Türk Anası – Alman Anası

Türk anası

Alman anası

Tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir
yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri.
Sabırlıdır. İki saat de sürse
çocuğun yanında ayakta dikilip,
tek başına çıkmasını bekler.
Yardım etmez.
Çocuğu kendisine tabiidir Ayrı bir bireydir.
Tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek. Tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
İşgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek
der, yaralı parmağa işemez.
Çok iyi bir anne olduğunu düşünür Böyle bir iddiası yoktur.
Diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
Yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
Titizdir. Titizlikte aşırı uç örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bir huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bir içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
Kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Akşam 8’den sonra çocuğu hiçbir yere zinhar götürmez. Çocuk bakıcısı ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de, örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş, mutlaka çocuksuz gider.
Çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2y’i geçmez. Sekiz aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya ‘ya gider. Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?
Çocuğunu çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Çocuğunu çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. Genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz.
Çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “Çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
Çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahüratlar hep bizdedir. 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
Çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
Hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
NOT: Türkiye’de büyük şehirlerde yeşil alan park bahçe olmaması, anneleri AVM’lere mecbur ediyor. Ayrıca çamurla oynama kısmı için de şöyle bir durum var: Türkiye’de ne yazık ki, yere tüküren, balgam atan, çekirdek çitleyen ve her türlü pisliğini sokağa   atmakta beis görmeyen insanlar çoğunlukta. Ayrıca başıboş binlerce sokak hayvanı da etrafa çişini kakasını yapıyor. O yüzden parka götürememek, götürünce özgürce oynatamamak titizlikten değil mecburiyetten çoğu zaman… Bunu eklememek haksızlık olurdu
İki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “Bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
– Abisi biz de oynayalım mı?
– Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
– Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
Oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
Pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Çocuklarla koşturur gürültü yapar, çocukla çocuk olur.
Narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
Çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : Önem sırasına göre
1- atlet+çorap
2-patik
3-yelek
Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
Kolay kolay atlet giydirmez. Evet, kışın bile. Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
Aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır.Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.

Yedi senedir Avusturya’da yaşayan iki çocuk annesi Başak Usanovic, yaşadığı yerdeki annelik pratiklerini Türkiye’deki annelerin davranışlarıyla karşılaştırmış. Ortaya ebeveynler açısından eğlenceli ve üzerine düşünülesi bu yazı çıkmış.  Yazıyı şu şekilde açıklıyor:

Biri 2,5 yaşında biri beş aylık iki çocuk annesiyim. Yedi yıldır Avusturya’da yaşıyorum. Son iki-üç yılda; hem buradaki parklarda, oyun gruplarında, kreşte ve çevremde birçok Avusturyalı anne tanıdım, hem de Türkiye’deki arkadaşlarım birer ikişer çocuk sahibi oldular. Her iki tarafı da kendimce gözlemleme imkanı buldum. Dolayısıyla bu yazıyı tamemen kendi gözlem ve deneyimlerime dayanarak yazıyorum.
‘Türk anası’ olarak genellediğim grup modern, eğitimli, şehirli genç Türk annesidir. Arkadaşlarımızdır, kuzenlerimizdir, bizizdir.
‘Avusturyalı ana’ yerine ‘Alman anası’ ifadesi kullanmamın nedeni madde madde karşılaştırma yaparken ‘Alman anası’ tını olarak daha iyi oturuyor ve espri katıyor diye düşünmemdir.
Tarafsız olmaya çalışıyorum. Bir grubu diğerine üstün tutma çabasında değilim. Bir grubu övme diğerini yerme amacım da yok. Umarım üstüne alınıp kırılanlar, eleştiri olarak kabul edenler olmaz.

Abartılı ifadeler ve esprili bir dil kullanacağım. Fazla ciddiye alınmamayı talep ediyorum!”

ALINTI: Türk annesi misiniz, Alman annesi mi? Başak Usanoviç. 9.4.2015. Radikal.
http://www.radikal.com.tr/hayat/turk_annesi_misiniz_alman_annesi_mi-1332132

Görüşler yazarına aittir. Bülent Pakman. Haziran 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

kara 2

Bülent Pakman kimdir   https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Bülent Pakman youtube video kanalı 1

Bülent Pakman youtube video kanalı 2

Bülent Pakman dailymotion video kanalı

Dünya, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Göbekli Tepe

10943681_1549721501961875_3717944123808638728_nHer şey, 1983 yılının sıradan bir gününde Şanlıurfa’ya 16 km uzaklıkta, tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı.
İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi. Aslında burası ilk olarak Şikago ve İstanbul Üniversitesi antropologları tarafından 1960’larda incelenmiş ve terkedilmiş bir ortaçağ mezarlığı olduğuna kanaat getirilmişti.

1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu. Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu. 2007 yılından itibaren  kazı çalışmaları Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüyle  Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden burayı “Tepedeki Katedral” olarak tanımlayan Prof. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığında devam etti. Klaus Schmidt Temmuz 2014 de ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Kazı alanı belirginleşmeye başladıkça, soru işaretlerini gidereceği düşünülen bulgular, tam tersine kafa karıştırmaya başladı, arkeologların şaşkınlığı daha da arttı. Ortaya çıkan yapılar, heykeller ve simgeler, çoğu üzerinde insan, el ve kol, boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba gibi çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartma ya da oyularak betimlenmiş, Ön Türklerin petroglifleriyle, tamgalarıyla, runik yazılarıyla, taş adamlarıyla bir yerlerden uyuşuyordu.

Kabartmalarda ya da heykellerdeki hayvanların, insanların günlük yaşantılarında önemli bir rol oynamış olmalarının gerekmediğini, yapılma amacının mitolojik bir ifadeye dayandığını ileri sürülmektedir. Gerek insan, gerek hayvan motiflerinde dişi, hemen hemen hiç görülmez. Bugüne kadar ortaya çıkan motiflerden sadece biri dışında hepsi erkek olarak betimlenmiştir. O da aslanlı sütun olarak tanımlanan dikilitaşların (megalitlerin) arasında yer alan bir taş levhadaki bir çıplak kadındır.

Arkeologları Sersemleten Kazı Alanı

23 Nisan 2008’de The Guardian’ın attığı bu başlık kafa karışıklığını oldukça iyi anlatıyordu. Şanlıurfa’nın 17 kilometre doğusunda yer alan Göbekli Tepe’nin ünü bir anda dünyaya yayıldı. Konuyla ilgili haber ve köşe yazıları katlanarak artmaya başlamıştı. Herkes, hiçbir tarihçi ve arkeologun tatmin edici bir açıklama getiremediği Göbekli Tepe’yi konuşmaya başladı.

Peki neydi Göbekli Tepe’yi bu kadar esrarengiz kılan?10563167_1549721565295202_5370516936080373726_n

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce yaklaşık 11.800 – 10.400 yıllıktı ve Buzul Çağının ardından, Çanak Çömleksiz Neolitik olarak adlandırılan dönemde avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilmişti. Yani çanak çömleğin ortaya çıkışından bile daha erken tarihliydi.
Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu. Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!
Çünkü bugüne kadar yapılan arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirilen tarih bilimi, insanlığın o zamanlar henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyor.
Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu! Göbekli Tepe’deki kazılara kadar bilim dünyası, göçebe küçük gruplar halinde örgütlendiği düşünülen avcı – toplayıcı toplulukları oldukça basit standartlarda yorumlamıştı. Ancak kazılarda ortaya çıkan, bir kült merkezi olarak anıtsal boyutlarda mimari, büyük taş yontular, sembolik motifler ve stilize edilmiş canlandırmalar, en azından bu bölgedeki toplulukların oldukça gelişkin ve çok yönlü bir sosyal yapıya sahip olmaları gerektiğini göstermekteydi. Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan bütün bu buluntular böylesi faaliyetleri gerçekleştirebilmek için kalabalık grupları bir araya getirmedeki organizasyon gelişkinliğinin, kişisel sanatsal becerilerin ve ritüel itkilerin, bir çeşit sanat anlayışının ve arayışının varlığını ortaya koymaktaydı. Zira Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu. Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı.

Tarih bilimi altüst oluyor

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu.
Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (M.Ö. 4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (M.Ö. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (M.Ö. 2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (M.Ö. 1500): Sarı Irmak
Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile M.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir.
O halde Sümerler’den 5-6 bin yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?
Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!
Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!
Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den, Piramitler’den binlerce yıl eskiydi!
Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı! Özellikle hayvan kabartmalarında dikkati ister istemez çeken bir ustalık vardı. Farklı bir ifadeyle sanat denebilecek bir üsluplaşma görülmekteydi.

Benzer kült yapılarının bin yıl kadar sonra Çayönü, Hallan Çemi ve Nevali Çori’de yapıldığı ileri sürülmektedir.

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

Anlaşılması güç sembolizm

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söylenebilir
Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elde “yazılı” hiçbir bulgu yok.
imagesGünümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verilebilecek hiçbir yanıt bulunmuyor.

Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.
T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Bu yüzden insanı simgelediği sanılıyorlar. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor ve de bize uzaylıların temsili resimlerini hatırlatıyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Dikilitaşların insan vücudunu temsil ettiği, yatay parçanın başı, dikey parça ise vücudu temsil ettiği  öne sürülmektedir. Anlaşılan bu “dikilitaş”lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.

Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmeleri genellikle, su ve diğer kaynaklara yakınlık gibi elverişli çevresel faktörlerin bulunduğu alanlara kurulurken, Göbekli Tepe bilinen en yakın su kaynağından oldukça uzak bir noktadaki dağ silsilesinin en yüksek noktasında kurulmuştur.  Tepede bulunan vahşi hayvan kalıntılarından orada yaşayanların evcil hayvan yetiştirmedikleri anlaşılabilir. Ancak çevrede 30 ve 90 km uzaklıklardaki buluntular üzerinde yapılan karbon deneylerinden, Göbekli tepe tapınağı inşa edildikten yaklaşık 5 yüz yıl sonra burada tarım ve hayvancılık yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu da, o zamanın insanlarının böyle bir tapınak yapabilmelerinin onları kalıcı yaşam yaşamaya sevk etmesinin göstergesi olabilir. Büyük olasılıkla tapınak inşaatında çalışan işçilerin beslenmesi için tarım ve hayvancılığa başlanması gerekmiş olmalı. Sonuçta yörenin dünyada bilinen ilk tarım yapılan yer olarak kabul edilmesi gerekmekte olup Anadolu’nun Anadolu’nun insanlık tarihinde ayrıcalıklı bir yeri olduğu, özellikle Güneydoğu Avrupa ve Akdeniz havzasının “Neolitikleşmesinde” önemli bir rol oynadığı tarım, hayvancılık, yerleşik köylere dayalı yaşam biçiminin başka coğrafyalara ve özellikle Avrupa’ya Anadolu’dan aktarılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Göbekli Tepe’nin bir kült merkezi olarak kullanımının M.Ö. 8 bin dolaylarına kadar devam ettiği, ve bu tarihlerden sonra terk edildiği, başka ya da benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra bilinçli olarak tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve neredeyse bir mezarı andırır biçimde üzerleri tamamen kapatılıyor. Bu muhteşem tapınakların yapımı için büyük çaba harcayanlar tarafından yine muazzam bir emek harcanarak gömülmüş olması olası değil. Bunu yapsa yapsa o toplumu bir savaş sonucu yok eden başkaları, haritadan ve tarihten silmek için yapmış olmalılar. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Ancak taşlar yığma dolgu sayesinde günümüze kadar tahribata uğramadan kalabilmiştir. Bu sefer de dolgunun gevşek malzemesi, kazı çalışmaları sırasında ek zorluklar yaratmıştır.

Göbekli Tepe bir yerleşim yeri değil. Dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğu. Kült temel kökü Latince cultus yani “tapınma”. Kült, esasen “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya ana arterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isim.

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı.

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre:, “Göbekli Tepe kazılarıyla Neolitik döneme ait bir dini merkez ortaya çıktı. Dini merkez diyoruz çünkü kalıntıların rastgele olmadığı, yerleşime bir anlam kazandırdığı açıkça ortada. Göbekli Tepe aynı zamanda Antakya’dan başlayıp Maraş ve Urfa’ya kadar uzanan kültür caddesinin bir parçası. Bu kültür caddesi hiç şüphesiz barışın yeniden tesisinden sonra Halep’e ve Ebla’ya kadar uzanacak ve insanlık bu kültür turuyla çok şeyler öğrenecek.”

Kazılar,  sadece iklimin elverdiği ilkbahar ve sonbahar aylarında 2 şer ay olmak üzere yılda 4 ay yapılabiliyor. Kazı alanın üzeri çatıyla kaplanarak korumaya alındı. Klaus Schmidt’in Temmuz 2014 de ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesinden sonra Göbekli Tepe kazıları için yapılan plan, aynı ekibinin kazılara devam etmesi yönünde.

Göbekli Tepe, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı, Dünya Mirası listesinin en güçlü adaylarından biri.

Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı.

Muhtelif kaynaklardan derlenmiştir. Bülent Pakman. Haziran 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video arşivi:

  Kanal 1    Kanal 2     Kanal 3     Kanal

 

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

Türkiye içinde yayınlandı | 2 Yorum

Filistini Mustafa Kemal mi kaybettirdi?

Özet

Bu yazıda 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun durumu, Arap Yarımadasının kaybedilme sebepleri, Arap yarımadası cephelerinde Mustafa Kemal’in gelişinin öncesinde ve sonrasında neler olup bittiği,  Mustafa Kemal’in bu cephedeki rolü anlatılmaktadır.

İçindekiler:
-İpe sapa gelmeyen iftiralar
-Belgesiz ve ümitli
-Osmanlı’nın savaşa girmesi
-Savaşa girerken Osmanlı Ordusunun durumu
-Mustafa Kemal gelmeden önce Arap Yarımadası
-Basra Cephesi
-Kanal Harekatları – Sina Cephesi
-Hicaz ve Yemen Cepheleri
-Müslümanın Müslümanı arkadan vurduğu Akabe
-Burası Huştur yolu yokuştur
-Irak Cephesi
-Filistin Cephesi
-Artık İsrail kurulabilir
-Osmanlı orduları sürekli çekiliyor
-Seydibeşir Usare Kampı
-Bütün bunlar sırasında Mustafa Kemal nerelerdeydi?
-Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilgisi
-Yıldırım Ordusunun Mustafa Kemal’den önceki hali
-Nablus (Mecidiye-Megiddo) muharebesi
-Düşmana karşı bire on
-Çekilme emrini veren Sanders
-Şam’dan çekiliş
-Halep günleri
-Katma Meydan savaşı
-Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Komutanlığı
-Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatıyor
-Düşmana karşı direnelim
-Sorular-Cevaplar

      Arap yarımadası birden bire mi kaybedildi?
      Nablus yenilgisinin sorumluları kimlerdir?
      Liman von Sanders yeteneksiz miydi?
      Mustafa Kemal neden sonuna kadar savaşmadı?
      Türk askerinin cesaret ve kahramanlığına ne oldu?
      Mustafa Kemal çekileceğini haber vermedi mi?,
      Mustafa Kemal Şam’ı neden savunmadı?,
      Mustafa Kemal barıştan başka çare kalmadığını ne zaman anladı?
      Yıldırım Ordusunun komutanları ne dediler?,
      Mustafa Kemal, Enveri neden sevmedi?,
      Mustafa Kemal mevki talep etti mi?
      Mustafa Kemal Lawrence ile görüştü mü?
      Mustafa Kemal Allenby ile görüştü mü?

-Sonuç
-Yararlanılan kaynaklar

İpe sapa gelmeyen iftiralar

Birinci Dünya savaşında Filistin cephesi birden bire çökmüş, çöküşüne Mustafa Kemal sebep olmuş. Daha savaşmadan tek çareyi İngilizlerle anlaşmakta görmüş. Hiç bir “maddi menfaat” gözetmeksizin İngiliz orduları komutanı Allenby ile “gizlice” görüşmüş. Komuta ettiği orduyu kimseye haber vermeden, savaştırmadan, savaş meydanını terk ettirmiş, sağında ve solundaki iki orduyu yalnız bırakarak onların mahvolmalarına sebep olarak, hiçbir tazyik görmeden Halep’e çekilmiş. Bunun üzerine memleket tek kalemde tepetaklak olmuş ve Mondros’un imzası zarureti doğmuş. Bundan sonra  önce Yıldırım Orduları Kumandanlığının daha sonra da Harbiye Nazırlığının kendisine verilmesini İstanbul’dan istemiş…

Belgesiz ve ümitli

“İslamcı” ve sözde “Osmanlıcı”lar Mustafa Kemal Atatürk’ü üstü örtülü bir şekilde vatana ihanetle suçlama fırsatını yakalamış olmanın sevinciyle mal bulmuş mağribi gibi bu safsatalara sarılmaktalar.  Bu dedikoduların sahibi bir tarihçi falan değil. Sözde şair Necip Fazıl Kısakürek.  Elinde belge falan yok. Zaten salladığını da saklamıyor: “Belgelerin bulunacağından ümidim varMustafa Kemal’in Allenby ile temaslarda bulunduğunu bir gün tarih tesbit edecektir, tarih ayrıca bir gün bu konuyla ilgili bir sürü telgrafın da müsveddesini bulacaktır“. Ümit aslında fakirin ekmeği olarak bilinir ama bu kez salağın ekmeği olmuş. Ayrıca al birini vur ötekini diğer salaklara göre ise Mustafa Kemal’in görüştüğü Allenby değil Lawrence.

Necip Fazıl ve ondan kopya çeken Mustafa Armağan ve Kadir Mısırlıoğlu gibilerinin attığı çamurun olayın aslını bilmeyenlerde izi kalmaması için gelin hikayenin başına dönelim.

Osmanlı’nın savaşa girmesi

1. Dünya Savaşı, “Dünyanın ilk Petrol Savaşı” olarak da bilinir. Savaştan önce İngilizlerin gözü Orta Doğu Petrollerindeydi. Osmanlı savaşa girse de girmese de en azından Arapları ayaklandırarak Orta Doğu’yu ele geçirmeyi planlarını çoktan hazırlamışlardı. Rusları da Boğazlardan rahatça geçeceksiniz diye kandırarak İtilaf birliğine dahil ettiler. Orta Doğu çok önemliydi ama o derece de geniş ve zor bir coğrafyaydı. İngilizler gizli servislerini de seferber ederek buraya var güçlerini harcadılar ve öteden beri hazırlıklarını yaptıkları Osmanlı’yı petrolün üzerine oturmuş olan Araplarla vurma planlarını uygulamaya koydular.

Arap yarımadasını Osmanlının elinden alma amacının bir sebebi daha vardı. O da Filistin’de İsrail devletini kurmak. Nitekim savaş devam ederken İngilizler  2 Kasım 1917’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair Balfour beyannamesini yayınlayacaklardı.

Osmanlı çareyi Almanya ile ittifak yapmakta buldu. Genelde eleştirilir savaşa girmek yanlıştı, Almanlar zorla soktular, oldu bittiye getirdiler falan diye. Aslında yanlış olan öyle düşüncelerdir. Osmanlı savaşa girmeseydi de İngilizler, Orta Doğu petrolleri ve arka planda İsrail devleti planları yüzünden yine Araplarla birlikte Osmanlı’ya saldıracaklardı.

Savaşa girerken Osmanlı Ordusunun durumu

Osmanlı, Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olduğundan, yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından ve en önemlisi yanlış kurmay yönetimlerinden dolayı savaşının ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla ve felaketlerle karşı karşıya kaldı. Savaşa ekonomisinin çöktüğü bir dönemde girmişti, 9 cepheye bölündüğü böyle büyük çaplı bir savaşın altından kalkamadı.

Açlık ve hastalıklar savaştan daha çok ölüme neden oldu. Ülke çapında asker-sivil açlık ve salgınlardan dolayı 3 milyon kişi hayatını kaybetmişti. Kimse kesin olarak ne kadar asker kaybedildiğini hesaplayamadı. Ordu defterlerine göre Osmanlı ordusunun asker sayısı 2 850 000 idi. İlginç olan, hastane kayıtlarına göre hastaneye sevk edilenlerin sayısının 3 155 138 kişi olmasıydı. Aslında hastaneye de götürülmeden tedaviler, bazılarının birden fazla kez hastaneye sevk edildiği de olmuştur mutlaka. Yine de askerde olanlar daha şanslıydı. Onların doktor ve hastane görme şansı çok daha fazlaydı.

Yapılan araştırmalara göre salgınlar sivil halkın da baş düşmanıydı. Savaş sırasında orduda doktor olarak görev yapan Tevfik Sağlam askerin baş düşmanının tifo, suçiçeği, veba, lekeli humma, kara humma gibi salgın hastalıklar olduğunu anlatır.  En öldürücü hastalık sıtmaydı. Daha sonra dizanteri, tifüs ve diğerleri geliyordu. O dönemde bu hastalıkların tedavisi neredeyse yoktu. Bir yerde salgın başladıktan sonra kontrolü mümkün olamıyordu. Tifüs ve dizanteri teşhisiyle hastaneye yatanların bile %27’si vefat ediyordu. Resmi rakamlara göre 4 yıl boyunca salgın hastalıklardan ölenler en az 500 bindi. Cephede çatışarak ölenler de en fazla bu kadardı.

İstanbul’dan yaya olarak yola çıkan askeri birliklerin binlerce kilometre ötedeki cepheye çok azı ulaşabildi. Osmanlı askerinin korkulu rüyası hiç bitmeyen yürüyüşlerdi. Savaş yıllarında demiryolları çok az, deniz yolu sınırlı ve çok tehlikeliydi. Çünkü İtilaf Devletleri’nin donanması denizlerde cirit atıyordu. Bu yüzden askerler cepheye genelde yaya olarak intikal ediyorlardı. İstanbul’dan Irak cephesine giden bir asker yaklaşık olarak 2 aylık bir yürüyüş sonrası cepheye ulaşabiliyordu. Yine Osmanlı ordusunda asker olan Bartınlı Hamit Efendi’nin naklettiğine göre kendisi 1915 yılı Mart ayında İran’ın Revandiz şehrinde Ruslar’la savaşan birliklere katılmak için yola çıkmış ancak 50 günde birliğine katılabilmişti. Askeri kayıtlara göre bir asker günde ortalama 20-30 kilometre yürütülüyordu.

Mustafa Kemal gelmeden önce Arap Yarımadası

Osmanlı Devleti’nin Balkan savaşından sonrasındaki Silahlı Kuvvetlerinin personel, silah, araç ve malzeme noksanlığı, Arap yarımadasındaki Türk birliklerini de etkiledi. Ayrıca ikmal merkezinin İstanbul’da bulunması, Hicaz demiryolunun Araplarca tahribi sonucu ikmal akışında önemli aksaklıklar meydana geldi. Karşılarında teşkilatlandırılmış, eğitilmiş, kadrosu tamamlanmış İngiliz, Fransız ve çöl şartlarına alışık yerel destekçileri Arap orduları vardı.

Osmanlı ordusunun resmi beyanlarına göre bir askere günde 900 gram ekmek, 600 gram bisküvi, 250 gram et, 150 gram bulgur, 20 gram tereyağı ve tuz verilecekti. Ancak evrak üzerinde mükemmel olan bu diyeti belki de savaş boyunca hiçbir asker göremedi. Zaten ordu kayıtlarına bakıldığında yıllar geçtikçe askere verilen günlük tayınların azaldığı, özellikle cephede iyice düştüğü görülüyor. Daha savaşın ikinci yılında Suriye’de bir askere verilen ekmek miktarı 400-500 grama düşmüştü.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kızıldeniz’de hiçbir deniz gücünün bulunmaması, uçaklarının da yetersiz olması nedeni ile İngiliz ve Fransızlar, donanmaları sayesinde Kızıldeniz ve Akdeniz’deki limanlardan Arap yarımadasına personel ile birlikte her türlü malzemeyi çıkardılar, Arap ayaklanmasında kullandılar.

Hicaz’daki Arap ayaklanmasından önce, Türk birliklerince gerekli istihbarat ve İKK (İstihbarata Karşı Koyma) faaliyetlerinin yürütülmedi, ayaklanmaya karşı bilgi ve belgeler toplanmadı, askeri tedbirler zamanında alınmadı, Mekke Şerif’i Hüseyin ve oğullarının niyetleri yeterince değerlendirilmedi.

Basra Cephesi

Basra Körfezi’nde Katar dışında pek çok emirlik  1. Dünya Savaşı öncesi İngilizlerin zorla imzalattıkları anlaşmalar ile İngiliz işgaline açık hale gelmişlerdi. İngilizler,  petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i işgal ettiler. Abadan’daki İngiliz petrol tesislerini koruma altına almak amacıyla 7 Kasım 1914’te Şatt-ül Arap Nehrinin Osmanlı yakasında bulunan Fav Yarımadası’na asker çıkardılar. 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgal ettiler. Yerli askerlerle karışık Osmanlı kuvvetleri işgale karşı koyamadı. 20 Aralık 1914 tarihinde, Basra’yı geri almak amacıyla cephe komutanlığına atanan, Yüzbaşı Süleyman Askeri Bey aşiretlerden ve gönüllülerden yararlanarak topladığı kuvvetle, 12 Nisan 1915 tarihinde taarruz etti. Şuaybiye Muharebesi’nde başarılı olamadı, Kut’ülamare’ye çekildi ve intihar etti.

cepheler3

Kutül-Ammare’deki Türk Ordugâhı-1915

Britanyalılar burayı da ele geçirip Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldırdılar. Osmanlı Kuvvetleri, Britanyalıları Selmanpak’ta (Selman-ı Pak) durdurdu. Kanlı çarpışmalardan sonra Britanyalılar, 26 Kasım 1915 tarihinde çekildiler. Kut’ül Amare’de 8 aralık 1915’te kuşatılan İngiliz birlikleri, beş ay süren bir direnişten sonra 28 Nisan 1916’da teslim oldu. General Townshend dahil 13 399 esir alındı. Bir kısım Britanyalı birlikleri General Townshend’in yardımına geldiyse de İran’daki Hamedan’a kadar sürüldüler. Kut savaşında 300 subay ve 10 bin er şehit verildi. İngilizler bu cephede toparlanıncaya kadar saldırılarına ara vermek zorunda kaldılar. Ancak Osmanlı’nın buradaki üstünlüğü geçici oldu.

Kanal harekatları – Sina Cephesi

583

Kanal harekatına katılan İzmir alayı subayları

Osmanlı Devleti, Almanya’nın isteği üzerine Sina cephesini kendisi açtı.  1915’teki Birinci Kanal Harekâtı ve 1916’da İkinci Kanal Harekâtı’nındaki  amaç; Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek, ve Mısır’a yeniden sahip olmaktı. Başarılı olunursa İngilizlerin Uzak Doğu’daki sömürgeleri ile bağlantısı kesilecekti. Bahriye Nazırı Cemal Paşa 25.000 kişilik bir orduyla 14 Ocak 1915’de Şam’dan Mısır’a hareket etti. 300 km.’lik bir kum çölü olan Tih sahrasını bin bir zahmet, meşakkat ve mahrumiyet içinde geçen Osmanlı ordusu, 3 Şubat 1915’de kanal bölgesine ulaştı. Cemâl Paşa İngilizlerin 200.000’e yakın asker, tel örgüler, zırhlılar ve zırhlı trenlerden meydana gelen kuvvetinden habersizdi. 28 Ocak 1915’te Süveyş Kanalı’na saldırı hezimetle sonuçlandı. Osmanlı ordusunun şehit, yaralı ve kayıp sayısı 1.410’u buldu. İngiliz zayiatı ise, 25 ölü ve 150 yaralıdan ibaretti. Bu felâket üzerine Mısır fethinden vazgeçen Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa, 4. ordu emrindeki 8, 10 ve 25. fırkaları (tümen) Çanakkale’ye sevk ettiler.

27 Temmuz 1916’da Albay von Kress kumandasında 10.000 kişilik bir kuvvetle 4. Ordu’nun giriştiği İkinci Kanal Seferi de yenilgiyle sona erdi. Osmanlı Devleti’nin Büyük Britanya kontrolündeki Süveyş Kanalı’na 3-5 Ağustos 1916 da yaptığı son saldırı  olan Romani Muharebesi de mağlubiyetle sonuçlandı; ve Osmanlı Ordusu, Gazze’ye kadar sürecek olan bir geri çekilişe başladı ve Filistin Cephesi’nde tutunmaya çalıştı. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” ata sözüyle ifade edilen kanal harekatının mağlubiyetle sona ermesi, pek çok yerin İngilizler ve müttefiklerince işgal edilerek Osmanlı Devleti’nden ayrılmasına neden oldu.

Hicaz ve Yemen Cephesi

Haziran 1916 ayının başında ayaklanan Araplar, Suriye ile Medine arasındaki Hicaz demiryolunun Hedye (Hediye) kesimini tahrip ettiler, 140’tan fazla telgraf direğini hasara uğrattılar.

İngiltere Suriye ve Filistin’de kazılara katılmış olan Oxford’lu arkeolog ve sanat tarihçisi T. E. Lawrence’ı, Osmanlı idaresine karşı örgütlü bir Arap İsyanı çıkartmakla görevlendirdi. İngiltere ilk etapta iki dağ bataryası, bir makineli tüfek bölüğü, 3000 tüfek, cephane ve yiyecek yüklü üç gemiyi Cidde’ye gönderdi.  Fransızlar da,  Albay Bremen başkanlığında iki Fransız ve dört Müslüman subaydan ibaret bir askeri heyetle Cidde’ye geldiler, yapılan görüşmelerden sonra, dağ topçusu ve makineli tüfeklerle takviyeli bir müfrezeyi Cidde’ye çıkardılar. İkinci İngiliz heyetiyle Cidde’ye gelenler arasında İngiliz ajanı Yüzbaşı Lawrence de vardı, Şerif Hüseyin ve oğulları ile tanıştı, Emir Faysalın kuracağı Arap ordusuna teknik danışman olarak görevlendirildi.

I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan’daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. Hicaz’da 22. Piyade, Asir’de 21’inci Piyade, San’a da 40’ıncı Piyade, Yemen’de 39’uncu Piyade Tümenleri ile 7’nci Kolordu Karargâhı ve Medine’de Muhafız Komutanlığı vardı.  Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu.

Lawrence’in kışkırtmasıyla, Mekke Şerifi Hüseyin Osmanlılara karşı isyan ederek Hicaz Krallığı’nı ilan etti. Şerif Hüseyin başta Lawrence olmak üzere İngilizlerin altın ve silah  yardımıyla Arap kabilelerini örgütledi. Ürdün, Suriye ve Filistin Araplarının büyük bir kısmı kendilerini koruyan Osmanlı Kuvvetlerine karşı açık veya gizli şekilde Hüseyin ve oğulları Faysal ve Abdullah’ın isyanına katıldılar.

Şerif Hüseyin, 5 Haziran 1916’da Mekkedeki Türk Garnizonuna aniden saldırdı. Cidde  16 Haziran 1916’da 45 subay, 140 er, 16 top ve makineli tüfekle birlikte Araplara teslim oldu. 9 Temmuz’da Mekke’yi ve 22 Eylül 1916’da Taif’i ele geçirdi.

Müslümanın Müslümanı arkadan vurduğu Akabe

Şerif Hüseyin ve oğulları Hicaz’ı büyük oranda ele geçirdikten sonra Medine’nin Şam ile demiryolu bağlantısını kesmeye çalıştılar. 1917 Ocak ayında İngilizler El-Vech’i bombalayarak karaya Mısır ve Sudan askerlerini çıkardılar. Sahili korumakla
görevli akıncı alayı Emir Faysal kuvvetlerinin tarafına geçti. El-Vech bundan sonra asilerin bir üssü haline geldi. Bu aşamada Osmanlı kuvvetleri demiryolunu
korumaya yöneldiler. 6 Temmuz 1917’de Akabe asiler tarafından ele geçirildi. Akabe’nin asiler tarafından ele geçirilmesiyle dengeler iyice değişti.
Akabe’nin kaybında sadece asiler değil, İngilizler de özellikle Lawrence aktif rol oynadı. Akabe’nin düşmesi Mısır’daki İngiliz kuvvetlerinin Arap isyancılarla doğrudan bağlantı kurmalarını sağladı böylece düşmanın Hicaz ile Sina cepheleri birleşti. Bu Medine ve demiryolu hattındaki Osmanlı kuvvetlerini de zor duruma düşürdü. Akabe, Arap isyancılarının önemli bir üssü haline geldi, Şerif Faysal karargâhıyla buraya gelerek İngiliz komutan Allenby’nin emrinde bir ordu kumandanı gibi görev yapmaya başladı.

Bu durumlar  Osmanlı ordusuna stratejik ve psikolojik açıdan darbe vurdu. Ordunun iaşe durumunun ve stratejik konumunun kötüleşmesi üzerine Enver Paşa’nın 16 Kasım 1917’de verdiği emirle Medine boşaltıldı. Böylece Hicaz tamamen kaybedilmiş oldu.

Burası Huştur yolu yokuştur

Seyyid İdris de Asir’de (Yemen) ayaklanmaya katıldı. Osmanlı’nın sadece Yemen’de tespit edilebilen şehit sayısı resmi rakamlara göre 52 bin. Ancak  gerçek rakamın 300 bin olduğu kabul ediliyor.

Bu cephede yaşanan dramları Falih Rıfkı Atay Zeytindağı adlı eserinde görgü tanığı olarak anlatır. Gerçekten de bir Osmanlı askerinin dediği gibi bu cephe adeta bir tuzla gibiydi. Askerler tuzun suda eriyip kaybolduğu gibi ortadan kayboluyordu. 1914-1918 yılları arasında buraya gönderilen 4 tümen askerden neredeyse dönen olmamıştı. İşte bu yüzden Yemen Türküsü ’nün şu sözleri çok manidardır:

Ah o Yemendir gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep nedendir.

Irak Cephesi

1916 da Kut’ül amare’de yenilmiş olan İngiliz birlikleri yavaş yavaş toparlandılar, 1917 yılı başında istedikleri güce ulaştılar. Saldırıya geçtiler. 11 Mart 1917’de Halil Paşa’nın komutasındaki Osmanlı askerleri Bağdat’ı boşaltırken General Maude yönetimindeki İngiliz birlikleri Bağdat girdiler. Osmanlı kuvvetlerinin Bağdat’ı geri alma teşebbüsü başarılı olamadı. Samarra’yı da ele geçiren Britanya Ordusu, Musul’a doğru ilerlemeye başladı. Bağdat’ı geri almak için 6. Ordu’yla Halep’te kurulan 7. Ordu birleştirilerek Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu kuruldu. Halep’te hazırlıklar sürerken, İngilizler Tikrit’e kadar ilerlediler. Irak’ın Musul haricinde tamamı İngilizler’in eline geçti.

Türk askeri, Irak Cephesi’nde sıcak ve koleradan dolayı kayıplar verdi. İlaç ve cephane eksikliği kuvvetlerin azmini kırarken İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine ve altınlarına kanan pek çok Arap kabilelerinin hesapta olmayan saf değiştirmeleri cephenin kaderini tayin eden faktörlerden biri oldu.

Filistin cephesi

İngilizlerin Yafa kapısından Kudüs'e girişi

İngilizlerin Yafa kapısından Kudüs’e girişi

Sina’dan çekilmekte olan  Osmanlı birlikleri 14 Ağustos 1916’da El-Ariş’te toplandılar. İngilizler, 22 Aralık 1916’da başlayan genel karşı taarruz ile  El-Ariş’i ele geçirdiler, Osmanlı  birlikleri Sina Çölü’nden tamamen çekilerek Gazze-Şeria-Birüssebi hattında savunma için  mevzilendiler.

11 Mart 1917 de Bağdat’ın İngilizler tarafından işgali İngilizlerin Araplara etkilerini artırmalarını sağladı, Türklere olan güvenlerini azalttı ve Arap ayaklanmaları baş gösterdi.

İngilizler 26 Mart 1917 de Gazze-Şeria-Birüssebi hattına saldırdılar. Birinci Gazze Muharebesi denilen bu çatışmalarda çok ağır kayıplar vererek geri çekildiler. 19 Nisan 1917 de İngilizler, donanmanın da desteğinde ve daha geniş bir cepheyle saldırılarını yineledilerse de İkinci Gazze Muharebesi’nde de başarı sağlayamayarak geri çekildiler.

1917 yılı Ekim ayında İstanbul’dan 24. tümen, 10.057 askerle yola çıktı. Birlikler Filistin’e ulaştığında yapılan yoklamada kalan asker sayısı sadece 4.635 kişiydi. İşin kötüsü firar edenler evlerine de dönemediklerinden çetelere katılıyor ve ülkede ciddi bir iç güvenlik sorunu doğuruyorlardı.

İngiliz Generali Allenby, 27 Ekim 1917 sabahı 110.000 kişilik bir kuvvetle Gazze’yi bombalayarak saldırıya geçti. Bu saldırıda kara topçusuna, denizden de İngiliz ve Fransız gemileri yardım ediyordu. Üçüncü Gazze Muharebesi olarak anılan bu savaşta Osmanlı mevzileri yarıldı. İngilizler 31 Ekim akşamı Birüssebi’yi, 7 Kasım’da Gazze’yi, 15 Kasım’da Yafa’yı, 9 Aralık 1917 de Kudüs’e ele geçirdiler. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs, düşman eline geçen üçüncü mukaddes şehir oldu.

Artık İsrail kurulabilir

Şerif Hüseyin kuvvetleri, İngiliz ordusunun arkasından Kudüs’e doğru ilerlediği sırada, 2 Kasım 1917’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair beyanname neşrolundu. Balfour Beyannamesi adıyla neşrolunan bu İngiliz belgesinde İngiliz Hükümeti, Filistin’in ortasında bir Yahudi devleti kurmak istiyordu. Bu, Araplar için istenmeyen bir gelişme idi. Arapların bundan sonra başları yıllarca sürecek belalardan kurtulamayacaktı

Osmanlı orduları sürekli çekiliyor

1918 yılının başlangıcı itibariyle Faysal’ın orduları Ölü Deniz’in güneydoğusuna harekât için hazırlıklara başladı. 3 Ocak 1918’de Ebi’l Lesen’i, 14 Ocak’ta Tüfeyle’yi ele geçirdiler. Eriha’nın (Jericho)  21 Şubat 1918’de düşmesiyle Osmanlı bütün Filistin’i kaybetmiş oldu. O tarihte Mustafa kemal daha cepheye gelmemişti.  Osmanlı ordusu  Yafa ile Lut Gölü arasındaki mevzide tertiplendi. İngiliz cephesinin sağ yanı Şeria nehri vadisine dayanmıştı. Bu durum, Hicâz’daki Osmanlı kuvvetlerinin tek ulaşım yolu olan Hicâz demiryolu için tehlikeliydi. Gerçekten Emir Faysal komutasındaki Arap kuvvetleri Akâbe körfezinden kuzeye doğru ilerleyerek, Hicaz demiryolunu ele geçirmek için çalışıyordu. Allenby ise esas faaliyetini batıya yani Amman istikametine çevirip, Arap kuvvetleriyle birleşmeyi düşünüyordu. 21 Mart’ta General Allenby, Amman’a doğru hareket edince Osmanlı orduları Amman’a çekilmek durumunda kaldı.

Seydibeşir Usare kampı

Cidde, Mekke, Taif, Medine, Vech, Akabe, Maan, Amman, Kudüs çarpışmalarında binlerce şehit ve yaralı vardı. Teslim olan 150 bin subay ve er İngilizlerin Mısır esir kampına sevk edildiler. 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alay’ına bağlı askerler Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’nda hapsedildiler. Kampın tam adı, ‘Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Türk esirler 12 Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.
Savaş bittikten sonra bile kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmeyecekti. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı.

Türk askerleri, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldular. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol (cerasol) maddesi katılmıştı. Mehmetçikler, daha ayağını soktuklarında haşlanıyorlardı. İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemeklerinde İngilizler havaya ateş etmeye başlıyordu. Askerler, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin Türk askeri kör oldu.

Bütün bunlar sırasında Mustafa Kemal nerelerdeydi?

I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Mustafa Kemal, Avrupa’daki rahatını bırakarak “vatan ve millete borcunu ödemek için  “gönüllü” olarak 20 Ocak – 11 Aralık 1915 arasında  Çanakkale Savaşlarına katıldı. Orada Albaylığa terfi etti. Rusların 16 Şubat 1916’da Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis ve Muş’u ele geçirmiş olduğu Doğu Cephesine, Diyarbakır’daki 16. Kolordu’nun komutanlığına 10 Mart 1916 tarihinde atandı. 1 Nisan 1916’da Diyarbakır’da rütbesi Tuğgeneralliğe (Mirliva) yükseltilen Mustafa Kemal çetin savaşlar sonunda 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve bir gün sonra da Bitlis’i geri aldı.

Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmak istendi. Bu ordunun görevi, Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kabe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye bağlayan demir yolunu elde tutmaktı. Fakat Mustafa Kemal’in çok farklı düşünceleri vardı:  O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir “savunma hattı” oluşturmak istemekteydi. Mustafa Kemal, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaştı, ancak görüşleri dikkate alınmayınca tayin gerçekleşmedi. Enver Paşa, Mustafa Kemal’e bu sefer de Kafkasya içlerindeki 9. Ordu Komutanlığı’nı teklif etti, ancak Mustafa Kemal, Anadolu dışındaki bu uzak görevi kabul etmeyince Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı.

Bu arada bölgedeki dengeler, İngiliz General Admound Allenby’nin 28 Haziran 1917’de başa gelmesinden sonra değişmeye başlamıştı.

Ortadoğu coğrafyasında petrolün en yoğun olduğu yer Irak bölgesi idi. Bağdat Cephesi’nin düşmesi, Alman ekonomisinin sekteye uğramasına neden olabilecek bir sonuç doğurmuştu.  Bağdat’ı geri almak amacıyla Irak Cephesi’nde Yıldırım Orduları kurulmuş ve Alman Generallerinden Falkenhein bu ordular grubunun komutanlığına atanmıştı. Mustafa Kemal’in komutanlığını yapacağı 7. Ordu, Yıldırım Ordularına bağlıydı. Mustafa Kemal, Falkenhayn’ın Alman komutanlarını kayırdığı, bölgedeki aşiretlerle olan ilişkilerinde Almanya çıkarlarına tutum izlediğini ve Irak seferinden olumlu bir sonuç alınamayacağını bildiren iki rapor hazırladı.

Mustafa Kemal, ilk raporunu, 20 Eylül 1917’de Halep’ten, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdi. 2010 kelimelik, 7 büyük kitap sayfası tutan bu uzun raporunda “cesaretle” ve “açık yüreklilikle” çarpıcı değerlendirmeler yaptı:

1. Halk ile yönetim arasındaki bağlar sarsılmıştır. Ülke genel bir anarşiye doğru sürüklenmektedir.
2. Mülki idare tam bir aciz içindedir. Zabıta kuvvetleri zayıf ve yetersizdir. Memurlar, rüşvet almakta, yolsuzluk ve vurgunculuk yapmaktadır.
3. Yargı işlememektedir.
4. Ekonomi çökmektedir.
5. Saltanat çürümektedir. Bir gün hep birden çökmesi ihtimali vardır.
6. Almanların, I. Dünya Savaşı’nı kazanması imkansızdır.
7. Ordumuz, sefil ve perişan durumdadır.
8. Alman general Falkenhayn Alman çıkarlarını korumaktadır.

Mustafa Kemal,  sorunları bu şekilde sıraladıktan sonra çözüm yollarını da şöyle sıraladı:

1. Hükümeti güçlendirmek,
2. Beslenmeyi sağlamak,
3. Yolsuzlukları en aza indirmek,
4. Ülkeyi sağlam bir hareket üssü haline getirmek
5. Askeri politikamızı bir savunma politikası haline getirmek

Mustafa Kemal, askerlik tarihinde bir benzerine daha rastlanmayan bu ünlü raporunu şu çarpıcı cümlelerle bitirdi: “Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncelerim bundan ibarettir. Bulunduğunuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki yükü atmış olduğuma inanıyorum

Mustafa Kemal’in 1917 yılındaki düşüncesi: “Memleket (Anadolu) dışında bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” şeklindedir. Halbuki o günlerde Enver Paşa, Kafkaslarda, Dağıstan’da ve Hicaz da bulunan orduların zafer haberlerini beklemekte, bu da yetmezmiş gibi Hindistan’a bir sefer yapmayı planlamaktaydı.

Birinci raporundan herhangi bir sonuç alamayan Mustafa Kemal, 24 Eylül 1917’de, yine Halep’ten Enver ve Cemal Paşalara ikinci bir rapor daha gönderdi. Bu raporunda özellikle General Falkenhayn’ı çok ağır bir dille eleştirerek görevden alınmasını istedi, aksi halde istifa edeceğini belirtti.

Mustafa Kemal’in, Enver Paşa gibi rakiplerinin onu bir kaşık suda boğmak istedikleri bir ortamda yargılanmayı göze alarak böyle raporlar hazırlaması, her şeyden önce onun katıksız vatanseverliğinin bir göstergesidir. ülkenin yanlış politikalar nedeniyle her geçen gün biraz daha batağa sürüklendiği bir ortamda, sorumluluk sahibi bir asker ve duyarlı bir yurttaş olarak her şeyi göze alıp devleti yönetenleri uyarmayı kendisine bir görev saymıştır.

Mustafa Kemal’in bu tarihi raporları adeta görmezlikten gelindi. Hükümet ve Başkomutanlık, ne bir disiplin soruşturması açtı, ne de görüşlerini dikkate aldı. Bunun üzerine o da “kendi kendimi görevden aldım” diyerek istifa etti. Yıldırım Orduları Komutanı Falkaenhayn, bu durumu disiplin aşımı olarak değerlendirerek Mustafa Kemal’in derhal cezalandırılmasını istediyse de Enver Paşa, böyle bir kararın Mustafa Kemal’in kamuoyundaki şöhretini daha da arttıracağını düşünerek onu Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na atadı.

Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilgisi

Mustafa Kemal 15 Aralık 1917 ile 5 Ocak 1918 tarihleri arasında Veliaht Vahdettin Efendi ile Almanya’ya giderek Kayzer II. Wilhelm, Genel Karargâhı ve Elsass bölgesini ziyaret etti. Mustafa Kemal’in Enver ve Alman komutanlardan farklı düşüncelere sahip olması nedeniyle, Vahdettin, Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl’ın taç giyme törenine katılmak üzere Viyana’ya seyahat ederken Mustafa Kemal’i de yaveri olarak yanına almaya karar vermişti. Mustafa Kemal İstanbul’a döndüğünde 25 Şubat 1918’de Falkenhein’ın görevine son verildi, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına Liman von Sanders atandı.

Mustafa Kemal 1918’in Haziran ayında Viyana ve (bugünkü adı Karlovy Vary olan) Karlsbad’a giderek tedavi gördü. Sultan Mehmed Reşad’ın vefatı ve Vahdettin’in yerine geçmesi üzerine 2 Ağustos’ta İstanbul’a çağrıldı. 9 Ağustos 1918 de İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahideddin ile biraraya geldi, hükümdara savaşın gidişatı ve cepheler ile ilgili bazı tekliflerde bulundu.  Mustafa Kemal ve Vahdettin bir hafta sonra yeniden buluştular ve hükümdar Paşa’ya nazik bir şekilde “tekliflerini yerine getiremeyeceğini” söyledi. Abdülhamit’i tahtından indirmiş olan Ordu’dan çok kaygılanan Vahdettin, tanınmış bir general oluşu ve Enver Paşa’yı beğenmeyişi nedeniyle Mustafa Kemal’den yararlanabileceğini düşünüyor ve onun, Ordu’yu taht’a bağlı olarak tutabileceğini umuyordu. İlk görüşmelerinde Vahdettin, Ordu’nun Padişaha sadık olup olmadığını öğrenmek istemiş; Kemal, ona, Ordu’nun sadakati konusunda hiç kuşkusu olmadığını belirtmişti. ikinci görüşmede ise, Vahdettin, Kemal’den yararlanmaya çalışmıştı; ama onu erke getirmek niyetinde değildi.  (Andrew Mango, Ati Gazetesi, Sina Akşin, Tevfik Bıyıklıoğlu, Gotthard Jaeschke’nin kitap ve makaleleri)

Mustafa Kemal, Sultan Vahideddin ile bu son buluşmasından bir hafta sonra 16 Ağustos’ta tekrar 7. Ordu komutanlığına tayin edildi. Önce Bağdat’ı geri almak için teşkil edilmiş olan Yıldırım Ordular Gurubu, daha sonra bir strateji değişikliğine gidilerek o sıralarda Suriye cephesine kaydırılmıştı ve Güney Nablus’la Şeria Irmağı arasında bulunuyordu. 26 Ağustos’ta Halep’e varan Mustafa Kemal 28 Ağustos 1918’de Nablus’a geçti ve Yedinci Ordu’nun kumandasını aldı.

Yıldırım Ordusunun Mustafa Kemal’den önceki hali

Osmanlı Devleti, Mustafa Kemal gelmeden önce yaklaşık 4 yıl süren bir mücadele sonunda Musul, Şam ve Halep hariç, FİLİSTİN DAHİL bütün yarımadayı kaybetmiş, Kabe’yi korumak uğruna sadece Yemen’de 300 bin şehit vermişti. Öyle ki Fahreddin Paşa Medine`yi savunabilmek için İstanbul`dan devamlı takviye kuvveti istiyor, Osmanlı hükümeti ise onun isteklerine cevap verebilecek durumda olmadığını bildiriyordu.

Yıldırım ordusu çok zayıflamıştı, moralsizdi, teçhizatı azalmıştı. İngiliz, sıcak iklime alışkın Hintli ve diğer Britanya İmparatorluğu tebaları, Fransız ve Araplardan oluşan düşman ise tam tersine sürekli güç, teçhizat ve moral kazanmaktaydı.

Mustafa Kemal anlatıyor: “Suriye acınacak bir durumdadır. Orada vali yok, komutan yok. Birçok İngiliz propagandası var. İngiliz gizli istihbaratı her yanda çalışmalarını sürdürüyor… İngilizler, şimdi, bizi çarpışarak değil, propagandalarıyla yenebileceklerini sanıyorlar...” (Nablus’tan doktor bir dostuna gönderdiği mektuptan)

Liman von Sanders  anlatıyor:Orduda cephane, ayakkabı, yazlık giysi yoktu. Topçu bataryaları atacak mermi bile bulamıyordu. Askerler, kışlık yün giysiler ile 55-60 derece sıcakta ayakkabısız olarak savaşıyordu. Cephe gerisinde ihtiyat birlikleri yoktu onun yerine 200 km uzunluğunda bir boşluk vardı. Atlar ve yük taşıyan hayvanlara bile birkaç aydan beri ne yeterli yiyecek ne de su veriliyordu. Halbuki İngilizler ilkbaharda birliklerini mütemadiyen değiştirmişlerdi. General Allenby’nin orduları Hindistan’dan büyük takviyeler aldı. Bunlar, özellikle sıcak günlerde Şeria vadisinde İngilizlerin çok işe yaradı…Buna karşılık Türk birliklerinin, tam aksine, yeter derecede ikmal alamamaları esef edilecek bir durumdu…

…7. Ordu Komutanlığına … asaleten Mustafa Kemal Paşa getirildi. Çanakkale Muharebelerinde tanıdığım bu değerli komutan, buraya gelince ordunun mevcut itibariyle azlığını ve birliklerin perişan halini gördü ve aldandığını anladı. Enver ona gerçekten uzak rakamlar vermiş ve ordunun durumunu da hayli elverişli göstermişti…

…Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustostan itibaren gelmeye başlayan 109. Piyade Alayının iki taburunu (Bunlar 37. Kafkas Tümeninin ilk gelen birlikleriydi) hiç yedeği bulunmayan cephesinin gerisine çekti.

Filistin Cephesine yapılan yardımların şeklini gösteren bir örnek olduğu için hemen belirtmek isterim ki, bahis konusu olan bu alayın komutanı ve Alay Karargâhının diğer erkânı, Doğu Kafkasya Ordusunda bir göreve atandıklarından İstanbul’dan oraya gitmişler ve bu subayların yerine ise kimse tayin edilmemiş idi…

Bahis konusu alayın III. Taburu ise, Eylül ayında Afule istasyonuna vardığı zaman, bütün tabur topluca firar etti. Bir kaç günlük aramadan sonra erlerin büyük kısmı, Cenin – Mesudiye şosesinin Doğusundaki köylerde bulundu ve tekrar toplandı. Erler, Türk üniforması giymiş düşman casusları tarafından cepheye varmazdan önce firara teşvik edilmişlerdi. Casuslar, Afule istasyonunda Türklerin durumunu ümitsiz gösteren pusulalar dağıtmışlardı…

…O sıralarda cephenin bazı kesimlerinde Türk askerlerinin düşüncesinin güven verici olmadığını, buralardaki Alman subaylarının raporlarından da öğreniyorduk. Burada ben, güvenilir ve iyi asker olduklarını ispat etmiş iki Alman subayının cepheden yazdıkları raporlara yer vereceğim. Sahil kesiminde görevli olan bu subayların Ağustos sonu ile Eylül başına rastlayan günlerle ilgili raporları şöyledir:

Teğmen Heiden anlatıyor:

“Türkler artık harpten yorgun düştüler, muharebe istemiyorlar. Bu durum, Türklerin davranışlarından anlaşılmaktadır. Türkler sadece el bombalarını ve tüfeklerini değil, Türk subaylarının bana söylediklerine göre, bazen makinalı tüfeklerini bile yanlarına alıp kaçıyorlar. 8. Ordu, gerideki araziyi kapamakla yerinde bir tedbir almıştır. Fakat gene de takip için geriye kamyonlara bindirilmiş silahlı müfrezeler göndermek zorunda kalmaktadır. Hatta Anabeta yakınlarında bu müfrezelerle kaçaklar arasında çarpışmalar olmuştur. Eğer Bayrama kadar sulh yapılmazsa, erlerin ya firar edeceği ya da düşman tarafına geçeceği, artık savaşmak istemedikleri bana bile çekinmeden söylenebilmektedir.”

Teğmen Riecks anlatıyor:

“Türklerin beklenen büyük İngiliz taarruzuna karşı direnemeyeceklerini, Türk birlikleri ile temasta bulunan herkes gibi ben de bilmekteyim. Bu sebeple kuyu kazma işi sona erdikten sonra, ileride kullanılamayacak olan mümkün olduğu kadar fazla malzemeyi Cenin’deki  depoya geri gönderdim.“… (Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Sanders anlatıyor: F. (Falken) Ordular Grubu cephesinde (Yıldırım Orduları) durum gittikçe ciddileşiyordu. Her taraftan birliklerin artık takati kalmadığı, koşum ve mekkâre (at, katır) hayvanlarının gittikçe bitkinleştiği haberleri geliyordu. Hayvanların durumuna önem vermek gerekiyordu. Zira orduların hareket kabiliyetleri bunlara bağlıydı. Bir kaç aydan beri günde ancak 1 ilâ 1.5 kilo -o da varsa- arpa verilen hayvanlar, ayrıca çok zaman susuz da kalıyor ve her üç orduda her gün yüzlercesi telef oluyordu. Mayıstan bu yana görülen şiddetli sıcaklar yüzünden artık hayvanları otlatacak bir karış yer de kalmamıştı.

Hayvanların bitkinliği o dereceye varmıştı ki, bazı batarya ve topların geceleri birkaç yüz metre içinde mevzi değiştirmeleri için verdiğim emirler bile güçlükle yerine getirilebiliyordu. Koşum hayvanlarının çoğu, yokuş yukarı ya da arızalı yerlerde topları çekemiyordu.

Bu durum ortadayken, Enver Paşanın 4 Eylülde Filistin Cephesinin savunması konusunda taktik nasihatları vermesi, ordu komutanları ile benim üzerimde çok tuhaf bir etki yarattı. Zira gerek Enver Paşa, gerekse etrafındaki subaylar, bizim cephemizdeki piyade mevzilerinden birini olsun görmüş değildi.(Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Bunlar yetmezmiş gibi Enver Paşa, savaşta çok işe yarayacağı muhakkak olan XI. Alman Avcı Taburunu Batum’a göndermek üzere Filistin’den çekti.

12 Eylül’de Vahdettin Mustafa Kemal’e moral olsun diye onu “Fahrî Yaver-i Hazret-i Padişâhî”, yani “padişahın fahrî yaveri” ilân etti. Osmanlı’nın oralara gönderebileceği son takviye sadece bundan ibaretti.

Nablus (Mecidiye-Megiddo) muharebesi

Megiddo, Hayfa’nın 30 km güneydoğusunda, Kudüs’ün 90 km kadar kuzeyinde. Evangelistlere göre Hıristiyanların Anti-Christ’le (Deccal) yani müslümanlarla, Yahudilere göre İsrailoğullarının müslümanlarla savaşacakları yer. Bu efsanevi/olası savaşın adı Armageddon. Bu konudaki yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Mustafa Kemal’in cepheye geldiği günlerde, İngiliz General Allenby,  1’e 10 oranında kuvvetleriyle, kimilerine göre daha da fazla, Yafa’nın kuzeyinde ve kıyı bölgesinden saldırıya karar vererek, kuvvetlerinin dörtte üçünü burada toplamakla meşguldü. Bu hazırlıkları sezen Mustafa Kemal, Hintli bir ordu kaçağının açıklamalarına dayanarak, düşmanın 19 Eylül sabahı veya akşamı saldırıya geçeceğini tahmin etti. Durumdan Sanders’i haberdar ettiği halde, ciddiye alınmadı. Yapabileceği sadece kendi birliklerini hazır duruma getirmekti. 18 Eylül akşamı Mustafa Kemal, gerekli önlemleri almış olduklarından emin olmak için, emrindeki iki Kolorduya komuta eden arkadaşları İsmet (İnönü) ve Ali Fuat (Cebesoy) ile telefonlaştı. Daha telefonu henüz kapatmıştı ki, İngiliz topçu bombardımanının ilk sesini duydu . Böylece İngilizler 19 Eylül 1918 günü büyük bir taarruza başladılar. Mustafa Kemal, düşmanın, Ürdün’ün doğusuna geçmesini engellemenin önemini kavramıştı, çünkü orada IV. Ordu, Türklerin tek geri çekilme hatlarını kesmeye çalışan Emir Faysal ve Lawrence’ın Arap lejyonları tarafından hırpalanıyordu. Fransızlar ile Şerif Hüseyin’in de katıldığı İngiliz General Allenby komutasındaki taarruz görev kuvveti, piyade, süvari ve Britanya İmparatorluğu ordusunun yeni kullanmaya başladığı yarı paletli (half track) hafif zırhlı araçlardan müteşekkildi.

Düşmana karşı bire on

Birleşik Krallık taarruz görev kuvveti Yıldırım Orduları Grubu’nu sıkıştırarak savunma hatlarını bozmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki 7. Ordu çelik çekirdek esasında direnirken, 8. Ordu savunma hattı çöktü.  İsyancı Araplar da çabuk çökmeye sebep olmuştu. 8. Osmanlı Ordusu, Britanya İmparatorluğu Taarruz Görev Kuvveti tarafından tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde dağıtıldı. Osmanlı 7. ve 4. orduları Şam yönüne çekilmeye başladılar.  Mustafa Kemal, İngiliz baskısına karşı koyuyordu ama  ordusunun sağ kanadını koruyan 8. Ordu kalmadığı için kuşatılmaya başlanmıştı, bundan kurtulmak gerekiyordu, çekilmeye karar verdi. Bunu Yıldırım Ordu komutanlığına bildirdi ve onay aldı. Mustafa Kemal Paşa, böyle hayati durumda bile bir taburunu 8. Orduya yardıma gönderdi. 7. Ordu’yu önce Şeria Nehri’nin doğusuna çekti. Araplar demiryolunu tutmuştu. Şeria Nehri’nin doğu-kuzey doğusuna çark yaparak İngilizler tarafından kuşatılan ordusunu imhadan kurtardı. Mustafa Kemal’in doğusundaki 4. Ordu da kuzeye doğru geri çekilmeye devam etti. Amman düştü. Önceleri yavaş yapılan çekilme gün geçtikçe hızlandı ve Şam’da sonlandı. Mustafa Kemal at sırtında düşmanla teması kesmeyerek, düşman artçı kolları ile çarpışarak, en son eratının yanında ve içinde bulunarak, ordusunu güzel bir düzen içerisinde  geri çekti. Mustafa Kemal, küçük bir muhafız birliğinin eşliğinde, Şam’a girdi. Şerif Faysal’ın bayrağı pencerelere asılmış; coşkudan sarhoş olan Arap çetecileri sokaklarda dolaşıyor, havaya silah atıyorlardı.

Mustafa Kemal, bu savaş sırasında Yedinci Ordu’nun 22 günlük komutanı idi. Yani genel kanının aksine iyice zayıf düşmüş, savaşı neredeyse kaybetmiş ve çekilmekte olan Yıldırım Ordularının komutanı değildi. Osmanlı kuvvetleri Alman generali Liman von Sanders’in emrindeydi. Düşmanın planı basitti. Cepheden yani 7. Orduya saldırmayacaktı, daha doğrusu önce aldatmaca şiddetli bir saldırı yapacaktı. Büyük kuvvetleriyle saldırısını 8. orduya yapacak onu göçertecek, aynı zamanda 4. Orduya da saldırıp 7. Ordunun o taraftan geri çekilmesini engel olacaktı. Böylece 7. Orduyu da kolayca yok edecekti. Sanders bunları öngörememiş, üç ordunun komutanı olarak savunmayı sahil tarafına güçlendirmemişti.

Çekilme emrini veren Sanders

Liman von Sanders anlatıyor: 18-19 Eylül gecesi 7. Ordu cephesinde şiddetli muharebeler başladı. 19 Eylül sabahı saat 3.30’da 8. Ordu’nun sağ kanadındaki grubun bütün siperleri, sahilden dağlara kadar, şiddetli bir topçu ateşi altına alındı… 7. Ordu, sabah saat 9.00 ile 10.00 arasında, Albay von Oppen’in bildirisine dayanarak, sağ kanad grubu cephesinin (8. ordunun) sahil kesiminde yarıldığını ve düşman süvarisinin sahil boyunca ve Kuzey istikametinde ilerlemekte olduğunu haber verdi…Öğle üzeri Nasıra ile Nablus arasında bağlantı kurulunca, düşmanın sahil bölgesinin her yanından ilerlediği ve 8. Ordu’nun Tellülkerim’den Anabeta’ya çekildiği acı haberi geldi. Bu habere göre, topçuların büyük kısmı düşman elinde kalmış ve 8. Ordu Komutanlığı ile bağlantı kesilmişti. 7. Ordu, bu zamana kadar mevzilerinde kalabilmişti. Fakat Albay von Oppen ile bağlantı kurabilmek için III. Kolordu ile geri mevzilere çekileceğini Ordu Komutanı  (Mustafa Kemal) bana bildirdi. Ben de bu hareketi doğru buldum. Ayrıca 7. Ordu Komutanlığına, 110. Piyade Alayının Nablus yakınındaki taburunu ve elde edebileceği daha başka kuvvetleri derhal Anabeta’ya gönderip oradaki vadiyi kapatmasını emrettim… Öğleden sonra 7. Ordu Komutanlığı, 110. Piyade Alayının bir taburunun Anabeta’ya doğru yürüyüşe geçtiğini bildiriyor ve geriye kalan diğer taburlara 7. Ordu’nun taarruza uğrayan kendi cephesinde şiddetle ihtiyaç olduğundan başka birlik gönderemeyeceğini ekliyordu… Öğleden sonra saat 3.30’da 7. Ordu’ya telgrafla bundan sonra genel bir geri çekilme gerekeceğini bildirdim ve bununla ilgili direktifler verdim. 7. Ordu, bu direktifleri aynen Salt’taki 4. Ordu’ya ve bir özetini de Anabeta’daki 8. Ordu’ya bildirecekti. Bu direktiflerde 7. Ordu’nun Beytülhasan üzerinden Bisan’a, von Oppen Grubunun Mesudiye üzerinden Cenin’e çekileceği ve 4. Ordu’nun da Zerka vadisi istikametini tutacağı bildiriliyordu.” (Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders)

Görüldüğü gibi. Mustafa Kemal sıranın kendi ordusuna geldiğini derhal kavrıyor ve ordusunu kurtarmaya karar veriyor. Bunu da üst komutanına bildiriyor. Sanders de kararı onaylıyor ve ÇEKİLME EMRİNİ VERİYOR.

Şam’dan çekiliş

Von Sanders ertesi gün Nâsıra’da bulunan Yıldırım Orduları karargâhına yapılan İngiliz baskınında esir düşmekten son anda üzerindeki gecelik entarisi ile kaçıp kurtuldu, ordu daha geriye çekildi ve Suriye’deki kasabalar peşpeşe İngiliz işgaline uğradı. Şam da 1 Ekim’de düştü.

Lawrence anlatıyor: “O akşam (30 Eylül) atlarımızla Şam’a girdik. Orada, Şükri el-Eyyubi ve şehir meclisi, Mustafa Kemal ve Cemal ayrıldıktan sonra, Arapların kralını ilan etti ve Arap bayrağını çekti.”

Şamın düşmesi üzerine, Osmanlı  Devleti 5 Ekim’de ateşkes konusunda aracılık yapması için Amerika Birleşik Devletlerine başvurdu.

Halep günleri

6 Ekim’de 7. Ordu komutanı Mustafa Kemal, bir araya gelen birlikleri Halep’in güneyinde topladı.  Yıldırım Ordularının gayrı resmi komutanlığını üstlendi.

7 Ekim 1918’de Mustafa Kemal İstanbul’a saraya bir telgraf gönderdi, 19 Eylül’de Nablus’ta yaşanan bozgunun sebeplerini ayrıntıları ile yazdı, birliklerimizin İngiliz hücumu karşısındaki savunmasını ve ric’atini anlattı.

Mustafa Kemal anlatıyor: …Eylül on dokuzuncu gecesi düşman evvelâ Yedinci Ordu’ya taarruz etmeye başladı. Düşmanın iki taarruzunu tevkif ettim (durdurdum). On dokuz sabahı garbımızda (batı tarafımızda) bulunan Sekizinci Ordu -Cevad Paşa- kısa bir düşman taarruzu karşısında birkaç saat zarfında inhilâl etti (dağıldı).
Bundan dolayı Yedinci Ordu’nun sağ cenahı ve hatt-ı ric’ati (geri çekilme yolu) tamamen düşman tarafından tutuldu. Sağımızda bulunan Dördüncü Ordu -Mersinli Cemal Paşa- hissizliğin azamîsini ibraz etti (gösterdi). Elzem olan muavenetten istinkaf etti (gerekli yardımdan kaçındı). Buna rağmen her taraftan düşmanla muharebe ederek, cenuba olan cephemi garba tebdîl (güneye olan cephemi güneye çevirerek) ve Vadi-i Şeria nehrinden orduyu geçirerek Cebel-i Aclûn dahilinde ve Der’a-Mezrib hattında ve oradan kemâl-i şeref ve namus ile gerek İngiliz takip kıtaatı (kıt’aları) ile ve gerek Şerif kıtaatı (kıt’aları) ile muharebe ede ede Şam’a kadar gittim.
Orada, Liman Paşa’nın emriyle Şam’ın muhafazası için maateessüf Cemal Paşa’nın taht-ı emrine (emri altına) terk ile kendim de Riyak cephesini tutmak ve orada elde edeceğim kuvvetleri tensîk etmekle (düzenlemekle) tavzif eyledim (görevlendirdim).
Cemal Paşa dahi, Şam’ı Rabu Boğazı’na kadar geldiğinden bîhaber kaldığı düşmanın cüz’i (az) kuvveti karşısında kendi ordusuyla beraber benim ordumu dahi terkederek yalnız başına Riyak’a geldi. Ben bundan sonra Riyak’ta teşkil ettiğim kuvvetleri şimale tahrik ederek (kuzeye doğru hareketlendirerek) Şam’da kalan kuvvetlerin dahi İsmet Bey taht-ı emrinde (emri altında) olarak şimale (kuzeye) hareketini emretmek için vasıta buldum. Şimdi üç günden beridir orduyu yeniden Halep cenubunda (güneyinde) toplamakla meşgulüm.
Düşmanın malûm fâikiyeti (bilinen üstünlüğü) karşısında ve bizim ordu namı altında tutulan beş-altışar bin neferimizin ric’ati (geri çekilmesi) tabii idi. Fakat bu ric’at (geri çekilme) daima bir şekil muhafaza edilerek icra edilebiliyor idi.
Enver Paşa gibi bir ahmak müdir-i harekât-ı umumiye (genel harekât müdürü) olmasa idi ve burada beş-on bin kişilik bir hey’et-i askeriyenin başında ilk top sadâsında ordusunu bırakıp kaçan ve şahsını kurtarmak için şaşkın tavuk gibi öteye-beriye iltica eden kumandan -Cevad Paşa- bulunmasa idi, hiçbir vaziyet-i askeriyeyi (askerî durumu) takdir edemeyen bir Dördüncü Ordu Kumandanı -Cemal Paşa- bulunmasa idi ve bunların başında muharebenin ilk gününden itibaren hiçbir tesir ve nüfuzu kalmayan bir grup karargâhı olmasa idi…
Bu andan sonra, artık sulhten (barıştan) başka yapılacak birşey kalmamıştır. 7 Teşrinevvel 334 (7 Ekim 1918), Halep. Mustafa Kemal”

Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye cephesindeki silâh arkadaşlarından olan General Ali Fuat Erden’in, yıllar sonra yayınladığı hatıralarına bakılırsa Mustafa Kemal Paşa’ya göre, cephede geçirdiği günlerde yaşanan bozgunların sorumlusu Enver Paşa.

General Ali Fuat Erden anlatıyor: “…Yedinci Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa, bir gün Halep’te bana demişti ki: Harp iyi sevk ve idare edilmiyor. Enver, başkumandanlık vazifesini yapamıyor. Bu gidiş felâkete doğru bir gidiştir. Enver’in çekilmesi lâzım. Ben kendisine söyleyebilirim: ‘Sen harbi iyi idare edemiyorsun. Çekilmelisin, senin yerine ben gelmeliyim’.
Bu sözlere şaştım kaldım. Enver Paşa’ya böyle bir şey söylenebilir miydi? Bu, ihtilâl yapmak gibi birşey olurdu. Şöyle arzettim: ‘Zât-ı devletiniz böyle söyleyebilirsiniz. Fakat Enver Paşa cevap olarak ince altın zincir takılı sağ elinin şehadet parmağını yanıbaşındaki zile basar. Seryaveri (başyaveri) gelir. Ona ‘Paşa hazretlerini yanımdaki odada misafir ediniz. Kimse ile ihtilât buyurmayacaklardır (görüşmeyeceklerdir)!’ diyecek olursa ne yaparsınız? Zât-ı devletiniz nasıl ‘Sen çekilmelisin, senin yerine ben gelmeliyim’ diyebilirse o da seryaverine böyle diyebilir’.
Mustafa Kemal Paşa sustu. Hiçbirşey söylemedi, yalnız ‘Hııı’ dedi ve muhavere kesildi“.

Mustafa Kemal, Halep yakınında orduyu yeniden mevzilendirdi. Bir yandan böbrek sancıları içindeydi. Bir süre Ermeni hastahanesinde yattı ve hastahaneden yeniden düzenlemeyi idare etti.
Sonra Halep’deki Baron otele yerleşti ve burası onun karargahı oldu. İngiliz birliklerin yaklaştığı haberleri geliyordu. Emir Faysal da İngiliz birlikleri de Halep’e girmişti. Hükümet konağını ele geçirmişlerdi! Halep sokaklarında silahlı çeteler vardı.

Mustafa Kemal Paşa anlatıyor:Şehrin doğu tarafında bir kalabalığın içine girdik; bunlar askeri kıyafetini taşıyan urban ve bedevilerdi, esir olmuştuk. Yanımda kuvvet olarak bir tek nefer yoktu; saldırgan bedeviler otomobilin etrafını sardılar ve her tarafına yüklendiler. Şoföre: Dur! Emrini verdim. Elimde Tahsin Bey’in verdiği kırbaçla ayağa kalkarak, onlara anlayabileceği lisanla sordum: ‘Reisiniz nerededir?’ Cevap verdiler: ‘Hepimiz reisiz!’ Derhal karar vermek lazımdı; kırbaçla vurmağa başlayarak: ‘Çekilin!’ diye bağırdım. Gayr-i ihtiyari çekildiler; emrettim: ‘Çabuk reisiniz karşıma gelsin!’ Reisleri geldi; ona dedim ki: ‘Sizin de içinde bulunduğunuz karşı cephede üstünlük bize geçmiştir ; ama herkes mağlubdur. … bu akşam yanıma geliniz; sizinle görüşeceklerim var.’ ‘Emredersiniz’ dedi ve uzaklaştı. Şoföre: ‘Çabuk geriye!’ emrini verdim. Haleb’in içindeki karargaha döndüm; biraz sonra şeyh geldi. Ona uygun bir merasimle kabul ettim ve sordum: ‘Benden ne istiyorsunuz?’ ‘Şimdilik bin altın, silah, cephane’, dedi. Bin altını o akşam verdim; silah ve cephane için vaad ettim.

Halep İngiliz bombaları ve Emir Faysal asilerinin saldırısı altında inliyordu. Gazi paşa had safhada hastaydı ve çekilen bir orduyla taktik savaşına girmişti, direniyordu.

Mustafa Kemal anlatıyor:Ben Halep şehrinde tam deyimiyle bir sokak harbi yönettim. Saldıranlar, tamamen yenilmiş ve bozguna uğramış olarak defedildiler ve kovalandılar şehirde duruma tamamen hakim olduk ve sükunet kuruldu”.

Fransız ve İngiliz kuvvetleri denizden de donanma yardımı alarak, 8 Ekim’de Beyrut’a girdiler. Mustafa Kemal Yedinci Orduyu  Halep’in kuzeyine çekerek, Kilis güneyindeki Muslimiye’de savunma hattı oluşturmaya başladı. 25 Ekim akşamı  7. Ordunun geri çekileceği haberini yaydı. Ordu karargahı Katma’ya nakledildi, 7. Ordu kıtaları Halep’in 5 km kuzeyinde mevzilendi.

Mustafa Kemal anlatıyor: Otomobile binmeden önce Halep komutanına emirlerimi ve yapacağı işleri söyledim. Söylediklerimin içinde sır olan şu noktalardı: Bu akşam, Halep ilerisindeki kuvvetleri geri çekeceğim. Yarın, Halep’in kuzeybatısında İngiliz ve Araplar’la savaşa tutuşacağım. Buna göre hareketinizi düzenleyiniz!

Katma Meydan savaşı

26 Ekim 1918’de Türk kuvvetlerinin geri çekildiğini sanan Arap ve İngilizler, saldırıya geçtiler, Mustafa Kemal’in aldığı düzenek karşısında şiddetli bir direnişle karşılaştılar perişan edildiler. İngiliz Süvari Ordusu ve silahlı Arap çeteler darmadağın edildi ve 1. Dünya Savaşının son savaşı Katma Meydan Savaşı kazanıldı.

Mustafa Kemal Paşa anlatıyor: Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisine geçmeyecek.”

Daha sonra Arap gruplarının, Müslimiye’den Antep’e doğru harekete geçtikleri ve İngiliz kuvvetlerinin de aynı yönde oldukları bildirildi. Mustafa Kemal Paşa, 28 Ekim akşamı Kilis’e vardı. Kilis’e 43. Tümen’den küçük bir müfreze gönderilmişti; bu kurulacak teşkilatın çekirdeğini teşkil etti. Antep de hazırlıklıydı.

7. Ordu Komutanlığı, 28 Ekim’de son emrini vermişti: Bu emre göre; “ Türk süngüleri bu bölgedeki milli hududu çizmişti.” 7. Ordu İskenderun ve kıyılarıyla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el Cemal, Tel el Rifat ve doğuya uzanarak genel hattını koruyordu. Antakya ve çevresini de hatta dahil ederek, Britanya İmparatorluğu ve Şerif Hüseyin’e bağlı birliklerin Toros geçitlerine ulaşarak oradan Anadolu içlerine sızması önlenecekti. Mustafa Kemal’in burada tesbit ettiği İskenderun-Carablus hattı daha sonra Misak-ı Milli’nin güney sınırı oldu.

Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Komutanlığı

7. ordu karargahının Raco’ya taşındığı gün Osmanlı Genel Kurmayı 30 Ekim’de Liman von Sanders’in yerine Mustafa Kemal’i Yıldırım Orduları Komutanlığı’na getirdi. Zaten ortada Yıldırım Orduları olarak Mustafa Kemal’in 7. ordusu kalmıştı ve komutanı da oydu. Aynı gün Osmanlı Devleti Mondros’ta mütareke imzalayarak savaşı kaybettiğini tescil etti.

İngilizler’in İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalama emri çıkarması üzerine Enver Paşa, bazı arkadaşlarıyla 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısına binerek Osmanlı topraklarını terk edip Kırım’a giderken aynı gün Mustafa Kemal Adana’ya geçti ve kumandanlığı devraldı. Normalde mütareke hükümlerine göre orduyu terhis etmekten başka yapabileceği bir şey olmaması gerekiyordu. Ancak o çok daha ilerisini düşünüyordu. Savaş kaybedilmişti ama vatan kaybedilmemeliydi. Onun planlarını zaten çok önceden yapmıştı, şimdi uygulamaya başlama zamanıydı

Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi Başlatıyor

Mustafa Kemal Paşa ordusundaki subayları toplayarak durum değerlendirilmesi yaptıktan sonra, Alman subaylarının ‘Artık Harp bitmiştir.’ demelerine karşılık: “Onlar için harp bitmiş olabilir. Bizim için yeni başlıyor. Harb-i Kebir (Büyük savaş) bitmiştir, Harb-i Sagir (küçük savaş) başlayacaktır.” dedi.

Kilisteyken vatanı savunmak için kurmayı düşündüğü MÜDAFAA-İ HUKUK örgütlenmesinin ilk oluşumunu başlatmıştı. Türklere kendi toprakları için mücadele etmelerini öğütledi, bölge halkına silah dağıttı ve çete savaşı için milis kuvvetleri kurmalarını istedi.

Doç. Dr Süleyman Hatipoğlu anlatıyor:Arkadaşı Ali Cenani Bey’le Katma’da karşılaşan Mustafa Kemal Paşa, O’na nereye gittiğini sormuş, O da ailesinin yaşadığı Antep’e gideceğini, Türk Ordusu’nun çekilmekte olduğu için, düşmanın Antep’i ele geçirip yağma etmeden önce, oradaki ailesini daha emin bir yere götürmek istediğini söylemiştir. O zaman Mustafa Kemal Paşa buna şu şekilde cevap verir: “Memlekette adam kalmadı mı? Kaçmayı değil, kendinizi müdafaa etmeyi düşününüz!” Bu cevap karşısında Ali Cenani şaşırarak; bunu nasıl yapabileceğini sormuş, bu soruya Mustafa Kemal; “Teşkilat kurun! Millî Kuvvetler meydana getirin ve kendinizi koruyun! İstediğin silahları ben size veririm” diye cevap vermiştir!

Mustafa Kemal’in Kilis’e gelişi ile ilgili geniş bilgiler ayrı bir yazımızın konusunu teşkil etmektedir. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Osmanlı Genelkurmayı, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Mustafa Kemal Paşaya gönderdiği telgrafta, ordunun Suriye’nin kuzeyine çekilmesi durumunda savunma vaziyeti alıp alamayacağını, bu sayede mütareke şartlarının değiştirilmesinin ve hafıfletilmesinin mümkün olup olmadığını sordu; mütareke şartları tebliğ olununcaya kadar uygun bir şekilde oyalanmasını istedi. Mustafa Kemal Paşa, maiyetindeki komutanlara gönderdiği emirde, mütareke hükümlerinin uygulanmasının kendileri için daha ağır bir duruma gelmemesini sağlamak üzere gerekli tedbirlerin alınmasını isterken, Toros Tünellerinin Osmanlı Devleti için stratejik açıdan çok büyük öneme sahip olduğunu hatırlatarak elde tutulması gerektiğini ve terhis işlerinin geçiştirilmesi veya geciktirilmesini tavsiye etti.

Düşmana karşı direnin

Mustafa Kemal’in 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlarda ülkenin içine düşürüldüğü durumu anlattı ve kafasındaki silahlı direniş düşüncesinden, açıkça İngilizlere karşı silahla karşı koymaktan söz etti. Bunlar Anadolu direnişine yönelik kayda geçirilmiş ilk ve tek resmi belgelerdir. Bir vatanseverin gerektiğinde kişisel çıkarlarını,  rütbesini, makamını kısaca her şeyini bir kenara iterek doğru bildiği yolda sonuna kadar mücadele etmesi gerektiğini göstermektedir. Bu raporlarından yükselen “isyan ateşi” Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımıydı. Raporlardan bazı bölümler:

1. Mütareke şartlarının ikinci maddesinin harfiyen uygulanması doğal ise de bu münasebetle karaya asker çıkarmaya dair mütarekede bir kayıt bulunmadığından müsaade edilmemiş ve görüşme memurları dönüp  geldikleri gemiye  gitmişlerdir.
2. İskenderun’da İngilizlerin karaya çıkmasının gerekirse ateşle önlenmesini emrettiğim arz olunur.
3. Çok ciddi ve samimi olarak arz ederim ki, mütareke şartları arasında yanlış anlamaları giderecek tedbirleri almadan orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.
4. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini… emrettim.
5. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir.
6. Bugün Payas-Kilis hattına kadar olan toprakları isteyen İngilizlerin, yarın Toros’a kadar olan Kilikya mıntıkasını ve daha sonra Konya- İzmir hattının işgali lüzumu teklifinin birbirini kovalayacağı ve sonunda ordumuzun kendileri tarafından sevk ve idaresi ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi lüzumu gibi tekliflerin karşısında da kalmak uzak bir ihtimal değildir.
7. Ben ne durumda bulunursam bulunayım, doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere duyurulmasını yurt selameti icabı kabul eylediğim kanaatlerimi bildirmekten nefsimi alıkoymaya muktedir değilim.

Mustafa Kemal’in Ahmet İzzet Paşa’ya, son mesajı:Orduları dağıtalım, fakat unvanı koruyalım… Müsaade edin, en ufak bir müfreze halinde dahi olsa, bu unvanla ben onun kumandanlığıyla yetinir ve vatanıma hizmet ederim”

Mustafa Kemal’in bu isteğine Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın yanıtı sert oldu: “Siz mağlup devletimize karşı bütün galip devletleri tekrar tahrik ve devletimizin temellerini tahrip mi etmek istiyorsunuz?” 

Mondros’un hemen ertesinde açıkça düşmanla silahlı mücadeleden söz eden ve düşüncelerini yetkililere gönderdiği raporlarla belgeleyen başka bir Allahın kulu çıkmadı.

Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor: Yeni devlete çıkan yolun ilk ve en dumanlı işaretleri, sanıyorum ki Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1918 ile 7 Kasım 1918 arasında Adana’da geçen 7 günlük Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı zamanındaki buhran günlerinden başlar

Cevat Abbas (Gürer) anlatıyor: Atatürk’ün, Kilikya’yı ve Kilikya sınırlarını dahi bilmeyecek kadar gaflet göstermiş olan Sadrazamla Adana’dan makine başında saatlerce süren haberleşmesine şahit olmuştum. Atatürk… Sadrazam Mareşal İzzet’i, devletin bulunduğu durum hakkında aydınlatmaktan kendisini alamıyordu. Fakat her defasında aldığı cevaplar pek sudan ve aldatıcı idi.”. Cevat Abbas Mustafa Kemal’in, Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgrafların tanığıydı.

Atatürk anlatıyor:… Acı günlere ait olmakla beraber bu memlekete ait kıymetli bir hatırayı yad etmek isterim. Efendiler bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur. Suriye felaketini takip eden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı ile buraya gelmiştim. O zaman memleket ve milletin nasıl bir atiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm ve buna mümanaat için derhal teşebbüsatta bulunmuştum. Fakat o zaman için bu teşebbüsümü müsmir kılmak mümkün olmadı… Bana milletin halası yolunda ilk teşebbüs hissinin bu mukaddes topraklardan gelmiş olması hasebiyle, hemşerisi olmakla mübahi olduğum bu toprakları tebcil ederim.” (15 Mart 1923 Adana Türk Ocağı)

Mustafa Kemal’in uyarılarına kulak tıkayan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 8 Kasım 1918’de  istifa etti. 9 Kasım 1918’de İngiliz ve Fransız kuvvetleri İskenderun’u işgal edip şehre törenle bayrak çektiler. 10 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu kaldırılarak Mustafa Kemal İstanbul’a çağrıldı. Ancak o zamana kadar Filistin harekâtını icra eden bu son ordudan kalanları bir araya topladıktan sonra Toros Dağlarının kuzeyine çekmeyi başarmış, silahlarını da teslim etmemişti. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın kuzeye çekmeyi başardığı bu kuvvetler, bir yıl sonra başlayacak olan Türk İstiklal Mücadelesi’nin Güney Cephesi’ndeki çekirdek kadrosunu oluşturacak olan birliklerdi.

Sorular – cevaplar

Konuyla ilgili gelişmeleri yukarıda anlattıktan sonra artık akla gelen sorulara cevap verebiliriz.

Arap yarımadası ne zaman kaybedildi?

Yukarıda ayrıntıları verildiği gibi Arap yarımadası cephesinin çöküşü, salak iftiracının dediğinin aksine, birden bire olmamıştır. İngilizlerin Ekim 1914’de Bahreyn’i işgaliyle başlamış, Musul, Şam ve Halep hariç bütün yarımada Mustafa Kemal gelmeden 4 yıllık bir sürede tek tek kaybedilmiştir. Osmanlı’nın Yemen’i, Hicaz’ı, Basra’yı, Sina’yı, Filistin’i kaybetmesi ve Şam’ın güneyine çekilmesi ile Mustafa Kemal’in hiçbir ilgisi yoktur. Bu topraklar kaybedilirken “dışarıdan” gerekli uyarıları yapmış ancak dikkate alınmamıştır.

Ordunun en son 26 Ekim 1918’de Halep’ten çekilmesiyle  Osmanlı 402 sene boyunca İstanbul’dan gönderdiği valilerle ve mutasarrıflarla idare ettiği Arap yarımadasını kaybetme süreci tam 4 yılda tamamlanmıştır.

Palestine-WW1-3

İngiliz-Fransız-Arap ordusunun Nablus saldırı hatları

Nablus yenilgisinin sorumluları kimlerdir?

Mustafa Kemal’in sağındaki ve solundaki iki ordunun çökmesinin sebebi kendisi değil başlarındaki beceriksiz ve kapasitesiz İsmail Cevad ve Mersinli Cemal Paşalardır. Ancak onları suçlarken kuvvetler arasındaki 1’e 10  orantısızlığını ve yukarıda anlatılan Osmanlı ordusundaki yoklukları da unutmamak gerekir. Sadece onlar değil, İngilizlerin ortadan saldırır görünüp yan cephelerden özellikle kıyı tarafından saldıracağını tahmin edemeyen, saldırı başladıktan sonra bunu farketmeyen bütün orduların komutanı olarak  sorumlu  Liman von Sanders’dir. Mustafa Kemal Nablus savaşından önce İngilizlerin kıyı tarafından saldıracağını tahmin etmiş, Ordulara komuta eden Liman von Sanders’s bunu bildirmiştir. Sanders buna göre tedbir almış olsaydı sonuç farklı olabilirdi. Yabancılar tarafından hazırlanmış saldırı haritasında  da görülebileceği gibi Mustafa Kemal’in tahmini doğru çıkmıştır. Enver Paşa’da Osmanlı Ordusunun global savaş kaybının baş sorumlusudur.

Liman von Sanders yeteneksiz miydi?

Liman von Sanders’in Sanders’in yetenekleri hakkında karar vermek için Osmanlı kuvvetlerinin tükenmekte olduğu değil çok daha güçlü olduğu geçmişe dönmek daha doğru olacaktır.

Çanakkale’de 5. Ordu’nun başında belli bir döneme kadar Alman Mareşal Limon von  Sanders vardı.

3. Kolordu ve Türk Tümenleri, Çanakkale’ye düşman donanmasının Sebdülbahir ve Kabatepe’den çıkacağını düşünürken, Liman Paşa, düşmanın Saroz körfezinin uç kısmından, Bolayır civarından çıkacağını düşünmüş, bütün savaş planlarını bu yanlış öngörüsü üzerine yapmıştı.

Liman Paşa, Türk komutanların düşmanı mümkün olduğu kadar kıyıda karşılama planını değiştirerek, kuvvetleri merkezde toplayıp nereye çıkarma olursa oraya yönlendirme stratejisi izlemişti. Bu plana bağlı olarak Türk komutanların kıyılara yerleştirdiği kuvvetleri geri almıştı. Örneğin, yarımadanın en güneyindeki Sebdülbahir’de sadece bir tümen bırakılmıştı. Bu nedenle düşman her çıktığı noktada rahatça tutunma şansı bulmuştu.

Liman Paşa, Gelibolu’daki karargahtan ayrılırken kimseye emir yetkisi vermemişti. O gece Çanakkale’ye çıkarmanın başladığında Mustafa Kemal’i kimseden emir almadan “inisiyatif kullanarak” harekete geçirmek zorunda bırakmıştı.

Liman Paşa, gelen birlikleri gece taarruzuna zorlamıştı. Gelen her yeni birliği cepheye sürmüştü. Böylece plansız programsız birlikleri eritmişti. Örneğin, Liman Paşa’nın emriyle yapılan 19 Mayıs gecesi taarruzunda bir gecede, tam 9000 Mehmetçik telef olmuştu. Üstelik Liman Paşa anılarında bu taarruzun bir hata olduğunu şöyle itiraf etmişti: “Bahis konusu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu itiraf ederim. Bu hatayı düşman kuvvetlerini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaracağımızı önceden hesaplayamamakla işledim…” (Liman von Sanders’in hatıraları s.98.). Liman Paşa’nın hatasının yol açtığı bir gecelik kayıp, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki ve Başkomutanlığındaki Kurtuluş Savaşı’nda bütün cephelerdeki kayıplara eşitti.

Liman Paşa’ya yönelik en ağır eleştiriler ise o sırada cephede olan Türk komutanlardan gelmişti. 3.Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın anıları, Kurmay Başkanı Yarbay Fahrettin (Altay)’ın, Yarbay Selahattin Adil’in anıları, Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya gönderdiği Liman Paşa hakkındaki yazı, Korgeneral Fahri Belen’in anıları, Liman Paşa’nın Çanakkale’de çok ciddi hatalar yaptığını ve Çanakkale Savaşı’nın onun hatalarına rağmen kazanıldığını göstermekteydi.

Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915’te Arıburnu’ndan Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdiği mektupta, Mareşal Liman von Sanders’ten şöyle söz etmişti: “… Maydos bölgesi kuvvetlerini komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile, düşmanın karaya çıkmasına imkan verilmeyebilirdi. Liman von Sanders Paşa, bizim orduları, bizim memleketimizi tanımadığı, gerektiği şekilde incelemede bulunacak kadar da bir zamana sahip olmadığından, sadece ihraç noktalarını, tamamıyla açık bırakacak tertibat almış ve düşmanın karaya çıkmasını kolaylaştırmıştır… Vatanımızın savunulmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmadığına şüphe olmayan başta Liman van Sanders olmak üzere bütün Almanların fikri gücüne de itimat buyurmamanızı kesin olarak temin ederim. Bence bizzat buraya teşrif ederek, umumi vaziyetimizin gereklerine göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur kardeşim.

Prof İsmet Görgülü, “Çanakkale İlk Günde Biterdi” adlı kitabında, eğer Alman Mareşal Liman von Sanders’in hataları olmasaydı, Mustafa Kemal’in savaş planlarını uygulasaydı savaşın ilk günde biteceğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal neden sonuna kadar savaşmadı?

İftiralar öyle ki sanki Osmanlı orduları Nablus’ta çok üstün durumdaymış, neredeyse savaşı kazanmak üzereymiş Mustafa Kemal hainlik yapıp orduyu geri çekmiş, Osmanlı bu yüzden savaşı kaybedip mütareke istemek zorunda kalmış. Halbuki tam tersi. Yukarıda Arabistan yarımadasındaki savaşların bütün safhalarını verdik. Görülüyor ki neredeyse savaşın başlangıcından itibaren Osmanlı orduları sürekli geri çekilmektedir.

Mustafa Kemal vatan için Divan-ı Harbe verilmeyi göze alarak gerekirse tek başına insiyatif alacak kapasitede olduğunu Çanakkale savaşları sırasında göstermişti. Örneğin Liman von Sanders Çanakkale’ye çıkarmanın başladığı gece, Gelibolu’daki karargahından ayrılıp Saros’a gitmiş, Mehmetçik düşmanla boğazlaşırken, o gece orda kalmıştı (Liman von Sanders’in hatıraları, s.87, 88). Üstelik kimseye emir yetkisi vermemişti. İşte o gece Mustafa Kemal kimseden emir almadan “inisiyatif kullanarak” harekete geçmek zorunda kalmıştı.

Elbette ki 7. Ordu çekilmeyip kuşatılmış olarak kahramanca sonuna kadar savaşabilirdi. Ancak etkisiz bırakılması halinde arada İngilizleri İstanbul’a kadar durduracak başka bir kuvvet kalmayacaktı. Osmanlı devletinin artık oralara gönderecek ordusu kalmamıştı. Nitekim bu çekilme sonrasında Mustafa Kemal 7. orduyu Kilis güneyinde mevzileterek İngiliz ordusunu durdurdu. Bu da gösteriyor ki Nablus’ta Yıldırım Ordularının başında Mustafa Kemal olmuş olsaydı sonuç farklı olabilirdi.

Türk askerinin cesaret ve kahramanlığına ne oldu?

Bunun cevabını Piyade Teğmen İbrahim Sorguç veriyor.

İbrahim Sorguç anlatıyor:Filistin’deki hezimetin sebebi sonraları hep İngiliz kuvvetlerinin Türk kuvvetlerine insan ve silah gücü bakımından üstün oluşuna bağlanmıştır. İnsan sayısında üstünlük olsa bile kanaatimce bunlar öne sürülmüş bahanelerdir ve katiyen doğru değildir. Biz Filistin’de Türk askerlerinde fazlası ile mevcut olan cesaret ve kahramanlık hasletlerini kullanamadık. Neden kullanamadık? Çünkü üstü başı perişan, karnı aç askere hâkim olunamamıştır.

Yukarıda da belirttiğim gibi, cephe gerisindeki hayatla cephedeki çok farklıydı ve biz cephedekiler açıkça enayi diye niteleniyorduk. Cephedeki askerin bakımsızlığı o kadar rezalet bir şekil aldı ki, şimdi tarif etmekten aciz kalıyorum. Buna karşılık Şam’da Arap kızları ile eğlenen bizim zabitan ve neferlerin üst başlarının pek iyi olduklarını ve mütemadiyen bizimle, yani cephedekilerle alay ettiklerini duyuyorduk. En mühimi, yaralı olarak cepheden Şam hastanelerine ve diğer hastanelere gidenlere hiç bakmıyorlarmış: Bu askerler ya ölecek veya ölecekmiş. Herkes artık usanmıştı, ne olacaksa olsun, diyordu. Hatta bazı neferlerin ayaklarında çarık dahi yoktu, verilmiyordu. Bütün bunlar cephede ve siperlerde öyle bir tesir yaptı ki, nihayet koca Arabistan Cephesi yıkıldı gitti.

Halep’ten aşağıya doğru Aden’e kadar olan yerler bizim idi. Ecdadımızın asırlarca harp ederek kazandığı bu yerler kafasız adamların elinde bizden uçtu gitti. Filistin’deki kıtalara iyi bakılsaydı cephenin düşmesine imkân yoktu. Sonradan öğrendik ki, birçok yerlerde tek kurşun dahi atmadan teslim olmuşlar. Yalnız cephemizin sol tarafında bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın ordusu bozulmadan ve İngilizlere ağır zayiat verdirerek Halep’e kadar geri çekilmiş. Zira o büyük kumandan askerine iyi bakıyormuş. Bizimkiler gibi aç ve sefil bir vaziyette değillermiş. Askere bakılmazsa işte netice budur. Zaman gelecek bunlar okunacaktır. Daha yazılacak çok şeylerim var, ama bir türlü yazamıyorum.

Sorguç 1916 yılında askere alınmış ve bir yıllık askeri eğitimden sonra Filistin Cephesine gönderilmiş. Bu cephede, 8. Ordu emrinde çarpışırken İngilizlere esir düşmüş. İki yıl süren esaretten sonra, Osmanlı ordusunun dağıtılması ile birlikte memleketine gönderilmiş ve hemen akabinde,  kurtuluş harbinin başlaması ile yeniden cepheye koşmuş.

Mustafa Kemal çekileceğini haber vermedi mi?

Başlarda Komuta ettiği ordu savaşmış ve düşmanı durdurmuş, sonra sağında ve solundaki iki orduyu yalnız bırakarak onların mahvolmalarına sebep olarak değil onların göçtüğünü, sıranın kendi ordusuna geleceğini gördükten sonra ve de savaşarak  ordusunu çekmeye başlamıştır. Yukarıda ayrıntıları verildiği gibi, özellikle Liman von Sanders’in anlatımlarına göre, kimseye haber vermeden çekildiği büyük bir yalandır. Tam tersine komutanına haber vermiş KOMUTANI DA ÇEKİL EMRİNİ VERMİŞTİR. Aksi takdirde mutlaka Divan-ı Harbe verilirdi ya da en azından Liman von Sanders hatıralarında öyle yazardı.

Mustafa Kemal Şam’ı neden savunmadı?

Şam’ı savunma görevi Mustafa Kemal’de değildi. Sanders görevi Cemal Paşa’ya verdi, Mustafa Kemal’i Ravak’a gönderdi. Cemal Paşa ise 7. ve 4. orduyu bırakıp Ravak’a gitti. Başsız kalan ordu Halep’e çekildi.

Mustafa Kemal barıştan başka çare kalmadığını ne zaman anladı?

Evet Mustafa Kemal artık barıştan başka çare kalmadığını yüksek sesle bildiriyor ama  savaştan önce komutanlara değil herşey bittikten sonra İstanbul’a. Bunları yazarken çaresiz değildi. Çaresizlik Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabında yazmazdı.  Hala vatanın kurtarılabileceğine inanıyor ve bunun için ne yapılması gerektiğini de biliyordu.

Yıldırım Ordusu komutanları ne dediler ?

Nablus savaşının bütün safhalarını bilen, o sırada Mustafa Kemal’e  herkesten daha yakın olan İsmet İnönü, Refet Bele, Cevat Çobanlı, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Mersinli Cemal Paşa, Mehmet Nihat Anılmış Paşa, Ömer Lütfi bey gibi komutanlar Mustafa Kemal’i bozguna sebep olmakla suçlamak şöyle dursun  sonra Milli Mücadele’de ve Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in yanında olmuşlardır.  Bu ne demektir?

Mustafa Kemal, Enveri neden sevmezdi?

Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı yetersiz görmekteydi. Enver de Mustafa Kemal’in bu görüşlerini bilmekteydi. Sadece Sarıkamış faciası bile ne kadar haklı olduğunu göstermişti. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN Çanakkale savaşından sonra Osmanlı Genel Kurmayı Reisi Enver Paşa yerine Kemal Paşa olsaydı savaşın kaderi değişirdi. Liman von Sanders’in de ifade ettiği gibi Enver Paşa 1. Dünya savaşını uzaktan, daha çok İstanbul’dan idare etmişti.

Mustafa Kemal mevki talep etti mi?

Mustafa Kemal’in üst düzey görevlere talip olduğu bilinmektedir. Dünyaya 100 yılda bir gelebilecek böyle bir dahinin kendisinden üst makamlarda kapasitesiz insanları görmeye tahammül edememesi ve o görevleri daha iyi yerine getireceği inancıyla büyük cesaretle talip olması gayet normaldir. Vahdettinden de üst düzey görev istediği tahmin etmek zor değildir. Bu konuda yazılı belgeler yoktur ancak çevresindeki insanların hatıralarından durum gayet iyi anlaşılmaktadır.

En üst düzeylerde sorumluluk üstlenmek istemek, göreve talip olmak ülke ve ordular o kadar berbat vaziyette iken büyük cesaret isterdi.  O da Mustafa Kemal’de fazlasıyla mevcuttu.

Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Yunus Nadi ile yaptığı bir sohbette, Mütareke döneminde Ahmet İzzet Paşa’nın oluşturacağı hükümette kendisine Harbiye Nazırlığı’nın verilmesi için çektiği telgraftan bahsederken “Kendisi bunu mansıp (rütbe, mevki) hırsı ile yorumlamış. Halbuki ben adamlarımızı biliyordum. Orada memlekette yapılacak hizmeti, en büyük salahiyetle ancak ben yapabilirdim. Eğer ben o kabinede bulunsaydım, işi daha İstanbul’un eşiğindeyken hallederdim...” diyerek, kendine olan aşırı güvenini anlatmış. Bu güven öylesine büyüktü ki, ileriki yıllarda, kendisine muhalefet eden herkesi teker teker saf dışı etmesinde hiçbir yanlışlık görmeyecekti.

Mustafa Kemal Lawrence ile görüştü mü?

Böyle bir görüşmeye dair hiçbir belge yok. Başta Mustafa Kemal ancak cepheye gelip durumu kavrayıp yapılması gerekenleri gözden geçirecek kadar zaman bulabilmiştir. Yukarıda verdiğimiz kronolojiye göre de Mustafa Kemal’in  Lawrence ile görüşmüş olması mümkün değildir. İngiliz yazar Lord Kinross’a bakılacak olursa, Lawrence  Arap askerleriyle Şam’a girerken, Mustafa Kemal, Rayak’a doğru yol alıyordu.

Mustafa Kemal Allenby ile görüştü mü?

Böyle bir görüşmeye dair de hiçbir belge yok. Necip Fazıl’ın M. Kemal’in sözde Allenby görüşmesini ‘hiç bir “maddi menfaat” gözetmeksizin’ yaptığı şeklindeki anlamsız ifadesi, iddianın saçmalığını ortaya koymaktadır.  Atatürk hayatında maddi menfaat gözetmemiş biridir. Neyi varsa Devlet’e bağışlamıştır. İngiliz gizli istihbarat resmi raporlarına göre de Atatürk zimmetine para geçirmemiş tek İttihatçı önder. Üstelik askerliği süresince İngilizlerden nefret etmiş biri. Yani Mustafa Kemal Allenby görüşmüşse bunu  para-altın istemek için değil ancak vatan-millet için yapmış olabilir. O halde yukarıda anlattığımız gibi Genel Kurmay Başkanına, Harp Nazırına, Padişaha, velhasılı hayatında kimseye lafını esirgemeyen Mustafa Kemal gibi biri görüşme yapmışsa bunu açıklamaktan çekinmez, hatta raporlarına mesnet teşkil ederdi.

Sonuç

Haçlı-Siyonist ittifakının Sevr’i hortlatmak için BOP/Genişletilmiş BOP projesi içerisinde uygulamaya koyduğu “De-Kemalizm” yani Sevr’i rafa kaldırmış olan “Atatürk’ün defterini dürme” kampanyası günümüzde devam ediyor. Yok masondu, yok dinsizdi, yok ateistti, yok şapka giymediği için falancayı astırdı, yok diktatördü, yok Azerbaycan’ı sattı, yok ayyaştı-ayık gezmezdi, yok Anıtkabir mason tapınağıydı, mezarına-heykeline-büstüne tapıyorlar v.b. gibi mesnetsiz, belgesiz safsatalara cevap yetiştirmeye zamanımızı harcamaya devam ediyoruz. Ancak iyi de oluyor. 77 yıl sonra bile hala bu kadar  konuşulması ve gündemin en üst sırasında olması, onun büyüklüğünü dünyaya 100 yılda bir gelebilecek dahi olduğunun kanıtı.

Kaynaklar:

Suriye’yi kaybedişimizin öyküsünü Mustafa Kemal Paşa’dan dinleyin! Murat Bardakçı.Habertürk Gazetesi. 28 Temmuz 2013  http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/864341-suriyeyi-kaybedisimizin-oykusunu-mustafa-kemal-pasadan-dinleyin

Mustafa Kemal Paşa ve Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı. Dr. Zekeriya Türkmen. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-47/mustafa-kemal-pasa-ve-yildirim-ordulari-grup-komutanligi

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı? A. Hüsnü Sezgin. 2 Eylül 2011. http://siyasetimilliye.blogspot.com/2011/09/mustafa-kemal-filistin-cephesinden-kact.html

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı? (2). A. Hüsnü Sezgin. 4 Eylül 2011.  http://siyasetimilliye.blogspot.com/2011/09/mustafa-kemal-filistin-cephesinden-kact_04.html

Filistin cephesi hezimeti ve Mustafa Kemal Paşa’ya dair yeni bir belge daha…A. Hüsnü Sezgin. 10 Mart 2013. http://siyasetimilliye.blogspot.com/2013/03/filistin-cephesi-hezimeti-ve-mustafa.html

26 Ekim 1918 Halep müdafaası 29 Ekim 1923’ün tohumlarının atıldığı yerdir. Banu Avar http://banuavar.com.tr/26-ekim-1918-halep-mudafaasi-29-ekim-1923un-tohumlarinin-atildigi-yerdir/

Mustafa Kemal Atatürk’ün Diyarbakır’daki Kafkas Cephesi Komutanlığı. Şevket Beysanoğlu. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-05/mustafa-kemal-ataturkun-diyarbakirdaki-kafkas-cephesi-komutanligi

Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri. Sinan Meydan. 15 Mayıs 2012. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=399:kari-devrmn-tarhc-tetkcler-ve-bueyuek-yalanlari-qkurtulu-savaini-atatuerk-del-bakalari-balatmi-miq&catid=62:yazlar&Itemid=228

Mustafa Kemal ve muhalifleri (1). Ayşe Hür. Radikal 18.02.2007. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=213286

İngiliz gizli istihbarat raporlarına göre, Mustafa Kemal Atatürk zimmetine para geçirmemiş tek İttihatçi liderler. OdaTV.com. 23.05.2015.   http://odatv.com/n.php?n=ingiliz-gizli-istihbarat-raporlari-ataturk-zimmetine-para-gecirmemis-tek-ittihatci-onder–2305151200

Osmanlıya karşı Arap ayaklanması ve Lawrence’in rolü. İzzettin Çopur. (E)Tnk. Kd. Alb. http://www.izzettincopur.com/index.php?catid=44:tarh-olaylar&id=45:osmanliya-kari-arap-ayaklanmasi-ve-lawrencen-rolue&Itemid=49&option=com_content&view=article

Tarih Profesörüne Atatürk ve Çanakkale Dersi. Sinan Meydan. 16 Aralık 2010. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=331:tarih-profesoeruene-atatuerk-ve-canakkale-dersi&catid=62:yazlar&Itemid=228

Seydibeşir Usare Kampı ve Taksim. Yalçın Bayer. Hürriyet. 19 Haziran 2013.  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23538101.asp

1.Dünya Savaşı’nda nasıl savaştık, nasıl kaybettik? Kemal Çiçek. 15 Şubat 2015. http://www.bugun.com.tr/1-dunya-savasinda-nasil-savastik-nasil-kaybettik-yazisi-1491829

Kanal Harekatı http://www.bizimsahife.org/Kutuphane/Osmanli_Tarihi_Ans/Osmanli_Tarihi_K/283_Kanal_Harekati.htm

Milli Mücadele Öncesi Dönem. Cepheler. http://uyg.tsk.tr/ataturk/milli_mucadele/cepheler.asp ve http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14143850.asp

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Hicaz’da Hâkimiyet Mücadelesi. Mustafa Bostancı. Akademik Bakış-Cilt 7 Sayı 14. Yaz 2014.

İngiliz Belgelerine Göre Mustafa Kemal-Lawrence Görüşmesi. Salahi R. Sonyel  BELLETEN, 205, Cilt: LIII – Sayı: 205 – Yıl: 1988 Aralık

Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük. Kemal Kara. Önde yayıncılık. İstanbul. 2000

Türkiye’de 5 Yıl. Liman von Sanders. Burçak Yayınevi. Çeviren: M. Şevki Yazman. 1968

Filistin Cephesi’nden Adana’ya Mustafa Kemal Paşa. Süleyman Hatipoğlu. Yeditepe Yayınevi. İstanbul 2009.

Atatürk: The Rebirth of a Nation. Lord Kinross. Londra 1981. Türkçesi: Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu. Çevirmen Necdet Sander. Altın Kitaplar. 2011.

Salgın Hastalıklardan Ölümler (1914 – 1918). Prof. Dr. Hikmet Özdemir. Türk Tarih Kurumu Yayınları / On Beşinci Dizi

Megiddo Muharebesi (1918). Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Megiddo_Muharebesi (1918)

Sina ve Filistin Cephesi. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Sina_ve_Filistin_Cephesi

Irak Cephesi. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Irak_Cephesi

I. Dünya Savaşı. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaş1

Bülent Pakman. Mayıs 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video kanalları/arşivi:

Bülent Pakman video kanalı 1

Bülent Pakman video kanalı 2

Bülent Pakman video kanalı 3

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

 

Atatürk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Kanadalı Esir Türkler

I. Dünya Savaşı geride pek çok kayıp ve acı hatıra bırakmıştır. Savaşa dair bugüne kadar pek çok şey yazılıp çizilse de, insan hikâyeleri açısından halen karanlıkta kalan pek çok yönü var. Özellikle kimi kimsesi, arkası olmayanlar açısından. Savaşın ilk yıllarında yaşanan bu karanlık ve acı olaylardan biri de, zamanın İngiltere dominyonu Kanada’da bulunan Türk işçilerin esir alınarak toplama kamplarında tutsak edilmesidir. Bu insanların İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Tarihçi Dr. Işıl Acehan’ın çalışmasına kadar varlıkları duyulmamıştı.

Osmanlı vatandaşlarının hatırı sayılır bir kısmının Amerika kıtasına göçleri, 1860’lı yıllardan başlamış, 1910’larda doruk noktasına ulaşmıştı. Güney Amerika’ya genelde Müslüman göçmenler Osmanlı Devleti’nin Orta Anadolu, Suriye, Arabistan ve Afrika topraklarından gidiyordu. Kuzey Amerika’ya gidenler ise daha çok Ermeniler olmakla birlikte çok sayıda Müslüman Türk, Kürt vb. da vardı. Savaş öncesinde sadece ABD’ye göç eden Osmanlı vatandaşlarının sayısı 70 binlere yaklaşmıştı. Güney Amerika’ya giden de çoktu. Kanada’ya gidenlerin sayısı ise fazla değildi.

İstanbul’da bulunan, Kanada’nın Ontario Eyaleti’ne bağlı, Toronto’nun güney batısında bulunan Brantford şehrinden bir işadamı 1895 yılında kendi şirketinin sabanlarını tüm Avrupa’ya pazarlamaktaydı. İstanbul’da ülkeyi terk etmek isteyen bir grup Ermeni ile karşılaşan işadamı, onlara Kanada’da çalışma teklif etti. Ermeniler geçimlerini temin etmek için Kanada’ya göç edip demir ve çelik dökümhaneleriyle meşhur Brantford şehrine yerleşerek muhtelif fabrikalarda çalışmaya başladılar. 1911 yılına gelindiğinde sayıları 300-400 ü buldu. Sonrasında bu sayıya Türk işçileri de eklendi. 1911 nüfus sayımında ve zamanın gazetelerinde bu sonradan gelenlerin hepsi Türk olarak kayda geçti. Ailelerini uzun süre yanlarına alamayan Türk işçiler, pansiyonlarda kalıyor, en kirli işlerde çalıştırılıyor ve kazandıkları her kuruşu ülkelerine, Türkiye’ye yolluyorlardı. Bir arada yaşayan Türkler ve Ermeniler bağlayan temel unsur hepsinin 1900’lerde Erzurum’a bugün Bingöl’e bağlı Kiğı kasabasından olmasıydı. Çoğunun amacı biraz para biriktirdikten sonra memleketlerine geri dönmek olan Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914’te Almanya yanında I. Dünya Savaşı’na girmesiyle hiç ummadıkları bir olayla karşılaştılar. Brantford, 1911’de Kanada’nın tüm şehirlerine göre en fazla oranda yabancı nüfus barındıran şehirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle iptal edilen iş sözleşmeleri, şehri büyük bir mali krize sürükledi. Dökümhanelerde çalışan işçiler, işlerinden oldular ve çoğu açlıkla yüz yüze geldiler.

Osmanlı döneminde 1915’te gerçekleşen Ermeni tehcirinden 8 ay önce 1914 yılının Kasım ayında, Kanada hükümeti, “Savaş Önlemleri Kanunu – War Measures Act” adıyla bir kanun çıkardı. Bu kanun çerçevesinde İngiltere’nin savaş açtığı ülkelerden gelip Kanada’ya yerleşmiş olan göçmenlere önce yerel güvenlik kurumlarına kayıt yaptırma ve her gün imza atma zorunluluğu getirildi, sonra da bu kişiler “enemy aliens” yani “düşman yabancılar” olarak değerlendirip güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle enterne edilerek esir/çalışma/toplama kamplarına gönderilmelerine karar verildi. Aralarında Kanada vatandaşı olan Türkler de vardı.

5 Kasım 1914’te İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmesinden tam 4 gün sonra 9 Kasım günü Türklerin aniden kapıları çalındı ve kendilerine esir alındıkları bildirildi. Enterne edilecek daha kötüsü tehcir (sürgün) edileceklerdi. Türkler, Toronto Star gazetesine kendilerinin Kanada vatandaşı olduklarını ve neden tutuklandıklarını anlayamadıklarını duyurabildiler. Bazıları vatandaş olalı 10 yıl olmuştu. Sebep ertesi gün gazete manşetlerinden anlaşıldı. Britanya Krallığı Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmişti. İngiltere’nin düşmanları, dominyonu Kanada’nın da düşmanları olmak zorundaydı. 10 Kasım günü evlerinden alınıp götürülen 205 Türk işçinin dramı böyle başladı.

kanada-daesirturkler-1464aAskeri vagonlara doldurulan Türkler’in, bütün Osmanlı vatandaşlarının düşman muamelesi görmediğini anlamaları uzun sürmedi. Ortodoks Makedonlar ile Osmanlı vatandaşı olmalarına rağmen kendileriyle aynı iş yerlerinde çalışan hemşehrileri Kiğılı Ermeniler ise tutuklanmamışlardı. Gazete haberine göre Türkler’in alıkonmalarının asıl nedeni Brantford kentinde yaşayan yukarıda bahsi geçen 400 Ermeni’nin korunmak istenmesiydi. Kanadalı yetkililer, savaş ilan edildiğini duyan Türkler’in isyan edebileceğinden ve Ermeniler’e saldıracaklarından endişe etmişti. Yine bazı gazetelere göre Türkler’in yeni kurulan posta ofisine bombalı saldırı düzenleyeceklerine dair sayısız ihbar yapılmıştı. Halbuki çoğu okuryazar olmayan Türkler’in muhtemelen savaştan bile haberi yoktu.kanada-daesirturkler-1463a

Türkler önce 30 askerin eşliğinde karakola götürüldüler. Burada protestolar ve açlık grevleri oldu. Daha sonra kendilerine Toronto’da Stanley askeri barakalarına götürülecekleri söylendi. Ancak orada boş yer yoktu. Askeri hapishanede sadece ekmek ve su verilen Türkler açlık grevine başladı. Burada iki gün kaldılar. Sonra Kingston’da bulunan Fort Henry kalesine nakledilecekleri bildirildi. Tekrar tren vagonlarına bindirildiler. Bütün bunlar olup biterken Türkler tecrit edildiler ve kimseyle görüştürülmediler. Askerlerin vagonlara getirdikleri yiyeceklerle beslendiler. Bir kısmı Fort Henry’de kaldı. Diğerleri Petawawa’ya, çoğu yaklaşık 1000 kilometre uzaklıkta ücra bir yer olan ve Kanada Gulagı denilen Kapuskasing’deki toplama kampına götürüldüler. Kapuskasing, anlamı nehirdeki kıvrım olan, eski bir kızılderili toprağıydı. Burası rayların bittiği ve Kasım ayında kar fırtınalarıyla Kuzey Kutbu kadar soğuk olan bir yerdi. Esir kampı muhafızlarından birinin tuttuğu günlükten buradaki doğa ve kamp koşullarının çok ağır olduğu anlaşılmaktadır. kanada-daesirturkler-1462aKışın soğuk -50 dereceyi buluyordu. Günümüzde kış sporlarının yapıldığı bu yöre Banff Ulusal parkı olarak biliniyor.

Kamplara trenle erişmek bile günler alıyordu. Toronto Kapuskasing arası trenle 12 -14 saat sürüyordu. Binbir meşakkatle esir kampına götürülen Türkler oralarda insanlık dışı muameleye tabi tutuldular. Günlerce vagonlarda yaşamak zorunda kaldılar. Güya 14 Aralıkta açılmıştı ama ortada barınak falan yoktu. Bir Kanadalı muhafızın günlüğüne göre esirlere hem Kanadalı subaylar ve askerlere hem de kendilerinin içinde kalacakları barakaları ve etrafındaki tel örgüleri yapmaları emredildi. Sürekli tipi altında günlerce çalışan Türkler kampta kendi bölümlerini kendileri inşa ettiler. Ayrıca temizlik, ağaç kesme, yol inşaatı, kanalizasyon işlerinde de çalıştılar.

Kanada hükümeti kamplardaki insanlara tecrit uyguladı. 25 Kasım 1914’te yakınlarına akıbetlerini bildirmek isteyen Türkler’e Osmanlı İmparatorluğu ile haberleşme yasağı getirildi. Ailelerine de mektup göndermek yasaktı. Halbuki Osmanlı dönemindeki Ermeni tehcirinde Suriye, Halep ve Deyrizor’da zorunlu iskâna tabi tutulan Ermeniler istedikleri zaman Amerikan Konsolosluğu’na gidebiliyor ve yardım alabiliyorlardı. İsteyenler Amerika’daki akrabalarına mektup gönderebiliyordu. Amerika’dan gelen mektuplar kamplarda sahiplerini bulabiliyordu. Anayurtlarından 10 bin km uzaklıkta tehlikeli görülerek esir alınan, yaşadıkları yerden 1000 kilometre uzaklıktaki toplama kampına sürülen Türkler böylece kimselere seslerini duyuramadılar. Dolayısıyla günümüze kalabilecek bir yazılı belge bulunamadı.

Sağlıksız koşullar ve başta verem ve İspanyol Gribi olmak üzere salgın hastalıklar yüzünden Türk olmaktan başka suçları olmayan bu insanların birçoğu hastalandı. İntihar ve öldürülmeler de oldu. Kamplarda 130 esir hayatını kaybetti. Kapuskasing’de ay yıldızlı bir mezar taşında adı yazan Alex Hassan da bunlardan biri. Alex kamp yönetimi tarafından telaffuz kolaylığı açısından konmuş takma bir ad, gerçek ismi muhtemelen Ali Hasan olabilir. Osmanlı arşivlerindeki belgelerin gösterdiğine göre buradaki Türklerden ikisi de kamp koşulları nedeniyle ruhsal sağlıklarını yitirdi.

Esir Türklere Doğu Anadolu’da Protestan Okulu’nda eğitim görmüş İngilizce bilen Ermeniler yardımcı oldular. Ayrıca Osmanlı Devleti durumdan haberdar olduktan sonra vatandaşlarının iadesini talep etti; fakat kendilerine bir yanıt verilmedi.

205 Türkün yanı sıra çoğunluğu Avusturya Macaristan imparatorluğundan, 2009′ u Alman-Avusturyalı, 5000’i Ukraynalı, 99’u Bulgar olmak üzere, toplam 8579 sivil göçmen ülke çapında 24 esir kampına dağıtıldılar.

1915’te Amerika’da Massachusetts Eyaleti’ndeki Peabody Şehri’nde yaşayan Türkler iki avukat tuttular ve Kanada’da esir alınan Türklerin Amerika’ya gönderilmeleri için dava açtılar. Ancak ne yazık ki davadan herhangi bir sonuç alınamadı.

1. Dünya savaşı sona erdiğinde yaklaşık 5 yıl boyunca toplama kamplarında tutulan esirlerden sağ kalanlardan 6’sı Türkiye’ye döndü, 43’ü Kanada’da serbest kaldı. Gemi kayıtlarının gösterdiğine göre göçmenlerin bir kısmı da Amerika’ya gelerek burada Michigan Eyaleti, Detroit Şehrinde bulunan akraba ve arkadaşlarının yanına yerleşti, Ford fabrikalarında çalıştılar.

kapuskasing1-600x394Diğerlerinin akıbetleri hakkında bilgi yok. Sebebi, Brantford’lu araştırmacı-tarihçi William (Bill) Darfler’e göre 1948 yılında Kanada hükümetinin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esir kamplarına ait tüm bilgi ve belgeleri imha etmiş olması. Fakat savaş öncesi nüfus kayıtları, olaya şahit olan kamp subaylarının günlükleri ve gazete haberleri sayesinde Bill Darfler onların hikâyesini kısmen yazmayı başarmıştır.

O zamanki Türklerin ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerinin önemli bir delili de Brantford kentinde Mount Hope Şehir Mezarlığı’ndaki “Turkish Plot” Türk Bölümü. Osmanlı’dan gelen göçmenlerinin bazıları buraya müslüman usullerine göre gömülmüşler. Ölenlerin mezar taşlarının bile olmaması akla esir/enterne Türkleri getirmiş. İsimleri tesbit edilebilenlerden bazılarının ölüm yılları 1916 ve 1918 yani esaret yıllarına denk geliyor. Brantford’da daha eski bir Müslüman Mezarlığı bulunmamaktadır.

dscn04361Kanada’daki Türk sivil toplum örgütlerinin harekete geçmesiyle Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliği ve Toronto Başkonsolosluğunun girişimiyle Brantford belediye meclisinden 12 Mayıs 2014 de karar çıkartılarak mezarlığın Türk bölümüne üzerinde Ay-Yıldız ve El-Fatiha ibarelerinin bulunduğu mezar taşı dikildi. Sürgün ve hapis dönemi ve sonrasında kaybolanlar ile ilgili belgeler yok edildiği ve izlerini sürecek başka belgelere ulaşılamadığı için, şimdilik isimleri belli olan sadece 14 kişinin ismi anıt taşında yer aldı. Türkiye Toronto Başkonsolosu Ali Rıza Güney, Brantford Belediye Başkanı Chris Friel, Kanada Türk Dernekleri Federasyonu Başkanı Mehmet Bor ile Türk ve Kanadalı vatandaşların katıldığı 22 Haziran 2014 Pazar günü yapılan törende Kur’an-ı Kerim okundu ve gıyabî cenaze namazı kılındı. Ardından Brantford Müslüman Camisi’nin evsahipliğinde bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıya katılan Brantford Belediye Başkanı, uluslararası politikalardan kaynaklanan sıkıntılara rağmen projenin ilk aşamasını gerçekleştirmeyi başardıklarını söyledi ve ekledi: “Burada yatan insanlar, bundan 102 yıl önce bizim toplumumuzun bir parçasıydı ve iyi birer vatandaştı. Yaşanan acıların bugün biraz olsun dinmiş olduğunu umuyorum.” dedi. Brantford Belediyesi ile birlikte yürütülen çalışmaların ikinci ayağında ise mezarların bulunduğu kısmın etrafının çevrilmesi ve olayı anlatan ayrı mezar taşlarının yapılması planlanıyor.

Bu arada Türklerle ilgili ne görseler inkar ve itiraz etmeye şartlanmış olan Ermeni disporası Brantford’da da beklendiği gibi yırtık dondan çıktılar ve mezar taşı dikilmesine, tören düzenlenmesine engel olmak istediler, enterne edilip kamplara gönderilenlerin Türk olmadıklarını, Türk düşmanı Marsha Forchuk Skrypuch adında Ukrayna kökenli Kanadalı bir yazar da Mount Hope Mezarlığı’nda gömülü olanların Kürt Alevileri olduklarını iddia ettiler. Ancak Türklerin ellerinde belge olmadığını iddia eden bu çatlak seslerin sahiplerinin de ellerinde belge yok, sadece saçma sapan argümanları var. Gelin bunları cevaplayarak inceleyelim:

* Mezarlığa yeni dikilen taştaki ölüm yıllarından bazılarının enterne tarihinden önce olduğuna işaret ederek bu mezarlık esaret olayıyla ilgili olamaz diyorlar. Halbuki taşta yazılı isimler sadece isimleri belli olabilenler. Onların da bazıları enterne döneminde ölmüşler. Ermeniler dışında o dönemde hepsi esir olduğu ve Ermenilerin aynı mezarlıkta ayrı bir bölümü olduğu için de esaret sırasında öldükleri aşikar.

* Diyorlar ki “Türkler Ermenilerle dost olamaz, esir edilenler ise Ermenilerin dostuydu o halde onlar olsa olsa Kürt Alevileridir”. Bu salak fanatiklere, haçlı zihniyetinin bütün menfi oyunlarına rağmen süren, Türk-Ermeni dostluğu hakkında binlerce örnek verilebilir. Bir tanesi benim sayfamda OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Haçlı zihniyetine göre Türk ve Ermeni bir araya gelemez. Gelirse kavga-kıyamet olur. Halbuki Asala terörüne kadar bunun tam tersi geçerliydi. Nitekim Brantford’da da “boarding house” ismi verilen, çok sayıda erkek göçmen işçinin barınabildiği yurt niteliğindeki evlerde, nüfus kayıtlarının gösterdiği üzere, Türklerin ve Ermenilerin bir arada kaldıkları görülmektedir. 

* Madem o insanlar Brantford kentinde yaşayan Ermenilerin can ciğer dostu Kürt Alevileriydi de neden Ermenilere saldıracaklarından şüphelenildi?

* Brantford’daki Ermeniler Osmanlı kökenli oldukları halde Türk olmadıkları için enterne edilmediler. Kürt Aleviler de iddia edildiği gibi Türk değillerdiyseler neden enterne edildiler?

* Esir edilen “sözde Kürt Alevilerden” ya da, iddia edildiğine göre, çok iyi dostları Ermenilerden bir Allahın kulu çıkıp onların Türk olmadığını söyleyememiş mi? En azından gazetelere.

* Enterne edilen ve sürülen bu insanlar Türk değilse neden yeni kurulan posta ofisine bombalı saldırı düzenlemek istesinler ki?

* “Efendim bu insanların adlarına ve soyadlarına bakılırsa Türk olmadıkları anlaşılır”mış. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada vatandaşı olan Türklerin büyük çoğunluğu özellikle kolayca telaffuz edilebilmesi ve hatırlanması açısından adlarını değiştirmişlerdir. Ya da en azından adlarını nick (takma adla) yerel adlara uydurmuşlardır. Mesela Hidayet-Hido, Mehmet-Memo/Mike, Bülent-Bill, Erkan-Eric, Neriman/Nergis-Nerry, Ayşen, Ayşe-Shelly, Alp-Al, Ali-Alex, Pakman-Packman, Teoman-Ted/Teo, Fikret-Frank, Can-John, İsmet-Smith/Smitty, Nuran-Nataly, Süheyla-Sue, Suzan-Susan, Mine-Mary, Çağatay-Çarli,  Yusuf-Joseph, Mikail-Michael/Mike, Nuh-Noah, Davut-David/Dave v.b.gibi.

Kanada’daki Türklerin bazılarının sadece soyadları Türk değil. Bunun da açıklaması var.  O zaman hiçbirisinin zaten soyadı yok zira Osmanlı’da soyadı yoktu. Böylece soyadlarını ilk kez seçerken yerel uyum/entegrasyonu tercih etmişler. Bazıları da girişte ya da oturma izni almada, iş bulmada zorluk yaşamamak adına kendilerini Hıristiyan isimleri ile kaydettirmişler bazıları da daha iyi muamele görecekleri, etnik ayrımcılığa maruz kalmayı bertaraf edeceği düşüncesiyle Süryani isimleri ile kaydolmuşlardır. Türke benzemiyor denilen isim ve soyadlarının hikayeleri bundan ibarettir.

* O zamanki Kanada gazetelerine göre söz konusu esirlerin hepsi Türk. Kimse boşuna “Efendim Osmanlı vatandaşlarına o zamanlar Türk denirmiş” demesin. Osmanlı vatandaşı oldukları halde Ermenilere neden Türk denmemiş? Söz konusu gazete küpürlerini yukarıdaki videoda görebilirsiniz.

* Bu kuru gürültücüler Türkiye’deki milyonlarca Aleviye sorsunlar bakalım biz Türk değiliz diyorlar mı.

* Zaten, Ermeni lobisinin bütün yaygaralarına ve tehditlerine karşın Brantford Belediyesinin mezar taşını diktirmesi iddiaların inandırıcı olmadığını gösteriyor.

Araştırmacı Bill Darfler Mount Hope mezarlığının Türk bölümü sınırında bulunan iki mezar taşı arasında. Bu mezar taşlarında Arap harfleriyle yazılar var. Mezarlar E. Halid Detway 1897-1963 ve Charlotte Detway 1900 - 1941 adına. Tahmin: Halid Osmanlıdan göç etmiş. Kanada soyadı aldığına göre Kanada vatandaşı olmuş. 17 yaşındayken enterne edilmiş, sonra serbest kalmış, yanında yatan kendisinden 3 yaş küçük kadınla evlenmiş, 66 yaşında ölmüş.

Araştırmacı Bill Darfler Mount Hope mezarlığının Türk bölümü sınırında bulunan iki mezar taşı arasında. Bu mezar taşlarında Arap harfleriyle yazılar var. Mezarlar E. Halid Ottway 1897-1963 ve Charlotte Ottway 1900 – 1941 adına. Tahmin: Halid Osmanlıdan göç etmiş. Kanada soyadı aldığına göre Kanada vatandaşı olmuş. 17 yaşındayken enterne edilmiş, sonra serbest kalmış, yanında yatan kendisinden 3 yaş küçük kadınla evlenmiş, 66 yaşında ölmüş.

Osmanlının savaş şartlarında kendi topraklarında kendi vatandaşına yaptığı tehciri 2006 yılında Başbakan Stephen Harper döneminde soykırım olarak kabul eden Kanada, yine savaş şartlarıyla ilgili olan kendi icadı bu benzer trajik olayı kabullenmek şöyle dursun, özür dilemedi, en azından, bir taziye mesajı bile yayınlamadı.

Benzer dediysek aslında arada çok büyük fark var. Osmanlı Ermenileri isyan etmişlerdi, düşmanla işbirliği yapmışlardı, sivil, savunmasız Türkleri ve Kürtleri vahşice katletmişlerdi. Zavallı bir avuç Kanada Türkleri ise ekmek derdindeydiler, dünyadan haberleri yoktu ve hiç birşey yapmamışlardı.

KAYNAKLAR:

Kanadalı Türkler’in 100 yıldır unutulan tehciri. Kemal Çiçek. Bugün Gazetesi. 30 Kasım 2014 Pazar. http://www.bugun.com.tr/kanadali-turklerin-100-yildir-unutulan-tehciri-yazisi-1371863 ,

I. Dünya Savaşı’nda Kanada’da Kiğılılar ve Osmanlı Savaş Esirleri. Işıl Acehan. 13 Haziran 2014. http://vivahiba.com/article/show/i-dunya-savasinda-kanadada-kigililar-ve-osmanli-sa/

Kanada I. Dünya Savaşı’nda Türkleri ‘esir’ almış. Bizim Anadolu. Ocak-Şubat 2015. http://www.bizimanadolu.com/haber/150105.htm

Savaş kurbanı Türkler: Mount Hope Mezarlığı. Tarih Haber. 24.06.2014 http://www.tarihhaber.net/kanada-mount-hope-mezarliginda-savas-kurbani-turkler/

1. Dünya Savaşında Kanada’da Esir Türkler. Yönetmen Cem Fakir. https://www.youtube.com/watch?v=jlyW6Eumfqo&feature=youtu.be

Mount Hope Mezarlığında Türk Bölümü http://turkishcanada.org/mount-hope-mezarliginda-turk-bolumu/

120 Brantford Turks http://turkishcanada.org/120-brantford-turks/

Armenian Diaspora and the memory of 205 Ottoman Turks in Canada. Barçın İnanç Hurriyet Daily news, Turkey. Feb 4 2014. http://www.hurriyetdailynews.com/armenian-diaspora-and-the-memory-of-205-ottoman-turks-in-canada.aspx?pageID=449&nID=61958&NewsCatID=412

Bülent Pakman. Nisan 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 1 Yorum

Paracas kafatasları

Paracas, Peru’nun güney sahillerinde çölle kaplı çıplak bir yarımada.  1928 yılında Peru’lu arkeolog Julio Tello burada kum ve kayaların altında büyük ve eski bir mezarlık keşfeder. Bu mezarlıklarda bulunan 300 den fazla kafatası şimdiye kadar dünya yüzünde görülmüş en uzun kafatasları olarak nitelendirilmiştir. Yaşları da 3000 yıl olarak tespit edilmiştir.paracas Paracas Tarih Müzesi müdürü beş kafatasındaki saç, diş, deri ve kemik parçalarından aldığı örnekleri bir genetik laboratuvara götürmüş ve bunların nereden alındığına dair bilgi vermeden üzerlerinde genetik test yapılmasını istemiştir.  Yapılan mitokondriyal DNA (mtDNA –ana sülalesi) testlerin sonucunda şimdiye kadar hiçbir insan, primat veya hayvanda rastlanmayan mutasyonlar bulunmuştur (DNA testleri hakkında bilgiler bir başka yazımızda verilmişti OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN). Böylece Paracas’da Homo Sapien (modern insan), Neandertal ve Denisova insanlarından çok uzak tamamen yeni bir insan benzeri ile karşılaşıldığı anlaşılmıştır. Paracas sakinlerinin dünya insanlarından farklı olması aralarında üreme gerçekleşmediğini de kanıtlamıştır.  Bir genetik bilimcinin elinden gelen onları “Bilinen evrim ağacına oturtulabileceğinden emin değilim” diye açıklamak.

paracasBazı Güney Amerika kabilelerinde bebeklerin kafalarının uzun bir süre zarfında tahta ile sıkıca sarılarak şekil verildiği akla gelmektedir. Bu durumda kafatasının hacmi ve ağırlığı değişmemekte sadece şeklen deformasyona uğramaktadır. Paracas kafatasları ise normal insan kafataslarından hem % 20 daha büyük yani daha hacimli hem de % 60 daha ağırdır.

Bu keşif insanın evrim ağacının perspektifini değiştirecek kadar önemlidir. Araştırmacılar bu kafataslarının sahiplerinin orijinlerini açıklayamamışlardır.

Onlar kimdi, neyin nesiydi sorularının cevabını bulmak için her zamanki gibi akıl yürütelim. Onların 3 bin yıldan öncesi ve sonrası Dünyalıları ile genetik hiçbir bağları yok. Zaten günümüzle aradaki 3000 yıllık sürede nesillerinin, eğer kalmışlarsa, evrim geçirmiş olmaları da mümkün değil. Yani aradaki 3 bin yıllık sürede ve günümüzde oralarda az çok uzun kafalı insanlar ve/veya kalıntıları olmalıydı.  Anlaşılan Paracas sakinleri nesillerini sürdürememişler ya da sürdürmek istememişler. Demek ki birden bire ortaya çıkmışlar ve ömürlerini orada tamamlamışlar. Yapabileceğimiz tek şey onların uzaylılar olduklarını kabul ettikten sonra ihtimallere bakmak:

1. Kazadan kurtularak ya da mecburi ya da görevli olarak Dünyaya inmişler,

2. Cezalandırılma amaçlı olarak Dünyaya bırakılmışlar,

3. Uzay gemisinden indirilmişler, öldürülüp oraya gömülmüşler.

4. Dünya’ya intibak edemeyip topluca ölmüşler,

5. İntihar etmişler,

6. Nesillerini sürdürecek zaman bulamamışlar, ya da biyolojik farklılıklardan dünyalılar ile çoğalamamışlar ya da dünyalılar ile cinsel ilişkiye girmek istememişler,

7. Bir süre aralarında çoğalıp sonra topluca ölmüşler,

8. Şu ve veya bu nedenle nesillerini sürdürememişler, nesilleri sona ermiş.

Kaynak: DNA Analysis of the Paracas Skulls Proves They Are Not Human. Before It’s News. 28 Şubat 2015. http://beforeitsnews.com/paranormal/2015/02/dna-analysis-of-the-paracas-skulls-proves-they-are-not-human-2484728.html

Bülent Pakman. Nisan 2015.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya, Uzay içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

2. Dünya Savaşındaki Türkler

ÖNSÖZ
2. Dünya Savaşından etkilenen Yahudiler, Almanlar, Avrupalılar, Ruslar, Amerikalılar hakkında çok şeyler yazıldı, çizildi, filmler yapıldı, kitaplar, romanlar yazıldı. Ama bu savaşta yer almak zorunda kalan milyonlarca Türk de vardı. Kendileri ile hiçbir ilgisi olmayan, taraf olmadıkları bu savaş yüzünden öldüler, öldürüldüler, idam edildiler, yaralandılar, sakat, aç sefil kaldılar, esir düştüler, baskı, işkence gördüler, kaçtılar, sürüldüler, evlerinden, yurtlarından oldular, ailelerini kaybettiler. Kısaca MAHVOLDULAR. Daha da önemlisi olmak istemedikleri ama oldukları bu savaşta yok sayıldılar.

Adlarına aydın denilen kimileri onlara vatan haini dedi. Bu aklı kıtlar o insanların vatanlarının olmadığını, vatanlarının, özgürlüklerinin, bütün varlıklarının, dillerinin, kültürlerinin, hatta ve hatta sofralarındaki ekmeklerinin bile ellerinden alındığını ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.

İÇİNDEKİLER
1. Stalinli Yıllar
2. Barbarossa Harekatı
3. 2. Dünya Savaşında Türk Lejyonları
4. Ruslardan kaçış
5. Şanssızlar

Gelin hikayeyi en baştan başlayarak anlatalım.

1. BÖLÜM – STALİNLİ YILLAR

1.1 Rusya Türkleri

Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısında askerî güç, sanayi, bilim ve genel devlet yapısıyla gerçek bir büyük Avrupa Devleti niteliğindeydi. Buna karşılık bu dev bünye, sayısız müzmin problemlere de sahipti. Köylülerin toprak meselesinin çözümsüzlüğünden, sanayileşme dönemi sancılarından, sosyal adaletsizlikten ve hantal bürokrasiden kaynaklanan çok şiddetli sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlikler yaşıyordu. İdare sistemini ne pahasına olursa olsun muhafaza etme inancı, mutlakıyetçi Rus Ortodoks görüşü dışında hiç bir eğilime hayat hakkı tanımayan çok katı bir istibdat sistemine yol açmıştı. Bu dahi, Rusya’nın 19. yüzyıl ortalarından itibaren sayısız ihtilâlci ve inkılâpçı hareketin beşiği olmasını önleyememişti.

Rusya’nın milyonlarla ifade edilen Türk/Müslüman halkları ise bütün bu gelişmelerin kıyısında kalmışlardı. İmparatorluktaki ekonomik ve sosyal adaletsizlikten paylarını fazlasıyla almışlardı.

Çarlık Rusya’sının son zamanlarında Doğu halkları arasında milliyetçilik akımları başgösterdi. Rus ve Batı Avrupa eğitim sistemiyle yetişmiş Müslüman ve Türk Tatar, Kuzey ve Güney Kafkasya aydınları Kongreler toplamaya başladılar. Rusya Müslümanlarının büyük çoğunluğu Türk’tü, bu hareketin önderlerinin tamamı Türk ve Türkçüydü. Dünyada ilk kez Türkçülük hareketini başlattılar. 1905 Rus Devrimi hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra 1906 dan itibaren Türkçülerin çoğu Rusya dışına kaçtı.

Rusya’da Kasım 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimiyle, Lenin’in liderliğindeki Bolşevikler geçici hükümeti devirerek  iktidara geldiler. Başta İngilizler olmak üzere dış güçler tarafından da kısmen desteklenen, Çarlık Rusyası generalleri Kolçak, Denikin, Vrangel vb. tarafından yönetilen Çarlık yanlısı Menşevik Beyaz Rus ordusu Müslüman ve Türklerin yaşadıkları bölgeleri Uralları, Sibirya’yı, Kuzey Kafkasya’yı ve diğer önemli bölgeleri işgal etti. 1918 ortasında iç savaş başladı. Bu savaşta Rusya sınırları içinde yaşamakta olan Müslümanları ve Türkleri yanlarına çekmeye çalışan Merkezi Bolşevik Hükümet, 24 Kasım 1917’de önce “Rusya halklarının hakları beyannamesi”ni hemen sonra da “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” hitaben özel bir çağrı yayınladı. Bu çağrıda Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu. Lenin ve Stalin imzalarını taşıyan bu tarihi belgede şunlar dile getiriliyordu:

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz

Rusya Türkleri ve Müslümanları bu bildirideki aldatmacanın farkında değillerdi, bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Bir kısmı Tatar Sultan Galiyev gibi Milli Komünist oldular. Bir kısmı ise kendi bağımsız devletlerini kurdular. 20 Kasım 1917 de Kazan’da İdil-Ural Devleti, 12 Aralık 1917 de Hokand Türkistan Muhtar Cumhuriyeti kuruldu. 13 Aralık 1917’de Orenburg’da Kazaklar Alaş Orda Özerk Cumhuriyetini ilan ettiler. 28 Aralık 1917’de Kırım Halk Cumhuriyeti, 11 Mayıs 1918’de Abhazya, Adigey, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan eyaletlerinden oluşan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, 28 Mayıs 1918 Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. 9 Ekim 1918’de kurulan Geçici Ahıska Hükümeti,  3 Kasım 1918’de kurulan merkezi Iğdır olan Nahçıvan’ı da kapsayan Aras Türk Hükümeti, 5 Kasım 1918’de kurulan Kars İslâm Şurası Hükümeti, 30 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşti. 17-18 Ocak 1919’da Güneybatı Milli Kafkas Geçici Hükümeti, aynı günlerde Acara Şura Hükûmeti kuruldu. 6 Ekim 1920’de Özbekler tarafından kurulan Buhara Hükümetinin ilk ve tek Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu Anadolu’da işgale karşı direnen Mustafa Kemal’e teslim edilmek üzere büyük miktarda altın hibe etti ancak bu yardımın % 81.7’sini Bolşevikler iç etti. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

İç savaş süresinde ve sonrasında Bolşevikler Türklerin topraklarına girdikçe bağımsız ve özerk bütün devletlere tek tek son verdiler. Ancak hala ümitlerini kaybetmeyenler vardı. Rus çoğunluğun ekonomik ve askeri gücü göz önüne alındığında, en azından milliyet, siyasi, din ve kültürel sorunların bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünüyorlardı. Ancak sonunda hepsi hüsrana uğradılar.

1.2 Komünizmin sancıları

Bolşeviklerin toprakları kamulaştırılması ve köylüler arasında paylaştırılması aceleyle, tecrübesizlikle ve koordinasyonu gerçekleştirecek bir yönetim yapısı oluşturulmadan yapıldı. Ekonominin bütün kesimlerinde üretim düşüşü yaşandı. 1920 yılında endüstri ve ulaşım 1913’teki düzeyin ancak % 20’si kadardı. Üretkenliğe dayanan bir ücret sistem uygulanmadığı için en iyi işçiler fabrikaları terk ettiler. Kentlerden kırsal alana doğru göç yaşandı. 1917-1920 yılları arasında şehirlerin nüfusu 2.6 milyondan 1.2 milyona düştü.

Bolşevikler iç savaş sırasında  savaşı finanse edebilmek için para basma yoluna gittiler ve bu da hiperenflasyona yol açtı. Paranın değer kaybetmesi, köylülerin, zanaatkarların ve diğer üreticilerin ürünlerini para karşılığı satmaktan vazgeçmelerine yol açtı ve trampa usulü yaygınlık kazandı. Halbuki Devrimin başarısı ve ayakta kalabilmesi iç savaşın kazanılmasına bağlıydı, bunun için de finansman gerekliydi, Kızılordu beslenmeliydi.

1.3 Bolşeviklerin Kazak mezalimi

Bolşevik ihtilali sonrasında Menşeviklerle iç savaş sırasında yiyecek kıtlığı çeken Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında Kazakistan halkının hayvanları ve yiyecekleri ellerinden zorla alındı ve trenlerle Rusya’ya taşındı. “Türkistanlılar ölsün yeter ki Kızılordu savaşı kazansın” politikası yüzünden o yıllarda 1 milyon 114 bin Kazak açlıktan öldü, açıkta köpeklere yem oldular. Tarla faresi toplayabilip yiyenler hastalıktan öldüler. Karşı gelenler acımasızca öldürüldüler. 1920 Aralığında anne babası açlıktan ölen çocuk sayısı 128 bin iken 4 ay sonra 1921 Martında bu sayı 408 bine ulaştı. Bunların da çoğu açlıktan öldü. Göç edebilenler kurtulabildi.

Kızıl Ordu Rusya’nın diğer bölgelerinde hakimiyeti ele geçirdikten sonra Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, Menşevik-Bolşevik iç savaşını sona erdirdi. Ondan sonra Müslümanlara ve Türklere verilen bütün vaatler unutuldu.

Kolektifleştirmenin doğrudan bir neticesi olarak 1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü.

1.3 Stalin

Bu şartlarda kolektifleşme ancak insan hakları rafa kaldırılarak yapılabilirdi. Devrimin başında bunun için biçilmiş kaftan olan biri vardı. Stalin. Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı olan Lenin’in son yıllarında, Stalin Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri görevini üstlendi ve parti içindeki bütün yönetim makamlarına kendi yandaşlarını doldurmaya başladı. 1922 yılında felç geçiren Lenin 21 Ocak 1924 tarihinde öldü. Yerine geçen Stalin ölüm tarihi olan 5 Mart 1953’e kadar ülkeyi tek adam olarak yönetti.

Tarihin en acımasız diktatörlerinden biri olarak bilinen Gürcü Josef Stalin’in asıl adı Iosif Cugaşvili’ydi. Stalin Türk ve Müslümanlara düşmandı. yukarıda bahsettiğimiz  iç savaştaki kargaşadan yararlanarak Türk devlet ve cumhuriyetlerinin kurulmalarını hiçbir zaman hazmedememişti. Bunların tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya kararlıydı. Milli Komünistleri de tasfiye etmeye kararlıydı.  Sovyetler Birliği’nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propaganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği, kadın, çoluk, çocuk Sibirya’ya sürüldüğü, 2. Dünya savaşında yok olduğu bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya’daki ders kitaplarında, “Büyük Terör” olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

1.3.1 Stalinli yıllar

1929 Sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2–3 hafta içinde toplantılar düzenlediler ve köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılmaları yönünde ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra önce Kulakların (varlıklı Rus köylüleri) ve orta halli köylülerin yerlerinden ve mallarından edilmeleri işine girişildi. 5 milyon civarında aile (15 milyondan fazla erkek, kadın ve çocuk) bütün mal varlıklarını kaybetti. Erkeklerin bir kısmı kurşuna dizildi, kalanları toplama kamplarına sürüldü. Aile üyelerinin diğer fertleri ülkenin kuzey ucundaki kolhozlara gönderildiler.

Bundan sonra kolhozların oluşturulması işine girişildi. Bütün atlar 100’den fazlası bir arada olmak üzere açık alanda yağmur ve kar altında etrafları çitlerle çevrili şekilde tutuldular. İnsanlarda mülkiyet duygusunu ortadan kaldırmak için kimseye eskiden kendisine ait olan hayvanlara bakma izni verilmedi. Bütün bu hayvanların barınması ve beslenmesi için hiç bir ön hazırlık yapılmamıştı. Kimse kimin ne zaman bu ortak hayvanların beslenmesiyle uğraşacağını bilmiyordu. Herkesin tek amacı kendisine zor olmayan bir görev verilmesini sağlamaktı. Büyük ve küçükbaş hayvanların tamamının akıbeti atlarınki gibi oldu.

Kısa zamanda hayvanlar salgın hastalıklara yakalandılar ve teker teker telef olmaya başladılar. Bahar başladığında bütün kolhozlarda tam bir kaos ortamı hüküm sürüyordu. Sonuçta SSCB’de toplam büyük ve küçükbaş hayvan sayısında dramatik düşüşler yaşandı (% 50’ni üzerinde). 1929’da 36 milyon olan toplam at sayısı 1932 ortasına gelindiğinde 14 milyonun altına düştü. Ülkede doğru dürüst yollar ve otomobiller olmadığı için, demiryollarından sonra atlar en önemli ulaşım aracıydı. Dolayısıyla ülke içi ulaşım da büyük darbe yedi.

Kısa bir süre içinde sanayileşmenin ve kolhoz sisteminin olumsuz etkileri şehirlere de yayıldı. Şehirlerde tüketim malları ve gıda malları kıtlığı baş gösterdi. Her şey karneye bağlandı. İşçilere günde 800 gr., memurlara ise 400 gr. ekmek verildi. Ekmeğin kalitesi çok kötüydü. Et, yağ ve şeker çok ender olarak ve çok az miktarda dağıtılıyordu. Sonuçta yine karaborsa oluştu ve para 8–10 kat değer kaybetti.

1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında daha büyük kıyımlar yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, muhalefet üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. 1929 yılında 253 bin kulak (zengin köylü) ailesi sürgün edildi, 1930-1931 yıllarda bu rakam 381 bine ulaştı. 1932-1940 yılları arasında 490 bin kişi daha sürgün edildi. Meydana gelen açlık yüzünden o yıllarda da hayatını kaybedenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyordu.

1.3.2 Sultan Galiyev

Başkurt lider ve düşünce adamı Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte 1917 Ekim Devrimi’nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan’da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü’de çalışan Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman’dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği’ne katılmasında önemli rol oynadı. Beyaz Ordulara karşı sürdürülen mücadelede Türk-Tatar Kızıl Ordu birliklerini oluşturdu. Doğu cephesinin yarısından fazlasında bu birlikler savaşmaktaydı. General Kolçak kumandasındaki Beyaz Rus birliklerinin Kazan’dan çıkarılmasında ve Sibirya’dan sürülmesinde çok etkili oldu.
Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin’in ölümü ve Stalin’in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev’i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin’e göre Galiyev, Orta Asya’da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği’nden koparabilirdi. Gerçekten de ulusal komünizmin fikir babası ve kurucusu olan Galiyev Orta Asya’daki Türk halklarını birleştirerek, sosyalist ve birleşik bir Türkistan devleti kurmak istiyordu.
Üzerindeki baskı zamanla arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirdi. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi’nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova’dan atanan isimlere veriliyordu. Sultan Galiyev 1920-1923 yılları arasında Stalin’in milli soruna ve yerel özerkliklere karşı olumsuz görüş ve eylemlerine karşı en şiddetli muhalefeti yapan isim oldu. Rusya Komünist Partisi’nin sömürgeler politikasına ağır eleştiriler getirdi. Parti içinde doğulu komünistlerden bir muhalefet örgütledi. Son olarak eleştirilerini Stalin’i Veliko Ruscu (Büyük Rusya) politikalar izlemekle suçladı.

Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak yargılandı. Birçok aydın da Sultan Galiyevci damgası ile yargılandı idama mahkum oldu. 28 Temmuz 1930 da 77 kişi “Sultan Galiyevci” suçlamasıyla tutuklandı, 21’i idama, 11’i 10 yıl, 24’ü 5 yıl, 11’i 3 yıl hapis, 9’u 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. 13 Ocak 1931 tarihinde idam cezası 10 yıl hapis cezasına çevrildi. Stalin Devri’nin en korkunç yılları olan 1937–1938 yıllarında “Sultan Galiyevci”damgası vurulanların büyük çoğunluğu idam edildi. Sonunda Galiyev de 28 Ocak 1940’da Stalin’in emriyle Lefortovo Hapishanesi’nde vurularak öldürüldü.

Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990’da KGB’nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev’in aklanmasına  karar verdi. O yıllarda KGB arşivlerinin açılmasıyla birlikte Tatar yazar Renad Muhammedi, arşivlerde Sultan Galiyev dosyaları üzerinde beş yıl kadar çalıştı ve bu arşiv çalışmalarının sonucu olarak “Sirat Küpere” (Sırat Köprüsü) adlı tarihi romanını ortaya çıkarttı. 528 sayfadan oluşan bu kapsamlı roman 1992 yılında Kazan’da 5000 adet basıldı. KGB arşivlerindeki dosyalarla ilgili Muhammedi şunları yazmıştı: “Merkezi KGB arşivinde Sultan Galiyev’in dosyası ülke çapında en kapsamlı dosyalardan birisidir. Her birisi 300 ile 700 sayfa arasında olan 43 ciltlik bu facianın tarihi – sarsıcı bir gerçektir. Yazar, roman adının neden “Sırat Köprüsü” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “İster Sultan Galiyev’in özel hayatı olsun, ister Tatarların bağımsızlık arzusu, kıldan ince, kılıçtan keskin “sırat köprüsü”nden geçmekten başka hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Bugünkü durumumuz da nerdeyse aynıdır.”

1.3.3 Kazaklara zulmetmeye doymuyor

Kazakların Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında yaşadıkları açlık ve felakete 1921 de iç savaş sonrası  buna bir de kuraklık eklendi. Tahıl çıkmadı.

Stalin, Kazak halkını yok etme politikasını ve bununla bağlı açlık metodunu 1930-33 arasında yeniden uygulamaya başlandı. Bir taraftan sosyalist bir ekonomi düzeni oluştururken inşa edilmeye başlanan fabrika işçilerine gıda sağlamak, fabrikalara ithal edilecek makinaları satın alabilmek için buğday ihraç etmek gerekliydi. Bunun için Türkistan halkının yiyeceği tekrar elinden alınacak itiraz eden olursa mahkemeye çıkarılacaktı. Önce devletleştirme ile zenginlerin toprakları ellerinden alındı, hayvancılık yapan göçebe ve yarı göçebe Kazak halkı kolhozlarda toplatıldı. Göçebe hayatı vahşilik, cehalet ve kültürel gerilik olarak nitelendirildi. Ancak asıl sebep köylerde Ekim devriminin belirtilerinin olmaması, sınıf mücadelesinin fark edilmemesiydi.

40 milyon hayvan sayısı 1930-33 arasında 4 milyona indi. İzinsiz inek kesen hapse atılıyordu. Halk fakirleşti. O dönemde 131 bin Kazak aydını zulüm gördü, 25 bini öldürüldü. Ayaklanmalar kanlı şekilde bastırıldı. Moskova’ya erişebilen “açız” mesajlarına insafsızca “tartışmayı bırakın bize tahıl lazım” cevabı veriliyordu.

Yurt dışından binlerce yabancı mühendis ve işçi (Alman, İngiliz, Amerikan vs.) Sovyetlere davet edilmişti. Bunların ücretleri Sovyet mühendis ve işçilerine ödenenden kat kat fazla idi. Bu yabancılar kendileri için özel hazırlanan mağazalardan alışverişlerini yapıyor ve yine kendileri için hazırlanan restoranlarda yemek yiyorlardı. Kendileri için inşa edilen yerlerde yerel halktan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlardı. O dönemde yabancılara yaptırılan yatırımların bazıları şunlardı: Amerikan Ford şirketinin Gorkiy’de inşa ettiği otomobil fabrikası, Dinyeper nehri üzerinde kurulan ve zamanının dünyadaki en büyük hidroelektrik santrali. Sovyetler ayrıca yurtdışına pek çok makine ve materyal siparişi verdiler. Bütün bunlar için yüksek miktarda ödeme yapmak gerekiyordu. Bunlar için gereken kaynağı tarımdan elde etmeyi planlamışlardı. Fakat kolektifleştirme tarımda büyük bir üretim düşüşüne yol açtı. Devlet kolhozlara asgarî bir geçimlik düzeyi bırakıp geri kalan bütün tarım ürünlerine el koydu. Fakat yine de devletin eline geçen miktar planlananın çok gerisindeydi. Devlet 1930–31 döneminde yalnızca 6.1 milyon ton tahıl ihraç edebildi. Kaynak kıtlığının bedelini Kazaklar açlıkla, ölümle ödediler.

Stalin’in sanayileşmek istemesiyle başlayan ancak arka planında geleneksel Kazak toplumunu yok etme olan bu operasyon, Kazakistan’daki soykırımın uygulanışı ve boyutları insan aklının almayacağı bir korkunçluktaydı. Böyle bir politikanın Kazakistan’da uygulanabilmesi için Moskova’da Stalin olması yetemezdi, Kazakistan’da da en az Stalin kadar acımasız birinin olması gerekirdi. Kazakistan Komünist Partisi I. Sekreteri Goloscekin (Koloşekin – Goloşekin) işte bu vasıflara sahip ve gerçekten de o bu işi en ustalıkla yapabilecek kapasitedeydi. Sovyet devriminin en başından beri Lenin ve Stalin gibi liderlerle yanyana mücadele eden Goloşekin çevresinde zalimliği ve merhametsizliğiyle tanınan biriydi. Rus yazar İgor Nepein’e göre, acımasızlık Goloşekin’in kanına işlemişti.

Stalin yüzünden Kazakistan’da mevcut 40 milyon baş hayvanın 36 milyonu yani % 90’ı kırıldı. Kazak nüfusu 1897 de 4 milyon, 1917 de 6 milyondu. Bu artış hızıyla 1939 da en az 8 milyon olması gerekirdi. Ancak resmi kayıtlara göre 2.5 milyon Kazak kalmıştı. 1 milyonun göç ettiği farzedilse gerisinin açlık ve zulümden ölmüş olması gerekiyordu. Resmi kayıtlara göre 1930-1933 yıllarında açlıktan ve diğer sebeplerden ötürü toplamda 1.8 – 2 milyon (% 47,3), Kazakistan’ın doğusunda ise 379,400 insan (% 64,5) öldü. Halkın bir bölümü ise açlıktan ölmemek için Rusya’ya ve Çin’e göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin bir kısmı sınırda Sovyet askerleri tarafından öldürüldü, bir kısmı hastalıktan öldü. Onların boşalttığı topraklara daha sonra Ruslar ve özellikle sürgünlerle başka Sovyet halkları yerleştirildi. Bu yüzden Kazakistan bağımsızlığını kazandığında Kazak nüfusu % 45’in altındaydı.

Sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Tüm ölümlerin, vakaların kaydedilmediği bir gerçektir. Ancak bulunabilen rakamlar bile totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının bir göstergesidir.

1936–1937 yıllarında Kazak milli şahsiyetleri ve aydınlarının halk üzerinde bağımsızlık, Turancılık ve Pan-Türkist düşünceleri önem kazanmaya ve sahiplenilmeye başlandı.
Milli ruhu doğuran yazar ve şairlerin güçlü kalem darbeleriydi. Adeta kılıçtan etkili olan bu kalemler halkın korkularla sindirilmiş ruhlarını canlandırarak kendine getiriyordu. Ana dil, Turan egemenliği, bağımsızlık konuları tüm ülkeyi etkisi altına almaya başladı.
Bu kalemlerin başında İstiklal savaşında kendi ülkesi işgal altındayken Mustafa Kemal ve Türkiyeli kardeşlerine hitaben “Alıstagı Bavırıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiirini yazan Mağcan Cumabayev, ana dil ve Kazak halk pedagojisinin temellerini atan Ahmet Baytursunov, İlyas Cansugirov, Beyimbet Maylin, Mırjakıp Dulatov ve Saken Seyfullin gelmekteydi. Halkının gözünü açarak karanlık bir dünyada yaşamasını istemeyen ve milli duyguları perçinleyen bu kalemler SSCB hükümetince Türkçülük ve Turancılık hareketiyle halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizildiler.

1.3.4 Kırım da açlıktan nasibini alıyor

1921-1922 yıllarında Sovyet Rusya’da yaşanan toplam yaklaşık 10 milyon insanın hayatına mal olan benzeri görülmemiş açlık felâketin kurbanları arasında İdil-Ural bölgesinin ve Kırım’ın Türk halkları da bulunmaktaydı.

18 Ekim 1921 yılında Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Asıl büyük felâketler de bundan sonra başladı. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş yaklaşık on bin Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, tam da askerin kuru ekmeği zor bulduğu Büyük Zafer günlerinde Türkiye’den Kırım’a açlık yardımı bile gitti.

1.3.5 Veli İbrahim

Kırım Sovyet Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı, Veli İbrahimov Kırım Tatarlarının milliyetçi temayüllerinin en mümtaz temsilcilerindendi. Ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk dili ve edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti. Veli İbrahim ve taraftarları ülkelerinde yapılacak ziraî kolonileştirmenin şiddetle karşısındaydılar. 1927 yılında “sınıf düşmanı” “burjuva milliyetçisi” ithamıyla tutuklandı ve 9 Mayıs 1928’de kurşuna dizilerek idam edildi.

1.3.5.1 Daha bunlar iyi günler

1930’lu yılların başlarında Stalin, Kırım’da Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etti. Bunlar vaktiyle bir şekilde Türkiye’ye giderek Osmanlı pasaportu almış, ancak tekrar Kırım’a dönmüş olan Kırım Tatarları yahut onların soyundan gelenlerdi. Bu şekilde, sınır dışı edilen ve Türkiye’ye gelenlerin sayısı 5-10 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Arkasından Kulaklar (orta hal üzerindeki köylüler) tasfiye edilerek, Urallar’a, Sibirya’ya sürüldüler. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve yine açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı kıyımı devam ediyordu. 17 Nisan 1938’de İlyas Tarhan tutuklanarak kurşuna dizildi. O günden itibaren, 3 gün boyunca Akmescit’te (Simferopol) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Milli İçişleri Komiserliği Hapisanesi’nde tutuklu bulunan Kırım Tatar aydınlarının büyük bir grubu 19 Nisan 1938 tarihine kadar kurşuna dizildiler. Kurşuna dizilenlerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte aralarında Yakub Ablamitov, Yakub Azizov, Hasan Sabri Ayvazov, Osman Akçoraklı, Ramazan Aleksandroviç, Ali Asanov, Yahya Bayraşevski, Hüseyin Badaninski, Zafer Gafarov, Kerim Cemaledinov, İbraim İsmailov, Abdulla Latifzade, Fevzi Musaniyev, Yakub Musanif, Mamut Nedim, İlyas Tarhan, Server Turupçu, Seyit-Celil Hattatov ve Bilal Çagar’ın isimlerinin bulunmaktaydı. Daha bunlar iyi günlerdi. Zira Stalin Kırım Türklerinin hepsinin işini bitirmemişti.

1.3.6 Söz tanıkların

Leo Hoffner Kırım Almanı:Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.”

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: “Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Nazmiye Yılmaz – Kırım Tatarı: “Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: “Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Seyit Ahmet Kermençikli – Kırım Türkü: “Bizim de toprağımızı aldılar, evimizi aldılar ve nereye gidersen git. Ondan evvel o grupların bir tanesini Stalin doğrudan doğruya 29 senesinin sonunda toplayıp, Bahçesaray’dan 30’a kadar vagona yükleyip Sibirya’ya gönderdi. Onu gözümle gördüm. Hiçbir suçu olmayan insanlar. Bunlar ne yapmış 30 günden fazla adam çalıştırmış. Sonra malı, mülkü, beygiri varmış. Biraz toprağı varmış. 91 liradan, 90 lira vergi vereni hukuktan mahrum etme diye bir kanun çıkardı Stalin. Evimiz elimizden alındı, üzülmemek olur mu. Ev, köy evi ama içinde birşeyler var….Beni zaten köyde Kolhoz’a almadılar. Kolhoz kuruldu o zaman beni almadılar. ….İş başında işi veren işi idare eden Ruslar.

Baymirza Hayit – Özbekistan: “Ağabeyimin kafasını bayram hediyesi yaptılar” Ağabeyimi öldürüp, kafasını kesip bayramda anneme verdiler. Çok azap çektik. Sovyet rejiminin kötülüklerini gördük. Sonra talebelik zamanında iki dostumu öldürdüler.”

Prof. Nadir Devlet:Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.”

Patrick V. Z. Mühlen – Alman Araştırmacı: “Pek çok insan uzak bölgelerde yaşayan ırkları ve milletleri de bilmiyor. Dolayısıyla Rusların, Rus olmayan insanlarla yaşadıkları sorunlardan da haberdar değiller. Özellikle de insanların, Kafkas ırkı ve Türk kökenli insanlar hakkında yeterli bilgileri yok. Bu insanların çoğu Hıristiyan ya da Rum Ortodoks değiller. Bu insanların kendilerine ait dilleri ve kültürleri var. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki Çarlık döneminde genişleme politikasının kurbanı olan ve şiddete maruz kalan insanlar
Bu milletler Birinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Rus Çarı’nın tahttan düşmesinden sonra bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Sovyetler Birliği’ndeki bu sorunların, bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünülüyordu. Dolayısıyla bu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.”

1.3.7 Stalin Basmacılar’a da acımıyor

Orta Asya’da Türkistan’da 1917’de başlayan ve Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların aralıklı olarak desteğiyle 1931’e değin dışarıdan yardım alınmadan sürdürülen Basmacılar ayaklanma hareketi Stalin tarafından tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanılarak bastırıldı. Bu konudaki ayruntılı yazımızı okumak için lütfen tıklayın: https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

1.3.8 Kırgızistan boş geçmedi

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildiler. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…
Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.
KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyordu. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyordu. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileriydi. Hem Aladağlar’da katledilenlerin hem de 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına anıtların da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Bundan 15 yıl sonra Cengiz Aytmatov, vasiyeti üzerine  de babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedildi.

1.3.9 Ahalteke itlafı

Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile komünist rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülerek “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

1.3.10 Stalin hiç Azerbaycan’ı ihmal eder mi?

Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan, tutuklandı, öldürüldü. Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik” ve “Anti-Sovyet propaganda” oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türkçüler, Türkçe konuşanlar yanında Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin’den farklı düşünen, isimler vardı.

Öyle ki, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda “karşı devrimcilikle” suçlandı. 1935-36 yıllarında Moskova’da siyasi muhalefete karşı kurulan mahkemelerin benzerleri Azerbaycan’da da kuruldu; 1937 yılında R. Ahundov, E. Garayev, Sultan Mecid Efendiyev, K. Musabeyov, K.Vezirov, Dadaş Bünyadzade, E. Hanbudağov gibi eski parti liderlerinin içinde yer aldığı sözde karşı-devrimci teşkilatın, 1938 yılında da Gence’de karşı-devrimci, casus, terörist teşkilatın açığa çıkarıldığı açıklandı.

Parti elitlerinin yok edilmesiyle başlayan kitlesel kıyım makinası kısa sürede yoksul tabakaları, etrafında olup bitenleri henüz anlayamayan işçi ve köylüleri de mengenesinde mahvetmeye başladı. Yüzlerce işçi, köylü ve aydın milliyetçilikle, halka ihanetle, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkide olmakla suçlanarak ortadan kaldırıldılar. Suçlarını itiraf ettirmek için bu suçsuz insanlara İç İşleri Devlet Güvenlik organlarında ağır işkenceler yapılıyor, mahkeme sürecinde bütün yasalar çiğneniyor, 5-10 dakikalık mahkeme sonucunda onlarca insan en ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Sovyet ceza organlarının işkencelerine katlanamayan mahpuslar kendi yakın dostlarına karşı iftiralar yöneltiyor ve böylece binlerce suçsuz insanın kanına giriyorlardı. Devlet liderleri binlerce insanın haksız yere mahvedilmesiyle yetinmeyip bazen bütün köyleri, bütün bir nesli Sovyet hükümetine karşı düşmanlıklasuçlayarak ata yurtlarından sürgün ediyorlardı. Kitlesel kıyım Azerbaycan aydınlarını da teğet geçmedi. Bunların en büyük “günahları” milliyetçilik, halk ve vatan sevgisi idi.

1.3.10.1 Kolektifleşmenin Dehşetli Yılları

1920’li yılların sonlarına doğru devletin uyguladığı sıkı iktisadi politikalar ve zorunlu kolektifleştirme uygulamaları hem tarımsal üretimin azalması hem de köylülerin ayaklanmaları sonuçlarını doğurdu. 1930 yılında Azerbaycan’ın Nuha-Zagatala, Nahçivan ve Gence vilayetlerinde çıkan isyanlar SSCB yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.  Kolektifleştirme sırasında tüm köylüler SSCB’nin uzak bölgelerine sürgün edildi binlerce insanın malına el konuldu, siyasi hakları ellerinden alındı.
On binlerce insan kolektifleştirmeye kurban gitti, kurşuna dizildi, suçsuz yere hapis cezasına mahkum oldu. Böylece 1929 yılından itibaren devletin uyguladığı kolektifleşme politikası Azerbaycan köyü için faciayla sonuçlandı. Binlerce insan ata topraklarından sürgün edildi, köyler dağıtıldı ve insanlar yok edildi.

1.3.10.2 Türklük yok

1930’lu yıllarda Stalin’in müdahalesiyle Azerbaycan Türklerinin ismi Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkçesi ise Azerbaycan dili olarak adlandırılmaya başlandı, camiler kapatıldı ve dini tören ve bayramların kutlanmasının yasaklandı Azerbaycan halkını kendi tarihsel kökenlerinden ve milli değerlerinden koparmak hedeflendi.

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan’da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar Azerbaycan’da 70 bin kişi hayatını kaybetti. O arada Güney Azerbaycan’a kaçak geçebilen bazı milliyetçi aydınlar  oradan deve kervanlarıyla Türkiye’ye iltica edebildiler. Onlardan biri de ODTÜ eski Rektörü Prof. Dr. Nuri Saryal ve babası Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hoca. Hikayelerini bir başka sayfamızda bulacaksınız: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor: “1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan’da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

Stalin-Beriye kollegyasının Azerbaycan’daki cellâdı Bagirov, Stalin öldükten ve Beriye kurşuna dizildikten sonra Kuruşçev zamanında tutukla­narak Bakû’de muhakeme edilirken yanındaki Ermeni yardımcılarını göstererek: “Bunlara uyarak 29 bin Azerbaycan aydınını imha ettim” itirafında bulunmuş­tur. Bu 29 bin aydın, (Bagirov’un itirafına göre) “bir period” temizlemenin bilanço­sudur. Çünkü “toplu öldürmeler” Sovyetlerde devrelere ayrılmıştır. Bu gerçek göz önüne alınırsa Azerbaycan İstiklâl Mücadelesi’nin verdiği kurbanlar hakkında an­cak bir fikir edinilmiş olur. ”

1.3.10.3 Ahmet Cevad

Azerbaycan’ın milli bağımsızlık ve hürriyet şairi, Milli Marşının yazarı Ahmed Cevad, 1920’de Bolşevik işgalinden sonra, karşı devrimcilik gibi asılsız suçlamalarla tutuklandı ve askeri mahkeme kararıyla ölüm cezasına mahkum edildi. 1937’de kurşuna dizilerek öldürüldü. 1955’de SSCB başsavcısı Ahmet Cevat’a karşı ileri sürülen bütün suçlamaların asılsız olduğunu belirtti ve ölümünden sonra beraat kararı verdi. KGB baskısı altındaki ailesi de ancak 1950’den sonra zindandan kurtulabildi.

1.3.10.4 Mikail Müşfik

Sovyet-Stalin zulüm rejiminin 31 yaşında şehit ettiği Mikâil Müşfik, Azerbay­can’ın (komünist dönemindeki) üstün değerde “gençlik güzellik şairi” sayılmaktadır. Bir buçuk aylık bebek iken annesini, altı yaşında da babasını kaybeden Müş­fik, esasen aç, bakımsız, şefkatsiz bir çocukluk, yoksul, azaplı bir gençlik dönemi yaşadı. Bakü Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Müşfik, Bakû’da yedi yıl öğretmenlik yaptığı sırada, çok sevilen duygulu ve millî eğilimli şiirleri ile tanın­dı. Bu yüzden “ küçük burjuva şairi” olarak rejimin gözüne batmaya başla­dı. Nihayet Stalin- Beriye İkilisinin hazırladığı 1937-1938-1939 “büyük temizleme harekâtı” plânının üçüncüsü gereğince 1939’da şehit edildi. Asıl öldürülme gerek­çesi Müşfik’in “Ölkem” dediği vatanına ve milletinin değerlerine bağlı oluşu idi.

1.3.11 Karaçaylılara da mezalim

1920’de Karaçay-Malkar Kızılordu tarafından işgal edilerek “Sovyet” sistemine dahil edildi. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk bölgesi idaresi altına alınarak kasten bölündüler. Böylece tarih, kültür, etnik köken ve dil açısından Karaçaylılarla bir olan Malkarlılar sunî ve uydurma bir etnik isim olan Balkar adına katılmış oldular.
Karaçaylılar 1920-30’lu yıllarda kolektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetlerin kolektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti. Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendirildiler.

Cabbar Aybaz: ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz’ın varlıklı ailesi komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybetmiş; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderilmişler. Cabbar Aybaz anlatıyor “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” Aybaz’ın ailesinden bir dönem 17 kişi hapiste yatmış, bir abisi hapse düşmemek için yıllarca kaçmış ve kendisinden bir daha hiç haber alınamamış.

Fatıma Abayhan – Nalçik doğumlu – Balkar: ” Komünist olmayanlar sürgüne gönderiliyordu. Ben 6 yaşındaydım. Bir gece ellerinde silahlarla askerler geldi. Yanınıza 20 kiloluk eşyanızı alın, oyalanmayın dediler. Herkes o kısa zaman içinde alabildiğini aldı. Direnenleri silahla tehdit ediyorlardı. Bizim ailemizi de götürdüler. Fakat bir ablamı almadılar, onun kocası askeri hastanede doktordu, komünistti kendisi. Binlerce Karaçay ve Balkar’ı hayvan vagonlarına doldurarak götürdüler Sibirya’ya. Hava koşulları ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok insan öldü. Zaten bize soykırım yapmak için götürdüklerini biliyorduk, becerdiler de bunu…

Doğru düzgün yemek verilmiyordu bize, verildiğinde de çok kötü bir mısır çorbası veriyorlardı, aç kalmamak için mecburen onu içiyorduk. Annem ve babam o koşullara, soğuk havaya dayanamadılar ve altı ay sonra öldüler. Annem ve babam gibi birçok insan soğuktan öldü Sibirya’da. Bir sene kaldık Sibirya’da, sonra geri döndük. Bizi yine aynı şekilde hayvan vagonlarına doldurup getirdiler, istasyona bırakıp gittiler.Herkes korkuyordu bizden. Komünizm suçlularıyla muhatap olursak bize de mi bir şey yaparlar diyerek uzak duruyorlardı. Hastalıklıydık birçoğumuz da, kendilerine hastalık bulaşmasından da korkuyorlardı. Geldiğimizde kalacak bir evimiz yoktu. Köyde altı topraktan bir evimiz vardı, sürgüne gitmeden önce köye taşınmıştık, hayat daha kolay diye. Bir gün gelip o toprak evi bile aldılar elimizden…

Tek oda bir evde yaşamaya başladık. Pompalı gaz ocağıyla ısınmaya çalışırdık. Dışarıda da herkesin hayatı zordu. Her şey sayıyla verilirdi ama kimseye yetmezdi. İşe gidenler aç giderdi, okula gidenler aç giderdi. Ama komünist olanların hayatı güzeldi, hepsi güzel dairelerde kalırlardı.

Dini yaşam kesinlikle yasaktı. Yaşlılar namaz kılacakları zaman, çocukları dışarı çıkarırlardı, kimse görmeden kılarlardı. Cenaze namazı da kıldırmazlardı, ölülerimizi de evde yıkardık… Aynı şekilde papazlara da zulmederlerdi, birçok papazı da dinlerinden vazgeçmedikleri için sürgüne gönderdiler.

Okullarımızda dini inançlarımızı yok ederlerdi, öyle eğitim verilirdi. İnançlı olanlar da zamanla korkularından, başlarına bir şey gelmemesi için vazgeçerlerdi dinlerinden.Eğitim bedavaydı, herkes istediği yerde okuyabilirdi. Sadece Hukuk Fakültelerine komünist olmayanları almazlardı.”

1.3.12 Kalmuklara mezalim

Kalmuklar (Kalmıklar) Moğolistan’ın batısından Doğu Türkistan’ın kuzeyine kara olan bölgede yaşayan bir Moğol kavmi olan Oyratlar’ın 17. yüzyılda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin (Doğu Türkistan) kuzey yarısını oluşturan Cungarya’dan Hazar Denizi’nin batısına göç etmiş olan  koludur. Üstün askeri vasıflarıyla tanınırlar. Çoğunlukla Budisttiler.

Ekim Devrimi’nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan Kalmuklar Rusya sınırları dışına kaçtılar. Kalmuk diasporası Türkiye’de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa’ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırdı, on binlercesini idam etti. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı, Kalmuk dini metinleri yakıldı. 1932-1933 yılları kollektifleşme döneminde yaklaşık Kalmuklardan da 60.000 kişi açlıktan öldü.

1.3.13 Holodomor

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirmenin tarımda üretimin azalmasına yol açmasıyla yaşanan kıtlık Ukrayna’da da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Stalin tarafından açlığa mahkum edilen Kazaklar, Kırımlılar gibi Rus ırkından olmayan Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle” suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde “açlıkla öldürmek” anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor.

O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu. Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932’de 1 milyon 700 bin, 1933’te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin’i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin’i “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten” suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Bu Ukrayna nüfusunun % 25’iydi. Ancak pek çok araştırmacı o dönemde Ukrayna ve Rusya’da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor.

1.3.14 Katyn Katliamı

1940 yılında SSCB tarafından yapılmış etnik katliam. Katyn Ormanı Katliamı olarak da bilinir. Sovyet lideri Josef Stalin’in emriyle yaklaşık 22.000 Polonyalı subay ve sivil bu katliam sırasında başlarına birer kurşun sıkılmak suretiyle infaz edildi.

1 Eylül 1939 tarihinde Almanlar Polonya Seferine başlamadan önce Ağustos ayında Sovyetler Birliği ile saldırmazlık paktı imzaladı. Molotov-Ribbentrop Paktı olarak bilinen bu anlaşmanın konularından biri de Polonya’nın geleceğiydi. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile 1 Eylül 1939’da Almanya batıdan, 17 Eylül’de ise Sovyetler Birliği doğudan Polonya’ya saldırıya geçti. Bu şiddetli saldırılara daha fazla dayanamayan Polonya Ordusu teslim oldu, ülke Ruslar ve Almanlar tarafından paylaşıldı.

Polonya’nın teslim oluşundan sonra SSCB, Polonyalı subayları esir kamplarında topladı. 5 Mart 1940 tarihinde dönemin NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) Şefi Lavrentiy Beria’nın Stalin’e gönderdiği bir raporda, Polonyalı subayların oluşturduğu potansiyel tehlike yüzünden infaz edilmeleri gerektiği tavsiye ediliyordu. Stalin, bu tavsiyeyi kabul ederek infaz emrini verdi ve çoğunluğu subaylardan oluşan Polonyalı esirler başta Katyn Ormanı olmak üzere Kalinin ve Kharkiv’de infaz edildi.

Ne var ki Alman-Sovyet ittifakı kısa sürdü ve 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliğine saldırması ve hızla Rusya’nın içlerine ilerlemesi ile Almanlar 1943 yılında Katyn Ormanındaki toplu mezara ulaştı. Almanlar bu durum karşısında derhal propaganda ekiplerini, kameramanlarını, savaş muhabirlerini ve olaya tanıklık etmesi için orada bulunan herkesi Katyn Ormanına götürdü. Yapılan otopsiler sonucunda infaz edilen esirlerin hemen hepsi başlarının arkasına birer kurşun sıkılarak öldürüldüğü görüldü.

Bazı komünistler bunların Nazi propagandası olduğunu kuşkusunu yaratmaya çalıştılar. Ancak 1990 yılında Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un katliamı kabul etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından, 1992 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in, Polonya Devlet Başkanı Lech Walesa’ya Stalin’in imzaladığı emrin orijinal belgelerini takdim etmesiyle ortada kuşku falan kalmadı.

1.3.15 Saha Türkleri

1917 Komünist İhtilalinden sonra Saha milliyetçileri komünizmin hakimiyetini tanımadılar. Karşı ihtilalciler 20 Kasım 1917′ de Saha Halkının Huzurunu Koruma Komitesi’ni kurdular. 28 Mayıs 1918 tarihinde Kızıl-Ordu birlikleri Ridzinsky komutasında Yakutsk şehrine harekete geçti. 1 Temmuz 1918’de üç saatlik bir çarpışmadan sonra Yakutsk şehrine girdiler. Hemen ertesi gün Yakutsk’ta sıkıyönetim ilan edildi. Saha Türkleri tam anlamıyla eski Sovyetler Birliğinde olup-bitmiş bütün baskıların acısını yaşadılar. Bilhassa yerli aydınlar birkaç defa topyekun ortadan kaldırıldılar. Yıllarca Saha Türklerinin bütün zenginlikleri hemen hemen Moskova’ya aktarıldı. Ham maddeyi işleyen sanayinin olmayışı Cumhuriyetin mali durumunun da zayıf olmasına sebep oldu. Sovyetler Birliğinin toplam gelirinin sadece % 1′ i Saha Yeri’ne aktarıldı. Ayrıca yerli halk sosyo-ekonomik gelişmenin sevk ve idaresinden de uzaklaştırıldı. Eski Sovyetler Birliği’nin elmas üretiminin % 99.8’i Saha Cumhuriyeti’nde gerçekleşmekteydi. Bu taşların bir gramı bile cumhuriyette kalmıyordu. Hepsi Rus hazinesine aktı.

1.4 Ruslaştırma

Bolşevik Devrimi’nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer “sovyet insanına” dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını “sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan” bireyler olarak tanımlıyordu.

Bu tanımı yerleştirmek açısından Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu. Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya’da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasiblerini aldılar. Orta Asya’daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı.  Türklere Kiril alfabesi zorunlu hale getirildi. Anadil, din ve bütün ibadetler, oruç, sünnet, kurban, bayram, namaz yasaklandı. Camiler ahır yapıldı, minareler yıkıldı. Dini kitaplar yakılarak yok edildi. Medreseler kapatıldı. İmamlar tutuklandı, öldürüldü.

Ruslaştırma sonucu Türkler kendi yurtlarında azınlık durumuna düştüler. Stalin döneminde iktidarın mutlak sahipleri olan Ruslarla Türkler arasında müthiş bir uçurum oluştu.

1.4.1 Tarih baskısı

1930’lu yılların ortalarından itibaren Bolşevik rejimin ülkede hegemonyasını
tamamen kurmasından sonra eski nesil tarihçilere baskı daha da arttı, tarihsel gerçeklere Marksist pencereden bakmayan tarihçiler Pan-Türkist, Troçkist, Zinoviyevci, Buharinci, milliyetçi ve yabancı devlet ajanı olmak gibi argümanlarla suçlanarak hapsedildiler, sürgüne gönderildiler ya da kurşuna dizildiler. Ulus tarihi yerine vatan tarihi anlayışının yani SSCB vatanı anlayışının yerleştirildiği bu dönemde bizzat Stalin tarafından tarihi çalışmalar sansürlenerek ve çarpıtılarak tarihsel yorumlar siyasi rakiplere karşı kullanılacak “körelmiş bir siyasi araca” dönüştürüldü. Yeni oluşturulan bu tarih anlayışının dikkat çekici bir yönü Deli Petro ve Korkunç İvan gibi Rus Çarlığı’nın önemli
şahsiyetlerinin övülmesiydi.

1.4.2 Büyük Temizlik

Bütün bunlar yetmedi. Stalin, 1937’de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir “siyasi temizliğe” girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin’in önyargıları yüzünden, topyekun cezalandırıldılar. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar da nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybettiler.
Stalin mutlak hakimiyetine karşı gelen her türlü muhalefeti despotizmle yok etti. Hapsederek, zindanlara kapatarak, idam ederek, Sibirya’ya sürerek. Türk milli aydınlarını yok etti. 24 bin Orta Asya Türkü öğretmenden 13 bini tutuklandı. 1920-1939 yıllarında Kazak aydınlarının %85-90’ına “Pantürkist” damgası vurularak yok edildi. Bu, Kazak halkının tarihinde benzeri görünmemiş aydın katliamıydı. Türklerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamalardan büyük darbe yedi.
Bolşevik Devrimcileri Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamenev bu sürec içinde tasfiye edildiler. Bolşevik Devrimi liderlerinden Troçki 20 Ağustos 1940 tarihinde, Stalin’in talimatıyla Sovyet Gizli Polisi GPU tarafından düzenlenen bir suikast sonucu Meksika’da öldürüldü. Komünist Parti içinde “sağ veya sol sapmayla” suçlanan eski liderlerin tamamı ise 1930’lu yıllarda mahkûm oldu, Stalin tarafından idam ettirildiler. Özellikle eski Bolşeviklerin yargılanması ve cezalandırılması sırasında Moskova’da 1936-1938 yılları arasında yapılan duruşmalarda Bolşevik Partinin eski önderlerine zorla akıl almaz suçlamalar yapıldı, kendilerini emperyalist devletlerin ajanları ya da Troçkist olarak ifşa etmeye zorladılar. “Büyük Temizlik” adıyla toplumda geniş yankı bulan tasfiye hareketi sonucunda, özellikle partide Stalin ve ekibi Molotov, Voroşilov, Kaganoviç, Beria hakimiyetlerini kurdular.

1.4.3 Gulag

Gulag Sovyetler Birliği hükümetinin cezai çalışma kampları sistemine verilen ad. Sovyet rejimi karşıtı unsurların (siyasi suçlu) hızla kovuşturulması ve toplumdan soyutlanması için 25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bir tür yargı ve infaz sistemiydi. Zaman içinde Sovyetler Birliği’nin birçok yerinde çok sayıda çalışma kamplarını da bünyesinde barındırdı. Batı dünyası Gulag kavramını ilk kez Aleksandr Soljenitsin’in Gulag Takımadaları kitabıyla tanıdı.

1.4.4 İbrahim Salahov

Yaşanan zulüm ve baskıları, hapishane, çalışma kampı ve sürgünü kaleme alan insanlardan birisi Tatar yazar İbrahim Salahov’tur (1911–1998). “Karşı devrimci milliyetçi örgütünün aktif üyesi”, “Halk düşmanı”, “Sovyet Hükümetini yıkarak Büyük Turan Devleti kurmak için hazırlıklarda bulunma” suçlarıyla İbrahim Salahov 1937 yılında yakalandı ve 10 yıl sürgün ile cezalandırıldı. 10 yıl Kolıma Madenlerinde çalışan ve burada bir ayağını kaybeden Salahov, yaşadıklarını “Kolıma Hikeyelere” (Kolıma Hikâyeleri) başlıklı romanında açık yüreklilikle kaleme aldı. Roman 1957–1981 yılları arasında yazılmış olsa da ancak 1988 yılında “Kazan Utları” (Kazan Otları) Dergisinin 4–6. sayılarında “Taygak Kiçü” (Kaygan Geçit) adı altında yayımlandı. Daha sonra 1989 yılında “Kolıma Hikâyeleri”  adıyla kitap olarak Kazan’da basıldı. İbrahim Salahov’un “Kolıma Hikâyeleri” bir otobiyografik roman olmanın dışında dokümanter bir eserdir.

1.4.5 İtiraf

Sovyetlerin Stalin’den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin dönemi uygulamalarını ağır sözlerle eleştirdi. 50 yıl gizli kalan konuşmasında Stalin’in döneminde işlenen suçları açıkladı Stalin’in devrimci olmadığını söyledi. Özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınadı ”Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü savundu. Stalin’i, Almanlarla işbirliği yapmakla suçladı, Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ”başarısız ve kararsız” bir kişi kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savundu. Milyonlarca insanın Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel olarak değindi; kendilerini Komünist Parti’ye adayan insanların bir anda ”vatan haini” suçlamasıyla idam edilmesi kınarken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altını çizdi. Kruşçev’e göre Stalin ”Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi”.

Nikita Kruşçev Kongrede ”Tek Adam” sisteminin sonuçları hakkında delegelere şu bilgileri verdi:
Stalin’in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti’ye adadı, savaşlara katıldı. Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı. Stalin, Lenin’in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı.”

1.4.6 Stalin’in tavuğu

Stalin kurmaylarına iktidar dersi vermek için bir tavuğunu tüylerini canlı canlı yolar. Sonra serbest bırakır. Üşüyen tavuk ısınmak için ocağa koşar, çıplak gövdesi yanar. Pencereye koşar üşür. Tavuk çaresiz ısınmak için yine Stalin’in kucağına gelir. Stalin kurmaylarına seslenir: “Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir.”

Lenin- Stalin döneminde açlık, sürgün ve soykırımda ölen, öldürülen yaklaşık 47 milyon kişinin 30 milyona yakınının Müslüman Türkler olduğu tahmin ediliyor.

1.5 Stalin bitmez

Buraya kadar Stalin’in sadece 2. Dünya savaşına kadar olan yıllarında, özellikle Türklere karşı mezalimlerini anlattık.  Bu insanların Stalin rejimi altında daha çekecek çok çileleri vardı.

2. BÖLÜM – BARBAROSSA HAREKATI

2.1 Türkler askere alınıyor

Müslüman ve Türk halkları Çarlık Rusyasında da Sovyet döneminde de askere alınmıyorlardı, ancak 2. Dünya savaşı başlayınca yaşları 18-65 arasında olanların hepsi zorla Kızılordu’ya alındılar. Bazı kaynaklarda sayıları 6-7 milyon olarak verilmektedir. Sovyetler savaştan sonra onların Nazilerle işbirliği yaptıkları ve “Sovyet vatanı”na ihanet ettikleri propagandasını yaptı ve bunda başarılı oldu. Bu tamamen yalandır. Yukarıdaki bölümde anlatılanlara maruz kalanların Stalin’den nefret etmemeleri ve onun için ölüme severek gitmeleri nasıl beklenebilirdi? Bütün bunlara rağmen Alman işgali yıllarında “Sovyet vatanı”na ve Komünist Partisi’ne sâdık kalanlar ve Nazilere karşı cephede ve partizan hareketinde savaşanlar da olmuştu.

Neyse, biz tekrar o vatan hainleri denilenlerin hikayelerini anlatmaya devam edelim.

Beşir Alizade

Beşir Alizade

Beşir Alizade Azerbaycan Türkü. Azerbaycan’ın Kazak rayonundan (ilçesinden). Sovyet ordusunda askere alınır, Tiflis yakınlarında talim geçirdikten sonra önce Krasnodara, sonra da Kırıma gönderilir: “Feodosiya yakınlarında Sovyet birliklerinin savunma hattının ikinci sırasında idim. Hepimizi bit basmışdı. Günde bir defa – o da gece birisi bir tencere getirib yemek adına bir şeyler paylaşırdı. Vessalam. Bir de gündüz dörd kişiye 250 qramlık bir ekmek verirdiler. Ruslar bize hakaretle “yoldaşı” diye hitap ederlerdi. Üç adama bir tüfeng vermişdiler. Deyirdiler ki, birinizi vursalar, o birisi alsın

2.2 Rusyanın işgali

22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Hitler “biz sadece kapıyı tekmeleyeceğiz ve tüm çürük bina yıkılacak” demişti. Alman panzer birlikleri kısa sürede Sovyet sınırlarını geçtiler. Kızılordu bu saldırıyı ihtimal dahilinde görmüş ama yeterince hazırlık yapamamıştı. 26 Haziran 1941 de yani 4 gün içerisinde Almanya, Rus cephesini artık yıkılmış addediyordu.

Sovyet Hükümeti tarafından genel seferberlikte çok milletli Kızıl Ordu’ya alınan Türk soylu askerler arasında çok sayıda orta ve yüksek okul talebeleri veya ilk, orta okul öğretmenleri mühendis, doçent, doktor ve sanatkarlar da bulunmaktaydı. Bizim soydaşların çoğunluğu birkaç hafta süren kısa eğitimden sonra cephenin en önüne Alman panzer paletlerinin altına sürüldüler. Rus dilini bilmiyorlardı ve özellikle iklime uygun giyim kuşamdan mahrumlardı. Ayrıca Rus subayları, Türk kökenli askerlerin eline iyi silah vermediler. Elinde yeterli silahı, mühimmatı olmayan ve ayağında delinmiş potini olan askerler adam başı verilen 15 mermiyle cephelerde çok ağır kayıplara uğradılar. 1942 ortalarında Ukrayna, Beyaz Rusya, Don ve Kuban bozkırları (Kuzey Batı Kafkasya), Kırım, Kafkasya’nın büyük kısmı Almanya’nın hakimiyetine girdi.

2.3 Milyonlarca esir

Savaşın başlangıcında önlerindeki Alman ordusunun üstün silah gücü karşısında büyük kayıplar vermeye başlayan Türk soydaşların arkalarında Rus askeri vardı. Yani; iki ateş arasında çarpışmaya mecbur olmuşlardı. Geri kaçamadıkları için teslim olmaya başladılar. Müslüman ve Türk gençler, askerler zaten kendilerini yıllarca inim inim inleten Stalin’in ordusuna istemeden, zorla alınmışlardı, savaşa devam etmeleri halinde ölüm onları bekliyordu, böylece kendileri için en uygun olanını seçmek zorunda kaldılar, yani Almanlara teslim oldular. Müslüman ve Türk askerlerin, kitleler halinde Almanlar tarafına geçmesinde gaddar, katil Stalinden öte vatan sevgisi yoksunluğu da ayrı bir etkendi.

Cabbar Aybaz ABD’de yaşayan Karaçay Türk’ü: ”Ruslar bizi zorla askere aldı. Fakat cepheye gidemeden Almanlara teslim olmak zorunda kaldık. Almanlar bizi fena sıkıştırmıştı. 4 bin Rus askeri teslim olduk; çünkü Alman tankları önümüzü kapatmıştı. Top atışları birliğin kumandanını öldürmüştü. Teslim olduğumuz takdirde öldürülmeyeceğimizi söyledikleri için birlik halinde teslim olduk.

Dr. Mehmet Kengerli – Azerbaycan Türkü: Sovyetler’in sistemini herhalde çok şükür yaşamadınız ama okuyup görmüşsünüzdür. Cephede asker iki ateş arasındaydı. Karşıda Alman ateşi, arkada da Rus siyasi teşkilatının silahları. Cephede Türkler’e mermi dağıtmazlardı. Taarruza geçmeden 1-2 saat evvel 10-15 tane mermi verirlerdi.

Temmuz 1941 ortasında çok milletli Kızılordu yaklaşık 1 milyon er ve subay kaybetmiş, 4 milyonu esir düşmüştü. 1941- 42 yılları arasında Sovyet ordusundan Almanya’ya esir düşen asker sayısı 5 milyon civarındaydı. Alman Savaş Esirleri İdaresi tarafından 1943 yılında verilen bilgiye göre esirlerin 1 milyon 700 bini yaşları 18-60 arası değişen Müslüman Türklerdi.

Alman ordusuna esir olanlar müthiş insanlık trajedisi ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle harbin ilk aylarında kamp şartları korkunçtu. Savaş esirlerinin çoğu Alman— – Sovyet savaşının ilk kışında öldüler. Esirler daha ilk ayda sayıları azalsın diye vuruldular, hastalıktan, açlıktan, soğuktan kırıldılar. Ölenler büyük çukurlara topluca atılıyordu. Kötü barınaklar, yetersiz gıda, gayri insani muamele ve cinayetler yüzünden esirlerin bir kısmı böylece yok oldu.

Patrik Von Zur Mühlen – Bu konuda Alman arşiv kaynaklarına dayanarak doktora tezi hazırlayan tarihçi: “Daha harbin başlamasından üç hafta sonra Doğu İşleri Bakanı Rosenberg’e Minsk kampındaki tahammül edilmez durumun haberi geliyordu. Kış mevsiminin gelmesi kamplarda hayatı katbekat zorlaştırmış, buna açlık, bitlenme ve salgın hastalıklar da eklenmişti. Mesela Çenstochav kampındaki 30 bin esirden bir tifüs salgını sonunda 2 bin kişi kalmıştı.

Alman raporlarına göre esir alınanların sayısı sonunda 5.74 milyon, bunlardan ölenlerin sayısı 3.3 milyon oldu. Kamplarda esirlerin çok azı sağ kalabiliyordu. Alman resmî makamları 1942 Aralık ayının her gününde kampta ölen insan sayısının 2500 olduğunu yazıyordu. Alman olmayan araştırmacılara göre ise esirlerin % 85’i öldü. Almanlar milyonlarca esirleri barındıramadılar, besleyemediler. Bu kadar çok sayıda esir alınacağı hiç düşünülmemişti.

Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan, sonra Milli Türkistan Birlik Komitesi Askeri Bölüm Başkanlığı’nda bulunan ve Türkistan konusunda en tanınmış bilim adamlarından olan Baymirza Hayite göre 7 milyon Kızılordu mensubu esir kamplarında toplanmıştı.

Rolph Keller -Alman Araştırmacı: “Cenevre Antlaşması’na aykırı olmasına rağmen esirlere Almanlar bu şekilde davrandı. Almanlar, Sovyetler Birliği ülkelerinden gelen esirler için doğuda ayrı, özel esir kampları bile kurdular. Esirlerin yaşam şartlarını zorlaştırmak ve hayatta kalma şanslarını azaltmak için özellikle çok az gıda verdiler. Ayrıca bilinçli olarak cinayetler işlendi, katliamlar gerçekleştirildi. GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.

2.3.1 Türk esirler

Türk esirlerin akıbeti ise daha feci idi. Onlar esmer ve sünnetli olmaları dolayısıyla anti-semitist Naziler tarafından Yahudi zannedilerek donmuş toprak üzerinde, tel örgüler içinde çadırsız, aç bilaç ölüme terk edildiler. İlk zamanlarda 600 bin Türkistanlı esirin 400 bini bu şekilde hayatını kaybetti. Ölenler toplu mezarlara gömüldü. Almanlar sadece Ruslarla savaştıklarını sanıyorlar, ilk zamanlarda Sovyetlerde Türklerin varlığını bilmediklerinden kamplarda Türk olabileceğine de inanamıyorlardı. Bunu öğrendiklerinde de birşey değişmemişti zira Almanlar Asyalıları aşağılık ırk olarak kabul ettiklerinden insafsızlıkları azalmıyordu.

Öte yandan Stalin savaşta esir düşmeyi Sovyet anlayış ve kanunlarına göre vatana ihanetle eşdeğer kabul ediyordu ve cezalarını ölüm olarak tayin ediyordu. Stalin benim askerim esir olmaz diyerek Cenevre Konvansiyonunu da imzalamamıştı. Bu yüzden ne Hıristiyan esirlere yardım eden Kızılhaç ne de başka kuruluşlar Müslüman Türk esirlere  yardım etmedi.

Fahrettin Üstün CHP eski Muğla milletvekili – “İki yıl önce (2004) Dachau Kampı’nı gördüm. Orada kampta tutulan ve öldürülen kişilere ilişkin, hangi ülkeden oldukları v.s kayıtlar vardı, şaşırdım. Kayıtlarda Türkler de vardı, 100’ün üzerinde Türk vardı, 76’sı ölmüştü. Öldürülen Türkler için Alman hükümetinden tazminat talep edilip edilmeyeceği sorularını içeren yeni bir önerge hazırlıyorum. Önümüzdeki günlerde bunu Meclis’e sunacağım”.

Prof. Dr. Baymirza Hayit önceleri Kızılordu’da tank yüzbaşısıydı. Almanların Sovyetler’e taarruzunda ilk bombaları yiyen öncü birliklerde bulunuyordu. Savaşta yaralandı. Almanlara esir düştü. Sonra Almanya’da kurulan Millî Türkistan Birlik Komitesi Askerî Bölüm Başkanı oldu Savaş sonunda esir kamplarından zor kurtuldu. Türkistan konusunda en tanınmış uzman. Baymirza Hayit’e göre savaşta esir düşen Sovyet askeri sayısı 7 milyon,  bunun içinde 1 milyon 700 binden fazla Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Karakalpak, Azeri vardı. Bu rakam Alman askeri yetkililerince kendisine verilmiş. Hayit’e göre Sovyetler Birliği’nde 18- 65 yaş arasında erkeklerin tamamı askere alınmış, istatistiklerle karşılaştırıldığında bu rakam doğru. Hayit uluslararası kurallara göre devletlerin başka ülkede esir düşen kendi askerlerinin yiyeceklerini karşılaması gerekirken Sovyetler bunu kabul etmeyerek kendi esir askerlerine yiyecek göndermediğini de teyit ediyor.

Hüseyin İkram Han: “Akşam yemeğini 7 kişi beraber oturup şey yapardık. Bütün elimizle her birimiz gelen ekmeği taksimlemek için. Kartondan kesip ip bağlayıp terazi yapmıştık. Gelen ekmeğin bir parçasını kesip aynı gramda taksimlenirdi. Fatiha okurduk hepimiz bu sigara migara değiştirmezdik ekmeklerimizi. Oturduk yer içerdik. Bu vaziyette 7 ay dayandık. Kimi dayandı kimi gitti.Demek istediğim hergün 6-7 hasta çıkarırlardı. Orada sonradan bildik bu ormanda büyük bir çukur kazmışlar. Ölenleri üst üste atıp birkaç kireç ertesi gün onları da atıp kireçleyip. Esirler çevredeki otlardan ne bulsalar, yeşilliklerden yiyor. O yeşilliklerden yiyip yürüyüp barakaya geldikten sonra bağırırlardı. Çünkü o mideyi eziyor tamamen parçalıyor. Böyle ölenler oldu. Sonra bir ağaç var ormanda. Onun kabuğunun altında bir perde var o tatlı. Onu yiyen kimse bir tatlı yemiş gibi oluyor ama o da zararlı. Onun yiyip ölenler çok oldu. Biz geceleri uyuyamazdık. Çünkü o kadar ağlarlardı, bağırırlardı, Bizim de ciğerimiz yanardı.”

Seyit Ahmet Bozkurt – Kırım Türkü: “Ölünün üzerinden atlayıp geçiyoruz orda. kimisi ölmüş, kimisi yatıyor yerde. Böyle yapıyor ama kalkamıyor onu da Almanlar ölüyle beraber arabaya atıyorlar götürüyorlar, çukura gömüyorlar.”

Hamit Özbek – Çeçen: “Trene bindirip bizi Dachau Dead kampına 6 milyon kişinin öldüğü kampa götürdüler. Orada dead kampında kokudan ölenler,birbirini yiyorlar hayvanlar gibi. Ayaklarım yürüyemez hale geldi. Yürüyemeyenleri ölülerin arasına atıyorlar.”

Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.”

Alim Almat – Kazak Türkü: “Benim kaldığım kampta 80 bin kişiydik. 80 bin kişiden 6 ay zarfında 3 bin kişi kaldık açlıktan. Elinle başını şöyle bir tuttuğun zaman elinde kalıyor bitler. Orada tifüs hastalığına yakalandım. Tifüs hastalığında 14 güne kadar yaşabiliyorsun!.. Günde 50-100 kişiyi arabalarla taşıyıp, çukura atıp gömüyorduk. Acayip bir şey oluyor insan; yanındaki ölmüş, onun üzerindekini alıp kendi üzerine örtüyorsun, oralı bile değilsin. İnsan hayvanlaşıyor mu ne deyim?.Alman adamı yakalıyor, yat diyor, yatıyor. 75 kırbaç vuruyor ondan sonra adam mosmor olup kalıyor. Üstüne bir kova soğuk su döküyor. Silkeleniyor köpek gibi, ölüyor kalıyor on dakikada. Günde arabayla 100 kişi-50 kişi taşıyıp,götürüp,çukura atıp gömüyorduk.

Musa Ramazan – Kafkasya:”Onlara çikolata bile verdiler” “- Stalin, “Benim esirlerim yok, onlar vatan hainidir!” demişti.’ Sonra da Kızılhaç’tan ayrıldı. Biz gördük ki İngilizler’in, Amerikalılar’ın pilotları esir kamplarında uluslararası kuruluşlardan her şeyi buluyordu; çikolatasına kadar… Onlara doktor da veriyorlardı. Bizde ne yemek ne de doktor vardı.”

Dr. Mehmet Kengerli – Azerbaycan Türkü: “Nefes alan insanları gömdüler!. Kırım’da esir düşen 435 bin Rus askerinden biriydim. Esir kamplarında kalmasam da orayı gördüm, yaşadım… Orada şart diye bir şey yoktur. Almanya gibi son derece bencil, ırkçı bir felsefeye dayalı bir toplumda şart aranmaz. Kış mevsiminde kar, kıyamet: Sıfırın altında 25-30 derece… Onlarca kamptan daha nefes alıp veren insanlar gömülmeye götürülürdü.”

2.3.2 İşçi köleler

Trajediyi yaşayanlar sadece savaşta esir düşenler değildi. Alman erkekler savaşa gidince Almanya’da fabrikalarda, çiftliklerde çalışacak kimse kalmamıştı. O ihtiyaçlarını da işgal ettikleri ülkelerden gençleri esir, köle gibi boğaz tokluğuna çok zor şartlarda çalıştırarak giderdiler.

İkinci Dünya Savaşı’nda 1941 yılında Alman ordusu Kırım’a geldikten sonra Kırım Tatarlarından bir kısmı da zorla Ostarbeiter (Doğu işçisi) sıfatıyla Almanya’ya götürüldü. Bunların yanısıra, Kızıl Ordu’da görev yapmaktayken Almanlara esir düşmelerini müteakip Alman ordusuna katılanlar da vardı.

2.3.2.1 Fatma Baştimur

İşçi kölelerden biri de NBA’de All Star’da oynamış milli basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur. Baştimur 1927’de Rus kökenli Fedo – Olga çiftinin çocuğu olarak Ural’da doğmuş. Adını Pavlina koymuşlar. Üç aylıkken annesiyle babasını Ural’dan Ukrayna’nın Varaşlovgrad kentine sürgün etmişler. Bolşevikler, zengin diye ailesinin elindeki hayvanları almışlar. Sürgüne geldikten sonra 4 yaşındayken babası ölmüş, üç kardeş kalmışlar. 2. Dünya savaşında Ruslar Varoşlovgrad’dan çekilirken Almanlara bir şey kalmasın diye her şeyi yakmışlar. Ekmek dahi bulamamışlar.

Pavline bir gün evde pişirmek için buğday getirmeye gider, iki Alman askerine yakalanır. 15 yaşında Ukrayna vatandaşı olan Pavlina‘yı Almanlar Ukrayna’dan topladıkları 300 gençle birlikte karakolun önünde dizerler, çırılçıplak soyup vagonlara bindirirler. Ön vagona koyarlar, eğer yolda dinamit varsa önce o vagon patlasın diye. Polonya toplama kampına götürülen Pavlina ve yanındakiler çırılçıplak soyulup zehirlenmek üzere bir banyoya sokulurlar. Tam gaz açılacakken, bir SS subayı,  ‘Bunlar çalışmaya