sonra  önce Yıldırım Orduları Kumandanlığının daha sonra da Harbiye Nazırlığının kendisine verilmesini İstanbul’dan istemiş…

Belgesiz ve ümitli

“İslamcı” ve sözde “Osmanlıcı”lar Mustafa Kemal Atatürk’ü üstü örtülü bir şekilde vatana ihanetle suçlama fırsatını yakalamış olmanın sevinciyle mal bulmuş mağribi gibi bu safsatalara sarılmaktalar.  Bu dedikoduların sahibi bir tarihçi falan değil. Sözde şair Necip Fazıl Kısakürek.  Elinde belge falan yok. Zaten salladığını da saklamıyor: “Belgelerin bulunacağından ümidim varMustafa Kemal’in Allenby ile temaslarda bulunduğunu bir gün tarih tesbit edecektir, tarih ayrıca bir gün bu konuyla ilgili bir sürü telgrafın da müsveddesini bulacaktır“. Ümit aslında fakirin ekmeği olarak bilinir ama bu kez salağın ekmeği olmuş. Ayrıca al birini vur ötekini diğer salaklara göre ise Mustafa Kemal’in görüştüğü Allenby değil Lawrence.

Necip Fazıl ve ondan kopya çeken Mustafa Armağan ve Kadir Mısırlıoğlu gibilerinin attığı çamurun olayın aslını bilmeyenlerde izi kalmaması için gelin hikayenin başına dönelim.

Osmanlı’nın savaşa girmesi

1. Dünya Savaşı, “Dünyanın ilk Petrol Savaşı” olarak da bilinir. Savaştan önce İngilizlerin gözü Orta Doğu Petrollerindeydi. Osmanlı savaşa girse de girmese de en azından Arapları ayaklandırarak Orta Doğu’yu ele geçirmeyi planlarını çoktan hazırlamışlardı. Rusları da Boğazlardan rahatça geçeceksiniz diye kandırarak İtilaf birliğine dahil ettiler. Orta Doğu çok önemliydi ama o derece de geniş ve zor bir coğrafyaydı. İngilizler gizli servislerini de seferber ederek buraya var güçlerini harcadılar ve öteden beri hazırlıklarını yaptıkları Osmanlı’yı petrolün üzerine oturmuş olan Araplarla vurma planlarını uygulamaya koydular.

Arap yarımadasını Osmanlının elinden alma amacının bir sebebi daha vardı. O da Filistin’de İsrail devletini kurmak. Nitekim savaş devam ederken İngilizler  2 Kasım 1917’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair Balfour beyannamesini yayınlayacaklardı.

Osmanlı çareyi Almanya ile ittifak yapmakta buldu. Genelde eleştirilir savaşa girmek yanlıştı, Almanlar zorla soktular, oldu bittiye getirdiler falan diye. Aslında yanlış olan öyle düşüncelerdir. Osmanlı savaşa girmeseydi de İngilizler, Orta Doğu petrolleri ve arka planda İsrail devleti planları yüzünden yine Araplarla birlikte Osmanlı’ya saldıracaklardı.

Savaşa girerken Osmanlı Ordusunun durumu

Osmanlı, Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olduğundan, yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından ve en önemlisi yanlış kurmay yönetimlerinden dolayı savaşının ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla ve felaketlerle karşı karşıya kaldı. Savaşa ekonomisinin çöktüğü bir dönemde girmişti, 9 cepheye bölündüğü böyle büyük çaplı bir savaşın altından kalkamadı.

Açlık ve hastalıklar savaştan daha çok ölüme neden oldu. Ülke çapında asker-sivil açlık ve salgınlardan dolayı 3 milyon kişi hayatını kaybetmişti. Kimse kesin olarak ne kadar asker kaybedildiğini hesaplayamadı. Ordu defterlerine göre Osmanlı ordusunun asker sayısı 2 850 000 idi. İlginç olan, hastane kayıtlarına göre hastaneye sevk edilenlerin sayısının 3 155 138 kişi olmasıydı. Aslında hastaneye de götürülmeden tedaviler, bazılarının birden fazla kez hastaneye sevk edildiği de olmuştur mutlaka. Yine de askerde olanlar daha şanslıydı. Onların doktor ve hastane görme şansı çok daha fazlaydı.

Yapılan araştırmalara göre salgınlar sivil halkın da baş düşmanıydı. Savaş sırasında orduda doktor olarak görev yapan Tevfik Sağlam askerin baş düşmanının tifo, suçiçeği, veba, lekeli humma, kara humma gibi salgın hastalıklar olduğunu anlatır.  En öldürücü hastalık sıtmaydı. Daha sonra dizanteri, tifüs ve diğerleri geliyordu. O dönemde bu hastalıkların tedavisi neredeyse yoktu. Bir yerde salgın başladıktan sonra kontrolü mümkün olamıyordu. Tifüs ve dizanteri teşhisiyle hastaneye yatanların bile %27’si vefat ediyordu. Resmi rakamlara göre 4 yıl boyunca salgın hastalıklardan ölenler en az 500 bindi. Cephede çatışarak ölenler de en fazla bu kadardı.

İstanbul’dan yaya olarak yola çıkan askeri birliklerin binlerce kilometre ötedeki cepheye çok azı ulaşabildi. Osmanlı askerinin korkulu rüyası hiç bitmeyen yürüyüşlerdi. Savaş yıllarında demiryolları çok az, deniz yolu sınırlı ve çok tehlikeliydi. Çünkü İtilaf Devletleri’nin donanması denizlerde cirit atıyordu. Bu yüzden askerler cepheye genelde yaya olarak intikal ediyorlardı. İstanbul’dan Irak cephesine giden bir asker yaklaşık olarak 2 aylık bir yürüyüş sonrası cepheye ulaşabiliyordu. Yine Osmanlı ordusunda asker olan Bartınlı Hamit Efendi’nin naklettiğine göre kendisi 1915 yılı Mart ayında İran’ın Revandiz şehrinde Ruslar’la savaşan birliklere katılmak için yola çıkmış ancak 50 günde birliğine katılabilmişti. Askeri kayıtlara göre bir asker günde ortalama 20-30 kilometre yürütülüyordu.

Mustafa Kemal gelmeden önce Arap Yarımadası

Osmanlı Devleti’nin Balkan savaşından sonrasındaki Silahlı Kuvvetlerinin personel, silah, araç ve malzeme noksanlığı, Arap yarımadasındaki Türk birliklerini de etkiledi. Ayrıca ikmal merkezinin İstanbul’da bulunması, Hicaz demiryolunun Araplarca tahribi sonucu ikmal akışında önemli aksaklıklar meydana geldi. Karşılarında teşkilatlandırılmış, eğitilmiş, kadrosu tamamlanmış İngiliz, Fransız ve çöl şartlarına alışık yerel destekçileri Arap orduları vardı.

Osmanlı ordusunun resmi beyanlarına göre bir askere günde 900 gram ekmek, 600 gram bisküvi, 250 gram et, 150 gram bulgur, 20 gram tereyağı ve tuz verilecekti. Ancak evrak üzerinde mükemmel olan bu diyeti belki de savaş boyunca hiçbir asker göremedi. Zaten ordu kayıtlarına bakıldığında yıllar geçtikçe askere verilen günlük tayınların azaldığı, özellikle cephede iyice düştüğü görülüyor. Daha savaşın ikinci yılında Suriye’de bir askere verilen ekmek miktarı 400-500 grama düşmüştü.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kızıldeniz’de hiçbir deniz gücünün bulunmaması, uçaklarının da yetersiz olması nedeni ile İngiliz ve Fransızlar, donanmaları sayesinde Kızıldeniz ve Akdeniz’deki limanlardan Arap yarımadasına personel ile birlikte her türlü malzemeyi çıkardılar, Arap ayaklanmasında kullandılar.

Hicaz’daki Arap ayaklanmasından önce, Türk birliklerince gerekli istihbarat ve İKK (İstihbarata Karşı Koyma) faaliyetlerinin yürütülmedi, ayaklanmaya karşı bilgi ve belgeler toplanmadı, askeri tedbirler zamanında alınmadı, Mekke Şerif’i Hüseyin ve oğullarının niyetleri yeterince değerlendirilmedi.

Basra Cephesi

Basra Körfezi’nde Katar dışında pek çok emirlik  1. Dünya Savaşı öncesi İngilizlerin zorla imzalattıkları anlaşmalar ile İngiliz işgaline açık hale gelmişlerdi. İngilizler,  petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i işgal ettiler. Abadan’daki İngiliz petrol tesislerini koruma altına almak amacıyla 7 Kasım 1914’te Şatt-ül Arap Nehrinin Osmanlı yakasında bulunan Fav Yarımadası’na asker çıkardılar. 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgal ettiler. Yerli askerlerle karışık Osmanlı kuvvetleri işgale karşı koyamadı. 20 Aralık 1914 tarihinde, Basra’yı geri almak amacıyla cephe komutanlığına atanan, Yüzbaşı Süleyman Askeri Bey aşiretlerden ve gönüllülerden yararlanarak topladığı kuvvetle, 12 Nisan 1915 tarihinde taarruz etti. Şuaybiye Muharebesi’nde başarılı olamadı, Kut’ülamare’ye çekildi ve intihar etti.

cepheler3

Kutül-Ammare’deki Türk Ordugâhı-1915

Britanyalılar burayı da ele geçirip Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldırdılar. Osmanlı Kuvvetleri, Britanyalıları Selmanpak’ta (Selman-ı Pak) durdurdu. Kanlı çarpışmalardan sonra Britanyalılar, 26 Kasım 1915 tarihinde çekildiler. Kut’ül Amare’de 8 aralık 1915’te kuşatılan İngiliz birlikleri, beş ay süren bir direnişten sonra 28 Nisan 1916’da teslim oldu. General Townshend dahil 13 399 esir alındı. Bir kısım Britanyalı birlikleri General Townshend’in yardımına geldiyse de İran’daki Hamedan’a kadar sürüldüler. Kut savaşında 300 subay ve 10 bin er şehit verildi. İngilizler bu cephede toparlanıncaya kadar saldırılarına ara vermek zorunda kaldılar. Ancak Osmanlı’nın buradaki üstünlüğü geçici oldu.

Kanal harekatları – Sina Cephesi

583

Kanal harekatına katılan İzmir alayı subayları

Osmanlı Devleti, Almanya’nın isteği üzerine Sina cephesini kendisi açtı.  1915’teki Birinci Kanal Harekâtı ve 1916’da İkinci Kanal Harekâtı’nındaki  amaç; Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek, ve Mısır’a yeniden sahip olmaktı. Başarılı olunursa İngilizlerin Uzak Doğu’daki sömürgeleri ile bağlantısı kesilecekti. Bahriye Nazırı Cemal Paşa 25.000 kişilik bir orduyla 14 Ocak 1915’de Şam’dan Mısır’a hareket etti. 300 km.’lik bir kum çölü olan Tih sahrasını bin bir zahmet, meşakkat ve mahrumiyet içinde geçen Osmanlı ordusu, 3 Şubat 1915’de kanal bölgesine ulaştı. Cemâl Paşa İngilizlerin 200.000’e yakın asker, tel örgüler, zırhlılar ve zırhlı trenlerden meydana gelen kuvvetinden habersizdi. 28 Ocak 1915’te Süveyş Kanalı’na saldırı hezimetle sonuçlandı. Osmanlı ordusunun şehit, yaralı ve kayıp sayısı 1.410’u buldu. İngiliz zayiatı ise, 25 ölü ve 150 yaralıdan ibaretti. Bu felâket üzerine Mısır fethinden vazgeçen Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa, 4. ordu emrindeki 8, 10 ve 25. fırkaları (tümen) Çanakkale’ye sevk ettiler.

27 Temmuz 1916’da Albay von Kress kumandasında 10.000 kişilik bir kuvvetle 4. Ordu’nun giriştiği İkinci Kanal Seferi de yenilgiyle sona erdi. Osmanlı Devleti’nin Büyük Britanya kontrolündeki Süveyş Kanalı’na 3-5 Ağustos 1916 da yaptığı son saldırı  olan Romani Muharebesi de mağlubiyetle sonuçlandı; ve Osmanlı Ordusu, Gazze’ye kadar sürecek olan bir geri çekilişe başladı ve Filistin Cephesi’nde tutunmaya çalıştı. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” ata sözüyle ifade edilen kanal harekatının mağlubiyetle sona ermesi, pek çok yerin İngilizler ve müttefiklerince işgal edilerek Osmanlı Devleti’nden ayrılmasına neden oldu.

Hicaz ve Yemen Cephesi

Haziran 1916 ayının başında ayaklanan Araplar, Suriye ile Medine arasındaki Hicaz demiryolunun Hedye (Hediye) kesimini tahrip ettiler, 140’tan fazla telgraf direğini hasara uğrattılar.

İngiltere Suriye ve Filistin’de kazılara katılmış olan Oxford’lu arkeolog ve sanat tarihçisi T. E. Lawrence’ı, Osmanlı idaresine karşı örgütlü bir Arap İsyanı çıkartmakla görevlendirdi. İngiltere ilk etapta iki dağ bataryası, bir makineli tüfek bölüğü, 3000 tüfek, cephane ve yiyecek yüklü üç gemiyi Cidde’ye gönderdi.  Fransızlar da,  Albay Bremen başkanlığında iki Fransız ve dört Müslüman subaydan ibaret bir askeri heyetle Cidde’ye geldiler, yapılan görüşmelerden sonra, dağ topçusu ve makineli tüfeklerle takviyeli bir müfrezeyi Cidde’ye çıkardılar. İkinci İngiliz heyetiyle Cidde’ye gelenler arasında İngiliz ajanı Yüzbaşı Lawrence de vardı, Şerif Hüseyin ve oğulları ile tanıştı, Emir Faysalın kuracağı Arap ordusuna teknik danışman olarak görevlendirildi.

I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan’daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. Hicaz’da 22. Piyade, Asir’de 21’inci Piyade, San’a da 40’ıncı Piyade, Yemen’de 39’uncu Piyade Tümenleri ile 7’nci Kolordu Karargâhı ve Medine’de Muhafız Komutanlığı vardı.  Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu.

Lawrence’in kışkırtmasıyla, Mekke Şerifi Hüseyin Osmanlılara karşı isyan ederek Hicaz Krallığı’nı ilan etti. Şerif Hüseyin başta Lawrence olmak üzere İngilizlerin altın ve silah  yardımıyla Arap kabilelerini örgütledi. Ürdün, Suriye ve Filistin Araplarının büyük bir kısmı kendilerini koruyan Osmanlı Kuvvetlerine karşı açık veya gizli şekilde Hüseyin ve oğulları Faysal ve Abdullah’ın isyanına katıldılar.

Şerif Hüseyin, 5 Haziran 1916’da Mekkedeki Türk Garnizonuna aniden saldırdı. Cidde  16 Haziran 1916’da 45 subay, 140 er, 16 top ve makineli tüfekle birlikte Araplara teslim oldu. 9 Temmuz’da Mekke’yi ve 22 Eylül 1916’da Taif’i ele geçirdi.

Müslümanın Müslümanı arkadan vurduğu Akabe

Şerif Hüseyin ve oğulları Hicaz’ı büyük oranda ele geçirdikten sonra Medine’nin Şam ile demiryolu bağlantısını kesmeye çalıştılar. 1917 Ocak ayında İngilizler El-Vech’i bombalayarak karaya Mısır ve Sudan askerlerini çıkardılar. Sahili korumakla
görevli akıncı alayı Emir Faysal kuvvetlerinin tarafına geçti. El-Vech bundan sonra asilerin bir üssü haline geldi. Bu aşamada Osmanlı kuvvetleri demiryolunu
korumaya yöneldiler. 6 Temmuz 1917’de Akabe asiler tarafından ele geçirildi. Akabe’nin asiler tarafından ele geçirilmesiyle dengeler iyice değişti.
Akabe’nin kaybında sadece asiler değil, İngilizler de özellikle Lawrence aktif rol oynadı. Akabe’nin düşmesi Mısır’daki İngiliz kuvvetlerinin Arap isyancılarla doğrudan bağlantı kurmalarını sağladı böylece düşmanın Hicaz ile Sina cepheleri birleşti. Bu Medine ve demiryolu hattındaki Osmanlı kuvvetlerini de zor duruma düşürdü. Akabe, Arap isyancılarının önemli bir üssü haline geldi, Şerif Faysal karargâhıyla buraya gelerek İngiliz komutan Allenby’nin emrinde bir ordu kumandanı gibi görev yapmaya başladı.

Bu durumlar  Osmanlı ordusuna stratejik ve psikolojik açıdan darbe vurdu. Ordunun iaşe durumunun ve stratejik konumunun kötüleşmesi üzerine Enver Paşa’nın 16 Kasım 1917’de verdiği emirle Medine boşaltıldı. Böylece Hicaz tamamen kaybedilmiş oldu.

Burası Huştur yolu yokuştur

Seyyid İdris de Asir’de (Yemen) ayaklanmaya katıldı. Osmanlı’nın sadece Yemen’de tespit edilebilen şehit sayısı resmi rakamlara göre 52 bin. Ancak  gerçek rakamın 300 bin olduğu kabul ediliyor.

Bu cephede yaşanan dramları Falih Rıfkı Atay Zeytindağı adlı eserinde görgü tanığı olarak anlatır. Gerçekten de bir Osmanlı askerinin dediği gibi bu cephe adeta bir tuzla gibiydi. Askerler tuzun suda eriyip kaybolduğu gibi ortadan kayboluyordu. 1914-1918 yılları arasında buraya gönderilen 4 tümen askerden neredeyse dönen olmamıştı. İşte bu yüzden Yemen Türküsü ’nün şu sözleri çok manidardır:

Ah o Yemendir gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep nedendir.

Irak Cephesi

1916 da Kut’ül amare’de yenilmiş olan İngiliz birlikleri yavaş yavaş toparlandılar, 1917 yılı başında istedikleri güce ulaştılar. Saldırıya geçtiler. 11 Mart 1917’de Halil Paşa’nın komutasındaki Osmanlı askerleri Bağdat’ı boşaltırken General Maude yönetimindeki İngiliz birlikleri Bağdat girdiler. Osmanlı kuvvetlerinin Bağdat’ı geri alma teşebbüsü başarılı olamadı. Samarra’yı da ele geçiren Britanya Ordusu, Musul’a doğru ilerlemeye başladı. Bağdat’ı geri almak için 6. Ordu’yla Halep’te kurulan 7. Ordu birleştirilerek Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu kuruldu. Halep’te hazırlıklar sürerken, İngilizler Tikrit’e kadar ilerlediler. Irak’ın Musul haricinde tamamı İngilizler’in eline geçti.

Türk askeri, Irak Cephesi’nde sıcak ve koleradan dolayı kayıplar verdi. İlaç ve cephane eksikliği kuvvetlerin azmini kırarken İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine ve altınlarına kanan pek çok Arap kabilelerinin hesapta olmayan saf değiştirmeleri cephenin kaderini tayin eden faktörlerden biri oldu.

Filistin cephesi

İngilizlerin Yafa kapısından Kudüs'e girişi

İngilizlerin Yafa kapısından Kudüs’e girişi

Sina’dan çekilmekte olan  Osmanlı birlikleri 14 Ağustos 1916’da El-Ariş’te toplandılar. İngilizler, 22 Aralık 1916’da başlayan genel karşı taarruz ile  El-Ariş’i ele geçirdiler, Osmanlı  birlikleri Sina Çölü’nden tamamen çekilerek Gazze-Şeria-Birüssebi hattında savunma için  mevzilendiler.

11 Mart 1917 de Bağdat’ın İngilizler tarafından işgali İngilizlerin Araplara etkilerini artırmalarını sağladı, Türklere olan güvenlerini azalttı ve Arap ayaklanmaları baş gösterdi.

İngilizler 26 Mart 1917 de Gazze-Şeria-Birüssebi hattına saldırdılar. Birinci Gazze Muharebesi denilen bu çatışmalarda çok ağır kayıplar vererek geri çekildiler. 19 Nisan 1917 de İngilizler, donanmanın da desteğinde ve daha geniş bir cepheyle saldırılarını yineledilerse de İkinci Gazze Muharebesi’nde de başarı sağlayamayarak geri çekildiler.

1917 yılı Ekim ayında İstanbul’dan 24. tümen, 10.057 askerle yola çıktı. Birlikler Filistin’e ulaştığında yapılan yoklamada kalan asker sayısı sadece 4.635 kişiydi. İşin kötüsü firar edenler evlerine de dönemediklerinden çetelere katılıyor ve ülkede ciddi bir iç güvenlik sorunu doğuruyorlardı.

İngiliz Generali Allenby, 27 Ekim 1917 sabahı 110.000 kişilik bir kuvvetle Gazze’yi bombalayarak saldırıya geçti. Bu saldırıda kara topçusuna, denizden de İngiliz ve Fransız gemileri yardım ediyordu. Üçüncü Gazze Muharebesi olarak anılan bu savaşta Osmanlı mevzileri yarıldı. İngilizler 31 Ekim akşamı Birüssebi’yi, 7 Kasım’da Gazze’yi, 15 Kasım’da Yafa’yı, 9 Aralık 1917 de Kudüs’e ele geçirdiler. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs, düşman eline geçen üçüncü mukaddes şehir oldu.

Artık İsrail kurulabilir

Şerif Hüseyin kuvvetleri, İngiliz ordusunun arkasından Kudüs’e doğru ilerlediği sırada, 2 Kasım 1917’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair beyanname neşrolundu. Balfour Beyannamesi adıyla neşrolunan bu İngiliz belgesinde İngiliz Hükümeti, Filistin’in ortasında bir Yahudi devleti kurmak istiyordu. Bu, Araplar için istenmeyen bir gelişme idi. Arapların bundan sonra başları yıllarca sürecek belalardan kurtulamayacaktı

Osmanlı orduları sürekli çekiliyor

1918 yılının başlangıcı itibariyle Faysal’ın orduları Ölü Deniz’in güneydoğusuna harekât için hazırlıklara başladı. 3 Ocak 1918’de Ebi’l Lesen’i, 14 Ocak’ta Tüfeyle’yi ele geçirdiler. Eriha’nın (Jericho)  21 Şubat 1918’de düşmesiyle Osmanlı bütün Filistin’i kaybetmiş oldu. O tarihte Mustafa kemal daha cepheye gelmemişti.  Osmanlı ordusu  Yafa ile Lut Gölü arasındaki mevzide tertiplendi. İngiliz cephesinin sağ yanı Şeria nehri vadisine dayanmıştı. Bu durum, Hicâz’daki Osmanlı kuvvetlerinin tek ulaşım yolu olan Hicâz demiryolu için tehlikeliydi. Gerçekten Emir Faysal komutasındaki Arap kuvvetleri Akâbe körfezinden kuzeye doğru ilerleyerek, Hicaz demiryolunu ele geçirmek için çalışıyordu. Allenby ise esas faaliyetini batıya yani Amman istikametine çevirip, Arap kuvvetleriyle birleşmeyi düşünüyordu. 21 Mart’ta General Allenby, Amman’a doğru hareket edince Osmanlı orduları Amman’a çekilmek durumunda kaldı.

Seydibeşir Usare kampı

Cidde, Mekke, Taif, Medine, Vech, Akabe, Maan, Amman, Kudüs çarpışmalarında binlerce şehit ve yaralı vardı. Teslim olan 150 bin subay ve er İngilizlerin Mısır esir kampına sevk edildiler. 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alay’ına bağlı askerler Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’nda hapsedildiler. Kampın tam adı, ‘Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Türk esirler 12 Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.
Savaş bittikten sonra bile kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmeyecekti. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı.

Türk askerleri, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldular. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol (cerasol) maddesi katılmıştı. Mehmetçikler, daha ayağını soktuklarında haşlanıyorlardı. İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemeklerinde İngilizler havaya ateş etmeye başlıyordu. Askerler, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin Türk askeri kör oldu.

Bütün bunlar sırasında Mustafa Kemal nerelerdeydi?

I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Mustafa Kemal, Avrupa’daki rahatını bırakarak “vatan ve millete borcunu ödemek için  “gönüllü” olarak 20 Ocak – 11 Aralık 1915 arasında  Çanakkale Savaşlarına katıldı. Orada Albaylığa terfi etti. Rusların 16 Şubat 1916’da Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis ve Muş’u ele geçirmiş olduğu Doğu Cephesine, Diyarbakır’daki 16. Kolordu’nun komutanlığına 10 Mart 1916 tarihinde atandı. 1 Nisan 1916’da Diyarbakır’da rütbesi Tuğgeneralliğe (Mirliva) yükseltilen Mustafa Kemal çetin savaşlar sonunda 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve bir gün sonra da Bitlis’i geri aldı.

Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmak istendi. Bu ordunun görevi, Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kabe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye bağlayan demir yolunu elde tutmaktı. Fakat Mustafa Kemal’in çok farklı düşünceleri vardı:  O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir “savunma hattı” oluşturmak istemekteydi. Mustafa Kemal, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaştı, ancak görüşleri dikkate alınmayınca tayin gerçekleşmedi. Enver Paşa, Mustafa Kemal’e bu sefer de Kafkasya içlerindeki 9. Ordu Komutanlığı’nı teklif etti, ancak Mustafa Kemal, Anadolu dışındaki bu uzak görevi kabul etmeyince Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı.

Bu arada bölgedeki dengeler, İngiliz General Admound Allenby’nin 28 Haziran 1917’de başa gelmesinden sonra değişmeye başlamıştı.

Ortadoğu coğrafyasında petrolün en yoğun olduğu yer Irak bölgesi idi. Bağdat Cephesi’nin düşmesi, Alman ekonomisinin sekteye uğramasına neden olabilecek bir sonuç doğurmuştu.  Bağdat’ı geri almak amacıyla Irak Cephesi’nde Yıldırım Orduları kurulmuş ve Alman Generallerinden Falkenhein bu ordular grubunun komutanlığına atanmıştı. Mustafa Kemal’in komutanlığını yapacağı 7. Ordu, Yıldırım Ordularına bağlıydı. Mustafa Kemal, Falkenhayn’ın Alman komutanlarını kayırdığı, bölgedeki aşiretlerle olan ilişkilerinde Almanya çıkarlarına tutum izlediğini ve Irak seferinden olumlu bir sonuç alınamayacağını bildiren iki rapor hazırladı.

Mustafa Kemal, ilk raporunu, 20 Eylül 1917’de Halep’ten, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdi. 2010 kelimelik, 7 büyük kitap sayfası tutan bu uzun raporunda “cesaretle” ve “açık yüreklilikle” çarpıcı değerlendirmeler yaptı:

1. Halk ile yönetim arasındaki bağlar sarsılmıştır. Ülke genel bir anarşiye doğru sürüklenmektedir.
2. Mülki idare tam bir aciz içindedir. Zabıta kuvvetleri zayıf ve yetersizdir. Memurlar, rüşvet almakta, yolsuzluk ve vurgunculuk yapmaktadır.
3. Yargı işlememektedir.
4. Ekonomi çökmektedir.
5. Saltanat çürümektedir. Bir gün hep birden çökmesi ihtimali vardır.
6. Almanların, I. Dünya Savaşı’nı kazanması imkansızdır.
7. Ordumuz, sefil ve perişan durumdadır.
8. Alman general Falkenhayn Alman çıkarlarını korumaktadır.

Mustafa Kemal,  sorunları bu şekilde sıraladıktan sonra çözüm yollarını da şöyle sıraladı:

1. Hükümeti güçlendirmek,
2. Beslenmeyi sağlamak,
3. Yolsuzlukları en aza indirmek,
4. Ülkeyi sağlam bir hareket üssü haline getirmek
5. Askeri politikamızı bir savunma politikası haline getirmek

Mustafa Kemal, askerlik tarihinde bir benzerine daha rastlanmayan bu ünlü raporunu şu çarpıcı cümlelerle bitirdi: “Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncelerim bundan ibarettir. Bulunduğunuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki yükü atmış olduğuma inanıyorum

Mustafa Kemal’in 1917 yılındaki düşüncesi: “Memleket (Anadolu) dışında bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” şeklindedir. Halbuki o günlerde Enver Paşa, Kafkaslarda, Dağıstan’da ve Hicaz da bulunan orduların zafer haberlerini beklemekte, bu da yetmezmiş gibi Hindistan’a bir sefer yapmayı planlamaktaydı.

Birinci raporundan herhangi bir sonuç alamayan Mustafa Kemal, 24 Eylül 1917’de, yine Halep’ten Enver ve Cemal Paşalara ikinci bir rapor daha gönderdi. Bu raporunda özellikle General Falkenhayn’ı çok ağır bir dille eleştirerek görevden alınmasını istedi, aksi halde istifa edeceğini belirtti.

Mustafa Kemal’in, Enver Paşa gibi rakiplerinin onu bir kaşık suda boğmak istedikleri bir ortamda yargılanmayı göze alarak böyle raporlar hazırlaması, her şeyden önce onun katıksız vatanseverliğinin bir göstergesidir. ülkenin yanlış politikalar nedeniyle her geçen gün biraz daha batağa sürüklendiği bir ortamda, sorumluluk sahibi bir asker ve duyarlı bir yurttaş olarak her şeyi göze alıp devleti yönetenleri uyarmayı kendisine bir görev saymıştır.

Mustafa Kemal’in bu tarihi raporları adeta görmezlikten gelindi. Hükümet ve Başkomutanlık, ne bir disiplin soruşturması açtı, ne de görüşlerini dikkate aldı. Bunun üzerine o da “kendi kendimi görevden aldım” diyerek istifa etti. Yıldırım Orduları Komutanı Falkaenhayn, bu durumu disiplin aşımı olarak değerlendirerek Mustafa Kemal’in derhal cezalandırılmasını istediyse de Enver Paşa, böyle bir kararın Mustafa Kemal’in kamuoyundaki şöhretini daha da arttıracağını düşünerek onu Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na atadı.

Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilgisi

Mustafa Kemal 15 Aralık 1917 ile 5 Ocak 1918 tarihleri arasında Veliaht Vahdettin Efendi ile Almanya’ya giderek Kayzer II. Wilhelm, Genel Karargâhı ve Elsass bölgesini ziyaret etti. Mustafa Kemal’in Enver ve Alman komutanlardan farklı düşüncelere sahip olması nedeniyle, Vahdettin, Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl’ın taç giyme törenine katılmak üzere Viyana’ya seyahat ederken Mustafa Kemal’i de yaveri olarak yanına almaya karar vermişti. Mustafa Kemal İstanbul’a döndüğünde 25 Şubat 1918’de Falkenhein’ın görevine son verildi, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına Liman von Sanders atandı.

Mustafa Kemal 1918’in Haziran ayında Viyana ve (bugünkü adı Karlovy Vary olan) Karlsbad’a giderek tedavi gördü. Sultan Mehmed Reşad’ın vefatı ve Vahdettin’in yerine geçmesi üzerine 2 Ağustos’ta İstanbul’a çağrıldı. 9 Ağustos 1918 de İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahideddin ile biraraya geldi, hükümdara savaşın gidişatı ve cepheler ile ilgili bazı tekliflerde bulundu.  Mustafa Kemal ve Vahdettin bir hafta sonra yeniden buluştular ve hükümdar Paşa’ya nazik bir şekilde “tekliflerini yerine getiremeyeceğini” söyledi. Abdülhamit’i tahtından indirmiş olan Ordu’dan çok kaygılanan Vahdettin, tanınmış bir general oluşu ve Enver Paşa’yı beğenmeyişi nedeniyle Mustafa Kemal’den yararlanabileceğini düşünüyor ve onun, Ordu’yu taht’a bağlı olarak tutabileceğini umuyordu. İlk görüşmelerinde Vahdettin, Ordu’nun Padişaha sadık olup olmadığını öğrenmek istemiş; Kemal, ona, Ordu’nun sadakati konusunda hiç kuşkusu olmadığını belirtmişti. ikinci görüşmede ise, Vahdettin, Kemal’den yararlanmaya çalışmıştı; ama onu erke getirmek niyetinde değildi.  (Andrew Mango, Ati Gazetesi, Sina Akşin, Tevfik Bıyıklıoğlu, Gotthard Jaeschke’nin kitap ve makaleleri)

Mustafa Kemal, Sultan Vahideddin ile bu son buluşmasından bir hafta sonra 16 Ağustos’ta tekrar 7. Ordu komutanlığına tayin edildi. Önce Bağdat’ı geri almak için teşkil edilmiş olan Yıldırım Ordular Gurubu, daha sonra bir strateji değişikliğine gidilerek o sıralarda Suriye cephesine kaydırılmıştı ve Güney Nablus’la Şeria Irmağı arasında bulunuyordu. 26 Ağustos’ta Halep’e varan Mustafa Kemal 28 Ağustos 1918’de Nablus’a geçti ve Yedinci Ordu’nun kumandasını aldı.

Yıldırım Ordusunun Mustafa Kemal’den önceki hali

Osmanlı Devleti, Mustafa Kemal gelmeden önce yaklaşık 4 yıl süren bir mücadele sonunda Musul, Şam ve Halep hariç, FİLİSTİN DAHİL bütün yarımadayı kaybetmiş, Kabe’yi korumak uğruna sadece Yemen’de 300 bin şehit vermişti. Öyle ki Fahreddin Paşa Medine`yi savunabilmek için İstanbul`dan devamlı takviye kuvveti istiyor, Osmanlı hükümeti ise onun isteklerine cevap verebilecek durumda olmadığını bildiriyordu.

Yıldırım ordusu çok zayıflamıştı, moralsizdi, teçhizatı azalmıştı. İngiliz, sıcak iklime alışkın Hintli ve diğer Britanya İmparatorluğu tebaları, Fransız ve Araplardan oluşan düşman ise tam tersine sürekli güç, teçhizat ve moral kazanmaktaydı.

Mustafa Kemal anlatıyor: “Suriye acınacak bir durumdadır. Orada vali yok, komutan yok. Birçok İngiliz propagandası var. İngiliz gizli istihbaratı her yanda çalışmalarını sürdürüyor… İngilizler, şimdi, bizi çarpışarak değil, propagandalarıyla yenebileceklerini sanıyorlar...” (Nablus’tan doktor bir dostuna gönderdiği mektuptan)

Liman von Sanders  anlatıyor:Orduda cephane, ayakkabı, yazlık giysi yoktu. Topçu bataryaları atacak mermi bile bulamıyordu. Askerler, kışlık yün giysiler ile 55-60 derece sıcakta ayakkabısız olarak savaşıyordu. Cephe gerisinde ihtiyat birlikleri yoktu onun yerine 200 km uzunluğunda bir boşluk vardı. Atlar ve yük taşıyan hayvanlara bile birkaç aydan beri ne yeterli yiyecek ne de su veriliyordu. Halbuki İngilizler ilkbaharda birliklerini mütemadiyen değiştirmişlerdi. General Allenby’nin orduları Hindistan’dan büyük takviyeler aldı. Bunlar, özellikle sıcak günlerde Şeria vadisinde İngilizlerin çok işe yaradı…Buna karşılık Türk birliklerinin, tam aksine, yeter derecede ikmal alamamaları esef edilecek bir durumdu…

…7. Ordu Komutanlığına … asaleten Mustafa Kemal Paşa getirildi. Çanakkale Muharebelerinde tanıdığım bu değerli komutan, buraya gelince ordunun mevcut itibariyle azlığını ve birliklerin perişan halini gördü ve aldandığını anladı. Enver ona gerçekten uzak rakamlar vermiş ve ordunun durumunu da hayli elverişli göstermişti…

…Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustostan itibaren gelmeye başlayan 109. Piyade Alayının iki taburunu (Bunlar 37. Kafkas Tümeninin ilk gelen birlikleriydi) hiç yedeği bulunmayan cephesinin gerisine çekti.

Filistin Cephesine yapılan yardımların şeklini gösteren bir örnek olduğu için hemen belirtmek isterim ki, bahis konusu olan bu alayın komutanı ve Alay Karargâhının diğer erkânı, Doğu Kafkasya Ordusunda bir göreve atandıklarından İstanbul’dan oraya gitmişler ve bu subayların yerine ise kimse tayin edilmemiş idi…

Bahis konusu alayın III. Taburu ise, Eylül ayında Afule istasyonuna vardığı zaman, bütün tabur topluca firar etti. Bir kaç günlük aramadan sonra erlerin büyük kısmı, Cenin – Mesudiye şosesinin Doğusundaki köylerde bulundu ve tekrar toplandı. Erler, Türk üniforması giymiş düşman casusları tarafından cepheye varmazdan önce firara teşvik edilmişlerdi. Casuslar, Afule istasyonunda Türklerin durumunu ümitsiz gösteren pusulalar dağıtmışlardı…

…O sıralarda cephenin bazı kesimlerinde Türk askerlerinin düşüncesinin güven verici olmadığını, buralardaki Alman subaylarının raporlarından da öğreniyorduk. Burada ben, güvenilir ve iyi asker olduklarını ispat etmiş iki Alman subayının cepheden yazdıkları raporlara yer vereceğim. Sahil kesiminde görevli olan bu subayların Ağustos sonu ile Eylül başına rastlayan günlerle ilgili raporları şöyledir:

Teğmen Heiden anlatıyor:

“Türkler artık harpten yorgun düştüler, muharebe istemiyorlar. Bu durum, Türklerin davranışlarından anlaşılmaktadır. Türkler sadece el bombalarını ve tüfeklerini değil, Türk subaylarının bana söylediklerine göre, bazen makinalı tüfeklerini bile yanlarına alıp kaçıyorlar. 8. Ordu, gerideki araziyi kapamakla yerinde bir tedbir almıştır. Fakat gene de takip için geriye kamyonlara bindirilmiş silahlı müfrezeler göndermek zorunda kalmaktadır. Hatta Anabeta yakınlarında bu müfrezelerle kaçaklar arasında çarpışmalar olmuştur. Eğer Bayrama kadar sulh yapılmazsa, erlerin ya firar edeceği ya da düşman tarafına geçeceği, artık savaşmak istemedikleri bana bile çekinmeden söylenebilmektedir.”

Teğmen Riecks anlatıyor:

“Türklerin beklenen büyük İngiliz taarruzuna karşı direnemeyeceklerini, Türk birlikleri ile temasta bulunan herkes gibi ben de bilmekteyim. Bu sebeple kuyu kazma işi sona erdikten sonra, ileride kullanılamayacak olan mümkün olduğu kadar fazla malzemeyi Cenin’deki  depoya geri gönderdim.“… (Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Sanders anlatıyor: F. (Falken) Ordular Grubu cephesinde (Yıldırım Orduları) durum gittikçe ciddileşiyordu. Her taraftan birliklerin artık takati kalmadığı, koşum ve mekkâre (at, katır) hayvanlarının gittikçe bitkinleştiği haberleri geliyordu. Hayvanların durumuna önem vermek gerekiyordu. Zira orduların hareket kabiliyetleri bunlara bağlıydı. Bir kaç aydan beri günde ancak 1 ilâ 1.5 kilo -o da varsa- arpa verilen hayvanlar, ayrıca çok zaman susuz da kalıyor ve her üç orduda her gün yüzlercesi telef oluyordu. Mayıstan bu yana görülen şiddetli sıcaklar yüzünden artık hayvanları otlatacak bir karış yer de kalmamıştı.

Hayvanların bitkinliği o dereceye varmıştı ki, bazı batarya ve topların geceleri birkaç yüz metre içinde mevzi değiştirmeleri için verdiğim emirler bile güçlükle yerine getirilebiliyordu. Koşum hayvanlarının çoğu, yokuş yukarı ya da arızalı yerlerde topları çekemiyordu.

Bu durum ortadayken, Enver Paşanın 4 Eylülde Filistin Cephesinin savunması konusunda taktik nasihatları vermesi, ordu komutanları ile benim üzerimde çok tuhaf bir etki yarattı. Zira gerek Enver Paşa, gerekse etrafındaki subaylar, bizim cephemizdeki piyade mevzilerinden birini olsun görmüş değildi.(Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Bunlar yetmezmiş gibi Enver Paşa, savaşta çok işe yarayacağı muhakkak olan XI. Alman Avcı Taburunu Batum’a göndermek üzere Filistin’den çekti.

12 Eylül’de Vahdettin Mustafa Kemal’e moral olsun diye onu “Fahrî Yaver-i Hazret-i Padişâhî”, yani “padişahın fahrî yaveri” ilân etti. Osmanlı’nın oralara gönderebileceği son takviye sadece bundan ibaretti.

Nablus (Mecidiye-Megiddo) muharebesi

Megiddo, Hayfa’nın 30 km güneydoğusunda, Kudüs’ün 90 km kadar kuzeyinde. Evangelistlere göre Hıristiyanların Anti-Christ’le (Deccal) yani müslümanlarla, Yahudilere göre İsrailoğullarının müslümanlarla savaşacakları yer. Bu efsanevi/olası savaşın adı Armageddon. Bu konudaki yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Mustafa Kemal’in cepheye geldiği günlerde, İngiliz General Allenby,  1’e 10 oranında kuvvetleriyle, kimilerine göre daha da fazla, Yafa’nın kuzeyinde ve kıyı bölgesinden saldırıya karar vererek, kuvvetlerinin dörtte üçünü burada toplamakla meşguldü. Bu hazırlıkları sezen Mustafa Kemal, Hintli bir ordu kaçağının açıklamalarına dayanarak, düşmanın 19 Eylül sabahı veya akşamı saldırıya geçeceğini tahmin etti. Durumdan Sanders’i haberdar ettiği halde, ciddiye alınmadı. Yapabileceği sadece kendi birliklerini hazır duruma getirmekti. 18 Eylül akşamı Mustafa Kemal, gerekli önlemleri almış olduklarından emin olmak için, emrindeki iki Kolorduya komuta eden arkadaşları İsmet (İnönü) ve Ali Fuat (Cebesoy) ile telefonlaştı. Daha telefonu henüz kapatmıştı ki, İngiliz topçu bombardımanının ilk sesini duydu . Böylece İngilizler 19 Eylül 1918 günü büyük bir taarruza başladılar. Mustafa Kemal, düşmanın, Ürdün’ün doğusuna geçmesini engellemenin önemini kavramıştı, çünkü orada IV. Ordu, Türklerin tek geri çekilme hatlarını kesmeye çalışan Emir Faysal ve Lawrence’ın Arap lejyonları tarafından hırpalanıyordu. Fransızlar ile Şerif Hüseyin’in de katıldığı İngiliz General Allenby komutasındaki taarruz görev kuvveti, piyade, süvari ve Britanya İmparatorluğu ordusunun yeni kullanmaya başladığı yarı paletli (half track) hafif zırhlı araçlardan müteşekkildi.

Düşmana karşı bire on

Birleşik Krallık taarruz görev kuvveti Yıldırım Orduları Grubu’nu sıkıştırarak savunma hatlarını bozmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki 7. Ordu çelik çekirdek esasında direnirken, 8. Ordu savunma hattı çöktü.  İsyancı Araplar da çabuk çökmeye sebep olmuştu. 8. Osmanlı Ordusu, Britanya İmparatorluğu Taarruz Görev Kuvveti tarafından tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde dağıtıldı. Osmanlı 7. ve 4. orduları Şam yönüne çekilmeye başladılar.  Mustafa Kemal, İngiliz baskısına karşı koyuyordu ama  ordusunun sağ kanadını koruyan 8. Ordu kalmadığı için kuşatılmaya başlanmıştı, bundan kurtulmak gerekiyordu, çekilmeye karar verdi. Bunu Yıldırım Ordu komutanlığına bildirdi ve onay aldı. Mustafa Kemal Paşa, böyle hayati durumda bile bir taburunu 8. Orduya yardıma gönderdi. 7. Ordu’yu önce Şeria Nehri’nin doğusuna çekti. Araplar demiryolunu tutmuştu. Şeria Nehri’nin doğu-kuzey doğusuna çark yaparak İngilizler tarafından kuşatılan ordusunu imhadan kurtardı. Mustafa Kemal’in doğusundaki 4. Ordu da kuzeye doğru geri çekilmeye devam etti. Amman düştü. Önceleri yavaş yapılan çekilme gün geçtikçe hızlandı ve Şam’da sonlandı. Mustafa Kemal at sırtında düşmanla teması kesmeyerek, düşman artçı kolları ile çarpışarak, en son eratının yanında ve içinde bulunarak, ordusunu güzel bir düzen içerisinde  geri çekti. Mustafa Kemal, küçük bir muhafız birliğinin eşliğinde, Şam’a girdi. Şerif Faysal’ın bayrağı pencerelere asılmış; coşkudan sarhoş olan Arap çetecileri sokaklarda dolaşıyor, havaya silah atıyorlardı.

Mustafa Kemal, bu savaş sırasında Yedinci Ordu’nun 22 günlük komutanı idi. Yani genel kanının aksine iyice zayıf düşmüş, savaşı neredeyse kaybetmiş ve çekilmekte olan Yıldırım Ordularının komutanı değildi. Osmanlı kuvvetleri Alman generali Liman von Sanders’in emrindeydi. Düşmanın planı basitti. Cepheden yani 7. Orduya saldırmayacaktı, daha doğrusu önce aldatmaca şiddetli bir saldırı yapacaktı. Büyük kuvvetleriyle saldırısını 8. orduya yapacak onu göçertecek, aynı zamanda 4. Orduya da saldırıp 7. Ordunun o taraftan geri çekilmesini engel olacaktı. Böylece 7. Orduyu da kolayca yok edecekti. Sanders bunları öngörememiş, üç ordunun komutanı olarak savunmayı sahil tarafına güçlendirmemişti.

Çekilme emrini veren Sanders

Liman von Sanders anlatıyor: 18-19 Eylül gecesi 7. Ordu cephesinde şiddetli muharebeler başladı. 19 Eylül sabahı saat 3.30’da 8. Ordu’nun sağ kanadındaki grubun bütün siperleri, sahilden dağlara kadar, şiddetli bir topçu ateşi altına alındı… 7. Ordu, sabah saat 9.00 ile 10.00 arasında, Albay von Oppen’in bildirisine dayanarak, sağ kanad grubu cephesinin (8. ordunun) sahil kesiminde yarıldığını ve düşman süvarisinin sahil boyunca ve Kuzey istikametinde ilerlemekte olduğunu haber verdi…Öğle üzeri Nasıra ile Nablus arasında bağlantı kurulunca, düşmanın sahil bölgesinin her yanından ilerlediği ve 8. Ordu’nun Tellülkerim’den Anabeta’ya çekildiği acı haberi geldi. Bu habere göre, topçuların büyük kısmı düşman elinde kalmış ve 8. Ordu Komutanlığı ile bağlantı kesilmişti. 7. Ordu, bu zamana kadar mevzilerinde kalabilmişti. Fakat Albay von Oppen ile bağlantı kurabilmek için III. Kolordu ile geri mevzilere çekileceğini Ordu Komutanı  (Mustafa Kemal) bana bildirdi. Ben de bu hareketi doğru buldum. Ayrıca 7. Ordu Komutanlığına, 110. Piyade Alayının Nablus yakınındaki taburunu ve elde edebileceği daha başka kuvvetleri derhal Anabeta’ya gönderip oradaki vadiyi kapatmasını emrettim… Öğleden sonra 7. Ordu Komutanlığı, 110. Piyade Alayının bir taburunun Anabeta’ya doğru yürüyüşe geçtiğini bildiriyor ve geriye kalan diğer taburlara 7. Ordu’nun taarruza uğrayan kendi cephesinde şiddetle ihtiyaç olduğundan başka birlik gönderemeyeceğini ekliyordu… Öğleden sonra saat 3.30’da 7. Ordu’ya telgrafla bundan sonra genel bir geri çekilme gerekeceğini bildirdim ve bununla ilgili direktifler verdim. 7. Ordu, bu direktifleri aynen Salt’taki 4. Ordu’ya ve bir özetini de Anabeta’daki 8. Ordu’ya bildirecekti. Bu direktiflerde 7. Ordu’nun Beytülhasan üzerinden Bisan’a, von Oppen Grubunun Mesudiye üzerinden Cenin’e çekileceği ve 4. Ordu’nun da Zerka vadisi istikametini tutacağı bildiriliyordu.” (Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Görüldüğü gibi. Mustafa Kemal sıranın kendi ordusuna geldiğini derhal kavrıyor ve ordusunu kurtarmaya karar veriyor. Bunu da üst komutanına bildiriyor. Sanders de kararı onaylıyor ve ÇEKİLME EMRİNİ VERİYOR.

Şam’dan çekiliş

Von Sanders ertesi gün Nâsıra’da bulunan Yıldırım Orduları karargâhına yapılan İngiliz baskınında esir düşmekten son anda üzerindeki gecelik entarisi ile kaçıp kurtuldu, ordu daha geriye çekildi ve Suriye’deki kasabalar peşpeşe İngiliz işgaline uğradı. Şam da 1 Ekim’de düştü.

Lawrence anlatıyor: “O akşam (30 Eylül) atlarımızla Şam’a girdik. Orada, Şükri el-Eyyubi ve şehir meclisi, Mustafa Kemal ve Cemal ayrıldıktan sonra, Arapların kralını ilan etti ve Arap bayrağını çekti.”

Şamın düşmesi üzerine, Osmanlı  Devleti 5 Ekim’de ateşkes konusunda aracılık yapması için Amerika Birleşik Devletlerine başvurdu.

Halep günleri

6 Ekim’de 7. Ordu komutanı Mustafa Kemal, bir araya gelen birlikleri Halep’in güneyinde topladı.  Yıldırım Ordularının gayrı resmi komutanlığını üstlendi.

7 Ekim 1918’de Mustafa Kemal İstanbul’a saraya bir telgraf gönderdi, 19 Eylül’de Nablus’ta yaşanan bozgunun sebeplerini ayrıntıları ile yazdı, birliklerimizin İngiliz hücumu karşısındaki savunmasını ve ric’atini anlattı.

Mustafa Kemal anlatıyor: …Eylül on dokuzuncu gecesi düşman evvelâ Yedinci Ordu’ya taarruz etmeye başladı. Düşmanın iki taarruzunu tevkif ettim (durdurdum). On dokuz sabahı garbımızda (batı tarafımızda) bulunan Sekizinci Ordu -Cevad Paşa- kısa bir düşman taarruzu karşısında birkaç saat zarfında inhilâl etti (dağıldı).
Bundan dolayı Yedinci Ordu’nun sağ cenahı ve hatt-ı ric’ati (geri çekilme yolu) tamamen düşman tarafından tutuldu. Sağımızda bulunan Dördüncü Ordu -Mersinli Cemal Paşa- hissizliğin azamîsini ibraz etti (gösterdi). Elzem olan muavenetten istinkaf etti (gerekli yardımdan kaçındı). Buna rağmen her taraftan düşmanla muharebe ederek, cenuba olan cephemi garba tebdîl (güneye olan cephemi güneye çevirerek) ve Vadi-i Şeria nehrinden orduyu geçirerek Cebel-i Aclûn dahilinde ve Der’a-Mezrib hattında ve oradan kemâl-i şeref ve namus ile gerek İngiliz takip kıtaatı (kıt’aları) ile ve gerek Şerif kıtaatı (kıt’aları) ile muharebe ede ede Şam’a kadar gittim.
Orada, Liman Paşa’nın emriyle Şam’ın muhafazası için maateessüf Cemal Paşa’nın taht-ı emrine (emri altına) terk ile kendim de Riyak cephesini tutmak ve orada elde edeceğim kuvvetleri tensîk etmekle (düzenlemekle) tavzif eyledim (görevlendirdim).
Cemal Paşa dahi, Şam’ı Rabu Boğazı’na kadar geldiğinden bîhaber kaldığı düşmanın cüz’i (az) kuvveti karşısında kendi ordusuyla beraber benim ordumu dahi terkederek yalnız başına Riyak’a geldi. Ben bundan sonra Riyak’ta teşkil ettiğim kuvvetleri şimale tahrik ederek (kuzeye doğru hareketlendirerek) Şam’da kalan kuvvetlerin dahi İsmet Bey taht-ı emrinde (emri altında) olarak şimale (kuzeye) hareketini emretmek için vasıta buldum. Şimdi üç günden beridir orduyu yeniden Halep cenubunda (güneyinde) toplamakla meşgulüm.
Düşmanın malûm fâikiyeti (bilinen üstünlüğü) karşısında ve bizim ordu namı altında tutulan beş-altışar bin neferimizin ric’ati (geri çekilmesi) tabii idi. Fakat bu ric’at (geri çekilme) daima bir şekil muhafaza edilerek icra edilebiliyor idi.
Enver Paşa gibi bir ahmak müdir-i harekât-ı umumiye (genel harekât müdürü) olmasa idi ve burada beş-on bin kişilik bir hey’et-i askeriyenin başında ilk top sadâsında ordusunu bırakıp kaçan ve şahsını kurtarmak için şaşkın tavuk gibi öteye-beriye iltica eden kumandan -Cevad Paşa- bulunmasa idi, hiçbir vaziyet-i askeriyeyi (askerî durumu) takdir edemeyen bir Dördüncü Ordu Kumandanı -Cemal Paşa- bulunmasa idi ve bunların başında muharebenin ilk gününden itibaren hiçbir tesir ve nüfuzu kalmayan bir grup karargâhı olmasa idi…
Bu andan sonra, artık sulhten (barıştan) başka yapılacak birşey kalmamıştır. 7 Teşrinevvel 334 (7 Ekim 1918), Halep. Mustafa Kemal”

Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye cephesindeki silâh arkadaşlarından olan General Ali Fuat Erden’in, yıllar sonra yayınladığı hatıralarına bakılırsa Mustafa Kemal Paşa’ya göre, cephede geçirdiği günlerde yaşanan bozgunların sorumlusu Enver Paşa.

General Ali Fuat Erden anlatıyor: “…Yedinci Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa, bir gün Halep’te bana demişti ki: Harp iyi sevk ve idare edilmiyor. Enver, başkumandanlık vazifesini yapamıyor. Bu gidiş felâkete doğru bir gidiştir. Enver’in çekilmesi lâzım. Ben kendisine söyleyebilirim: ‘Sen harbi iyi idare edemiyorsun. Çekilmelisin, senin yerine ben gelmeliyim’.
Bu sözlere şaştım kaldım. Enver Paşa’ya böyle bir şey söylenebilir miydi? Bu, ihtilâl yapmak gibi birşey olurdu. Şöyle arzettim: ‘Zât-ı devletiniz böyle söyleyebilirsiniz. Fakat Enver Paşa cevap olarak ince altın zincir takılı sağ elinin şehadet parmağını yanıbaşındaki zile basar. Seryaveri (başyaveri) gelir. Ona ‘Paşa hazretlerini yanımdaki odada misafir ediniz. Kimse ile ihtilât buyurmayacaklardır (görüşmeyeceklerdir)!’ diyecek olursa ne yaparsınız? Zât-ı devletiniz nasıl ‘Sen çekilmelisin, senin yerine ben gelmeliyim’ diyebilirse o da seryaverine böyle diyebilir’.
Mustafa Kemal Paşa sustu. Hiçbirşey söylemedi, yalnız ‘Hııı’ dedi ve muhavere kesildi“.

Mustafa Kemal, Halep yakınında orduyu yeniden mevzilendirdi. Bir yandan böbrek sancıları içindeydi. Bir süre Ermeni hastahanesinde yattı ve hastahaneden yeniden düzenlemeyi idare etti.
Sonra Halep’deki Baron otele yerleşti ve burası onun karargahı oldu. İngiliz birliklerin yaklaştığı haberleri geliyordu. Emir Faysal da İngiliz birlikleri de Halep’e girmişti. Hükümet konağını ele geçirmişlerdi! Halep sokaklarında silahlı çeteler vardı.

Mustafa Kemal Paşa anlatıyor:Şehrin doğu tarafında bir kalabalığın içine girdik; bunlar askeri kıyafetini taşıyan urban ve bedevilerdi, esir olmuştuk. Yanımda kuvvet olarak bir tek nefer yoktu; saldırgan bedeviler otomobilin etrafını sardılar ve her tarafına yüklendiler. Şoföre: Dur! Emrini verdim. Elimde Tahsin Bey’in verdiği kırbaçla ayağa kalkarak, onlara anlayabileceği lisanla sordum: ‘Reisiniz nerededir?’ Cevap verdiler: ‘Hepimiz reisiz!’ Derhal karar vermek lazımdı; kırbaçla vurmağa başlayarak: ‘Çekilin!’ diye bağırdım. Gayr-i ihtiyari çekildiler; emrettim: ‘Çabuk reisiniz karşıma gelsin!’ Reisleri geldi; ona dedim ki: ‘Sizin de içinde bulunduğunuz karşı cephede üstünlük bize geçmiştir ; ama herkes mağlubdur. … bu akşam yanıma geliniz; sizinle görüşeceklerim var.’ ‘Emredersiniz’ dedi ve uzaklaştı. Şoföre: ‘Çabuk geriye!’ emrini verdim. Haleb’in içindeki karargaha döndüm; biraz sonra şeyh geldi. Ona uygun bir merasimle kabul ettim ve sordum: ‘Benden ne istiyorsunuz?’ ‘Şimdilik bin altın, silah, cephane’, dedi. Bin altını o akşam verdim; silah ve cephane için vaad ettim.

Halep İngiliz bombaları ve Emir Faysal asilerinin saldırısı altında inliyordu. Gazi paşa had safhada hastaydı ve çekilen bir orduyla taktik savaşına girmişti, direniyordu.

Mustafa Kemal anlatıyor:Ben Halep şehrinde tam deyimiyle bir sokak harbi yönettim. Saldıranlar, tamamen yenilmiş ve bozguna uğramış olarak defedildiler ve kovalandılar şehirde duruma tamamen hakim olduk ve sükunet kuruldu”.

Fransız ve İngiliz kuvvetleri denizden de donanma yardımı alarak, 8 Ekim’de Beyrut’a girdiler. Mustafa Kemal Yedinci Orduyu  Halep’in kuzeyine çekerek, Kilis güneyindeki Muslimiye’de savunma hattı oluşturmaya başladı. 25 Ekim akşamı  7. Ordunun geri çekileceği haberini yaydı. Ordu karargahı Katma’ya nakledildi, 7. Ordu kıtaları Halep’in 5 km kuzeyinde mevzilendi.

Mustafa Kemal anlatıyor: Otomobile binmeden önce Halep komutanına emirlerimi ve yapacağı işleri söyledim. Söylediklerimin içinde sır olan şu noktalardı: Bu akşam, Halep ilerisindeki kuvvetleri geri çekeceğim. Yarın, Halep’in kuzeybatısında İngiliz ve Araplar’la savaşa tutuşacağım. Buna göre hareketinizi düzenleyiniz!

Katma Meydan savaşı

26 Ekim 1918’de Türk kuvvetlerinin geri çekildiğini sanan Arap ve İngilizler, saldırıya geçtiler, Mustafa Kemal’in aldığı düzenek karşısında şiddetli bir direnişle karşılaştılar perişan edildiler. İngiliz Süvari Ordusu ve silahlı Arap çeteler darmadağın edildi ve 1. Dünya Savaşının son savaşı Katma Meydan Savaşı kazanıldı.

Mustafa Kemal Paşa anlatıyor: Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisine geçmeyecek.”

Daha sonra Arap gruplarının, Müslimiye’den Antep’e doğru harekete geçtikleri ve İngiliz kuvvetlerinin de aynı yönde oldukları bildirildi. Mustafa Kemal Paşa, 28 Ekim akşamı Kilis’e vardı. Kilis’e 43. Tümen’den küçük bir müfreze gönderilmişti; bu kurulacak teşkilatın çekirdeğini teşkil etti. Antep de hazırlıklıydı.

7. Ordu Komutanlığı, 28 Ekim’de son emrini vermişti: Bu emre göre; “ Türk süngüleri bu bölgedeki milli hududu çizmişti.” 7. Ordu İskenderun ve kıyılarıyla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el Cemal, Tel el Rifat ve doğuya uzanarak genel hattını koruyordu. Antakya ve çevresini de hatta dahil ederek, Britanya İmparatorluğu ve Şerif Hüseyin’e bağlı birliklerin Toros geçitlerine ulaşarak oradan Anadolu içlerine sızması önlenecekti. Mustafa Kemal’in burada tesbit ettiği İskenderun-Carablus hattı daha sonra Misak-ı Milli’nin güney sınırı oldu.

Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Komutanlığı

7. ordu karargahının Raco’ya taşındığı gün Osmanlı Genel Kurmayı 30 Ekim’de Liman von Sanders’in yerine Mustafa Kemal’i Yıldırım Orduları Komutanlığı’na getirdi. Zaten ortada Yıldırım Orduları olarak Mustafa Kemal’in 7. ordusu kalmıştı ve komutanı da oydu. Aynı gün Osmanlı Devleti Mondros’ta mütareke imzalayarak savaşı kaybettiğini tescil etti.

İngilizler’in İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalama emri çıkarması üzerine Enver Paşa, bazı arkadaşlarıyla 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısına binerek Osmanlı topraklarını terk edip Kırım’a giderken aynı gün Mustafa Kemal Adana’ya geçti ve kumandanlığı devraldı. Normalde mütareke hükümlerine göre orduyu terhis etmekten başka yapabileceği bir şey olmaması gerekiyordu. Ancak o çok daha ilerisini düşünüyordu. Savaş kaybedilmişti ama vatan kaybedilmemeliydi. Onun planlarını zaten çok önceden yapmıştı, şimdi uygulamaya başlama zamanıydı

Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi Başlatıyor

Mustafa Kemal Paşa ordusundaki subayları toplayarak durum değerlendirilmesi yaptıktan sonra, Alman subaylarının ‘Artık Harp bitmiştir.’ demelerine karşılık: “Onlar için harp bitmiş olabilir. Bizim için yeni başlıyor. Harb-i Kebir (Büyük savaş) bitmiştir, Harb-i Sagir (küçük savaş) başlayacaktır.” dedi.

Kilisteyken vatanı savunmak için kurmayı düşündüğü MÜDAFAA-İ HUKUK örgütlenmesinin ilk oluşumunu başlatmıştı. Türklere kendi toprakları için mücadele etmelerini öğütledi, bölge halkına silah dağıttı ve çete savaşı için milis kuvvetleri kurmalarını istedi.

Doç. Dr Süleyman Hatipoğlu anlatıyor:Arkadaşı Ali Cenani Bey’le Katma’da karşılaşan Mustafa Kemal Paşa, O’na nereye gittiğini sormuş, O da ailesinin yaşadığı Antep’e gideceğini, Türk Ordusu’nun çekilmekte olduğu için, düşmanın Antep’i ele geçirip yağma etmeden önce, oradaki ailesini daha emin bir yere götürmek istediğini söylemiştir. O zaman Mustafa Kemal Paşa buna şu şekilde cevap verir: “Memlekette adam kalmadı mı? Kaçmayı değil, kendinizi müdafaa etmeyi düşününüz!” Bu cevap karşısında Ali Cenani şaşırarak; bunu nasıl yapabileceğini sormuş, bu soruya Mustafa Kemal; “Teşkilat kurun! Millî Kuvvetler meydana getirin ve kendinizi koruyun! İstediğin silahları ben size veririm” diye cevap vermiştir!

Mustafa Kemal’in Kilis’e gelişi ile ilgili geniş bilgiler ayrı bir yazımızın konusunu teşkil etmektedir. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Osmanlı Genelkurmayı, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Mustafa Kemal Paşaya gönderdiği telgrafta, ordunun Suriye’nin kuzeyine çekilmesi durumunda savunma vaziyeti alıp alamayacağını, bu sayede mütareke şartlarının değiştirilmesinin ve hafıfletilmesinin mümkün olup olmadığını sordu; mütareke şartları tebliğ olununcaya kadar uygun bir şekilde oyalanmasını istedi. Mustafa Kemal Paşa, maiyetindeki komutanlara gönderdiği emirde, mütareke hükümlerinin uygulanmasının kendileri için daha ağır bir duruma gelmemesini sağlamak üzere gerekli tedbirlerin alınmasını isterken, Toros Tünellerinin Osmanlı Devleti için stratejik açıdan çok büyük öneme sahip olduğunu hatırlatarak elde tutulması gerektiğini ve terhis işlerinin geçiştirilmesi veya geciktirilmesini tavsiye etti.

Düşmana karşı direnin

Mustafa Kemal’in 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlarda ülkenin içine düşürüldüğü durumu anlattı ve kafasındaki silahlı direniş düşüncesinden, açıkça İngilizlere karşı silahla karşı koymaktan söz etti. Bunlar Anadolu direnişine yönelik kayda geçirilmiş ilk ve tek resmi belgelerdir. Bir vatanseverin gerektiğinde kişisel çıkarlarını,  rütbesini, makamını kısaca her şeyini bir kenara iterek doğru bildiği yolda sonuna kadar mücadele etmesi gerektiğini göstermektedir. Bu raporlarından yükselen “isyan ateşi” Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımıydı. Raporlardan bazı bölümler:

1. Mütareke şartlarının ikinci maddesinin harfiyen uygulanması doğal ise de bu münasebetle karaya asker çıkarmaya dair mütarekede bir kayıt bulunmadığından müsaade edilmemiş ve görüşme memurları dönüp  geldikleri gemiye  gitmişlerdir.
2. İskenderun’da İngilizlerin karaya çıkmasının gerekirse ateşle önlenmesini emrettiğim arz olunur.
3. Çok ciddi ve samimi olarak arz ederim ki, mütareke şartları arasında yanlış anlamaları giderecek tedbirleri almadan orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.
4. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini… emrettim.
5. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir.
6. Bugün Payas-Kilis hattına kadar olan toprakları isteyen İngilizlerin, yarın Toros’a kadar olan Kilikya mıntıkasını ve daha sonra Konya- İzmir hattının işgali lüzumu teklifinin birbirini kovalayacağı ve sonunda ordumuzun kendileri tarafından sevk ve idaresi ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi lüzumu gibi tekliflerin karşısında da kalmak uzak bir ihtimal değildir.
7. Ben ne durumda bulunursam bulunayım, doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere duyurulmasını yurt selameti icabı kabul eylediğim kanaatlerimi bildirmekten nefsimi alıkoymaya muktedir değilim.

Mustafa Kemal’in Ahmet İzzet Paşa’ya, son mesajı:Orduları dağıtalım, fakat unvanı koruyalım… Müsaade edin, en ufak bir müfreze halinde dahi olsa, bu unvanla ben onun kumandanlığıyla yetinir ve vatanıma hizmet ederim”

Mustafa Kemal’in bu isteğine Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın yanıtı sert oldu: “Siz mağlup devletimize karşı bütün galip devletleri tekrar tahrik ve devletimizin temellerini tahrip mi etmek istiyorsunuz?” 

Mondros’un hemen ertesinde açıkça düşmanla silahlı mücadeleden söz eden ve düşüncelerini yetkililere gönderdiği raporlarla belgeleyen başka bir Allahın kulu çıkmadı.

Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor: Yeni devlete çıkan yolun ilk ve en dumanlı işaretleri, sanıyorum ki Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1918 ile 7 Kasım 1918 arasında Adana’da geçen 7 günlük Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı zamanındaki buhran günlerinden başlar

Cevat Abbas (Gürer) anlatıyor: Atatürk’ün, Kilikya’yı ve Kilikya sınırlarını dahi bilmeyecek kadar gaflet göstermiş olan Sadrazamla Adana’dan makine başında saatlerce süren haberleşmesine şahit olmuştum. Atatürk… Sadrazam Mareşal İzzet’i, devletin bulunduğu durum hakkında aydınlatmaktan kendisini alamıyordu. Fakat her defasında aldığı cevaplar pek sudan ve aldatıcı idi.”. Cevat Abbas Mustafa Kemal’in, Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgrafların tanığıydı.

Atatürk anlatıyor:… Acı günlere ait olmakla beraber bu memlekete ait kıymetli bir hatırayı yad etmek isterim. Efendiler bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur. Suriye felaketini takip eden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı ile buraya gelmiştim. O zaman memleket ve milletin nasıl bir atiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm ve buna mümanaat için derhal teşebbüsatta bulunmuştum. Fakat o zaman için bu teşebbüsümü müsmir kılmak mümkün olmadı… Bana milletin halası yolunda ilk teşebbüs hissinin bu mukaddes topraklardan gelmiş olması hasebiyle, hemşerisi olmakla mübahi olduğum bu toprakları tebcil ederim.” (15 Mart 1923 Adana Türk Ocağı)

Mustafa Kemal’in uyarılarına kulak tıkayan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 8 Kasım 1918’de  istifa etti. 9 Kasım 1918’de İngiliz ve Fransız kuvvetleri İskenderun’u işgal edip şehre törenle bayrak çektiler. 10 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu kaldırılarak Mustafa Kemal İstanbul’a çağrıldı. Ancak o zamana kadar Filistin harekâtını icra eden bu son ordudan kalanları bir araya topladıktan sonra Toros Dağlarının kuzeyine çekmeyi başarmış, silahlarını da teslim etmemişti. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın kuzeye çekmeyi başardığı bu kuvvetler, bir yıl sonra başlayacak olan Türk İstiklal Mücadelesi’nin Güney Cephesi’ndeki çekirdek kadrosunu oluşturacak olan birliklerdi.

Sorular – cevaplar

Konuyla ilgili gelişmeleri yukarıda anlattıktan sonra artık akla gelen sorulara cevap verebiliriz.

Arap yarımadası ne zaman kaybedildi?

Yukarıda ayrıntıları verildiği gibi Arap yarımadası cephesinin çöküşü, salak iftiracının dediğinin aksine, birden bire olmamıştır. İngilizlerin Ekim 1914’de Bahreyn’i işgaliyle başlamış, Musul, Şam ve Halep hariç bütün yarımada Mustafa Kemal gelmeden 4 yıllık bir sürede tek tek kaybedilmiştir. Osmanlı’nın Yemen’i, Hicaz’ı, Basra’yı, Sina’yı, Filistin’i kaybetmesi ve Şam’ın güneyine çekilmesi ile Mustafa Kemal’in hiçbir ilgisi yoktur. Bu topraklar kaybedilirken “dışarıdan” gerekli uyarıları yapmış ancak dikkate alınmamıştır.

Ordunun en son 26 Ekim 1918’de Halep’ten çekilmesiyle  Osmanlı 402 sene boyunca İstanbul’dan gönderdiği valilerle ve mutasarrıflarla idare ettiği Arap yarımadasını kaybetme süreci tam 4 yılda tamamlanmıştır.

Palestine-WW1-3

İngiliz-Fransız-Arap ordusunun Nablus saldırı hatları

Nablus yenilgisinin sorumluları kimlerdir?

Mustafa Kemal’in sağındaki ve solundaki iki ordunun çökmesinin sebebi kendisi değil başlarındaki beceriksiz ve kapasitesiz İsmail Cevad ve Mersinli Cemal Paşalardır. Ancak onları suçlarken kuvvetler arasındaki 1’e 10  orantısızlığını ve yukarıda anlatılan Osmanlı ordusundaki yoklukları da unutmamak gerekir. Sadece onlar değil, İngilizlerin ortadan saldırır görünüp yan cephelerden özellikle kıyı tarafından saldıracağını tahmin edemeyen, saldırı başladıktan sonra bunu farketmeyen bütün orduların komutanı olarak  sorumlu  Liman von Sanders’dir. Mustafa Kemal Nablus savaşından önce İngilizlerin kıyı tarafından saldıracağını tahmin etmiş, Ordulara komuta eden Liman von Sanders’s bunu bildirmiştir. Sanders buna göre tedbir almış olsaydı sonuç farklı olabilirdi. Yabancılar tarafından hazırlanmış saldırı haritasında  da görülebileceği gibi Mustafa Kemal’in tahmini doğru çıkmıştır. Enver Paşa’da Osmanlı Ordusunun global savaş kaybının baş sorumlusudur.

Liman von Sanders yeteneksiz miydi?

Liman von Sanders’in Sanders’in yetenekleri hakkında karar vermek için Osmanlı kuvvetlerinin tükenmekte olduğu değil çok daha güçlü olduğu geçmişe dönmek daha doğru olacaktır.

Çanakkale’de 5. Ordu’nun başında belli bir döneme kadar Alman Mareşal Limon von  Sanders vardı.

3. Kolordu ve Türk Tümenleri, Çanakkale’ye düşman donanmasının Sebdülbahir ve Kabatepe’den çıkacağını düşünürken, Liman Paşa, düşmanın Saroz körfezinin uç kısmından, Bolayır civarından çıkacağını düşünmüş, bütün savaş planlarını bu yanlış öngörüsü üzerine yapmıştı.

Liman Paşa, Türk komutanların düşmanı mümkün olduğu kadar kıyıda karşılama planını değiştirerek, kuvvetleri merkezde toplayıp nereye çıkarma olursa oraya yönlendirme stratejisi izlemişti. Bu plana bağlı olarak Türk komutanların kıyılara yerleştirdiği kuvvetleri geri almıştı. Örneğin, yarımadanın en güneyindeki Sebdülbahir’de sadece bir tümen bırakılmıştı. Bu nedenle düşman her çıktığı noktada rahatça tutunma şansı bulmuştu.

Liman Paşa, Gelibolu’daki karargahtan ayrılırken kimseye emir yetkisi vermemişti. O gece Çanakkale’ye çıkarmanın başladığında Mustafa Kemal’i kimseden emir almadan “inisiyatif kullanarak” harekete geçirmek zorunda bırakmıştı.

Liman Paşa, gelen birlikleri gece taarruzuna zorlamıştı. Gelen her yeni birliği cepheye sürmüştü. Böylece plansız programsız birlikleri eritmişti. Örneğin, Liman Paşa’nın emriyle yapılan 19 Mayıs gecesi taarruzunda bir gecede, tam 9000 Mehmetçik telef olmuştu. Üstelik Liman Paşa anılarında bu taarruzun bir hata olduğunu şöyle itiraf etmişti: “Bahis konusu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu itiraf ederim. Bu hatayı düşman kuvvetlerini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaracağımızı önceden hesaplayamamakla işledim…” (Liman von Sanders’in hatıraları s.98.). Liman Paşa’nın hatasının yol açtığı bir gecelik kayıp, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki ve Başkomutanlığındaki Kurtuluş Savaşı’nda bütün cephelerdeki kayıplara eşitti.

Liman Paşa’ya yönelik en ağır eleştiriler ise o sırada cephede olan Türk komutanlardan gelmişti. 3.Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın anıları, Kurmay Başkanı Yarbay Fahrettin (Altay)’ın, Yarbay Selahattin Adil’in anıları, Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya gönderdiği Liman Paşa hakkındaki yazı, Korgeneral Fahri Belen’in anıları, Liman Paşa’nın Çanakkale’de çok ciddi hatalar yaptığını ve Çanakkale Savaşı’nın onun hatalarına rağmen kazanıldığını göstermekteydi.

Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915’te Arıburnu’ndan Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdiği mektupta, Mareşal Liman von Sanders’ten şöyle söz etmişti: “… Maydos bölgesi kuvvetlerini komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile, düşmanın karaya çıkmasına imkan verilmeyebilirdi. Liman von Sanders Paşa, bizim orduları, bizim memleketimizi tanımadığı, gerektiği şekilde incelemede bulunacak kadar da bir zamana sahip olmadığından, sadece ihraç noktalarını, tamamıyla açık bırakacak tertibat almış ve düşmanın karaya çıkmasını kolaylaştırmıştır… Vatanımızın savunulmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmadığına şüphe olmayan başta Liman van Sanders olmak üzere bütün Almanların fikri gücüne de itimat buyurmamanızı kesin olarak temin ederim. Bence bizzat buraya teşrif ederek, umumi vaziyetimizin gereklerine göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur kardeşim.

Prof İsmet Görgülü, “Çanakkale İlk Günde Biterdi” adlı kitabında, eğer Alman Mareşal Liman von Sanders’in hataları olmasaydı, Mustafa Kemal’in savaş planlarını uygulasaydı savaşın ilk günde biteceğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal neden sonuna kadar savaşmadı?

İftiralar öyle ki sanki Osmanlı orduları Nablus’ta çok üstün durumdaymış, neredeyse savaşı kazanmak üzereymiş Mustafa Kemal hainlik yapıp orduyu geri çekmiş, Osmanlı bu yüzden savaşı kaybedip mütareke istemek zorunda kalmış. Halbuki tam tersi. Yukarıda Arabistan yarımadasındaki savaşların bütün safhalarını verdik. Görülüyor ki neredeyse savaşın başlangıcından itibaren Osmanlı orduları sürekli geri çekilmektedir.

Mustafa Kemal vatan için Divan-ı Harbe verilmeyi göze alarak gerekirse tek başına insiyatif alacak kapasitede olduğunu Çanakkale savaşları sırasında göstermişti. Örneğin Liman von Sanders Çanakkale’ye çıkarmanın başladığı gece, Gelibolu’daki karargahından ayrılıp Saros’a gitmiş, Mehmetçik düşmanla boğazlaşırken, o gece orda kalmıştı (Liman von Sanders’in hatıraları, s.87, 88). Üstelik kimseye emir yetkisi vermemişti. İşte o gece Mustafa Kemal kimseden emir almadan “inisiyatif kullanarak” harekete geçmek zorunda kalmıştı.

Elbette ki 7. Ordu çekilmeyip kuşatılmış olarak kahramanca sonuna kadar savaşabilirdi. Ancak etkisiz bırakılması halinde arada İngilizleri İstanbul’a kadar durduracak başka bir kuvvet kalmayacaktı. Osmanlı devletinin artık oralara gönderecek ordusu kalmamıştı. Nitekim bu çekilme sonrasında Mustafa Kemal 7. orduyu Kilis güneyinde mevzileterek İngiliz ordusunu durdurdu. Bu da gösteriyor ki Nablus’ta Yıldırım Ordularının başında Mustafa Kemal olmuş olsaydı sonuç farklı olabilirdi.

Türk askerinin cesaret ve kahramanlığına ne oldu?

Bunun cevabını Piyade Teğmen İbrahim Sorguç veriyor.

İbrahim Sorguç anlatıyor:Filistin’deki hezimetin sebebi sonraları hep İngiliz kuvvetlerinin Türk kuvvetlerine insan ve silah gücü bakımından üstün oluşuna bağlanmıştır. İnsan sayısında üstünlük olsa bile kanaatimce bunlar öne sürülmüş bahanelerdir ve katiyen doğru değildir. Biz Filistin’de Türk askerlerinde fazlası ile mevcut olan cesaret ve kahramanlık hasletlerini kullanamadık. Neden kullanamadık? Çünkü üstü başı perişan, karnı aç askere hâkim olunamamıştır.

Yukarıda da belirttiğim gibi, cephe gerisindeki hayatla cephedeki çok farklıydı ve biz cephedekiler açıkça enayi diye niteleniyorduk. Cephedeki askerin bakımsızlığı o kadar rezalet bir şekil aldı ki, şimdi tarif etmekten aciz kalıyorum. Buna karşılık Şam’da Arap kızları ile eğlenen bizim zabitan ve neferlerin üst başlarının pek iyi olduklarını ve mütemadiyen bizimle, yani cephedekilerle alay ettiklerini duyuyorduk. En mühimi, yaralı olarak cepheden Şam hastanelerine ve diğer hastanelere gidenlere hiç bakmıyorlarmış: Bu askerler ya ölecek veya ölecekmiş. Herkes artık usanmıştı, ne olacaksa olsun, diyordu. Hatta bazı neferlerin ayaklarında çarık dahi yoktu, verilmiyordu. Bütün bunlar cephede ve siperlerde öyle bir tesir yaptı ki, nihayet koca Arabistan Cephesi yıkıldı gitti.

Halep’ten aşağıya doğru Aden’e kadar olan yerler bizim idi. Ecdadımızın asırlarca harp ederek kazandığı bu yerler kafasız adamların elinde bizden uçtu gitti. Filistin’deki kıtalara iyi bakılsaydı cephenin düşmesine imkân yoktu. Sonradan öğrendik ki, birçok yerlerde tek kurşun dahi atmadan teslim olmuşlar. Yalnız cephemizin sol tarafında bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın ordusu bozulmadan ve İngilizlere ağır zayiat verdirerek Halep’e kadar geri çekilmiş. Zira o büyük kumandan askerine iyi bakıyormuş. Bizimkiler gibi aç ve sefil bir vaziyette değillermiş. Askere bakılmazsa işte netice budur. Zaman gelecek bunlar okunacaktır. Daha yazılacak çok şeylerim var, ama bir türlü yazamıyorum.

Sorguç 1916 yılında askere alınmış ve bir yıllık askeri eğitimden sonra Filistin Cephesine gönderilmiş. Bu cephede, 8. Ordu emrinde çarpışırken İngilizlere esir düşmüş. İki yıl süren esaretten sonra, Osmanlı ordusunun dağıtılması ile birlikte memleketine gönderilmiş ve hemen akabinde,  kurtuluş harbinin başlaması ile yeniden cepheye koşmuş.

Mustafa Kemal çekileceğini haber vermedi mi?

Başlarda Komuta ettiği ordu savaşmış ve düşmanı durdurmuş, sonra sağında ve solundaki iki orduyu yalnız bırakarak onların mahvolmalarına sebep olarak değil onların göçtüğünü, sıranın kendi ordusuna geleceğini gördükten sonra ve de savaşarak  ordusunu çekmeye başlamıştır. Yukarıda ayrıntıları verildiği gibi, özellikle Liman von Sanders’in anlatımlarına göre, kimseye haber vermeden çekildiği büyük bir yalandır. Tam tersine komutanına haber vermiş KOMUTANI DA ÇEKİL EMRİNİ VERMİŞTİR. Aksi takdirde mutlaka Divan-ı Harbe verilirdi ya da en azından Liman von Sanders hatıralarında öyle yazardı.

Mustafa Kemal Şam’ı neden savunmadı?

Şam’ı savunma görevi Mustafa Kemal’de değildi. Sanders görevi Cemal Paşa’ya verdi, Mustafa Kemal’i Ravak’a gönderdi. Cemal Paşa ise 7. ve 4. orduyu bırakıp Ravak’a gitti. Başsız kalan ordu Halep’e çekildi.

Mustafa Kemal barıştan başka çare kalmadığını ne zaman anladı?

Evet Mustafa Kemal artık barıştan başka çare kalmadığını yüksek sesle bildiriyor ama  savaştan önce komutanlara değil herşey bittikten sonra İstanbul’a. Bunları yazarken çaresiz değildi. Çaresizlik Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabında yazmazdı.  Hala vatanın kurtarılabileceğine inanıyor ve bunun için ne yapılması gerektiğini de biliyordu.

Yıldırım Ordusu komutanları ne dediler ?

Nablus savaşının bütün safhalarını bilen, o sırada Mustafa Kemal’e  herkesten daha yakın olan İsmet İnönü, Refet Bele, Cevat Çobanlı, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Mersinli Cemal Paşa, Mehmet Nihat Anılmış Paşa, Ömer Lütfi bey gibi komutanlar Mustafa Kemal’i bozguna sebep olmakla suçlamak şöyle dursun  sonra Milli Mücadele’de ve Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in yanında olmuşlardır.  Bu ne demektir?

Mustafa Kemal, Enveri neden sevmezdi?

Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı yetersiz görmekteydi. Enver de Mustafa Kemal’in bu görüşlerini bilmekteydi. Sadece Sarıkamış faciası bile ne kadar haklı olduğunu göstermişti. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN Çanakkale savaşından sonra Osmanlı Genel Kurmayı Reisi Enver Paşa yerine Kemal Paşa olsaydı savaşın kaderi değişirdi. Liman von Sanders’in de ifade ettiği gibi Enver Paşa 1. Dünya savaşını uzaktan, daha çok İstanbul’dan idare etmişti.

Mustafa Kemal mevki talep etti mi?

Mustafa Kemal’in üst düzey görevlere talip olduğu bilinmektedir. Dünyaya 100 yılda bir gelebilecek böyle bir dahinin kendisinden üst makamlarda kapasitesiz insanları görmeye tahammül edememesi ve o görevleri daha iyi yerine getireceği inancıyla büyük cesaretle talip olması gayet normaldir. Vahdettinden de üst düzey görev istediği tahmin etmek zor değildir. Bu konuda yazılı belgeler yoktur ancak çevresindeki insanların hatıralarından durum gayet iyi anlaşılmaktadır.

En üst düzeylerde sorumluluk üstlenmek istemek, göreve talip olmak ülke ve ordular o kadar berbat vaziyette iken büyük cesaret isterdi.  O da Mustafa Kemal’de fazlasıyla mevcuttu.

Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Yunus Nadi ile yaptığı bir sohbette, Mütareke döneminde Ahmet İzzet Paşa’nın oluşturacağı hükümette kendisine Harbiye Nazırlığı’nın verilmesi için çektiği telgraftan bahsederken “Kendisi bunu mansıp (rütbe, mevki) hırsı ile yorumlamış. Halbuki ben adamlarımızı biliyordum. Orada memlekette yapılacak hizmeti, en büyük salahiyetle ancak ben yapabilirdim. Eğer ben o kabinede bulunsaydım, işi daha İstanbul’un eşiğindeyken hallederdim...” diyerek, kendine olan aşırı güvenini anlatmış. Bu güven öylesine büyüktü ki, ileriki yıllarda, kendisine muhalefet eden herkesi teker teker saf dışı etmesinde hiçbir yanlışlık görmeyecekti.

Mustafa Kemal Lawrence ile görüştü mü?

Böyle bir görüşmeye dair hiçbir belge yok. Başta Mustafa Kemal ancak cepheye gelip durumu kavrayıp yapılması gerekenleri gözden geçirecek kadar zaman bulabilmiştir. Yukarıda verdiğimiz kronolojiye göre de Mustafa Kemal’in  Lawrence ile görüşmüş olması mümkün değildir. İngiliz yazar Lord Kinross’a bakılacak olursa, Lawrence  Arap askerleriyle Şam’a girerken, Mustafa Kemal, Rayak’a doğru yol alıyordu.

Mustafa Kemal Allenby ile görüştü mü?

Böyle bir görüşmeye dair de hiçbir belge yok. Necip Fazıl’ın M. Kemal’in sözde Allenby görüşmesini ‘hiç bir “maddi menfaat” gözetmeksizin’ yaptığı şeklindeki anlamsız ifadesi, iddianın saçmalığını ortaya koymaktadır.  Atatürk hayatında maddi menfaat gözetmemiş biridir. Neyi varsa Devlet’e bağışlamıştır. İngiliz gizli istihbarat resmi raporlarına göre de Atatürk zimmetine para geçirmemiş tek İttihatçı önder. Üstelik askerliği süresince İngilizlerden nefret etmiş biri. Yani Mustafa Kemal Allenby görüşmüşse bunu  para-altın istemek için değil ancak vatan-millet için yapmış olabilir. O halde yukarıda anlattığımız gibi Genel Kurmay Başkanına, Harp Nazırına, Padişaha, velhasılı hayatında kimseye lafını esirgemeyen Mustafa Kemal gibi biri görüşme yapmışsa bunu açıklamaktan çekinmez, hatta raporlarına mesnet teşkil ederdi.

Sonuç

Haçlı-Siyonist ittifakının Sevr’i hortlatmak için BOP/Genişletilmiş BOP projesi içerisinde uygulamaya koyduğu “De-Kemalizm” yani Sevr’i rafa kaldırmış olan “Atatürk’ün defterini dürme” kampanyası günümüzde devam ediyor. Yok masondu, yok dinsizdi, yok ateistti, yok şapka giymediği için falancayı astırdı, yok diktatördü, yok Azerbaycan’ı sattı, yok ayyaştı-ayık gezmezdi, yok Anıtkabir mason tapınağıydı, mezarına-heykeline-büstüne tapıyorlar v.b. gibi mesnetsiz, belgesiz safsatalara cevap yetiştirmeye zamanımızı harcamaya devam ediyoruz. Ancak iyi de oluyor. 77 yıl sonra bile hala bu kadar  konuşulması ve gündemin en üst sırasında olması, onun büyüklüğünü dünyaya 100 yılda bir gelebilecek dahi olduğunun kanıtı.

Kaynaklar:

Suriye’yi kaybedişimizin öyküsünü Mustafa Kemal Paşa’dan dinleyin! Murat Bardakçı.Habertürk Gazetesi. 28 Temmuz 2013  http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/864341-suriyeyi-kaybedisimizin-oykusunu-mustafa-kemal-pasadan-dinleyin

Mustafa Kemal Paşa ve Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı. Dr. Zekeriya Türkmen. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-47/mustafa-kemal-pasa-ve-yildirim-ordulari-grup-komutanligi

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı? A. Hüsnü Sezgin. 2 Eylül 2011. http://siyasetimilliye.blogspot.com/2011/09/mustafa-kemal-filistin-cephesinden-kact.html

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı? (2). A. Hüsnü Sezgin. 4 Eylül 2011.  http://siyasetimilliye.blogspot.com/2011/09/mustafa-kemal-filistin-cephesinden-kact_04.html

Filistin cephesi hezimeti ve Mustafa Kemal Paşa’ya dair yeni bir belge daha…A. Hüsnü Sezgin. 10 Mart 2013. http://siyasetimilliye.blogspot.com/2013/03/filistin-cephesi-hezimeti-ve-mustafa.html

26 Ekim 1918 Halep müdafaası 29 Ekim 1923’ün tohumlarının atıldığı yerdir. Banu Avar http://banuavar.com.tr/26-ekim-1918-halep-mudafaasi-29-ekim-1923un-tohumlarinin-atildigi-yerdir/

Mustafa Kemal Atatürk’ün Diyarbakır’daki Kafkas Cephesi Komutanlığı. Şevket Beysanoğlu. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-05/mustafa-kemal-ataturkun-diyarbakirdaki-kafkas-cephesi-komutanligi

Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri. Sinan Meydan. 15 Mayıs 2012. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=399:kari-devrmn-tarhc-tetkcler-ve-bueyuek-yalanlari-qkurtulu-savaini-atatuerk-del-bakalari-balatmi-miq&catid=62:yazlar&Itemid=228

Mustafa Kemal ve muhalifleri (1). Ayşe Hür. Radikal 18.02.2007. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=213286

İngiliz gizli istihbarat raporlarına göre, Mustafa Kemal Atatürk zimmetine para geçirmemiş tek İttihatçi liderler. OdaTV.com. 23.05.2015.   http://odatv.com/n.php?n=ingiliz-gizli-istihbarat-raporlari-ataturk-zimmetine-para-gecirmemis-tek-ittihatci-onder–2305151200

Osmanlıya karşı Arap ayaklanması ve Lawrence’in rolü. İzzettin Çopur. (E)Tnk. Kd. Alb. http://www.izzettincopur.com/index.php?catid=44:tarh-olaylar&id=45:osmanliya-kari-arap-ayaklanmasi-ve-lawrencen-rolue&Itemid=49&option=com_content&view=article

Tarih Profesörüne Atatürk ve Çanakkale Dersi. Sinan Meydan. 16 Aralık 2010. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=331:tarih-profesoeruene-atatuerk-ve-canakkale-dersi&catid=62:yazlar&Itemid=228

Seydibeşir Usare Kampı ve Taksim. Yalçın Bayer. Hürriyet. 19 Haziran 2013.  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23538101.asp

1.Dünya Savaşı’nda nasıl savaştık, nasıl kaybettik? Kemal Çiçek. 15 Şubat 2015. http://www.bugun.com.tr/1-dunya-savasinda-nasil-savastik-nasil-kaybettik-yazisi-1491829

Kanal Harekatı http://www.bizimsahife.org/Kutuphane/Osmanli_Tarihi_Ans/Osmanli_Tarihi_K/283_Kanal_Harekati.htm

Milli Mücadele Öncesi Dönem. Cepheler. http://uyg.tsk.tr/ataturk/milli_mucadele/cepheler.asp ve http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14143850.asp

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Hicaz’da Hâkimiyet Mücadelesi. Mustafa Bostancı. Akademik Bakış-Cilt 7 Sayı 14. Yaz 2014.

İngiliz Belgelerine Göre Mustafa Kemal-Lawrence Görüşmesi. Salahi R. Sonyel  BELLETEN, 205, Cilt: LIII – Sayı: 205 – Yıl: 1988 Aralık

Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük. Kemal Kara. Önde yayıncılık. İstanbul. 2000

Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders. Burçak Yayınevi. Çeviren: M. Şevki Yazman. 1968

Filistin Cephesi’nden Adana’ya Mustafa Kemal Paşa. Süleyman Hatipoğlu. Yeditepe Yayınevi. İstanbul 2009.

Atatürk: The Rebirth of a Nation. Lord Kinross. Londra 1981. Türkçesi: Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu. Çevirmen Necdet Sander. Altın Kitaplar. 2011.

Salgın Hastalıklardan Ölümler (1914 – 1918). Prof. Dr. Hikmet Özdemir. Türk Tarih Kurumu Yayınları / On Beşinci Dizi

Megiddo Muharebesi (1918). Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Megiddo_Muharebesi (1918)

Sina ve Filistin Cephesi. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Sina_ve_Filistin_Cephesi

Irak Cephesi. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Irak_Cephesi

I. Dünya Savaşı. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaş1

Bülent Pakman. Mayıs 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Bülent Pakman video kanalı 1

Bülent Pakman video kanalı 2

Bülent Pakman video kanalı 3

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

 

Atatürk içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Kanadalı Esir Türkler

I. Dünya Savaşı geride pek çok kayıp ve acı hatıra bırakmıştır. Savaşa dair bugüne kadar pek çok şey yazılıp çizilse de, insan hikâyeleri açısından halen karanlıkta kalan pek çok yönü var. Özellikle kimi kimsesi, arkası olmayanlar açısından. Savaşın ilk yıllarında yaşanan bu karanlık ve acı olaylardan biri de, zamanın İngiltere dominyonu Kanada’da bulunan Türk işçilerin esir alınarak toplama kamplarında tutsak edilmesidir. Bu insanların İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Tarihçi Dr. Işıl Acehan’ın çalışmasına kadar varlıkları duyulmamıştı.

Osmanlı vatandaşlarının hatırı sayılır bir kısmının Amerika kıtasına göçleri, 1860’lı yıllardan başlamış, 1910’larda doruk noktasına ulaşmıştı. Güney Amerika’ya genelde Müslüman göçmenler Osmanlı Devleti’nin Orta Anadolu, Suriye, Arabistan ve Afrika topraklarından gidiyordu. Kuzey Amerika’ya gidenler ise daha çok Ermeniler olmakla birlikte çok sayıda Müslüman Türk, Kürt vb. da vardı. Savaş öncesinde sadece ABD’ye göç eden Osmanlı vatandaşlarının sayısı 70 binlere yaklaşmıştı. Güney Amerika’ya giden de çoktu. Kanada’ya gidenlerin sayısı ise fazla değildi.

İstanbul’da bulunan, Kanada’nın Ontario Eyaleti’ne bağlı, Toronto’nun güney batısında bulunan Brantford şehrinden bir işadamı 1895 yılında kendi şirketinin sabanlarını tüm Avrupa’ya pazarlamaktaydı. İstanbul’da ülkeyi terk etmek isteyen bir grup Ermeni ile karşılaşan işadamı, onlara Kanada’da çalışma teklif etti. Ermeniler geçimlerini temin etmek için Kanada’ya göç edip demir ve çelik dökümhaneleriyle meşhur Brantford şehrine yerleşerek muhtelif fabrikalarda çalışmaya başladılar. 1911 yılına gelindiğinde sayıları 300-400 ü buldu. Sonrasında bu sayıya Türk işçileri de eklendi. 1911 nüfus sayımında ve zamanın gazetelerinde bu sonradan gelenlerin hepsi Türk olarak kayda geçti. Ailelerini uzun süre yanlarına alamayan Türk işçiler, pansiyonlarda kalıyor, en kirli işlerde çalıştırılıyor ve kazandıkları her kuruşu ülkelerine, Türkiye’ye yolluyorlardı. Bir arada yaşayan Türkler ve Ermeniler bağlayan temel unsur hepsinin 1900’lerde Erzurum’a bugün Bingöl’e bağlı Kiğı kasabasından olmasıydı. Çoğunun amacı biraz para biriktirdikten sonra memleketlerine geri dönmek olan Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914’te Almanya yanında I. Dünya Savaşı’na girmesiyle hiç ummadıkları bir olayla karşılaştılar. Brantford, 1911’de Kanada’nın tüm şehirlerine göre en fazla oranda yabancı nüfus barındıran şehirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle iptal edilen iş sözleşmeleri, şehri büyük bir mali krize sürükledi. Dökümhanelerde çalışan işçiler, işlerinden oldular ve çoğu açlıkla yüz yüze geldiler.

Osmanlı döneminde 1915’te gerçekleşen Ermeni tehcirinden 8 ay önce 1914 yılının Kasım ayında, Kanada hükümeti, “Savaş Önlemleri Kanunu – War Measures Act” adıyla bir kanun çıkardı. Bu kanun çerçevesinde İngiltere’nin savaş açtığı ülkelerden gelip Kanada’ya yerleşmiş olan göçmenlere önce yerel güvenlik kurumlarına kayıt yaptırma ve her gün imza atma zorunluluğu getirildi, sonra da bu kişiler “enemy aliens” yani “düşman yabancılar” olarak değerlendirip güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle enterne edilerek esir/çalışma/toplama kamplarına gönderilmelerine karar verildi. Aralarında Kanada vatandaşı olan Türkler de vardı.

5 Kasım 1914’te İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmesinden tam 4 gün sonra 9 Kasım günü Türklerin aniden kapıları çalındı ve kendilerine esir alındıkları bildirildi. Enterne edilecek daha kötüsü tehcir (sürgün) edileceklerdi. Türkler, Toronto Star gazetesine kendilerinin Kanada vatandaşı olduklarını ve neden tutuklandıklarını anlayamadıklarını duyurabildiler. Bazıları vatandaş olalı 10 yıl olmuştu. Sebep ertesi gün gazete manşetlerinden anlaşıldı. Britanya Krallığı Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmişti. İngiltere’nin düşmanları, dominyonu Kanada’nın da düşmanları olmak zorundaydı. 10 Kasım günü evlerinden alınıp götürülen 205 Türk işçinin dramı böyle başladı.

kanada-daesirturkler-1464aAskeri vagonlara doldurulan Türkler’in, bütün Osmanlı vatandaşlarının düşman muamelesi görmediğini anlamaları uzun sürmedi. Ortodoks Makedonlar ile Osmanlı vatandaşı olmalarına rağmen kendileriyle aynı iş yerlerinde çalışan hemşehrileri Kiğılı Ermeniler ise tutuklanmamışlardı. Gazete haberine göre Türkler’in alıkonmalarının asıl nedeni Brantford kentinde yaşayan yukarıda bahsi geçen 400 Ermeni’nin korunmak istenmesiydi. Kanadalı yetkililer, savaş ilan edildiğini duyan Türkler’in isyan edebileceğinden ve Ermeniler’e saldıracaklarından endişe etmişti. Yine bazı gazetelere göre Türkler’in yeni kurulan posta ofisine bombalı saldırı düzenleyeceklerine dair sayısız ihbar yapılmıştı. Halbuki çoğu okuryazar olmayan Türkler’in muhtemelen savaştan bile haberi yoktu.kanada-daesirturkler-1463a

Türkler önce 30 askerin eşliğinde karakola götürüldüler. Burada protestolar ve açlık grevleri oldu. Daha sonra kendilerine Toronto’da Stanley askeri barakalarına götürülecekleri söylendi. Ancak orada boş yer yoktu. Askeri hapishanede sadece ekmek ve su verilen Türkler açlık grevine başladı. Burada iki gün kaldılar. Sonra Kingston’da bulunan Fort Henry kalesine nakledilecekleri bildirildi. Tekrar tren vagonlarına bindirildiler. Bütün bunlar olup biterken Türkler tecrit edildiler ve kimseyle görüştürülmediler. Askerlerin vagonlara getirdikleri yiyeceklerle beslendiler. Bir kısmı Fort Henry’de kaldı. Diğerleri Petawawa’ya, çoğu yaklaşık 1000 kilometre uzaklıkta ücra bir yer olan ve Kanada Gulagı denilen Kapuskasing’deki toplama kampına götürüldüler. Kapuskasing, anlamı nehirdeki kıvrım olan, eski bir kızılderili toprağıydı. Burası rayların bittiği ve Kasım ayında kar fırtınalarıyla Kuzey Kutbu kadar soğuk olan bir yerdi. Esir kampı muhafızlarından birinin tuttuğu günlükten buradaki doğa ve kamp koşullarının çok ağır olduğu anlaşılmaktadır. kanada-daesirturkler-1462aKışın soğuk -50 dereceyi buluyordu. Günümüzde kış sporlarının yapıldığı bu yöre Banff Ulusal parkı olarak biliniyor.

Kamplara trenle erişmek bile günler alıyordu. Toronto Kapuskasing arası trenle 12 -14 saat sürüyordu. Binbir meşakkatle esir kampına götürülen Türkler oralarda insanlık dışı muameleye tabi tutuldular. Günlerce vagonlarda yaşamak zorunda kaldılar. Güya 14 Aralıkta açılmıştı ama ortada barınak falan yoktu. Bir Kanadalı muhafızın günlüğüne göre esirlere hem Kanadalı subaylar ve askerlere hem de kendilerinin içinde kalacakları barakaları ve etrafındaki tel örgüleri yapmaları emredildi. Sürekli tipi altında günlerce çalışan Türkler kampta kendi bölümlerini kendileri inşa ettiler. Ayrıca temizlik, ağaç kesme, yol inşaatı, kanalizasyon işlerinde de çalıştılar.

Kanada hükümeti kamplardaki insanlara tecrit uyguladı. 25 Kasım 1914’te yakınlarına akıbetlerini bildirmek isteyen Türkler’e Osmanlı İmparatorluğu ile haberleşme yasağı getirildi. Ailelerine de mektup göndermek yasaktı. Halbuki Osmanlı dönemindeki Ermeni tehcirinde Suriye, Halep ve Deyrizor’da zorunlu iskâna tabi tutulan Ermeniler istedikleri zaman Amerikan Konsolosluğu’na gidebiliyor ve yardım alabiliyorlardı. İsteyenler Amerika’daki akrabalarına mektup gönderebiliyordu. Amerika’dan gelen mektuplar kamplarda sahiplerini bulabiliyordu. Anayurtlarından 10 bin km uzaklıkta tehlikeli görülerek esir alınan, yaşadıkları yerden 1000 kilometre uzaklıktaki toplama kampına sürülen Türkler böylece kimselere seslerini duyuramadılar. Dolayısıyla günümüze kalabilecek bir yazılı belge bulunamadı.

Sağlıksız koşullar ve başta verem ve İspanyol Gribi olmak üzere salgın hastalıklar yüzünden Türk olmaktan başka suçları olmayan bu insanların birçoğu hastalandı. İntihar ve öldürülmeler de oldu. Kamplarda 130 esir hayatını kaybetti. Kapuskasing’de ay yıldızlı bir mezar taşında adı yazan Alex Hassan da bunlardan biri. Alex kamp yönetimi tarafından telaffuz kolaylığı açısından konmuş takma bir ad, gerçek ismi muhtemelen Ali Hasan olabilir. Osmanlı arşivlerindeki belgelerin gösterdiğine göre buradaki Türklerden ikisi de kamp koşulları nedeniyle ruhsal sağlıklarını yitirdi.

Esir Türklere Doğu Anadolu’da Protestan Okulu’nda eğitim görmüş İngilizce bilen Ermeniler yardımcı oldular. Ayrıca Osmanlı Devleti durumdan haberdar olduktan sonra vatandaşlarının iadesini talep etti; fakat kendilerine bir yanıt verilmedi.

205 Türkün yanı sıra çoğunluğu Avusturya Macaristan imparatorluğundan, 2009′ u Alman-Avusturyalı, 5000’i Ukraynalı, 99’u Bulgar olmak üzere, toplam 8579 sivil göçmen ülke çapında 24 esir kampına dağıtıldılar.

1915’te Amerika’da Massachusetts Eyaleti’ndeki Peabody Şehri’nde yaşayan Türkler iki avukat tuttular ve Kanada’da esir alınan Türklerin Amerika’ya gönderilmeleri için dava açtılar. Ancak ne yazık ki davadan herhangi bir sonuç alınamadı.

1. Dünya savaşı sona erdiğinde yaklaşık 5 yıl boyunca toplama kamplarında tutulan esirlerden sağ kalanlardan 6’sı Türkiye’ye döndü, 43’ü Kanada’da serbest kaldı. Gemi kayıtlarının gösterdiğine göre göçmenlerin bir kısmı da Amerika’ya gelerek burada Michigan Eyaleti, Detroit Şehrinde bulunan akraba ve arkadaşlarının yanına yerleşti, Ford fabrikalarında çalıştılar.

kapuskasing1-600x394Diğerlerinin akıbetleri hakkında bilgi yok. Sebebi, Brantford’lu araştırmacı-tarihçi William (Bill) Darfler’e göre 1948 yılında Kanada hükümetinin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esir kamplarına ait tüm bilgi ve belgeleri imha etmiş olması. Fakat savaş öncesi nüfus kayıtları, olaya şahit olan kamp subaylarının günlükleri ve gazete haberleri sayesinde Bill Darfler onların hikâyesini kısmen yazmayı başarmıştır.

O zamanki Türklerin ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerinin önemli bir delili de Brantford kentinde Mount Hope Şehir Mezarlığı’ndaki “Turkish Plot” Türk Bölümü. Osmanlı’dan gelen göçmenlerinin bazıları buraya müslüman usullerine göre gömülmüşler. Ölenlerin mezar taşlarının bile olmaması akla esir/enterne Türkleri getirmiş. İsimleri tesbit edilebilenlerden bazılarının ölüm yılları 1916 ve 1918 yani esaret yıllarına denk geliyor. Brantford’da daha eski bir Müslüman Mezarlığı bulunmamaktadır.

dscn04361Kanada’daki Türk sivil toplum örgütlerinin harekete geçmesiyle Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliği ve Toronto Başkonsolosluğunun girişimiyle Brantford belediye meclisinden 12 Mayıs 2014 de karar çıkartılarak mezarlığın Türk bölümüne üzerinde Ay-Yıldız ve El-Fatiha ibarelerinin bulunduğu mezar taşı dikildi. Sürgün ve hapis dönemi ve sonrasında kaybolanlar ile ilgili belgeler yok edildiği ve izlerini sürecek başka belgelere ulaşılamadığı için, şimdilik isimleri belli olan sadece 14 kişinin ismi anıt taşında yer aldı. Türkiye Toronto Başkonsolosu Ali Rıza Güney, Brantford Belediye Başkanı Chris Friel, Kanada Türk Dernekleri Federasyonu Başkanı Mehmet Bor ile Türk ve Kanadalı vatandaşların katıldığı 22 Haziran 2014 Pazar günü yapılan törende Kur’an-ı Kerim okundu ve gıyabî cenaze namazı kılındı. Ardından Brantford Müslüman Camisi’nin evsahipliğinde bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıya katılan Brantford Belediye Başkanı, uluslararası politikalardan kaynaklanan sıkıntılara rağmen projenin ilk aşamasını gerçekleştirmeyi başardıklarını söyledi ve ekledi: “Burada yatan insanlar, bundan 102 yıl önce bizim toplumumuzun bir parçasıydı ve iyi birer vatandaştı. Yaşanan acıların bugün biraz olsun dinmiş olduğunu umuyorum.” dedi. Brantford Belediyesi ile birlikte yürütülen çalışmaların ikinci ayağında ise mezarların bulunduğu kısmın etrafının çevrilmesi ve olayı anlatan ayrı mezar taşlarının yapılması planlanıyor.

Bu arada Türklerle ilgili ne görseler inkar ve itiraz etmeye şartlanmış olan Ermeni disporası Brantford’da da beklendiği gibi yırtık dondan çıktılar ve mezar taşı dikilmesine, tören düzenlenmesine engel olmak istediler, enterne edilip kamplara gönderilenlerin Türk olmadıklarını, Türk düşmanı Marsha Forchuk Skrypuch adında Ukrayna kökenli Kanadalı bir yazar da Mount Hope Mezarlığı’nda gömülü olanların Kürt Alevileri olduklarını iddia ettiler. Ancak Türklerin ellerinde belge olmadığını iddia eden bu çatlak seslerin sahiplerinin de ellerinde belge yok, sadece saçma sapan argümanları var. Gelin bunları cevaplayarak inceleyelim:

* Mezarlığa yeni dikilen taştaki ölüm yıllarından bazılarının enterne tarihinden önce olduğuna işaret ederek bu mezarlık esaret olayıyla ilgili olamaz diyorlar. Halbuki taşta yazılı isimler sadece isimleri belli olabilenler. Onların da bazıları enterne döneminde ölmüşler. Ermeniler dışında o dönemde hepsi esir olduğu ve Ermenilerin aynı mezarlıkta ayrı bir bölümü olduğu için de esaret sırasında öldükleri aşikar.

* Diyorlar ki “Türkler Ermenilerle dost olamaz, esir edilenler ise Ermenilerin dostuydu o halde onlar olsa olsa Kürt Alevileridir”. Bu salak fanatiklere, haçlı zihniyetinin bütün menfi oyunlarına rağmen süren, Türk-Ermeni dostluğu hakkında binlerce örnek verilebilir. Bir tanesi benim sayfamda OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Haçlı zihniyetine göre Türk ve Ermeni bir araya gelemez. Gelirse kavga-kıyamet olur. Halbuki Asala terörüne kadar bunun tam tersi geçerliydi. Nitekim Brantford’da da “boarding house” ismi verilen, çok sayıda erkek göçmen işçinin barınabildiği yurt niteliğindeki evlerde, nüfus kayıtlarının gösterdiği üzere, Türklerin ve Ermenilerin bir arada kaldıkları görülmektedir. 

* Madem o insanlar Brantford kentinde yaşayan Ermenilerin can ciğer dostu Kürt Alevileriydi de neden Ermenilere saldıracaklarından şüphelenildi?

* Brantford’daki Ermeniler Osmanlı kökenli oldukları halde Türk olmadıkları için enterne edilmediler. Kürt Aleviler de iddia edildiği gibi Türk değillerdiyseler neden enterne edildiler?

* Esir edilen “sözde Kürt Alevilerden” ya da, iddia edildiğine göre, çok iyi dostları Ermenilerden bir Allahın kulu çıkıp onların Türk olmadığını söyleyememiş mi? En azından gazetelere.

* Enterne edilen ve sürülen bu insanlar Türk değilse neden yeni kurulan posta ofisine bombalı saldırı düzenlemek istesinler ki?

* “Efendim bu insanların adlarına ve soyadlarına bakılırsa Türk olmadıkları anlaşılır”mış. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada vatandaşı olan Türklerin büyük çoğunluğu özellikle kolayca telaffuz edilebilmesi ve hatırlanması açısından adlarını değiştirmişlerdir. Ya da en azından adlarını nick (takma adla) yerel adlara uydurmuşlardır. Mesela Hidayet-Hido, Mehmet-Memo/Mike, Bülent-Bill, Erkan-Eric, Neriman/Nergis-Nerry, Ayşen, Ayşe-Shelly, Alp-Al, Ali-Alex, Pakman-Packman, Teoman-Ted/Teo, Fikret-Frank, Can-John, İsmet-Smith/Smitty, Nuran-Nataly, Süheyla-Sue, Suzan-Susan, Mine-Mary, Çağatay-Çarli,  Yusuf-Joseph, Mikail-Michael/Mike, Nuh-Noah, Davut-David/Dave v.b.gibi.

Kanada’daki Türklerin bazılarının sadece soyadları Türk değil. Bunun da açıklaması var.  O zaman hiçbirisinin zaten soyadı yok zira Osmanlı’da soyadı yoktu. Böylece soyadlarını ilk kez seçerken yerel uyum/entegrasyonu tercih etmişler. Bazıları da girişte ya da oturma izni almada, iş bulmada zorluk yaşamamak adına kendilerini Hıristiyan isimleri ile kaydettirmişler bazıları da daha iyi muamele görecekleri, etnik ayrımcılığa maruz kalmayı bertaraf edeceği düşüncesiyle Süryani isimleri ile kaydolmuşlardır. Türke benzemiyor denilen isim ve soyadlarının hikayeleri bundan ibarettir.

* O zamanki Kanada gazetelerine göre söz konusu esirlerin hepsi Türk. Kimse boşuna “Efendim Osmanlı vatandaşlarına o zamanlar Türk denirmiş” demesin. Osmanlı vatandaşı oldukları halde Ermenilere neden Türk denmemiş? Söz konusu gazete küpürlerini yukarıdaki videoda görebilirsiniz.

* Bu kuru gürültücüler Türkiye’deki milyonlarca Aleviye sorsunlar bakalım biz Türk değiliz diyorlar mı.

* Zaten, Ermeni lobisinin bütün yaygaralarına ve tehditlerine karşın Brantford Belediyesinin mezar taşını diktirmesi iddiaların inandırıcı olmadığını gösteriyor.

Araştırmacı Bill Darfler Mount Hope mezarlığının Türk bölümü sınırında bulunan iki mezar taşı arasında. Bu mezar taşlarında Arap harfleriyle yazılar var. Mezarlar E. Halid Detway 1897-1963 ve Charlotte Detway 1900 - 1941 adına. Tahmin: Halid Osmanlıdan göç etmiş. Kanada soyadı aldığına göre Kanada vatandaşı olmuş. 17 yaşındayken enterne edilmiş, sonra serbest kalmış, yanında yatan kendisinden 3 yaş küçük kadınla evlenmiş, 66 yaşında ölmüş.

Araştırmacı Bill Darfler Mount Hope mezarlığının Türk bölümü sınırında bulunan iki mezar taşı arasında. Bu mezar taşlarında Arap harfleriyle yazılar var. Mezarlar E. Halid Ottway 1897-1963 ve Charlotte Ottway 1900 – 1941 adına. Tahmin: Halid Osmanlıdan göç etmiş. Kanada soyadı aldığına göre Kanada vatandaşı olmuş. 17 yaşındayken enterne edilmiş, sonra serbest kalmış, yanında yatan kendisinden 3 yaş küçük kadınla evlenmiş, 66 yaşında ölmüş.

Osmanlının savaş şartlarında kendi topraklarında kendi vatandaşına yaptığı tehciri 2006 yılında Başbakan Stephen Harper döneminde soykırım olarak kabul eden Kanada, yine savaş şartlarıyla ilgili olan kendi icadı bu benzer trajik olayı kabullenmek şöyle dursun, özür dilemedi, en azından, bir taziye mesajı bile yayınlamadı.

Benzer dediysek aslında arada çok büyük fark var. Osmanlı Ermenileri isyan etmişlerdi, düşmanla işbirliği yapmışlardı, sivil, savunmasız Türkleri ve Kürtleri vahşice katletmişlerdi. Zavallı bir avuç Kanada Türkleri ise ekmek derdindeydiler, dünyadan haberleri yoktu ve hiç birşey yapmamışlardı.

KAYNAKLAR:

Kanadalı Türkler’in 100 yıldır unutulan tehciri. Kemal Çiçek. Bugün Gazetesi. 30 Kasım 2014 Pazar. http://www.bugun.com.tr/kanadali-turklerin-100-yildir-unutulan-tehciri-yazisi-1371863 ,

I. Dünya Savaşı’nda Kanada’da Kiğılılar ve Osmanlı Savaş Esirleri. Işıl Acehan. 13 Haziran 2014. http://vivahiba.com/article/show/i-dunya-savasinda-kanadada-kigililar-ve-osmanli-sa/

Kanada I. Dünya Savaşı’nda Türkleri ‘esir’ almış. Bizim Anadolu. Ocak-Şubat 2015. http://www.bizimanadolu.com/haber/150105.htm

Savaş kurbanı Türkler: Mount Hope Mezarlığı. Tarih Haber. 24.06.2014 http://www.tarihhaber.net/kanada-mount-hope-mezarliginda-savas-kurbani-turkler/

1. Dünya Savaşında Kanada’da Esir Türkler. Yönetmen Cem Fakir. https://www.youtube.com/watch?v=jlyW6Eumfqo&feature=youtu.be

Mount Hope Mezarlığında Türk Bölümü http://turkishcanada.org/mount-hope-mezarliginda-turk-bolumu/

120 Brantford Turks http://turkishcanada.org/120-brantford-turks/

Armenian Diaspora and the memory of 205 Ottoman Turks in Canada. Barçın İnanç Hurriyet Daily news, Turkey. Feb 4 2014. http://www.hurriyetdailynews.com/armenian-diaspora-and-the-memory-of-205-ottoman-turks-in-canada.aspx?pageID=449&nID=61958&NewsCatID=412

Bülent Pakman. Nisan 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Paracas kafatasları

Paracas, Peru’nun güney sahillerinde çölle kaplı çıplak bir yarımada.  1928 yılında Peru’lu arkeolog Julio Tello burada kum ve kayaların altında büyük ve eski bir mezarlık keşfeder. Bu mezarlıklarda bulunan 300 den fazla kafatası şimdiye kadar dünya yüzünde görülmüş en uzun kafatasları olarak nitelendirilmiştir. Yaşları da 3000 yıl olarak tespit edilmiştir.paracas Paracas Tarih Müzesi müdürü beş kafatasındaki saç, diş, deri ve kemik parçalarından aldığı örnekleri bir genetik laboratuvara götürmüş ve bunların nereden alındığına dair bilgi vermeden üzerlerinde genetik test yapılmasını istemiştir.  Yapılan mitokondriyal DNA (mtDNA –ana sülalesi) testlerin sonucunda şimdiye kadar hiçbir insan, primat veya hayvanda rastlanmayan mutasyonlar bulunmuştur (DNA testleri hakkında bilgiler bir başka yazımızda verilmişti OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN). Böylece Paracas’da Homo Sapien (modern insan), Neandertal ve Denisova insanlarından çok uzak tamamen yeni bir insan benzeri ile karşılaşıldığı anlaşılmıştır. Paracas sakinlerinin dünya insanlarından farklı olması aralarında üreme gerçekleşmediğini de kanıtlamıştır.  Bir genetik bilimcinin elinden gelen onları “Bilinen evrim ağacına oturtulabileceğinden emin değilim” diye açıklamak.

paracasBazı Güney Amerika kabilelerinde bebeklerin kafalarının uzun bir süre zarfında tahta ile sıkıca sarılarak şekil verildiği akla gelmektedir. Bu durumda kafatasının hacmi ve ağırlığı değişmemekte sadece şeklen deformasyona uğramaktadır. Paracas kafatasları ise normal insan kafataslarından hem % 20 daha büyük yani daha hacimli hem de % 60 daha ağırdır.

Bu keşif insanın evrim ağacının perspektifini değiştirecek kadar önemlidir. Araştırmacılar bu kafataslarının sahiplerinin orijinlerini açıklayamamışlardır.

Onlar kimdi, neyin nesiydi sorularının cevabını bulmak için her zamanki gibi akıl yürütelim. Onların 3 bin yıldan öncesi ve sonrası Dünyalıları ile genetik hiçbir bağları yok. Zaten günümüzle aradaki 3000 yıllık sürede nesillerinin, eğer kalmışlarsa, evrim geçirmiş olmaları da mümkün değil. Yani aradaki 3 bin yıllık sürede ve günümüzde oralarda az çok uzun kafalı insanlar ve/veya kalıntıları olmalıydı.  Anlaşılan Paracas sakinleri nesillerini sürdürememişler ya da sürdürmek istememişler. Demek ki birden bire ortaya çıkmışlar ve ömürlerini orada tamamlamışlar. Yapabileceğimiz tek şey onların uzaylılar olduklarını kabul ettikten sonra ihtimallere bakmak:

1. Kazadan kurtularak ya da mecburi ya da görevli olarak Dünyaya inmişler,

2. Cezalandırılma amaçlı olarak Dünyaya bırakılmışlar,

3. Uzay gemisinden indirilmişler, öldürülüp oraya gömülmüşler.

4. Dünya’ya intibak edemeyip topluca ölmüşler,

5. İntihar etmişler,

6. Nesillerini sürdürecek zaman bulamamışlar, ya da biyolojik farklılıklardan dünyalılar ile çoğalamamışlar ya da dünyalılar ile cinsel ilişkiye girmek istememişler,

7. Bir süre aralarında çoğalıp sonra topluca ölmüşler,

8. Şu ve veya bu nedenle nesillerini sürdürememişler, nesilleri sona ermiş.

Kaynak: DNA Analysis of the Paracas Skulls Proves They Are Not Human. Before It’s News. 28 Şubat 2015. http://beforeitsnews.com/paranormal/2015/02/dna-analysis-of-the-paracas-skulls-proves-they-are-not-human-2484728.html

Bülent Pakman. Nisan 2015.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya, Uzay içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2. Dünya Savaşındaki Türkler

ÖNSÖZ
2. Dünya Savaşından etkilenen Yahudiler, Almanlar, Avrupalılar, Ruslar, Amerikalılar hakkında çok şeyler yazıldı, çizildi, filmler yapıldı, kitaplar, romanlar yazıldı. Ama bu savaşta yer almak zorunda kalan milyonlarca Türk de vardı. Kendileri ile hiçbir ilgisi olmayan, taraf olmadıkları bu savaş yüzünden öldüler, öldürüldüler, idam edildiler, yaralandılar, sakat, aç sefil kaldılar, esir düştüler, baskı, işkence gördüler, kaçtılar, sürüldüler, evlerinden, yurtlarından oldular, ailelerini kaybettiler. Kısaca MAHVOLDULAR. Daha da önemlisi olmak istemedikleri ama oldukları bu savaşta yok sayıldılar.

Adlarına aydın denilen kimileri onlara vatan haini dedi. Bu aklı kıtlar o insanların vatanlarının olmadığını, vatanlarının, özgürlüklerinin, bütün varlıklarının, dillerinin, kültürlerinin, hatta ve hatta sofralarındaki ekmeklerinin bile ellerinden alındığını ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.

İÇİNDEKİLER
1. Stalinli Yıllar
2. Barbarossa Harekatı
3. 2. Dünya Savaşında Türk Lejyonları
4. Ruslardan kaçış
5. Şanssızlar

Gelin hikayeyi en baştan başlayarak anlatalım.

1. BÖLÜM – STALİNLİ YILLAR

1.1 Rusya Türkleri

Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısında askerî güç, sanayi, bilim ve genel devlet yapısıyla gerçek bir büyük Avrupa Devleti niteliğindeydi. Buna karşılık bu dev bünye, sayısız müzmin problemlere de sahipti. Köylülerin toprak meselesinin çözümsüzlüğünden, sanayileşme dönemi sancılarından, sosyal adaletsizlikten ve hantal bürokrasiden kaynaklanan çok şiddetli sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlikler yaşıyordu. İdare sistemini ne pahasına olursa olsun muhafaza etme inancı, mutlakıyetçi Rus Ortodoks görüşü dışında hiç bir eğilime hayat hakkı tanımayan çok katı bir istibdat sistemine yol açmıştı. Bu dahi, Rusya’nın 19. yüzyıl ortalarından itibaren sayısız ihtilâlci ve inkılâpçı hareketin beşiği olmasını önleyememişti.

Rusya’nın milyonlarla ifade edilen Türk/Müslüman halkları ise bütün bu gelişmelerin kıyısında kalmışlardı. İmparatorluktaki ekonomik ve sosyal adaletsizlikten paylarını fazlasıyla almışlardı.

Çarlık Rusya’sının son zamanlarında Doğu halkları arasında milliyetçilik akımları başgösterdi. Rus ve Batı Avrupa eğitim sistemiyle yetişmiş Müslüman ve Türk Tatar, Kuzey ve Güney Kafkasya aydınları Kongreler toplamaya başladılar. Rusya Müslümanlarının büyük çoğunluğu Türk’tü, bu hareketin önderlerinin tamamı Türk ve Türkçüydü. Dünyada ilk kez Türkçülük hareketini başlattılar. 1905 Rus Devrimi hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra 1906 dan itibaren Türkçülerin çoğu Rusya dışına kaçtı.

Rusya’da Kasım 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimiyle, Lenin’in liderliğindeki Bolşevikler geçici hükümeti devirerek  iktidara geldiler. Başta İngilizler olmak üzere dış güçler tarafından da kısmen desteklenen, Çarlık Rusyası generalleri Kolçak, Denikin, Vrangel vb. tarafından yönetilen Çarlık yanlısı Beyaz Rus ordusu Müslüman ve Türklerin yaşadıkları bölgeleri Uralları, Sibirya’yı, Kuzey Kafkasya’yı ve diğer önemli bölgeleri işgal etti. 1918 ortasında iç savaş başladı. Bu savaşta Rusya sınırları içinde yaşamakta olan Müslümanları ve Türkleri yanlarına çekmeye çalışan Merkezi Bolşevik Hükümet, 24 Kasım 1917’de önce “Rusya halklarının hakları beyannamesi”ni hemen sonra da “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” hitaben özel bir çağrı yayınladı. Bu çağrıda Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu. Lenin ve Stalin imzalarını taşıyan bu tarihi belgede şunlar dile getiriliyordu:

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz

Rusya Türkleri ve Müslümanları bu bildirideki aldatmacanın farkında değillerdi, bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Bir kısmı Tatar Sultan Galiyev gibi Milli Komünist oldular. Bir kısmı ise kendi bağımsız devletlerini kurdular. 20 Kasım 1917 de Kazan’da İdil-Ural Devleti, 12 Aralık 1917 de Hokand Türkistan Muhtar Cumhuriyeti kuruldu. 13 Aralık 1917’de Orenburg’da Kazaklar Alaş Orda Özerk Cumhuriyetini ilan ettiler. 28 Aralık 1917’de Kırım Halk Cumhuriyeti, 11 Mayıs 1918’de Abhazya, Adigey, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan eyaletlerinden oluşan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, 28 Mayıs 1918 Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. 9 Ekim 1918’de kurulan Geçici Ahıska Hükümeti,  3 Kasım 1918’de kurulan merkezi Iğdır olan Nahçıvan’ı da kapsayan Aras Türk Hükümeti, 5 Kasım 1918’de kurulan Kars İslâm Şurası Hükümeti, 30 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşti. 17-18 Ocak 1919’da Güneybatı Milli Kafkas Geçici Hükümeti, aynı günlerde Acara Şura Hükûmeti kuruldu. 6 Ekim 1920’de Özbekler tarafından kurulan Buhara Hükümetinin ilk ve tek Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu Anadolu’da işgale karşı direnen Mustafa Kemal’e teslim edilmek üzere büyük miktarda altın hibe etti ancak bu yardımın % 81.7’sini Bolşevikler iç etti. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

İç savaş süresinde ve sonrasında Bolşevikler Türklerin topraklarına girdikçe bağımsız ve özerk bütün devletlere tek tek son verdiler. Ancak hala ümitlerini kaybetmeyenler vardı. Rus çoğunluğun ekonomik ve askeri gücü göz önüne alındığında, en azından milliyet, siyasi, din ve kültürel sorunların bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünüyorlardı. Ancak sonunda hepsi hüsrana uğradılar.

1.2 Komünizmin sancıları

Bolşeviklerin toprakları kamulaştırılması ve köylüler arasında paylaştırılması aceleyle, tecrübesizlikle ve koordinasyonu gerçekleştirecek bir yönetim yapısı oluşturulmadan yapıldı. Ekonominin bütün kesimlerinde üretim düşüşü yaşandı. 1920 yılında endüstri ve ulaşım 1913’teki düzeyin ancak % 20’si kadardı. Üretkenliğe dayanan bir ücret sistem uygulanmadığı için en iyi işçiler fabrikaları terk ettiler. Kentlerden kırsal alana doğru göç yaşandı. 1917-1920 yılları arasında şehirlerin nüfusu 2.6 milyondan 1.2 milyona düştü.

Bolşevikler iç savaş sırasında  savaşı finanse edebilmek için para basma yoluna gittiler ve bu da hiperenflasyona yol açtı. Paranın değer kaybetmesi, köylülerin, zanaatkarların ve diğer üreticilerin ürünlerini para karşılığı satmaktan vazgeçmelerine yol açtı ve trampa usulü yaygınlık kazandı. Halbuki Devrimin başarısı ve ayakta kalabilmesi iç savaşın kazanılmasına bağlıydı, bunun için de finansman gerekliydi, Kızılordu beslenmeliydi.

1.3 Bolşeviklerin Kazak mezalimi

Bolşevik ihtilali sonrasında iç savaş sırasında yiyecek kıtlığı çeken Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında Kazakistan halkının hayvanları ve yiyecekleri ellerinden zorla alındı ve trenlerle Rusya’ya taşındı. “Türkistanlılar ölsün yeter ki Kızılordu savaşı kazansın” politikası yüzünden o yıllarda 1 milyon 114 bin Kazak açlıktan öldü, açıkta köpeklere yem oldular. Tarla faresi toplayabilip yiyenler hastalıktan öldüler. Karşı gelenler acımasızca öldürüldüler. 1920 Aralığında anne babası açlıktan ölen çocuk sayısı 128 bin iken 4 ay sonra 1921 Martında bu sayı 408 bine ulaştı. Bunların da çoğu açlıktan öldü. Göç edebilenler kurtulabildi.

Kızıl Ordu Rusya’nın diğer bölgelerinde hakimiyeti ele geçirdikten sonra Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, iç savaşı sona erdirdi. Ondan sonra Müslümanlara ve Türklere verilen bütün vaatler unutuldu.

Kolektifleştirmenin doğrudan bir neticesi olarak 1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü.

1.3 Stalin

Bu şartlarda kolektifleşme ancak insan hakları rafa kaldırılarak yapılabilirdi. Devrimin başında bunun için biçilmiş kaftan olan biri vardı. Stalin. Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı olan Lenin’in son yıllarında, Stalin Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri görevini üstlendi ve parti içindeki bütün yönetim makamlarına kendi yandaşlarını doldurmaya başladı. 1922 yılında felç geçiren Lenin 21 Ocak 1924 tarihinde öldü. Yerine geçen Stalin ölüm tarihi olan 5 Mart 1953’e kadar ülkeyi tek adam olarak yönetti.

Tarihin en acımasız diktatörlerinden biri olarak bilinen Gürcü Josef Stalin’in asıl adı Iosif Cugaşvili’ydi. Stalin Türk ve Müslümanlara düşmandı. yukarıda bahsettiğimiz  iç savaştaki kargaşadan yararlanarak Türk devlet ve cumhuriyetlerinin kurulmalarını hiçbir zaman hazmedememişti. Bunların tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya kararlıydı. Milli Komünistleri de tasfiye etmeye kararlıydı.  Sovyetler Birliği’nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propaganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği, kadın, çoluk, çocuk Sibirya’ya sürüldüğü, 2. Dünya savaşında yok olduğu bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya’daki ders kitaplarında, “Büyük Terör” olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

1.3.1 Stalinli yıllar

1929 Sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2–3 hafta içinde toplantılar düzenlediler ve köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılmaları yönünde ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra önce Kulakların (varlıklı Rus köylüleri) ve orta halli köylülerin yerlerinden ve mallarından edilmeleri işine girişildi. 5 milyon civarında aile (15 milyondan fazla erkek, kadın ve çocuk) bütün mal varlıklarını kaybetti. Erkeklerin bir kısmı kurşuna dizildi, kalanları toplama kamplarına sürüldü. Aile üyelerinin diğer fertleri ülkenin kuzey ucundaki kolhozlara gönderildiler.

Bundan sonra kolhozların oluşturulması işine girişildi. Bütün atlar 100’den fazlası bir arada olmak üzere açık alanda yağmur ve kar altında etrafları çitlerle çevrili şekilde tutuldular. İnsanlarda mülkiyet duygusunu ortadan kaldırmak için kimseye eskiden kendisine ait olan hayvanlara bakma izni verilmedi. Bütün bu hayvanların barınması ve beslenmesi için hiç bir ön hazırlık yapılmamıştı. Kimse kimin ne zaman bu ortak hayvanların beslenmesiyle uğraşacağını bilmiyordu. Herkesin tek amacı kendisine zor olmayan bir görev verilmesini sağlamaktı. Büyük ve küçükbaş hayvanların tamamının akıbeti atlarınki gibi oldu.

Kısa zamanda hayvanlar salgın hastalıklara yakalandılar ve teker teker telef olmaya başladılar. Bahar başladığında bütün kolhozlarda tam bir kaos ortamı hüküm sürüyordu. Sonuçta SSCB’de toplam büyük ve küçükbaş hayvan sayısında dramatik düşüşler yaşandı (% 50’ni üzerinde). 1929’da 36 milyon olan toplam at sayısı 1932 ortasına gelindiğinde 14 milyonun altına düştü. Ülkede doğru dürüst yollar ve otomobiller olmadığı için, demiryollarından sonra atlar en önemli ulaşım aracıydı. Dolayısıyla ülke içi ulaşım da büyük darbe yedi.

Kısa bir süre içinde sanayileşmenin ve kolhoz sisteminin olumsuz etkileri şehirlere de yayıldı. Şehirlerde tüketim malları ve gıda malları kıtlığı baş gösterdi. Her şey karneye bağlandı. İşçilere günde 800 gr., memurlara ise 400 gr. ekmek verildi. Ekmeğin kalitesi çok kötüydü. Et, yağ ve şeker çok ender olarak ve çok az miktarda dağıtılıyordu. Sonuçta yine karaborsa oluştu ve para 8–10 kat değer kaybetti.

1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında daha büyük kıyımlar yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, muhalefet üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. 1929 yılında 253 bin kulak (zengin köylü) ailesi sürgün edildi, 1930-1931 yıllarda bu rakam 381 bine ulaştı. 1932-1940 yılları arasında 490 bin kişi daha sürgün edildi. Meydana gelen açlık yüzünden o yıllarda da hayatını kaybedenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyordu.

1.3.2 Sultan Galiyev

Başkurt lider ve düşünce adamı Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte 1917 Ekim Devrimi’nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan’da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü’de çalışan Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman’dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği’ne katılmasında önemli rol oynadı. Beyaz Ordulara karşı sürdürülen mücadelede Türk-Tatar Kızıl Ordu birliklerini oluşturdu. Doğu cephesinin yarısından fazlasında bu birlikler savaşmaktaydı. General Kolçak kumandasındaki Beyaz Rus birliklerinin Kazan’dan çıkarılmasında ve Sibirya’dan sürülmesinde çok etkili oldu.
Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin’in ölümü ve Stalin’in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev’i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin’e göre Galiyev, Orta Asya’da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği’nden koparabilirdi. Gerçekten de ulusal komünizmin fikir babası ve kurucusu olan Galiyev Orta Asya’daki Türk halklarını birleştirerek, sosyalist ve birleşik bir Türkistan devleti kurmak istiyordu.
Üzerindeki baskı zamanla arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirdi. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi’nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova’dan atanan isimlere veriliyordu. Sultan Galiyev 1920-1923 yılları arasında Stalin’in milli soruna ve yerel özerkliklere karşı olumsuz görüş ve eylemlerine karşı en şiddetli muhalefeti yapan isim oldu. Rusya Komünist Partisi’nin sömürgeler politikasına ağır eleştiriler getirdi. Parti içinde doğulu komünistlerden bir muhalefet örgütledi. Son olarak eleştirilerini Stalin’i Veliko Ruscu (Büyük Rusya) politikalar izlemekle suçladı.

Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak yargılandı. Birçok aydın da Sultan Galiyevci damgası ile yargılandı idama mahkum oldu. 28 Temmuz 1930 da 77 kişi “Sultan Galiyevci” suçlamasıyla tutuklandı, 21’i idama, 11’i 10 yıl, 24’ü 5 yıl, 11’i 3 yıl hapis, 9’u 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. 13 Ocak 1931 tarihinde idam cezası 10 yıl hapis cezasına çevrildi. Stalin Devri’nin en korkunç yılları olan 1937–1938 yıllarında “Sultan Galiyevci”damgası vurulanların büyük çoğunluğu idam edildi. Sonunda Galiyev de 28 Ocak 1940’da Stalin’in emriyle Lefortovo Hapishanesi’nde vurularak öldürüldü.

Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990’da KGB’nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev’in aklanmasına  karar verdi. O yıllarda KGB arşivlerinin açılmasıyla birlikte Tatar yazar Renad Muhammedi, arşivlerde Sultan Galiyev dosyaları üzerinde beş yıl kadar çalıştı ve bu arşiv çalışmalarının sonucu olarak “Sirat Küpere” (Sırat Köprüsü) adlı tarihi romanını ortaya çıkarttı. 528 sayfadan oluşan bu kapsamlı roman 1992 yılında Kazan’da 5000 adet basıldı. KGB arşivlerindeki dosyalarla ilgili Muhammedi şunları yazmıştı: “Merkezi KGB arşivinde Sultan Galiyev’in dosyası ülke çapında en kapsamlı dosyalardan birisidir. Her birisi 300 ile 700 sayfa arasında olan 43 ciltlik bu facianın tarihi – sarsıcı bir gerçektir. Yazar, roman adının neden “Sırat Köprüsü” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “İster Sultan Galiyev’in özel hayatı olsun, ister Tatarların bağımsızlık arzusu, kıldan ince, kılıçtan keskin “sırat köprüsü”nden geçmekten başka hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Bugünkü durumumuz da nerdeyse aynıdır.”

1.3.3 Kazaklara zulmetmeye doymuyor

Kazakların Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında yaşadıkları açlık ve felakete 1921 de iç savaş sonrası  buna bir de kuraklık eklendi. Tahıl çıkmadı.

Stalin, Kazak halkını yok etme politikasını ve bununla bağlı açlık metodunu 1930-33 arasında yeniden uygulamaya başlandı. Bir taraftan sosyalist bir ekonomi düzeni oluştururken inşa edilmeye başlanan fabrika işçilerine gıda sağlamak, fabrikalara ithal edilecek makinaları satın alabilmek için buğday ihraç etmek gerekliydi. Bunun için Türkistan halkının yiyeceği tekrar elinden alınacak itiraz eden olursa mahkemeye çıkarılacaktı. Önce devletleştirme ile zenginlerin toprakları ellerinden alındı, hayvancılık yapan göçebe ve yarı göçebe Kazak halkı kolhozlarda toplatıldı. Göçebe hayatı vahşilik, cehalet ve kültürel gerilik olarak nitelendirildi. Ancak asıl sebep köylerde Ekim devriminin belirtilerinin olmaması, sınıf mücadelesinin fark edilmemesiydi.

40 milyon hayvan sayısı 1930-33 arasında 4 milyona indi. İzinsiz inek kesen hapse atılıyordu. Halk fakirleşti. O dönemde 131 bin Kazak aydını zulüm gördü, 25 bini öldürüldü. Ayaklanmalar kanlı şekilde bastırıldı. Moskova’ya erişebilen “açız” mesajlarına insafsızca “tartışmayı bırakın bize tahıl lazım” cevabı veriliyordu.

Yurt dışından binlerce yabancı mühendis ve işçi (Alman, İngiliz, Amerikan vs.) Sovyetlere davet edilmişti. Bunların ücretleri Sovyet mühendis ve işçilerine ödenenden kat kat fazla idi. Bu yabancılar kendileri için özel hazırlanan mağazalardan alışverişlerini yapıyor ve yine kendileri için hazırlanan restoranlarda yemek yiyorlardı. Kendileri için inşa edilen yerlerde yerel halktan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlardı. O dönemde yabancılara yaptırılan yatırımların bazıları şunlardı: Amerikan Ford şirketinin Gorkiy’de inşa ettiği otomobil fabrikası, Dinyeper nehri üzerinde kurulan ve zamanının dünyadaki en büyük hidroelektrik santrali. Sovyetler ayrıca yurtdışına pek çok makine ve materyal siparişi verdiler. Bütün bunlar için yüksek miktarda ödeme yapmak gerekiyordu. Bunlar için gereken kaynağı tarımdan elde etmeyi planlamışlardı. Fakat kolektifleştirme tarımda büyük bir üretim düşüşüne yol açtı. Devlet kolhozlara asgarî bir geçimlik düzeyi bırakıp geri kalan bütün tarım ürünlerine el koydu. Fakat yine de devletin eline geçen miktar planlananın çok gerisindeydi. Devlet 1930–31 döneminde yalnızca 6.1 milyon ton tahıl ihraç edebildi. Kaynak kıtlığının bedelini Kazaklar açlıkla, ölümle ödediler.

Stalin’in sanayileşmek istemesiyle başlayan ancak arka planında geleneksel Kazak toplumunu yok etme olan bu operasyon, Kazakistan’daki soykırımın uygulanışı ve boyutları insan aklının almayacağı bir korkunçluktaydı. Böyle bir politikanın Kazakistan’da uygulanabilmesi için Moskova’da Stalin olması yetemezdi, Kazakistan’da da en az Stalin kadar acımasız birinin olması gerekirdi. Kazakistan Komünist Partisi I. Sekreteri Goloscekin (Koloşekin – Goloşekin) işte bu vasıflara sahip ve gerçekten de o bu işi en ustalıkla yapabilecek kapasitedeydi. Sovyet devriminin en başından beri Lenin ve Stalin gibi liderlerle yanyana mücadele eden Goloşekin çevresinde zalimliği ve merhametsizliğiyle tanınan biriydi. Rus yazar İgor Nepein’e göre, acımasızlık Goloşekin’in kanına işlemişti.

Stalin yüzünden Kazakistan’da mevcut 40 milyon baş hayvanın 36 milyonu yani % 90’ı kırıldı. Kazak nüfusu 1897 de 4 milyon, 1917 de 6 milyondu. Bu artış hızıyla 1939 da en az 8 milyon olması gerekirdi. Ancak resmi kayıtlara göre 2.5 milyon Kazak kalmıştı. 1 milyonun göç ettiği farzedilse gerisinin açlık ve zulümden ölmüş olması gerekiyordu. Resmi kayıtlara göre 1930-1933 yıllarında açlıktan ve diğer sebeplerden ötürü toplamda 1.8 – 2 milyon (% 47,3), Kazakistan’ın doğusunda ise 379,400 insan (% 64,5) öldü. Halkın bir bölümü ise açlıktan ölmemek için Rusya’ya ve Çin’e göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin bir kısmı sınırda Sovyet askerleri tarafından öldürüldü, bir kısmı hastalıktan öldü. Onların boşalttığı topraklara daha sonra Ruslar ve özellikle sürgünlerle başka Sovyet halkları yerleştirildi. Bu yüzden Kazakistan bağımsızlığını kazandığında Kazak nüfusu % 45’in altındaydı.

Sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Tüm ölümlerin, vakaların kaydedilmediği bir gerçektir. Ancak bulunabilen rakamlar bile totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının bir göstergesidir.

1936–1937 yıllarında Kazak milli şahsiyetleri ve aydınlarının halk üzerinde bağımsızlık, Turancılık ve Pan-Türkist düşünceleri önem kazanmaya ve sahiplenilmeye başlandı.
Milli ruhu doğuran yazar ve şairlerin güçlü kalem darbeleriydi. Adeta kılıçtan etkili olan bu kalemler halkın korkularla sindirilmiş ruhlarını canlandırarak kendine getiriyordu. Ana dil, Turan egemenliği, bağımsızlık konuları tüm ülkeyi etkisi altına almaya başladı.
Bu kalemlerin başında İstiklal savaşında kendi ülkesi işgal altındayken Mustafa Kemal ve Türkiyeli kardeşlerine hitaben “Alıstagı Bavırıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiirini yazan Mağcan Cumabayev, ana dil ve Kazak halk pedagojisinin temellerini atan Ahmet Baytursunov, İlyas Cansugirov, Beyimbet Maylin, Mırjakıp Dulatov ve Saken Seyfullin gelmekteydi. Halkının gözünü açarak karanlık bir dünyada yaşamasını istemeyen ve milli duyguları perçinleyen bu kalemler SSCB hükümetince Türkçülük ve Turancılık hareketiyle halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizildiler.

1.3.4 Kırım da açlıktan nasibini alıyor

1921-1922 yıllarında Sovyet Rusya’da yaşanan toplam yaklaşık 10 milyon insanın hayatına mal olan benzeri görülmemiş açlık felâketin kurbanları arasında İdil-Ural bölgesinin ve Kırım’ın Türk halkları da bulunmaktaydı.

18 Ekim 1921 yılında Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Asıl büyük felâketler de bundan sonra başladı. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş yaklaşık on bin Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, tam da askerin kuru ekmeği zor bulduğu Büyük Zafer günlerinde Türkiye’den Kırım’a açlık yardımı bile gitti.

1.3.5 Veli İbrahim

Kırım Sovyet Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı, Veli İbrahimov Kırım Tatarlarının milliyetçi temayüllerinin en mümtaz temsilcilerindendi. Ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk dili ve edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti. Veli İbrahim ve taraftarları ülkelerinde yapılacak ziraî kolonileştirmenin şiddetle karşısındaydılar. 1927 yılında “sınıf düşmanı” “burjuva milliyetçisi” ithamıyla tutuklandı ve 9 Mayıs 1928’de kurşuna dizilerek idam edildi.

1.3.5.1 Daha bunlar iyi günler

1930’lu yılların başlarında Stalin, Kırım’da Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etti. Bunlar vaktiyle bir şekilde Türkiye’ye giderek Osmanlı pasaportu almış, ancak tekrar Kırım’a dönmüş olan Kırım Tatarları yahut onların soyundan gelenlerdi. Bu şekilde, sınır dışı edilen ve Türkiye’ye gelenlerin sayısı 5-10 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Arkasından Kulaklar (orta hal üzerindeki köylüler) tasfiye edilerek, Urallar’a, Sibirya’ya sürüldüler. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve yine açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı kıyımı devam ediyordu. 17 Nisan 1938’de İlyas Tarhan tutuklanarak kurşuna dizildi. O günden itibaren, 3 gün boyunca Akmescit’te (Simferopol) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Milli İçişleri Komiserliği Hapisanesi’nde tutuklu bulunan Kırım Tatar aydınlarının büyük bir grubu 19 Nisan 1938 tarihine kadar kurşuna dizildiler. Kurşuna dizilenlerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte aralarında Yakub Ablamitov, Yakub Azizov, Hasan Sabri Ayvazov, Osman Akçoraklı, Ramazan Aleksandroviç, Ali Asanov, Yahya Bayraşevski, Hüseyin Badaninski, Zafer Gafarov, Kerim Cemaledinov, İbraim İsmailov, Abdulla Latifzade, Fevzi Musaniyev, Yakub Musanif, Mamut Nedim, İlyas Tarhan, Server Turupçu, Seyit-Celil Hattatov ve Bilal Çagar’ın isimlerinin bulunmaktaydı. Daha bunlar iyi günlerdi. Zira Stalin Kırım Türklerinin hepsinin işini bitirmemişti.

1.3.6 Söz tanıkların

Leo Hoffner Kırım Almanı:Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.”

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: “Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Nazmiye Yılmaz – Kırım Tatarı: “Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: “Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Seyit Ahmet Kermençikli – Kırım Türkü: “Bizim de toprağımızı aldılar, evimizi aldılar ve nereye gidersen git. Ondan evvel o grupların bir tanesini Stalin doğrudan doğruya 29 senesinin sonunda toplayıp, Bahçesaray’dan 30’a kadar vagona yükleyip Sibirya’ya gönderdi. Onu gözümle gördüm. Hiçbir suçu olmayan insanlar. Bunlar ne yapmış 30 günden fazla adam çalıştırmış. Sonra malı, mülkü, beygiri varmış. Biraz toprağı varmış. 91 liradan, 90 lira vergi vereni hukuktan mahrum etme diye bir kanun çıkardı Stalin. Evimiz elimizden alındı, üzülmemek olur mu. Ev, köy evi ama içinde birşeyler var….Beni zaten köyde Kolhoz’a almadılar. Kolhoz kuruldu o zaman beni almadılar. ….İş başında işi veren işi idare eden Ruslar.

Baymirza Hayit – Özbekistan: “Ağabeyimin kafasını bayram hediyesi yaptılar” Ağabeyimi öldürüp, kafasını kesip bayramda anneme verdiler. Çok azap çektik. Sovyet rejiminin kötülüklerini gördük. Sonra talebelik zamanında iki dostumu öldürdüler.”

Prof. Nadir Devlet:Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.”

Patrick V. Z. Mühlen – Alman Araştırmacı: “Pek çok insan uzak bölgelerde yaşayan ırkları ve milletleri de bilmiyor. Dolayısıyla Rusların, Rus olmayan insanlarla yaşadıkları sorunlardan da haberdar değiller. Özellikle de insanların, Kafkas ırkı ve Türk kökenli insanlar hakkında yeterli bilgileri yok. Bu insanların çoğu Hıristiyan ya da Rum Ortodoks değiller. Bu insanların kendilerine ait dilleri ve kültürleri var. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki Çarlık döneminde genişleme politikasının kurbanı olan ve şiddete maruz kalan insanlar
Bu milletler Birinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Rus Çarı’nın tahttan düşmesinden sonra bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Sovyetler Birliği’ndeki bu sorunların, bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünülüyordu. Dolayısıyla bu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.”

1.3.7 Stalin Basmacılar’a da acımıyor

Orta Asya’da Türkistan’da 1917’de başlayan ve Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların aralıklı olarak desteğiyle 1931’e değin dışarıdan yardım alınmadan sürdürülen Basmacılar ayaklanma hareketi Stalin tarafından tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanılarak bastırıldı. Bu konudaki ayruntılı yazımızı okumak için lütfen tıklayın: https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

1.3.8 Kırgızistan boş geçmedi

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildiler. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…
Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.
KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyordu. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyordu. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileriydi. Hem Aladağlar’da katledilenlerin hem de 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına anıtların da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Bundan 15 yıl sonra Cengiz Aytmatov, vasiyeti üzerine  de babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedildi.

1.3.9 Ahalteke itlafı

Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile komünist rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülerek “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

1.3.10 Stalin hiç Azerbaycan’ı ihmal eder mi?

Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan, tutuklandı, öldürüldü. Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik”