Hunza Türkleri

Yazımı aşağıdaki linki tıklayarak okuyabilirsiniz:

https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/hunza-turkleri/

Sabah Gazetesi bu sayfamdan alıntılarla kaynak göstermeden fotohaber yapmış. Bu da “güya onların” haberi http://www.sabah.com.tr/fotohaber/kultur_sanat/bilim-adamlari-bu-insanlari-inceliyor-1416298878?tc=61&page=1

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Konuyla ilgili yazı dizimiz:
Keşmir’de Türk Köyleri
Pakistan’daki Türkler
Hint yarımadasında Türk İzleri
Hunza Türkleri
Hindistan’da Muradabad Türkleri
Hindistan’da Osmani Türkleri

 

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kur’an’da cariye var mı?

İslâm dünyasında kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına yakını, vahiy kaynaklı tespitler değil, Hıristiyan konsillerinin kararlarını andıran ulema fetvalarıdır. İslâm fıkhının kadınla ilgili sayfaları İslam tarihinin en kara, en utanç verici sayfalarıdır.

Kur’an indirildiği zamanlarda erkek-kadın sayısındaki dengesizlik, yetimlerin ve dul kadınların fazlalığı, kadınların günümüzdeki gibi çalışma imkanlarının, dolayısıyla gelirlerinin olmayışı göz önüne alınarak erkeklerin eş alma sayısı, şartlı olarak, azami dört ile sınırlandırılmıştır. Dörde kadar eş alma ruhsatı erkeğin kişisel ihtiyaçları doğrultusunda verilmiş değildir. Kur’an’da çok eşlilik konusu ayrı bir yazımızda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN http://wp.me/PAexV-nM

Arap erkekleri, şartlı olarak tanınan dört eşi müktesep hak olarak görmüş ancak cinsel isteklerine dört de yetmemiş bu sınırlamayı delmek için “cariye” Emevi dinine yutturmaca şeklinde sokuşturulmuştur. Cariye, erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını kendi isteği dışında yerine getiren kadınlara denmiş. Cariye kelimesi Arapça CRY kökünden gelir ve Kur’an’da hiçbir yerde geçmez. Cariye Kur’an’daki dinde yoktur ama Kur’an dışı İslami gelenekte vardır daha doğrusu Kur’an’a aykırı şekilde İslam’a sokuşturulmuştur, aynen kölelik gibi. Türkiye’de ayrıca meallere de sokuşturulmuş ona uygun olsun diye böylece ilgili meallerde anlamı çarpıtılmamış bir tane ayet kalmamıştır.

İslamın ilk yıllarında müşriklerle savaşlar sonunda kadınlar da dahil olmak üzere alınan esirlere ne yapılacağı sorunu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Kur’an ayetleri inmiştir.

• “Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir.” Muhammed 4

Boyun vurma, karşı tarafta savaşanları bertaraf etmek için “savaş esnasında” olmak üzere öğütlenmiştir. Savaşta pasifize edilenler ise ilk etapta esir alınmıştır ki düşman onlarla tekrar güçlenmesin. Ancak bu ilanihaye sürmez. Zamanı geldiğinde esirlerin ya karşılıksız-bedava ya da fidye alarak serbest bırakılması hükmü getirilmiş, başka bir seçeneğe mesela köleliğe veya cariyeliğe  ruhsat verilmemiştir. Bunun üzerine Hz. Muhammed zamanında savaş esirlerinin zengin olanlarından fidye alınmış, bazıları mübadele edilmiş, diğerleri serbest bırakılmış, bir defasında Müslümanlara okuma yazma öğretme, yani çalışma karşılığında şartlı serbest bırakma olmuştur. O zamanlar esir kampı falan yok. Evsiz yurtsuz kalan, ya da fidye için bekletilen kadın esirler ailelere dağıtılmış, “ailenin bir ferdi olarak” muamele görmüştür. Fidye alınıncaya kadar ailenin yediğini yemiş, içtiğini içmiş, hizmet görmüş, çalışmışlar. İstedikleri takdirde bu kadınlarla nikah yapılabiliyordu. O durumda kadın özgür oluyordu.

• “Yes’elûneke anil enfâl(enfâli), kulil enfâlu lillâhi ver resûl(resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn(mu’minîne)….Mâ kâne li nebiyyin en yekûne lehû esrâ hattâ yushıne fîl ard(ardı), turîdûne aradad dunyâ, vallâhu yurîdul âhirah(âhirate),…
Sana harp ganimetlerini sorarlar. De ki: “Onlar Allah ve Resul içindir. O halde Allah’tan korkun ve aranızda barış ve esenliği kurun. Ve eğer müminler iseniz Allah’a ve O’nun Resulü’ne itaat edin!…Hiçbir peygamber için, yeryüzünde ağır basmadıkça, esirlere sahip olmak uygun değildir. Siz şu iğreti dünyanın nimetini istiyorsunuz; Allah ise âhireti istiyor...” Enfal 1, 67

Bedir savaşında ele geçirilen esirlere ne yapılması gerektiği tartışması çıkınca bu ayet indirilmiştir. Ayetlerde enfal = ganimet, esra = esir anlamları taşımaktadır.

Bazı Kur’an ayetlerinde geçen “mâ meleket eymânukum” tabiri henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmekteyken Hz. Muhammed’in ölümünden sonra 661 yılında iktidarı ele geçiren Emeviler  söz konusu Kur’an ifadesini “cariye” olarak yorumlanmışlar  bu da Emevilerin ve  763 de iktidara gelen Abbasilerin işgal ettikleri ülkelerdeki kadınları zorla savaş esiri diye toplamalarına, alıkoymalarına, elden ele dolandırılarak parayla satmalarına kılıf teşkil etmiştir. Emeviler askerlerine cennette huriler, dünyada ganimet olarak cariye vaadlerinde bulunmuşlar bundan en büyük zararı kılıç zoruyla Müslüman yapılan Dağıstan Türkleri ve Güney Göktürklerin cariye adı altında seks kölesi yapılan evli bekar kadınları görmüşlerdir. Köle ve cariye yapılan Türk gençlerinin sayısı 50 000 civarında olarak tahmin edilmektedir. Bu konu ayrı bir yazımızda anlatılmaktadır OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Cariyeler odalık olarak, yani erkeklerin cinsel ihtiyaçları için, hem de eş sayı sınırlamasına tabi olmaksızın yani sınırsız sayıda kullanılmışlardır. Araplar ayrıca hür kadınlara başlarını örttürürken cariyeleri başları açık gezdirterek toplumda ayrı ve aşağı bir statüde tutmuşlar. İşin tuhafı Kur’an ayetlerinin farklı yorumlanması yüzünden oluşan İslam mezheplerinin hepsi, işin içinde erkek cinselliği menfaati ve erkek egemenliği söz konusu olduğu için aralarındaki görüş ayrılıklarını falan bir tarafa bırakıp, ilk ve son defa gözleri yaşartan bir dayanışmayla sapık cariyelik uygulamalarını benimsemişlerdir.

“Mâ meleket eymânukum” – işin püf noktası

Kur’an’da cariyenin kastedildiğinin iddia edildiği ayetlerde geçen “mâ meleket eymânukum” ifadesinin analizi:

  • Birçok toplumda yemin ederken sağ el havaya kaldırılmakta ya da göğüs üzerine konulmaktadır. Nikah da yemin edilerek yapılan bir akittir. İş akdi de öyle.

  • eyman = “yeminler, sağ eller”.

  • yemin/sağ el = “anlaşma”, “iş anlaşması”, “nikah akdi”.

  • Kur’an ayetlerinde eymanı kum, eymane, eymani kelimelerinin kullanımları: Nisa-33; eymanı-kum …yeminlerinizin akde bağladığı…. Maide-89; Üç yerde eymanı-kum, bir yerde eymane yemin olarak. Tevbeh-12; eymanı-kum ahidden sonra yemin bozma. Nahl-91,92,94; eymane yeminler. Bakara-224, 225; eymanı kum yeminler. Tahrim-2; eymani kum (bozulan) yeminler. Maide-53; eymani yeminler. En’am-109; eymanihim yeminleri.

  • mâ meleket = “sahip olduğu, yönettiği, kontrol ettiği şey”

  • mâ meleket eymânukum = “akitle sahip olduklarınız, yönettikleriniz“. Mesela nikah aktiyle eş olanlar, işçi, hizmetçi, uşak, aşçı gibi akitle/anlaşmayla belirlenmiş ücret-emek hakkı karşılığında aileye iş yapanlar/çalışanlar bu kalıbın taraflarındandır. Akit söz konusu olmadığı için köle ve cariye bu anlamın dışında kalır. Burada sahiplik aile reisliği anlamındadır. Nitekim eskiden kocaya Anadolu halk dilinde sahip/reis anlamında Efendi denirdi.  Hala da diyenler var.

  • Günümüz hukukunda “yediemin” iki ya da daha çok kişi arasında hukuki durumu çekişmeli olan bir malın, çekişme sonuçlanıncaya kadar emanet olarak bırakıldığı kimseye verilen addır. Savaş esiri kadınlar, kızlar da serbest bırakılıncaya kadar benzer şekilde ailelere teslim edilmekte, daha doğrusu aynen yediemin gibi aile reisine yeminlenmekte/emanet edilmekteydi. Bu şekilde aile reislerinin kontrolünde evlerde tutulan; ayrıca aynı evde korumaya alınan kocaları savaşta ölmüş, çocuklu çocuksuz hür kadınlar, kızlar “mâ meleket eymânukum” = size emanet edilenler, yeminlerinizle kontrolunuz altında olanlar, yeminlerinizle bakmakta olduklarınız” kapsamına girmektedirler.

  • Bazı mealcilerin tercih ettiği “yeminlerinizle sahip olduklarınız”, “sağ ellerinizle sahip olduklarınız”, “Ellerinizin altında bulunanlar”, “Yeminlerinizle ellerinizin altında bulunanlar” ifadeleri Türkçede başka türlü anlaşılmış, mealleri anlaşılmaz hale getirmiştir.

  • “Mâ meleket eymânukum” sadece “sahip olduklarınız”, olarak yorumlanırsa esir kadınlar cariye statüsüne konulmuş olurlar. Genelde yapılmış olan budur, üstelik katmerli olarak parantez(ler) ilavesiyle ya da doğrudan cariye kelimesi kullanıldığı durumlar maksatlı yapılmış olup adına Allah ile aldatmak denir.

Toplum kuralıdır, emanete hıyanet olmaz. Mesela bir kimse kendisine emanet edilen, emanet edilmiş olanla evlilik gibi bazı sosyal ilişkilere İCAZE VERİLMEDEN girişemez. O yüzden Kur’an bu konuya sırası geldikçe ve sık sık eğilerek her iki taraf için de bazı serbestiyeler tanımıştır. Ancak sonrasında bu kurallar tamamen tersyüz edilmiştir.

Kur’an’da “Mâ meleket eymânukum” ifadesini içeren ayetler ve bazı mealler

• “Yâ eyyuhâllezîne âmenû li yeste’zinkumullezîne meleket eymânukum vellezîne lem yeblugûl hulume minkum selâse merrât(merrâtin), min kabli salâtil fecri, ve hînetedaûne siyâbekum minez zahîrat(zahîrati), ve min ba’di salâtil ışâi, selâsu avrâtin lekum, leyse aleykum ve lâ aleyhim cunâhun ba’de hunn(hunne), tavvâfûne aleykum ba’dukum alâ ba’d(ba’dın), kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyât(âyâti), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).” Nur 58

Ey iman edenler! Yeminle bakmakta olduklarınızdan-çalışanlarınızdan, ergenlik yaşına gelmemiş olanlar sizden üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğlen vaktinde elbiselerinizi çıkardığınızda, akşam kılınan namazdan sonra… Sakınılması gereken üç vakittir bunlar. Bunlar dışında size de onlara da bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklıyor. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir

Kur’an’da yeri gelince erkek ve kadın inananlar ayırt edilerek veriliyor. Mesela Nur 30 da “Kul lil mu’minîne” = mümin erkeklere söyle, Nur 31 de “kul lil mu’minâti” = mümin kadınlara söyle gibi. Bu ayette ise   “âmenû” inananlar var, cinsiyet ayırımı yok. Erkek ve kadın ev sahipleri açısından dikkatli olunması gereken 3 vakit vardır. İnsan, dinlenme anı olan bu vakitlerde çıplak olabilir. Bu vakitlerde ev halkının vücudunuzun belden aşağı, dizden yukarı bölümünüzü görmelerinden kaygı duymanız gerekir. Bakmakta olduklarınız ve ergenlik çağına gelmemiş olan çocuklar sizden bu 3 vakitte gerektiğinde izin alsınlar, mesela odanıza girmek için.
Burada kastedilenler, fidyeleri ödeninceye kadar geçici olarak ailelerin, dolayısıyla bazı kimselerin gözetimine verilmiş olan savaş esiri kadınlar, aynı evde kalmakta olan kocaları savaşta ölmüş kadınlar ve onların çocukları, evde çalışanlar.

Gelelim meallere

“Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem (kapanmamış) halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah, (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Diyanet Vakfı meali. Burada Kur’an ayetine cariye ve köleyi parantezle sokuşturmuş.

“Ey inananlar! Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenliğe ermemiş çocuklar, sabah namazından önce, öğle vaktinde soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bu vakitler, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah, hükümlerini size böyle açıklar. Allah her şeyi bilendir; hikmet sahibidir.” Bayraktar Bayraklı meali. Öncekinden farkı sokuşturmanın parantezsiz olması.

“Ey imân edenler! Ellerinizin sahip bulunduğu köle, câriye ve hizmetçileriniz ve sizden henüz ergen olmayanlar, (odanıza girmek istediklerinde şu) üç vakit sizden’ izin istesinler : Sabah namazından önce, öğle sıcağından (bunalıp) elbisenizi çıkararak (bir tarafa) koyduğunuzda ve yatsı namazından sonra. Bu üç vakit utanç yerlerinizin açık olabileceği halvet zamanıdır. Bu vakitlerin dışında (yanınıza girmelerinde) birbirinize uğrayıp dolaşmanızda ne size, ne de onlara bir sakınca yoktur. İşte Allah böylece âyetlerini size açıklar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” Celel Yıldırım meali. Öncekilerden farkı, bonus olarak bir de hizmetçi veriliyor. Tam bir komedi, aslında ağlanacak bir durum.

“Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçi)ler ve henüz erginliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkar(ıp yat)acağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunların dışında (hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı) ne size, ne de onlara bir günâh yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allâh âyetleri size böyle açıklar. Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir. Süleyman Ateş meali. Ne güzel burada cariye yok diye sevinmeyin sakın. Ateş’in başka ayet meallerinde  var.

“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlarla, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç durumda izin istesinler: Sabah namazından önce, öğlen vaktinde elbiselerinizi çıkardığınızda, akşam kılınan namazdan sonra… Kaygılanacağınız üç vakittir bunlar. Bunlar dışında size de onlara da bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklıyor. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.” Yaşar Nuri Öztürk meali. Cariye yok ama okuyanlar ayet kapsamına cariyeler de giriyor diyebilirler. Yani ne şiş yansın ne kebap.

“Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için elbisenizi çıkardığınız zaman ve Akşam namazından sonra… Bunlar, sizin özel üç vaktinizdir. Bunların dışında, birbirinizin yanına girip çıkmakta bir sakınca yoktur. ALLAH ayetleri size böyle açıklar. ALLAH Bilendir, Bilgedir.” Edip Yüksel meali. Burada sadece çalışanlar var ve o yüzden kapsama cariye giriyor denemez.

• “Ve in hıftum ellâ tuksitû fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum. Zâlike ednâ ellâ teûlû.” Nisa 3
Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için temiz kılınan kadınlarla ikişer, üçer, dörder nikâhlanın, adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle yahut yeminlerinizle bakmakta olduklarınızla, size emanet edilenlerle. İşte bu, haksızlığa sapmamanız için en uygun yoldur.”

Ayette birden fazla eşli olma halinde adalet sağlayamama tehlikesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğu dile getirilmiştir. O zamanki ortamda aç ve açıkta kalmış, himayeye muhtaç sıcak bir yuvadan, sevgiden, aile ortamından mahrum kalmış kadınlar ve bakmakta oldukları yetimleri göz önüne alınarak iki, üç, dört eşe de cevaz verilirken aralarında adaletin gözetilmesi şartı da getirilmiştir. Öncelikle yetimlerin haklarının korunması, onlarla ve onlara bakanlarla evlenmeden başka şekilde sağlanabiliyorsa çok eşliliğe gerek olmayacağı da öğütlenmiştir.

Bazı meallere ayette olmayan “yetinin” ve “cariye” kelimeleri ilave edilmiştir. Bütün meallerde, Arapça “ev” bağlacı “yahut” olarak çevrilmiştir.

İlgili bazı mealler

“Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız size halâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâh edin ve eğer bu surette adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane veya milkiniz cariye alın, azmamanız, haksızlık yapmamanız için bu daha muvafıktır.” Elmalılı Hamdi Yazır meali. Bu mealde “yetinin” yok.

“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” Diyanet Vakfı meali. Zaten cariyeden cinsel olarak yararlanıyorsun ona devam et onunla evlenmene gerek yok diyor mealci.

“Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için temiz kılınan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer bu durumda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bir tek kadınla yahut yeminlerinizin/sağ ellerinizin sahip olduklarıyla yetinin. İşte bu, haksızlığa sapmamanız için en uygun yoldur.” Yaşar Nuri Öztürk meali.

“Şayet yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helâl olan başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder alınız. O kadınlar arasında da adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, bir tane alınız; yahut ellerinizin altında bulunanlarla yetininiz. Zulüm ve haksızlık etmemeniz için en uygun olan budur.” Bayraktar Bayraklı meali.

Söz konusu kadınlar cariye, esir, misafir… adına her ne dersek diyelim, Allah o kadınlarla evlenmeyi öğütlerken, bazı mealciler ise yetinin yani nikahsız yaşamaya devam edin diyor.

Hurrimet aleykum ummehâtukum ve benâtukum ve ehavâtukum ve ammâtukum ve halâtukum ve benâtul ahi ve benâtul uhti ve ummehâtukumullâtî erdâ’nekum ve ehavâtukum miner radâati ve ummehâtu nisâikum ve rabâibukum…Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum...” Nisa 23…24

Size, şu kadınlarla evlenmek haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz hanımlarınızdan doğmuş olup evlerinizde oturan üvey kızlarınız… ve evli kadınlar da, esir aldığınız kadınlar hariç…

Kur’an’ın Nisa 23 – 24 ayetlerinde erkeklerin kimlerle evlenemeyeceği sıralanır. 23 de kan bağı, süt bağı olanlar, üveyler, gelinler sıralanır ve 24. ayete geçince sıra akraba dışı evli kadınlara gelir, denir ki evli kadınlarla “da” evlenemezsiniz, “esir kadınlar hariç”. Yani esir kadınlar, evli de olsalar, ve de kabul ederlerse onlarla evlenebilirsiniz. Ancak her zaman olduğu gibi işe yine cariyeyi ve ona sahipliliği bulaştıranlar ve işi bambaşka mecralara sürükleyenler var.

İlgili bazı mealler

“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı.” Diyanet Vakfı meali. Yahu kardeşim, Nisa 24 orijinalinde haram kelimesi nerede? Müstesna “kural dışı” demek olduğuna göre senin meal şu hale geliyor: Evli kadınlarla size haramdırlar ama cariyeler kural dışındadırlar yani evli de olsalar size helaldirler.

Nitekim düzgün mealler böyle demiyor:

“Ayrıca yeminlerinizin/anlaşmalarınızın hak sahibi oldukları hariç, evli kadınlar…” Edip Yüksel meali. Mealde haram kelimesi yok, ki orijinalinde de yok.

“…Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikâhlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır.” Yaşar Nuri Öztürk meali. Mealde haram kelimesine yer verilince “evlenme” kelimesi ilave edilmiş böylece iki yanlış birbirini götürünce meal doğru hale gelmiş.

“Hukuka uygun şekilde nikâhla sahip olduklarınız dışında bütün evli kadınlar size haramdır.” Bayraktar Bayraklı meali. Bu mealde savaş esirleri yok. Zaten resmi nikahlı olduğunuz kadınlarınız size haram değildir diyor.

Valla, insan hangisine inanacağına şaşırır.

Ve men lem yestetı’ minkum tavlen en yenkıhal muhsanâtil mu’minâti fe min mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul mu’minât(mu’minâti). Vallâhu a’lemu bi îmânikum. Ba’dukum min ba’d(ba’dın), fenkihûhunne bi izni ehlihinne ve âtûhunne ucûrehunne bil ma’rûfi muhsanâtin gayra musâfihâtin ve lâ muttehızâti ahdân(ahdânin), fe izâ uhsinne fe in eteyne bi fâhışetin fe aleyhinne nısfu mâ alâl muhsanâti minel azâb(azâbi). Zâlike li men haşiyel anete minkum. Ve en tasbirû hayrun lekum. Vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun)” Nisa 25

İnanmış hür kadınları nikâhlama genişliğine gücü yetmeyeniniz, yeminlerinizle bakmakta olduğunuz/size emanet edilen genç, mümin kızlarından biriyle evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hep birbirinizdensiniz. O halde onları, ailelerinin izniyle nikâhlayın. Gizli dost edinmeyerek, zinadan uzak kalarak, iffetli hanımlar olmaları şartıyla onların mehirlerini örfe uygun bir biçimde verin. Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır. Bu, evlenme yolu, günaha ve sıkıntıya girmekten korkanınız içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.

O zamanlar Müslüman bir erkek nikâh esnasında eşine mal veya para vermeyi kabullenir buna mihr/mehir denirdi. Savaş esiri kadınlarla nikah yapma halinde bu mehir kadının özgürlüğü olurdu. Ayet maddi imkanı olmayanlara böyle bir evliliği öğütlüyor. Ancak bu ayete ait meallere de cariye girmiş. Kimileri de diyor ki genç kız olarak çevirdim ama cariye de olabilir.

İlgili bazı mealler

“İçinizden özgür mü’min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” Ali Bulaç meali.

“İçinizden, inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınızdan/câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Hepiniz birbirinizdensiniz/hepiniz aynı kökten gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evleniniz; ücretlerini/ mehirlerini de güzelce veriniz. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı uygulanır. Bu cariye ile evlenme, içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayandır; merhamet edendir.” Bayraktar Bayraklı meali.

• ” Kad eflehal mu’minun(mu’minune)….Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne). İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânukum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne). Muminun 1, 5, 6

Hiç kuşku yok, kurtulmuştur müminler…Onlar diz-göbek arasını koruyanlardır. Eşleri yani akitleri aracılığıyla sahip bulundukları müstesnadır. Bu durumda kınanmış değillerdir onlar.”

Bütün meallerde  sure müminler/inananlar/iman edenler olarak başladığından yukarıda açıkladığımız gibi “hem erkek hem de kadın” inananlara hitap etmiş olmaktadır.  İnananlar, eşleri/nikahlılarından başka kimselere karşı “ferc” yani diz kapağı ile göbeklerine kadar olan bölgeyi korumaları öğütlenmektedir. Burada de “mâ meleket eymânukum” geçmekte olup bazı meallerde yine cariye olarak çevrilmiş ya da parantez içerisinde Allah’ın kitabına ilave yapılmıştır.  Aradaki “ev” bağlacı seçenek bildiren “veya” değil; açıklama getiren “yani” anlamında kullanılmışsa eşler yani nikahlılar dışında göbek-diz arasının kimseye gösterilmemesi öğütlenmiş olur. Aradaki “ev” “veya” anlamı taşıdığı ve cariye ayete sokuşturulduğu takdirde erkeğin tercih yapması ya karısına ya da cariyesine mahrem yerlerini gösterebilmesi gibi garip durum ortaya çıkacaktır. Ayete cariye sokuşturan bazı mealler Kur’an’a (haşa) cariyeniz eşiniz statüsündedir dedirmiş oluyorlar ve böylece tecavüzü meşru hale getirmişler:

Ayetle ilgili bazı mealler

“Müminler saadete ermişlerdir….Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.” Diyanet İşleri meali (eski).

“Ve o mü’minler ki, onlar elbette avret mahallerini muhafaza edenlerdir. Ancak zevceleri veya sağ ellerinin mâlik olduğu cariyeleri müstesna. Çünkü onlar, (bu halde) kınanılmış değildirler.” Ömer Nasuhi Bilmen meali.

“Gerçekten de kurtulmuşlardır, muratlarına ermişlerdir inananlar…Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve malları olan cariyeleri müstesna ve bunda da hiç kınanmaz onlar.” Abdülbaki Gölpınarlı meali. Bu mealde ferc ırz olarak tercüme edilince, Kur’an’ın (haşa) verdiği öğüt “ey erkekler ırzınızı koruyun, karınıza ve cariyenize karşı hariç” olarak okunabilir, demek ki Arabistan’da o zaman erkeklerin ırzına geçiyorlarmış denebilir.

Bu arada bazı mealciler saçmalıkları sırıtmasın diye mecburen ayet içerisine cinsel ilişkiyi de sokuşturmak zorunda kalmışlar:

“Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler…Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar.” Suat Yıldırım meali. Kadın erkek ayrımı yapmadan müminler diye başlayan bu meal doğruysa Kur’an (haşa) kadına cariyeleri ile cinsel (lezbiyen) ilişki kurma hakkı veriyor demektir.

• ” Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne). İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne). Mearic 29 – 30.

Bunlar, cinsiyet organlarını titizlikle korurlar. Ancak onlar, eşleriyle, yani akitleriyle sahip oldukları şeyler konusunda kınanamazlar.”

Yukarıdaki gerekçeler bu ayet için de söz konusu. Aradaki “yani” bağlacı Abdullah Parlıyan, Muhammed Esed meallerinde var.

“Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne). İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânukum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne). Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.”
” Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne). İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne). “Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz”
İkisi de Diyanet Vakfı meali. Ancak önceki Muminun 5-6 ayet mealine parantezle eklenen cinsel ilişki ikinci Mearic 29 – 30 ayeti mealinde yok.

• “Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ, vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, … Nur 31
Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut yeminle yönettikleri yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların kaygı duyulacak yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar…

Burada ifade edilen “ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne” savaş esiri kadınlar evde korumaya alınmış olan kadınlar ve onlara tabi olan çocuklardır. Diyanet Vakfi mealine göre parantez içerisinde kölelerdir, Ahmet Hulusi mealine göre parantez içerisinde cariyelerdir, Ahmet Varol mealine göre her ikisi de parantez içerisinde köleler ve cariyelerdir, Diyanet İşleri (eski) mealine göre müslüman kadınları veya cariyeleridir. “Yasal olarak sahip oldukları cariyelerinden” diyen de var (Cemal Külünkoğlu meali) , böylece cariye yasası diye bir yasanın varlığını öğrenmiş oluyoruz.

• “Lâ yahıllu leken nisâu min ba’du ve lâ en tebeddele bihinne min ezvâcin ve lev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk(yemînuke), ve kânallâhu alâ kulli şey’in rakîbâ(rakîben).” Ahzab 52.
Bundan sonra sana artık başka kadınlarla evlenmek/helal olmaz. Bunları, başka eşlerle değiştirmek de -onların güzellikleri hoşuna gitse bile helal olmaz. Yeminle yönetebileceklerin müstesna. Allah herşey üzerinde bir Rakib’dir, herşeyi gözetlemektedir.”

Bu ayet ile Hz. Muhammed’in yeni eş alması, ya da boşayacaklarının yerine yenisini alması yasaklanmış, savaş esiri kadınlar bu hükmün dışında tutulmuştur.
Meallerin çoğunda kadınların helal olması=“evlilik”, “ma meleket yeminuk”=“cariye” olarak çevrilmiştir. Bunlardan birincisi doğrudur, zira Kur’an hükümlerine göre evlilik olmadan helal cinsel ilişki olmaz. Ayette getirilen istisna hükmüne göre de Peygambere cariye denilen kadın esirlerin helal olması ancak evlilik yoluyla olacaktır. Bu çok önemlidir. Peygamber bile bir savaş esiri kadını eş alacaksa nikah yapmak zorundayken, nitekim savaş esiri “Safiye” ve “Cüveyriyye” ile iki kez öyle yapmışken, cümle Arap erkek alemi Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayarak istedikleri kadar kadınla birlikte olma hakkını kendilerine tanımışlardır. Mezhepler, Peygamber sünneti, hadisi şerif diyenler, Osmanlı Padişahları, onlara fetva veren şeyhülislamlar hepsi bu tezgah içerinde yer almıştır.

Ayetle ilgili bazı mealler

“Artık bundan sonra başka kadınlarla evlenmek sana helâl değildir. Güzellikleri seni büyülese bile, eşlerinden birini boşayıp başkasıyla evlenmen de yasaklanmıştır. Ama câriye hariç. Allah her şeyi gözetlemektedir.” Bayraktar Bayraklı meali.

“Ey peygamber! Bunların dışında artık sana başka kadınlarla evlenmek helal olmaz. Onlardan birinin güzellikleri hoşuna gitse bile, başka eşlerle değiştirmen de sana helal değildir. Ancak yasal olarak sahip olunan cariyeler hariç. Allah herşeyi görüp, gözetendir.”Abdullah Parlıyan meali.

• “Darabe lekum meselen min enfusikum, hel lekum min mâ meleket eymânukum min şurekâe fî mâ rezaknâkum fe entum fîhi sevâun tehâfûnehum ke hîfetikum enfusekum, kezâlike nufassılul âyâti li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne)” Rum 28

Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: yeminle yönettiklerinizden, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. “

Bu ayette “Ma meleket eymanukum” işçi, hizmetçi, uşak, aşçı gibi akitle/anlaşmayla belirlenmiş ücret-emek hakkı karşılığında aileye iş yapanlar/çalışanlar..

Ayetle ilgili bazı mealler

“Allah, kendinizden şöyle bir örnek verdi: “Size verdiğimiz mallarda hizmetçilerinizden ortaklarınız var mı? Siz ve hizmetçileriniz mallarda eşit misiniz? Bu konuda birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?” İşte biz akıllarını kullanan insanlara âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Bayraktar Bayraklı meali.

“İşte size kendi içinizden bir örnek veriyor: Emriniz altındaki kimseleri, size verdiğimiz rızıklarda size eşit ortaklar olarak kabul eder misiniz? Birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz? Aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle detaylı açıklarız.” Edip Yüksel meali

Başka ayetlerde “Ma meleket eymanukum”u cariye olarak çeviren mealcilerden bazıları ne hikmetse bu kez parantezli/parantezsiz köle çevirisini tercih etmişler. Bazıları “Köleleriniz, câriyeleriniz, işyerlerinizde çalışan sözleşmeli işçiler” ve “köleler, hizmetçiler” olarak çevirmiş. Özgür, anlaşmalı/akitle çalışan işçiyle, hizmetçiyle akte bağlı olmayan köle ve cariyeyi nasıl aynı kefeye koyabiliyorlar, bunlar nasıl mealciler hayret doğrusu.

“(Allah, mülkünde ortaksız olduğunu anlatmak için) size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçiler)de, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz aklını kullanan bir toplum için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Cemal Külüklüoğlu meali

“Size, kendinize âit birşeyle örnek getirmede: Kölelerinizden, câriyelerinizden, sizi rızıklandırdığımız şeylerde size ortak olanlar var mı ve siz, o mallarda, onlarla bir olur musunuz, onları mallarınıza ortak eder de onlar da, sizin korkup titrediğiniz gibi o malların üstüne korkup titrerler mi? İşte, akıl eden topluluğa delilleri böylece tekrarlayıp açıklarız.” Abdülbaki Gölpınarlı meali.

Bu arada hikaye-roman yazanlar da var:

“(Allah’ın, mülkünde ortağı olmadığını iyice anlamanız için), O size kendinizden (şöyle) bir temsil yaptı: Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sahib olduğunuz köleler, size ortaklar değildir; (böyle kölelerinizi mallarınıza ortak yaparak onları sizinle bir tutmazken Allah’ın bazı kullarını ve yaratıklarını O’na nasıl ortak yaparsınız?) Siz (ve onlar), mallarda hiç musavi olur da aranızda birbirinizden, (tek başına mala sahib olma endişesiyle) korktuğunuz gibi, onlardan (kölelerinizden) korkar mısınız? (O halde kölelerinizden bu şekilde korkmaz ve mallarınıza da onları ortak etmeye razı olmazsanız, kullarım olan bazı kimselere, ortaklarım diye ibadet etmekle onların ilâhlarınız olmasına nasıl razı olursunuz?) İşte (kudret ve vahdaniyyetimize delâlet eden) alâmet ve delillerimizi, aklını kullanıb ibret alacak bir kavim için böyle açıklarız.” Ali Fikri Yavuz meali

İlgili mealler karman çorman. Hepsini versek, yorumlasak kitap haline gelir.  Mealciler değil midir ki yıllarca İslam düşmanı Hıristiyanlara, Evangelistlere, ateistlere, Evangelist uşağı İlhan Arsel gibilerine bol bol malzeme sağlayan?

Kölelik ve cariyelik Bedir savaşından önce kaldırılmıştır. Hz. Muhammed ve sahabenin bir kimseyi köle yaptığına dair hiç birşey yoktur. Olan şey savaş esirliği hukuku, mevzuatıdır. Kur’an  savaş esirlerini zamanı geldiğinde ya karşılıksız-bedava ya da fidye alarak serbest bırakmayı emretmiştir, (bkz. yukarıda açıklanan Muhammed 4 ayeti) başka bir seçeneğe mesela köleliğe veya cariyeliğe  ruhsat vermemiştir. Er ya da geç serbest bırakılacak bir savaş esirine onun isteği dışında hiç birşey yaptırılması mümkün değildir. Sadece onun da yaşamını mümkün kılacak, kolaylaştıracak şekilde geçici olarak misafir edildiği yerde çoğu dargelirli olarak yaşayanlara yardım etmesi, onlarla birlikte çalışması söz konusu olabilir. Kabul ederse evlenilebilir. Bunların yolları da başka ayetlerle öğütlenmiştir. Muhammed 4  ayeti neshedilmiş yani yok sayılmıştır. Emevi dininin savaş sonucu para için kadınları esir alarak pazarda cariye yapılmak üzere satması, bu kadınları satın alanların onları hizmetlerinde ve cinsel ihtiyaçlarında kullanması Kur’an dışıdır, çok büyük günahtır. Bu uygulamayı Osmanlı padişahları da benimsemişler. 1402 den sonra Osmanlı Padişahları sadece 6 nikah yapmışlardır, aslında resmi sayı 5 dir, birisi tahminidir. Şeyhülislama fetva ısmarlayarak yüzlerce cariyeyle nikahsız cinsellik yaşamışlardır. Bunu yaparken bir kısmını boğdurmakla tehdit ettirmişlerdir.

Osmanlı’da cariyelerin kaynağı sınır ötesi topraklara saldırılarla kadınların/kızların kaçırılması ve özellikle deniz korsanlığı olmuştur. Halbuki Kur’an dışındaki din bile der ki: Cariye, savaşta düşmandan esir alınıp, Dar-ül-İslam’a getirilmiş olan kâfir kadını demektir. Savaşta esir alınmayan bir insanı satmak ve satın almak caiz değildir. Dar-ül-harbde yani dünyanın her yerinde cariye olmaz. Savaşta düşmandan esir alınırsa cariye olur (İlmihâl-Se’âdet-i Ebediyye v.b.). Osmanlı’nın son dönemlerinde Padişah eşi olacaklar vaadiyle ailelerinden, onlara bakanlardan satın alınan Çerkez ve Gürcü kızlar, esir edilmedikleri, kaçırılmadıkları için uydurma dinde bile yeri olmamasına rağmen cariye statüsünde hareme getirilmişlerdir.

Günümüzde IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) aynı gerekçeyle aynı insanlık dışı uygulamayı sürdürmekte hatta savaşmadan ele geçirdikleri köy ve kasabalardaki kadınları esir almakta, hem kadınlara tecavüz etmekte, hem de pazarlarda köle/cariye olarak satıp para kazanmaktalar.

Prof. Abdülaziz Bayındır gibi düşünen başka ilahiyatçılar da var. Mesela Ali Rıza Demircan:
Câriyeler geçici statülü savaş esirleridir.
Onlarla mülkiyet yoluyla asla ilişkiye girilemez.
Esaretleri süresince câriyelerle cinsel ilişkiye girilmesini yasaklayan İslâm, onlarla belirlediği şartlar içinde evlenilmesini caiz görür. Evlendirilmelerini ise teşvik eder.
İslâm Toplumu’nda kamunun veya şahısların malik/ehil olduğu Ehl-i kitap ve Müslüman namuslu câriyelerle ancak bekâr veya dul olup da Müslüman hür kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen erkekler evlenebilir.Evlenmek için malikin/ehilin (hukûken tasarrufa yetkili kişi) ve câriyenin izninin alınması, mehrinin câriyenin kendisine verilmesi ve evlenecek kişinin zinaya düşme ihtimalinin de bulunması gerekir.
Kişinin kendi câriyesiyle ilişkiye girebilmesi için onunla evlenmesi, bunun için de bekâr veya dul olması, ayrıca Yetkili Merci’ olan kamu kurumundan (Malik/ehil) izin alıp câriye üzerindeki mülkiyet hakkını mehir olarak ortaya koyması icab eder. Cinsel ilişki mülkiyet bedeli olacağından zifaf sonrasında câriye hür olur.
Hür Müslüman erkekler, ehl-i kitap ve tercihan Müslüman namuslu câriyelerle evlenebildiği gibi hür Müslüman namuslu kadınlar da başkaları veya kendilerine ait Müslüman olmuş iffetli erkek esirlerle evlenebilir.
Müslüman câriyeler, hür Müslüman kadınlar gibi örtünme ile yükümlüdürler. Çünkü onlar da örtünme emrine muhatap olan Müslüman kadınlardır ve Müslümanların kadınlarıdır.
Esaret geçicidir, onun Kur’ân ve Sünnet toplumunda sürekli olarak yaşatılması mümkün değildir, Esirleri köleleştirmek ise insanlar üzerinde ilahlaşmaktır, egemenliğinde Allah’a ortak koşmaktır.http://bit.ly/1veRFon

AKLIMIZ KULLANALIM. Adına cariye diyelim demeyelim kadın/erkek bir müminin hanımlarının, eşlerinin, birlikte olduklarının tümü onun “nikâhlısı” olmak zorundadır. İslam dininde her durumda “NİKAHSIZ” cinsel ilişki yasaklanmıştır. Kur’an hiçbir yerinde nikahsız cinsel ilişkiye cevaz vermemektedir. Zorla esir edilmiş, kendi iradeleri dışında cariye/odalık haline getirilmiş zavallı kadınlarla, kızlarla cinsel ilişkiye müsaade edilmiş olması onların seks kölesi yapılması MÜMKÜN DEĞİLDİR. Böyle bir iğrençliğe tecavüz denir ve buna izin veren din ne benim dinim olur ne de din olur.

Bülent Pakman. Aralık 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 1 Yorum

Öğreneceğimiz çok şey var

Japonlar, ne Hıristiyan,ne Musevi ne de Müslüman.
Ne Peygamberleri, ne de kutsal kitapları var ama, inandıkları insani değerler ile bütün dünyaya ders verdiler. Demek ki insan olmak, başka birşey.

Şiddetli deprem ve sonrası oluşan tsunaminin yıkıp geçtiği Japonya’da olup bitenleri tüm dünya canlı yayında izledi.. Ancak görüntülerdeki felaket anları kadar dikkatle ve ibretle izlenilmesi bir konu daha vardı. Evleri yerle bir olmuş, ailesini ve arkadaşlarını kaybetmiş Japon halkının sağ duyusu da insanlığa örnek olacak cinstendi.. Hele de Türkiye gibi Marmara Depremi yaşamış bir ülke için Japonya’dan alınacak çok ders var.

İşte Japonlar’dan öğrenilmesi gereken 10 temel ilke

1. AĞIRBAŞLILIK
Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerle ızdırap ifade etme görüntüsü
yok. Üzüntünün kendisi yüceltildi.

2. ONUR
Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el
kol hareketi yok. Sakinlikleri övgüye değer.

3. YETENEK
Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.

4. ERDEM (bencil olmama)
İnsanlar sadece o anda gereksinmeleri olanları aldılar, herkes bir
şeyler alabilsin diye.

5. DÜZEN
Hiçbir dükkan yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok.
Sadece anlayışlı tavırlar.

6. FEDAKARLIK
Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde
kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?

7. DUYARLILIK
Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç
kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.

8. EĞİTİM
Yaşlılar ve çocuklar dahil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu.
Aynen de yaptılar.

9. MEDYA
Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca
konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan
habercilik. En önemlisi de,
DURUMDAN FAYDALANARAK KOLAY YOLDAN KENDİNE
PAY ÇIKARMAYA ÇALIŞAN POLİTİKACILAR YOKTU.

10. VİCDAN
Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri
tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar.
Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaki Japon vatandaşlarından
dünyanın alacağı çok dersler var.

İşte bu kadar önemli, en zor anlarda ayakta kalabilmek için gerçekten insan olabilmek..

Sabah Gazetesi http://www.sabah.com.tr/fotohaber/dunya/ogrenecegimiz-cok-sey-var?tc=13&page=1  vb.

Bülent Pakman. Kasım 2014.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

ODTÜ ağaç katliamı yapıyor yalanı

ODTÜ ve Eymir üzerinde Melih Gökçek tarafından yönetilen ve yönlendirilen bir yıpratma ve itibarsızlaştırma kampanyası yürütülüyor. ”ODTÜ Eymir’de ağaç katliamı yapıyor” yalanı söyleniyor, TV programlarıyla, gazete haberleriyle bu yalan yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Üniversitenin, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Ankara Orman İşletme Müdürlüğü bilgisi ve izni ile yaptığı zorunlu orman bakımı kapsamında budama ve kesim işlemi bir “katliam” olarak yansıtılarak gerçekler çarpıtılmış ve kamuoyu yanıltılmıştır.
6831 Sayılı Kanuna göre işletilmekte olan ODTÜ ormanında yapılacak her türlü çalışma izne tabidir. Ömürlerini tamamlamış, göl taşkınlarında su içinde kaldığı için çürümeye başlamış veya hastalanmış ağaçlar, devrilmesi neticesinde “can ve mal emniyeti açısından tehlike arz edeceği için” kesim veya derin budama programına alınır. Bu ağaçlar 2-3 yılda bir, ODTÜ Ağaçlandırma ve Çevre Düzenleme Müdürlüğü’nce tespit edilmekte Bakanlık personeli tarafından resmi olarak damgalandıktan sonra kesilmektedir. Bakım çalışmalarında kesilen tüm ağaçlar köy okullarında yakacak olarak kullanılmak üzere Ankara Milli Eğitim Müdürlüğüne devredilmektedir.
Bu mevsim yapılmak zorunda olan bakım çalışması da ilgili makamların bilgisi dâhilinde gerçekleştirilmiştir. Ankara Orman İşletme Müdürlüğüne resmi yazı gönderilmiş, orman ağacı olmadığı için izne gerek olmamasına rağmen, “…Eymir gölü göl kıyısındaki sazlıklar ile yol güzergâhı arasında kalan 189 numaralı bölmedeki kuru ve tehlike arz eden kavak, söğüt vb ağaçların kesimi veya derin budanması…” ibaresi de eklenmiştir. Bakım çalışmaları tamamlandığında, yapılan işlemleri belgeleyen rapor Ankara Orman İşletme Müdürlüğüne resmi yazı ekinde gönderilmiştir.
Sadece son yıl içinde, Ankara’ya 150.000 ağaç kazandıran ODTÜ’nün, bazı basın kuruluşlarının verdiği haberlerde yer alan iddiaların aksine, Eymir Gölü’nde restoran veya başka bir tesis yapma düşüncesi veya projesi yoktur.

ODTÜ’nün tekzip metninden derleyen Bülent Pakman. 26 Kasım 2014. İzinsiz alıntılanabilir.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yurdum içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

Etrüskler Türk müydü?

Etrüsk medeniyeti haritası

Etrüsk medeniyeti haritası

Bulunabilen izleri M.Ö. 1200 den başlayan ve M.Ö. 396 da Romalıların Veii şehrini ele geçirmesi sürecinde yıkılan Etrüskler, Orta İtalya’da bugünkü Toskana bölgesindeki nüfusun kökeni ve sonrasında Etrüsk’ün küllerinden kurulan Roma İmparatorluğu’nun asal öğesini teşkil eden halk. İtalyanlar  Türklere Turki diyorlar. Latinler Etrüskler’e Tuski (Tusci) derlerdi… Sonra Tusci Tosca olmuş, Toskana adı da Etrüskler’in yaşadığı yer için kullanılmıştır. Günümüze kadar gelen ve son yıllarda genetik bilimsel araştırmalarla da doğrulanan  geniş kabule göre Etrüskler Anadolu’dan İtalya’ya göç etmişler.

Etrüskler’in İtalya’ya göçüyle ilgili varsayımlar ve yorumlarımız

1- Herodot’a göre Lidya’dan kıtlık nedeniyle göçmüşler. Lidya Anadolu’da Tunç Çağı’nın sonlarından başlayarak M.Ö. 6. yüzyıla kadar hüküm sürmüş bir uygarlık. Kral Atys yeterli beslenemeyen halkı ikiye ayırmış. Yarısının başına oğlu Tiranus’u geçirerek Batıya göç ettirmiş. Göç etmeyenlerin başında kendisi kalmış. Tiranus bugünkü Tiran denizine adını veren devlet adamı. Kimilerine göre göçün Truva (Troy) ile ilgisi var, göç nedeni Yunanlıların Truva’lılara ve Lidya’lılara yaptığı saldırılardır. Homeros’a göre Truvanın düşüşü M.Ö. 1250 – 1200 arasında olmuştur. Bu varsayıma göre göçün kaynağı sadece Ege’dir.
2- Etrüsk dilinin Lidya dili ile benzerliği yoktur. Tanrıları, kurumları ve yasaları farklıdır. Etrüskler Lidya kökenli değildir. Bunu iddia edenlerin başında Halikarnaslı (günümüz Bodrumu) tarihçi Diyonizos gelmektedir. Her ne kadar Diyonizos bu görüşlerini Roma’nın, medeniyetini  yabancılardan aldığı fikrini çürütmek için öne sürmüşse de bu teori tesadüfen son zamanlarda yapılan genetik araştırmalara oldukça uymaktadır. Genetik izler Batı Anadolu’dan çok Orta Anadolu ve Kafkasları göstermektedir.
3- Bazı Batılı bilim adamlarına göre göçün kaynağı Ege-Anadolu’dur. Göç Anadolu üzerinden olmuşsa da, kaynak Batı Anadolu değildir; Etrüskler’in ataları Ege, Anadolu ve Kafkasya civarında yaşıyordu. Bu teori son zamanlarda yapılan genetik araştırmalara oldukça uymaktadır. Buna göre Etrüskler Kafkasya’dan Orta Anadolu’ya ve Orta Doğuya, Orta Anadolu’dan Ege’ye oradan Limni’ye, oradan da günümüz İtalya’sına göç etmiş olabilirler.
4- Bazı Macar araştırmacılara göre, göçün kaynağı Orta Asya’dır. Bunda doğruluk payı olabilir. Etrüskler Kafkasya’ya Orta Asya’dan gelmiş olabilirler.
5- Yeni genetik araştırmaların teyit ettiği gibi göç ya Alpler üzerinden (günümüz Bavyerası/Güney Almanya) olmuştur, ya da Etrüsklerin bazıları ilk göç sırasında veya  Romalılarla savaşları sırası/sonrasında Alplere göç etmişlerdir. İlerleyen bölümlerde görüleceği gibi Etrüsklerin haplogrup (DNA’ları) yoğunlukları İsviçre Alplerine kadar uzanmakta sonrasında sönümlenmektedir.
7-  Son genetik araştırmalara göre Etrüsklerin ataları Anadolu’dan  M.Ö. 7000-3000 arası ayrılmışlardır. Bu konudaki yorumlarımızı yazımız sonunda.

Etrüsk dili

Etrüsk dilinin o zamanlar İtalya’da Hint-Avrupa dilini konuşan komşularının ve özellikle Kuzey Batı komşuları Keltlerin dilleriyle ilgisi yoktur, hece eklemeli bir dildir. Bilindiği gibi dünyada yalnızca Ural-Altay dilleri eklemeli yapıya sahiptir. Türk dilleri de Ural-Altay grubuna aittir.

İlk Türkçülerden ve Ankara Hukuk Fakültesinin kurucu hocalarından Çarlık Rusya’sının Duma üyesi Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi eski milletvekili Kazan Türklerinden Sadri Maksudi Arsal’ın kızı St. Petersburg doğumlu (1912-1992) ilk Türk kadın diplomatı, akademisyen yazar Adile Ayda, İtalya’da çok uzun zaman Türkiye elçisi-müsteşarı olarak bulunmuş ve orada topladığı malzemelerine dayanan  “Etrüskler Türk mü idiler? Ankara 1974” kitabında Türkçe ve Etrüskçe arasındaki söz benzetmelerini göstermiştir. Ayda’ya yazımız sonunda döneceğiz.

Şehirleri yıkılmış sonra da mezarları soyguncular tarafından talan edilmiş Etrüskler’e ait ilk yazılı belgeler 1780’de bulundu. 1962’den beri Ön Türkler’le ilgili araştırmalar yapan Haluk Tarcan’a göre  Etrüsk yazıları Ön Türklerde görülen sağdan sola tamga/damgalarla sembollendirilmiş ve her damganın ayrı bir kavramı ifade etmiştir. Tarcan, Etrüskler’le ilgili olarak Etrüsk yazıtları okuyan Doğu Türkistan doğumlu Kazak araştırmacı Kazım Mirşan’ın eserlerinden de faydalandı. Mirşan’ın 42 eserini okuyan ve yazılanlarla arkeolojik kazılarda ortaya çıkanları karşılaştıran, Tarcan, “Eğer Orta Asya’da konuşulan Türkçe’yi bilmezseniz Etrüsk dilini çözemezsiniz. Orada tam 39 farklı lehçe var. Avrupalı araştırmacılar bu nedenle yıllarca Etrüsk yazılarını okuyamadılar. Çünkü Latin harfleri gibi okumaya kalktılar. Biz bulunan yazılı eserleri çözümledik. Türkçe karşılıklarını bulduk” diyor.

Türklerler benzerlikleri

Haluk Tarcan’a göre,  Roma Vulci mezarlığında bulunan Etrüsk resimlerinde  Türkler’deki meclis ve karar verme organlarının benzeri görülüyor. Mecliste reisin yanında karısının olmasını da önemli bir işaret. Demek ki toplumda kadına değer verilir ve hükümdar ülkeyi eşi ile birlikte yönetirdi.

Etrüsk kadın ve erkekleri Eski Türklerde rastladığımız giyim kuşam ve saç şekline sahiptiler. Kadın heykellerine bakılırsa, genç kız ve kadınların saçlarını, Türkmen kızlar gibi, incecik örgüler halinde omuzlarına bıraktıkları anlaşılıyor. Erkekler de Yunan modasının tesirinden önceki devirde, Eski Türkler gibi uzun saç bırakırlardı. Bu uzun saç üzerine, yine Eski Türkler gibi tepesi sivri bir başlık “tutul”(us) yani bir nevi külah giyerlerdi.

Etrüskler cesur, savaşçı, binicilikte usta bir kavim olarak bilinir. Bu size bir yerden tanıdık geldi mi?

Sanat eserlerinde hayvan motiflerinden ilham almışlardır. Etrüsklerde soylarını kurda dayandıran bir düşünce mevcuttu.  Türkler Ergenekon’dan çıkarken yolu gösteren Ergenekon destanındaki bozkurt, Türklerin Doğuş/Türeyiş efsanelerindeki dişi kurt Asena gibi Etrüsklerin de Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’u dişi bir kurt emzirdiği inancı vardır.3572827

Etrüskler de Türkler gibi inşaatçı bir toplumdur. Agra, İsfahan, Şam, Lahor Türklerin bu yeteneğine tanıklık etmiş kentlerden yalnızca birkaçıdır. 12 siteden kurulu siyasi bir birlikleri, senelik siyasi ve dini kurultayları vardı.

Herodot’un yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının adetleri arasında bağ kurmaktadır.

Heredot’a göre Etrüsklerin batıya göç ederlerken başlarında bulunan Tiranius ve adını verdiği Tiran denizi ile “Turan” arasında bir bağlantı olabilir mi? Turan Türkistan topraklarının eski adı, Etrüsk mitolojisinde ise güç tanrıçası.

Türklerle İtalyanların gerek fiziksel, gerekse karakter özellikleriyle birbirlerine çok benzedikleri hep konuşulur. Hatta Akdenizli bu iki ülkenin insanları hiç tanışmasalar da 40 yıllık dost gibidir. Bunlar, şimdiye kadar nakletmeye çalıştığımız iddialar ve benzerleriyle doğrulanmaya çalışılırdı, ancak bütün bunlar yetersiz kalır ve sonuçta denirdi ki: “…ne de olsa her iki millet de Akdenizli, sıcak kanlı.” Ancak artık bunun yerini gelişmiş olan genetik bilimi aldı.

Artık genetik bilimi konuşuyor

Çok sayıda İtalyan genetik bilimciler son yıllarda Etrüsklerin soylarını yoğun biçimde araştırdılar ve İtalyan-Türk yakınlığı genetik bilimiyle de artık gün yüzüne çıkarıldı.

Not: Haplogrup gibi burada konu edilen bazı genetik terimleri ayrı bir yazımızda oldukça basit bir dille açıklanmaya çalışılmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

İtalya Ferrara Üniversitesinden genetik bilimci Guido Barbujani’nin yürüttüğü Cristiano Vernesi, David Caramelli, Isabelle Dupanloup, Giorgio Bertorelle, Martina Lari, Enrico Cappellini, Jacopo Moggi-Cecchi, Brunetto Chiarelli, Loredana Castrı, Antonella Casoli, Francesco Mallegni, Carles Lalueza-Fox tarafından yapılan araştırmalarda 10 farklı Etrüsk nekropollerindeki (arkeolojik şehirlerde mezarlıkların ve toplu mezar yerlerinin bulunduğu bölge) M.Ö. 7. ve 3. yüzyıllarda yaşamış 80 adet iyi korunmuş Etrüsk iskeletlerinden alınan mitokondriyal DNA’lar  günümüze ait çeşitli toplulukların  genetik veri tabanları ile karşılaştırılmış, Etrüsk ve Türk gen havuzlarındaki benzerlik müşahede edilmiş,  özellikle Etrüsklerin gen havuzundaki Türk unsuru diğer halklara göre üç kat fazla çıkmıştır. Etrüsklerin günümüzde İtalya’da yaşayan toplumlarınkiyle uyuşmadığı Türklerle genetik bağlantılı oldukları sonucuna varılmış, Etrüsklerin bugünkü Türkiye topraklarından İtalya’ya göç ettiklerini doğrulanmıştır.

etrüsk

Kimilerince alınan örneklerin kontamineli olduğu öne sürüldü. Ancak kontamine olabilecekler araştırma dışında bırakıldığında kalan 30 örnekte de sonuç değişmedi. Araştırma raporunun tamamı aşağıda Kaynaklar (1)’de bilgileri verilen Amerikan İnsan Genetiği Dergisinde yayınlanmıştır. Rapor literatürde “Vernesi ve diğerleri” diye geçmektedir.

Bundan sonra Torino Üniversitesi’nden genetik bilimci Alberto Piazza liderliğinde  4 yıl süresince yapılan  Y-kromozomlar üzerinde çok yönlü araştırmaların sonucunda  Etrüsk’lerin Anadolu’daki aşırı kıtlık nedeni ile toplu halde Lidya’dan önce Limni Adası’na ve buradan da  deniz yoluyla Orta İtalya’da ki Toskana bölgesine  göç ettikleri ortaya çıkarılmıştır.

Araştırmayı yürüten genetik uzmanı Prof Dr. Alberto Piazza Fransa’nın Nice kentinde ki  Avrupa Toplumları Kongresinde: Orta İtalya’da Toskana bölgesinde Etrüsklerin  odaklandığı üç kasaba  Volterra,  Murlo, ve Casentino’da toplam 263  kişinden alınan kanın DNA testlerinin daha sonra  Türkiye, Kuzey İtalya, Güney  Balkanlar,  Sicilya Adası, Sardunya Adası, Limni Adası, Orta Doğu,  Avrupa, Güney İtalya topraklarında yaşayanların  toplam  1264 DNA sı ile karşılaştırıldığını ve en yakın olarak  Türkiye’de yaşayanlarla eş değerde  bulunduğunu, özellikle Murlo’daki bir değişik genetik biçiminin sadece Türkiye insanlarıyla paylaşılmış olduğunu, testlerde  5 kişinin  DNA’sının Lidya bölgesindekilerle tıpa tıp, aynen  uyduğunu anlattı. Piazza gönüllü olarak bu kasabalarda kan veren ve en az üç nesildir  Toskana topraklarında oturanların DNA’larının  İtalya’daki  ve Balkanlar’daki diğer bölgelere oranla Lidya bölgesindekilere çok daha yakın olduğu bulgusuna ulaştıklarını  ve  Bodrum doğumlu ünlü tarihçi Heredot’un varsayımının doğru olabileceğini ifade etti. Piazza daha önce Ferrara Üniversitesinde 30 Etrüsk mezarından alınan DNA’ların  araştırıldığı ve buna  benzer bir sonuçla bu uygarlığın köklerinin Anadolu’da  filizlendiğin ortaya çıktığını hatırlatarak (bkz yukarıda ayrıntılarını verdiğimiz araştırma) “Özellikle  Etrüsklerin  yoğun  yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların  DNA  testlerinin sonuçlarına göre  kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerinkine benzer  kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan  tezimizin  yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.” dedi. Araştırmada Limni ile genetik bağ tesbit edilememiştir.

Piazza’nın yürüttüğü bu araştırmalara katılmış olan Pavia Üniversitesinden genetik bilimci Antonio Torroni ve arkadaşları,  Toskana’daki  kadınların  mitokondriyal DNA’larının (mtDNA – anneden gelen) Türkiye’deki kadınların mtDNA’ları ile yakın bağlarını ortaya çıkarmışlardır. Araştırma raporunun tamamı aşağıda Kaynaklar (3) bölümünde verilen Amerikan İnsan Genetiği Dergisinde yayınlanmıştır. Rapor, literatürde “Achilli A, Olivieri A, Pala M ve diğerleri” diye geçmektedir.

Toskana'da bulunan haplotipler Orta Anadolu, Orta Doğu ve Kafkas halklarıyla örtüşmüştür

Toskana’da bulunan haplotipler Orta Anadolu, Orta Doğu ve Kafkas halklarıyla örtüşmüştür

Piancenza Üniversitesinden genetik bilimciler Marco Pellecchia and Paolo Ajmone-Marsan’ın araştırmaları 6 İtalyan sığır türü mtaDNA’larının İtalya’daki başka yerlerde ve Avrupa’dakilerden farklı olduğunu, genetik olarak Balkanlar, Anadolu ve Orta Doğu sığırlarına benzediğini ortaya koymuştur. Bu sığırlardan 4 türü (Chianina, Calvana, Maremmana and Cabannina) Toskana ve Doğu Ligurya bölgelerine aittir. Cinisara ve Rendena türleri Türk ve Güney Anadolu türlerine benzemektedir. Araştırma, hayvanların Etrüsklerle birlikte Türkiye’den getirildiğini ortaya koymuştur. Araştırma raporunun tamamı aşağıda Kaynaklar (8)’ de verilen süreli yayında yayınlanmıştır.

Günümüzde İtalya ve Türkiye genetik haritaları

Not: Haplogrup gibi burada konu edilen bazı genetik terimleri ayrı bir yazımızda oldukça basit bir dille açıklanmaya çalışılmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Y-DNA_J2

Y-DNA _ J2 _ M 172 Haplogrubu

J2 – M172 haplogrubu

Yoğunluk olarak İtalya, Türkiye, Kafkasya, Azerbaycan, Orta Doğu, Mezopotamya’ya aittir.

Y-DNA_ J2a4b-M67 haplogrubu

Y-DNA_ J2a4b-M67 haplogrubu

J2a4b – M67 haplogrubu

Yoğunluk olarak İtalya, Kafkasya, Hazar  ve Marmara  kıyıları, Anadolu’ya aittir.

J2’nin yoğun bulunduğu yerler: Kafkasya’da, İnguş %88, Çeçen %56, Azeri %30, Gürcü %27, Kumuk %25, Ermeniler %22, Kıbrıs %37, Girit %34, Kuzey Irak %28, Lübnan %26, Türkiye %24 (Daha çok Marmara ve İç Anadolu bölgesinde), Yunanistan %24, İtalya %23, Arnavutluk %20, Yahudiler %20-25.

J2 ve J2a’nın İtalya’da yüksek oranda bulunmasının nedeni Anadolu’dan gelen Etrüsklerdir.

G2 – P287 Haplogrubu

Haplogrup G2a (Kaynak: Eupedia)

Haplogrup G2a (Kaynak: Eupedia)

P287 mutasyonu ile tanımlanır. Menşei Anadolu-günümüz Türkiye’sidir. Ancak tarihi bilinmemektedir.

Günümüzde G2 sıklığı Avrupa’da, Kafkasya’da, Azerbaycan’da ve Anadolu’da görülmektedir. Merkezi İtalya’da yoğunlaşmakta İsviçre Alplerine yayılmaktadır. Bu grup muhtemelen Etrüsklerle akrabadır.

Etrüsklerin atalarının göçü

Etrüsk taş babaları İtalya

Etrüsk taş babaları İtalya

2013 de yayınlanan Silvia Ghirotto, Francesca Tassi, Erica Fumagalli, Vincenza Colonna, Anna Sandionigi, Martina Lari, Stefania Vai, Emmanuele Petiti, Giorgio Corti, Ermanno Rizzi, Gianluca De Bellis, David Caramelli, Guido Barbujani adındaki genetik bilimcilerin araştırdıkları iki Etrüsk nekropolindeki 14 mezardaki kalıntıların mtDNA’ları Etrüsklerin atalarının Anadolu’dan  (M.Ö. 7000-3000 arası) ayrıldığını göstermiştir. Bu, Neolitik çağda Avrupa’da avcı-toplayıcı topluluklar yaşarken Anadolu’dan ve Orta Doğu’dan gelenlerin tarımı başlattıkları varsayımına da uymakta olup, genetik araştırma raporunda da belirtilmiştir. Söz konusu varsayım Avrupa’ya tarımın Anadolu ve Yakın Doğu’dan gittiğine ilişkin yazımızda açıklanmıştı: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Kuman - Kıpçak Taşneneleri

Kuman – Kıpçak Taşneneleri

Araştırmanın detayları Kaynak (14)’de görülebilir. Anadolu’dan ayrılma sonucu Anadolu ile genetik bağın olmadığı, daha çok Alpler bölgesiyle olduğu ifade edilmektedir. Ancak, şekilde Kafkasya, Ege, Doğu Akdeniz ve Orta Asya ile genetik bağ olduğu görülmektedir yani Ön Türkler – Etrüskler akrabalığı bir şekilde devam etmiştir.etruscans-annotated

O halde Etrüskler neyin nesidir?

Daha önce bahsettiğimiz diplomat, akademisyen yazar Adile Ayda Etrüskler (Tursakalar) Türk idiler, 1992, Ankara” kitabında birçok tarihçi yazara atfen Etrüsklerin Pelasg adlı bir kavme mensup olduklarını açıklamıştır:

  1. Pelasglar kuzeyden gelmiş bir kavimdir. Bu ya Yunanistan’ın, ya da Karadeniz’in kuzeyinden geldikleri manasına gelir.

  2. Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.

  3. Pelasglar oturdukları bölgelerin veya kendilerini yöneten başbuğun adına göre kolayca ad değiştirirlerdi.

  4. Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idiler. Atina’ya hakim oldukları sırada, orada öyle bir duvar meydana getirmişlerdi ki, bunun bir parçası asırlara meydan okumuştur.

  5. Pelasgların komşu milletler açısından pek hoş olmayan bir adetleri vardı: o da kız kaçırma şeklinde başka milletlerin kadınları ile evlenmeleri idi.

  6. Yukarıdaki beş noktaya Yunanlı tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat Limni Yazıtlarının teyit ettiği ve binlerce Etrüsk lisanı ile Pelasg lisanının birbirine benzetilmesinden çıkarabileceğimiz şu noktayı da ilave edebiliriz: Pelasglar, Hint-Avrupa dil ailesine mensup olmayan, agglutinatif ve ses uyumuna tabi bir dil konuşurlardı. Bu da bize Türkleri, Finleri ve Moğolları işaret ediyor”

Sonuç

Türkler ve İtalyanlar nasıl ortak genlere sahip olmuşlar?

Türklerin atalarının Ön Türkler olduğu kabul ediliyor. Buna diğer sayfalarımızda  ayrıntılı olarak değindik. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Ya İtalyanların ataları?

1) Avrupa’ya göç eden, avcılıkla-toplayıcılıkla karınlarını doyurmakta olan Taş Devri insanlarına tarımı öğreten Ön Türkler, Etrüsklerin ataları, M.Ö. 7000-3000 arasında (daha kesin zaman şimdilik belirlenememiştir) Balkanlara oradan Alplere göç etmişler. Göç edenlerin İstanbul’daki Marmaray kazıları sırasında deniz seviyesinin yaklaşık 7 metre altında bulunan ve  MÖ 6300’lere tarihlenen yerleşim ile ya da Çanakkale Boğazı’nda Erenköy beldesinin hemen altında Karanlık Liman bölgesi kıyısında bulunan MÖ 5000’lere tarihlenen yerleşim ile ilgileri de olabilir. Türklerin ilk ortaya çıkışı Alplerde Alpinler adıyla meydana gelmiştir. Bu konu bir başka yazımızda anlatılmıştı. Okumak için lütfen tıklayın. Alpinler M.Ö. 1200’lerde ya da daha önce İtalya’ya inerek Etrüsk devletini kurmuşlar. Genetik izlere bakılırsa Orta Asya kökenli olup Kafkaslar-Azerbaycan’dan kalkıp, Anadolu ve Trakya üzerinden veya Karadenizin Kuzeyinden geçmiş olan İskitler/Sakalar olmaları mümkün.

2) M.Ö. 1200’lerde ya da daha önce Anadolu’dan İtalya’ya deniz yoluyla gidip Etrüsk devletini kuranlar Ön Türkler. Bunlar Ege’nin karşı tarafından Akalardan gelen saldırı ve işgallerden kaçan Turşalar’da denilen Truvalılar ve/veya Lidyalılar. Genetik izlere bakılırsa takip ettikleri rota Limni, Kuzey Afrika, Tiran denizi üzerinden Sardunya, Korsika  ve Batı İtalya.

3) Kuzeyden inenler ve deniz yoluyla gelenler, ortak genler taşıyordu ve muhtemelen akraba dilleri konuşuyorlardı. Ya müştereken Etrüsk devletini kurdular ya da bir kavim diğerini asimile etti.

Son söz

Türklerin Anadolu’ya gelişinin 1071 olmadığını birçok yazılarımızda açıkladık. Bu da bir başkasını teşkil etti. Türk dünyası muhteşem bir alem. İçine girdikçe insan hayretler içerisinde bırakacak derecede.

Kaynaklar:

(1) The Etruscans: A Population-Genetic Study. The American Journal of Human Genetics. April 2004. No. 74. Cristiano Vernesi, David Caramelli, Isabelle Dupanloup, Giorgio Bertorelle, Martina Lari, Enrico Cappellini, Jacopo Moggi-Cecchi, Brunetto Chiarelli, Loredana Castrı, Antonella Casoli, Francesco Mallegni, Carles Lalueza-Fox, Guido Barbujani.  http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1181945/.

(2) Origin of the Etruscans: novel clues from the Y chromosome lineages, European Journal of Human Genetics, vol. 15, Supplement 1 (June 2007), p.19 (Abstract of paper read at the 39th European Human Genetics Conference in June 2007); Alberto Piazza ve diğerleri.

(3) Mitochondrial DNA Variation of Modern Tuscans Supports the Near Eastern Origin of Etruscans. The American Journal of Human Genetics. April 2007. No. 80. Alessandro Achilli, Anna Olivieri, Maria Pala, Ene Metspalu, Simona Fornarino, Vincenza Battaglia, Matteo Accetturo, Ildus Kutuev, Elsa Khusnutdinova, Erwan Pennarun, Nicoletta Cerutti,Cornelia Di Gaetano, Francesca Crobu, Domenico Palli, Giuseppe Matullo,A. Silvana Santachiara-Benerecetti, L. Luca Cavalli-Sforza, Ornella Semino, Richard Villems,Hans-Jurgen Bandelt, Alberto Piazza, and Antonio Torroni. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1852723/

(4) The enigma of Italy’s ancient Etruscans is finally unravelled. DNA tests on their Italian descendants show the ‘tuscii’ came from Turkey. John Hooper. The Guardian, 18.6.2007 http://www.theguardian.com/world/2007/jun/18/italy.johnhooper

(5) Genetic tests: Italians were from Turkey.  Thomas H. Maugh II.  Times yazarı. Los Angeles Times. 18.6.2007. http://articles.latimes.com/2007/jun/18/science/sci-etruscans18).

(6) DNA testleri Etrüskler’in Türk kökenli olduklarını söylüyor. Reha Erus. Hürriyet. 23 Ekim 2007. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7544610.asp

(7) Ancient Etruscans were immigrants from Anatolia, or what is now Turkey. European Society of Human Genetics. 16.6.2007. http://www.eurekalert.org/pub_releases/2007-06/esoh-aew061307.php

(8) The mystery of Etruscan origins: novel clues from Bos taurus mitochondrial DNA. Proceedings of the Royal Society. 13.2.2007. Marco Pellecchia, Riccardo Negrini, Licia Colli, Massimiliano Patrini, Elisabetta Milanesi, Alessandro Achilli, Giorgio Bertorelle, Luigi L. Cavalli-Sforza, Alberto Piazza, Antonio Torroni, Paolo Ajmone-Marsan http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/274/1614/1175.full.pdf+html

(9) The Etruscan timeline: a recent Anatolian connection, European Journal of Human Genetics (2008). F. Brisighelli ve diğerleri.

(10) Wikipedia. Etruscan origins http://en.wikipedia.org/wiki/Etruscan_origins

(11) Hauri yDNA Project http://hauridna.com/haplogroups/haplogroup-g/ [Whit Athey’in Y Haplogroup G web sitesinden ve Spencer Wells’in The Journey of Man – A Genetic Odyssey kitabından (Random House, 2004) derlenmiş]

(12) Yavuz Rençberler. Sabah. 9.7.2006:
Yoksa İtalyanlar aslen Türk mü? http://arsiv.sabah.com.tr/2006/07/08/cp/yas108-20060708-101.html
İki toplum arasındaki kültürel benzerlikler. http://arsiv.sabah.com.tr/2006/07/08/cp/yas109-20060708-101.html
Alfabeleri Türkhttp://arsiv.sabah.com.tr/2006/07/13/cp/yas110-20060708-101.html
Roma hukuku Etrüskler’den.http://arsiv.sabah.com.tr/2006/07/13/cp/yas111-20060708-101.html

(13) Guiliano Bonfante ve Larissa Bonfante. The Etruscan Language. Google Books (2002) http://books.google.az/books?id=VWGN6e5Rzf8C&pg=PA49&dq=Etruscan+Lydia&redir_esc=y#v=onepage&q=Etruscan%20Lydia&f=false

(14) Origins and Evolution of the Etruscans’ mtDNA. Los One. 6 Şubat 2013. Silvia Ghirotto, Francesca Tassi, Erica Fumagalli, Vincenza Colonna, Anna Sandionigi, Martina Lari, Stefania Vai, Emmanuele Petiti, Giorgio Corti, Ermanno Rizzi, Gianluca De Bellis, David Caramelli, Guido Barbujani http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0055519

(15) Etrüskler Türk mü idiler? Adile Ayda. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1974.

(16) Etrüskler (Tursakalar) Türk idiler. Adile Ayda. İlmî Deliller. Ankara: 1992.

(17) Pelagslar kim idiler? Adile Ayda. Türk Tarih Kurumu Belleten Dergisi. Sayı 183.  Temmuz 1982. https://docs.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfUlJEUkVaVGl3UUU/edit

(18) ETRÜSKLER 1- Günlük Hayat. Edebiyat Gazetesi 19 Kasım 2014  http://www.edebiyatgazetesi.com/2014/11/19/etruskler-1-gunluk-hayat-2/

(19) ETRÜSKLER 2 – Etrüsk Gizemi … Adile Ayda. Edebiyat Gazetesi 22 Kasım 2014 http://www.edebiyatgazetesi.com/2014/11/22/etruskler-2-etrusk-gizemi-adile-ayda/

(20) Etrüskler Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Etr%C3%BCskler

(21) Y-DNA (Baba tarafından) Haplogruplar http://www.genomturkiye.com/y-kromozom-haplo-gruplari.html

(22) Etrüsk-Türk Bağı. Türkolog Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu  http://turkbilimi.com/?p=6743

(23) DNA, DNA bölgeleri nedir, DNA testlerinde nelere bakılır ve ne elde edilir? Bülent Pakman. Kasım 2014  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/on-turkler/dna-dna-bolgeleri-dna-testleri/

(24) Çanakkale Boğazı’nda Kayıp Kent Bulundu. arkeolojihaber. 26 Eylül 2011  http://arkeolojihaber.net/2011/09/26/canakkale-bogazinda-kayip-kent-bulundu/

Bülent Pakman. Kasım 2014.  Foto ve video ekleme Ekim 2015. Paragraf ekleme Şubat 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Bülent Pakman video kanalı 1

Bülent Pakman video kanalı 2

Bülent Pakman video kanalı 3

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Fahrettin Kerimov

602089_292698377526418_571660451_n1998 Aralık ayında tenor Jose Carreras’ın İstanbul’da verdiği konserde dünyaca ünlü tenor konseri bitirirken; ‘‘Son şarkımı bana bu gece başarıyla eşlik eden Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası’na ithaf etmek istiyorum’’ dedi. Ve gözler Türkiye’nin en genç orkestrasına çevrildi. Orkestra, dört yıldır Arda Aydoğan’ın sanat yönetmenliği ve Fahrettin Kerimov’un şefliğinde çok sıkı bir tempoyla çalışıyordu. Neşeyle çalışan orkestra üyelerinin önemli bir kısmı öğrenci olduğu için genellikle akşamları ve tatil günleri çalışıyorlardı. Kemanlar, flütler, viyolalar, viyolonseller, klarinetleriyle bütünleşmiş, yaşları 18 ile 33 arasında değişen gençler Maestro’nun gözünün içine bakıyordu. Hepsi genç yaşlarında eğitimlerini değerlendirme ve dünyaca ünlü yabancı şeflerle çalışma fırsatı bulmaktan çok memnundu, ama kendi maestroları Fahrettin Kerimov’un yeri bambaşkaydı. Şef, orkestranın bütün üyelerini tek tek, hatta çoğunu öğrenciliğinden beri tanıyor ve hepsini ayrı ayrı çalıştırıyordu. Provalar sık sık Maestro’nun Azerbaycan lehçesiyle seslendirdiği komutlarıyla kesiliyordu, ‘‘Dikkat edin ses şişmesin’’, ‘‘Bu ciddi bir operadır’’. Zaten Şef’e göre senfonik müzik akıl isteyen ve disiplinli çalışma gerektiren bir alandı. Gençlerin dikkatini çeken bir başka husus da Şefin saçlarına çok özen göstermesiydi.

Türkiye’de bir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan ilk orkestra olan Cemal Reşit Rey Senfoni ve Opera Orkestranın ilk kuruluşunda daimi şefliğini yapan Kerimov anlatıyor:

Bir ailem ve bir orkestram var

‘‘1987 yılına kadar Azerbaycan Opera ve Bale Orkestrası’nı yönettim. 1991 yılında Türkiye’ye geldim. 1995’de Arda Aydoğan tarafından davet edildim ve orkestranın kuruluşuna katıldım. Aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesiyim ve öğrenci orkestrasını yönetiyorum. Bence genç arkadaşlar böyle bir orkestrada bulunarak eğitimlerine devam ediyorlar, çünkü repertuvarımızı sürekli yeniliyoruz, çalınan her eser bizim için prömiyer niteliğinde. Orkestra, operanın ve senfoni repertuvarının gözde eserlerini çok iyi çalıyor. Orkestrayı zaman zaman misafir şeflerin yönetmesi çok önemli, çünkü her şef yeni bir tarz, yeni bir yorum demek. Gençlere inanıp güvenirseniz en iyi performansı gösterirler. Bu orkestrayla benim hayatımda mutlu bir dönem açıldı, çünkü benim bir ailem, bir çocuğum ve bir orkestram var.’’

Biyografisi

1956 yılında doğan Fahrettin Kerimov müzik eğitimine 1962 yılında Bakû‘de müzik okulunun keman sınıfında başlamış, 1973-78’de Moskova Çaykovski Devlet Konservatuvarı’nda keman eğitimi almış. 1982-1988 arasında H.A.Rimski Korsakov Leningrad (St. Petersburg) Devlet Konservatuvarının opera-senfonik şefliği bölümünde Rusyanın halk  sanatçıları V. Gergiyev ve Prof. İ. Musi’nin sınıfında okumuş.

1989-1991 yıllarında Kirov Opera ve Bale Orkestrası’nı yönetmiş. 1991 de Türkiye’ye gelerek 2001’e kadar Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Büyük Senfoni Orkestrasını yönetmiş, 1995 de İstanbul Büyükşehir Belediyesinin daveti üzerine 1999’a kadar Cemal Reşit Rey Senfoni orkestrasının kurucu şefliğini yapmış,  2000-2004 arasında İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrasını, Azerbaycan Türk bestecisi Hasan Adıgüzelzade‘nin kurduğu Bursa Devlet Bölge Senfoni Orkestrasını  yönetmiş,  birçok başarıya imza attıktan sonra 2004 yılında Azerbaycana dönmüş olup halen Bakü’de Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası Şefliğini, Bakü Müzik Akademisi Vokal ve Opera Hazırlığı Ana Bilim Dalında doçentlik yapmaktadır.

Kerimov dünyanın birçok yerindeki konser ve festivallere katılmıştır

Bülent Pakman. Kasım 2014.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Azerbaycan içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Hunza Türkleri

hunzaturkleri24Not: Sabah Gazetesi bu yazıyı izin almadan kaynak göstermeden alıntılayıp fotohaber yapmış.

Hunzalar  Çin ve Afganistan sınırında Pakistan Keşmirinin kuzeyinde Tanrı Dağları, Himalayaların batı uzantısı olan Karakurum Sıradağları, Hindukuş dağlarının kesiştiği  160 km uzunluğunda, 1.6 km genişliğindeki  Hunza Vadisinde yaşıyan bir halk.  Aslında komşu oldukları Çin değil, günümüz Çin devletinin sınırları içerisinde Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan.

Kut

Hunzalar kendilerine Hunzakut diyorlar. Kut, Türk ve Altay şamanizminde ve halk inancında kutsal enerji, yaşam gücü demek. Yiğitler kut sayesinde ölümden kurtulur veya yaşama döner. Bu güç Tanrı’dan kaynaklanır. Tanrı bu gücü geri çekerse kağanlar tahtı ve yaşamlarını yitirirler. Uygurlar 1209’da Cengiz Han tarafından Moğollar’a bağlandıktan sonra 1550’lere kadar çeşitli şekillerde varlıklarını devam ettirdiler. Bunlardan biri de Turfan’daki İdikutlardı.  İdikutlar 12. yüzyılda Karahıtaylara bağlıydılar. İdikutlar 1209’da Cengiz Han’a Barçuk İdikut önderliğinde itaat ettiler. Onun oğulları Kesmes ve Salındı Moğollar’ın müttefiki oldular. 1248’de Büyük Moğol Hanı Güyük Beşbalık’ta öldü. Buradaki Uygurlar, Çin’deki Moğol hânedanına bağlı olarak buğra damgasını kullanıyorlardı. 1286 yılı civarında Cengiz Han’ın torunu Duva, Koçkar Tegin adlı İdikut’u kendisine bağlamak için Beşbalık’ı kuşattı. İdikut’un kızının Duva’ya verilmesi sonucu kuşatma kaldırıldı. İdikutlar ile Cengizoğulları arasında birçok evlenme gerçekleşti. Çin’deki yüksek görevlere getirilen İdikutlar ülkelerinden uzaklaşıyor ve bir daha geri dönmüyorlardı. 1353’te İdikut olan Sangga ve Budashri’nin ardından Hos-hang devrinde İdikut sülâlesi sona erdi.

Kut’u kendilerinde ortaya çıkmış, var olmuş olarak kabul eden Hunzalar 7900 kilometre karelik bir alanda yer alan Hunza Vadisinde yaşıyorlar. Vadinin  Kuzey doğusunda Doğu Türkistan, Kuzey Batısında Pamir Dağları yer alıyor. Etrafında 6000 ile 7788 m. ye kadar yükseklikte muhteşem görünümlü zirveler var. Turistler buralara fotoğraf çekmeye ve uzun yürüyüşler yapmaya geliyor. Hunza Vadisinden Hunza Nehri akıyor. Dağlardaki buzullar nehrin ve insanların su kaynağı.

Dil

Hunzaların konuştukları dil olan Buruşo yüzünden onlara Bruşolar diyenler de var.  Hunza Bruşo dilinde “ok” anlamına geliyor. Bilindiği gibi Oğuzların orijin adı OK UZ. Bruşo (Bruşaski) dilinin komşu toplulukların Hint-Avrupa kökenli dilleriyle herhangi bir bağı yok. Bu dili Kafkas kökenli dillerle bağdaştıranlar var. Şimdilerde Urdu dilini de konuşuyorlar. Konuştukları dil diğer hiçbir Türk diline benzemiyor onlar Türk olamaz diyenlerin Çuvaşlardan haberi var mı acaba? Çuvaşların dili de diğer hiçbir Türk diline benzemiyor ve Hun kökenli bir dil. Hunzaların dili de Hun kökenli olabilir. Aynı şekilde Pakistan ve Hindistan Türklerinin dilleri de Türk dillerine benzemiyor ama kendileri şecerelerini anlatarak biz Türküz diyorlar. Pakistan ve Hindistan Türkleri ile ilgili yazılarımızda bunlar açıklanmaktadır:

Keşmir’de Türk Köyleri
Pakistan’daki Türkler
Hindistan’da Muradabad Türkleri
Hindistan’da Osmani Türkleri

Tarih

Asırlarca yolu, izi olmayan, erişilmesi çok güç bir yerde izole olarak yaşayan Hunzakutlar “Mir” dedikleri hanedan reislerinin ve ona danışmanlık yapan on iki kişiden oluşan bir İhtiyar Heyeti idaresinde, yani Türk geleneklerine uygun olarak, 900 yıldan fazla bir süre bağımsız yaşamışlar. Eskiden Sincan-Keşmir arasında gidip gelen kervanlara sarp geçitlerde baskın yaparak, mallarını çalarak, gerektiğinde adam öldürerek geçimlerini sağlarlarmış. Ancak komşu halkların sert tepkileri üzerine 1860 da onlara söz vererek bundan vazgeçmek zorunda kalmışlar.

Bağımsız yönetim 1870 de  İngiliz askerleri  gelmesiyle kesşntşye uğradı. Hunzalar İngilizler gittikten sonra tekrar bağımsız oldular. Ancak Mirlik 1974 de Pakistan tarafından ilga edildi (ortadan kaldırıldı) ve Hunzakutlar tamamen Pakistan yasalarına tabi oldular.

Çin’in Sincan Uygur bölgesindeki Kaşgar şehrini Pakistan’ın Pencap eyaletindeki Hasan Abdal şehrine bağlayan, Gilgit ve Hunza vadisinden geçen Karakurum Karayolunun 1979 da tamamlanması ve 1986 da turizme açılmasıyla Hunza vadisine erişim kolaylaşmıştır. Zor şartlarda yapılan yolun inşaatında ölen işçi sayısı 1010. Günümüzde Hunzakutların vadideki yerleşim yerleri olan Ganiş köyü, Aliabad ve Kerimabad ile Gilgit arasında otobüs ve minibüsler işlemektedir. Gilgit’teki havaalanına iç hat seferleri yapılmaktadır. Tarlalar veraset yoluyla bölündüğü ve vadi artan nüfusu besleyemediğinden genç  Hunzakutlar artık gurbette çalışmakta ve ailelerine para göndermekteler.

Dinleri ve kadınları

Hunzalar/Hunzakutlar Şii mezhebinin İsmailiye koluna  mensup Müslümanlar. Hunzalıların oralara kısa süreli gelenlere anlattıklarına göre kadınların başları açık, dışarı çıkmakta ve gezmekte serbestler, evleriyle ilgili kararlarda kocalarıyla aynı oranda söz sahibiler. Ebeveynler eş adayını Hunza aşiretlerden birinden seçiyor (akraba evliliği kesinlikle yasak) ancak çocuğun bu seçimi kabul etmeme hakkı var. Boşanma olayı çok nadir.

Geçmişte durum nasıldı bilemeyiz. Kadınlarının başları açık gezdikleri iddialarına karşın fotoğraflar ve gidenler pek de öyle demiyor.  Günümüz Pakistan’ında Müslüman kadınların başı açık gezmeleri mümkün değil. Gerçekte yakın çevreden kız aldıklarına da bakılırsa bütün bu iddialar Avrupalı kökenli olduklarını vurgulamak için ortaya atılmış olmalı.

Makedonya Masalları

New Picture (5)

Hunzakutların en büyük özellikleri dış dünyanın dikkatini çekmek için fırsat bulduklarında sansasyonel, abartılı tanıtımlara ve gösterilere başvurmaları. Bunlardan biri de, Büyük İskender’in 2 bin 300 yıl önceki seferde orada kalan askerlerinin torunları olduklarını iddia etmeleri. Kanıt olarak da çevre halkı Peştunlara göre beyaz tenlerini, farklı dil ve kültürlerini gösteriyorlar. Ancak Türkler de Pakistanlılara göre beyaz tenli, dil ve kültürleri farklı, kaldı ki Hunzaların yaşadıkları ülke olan Pakistan’ın resmi dili Urdu bir zamanlar o topraklara hükmetmiş olan Türk Hükümdarı Gazneli Mahmut’un ordusunun dili.

Makedonyalı Büyük İskender’in torunları olduklarını iddia eden Hunza Prensi Gazanfar Ali Han ve Prensesi Rani Atikan 2008 yılında anavatanları olduğunu iddia ettikleri Makedonya’ya yaptıkları ziyarette Makedonya Başbakanı Gruevski tarafından Büyük İskender’in askerleri şeklinde giyinmiş şeref kıtası ile karşılandılar. Yunanistan ile isim sorunu yüzünden Atina’nın NATO ve AB üyeliğine ambargo uyguladığı 2 milyon nüfuslu Makedonya, Hunzaların iddialarına ve ziyaretine mal bulmuş mağribi gibi atlamışlardı. Ancak bütün bunlar, diğer bölümlerde de açıkladığımız gibi, maksatlı ve “show” amaçlı.

Hunzaların genleri

Eski bir Hunzalı Mir Sefdar Han'ın hatları tipik Orta Asya Türk ırkının özelliklerini taşıyor

Eski bir Hunzalı Mir Sefdar Han’ın hatları tipik Orta Asya Türk ırkının bilhassa Uygur Türklerinin özelliklerini taşıyor

En son Y-DNA gen araştırmalarında (Firasat ve diğerleri) Hunzakutlarda Greklerin genetik unsurlarına hiç rastlanmadı. Büyük İskender kalıntıları olabilecek diğer halklardan Kalaşlar da aynen sıfır çektiler, sadece Peştunlarda  % 2 Grek geni bulundu.

Hunzakutlar üzerinde yapılan gen araştırmaları bulguları  :
– % 25,8 sıklıkta R1a1a haplogrubu M17 markeri. Keşmir, Özbekistan, Güney Asya, Doğu Türkistan (Uygur), Orta Asya, Karadenizin Kuzeyi, Macaristan’da, İdil/Ural bölgesinde Kıpçak Bozkırlarında yoğun olarak, Sibirya ve Eski Yugoslayva‘nın Makedonya dışındaki bölgelerinde daha az yoğunlukta rastlanmıştır
– % 14,4 sıklıkta Y-DNA R2a haplogrubu R-M124 genetik markeri. Bu marker aşağıda detaylandırıldığı gibi Güney/Orta Asya orijinli Üst Paleolitik Kültüre aittir:
* Güney Asya’da: Hint yarımadasında ve Sri Lanka’da  ortalama % 10-15, Davudi  Buhara Müslümanlarında % 16, Telugularda % 40, Brahman olmayan kastlarda % 35-55, Kuzey Hindistan Sünnilerinde % 11,
* Kafkaslar’dan: Çeçenlerde ve Dağ Yahudilerinde % 16, Balkarlarda ve Osetlerde % 8, Kalmuklarda % 6, Azerbaycan ve Kumuk Türklerinde % 3
* Orta Asya’da Karakalpaklarda % 5, Türkmenlerde % 3, Pamir dillilerden: Bartangilerde % 16,  İşkaşmilerde % 8, Hocantlarda % 9
* Orta Asya/Güney Asya’dan Almanya ve Avusturya’ya göç etmiş Sintlerde (Romanlarda) % 53 olarak görülür.

– % 12,4 sıklıkta L3 – M357 haplogrubu. Kalaş, Peştun, Çeçenlerde görülür.
– % 7,2 sıklıkta J2 (J-M172) haplogrubu. Neolitik Kültürde Yakın Doğu’dan Avrupa’ya tarımı yayan çiftçilerle ilgili Kafkaslar, Anadolu, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz menşeli Türkler % 24 oranında J-M172 grubundan, % 50 oranında J-P209/J-M267 grup kombinasyonundandır. J-M172 ve J-M267,  J-P209′un alt kollarıdır.
– % 8,2 sıklıkta C3 – PK2. Sibirya’dan Bering boğazını geçerek Amerika’ya giden Ön Türklerin haplogrubudur.
– % 4,1 sıklıkta L -M20. Türkiyedeki Afşarların % 57 sinde, Al Raqqa Suriyelilerinin  % 51′ünde, Suriye’nin doğusunda yaşayanların % 31′inde, Pamirlilerin % 10.1′inde, Çeçenlerin % 10′unda, Tacikistan’da yaşayan Yagnobilerin % 9,7 ‘sinde, Buhara Araplarının % 9,5′inde,  Taciklerin % 9′unda, Karakalpakların % 4,5′inde, Uygurların % 4,4′ünde, Özbeklerin % 3′ünde,  Kazan Tatarlarının % 2,6′sında, Hintlilerin % 7-15′inde, Avrupa’da  vb görülür.
– % 4,1 sıklıkta H1-M52. Tacik, Türkmen, Özbeklerde, Kalaşlarda, Peştunlarda görülmüştür.
– % 2,6 sıklıkta O3 M 122 haplogrubu. Doğu Asya halklarında görülmektedir.

Genetik terimleri hakkındaki bazı açıklamaları OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Hunzaların gerçek kökeni

KKH

Şimdi gelelim Hunzaların gerçek kökenlerine. Önce yukarıdaki Karakurum Karayolu haritasına dikkatlice bakalım. Bu karayolunun hikayesini daha önce anlatmıştık. Burada dikkati çeken husus şu: Hunza vadisi Uygur Türklerinin yaşadığı Doğu Türkistan’daki Sincan Uygur Bölgesinin yalnızca iki adım ötesinde. Arada sadece Kuncerab geçidi var. Uygurların yarısı genetik açıdan R1a ve R1b haplogrubuna mensup. Avrupalılar gibi. Yukarıda da açıklandığı gibi Hunzakutlar ve Uygurların İdikutlar boyu  arasında genetik bağ var. Muhtemelen İdikutların bir bölümü Hunza’ya gelince zamanla kendilerine Hunzakutlar demişler.

Hunza’daki “Hun” öneki onların kökeninin Hunlara dayandığının göstergesi olabilir. Bir tarafta Hunza, Buroşo dilinde “OK” demek, diğer tarafta Türklerin en büyük boyları Oğuz’un aslı “OK UZ”. Türk boyları ve Türklerle genetik bağları var.

Yörede genetikçilerden başka araştırma yapan Batılı antropologlara göre biyolojik özellikleri, toplumsal ve kültürel yönleri açısından  Hunzakutlar Kafkasya orijinliler (Beyaz ve kumral Batı ve Doğu Avrupalılar, Kafkaslar dahil).

Bütün bunlar ve Hunzakutların tenleri, dilleri ve kültürlerinin yöre halklarından farkılı olmasının sebebinin Grek değil Türk orijinli olmalarına işaret ediyor.  Avrupa ve Asyada bulunan Türk genleri ile ilgili araştırmaları anlattığımız yazılarımızı okumak için lütfen tıklayın. Bu ve bağlantılı sayfalarımızda anlattığımız gibi Türkler dünyaya yayılmışlar, Amerikaya bile gitmişler, Avrupa halkları avcı-toplayıcı topluluklarken Türkler Orta Asya, Kafkaslar ve Anadolu’dan gelip onlara çiftçilik öğretmişler. Onların atası olmuşlar. Hint yarımadası halkının kökeni de Ön Türkler. Aslında bunları biz söylemiyoruz. Yazımızda kanyaklarını verdiğimiz batılı genobilimciler söylüyor. Hepsi linkini verdiğimiz yazımızda.

Sonuçta veriler ana dillerinin bilinen hiçbir dil ile benzerlik taşımaması nedeniyle Hunlar ve  Uygurlar ile yakın akraba olmalarından ziyade atalarının bütün Türklerin ortak ataları olan Ön Türkler olduğunu, zamanla erkeklerin yakın çevreden kız almalarıyla yöre halkıyla da karıştıklarını gösteriyor.

Keşmir Türkleri

Keşmir’deki Türkler sadece Hunzalardan ibaret değil. Pakistan’da, Keşmir’de, Hindistan’da Türkler var. Bu konular ayrı yazılarımızda incelenmiştir.

Keşmir’de Türk Köyleri
Pakistan’daki Türkler
Hint yarımadasında Türk İzleri
Hindistan’da Muradabad Türkleri
Hindistan’da Osmani Türkleri

Türkler’in Keşmir dağlarını mesken edinmeleriyle ilgili çeşitli görüşler bulunuyor.

İlki, Orta Asya’nın Horasan bölgesinde yaşayan bazı Türk boylarının İslam’ı kabul etmesinin ardından Sufi din adamları öncülüğünde Keşmir bölgesinden ilk kez Hint alt kıtasına geldikleri tarihi kayıtlar ortaya koyuyor.

Türkler’in bölgeye gelmesiyle ilgili diğer yaygın görüş ise Türk-İslam devletlerinden biri olarak kabul edilen Gazneliler’in kurucusu Sultan Mahmud’un (998-1030) Hindistan’a düzenlediği seferlerde beraberinde getirdiği Türk ailelerini sistemli şekilde bu bölgeye yerleştirmesi.

Üçüncü görüş ise, Orta Asya’daki Türk boylarının, Büyük Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Timurlenk olarak bilinen Emir Timur’un (1370-1405) Hindistan’ı fethi sonrasında bölgeye gelip yerleşmeleri.

Günümüzde Pakistan’da, Keşmir’de, Hindistan’daki Türklerin konuştukları diller de Hunzalar gibi Türkçe değil. Babür İmparatorluğunun dilinin önce Farsça’ya sonra da yerel dillere kayması nedeniyle bütün coğrafyada Türkçe zamanla asimile olmuş, Türkler dillerini unutmuşlar. Ancak Hunzalar hariç diğerlerinin hepsi Türküz diyorlar. Bu da Hunzaların dili Türkçe değil o yüzden Türklükle ilgileri olamaz görüşünü çürütüyor.

Türküz diyememişler

Türklerle büyük benzerlik

Yüzyıllar öncesi buraya gelip yerleşmiş  Hunzakutlar çevre halkı Peştunlardan farklı görünümde olmalarının çektiği ilgiyi avantaja çevirmek istemişler. Atalarının Türkler olduğunu ifade etmenin Batı dünyasında yankı bulmayacağını akıllıca farketmişler. Zira yukarıda bahsettiğimiz daha güneylerindeki  Türklerden kimsenin haberi yok. Türkiye Türklerinin bile. Bu yüzden Hunzalar yaşadıkları yerin James Hilton’un Yitik (Kayıp) Ufuklar (The Lost Horizon) romanında geçen Şangri-La olduğunu, soylarının Makedonlardan geldiğini ortaya atmışlar.

Diğer Hunza iddiaları

4123681Hunzalar hayat tarzlarının doğal olduğunu, bunun da ömürlerini olağanüstü artırdığını, kanserin, kalp rahatsızlıklarının ve diğer hastalıklarının semtlerine bile uğramadığını iddia etmişler, kısa süreli gelen ziyaretçilere bunları kanıtlamak için sadece istedikleri taraflarını göstermeye çalışmışlardır. Bunları neden yapmışlar? Çünkü 1860 da eşkıyalığı mecburen bıraktıktan sonra çok güç şartlarda yapmaya mecbur kaldıkları tarım ve hayvancılıkla zar zor geçinebilmişler, gıdalarından keserek ürettiklerinin bir bölümünü yakın şehirlerdeki pazarlarda düşük fiyatla satarak karşılığında sınırlı ölçüde silah, bıçak, metal eşya, metal kab, inşaat malzemeleri, kumaş, iğne, kibrit, ayna, bardak vb. alabilmişler. Bu arada insanların onlara genetik ilgisini akıllıca propagandaya çevirmişler. Turizm yeni ümitleri, insanların gelip oralarda para harcamaları yeni dayanakları ve gelir kaynakları olmuş. Bu sayede Hunza Batı dünyasında uzun ömür ve sağlıklı yaşam sembolü haline gelmiş. Hunza’ya turlar düzenleniyor, macera turizmi için yaygın bir tanıtım ve organizasyon var. Kuru kayısı, Hunza suyu gibi ürünlerini iyi fiyatla satarak, rehberlik, otel işletmeciliğiyle para kazanmaktadırlar. Yol üzerinde “PTDC Motel Hunza” ve başka küçük oteller var. İki kalenin yer aldığı Altit ve Baltit köylerine pazarlar kuruluyor. Baltit kalesi restore edilerek rehber eşliğinde gezilen müze haline getirilmiş. Yakındaki Gilgit havaalanına inerek Hunza’da konaklayan turistler köyleri geziyor, uzun yürüyüşler yapıyor, fotoğraf çekiyor, yiyip içiyor, hediyelik alıyor ve en önemlisi döviz bırakıyorlar. Bu turlardan birinin linkini aşağıda Kaynaklar bölümünün sonunda bulabilirsiniz.

Hunzakutların önemli iddialarından biri ortalama 110 ile 120 yıl yaşadıklarını, 65 yaşın yolun yarısı sayıldığı, kadınların 65-70 e kadar anne olduğu, 100 yaşında ölenlere genç öldü dedikleri. Muhtemelen zor hayat şartları yüzünden çocukken zayıflar ölüyor, güçlüler yaşıyor ve böylece ömürler uzun görünüyor. Hunzaların izole bir bölgede yaşamaları, bulundukları yükseklikte kemirici hayvan ve haşeratın yaşamamasıyla ve havanın kuru olmasıyla bulaşıcı hastalıklardan uzak kalmaları, eskiden şekerin olmaması, olduğu zaman da satın alacak imkanlarının olmayışı, hareketli yaşamları, işlenmiş ve rafine edilmiş yiyeceklerden uzak olmaları, izole-doğal kaynakları olmayan bir bölgede dış tehditlerin ilgi alanına girmeden stressiz yaşamış olmaları da ömür artıcı etkenler. Ancak bunlar bütün hastalıklardan uzak kaldıkları anlamına da gelmiyor. Mesela hayvan ve insan dışkılarının gübre olarak kullanılması sonucu dizanteri vakaları sık görülüyor. Besinlerin bol olmaması dengeli beslenmelerini engelliyor. Beslenmelerinde iyot, omega-3 yağ asitleri ve proteinlerden elde edilen bağışıklık sistemini güçlendiren  amino asitler yer almıyor. Protein eksikliği vereme yakalanma nedeni.

Oraya gidenler, yaşları  110-120 olarak gösterdiklerinin aslında 70-80 olduğunu söylüyorlar. Fotoğraflar da bu gerçeği gösteriyor. Nüfus kayıtlarının olmaması açısından da doğrulanamayan uzun ömür iddiaları geçerli görünmüyor.

“Hunzakutlar enerji kaybetmeden yürümenin sırrına sahiptirler. Öylesine dirençlidirler ki, yürüdükleri mesafe ve bulundukları irtifa ne olursa olsun, hiçbir zaman mola verme ihtiyacı duymamaktadırlar. Yürüyüş tarzları sıkıntısız, incelikli ve çeviktir; bedenleri dimdiktir; başları yukarıda ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar bu duruşu muhafaza etmektedirler. Yere çömeldiklerini ya da kendilerini saldıkları görülmemiş bir şeydir.” Bunlar da evvelce orayı ziyaret edenlerin ifadeleri. Kol gücüyle çalıştıkları, çok yürüdükleri ve bol olmayan yiyeceklerini mecburen ölçülü yedikleri için fazla kilolu olmamaları, bunların da dinç olmalarını sağlamış olması gayet normal.

Hunzaların ilginç bir iddiası da burada hiç kanser vakasının yaşanmamış olduğu. Kansere yakalanmadıkları gibi sık rastlanan diğer rahatsızlıklara da uğramıyorlarmış. Bunun nedeni  çok yüksek  bir bölgede bulunmaları, başta sezyum ve potasyum olmak üzere mineraller açısından zengin, buz gibi, kontamine olmamış su içip kendilerinin ekip biçtikleri organik yiyeceklerini yemeleri olabilir. Sezyumun kanser önleyici olduğu ve kanser tedavisinde kullanıldığı bilinmekte.Yüksekliğin kan hücrelerini çoğaltma etkisi var. Vücut bu yükseklikle eritropoetin (EPO – esas olarak böbreklerde üretilen bir protein) yapar, o da kan hücrelerini artırır. Aşağıda açıkladığımız gibi sürekli yedikleri B17 vitamini (amigdalin) içeren kayısı çekirdeğinin de bunda ayrıca etkisi olabilir. Bazı araştırmalar, aman yemeyin zehirli denilen acı kayısı çekirdeğinin kanserli hücreleri öldürdüğü, sağlıklı hücreleri ise yenilediği belirlemiş (bkz Kaynaklar). Hunzakutların ölüm nedenlerinin tıbbi kayıtları olmadığından bu iddia kesin doğrudur diyemiyoruz ama daha önce sıraladığımız, şekersiz hayat gibi, sağlıklı yaşam avantajları da göz önüne alndığında doğru olma ihtimali fazla.

Hunzakutlarda kalp rahatsızlıklarının olmadığı da iddiaları arasında. Bazı araştırmalara göre yağ oranı fazla doğal tereyağlarıyla ve hayvani yağlarla beslenen yörelerde kalp rahatsızlıkları asgari düzeyde oluyor. Bu yüzden Hunzakutların bu iddiası doğru olabilir ancak tıbbi kayıtlar olmadığından kesin bir hükme varmak zor.

hunzaturkleri26Hayat Tarzları

Tuva Türkleri gibi doğayı ve suyu kirletmemeye özen gösteren Hunzakutlar topraklarını, yürekten sevilmesi ve özenle korunması gereken, Tanrının özel bir armağanı olarak kabul etmektedirler. İnsan dışkısını üstü özenle örtülmüş bir kuyuda biriktiriyor ve ancak bir ya da iki yıl beklettikten sonra toprağa iade ediyorlar. 1951′e kadar yaşadıkları yerlere tekerlekli araba girmemiş, bütün taşımalar insan gücüyle ve hayvan sırtında yapılmış. Hunzalar  bahçıvanlığa yakın bir tarım uyguluyorlar. Hayvan dışkısını gübre olarak kullanıyorlar. Konumu itibariyle çok güneş alan vadiye her yıl ortalama yalnızca 5 cm yağış düşmektedir. Havanın uzun süre kapalı olduğu bulutlu günlerin yaşandığı dönemlerde, güneş buzulları eritmediği için su eksikliği yaşanmaktadır. Bu yüzden yukarılardaki dağlık kesimlerde, kuraklık zamanında ihtiyat işlevi gören bir sarnıç kazmışlar. Kayalık vadide, yüzyıllar boyunca hayvanlarla taş ve toprak taşıyarak, teras şeklinde bahçeler oluşturmuş ve bunları sulamak için, buzulların eriyen sularını biriktirmelerini sağlayan taştan bir sulama sistemi geliştirmişler. Taş kanallar suyu doğrudan bahçelere kadar taşımaktadır. Suyun kullanımını çok katı bir yasa düzenlemektedir: her bir bahçe sahibi yalnızca belirli dönemlerde sulama yapabiliyor ve akan suyu ihtiyaç durumuna göre konumunu değiştirdiği büyük bir taş yardımıyla yönetiyordu. Ancak bu basit yöntemli bahçe tarımının önemli bir dezavantajı da hayvan ve insan dışkılarının gübre olarak kullanılması sonucu sıklıkla görülen dizanteri vakaları.

hunzaturkleri22Kayısı

Topraktan aldıklarını eksiksiz olarak yine toprağa iade etmelerinin bir tür mükafatını elde etmekteler. Hunza’da yetişen çok lezzetli olan kayısı yazın hem yeniyor hem de kurutuluyor böylece kışın da yeniyor. Kayısı kabukları da yakacak olarak kullanılıyor. Beslenme şekilleri incelendiğinde, yedikleri besinlerin iyi beslenenlerin bile yediklerinden neredeyse 200 kat fazla B17 içerdiği görülüyor. Eskiden paranın geçmediği bu bölgede insanların zenginliği sahip oldukları meyve ağaçlarıyla ölçülüyormuş. Bunlardan en değerlisi kayısı ağacıymış. Kayısı çekirdeği B17 bakımından en değerli meyvelerden biridir. Yukarıda açıklandığı üzere kanser önleyici olduğu da yakın zamanda keşfedilmiş. Misafirlerin kendilerine sunulan meyvelerin çekirdeklerini atmaları büyük ayıp olarak kabul ediliyor. Bu ülkeye giden biri anlatıyor: “Bana taze toplanmış kayısı verdiler. Kayısı yedikten sonra çekirdeğini çıkarıp yere attım. Yaşlı bir amca eğilip çekirdeği aldı. Bir taşla ikiye yardı ve içini çıkarıp bana uzattı. En değerli yerini ziyan etmişim meğer.”

Şebit

Brumhanik

Brumhanik. Konya’da yapılan ve sacda pişirilen şebit benzeri yukfa üzerine keçi sütünden elde edilmiş ve keçi tulumunda muhafaza edilmiş yağ dökülerek yenen bir Hunza yemeği. Bu yağ, yağdan çok peynire benzemekte.

Kayısının yanı sıra elma, armut, badem ve ceviz ağaçlarıyla birlikte biraz da bağcılıkla uğraşmaktadırlar. Karabaşak (karabuğday), arpa, darı ve kabayonca gibi tahıllar ve özellikle de “şapati” adını verdikleri mayasız bir yufka yapımında kullandıkları buğday ekmektedirler. Fotoğrafta görülen yufkanın aynısı Konya’da ve Anadolu’nun bir çok bölgesinde “şebit” adıyla yeniyor. Unu depolamadıkları için, kullandıkları tohumlar taş üzerinde günlük olarak öğütülmektedir. Yufkayı eskiden ısıtılmış taş üzerinde pişirirlermiş, artık Anadolu’da olduğu gibi sıcak sac üzerinde pişiriyorlar.

Hunzakutlar sadece kendi ürettikleri sebze ve meyveleri tüketiyor, kendi besledikleri koyun ve inek etini yiyorlar. Tabi bunlardan elde ettikleri süt ve yoğurt vazgeçilmezleri. Çok bol olmamakla birlikte sık aralıklarla yemek yerler. Kahvaltıları şapati eşliğinde genellikle bir kase taze ya da tahıllarla birlikte haşlanmış kayısıdan oluşur. Saat 10’a doğru aynı yemeğe taze ya da haşlanmış sebze eklenir. Aile reisinin 2, diğer bireylerin ise 1 şapati’ye hakkı vardır. Saat 13 ve 14 arasında, bu kez kışın suda yumuşatılmış yazın ise taze kayısıdan oluşan bir başka bir yemeğe sıra gelir. Ve nihayet 17 ila 19 arasında, şapati dışında, sebze ve mevsiminde, taze erik, şeftali, armut, elma ya da kayısı gibi çeşitli meyvelerden daha besleyici bir öğün yenir.

hunzaturkleri23Kaynaklar:

Hunza. The Truth, Myths, and Lies
About the Health and Diet of the “Long-Lived” People of Hunza,
Pakistan, and Hunza Bread and Pie Recipes http://biblelife.org/hunza.htm

Hunza. The Lost Kingdom of Himalayas. John Clark. 1956. New York Fukn & Wagnals Company http://biblelife.org/Hunza – Lost Kingdom of the Himalayas.pdf

Haber Vitrini. 10 Eylül 2014. http://www.habervitrini.com/dunya/hunza-turkleri-kansere-yakalanmiyor-801286/

Wikipedia. Burusha People http://en.wikipedia.org/wiki/Burusho_people

Wikipedia. Hunza Valley http://en.wikipedia.org/wiki/Hunza_Valley

Ölümsüz insanların vadisi: HUNZA. Osman Soysal. 12 Ocak 2011. http://osmansoysal.com/yazilarim/muhtelif/153-oeluemsuez-insanlarn-vadisi-hunza.html (Orijinali: La vallée des immortels Hélène Laberge http://agora.qc.ca/Documents/Hunzas–La_vallee_des_immortels_par_Helene_Laberge)

B17 Bombardımanı ve Hunza Halkı. Ersin İpek. 1 Mayıs 2014 http://blog.ersin.net/2014/05/b17-bombardman-ve-hunza-halk.html

Büyük İskender’in Pakistanlı torunları. Sabah 03.10.2008 http://arsiv.sabah.com.tr/2008/10/04/haber,F07FF184F2944EDBA7AC30704B22CE79.html

Acı kayısı çekirdeğinin inanılmaz faydası. Milliyet. 31.07.2014.  http://www.milliyet.com.tr/aci-kayisi-cekirdeginin-inanilmaz-kisiselsaglik-1919027/

Hunza Paradise http://hunzaparadise.wordpress.com

Y-chromosomal evidence for a limited Greek contribution to the Pathan population of Pakistan. European Journal of Human Genetics. 18 October 2006 http://www.nature.com/ejhg/journal/v15/n1/full/5201726a.html

Haplogroup J-M172 http://en.wikipedia.org/wiki/Haplogroup_J-M172

Haplogroup J-M267 http://en.wikipedia.org/wiki/Haplogroup_J-M267

Haplogroup L-M20 http://en.wikipedia.org/wiki/Haplogroup_L-M20#L-M357

Y-DNA (Baba tarafından) Haplogruplar http://www.genomturkiye.com/y-kromozom-haplo-gruplari.html

Nazir Sabir Expeditions http://www.nazirsabir.com/cultural/hunzagilgit.php

Bülent Pakman. Kasım 2014. Güncelleme 8 Şubat 2015. Video ekleme Eylül 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz. Sabah Gazetesi bu yazıyı izin almadan kaynak göstermeden alıntılayıp fotohaber yapmış.

Konuyla ilgili yazı dizimiz:
Keşmir’de Türk Köyleri
Pakistan’daki Türkler
Hint yarımadasında Türk İzleri
Hunza Türkleri

IMG_2654

Twitter Widgets

Bülent Pakman kimdir? https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İrlandalılar Türk çiftçilerin soyundan geliyor

İngiltere’de Leicester Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bir gen araştırması, başta İrlandalılar olmak üzere İngiliz ve Avrupalı erkeklerin büyük bir bölümünün soylarının Anadolu’dan geldiğini ortaya çıkardı.
Erkeklerin Y kromozomları üzerinde gerçekleştirilen araştırma, bugünkü Avrupalı erkeklerin, 10 bin yıl önce Anadolu ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya gelen ilk çiftçilerin torunları olduğunu gösterdi.
The Independent gazetesinin haberine göre, Leicester Üniversitesi bilimadamları, yaklaşık 110 milyon Avrupalı erkekte bulunan R1b1b2 haplogrubu adı verilen Y kromozomu silsilesinin tekrarlama miktarını inceledi. Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozomu babalardan oğullara geçiyor. Erkekler bir X ve bir Y kromozomu taşırken, kadınlarda iki X kromozomu bulunuyor.

Araştırmacılar bu çerçevede, İrlanda’dan Türkiye’ye kadar erkeklerden toplanan DNA veritabanlarını inceleyerek, kıtanın farklı bölgelerinde silsilenin ne kadar sıklıkla tekrarladığını araştırdı. Araştırma sonucunda, silsilenin Anadolu ve Ortadoğu’da oldukça az olduğu, kuzeybatı Avrupa’da ise çok yaygın olduğu ve İrlanda’da yüzde yüze kadar ulaştığı ortaya çıktı. Bilim adamlarına göre bu da, silsilenin Anadolu ile Ortadoğu’daki Verimli Ay denilen bölgeye dayandığını gösterdi.
İngiliz araştırmacılar, buradan yola çıkarak erkek genlerinin Avrupa’ya Anadolu’lu çifçiler aracılığıyla taşındığı sonucuna vardı.
The Independent’e göre , çiftçilik tekniklerinin Avrupa’da avcılık ve toplayıcılıkla geçinen topluluklara, Anadolu veMezopotamya’dan geçtiği yolundaki tarih tezlerini doğrulandı.

Leicester Üniversitesi’nin Avrupalı erkeklerin babadan oğula geçen Y kromozomunun rolü üzerine odaklanılması araştırmasıyla İrlandalılar köklerinin Türkiye’de olduğuna inanabilirler. İrlandalı erkeklerin % 85’i, yaklaşık 6 bin yıl önce Anadolu’dan, Orta Doğu’dan, Avrupa’nın güneydoğusundan ve diğer Akdeniz ülkelerinden özellikle de Türkiye’den İrlanda topraklarına gelen beraberlerinde tarımı getiren Türk çiftçilerin torunları olabilir. İrlanda’ya Anadolu’dan gelen çiftçiler zaman içinde yerli erkek nüfusunun yerini almış olabilir.

İngiltere’de nüfusun % 60-65’i Türk genetik modeline sahip iken İber yarımadasında bazı yerlerde İrlanda’daki sonuçların hemen hemen aynısı elde edilmiştir. Araştırma İrlandalıların esas genetik ecdadlarının daha önce Buz Çağından sağ çıkıp İspanya ve Portekizden gelen avcı-toplayıcılar olduğu şeklindeki soybilim düşüncesiyle çelişmektedir.

Leicester’deki araştırmayı gerçekleştiren bilim adamlarından Patricia Balaresque araştırma sonuçlarını London Times’a şöyle değerlendirmiştir: “Avrupa’daki Y kromozomlarının yüzde 80’i Anadolu’lu çiftçilerden gelmiştir. Anneden çocuğa geçen mitokondrial DNA’lar üzerinde yapılan araştırma kadın genlerinin ise ağırlıkla avcı-toplayıcı topluluklardan geldiğini göstermiştir. İrlandalı kadınların genetik modelleri erkeklerinkine göre farklılık göstermektedir. Maternal (anneden gelen) genetik silsilelerin çoğu avcı-toplayıcılardan gelmiş görünmektedir. Buradan yola çıkarak, çiftçi erkeklerin, avcı-toplayıcı erkeklere baskın gelerek onların yerini aldıkları sonucuna varılmıştır. Çiftçi erkekler, kadınlar tarafından, yerlerini aldıkları avcı-toplayıcı topluluklardan daha çekici bulunmuş olabilirler. Belki de çiftçi olunca daha seksi olunuyordu. Bize göre çiftçiliğe geçişte çiftçi erkeklerin avcı-toplayıcı erkeklere göre üretkenlik avantajları da etkili olmuştur. Avcılık-toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş insanların gelişiminde kritik bir süreç olmuş böylece artan yiyecek üretimi sayesinde nüfus artabilmiştir. “

Leicester Üniversitesinden Mark Jobling’e göre “Bu özel Y kromozom türünün sıklığı Türkiye’den güneydoğu Avrupaya ve İrlanda’ya gittikçe artmakta ve İrlanda’da en yüksek sıklığa erişmektedir. Biz diyoruz ki muhtemelen İrlanda’daki avcı-toplayıcı erkek nüfusunun yerini gelen çiftçi nüfusu almıştır.”

Kaynaklar:
New study claims that Irishmen descended from Turkish farmers. Jane Walsh. Irish Central. 26.9.2014. http://www.irishcentral.com/roots/new-study-claims-that-irishmen-descended-from-turkish-farmers-83217437-237788351.html

Avrupalı erkeklere Anadolu süprizi. DHA. Hürriyet. 5 Şubat 2010 http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/13530285.asp

Türk çiftçiler İrlandalıların babası. Radikal 03/02/2010 http://www.radikal.com.tr/yasam/turk_ciftciler_irlandalilarin_babasi-978284

Avrupa’ya tarım Anadolu ve Yakın Doğu’dan gitti. Bülent Pakman. Şubat 2011. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/on-turkler/avrupali-kizilderili-hintlilerin-kokeni-on-turkler/avrupaya-tarim-anadolu-ve-yakin-dogudan-gitti/

Bülent Pakman. Ekim 2014. İzin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz.

Konuyla ilgili yazılarımız:

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Viyana Palmenhaus Cafe 2012

Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Türkiye Şamanları

3 bin yıllık ateş: Yeni şamanlar

Üç bin yıllık bir gelenek. Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan, zamanla unutulan en eski inanış. Türkiye’de son dönemde şamanizme artan bir ilgi var. Sibirya’da üç buçuk yıl eğitim gördükten sonra Türkiye’de bu geleneği devam ettiren Altay Kurt Şamanı Cenk Sertdemir’in düzenlediği sonbahar ayinine katıldık. Şamanların gizemli dünyasının kapılarını araladık.

Gizli ayin: Dünyanın kalbine yolculuk


P

İstanbul’un yanı başındaki bir dağın zirvesine doğru yol alıyoruz. Yuvacık Barajı’nı aştıktan sonra yukarıya doğru kıvrılan daracık yolda, mümkün olduğunca hızlı ilerliyoruz.
Güneş, dağın ardında devrilmeden zirvede olmamız şart. Aksi takdirde biraz sonra tanık olacağımız tören için tam bir yıl beklememiz gerekecek…
Bir tarafta trafiğin yarattığı zamanında yetişme stresi, diğer taraftaysa daha önce hiç görmediğim bir ritüele katılmanın heyecanı var.


Şamanların Sonbahar Khamlaniyesi’ne yani sonbaharı karşılama törenine katılacağız. Türkiye’deki az sayıdaki şamanın bildiği bu tören, eski inanışa göre dünyanın uyku haline geçmesinden -ki bu kış ayları demek- önce atalara bir saygı duruşu anlamına geliyor.
İşte buna tanık olacağız. Tabii geç kalmazsak. Çünkü modern hayat zamanı dakikalarla ölçüp, toplantı saatlerini trafiğe göre ayarlarken, doğada böyle bir lüksünüz yok.

Gün doğar, güneş yükselir, güneş batar. Sonbahar karşılama töreni de gün battığı an, dağın en yüksek noktasında başlıyor. Yani güneş battıktan sonra tören yerine ulaşırsak her şeyi kaçırmış olacağız.

Bize söylenen yerde aracımızı park ederken, zirveye giden yolu yürümemiz gerektiğini öğreniyoruz. Önce alışkanlıkla saate, sonra havaya bakıyorum. Güneş dağın ardında devrilmek üzere… Koşar adımlarla tırmanışa geçiyoruz.

Soluk soluğa zirveye ulaştığımızda, büyüleyici bir manzarayla karşılaşıyorum. Bir tarafta irili ufaklı üst üste dizilmiş taşların ortasında dikilmiş büyükçe bir ağaç dalı duruyor. Dalın üzerinde kırmızı, beyaz, yeşil bez parçaları bağlanmış.

Öte yanda ise düzgün bir şekilde dizilmiş, tutuşturulmayı bekleyen odunlar…

ESKİ ÇAĞLARDAN ÜÇ KİŞİ

Tören başlamamış. Yakılacak ateşin başında son hazırlıklarını yapan üç kişi var. Başlarında kuş tüylerinden bir taç, sırtlarında kurt postları, çeşitli kolye ve renkli kumaş parçalarının sarktığı tuniklerle bambaşka bir zaman diliminden gelmiş gibiler.
Töreni yöneten Altay (Salçak)  Kurt Şamanı Cenk Sertdemir, katılımcıların yanına geçmemizi istiyor. Yaklaşık yirmi kişi, yere serilen brandanın üzerine oturmuş vaziyette. Nelere dikkat etmemiz gerektiğini anlatıyor. Her hareket bir düzene dayanıyor. Bu ritüellere uymak zorundayız.


Ateş yakılırken yüzüme önce beyaz kül sürüyorum. Ardından siyah kül… Sonra ayağa kalkıp, kollarımı iki yana açıyorum, buhurdanla bir güzel tütsüleniyorum. İyi ve kötü ruhları ayırmak için yapılan bir hazırlık bu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan ama zamanla unutulan 3 bin yıllık bir gelenek İstanbul’un yanı başında bir dağın zirvesinde yeniden canlanıyor.
Güneş battığı an ateşin alevleri yükseliyor ve şaman düngürlerinin (bir nevi def) tok sesi duyulmaya başlıyor. Biraz ürpertici bir manzara…

Cenk Sertdemir, şaman mitolojisinin yedi önemli atasının adını söylüyor ve düngürler giderek hızlanan bir tempoyla çalmaya devam ediyor. İnanışa göre düngürün ritmi dünyanın kalp ritmiyle uyumlu olmalı.
İyice bastıran karanlıkta, düngürlerin üzerindeki insan ve hayvan figürlerinin gölgesi, alevler sayesinde sağa, sola vurunca bulunduğumuz mekân gerçeküstü bir hal alıyor.


Çevremdeki insanlara bakıyorum. Yanımda düngürün temposuna ayak uydurmuş sallanan bir kadın var, hemen önünde gözlerini kapatmış huşu içinde başka birisi. Bazıları trans haline geçmiş, bazıları dikkatle törene odaklanmış insanlar…
10 dakika sonra yanan odunlar birden olduğu yere çöküyor ve düngürler susuyor. Ardından 5 dakika süren mutlak bir sessizlik… Cenk Sertdemir törenin sona erdiğini söylüyor. Çevremde ağır bir uykudan uyanmışa benzeyen insanlar görüyorum.

ÇILGAMAK
Sonbahar ayini ataların uykuya yatmasından önce gerçekleştirilen, senede bir kez yapılan bir tören. Tıpkı nevruz gibi mart ayında yapılan ilkbahar töreni de ‘ataların kahvaltı’ töreni olarak kabul ediliyor. Şamanların yılbaş kutlaması 21 Aralık’ta gerçekleşiyor. O törenin adı ise çılgamak.

HER HASTALIK RUH KAYNAKLIDIR

Şifacı olarak bilinen şamanlar her hastalığın ruh kaynaklı olduğuna inanıyor. Onlara göre en ufak bir nezleden büyük hastalıklara kadar her sağlık sorunu kişinin ruhuyla ilgili. Hastalık, kabaca ruhun bir bölümünün vücuttan kaçması gibi bir şey. Cenk Sertdemir şöyle açıklıyor: “Diyelim ki bir kişinin ruhu, sünesi kaçmıştır. O insanın vücudu paslanmaya başlar. Bu da bir hastalığa yol açar, kansere ya da başka bir şeye çevirir. Aslında grip olan vücut değildir. Sıkıntıyı çeken ruhtur ve bedeni bunu yansıtır. Biz sadece ruhu şifalandırırız. Ve ruh bunu otomatikman bedene yansıtır. Ben 18 yıldır doktor yüzü görmedim, görmeyeceğim de… Ama bize gelen çok doktor var.”

ŞİFA VE KEHANET DAĞITICILAR


Şamanlar kotaz adı verilen, muskaya benzer kolyeler takıyor. Bu kolyeler özel taşlardan yapılıyor.

Cenk Sertdemir, sahne eğitimi okumuş. 23 yaşında bir Sibirya turuna çıkmış. Turist olarak Tuva’da kaldığı 10 günde bir şifa merkezindeki şamanlarla tanışmış. Tuva, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını kazanan küçük bir cumhuriyet. Ülkede, şamanlara sadece bir hastalık, bir kehanet ya da hayatında bir tıkanıklık varsa gidiliyor. Şamanların hastane gibi resmi merkezleri var. Sertdemir, “Ayrılırken benden bir daha geldiğimde daha uzun kalmamı istediler” diyor. Daha sonra 3,5 sene eğitim alarak Altay Kurt Şamanı olmuş. Sibirya’daki klasik gelenekle eğitilen Türkiye’deki ilk şaman olduğunu söylüyor.

ESKİ TÜRK MİTOLOJİSİ

Bilinenin aksine Tengricilik inanışı çoktanrılı bir din değil. Mutlak bir Yaradan’ın yanı sıra insanlarla Yaradan arasında bağ kuran atalar (Tengriler) bulunuyor. Şamanlar bu inançta atalarla bağ kurabilen aracılar olarak kabul ediliyor. Cenk Sertdemir bu inanışın İslamiyet’i dışlamadığını, zaten Türklerin bu sayede kolayca İslam’a geçtiğini söylüyor.

ŞAMANİZM BİR DİN Mİ?

Şamanizm diye bir din yok. Şamanlar, Türklerin Tengricilik ya da Törek inancında atalarla tinsel bağlantı kurabilen kişiler. Ak ve kara şaman olarak bilinen iki tür şaman bulunuyor. İnanışa göre ak şamanların aidiyeti göklere, kara şamanların aidiyetiyse yeraltına, yani şeytana. Biri iyilik, diğeri kötülük yapıyor. Cenk Sertdemir bir ak şaman.  “Bizim işimiz göklerle” diyor. Peki Türkiye’de kara şaman var mı? “Büyücü diye bilinenler arasında kara şamanlar var” diyor Sertdemir.

UYUŞTURUCU İÇİN GELEN DE VAR
Son dönemde şamanizmle ilgilenenlerin sayısında ciddi bir artış olduğu söyleniyor. Cenk Sertdemir de bunu doğruluyor fakat insanların daha çok uyuşturucuyla ilgili olan Peru şamanizmiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Birçokları “Törenlerde ayahuaska, oluyor mu” diye soruyormuş. Sertdemir, “Şamanizm dediğimizde insanlar ‘Burada ayahuaska mı içeceğiz’ diye geliyorlar. Türk geleneğinde uyuşturucu yoktur.  Alkol de yoktur. Arı kalmalıyız ki insanları arı tutabilelim” diyor. Ama alkol alan Türk şamanlar da varmış. Sertdemir, “Mesela kötü ruhları çıkarma ayinlerinde o kadar yoruluyorlar ki orada gördüğü korkunç manzarayı unutmak için içiyor bazı şamanlar. Pek desteklemiyorum. Bence zayıflık” diyor.

HEPİMİZİN ŞAMAN GELENEĞİ VAR

Törenin ardından Cenk Sertdemir ile konuşuyoruz. Son anda yetiştiğimiz için görememişiz. Meğer üzerine bez parçaları bağlanan ağaç dalının altındaki o taşlar, katılımcılar tarafından yukarıya çıkartılmış.
Herkes zirveye elinde bir taşla çıkıyor ve bu taşı tören alanına bırakıyor. Tören alanını ‘oba’ yapmaya yarayan bu ritüele taş üstüne taş koymak deniyor. Kulağa hiç de yabancı gelmeyen bir deyim. Zaten günlük hayattaki pek çok inanış eski şaman geleneklerinden geliyor.
Mesela kötü bir şey duyduğunuzda elinizi kulağınıza götürüp tahtaya vuruyorsanız, korktuğunuzda başparmağınızla damağınızı kaldırıyorsanız, iyi bir şeyden bahsederken dilinizi ısırıyorsanız ta Orta Asya’dan bugüne taşınan inançlara sahipsiniz demektir.

Hürriyet Kelebek 20 Ekim 2014 Gökçe AYTULU / Fotoğraflar: Murat ŞAKA http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/27409093.asp

Not: Yazıdaki “Tuva, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını kazanan küçük bir cumhuriyetifadesi doğru değil. Tuva Rusya Federasyonu içerisinde özerk bir Cumhuriyet. Tuva ayrı bir sayfamızda anlatılmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN Bülent Pakman. Ekim 2014

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2080Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gagavuzlar

Etnik yapı

4. yüzyılda Hunlar’ın Avrupa içlerine uzanmasıyla başlayıp Karadeniz’in kuzeyinden Bulgar, Hazar, Peçenek Kuman ve Uz akınlarıyla devam eden Türklerin Batıya göçü Gagauz (Gagavuzlar – Gökoğuzlar) Türklerinin etnik kimliğinin başlangıcını (ilk dalgasını) teşkil etmiştir.

Uzlar ilk yurtları Hazar Denizi çevresi olan Oğuz topluluklarıdır. Peçenekleri takiben, Avrupa’ya yerleştiler, 1030’da Kumanlar tarafından Don boylarından çıkarıldılar. 1060 yıllarında Orta Dneper (Dinyeper) kıyılarına çok sayıda Uz topluluğu yerleşti. Aralarında savaşlar sonucu Ruslardan uzaklaşmak için Tuna yönüne doğru çekilerek Peçeneklerin bulunduğu bölgeye kadar geldiler. 1064 yılında Tuna’yı geçip Bizans’la savaşları sonucu katliamdan ve âfetlerden kurtulabilen küçük bir Uz grubu ise Bizans tarafından Hıristiyanlaştırılarak Dobruca’ya, Peçenek ve Kumanlardan Hıristiyanlaşan diğer Türk topluluklarının arasına yerleştirildi. Bu Uz ağırlıklı, fakat Peçenek ve Kumanlardan da pek çok unsur bulunduran kuzeyden gelen Türkler, konuyla ilgili bütün kaynakların üzerinde ittifak ettikleri gibi, bugünkü Hıristiyan Gagavuz Türklerinin ecdadlarını teşkil ettiler.

İkinci göç dalgasını bir bölümünü 1260 da taht mücadelesini kaybederek Bizans’a sığınarak Kırım’dan Balkanlara geçen Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un beraberindeki binlerce Selçuklu Türk, Güneyden-Balkanlar’dan gelen, Anadolu ve Rumeli’nin fethi sırasında kahramanlığı ve veliliği ile efsanevi bir şahsiyet olan Sarı Saltuk Baba ve müridleri teşkil etmiştir. Bu topluluklar Gagavuzlarla kaynaşmıştır.

Üçüncü dalgada Osmanlı hakimiyeti sırasında Ortodoks Hıristiyan Karamanlı Osmanlı tebası Balkanlar’a iskan edilmiş ve onlar da Gagavuzlarla kaynaşmıştır.

Bu dalga göçler Gagauzların etnik kimliğini çeşitlendirmiş, Türkçe dil ve Ortodoks Hıristiyanlık karakterinde bir çok değişiklikler meydana getirmiştir.

Güneyden 2. ve 3. dalga göçlerle gelen Deliorman Türkleri, Peçenek Türkleri’nin Müslüman olan torunları olup Gagavuzlarla büyük benzerlikler gösterirler, farkları Müslümanlığı tercih etmiş olmalarıdır.

İlk Gagauz Devleti

Gagavuzlar 1263 de Dobruca’da ilk devletlerini kurdular. İlk yıllarında resmi olarak Bizans’a bağlıydılar fakat fiilen bağımsızlardı. Başlarında Selçuklulardan Sarı Saltuk vardı. 1365’te devlet Kumanlardan Balık Bey ile birlikte bağımsızlığını ilan etti. Devletin adı “UziEyalet”ti. Uzi Eyalet (ya da Gagauz Eli) 1365’te Tuna Deltası’ndan Emine Burnu’na kadar uzanıyordu. Bugünkü Bulgaristan sınırları içinde bulunan Balçık (Karvuna) şehri de başkent olmuştu. Balık Bey’den sonra devletin başına Dobrotiç geçmiştir. Dobruca ismi Dobrotiç’ten gelmektedir. Dobrotiç’ten sonra başa Ivanko geçmiştir.

Osmanlı Hakimiyeti

Güneyde Bizans zayıflayıp önceliği Osmanlı’ya kaptırınca bölge I. Murad zamanında Osmanlı egemenliği altına girmiştir. 1398’de de I. Bayezid bölgeyi tamamen fethedip Osmanlı topraklarına katmıştır. Gagauzların Osmanlı tebaasına girmesiyle Bulgaristan’a göçler yaşanmıştır.

Gagavuzlar Osmanlı döneminde Tatar/Ortodoks Hıristiyan pozisyonunda değerlendirilerek hiçbir dinsel baskı görmedikleri için din ve inançlarını muhafaza ettiler.

Besarabya yeni vatan

1774 Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasında Ruslar Ortodoks olmaları nedeniyle Gagavuzların hamiliğini üstlendiklerini ilan ettiler. Bu süreçte Rusya İmparatorluğu’nun baskısı yüzünden Gagavuzların bir bölümü Besarabya’ya göç etti. Besarabya günümüz Moldova’sına Rusların verdiği ad olup Osmanlı İmparatorluğunun Boğdan eyaletinin Prut nehrinin doğusunda kalan kısmını teşkil etmektedir.

300px-Moldavia_map

Haritada Boğdan sarı renkle Romanya’nın geri kalan kısmı mavi renkle gösterilmiştir. Boğdan’ın siyah çizginin batısında kalan kısmı bugünkü Romanya’ya aittir. Doğusunda kalan kısmı ise tarihte Besarabya adıyla anılan ve bugünkü Moldova’yı oluşturan bölgedir.

Rus dönemi

Osmanlılar 1812 de Boğdan’ın Prut nehrinin doğusunda kalan kısmı olan Besarabya’yı Ruslara bıraktılar. Gagavuzların bölümü Rus işgali sürecinde Anadolu’ya göç ettiler, dinlerini değiştirerek Müslüman oldular. Onlardan biri de Enver Paşa’nın ailesi.

Bulgaristan’da kalanlar da 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşından sonra Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine Besarabya’ya kaçtılar. Savaş sonucu 1859 da Eflak – Boğdan Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını kazandı, Romanya adı altında birleşti. Besarabya (Moldova) ise Rusya’da kaldı.

Komrat Cumhuriyeti

Rusların yıllar boyu sürdürdüğü baskı politikasına karşı milli kültür ve kimliklerini korumak amacıyla 6 Ocak 1906 tarihinde Komrat’ta Andrey Galaţan (Galatsan) ve Atmaca Pavlioğlu önderliğindeki Gagavuz çiftçiler, Rusya İmparatorluğu’na karşı ayaklandı, Çiftçiler Komitesi adlı bir komite kurdular. Bu komite 10 Ocak 1906’da Komrat bölgesinin cumhuriyet olmasına karar verdi. Böylelikle Komrat Cumhuriyeti resmen kuruldu. Çiftçiler Komitesi, borç kâğıtlarının yakılması ve vergilerin verilmemesi kararlarını aldı. Gagavuz Türklerinin kurduğu bu devlete diğer bölgelerden destek gelmedi. 21 Ocak 1906 tarihinde ayaklanmayı bastırmak için Rusya İmparatorluğu askerleri Komrat’a geldiler, bölgeyi hem işgal hem ilhak ettiler. Bu askeri harekatlar sonucunda Komrat Cumhuriyeti tamamen yıkıldı. Önemli bir Gagavuz nüfusu başta Kazakistan olmak üzere ecdad vatanları olan Orta Asya’ya geri döndü. Bir kısmı Güney Amerika’ya gitti.

Romanya dönemi

Besarabya 1918 de Rusya’dan ayrıldı ve Romanya’ya katıldı. Daha doğrusu 1917 Ekim Devrimi sonrası karışıklıklarını fırsat bilen Romanya tarafından işgal edildi. 1925’te Gagauzlara karşı yoğun Romen asimilasyon faaliyetleri yapılmıştır. Gagauzların bir kısmı bundan kurtulmak için Özbekistan Taşkent’e gitmiştir. Yine başka bir kısmı Brezilya-Romanya arasındaki bir antlaşmaya dayanarak ücretsiz gemi bileti, seyahat esnasında yemek, varıldığında da toprak imkanlar verilerek SãoPaulo’ya gitmek zorunda kalmıştır.

Besarabya 1940’da Molotov-Ribbentrop Paktı ile Moldavya Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’yle birleştirilerek bugünkü Moldova Cumhuriyeti toprakları halini almıştır. Ancak fiiliyatta Romanya İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya beraber Besarabya’yı ele geçirmiştir. Gagauzlar İkinci Dünya Savaşı’nda aktif olarak SSCB yanında yer almıştır. Anton Büyüklü, Vasili Margarit, Mihail Karamilev gibi isimler SSCB ordusunda komutanlık yapmıştır. Bu isimler Stalingrad’dan Kişinev’e kadar savaşarak Besarabya’nın geri alınması ve Moldova’nın bugünkü sınırlarına kavuşmasında büyük payları vardır.

Rus İşgali/Sovyet Dönemi

Besarabya 2. Dünya savaşı sonlarında 1944 de Ruslar tarafından tekrar işgal edildi. 10 Şubat 1947 de Sovyetler Birliği sınırlarına dahil edildi.

1980 lerde Gorbaçov SSCB’si glasnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılanma) adları altında iki düzlemde reform çalışmaları başlattı. Bu çalışmalar sonrasında Soğuk Savaş bitirilmiştir. 1988 yılında Gagavuz aydınlarının faal üyeleri, diğer etnik azınlıklarının gayretlerini de birleştirip “Gagavuz Halkı Hareketi”ni kurdular. 1989 Mayıs ayında ilk kongresini yapan “Gagavuz Halkı” adlı hareket, güney Moldova’da başkenti Komrat olmak üzere kurulacak özerk Gagavuz Cumhuriyeti’nin kendi kültürel ve ekonomik işlerini büyük ölçüde kontrol etmekle birlikte, yine Moldova’ya bağlı özerk bir yönetim talebiyle ilk önemli çıkışını yaptı. 21 Ağustos 1990’da Özerk Gagauz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni, güneyde Gagauzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan ettiler. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edildi. 25 Ekim 1990’da Gagauzlar, Gagauz Cumhuriyetini oluşturmaya yönelik seçimler yaptı, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalıştı, milisler Gagauz köylerini barikatlarla çevirdi. Buna karşılık olarak Gagauzları desteklemek adına 800 kişilik ellerinde bol miktarda makineli tüfek bulunan bir grup da Ukrayna’dan Komrat’a gelmiştir. İç savaşın eşiğinden dönülürken iki kişi ölmüştür. Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlendi. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim’de Komrat’ta yeni bir Gagauz Yüksek Sovyeti kuruldu, Stepan Topal Başkan seçildi.

Ve Özerklik

1991’de Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, Gagavuz Türkleri arasında bağımsızlık yanlısı akımlar güçlendi. Moldova’nın 27 Ağustos 1991 de bağımsızlığını kazanmasıyla Gagauzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan ettiler. Ancak Türkiye’nin de arabuluculuğuyla 1994 yılında bağımsızlıktan vazgeçilerek Moldova’ya bağlı olarak Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi kuruldu. Bütün bu mücadelelerde hiç kan dökülmedi.

Özerkliğin İdari Yapısı

Gagauzya’nın bayrağı ve marşı var. Ancak Komrat, Çadır Lunga ve Vulkaneşti illerinin ve 25 köyünün sınırları kağıt üstünde. Kendi bütçesini yapamamakta, harcamalarını merkezi bütçenin izni dahilinde yapabilmektedir. Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi kurulurken, Moldova’nın bununla ilgili kanununda, bölgenin kendisini ilgilendiren konularda merkezi hükumetin dış politika belirleme sürecine katılma hakkının olduğu net bir şekilde belirtilmişti. Fakat Moldova yönetimi, Gagavuzların bu anayasal hakkını görmezden geliyor. Gagavuz Türkleri 2014 yılı başında % 70 katılımla gerçekleştirdikleri referandumda bağımsızlık kararı aldılar. Arada bir gündeme gelen, aynı dili konuşan Romanya ile Moldova’nın birleşmesi halinde, yani Moldova’nın bağımsız devlet statüsü değiştirildiği takdirde, Romanya’ya bağlanmayı istemeyen Gagavuz Türkleri yasal haklarına göre bağımsızlık dahil kendi kaderini tayin edebilecekler.

Nasıl bir ülke?

Moldova’nın başkenti Kişinev’i Gagauzya’nın başkenti Komrat’a bağlayan karayolu, etrafında köyden başka yerleşim bölgesi olmayan, yeşillikler, bağlar ve ceviz ağaçları arasından geçen 130 kilometrelik bir yol. Komrat, orta ölçekli bir Anadolu kasabası gibi, ama düzenli. Gagauzya milli geliri 2 bin dolar olan yoksul bir ülke. Şarapları çok güzel ama yeterince ihraç edemiyorlar. Şarap, fabrikalar yanında evlerde de yapılıyor. Türkiye’den gelen yatırımcılara teşvik veriyorlar. Yurt dışında gittikleri ülke dilini konuşabildikleri/anlayabildikleri için Türkiye. Türkiye Türklerini oldukça seviyorlar. Sovyetlerin dağılmasından sonra daha yoğun olmak üzere kadınlar arada Türkiye’de çocuk ve yaşlı bakıcılığı yapıp evlerine para getirdiler. Çoğunlukla kadınların çalıştığı pazarlar da geçim kaynağı.

Gagavuzya Özerk Bölgesi’nde yayın yapan Moldova TV kanallarının yanı sıra Gagavuzya Radyo Televizyon Kulesi (GRT) adlı kendi TV kanalı mevcuttur. GRT, dünyada Gagavuz dilinde yayın yapan tek TV kanalıdır. Yine dünyada Gagavuzca yayım yapan tek gazete, Ana Sözü’dür.

Mihail Çakır

Gagauz edebiyatçıları, aydınları ve fikir adamları eserlerle ve eğitim yoluyla Gagauzları ruhen ve manen besleyerek Romen, Rus ve Rum kültürü etkisinde kalıp asimile olmamalarını sağlamıştır. Bunun en önemli örneği, ailesi 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında Bulgaristan’dan Besarabya’ya göç etmek zorunda kalan Besarabya doğumlu “Ay Baba” Mihail Çakır’dır.

Aslen papaz olan Çakır, Çar I. Aleksandr döneminde Gagauz yerleşimcilere verilen göreli özgürlükleri iyi değerlendirmiştir. 1907’de ilk defa Gagauz dilinde “Hakikatin Sesi” adında bir gazeteyi yayın hayatına sokmuş, on beş kitap yazmış, 7 tane Rusça kitabı da Gagauzca’ya çevirmiştir. Dua kitaplarının yanı sıra yazdığı en önemli kitap “Besarabyalı Gagauzların İstoriyası”dır. Bu kitap, Atatürk tarafından okunmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Gagauz Türkleriyle ilişkilerinin başlamasında rol oynamıştır. Kitap Gagauzların etnik kökenini, kültürünü, sosyal ve ekonomik faaliyetlerini tanımlar niteliktedir. Örneğin “Gagauz kimdir?” sorusunu şöyle cevaplamaktadır:

Gagauzlar diil ne urum grek, ne bulgar, ne de romın, ne de rus, ne de türk, selcuk, ne de kuman, ama türk soylu, çekilerler evelki türk uzlardan, türk oğuzlardan, nice gösterer professor İreçek Moşkov, akademik Radlov hem de profesor Manoff…

Çakır’ın birçok okul, kilise ve sosyal alan yapımında emeği geçmiş; Türk dilini eğitim yoluyla yayarak kültürün muhafaza edilmesini sağlamıştır.

Dimitri Karaçoban

Etnolog, müzeci, ressam ve edebiyatçı. 1933 de Komrat’a bağlı Beşalma köyünde doğmuş, Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’nden mezun olmuştur. Doğduğu köyde bir etnografya müzesi kurmuş, 20 yıl boyunca müdürlüğünü yapmış, müzeye 1988 yılında Dimitri Karaçoban’m adı verilmiştir. Şiirlerinde mâni gibi halk edebiyatı nazım şekillerini kullanmış, çağdaş Gagavuz insanının ve kültürünün sözcüsü olmuş, ayrıca Nasrettin Hoca fıkraları ve masallar derlemiş.

Baktım şennik aracımdan
bütün dünnââ alacadan…
Gözlerimâ yaşlar doldu.
Kim neredâ kim ne oldu

Türkiye’nin yardımları ve eğitim

İlk olarak Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti adına Gagavuzlarla ilgilenmiş, 1930 da başta öğretmen olmak üzere çeşitli görevliler göndermiş. O öğretmenlere Gagavuzlar “Atatürk’ün çocukları” adını vermiş. Komrat’ta Atatürk Caddesi var.

1918-1944 arası Romanya içerisinde kalmış Gagavuzya. O dönemlerde Romanya Büyükelçisi olan Hamdullah Suphi Tanrıöver bütün Gagavuz köylerini ve şehirlerini gezerek tesbit ettiği yaklaşık 100 öğrenciyi Türkiye’ye göndermiş. Onların hepsi okumuş, kariyer sahibi olmuşlar. Ancak 2. Dünya savaşı çıktığı için Türkiye’de kalmışlar. Tanrıöver Gagauz kasaba ve köylerinde Türkçe eğitim yapan okullar açılmasını da sağlamış.

Süleyman Demirel de, Sovyetler çözüldükten sonra 1994 de Moldova ziyareti sonrasında Gagauzlara yardım etmiş, içme suyu yatırımı için 20 milyon dolarlık kaynak sağlamış, o yüzden Gagavuzlar tarafından çok seviliyor, Komrat Üniversitesi önünde de büstü dikilmiş.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Teknik Yardım Kuruluşu TİKA Komrat’ta Atatürk Kütüphanesi’ni kurmuş, Komrat Üniversitesine de önemli ayni ve nakdi yardımlarda, TV kanalına verici desteğinde bulunmuş, otobüs ve diğer teknik araç gereçlerin hediye etmiştir. Komrat Devlet Üniversitesi, Kuzey Kıbrıs’taki Orta Doğu Teknik Üniversitesi ile işbirliği geliştirmektedir. Çadır-Lunga şehrinde Türkiye’nin desteğiyle Moldova-Türk Lisesi açılmıştır. Türkiye’nin yardımları kitap, sağlık araç gereçleri, Gagauzların Türkiye’de eğitimi şeklinde sürüyor. Gagauz gençlerinin Türkiye’de eğitim alması teşvik ediliyor.

Gagavuzya’daki ilk, orta, lise okul sayısı 55. Okullarında resmi dil Moldovca ve Rusça. Ama ilköğretimin 4. sınıfı sonuna kadar anadilleri olan Türkçe de öğretiliyor. Komrat Üniversitesinde çok sayıda Türkiyeden öğrenci de var.

Nüfus

Dünyadaki toplam Gagavuz nüfusunun yaklaşık 350.000 olduğu tahmin edilmektedir. Yaklaşık 250 bin Gagavuz, Moldova’da, Ukrayna’da (Odesa ve Zaporojye), Kazakistan (Taşkent ve Fergana), Kırgızistan, Özbekistan ve Kabardey olmak üzere eski SSCB topraklarında yerleşiktir. Romanya’da (Dobruca), Balkanlar’da Bulgaristan (Deliorman) 5-6 bin,Yunanistan’da (Keserya) da, Makedonya’da da yaşamaktadırlar. Geçmişte Osmanlı toprakları içerisinde yer alan 4 milyon nüfuslu Moldova’da Gagauzların 160 000 kadarı yaşıyor. Bunların büyük bir kısmı Moldova güneyindeki Bucak yöresinde yerleşik. Sayıları Kişinev’de 8 000, Bender’de 1 600 ve Dinyester nehrinin kuzey yakasında 3 300. Komrat 25 bin nüfuslu.

Dil

Konuştukları dil Oğuz dil grubundan olup Anadolu Türkçesine epey yakın. Bazı farklar var. Mesela Türkiye Türkçesinin şimdiki zamanındaki “-yor” fiil eki Azerbaycan Türkçesinde olduğu gibi Gagavuz Türkçesinde de yok. Dil bilgisi yapısı ise Rusçanın etkisi altında kalmış. Önce fiil, sonra özne geliyor. Örnekler; “iş yok” yerine “yok iş“, “diplomatlar vardı” yerine “vardı diplomatlar“, “Çiçek ayının 11inde Kişinev teyyera alanında inişe giren uçak, ilişti yüksek voltlu elektrik tellerine, sonra da kırıp demir direkleri düştü teyyera alanının konmak yolunun yanına” demeleri gibi. Türkiye Türkçesinde yabancı kökenli olan birçok sözcük, Gagauzçada Öz Türkçe kökenlidir. Örneğin Türkiye Türkçesine ve hemen hemen bütün Türk dünyasın Arapçadan geçen “meclis” sözcüğü yerine Gagauzlar “topluş” sözcüğünü kullanırlar. Buradan da anlaşılacağı üzere, Gagauz Dili, hafif bir Slav etkisi göz önüne alınmazsa eski Türkçeye daha yakındır, yani daha az bozulmuştur. Şive olarak Balkan Türkçesinden de bir miktar etkilenmiş görünüyor. Gagavuz Türkçesinin yaşayan iki diyalekti var. Birisi merkez diyalekti (Komrat ve Çadır Lunga), diğeri ise güney (Vulkaneş) diyalektidir. Komünist dönemde Türkçe konuşmaya utanırlarmış. “Turak” denecek diye. Turak, Türk demek. Türk de anlamayan, cahil cühela anlamında kullanılıyormuş.

Aralarında Gagavuzca sokakta Rusça konuşuyorlar. Rusça hâlâ iletişim, eğitim ve basın dili olarak kalmaya devam etmektedir. Rusça’nın yanında Türkiye’de çalışmış/çalışmakta, okumuş/okumakta olanların katkısıyla Türkiye Türkçesi de konuşuluyor. Moldova dilini benimseyememişler. Gagavuz dil ve kültürleri ile ilgili yüksek eğitim Azerbaycan’daki Türkoloji bölümlerinde yapabilmektedir.

Kiril dünyası Rusya Federasyonu içerisinde olmalarına rağmen 1993 yılında Türkçü düşünür Necip Hablemitoğlu’nun da desteği ile 3 harfi faklı Türk alfabesi kullanmaya başlanıldı. Eski Sovyet şimdiki Türk Cumhuriyetlerinin çoğunun yapamadığını yaptılar yani. Bu Rusya Federasyonu ve Ukrayna’daki özerk Türk cumhuriyetlerinde de olmayan birşey.

Müzik

Gagauz müziği Balkan Türklerinin müziği ile benzerlik arzeder.

Din

Gagavuzlar 11. yüzyılda Bizans kilisesinin etkisiyle Ortodoksluğu kabul ettiler, fakat Slav ve Latin çoğunluk arasında Türk kimliklerini korumasını bildiler. Bu nedenle Gagauz Türkleri birçok tarihçi tarafından dünya üzerindeki en orijinal ve bozulmamış Türk topluluğu olarak nitelendiriliyor. Gagauzlar, eski Türk inancı olan “Gök Tanrı Dini” (Şamanizm) ile Hıristiyanlığı birleştirip, özgün bir inanç yapısı oluşturmuşlardır. Nitekim Hıristiyanlıkları diğer Hıristiyanlara göre oldukça farklı. Mesela Hıristiyanlarda olmayan kurban kesme adeti Gagauzlarda var. Her evli çiftin kurbanı için bir tarihi var. Bunu papaz belirliyor. Ayrıca adak kesimi de yapıyorlar. Sağlık için, herhangi bir dilek için. Ev yaptırınca mutlaka koç kesiliyor. Kurban kesmeden eve girmek uğursuzluk kabul ediliyor. Ayrıca ölülerin yıkanması ve domuz etinin yenmemesi, kiliselere ayakkabı çıkarılarak ve kadınların başlarını örtülü girilmesi de başka Hıristiyanlarla aralarındaki diğer farklılıklar. Gagauz Profesörü Ay Baba Mihail Çakır’ın çevirdiği İncil’i Türkçe okur, ibadetlerini Türkçe yaparlar. Allah derler. Gagauzlar muska takarlar, muskayı bazan gömleğe veya şapkaya dikerler. Nazar inancı Gagauzlar arasında da yaygındır, nazardan korunmak için nazar boncuğu takılır, okuma ve dua ile tedavi yolları uygulanır. Bunun yanında Şamanizm‘deki doğaya verilen değer, Gagauzlar‘da da devam etmektedir. Azerbaycan Türkleri gibi kurda “canavar” diyen Gagauzlar, her yıl 10 – 17 Aralık tarihleri arasında “Canavar Yortusu” (Kurt Bayramı) düzenleyip, kutlama yaparlar. Bu bayramlarda otağlar kurup ata biner, kımızlar içip Türklüklerini yaşatmaya çalışırlar. Adları genellikle Mariya, Dimitri, İvan, Mihail gibi dini adlar olduğu için Türkçe değil. Soyadları ise genelde Türk kelimeleri. Konuklara geleneksel olarak ‘tuz, ekmek ve şarap’, Türkiye’den gelen AKP’li devlet yetkililerine ise sadece tuz ve ekmek sunuyorlar.

Komrat’ın hemen her köyünde küçük bir kilise var. Her köyün girişinde de Meryem Ana ikonu ya da Hazret İsa var. Koruyucu olarak. Komünist dönemde ise din ve gelenekle ilgili herşey küçümsenmiş ya da yasaklanmış.

Son Söz

Nüfusu bu kadar az ve önemsiz gibi gözüken Gagauzların bölgede varlıklarını asırlardır sürdürmeleri ve Türk-Şaman-Ortodoks karışımı kültürlerini korumaları hayli ilginçtir ve elbette ki takdire şayandır.

GAGAUZ MİLLİ MARŞI

Geldi vakıt – bayraa kaldır,
Dalgalatsın lüzgär onu.
Kavalları keskin çaldır,
Duuêr Halkın aydın günü!

İnsana lääzım Vatan,
Halkına kalsın damar,
Kanında dedä sesi
Uzaktan evä çeksin.
Bucak’ta dannar açık –
Şannı olsun kardaşlık.

Zaman kanatları döner
Kıyıp kara bulutları.
Yaşamaya kuvet verer
Ana topraan çöşmeleri.

İnsana lääzım Vatan,
Halkına kalsın damar,
Kanında dedä sesi
Uzaktan evä çeksin.
Bucak’ta dannar açık –
Şannı olsun kardaşlık.

Bülent Pakman. Ağustos 2014. Güncelleme Ekim 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen ya da tamamen alıntılanamaz.

Twitter Widgets

cropped-cropped-111220105192.jpgBülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com

Bülent Pakman’ın Youtube video kanalları/arşivi:

https://www.youtube.com/user/aliant28

http://www.youtube.com/user/pakman

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın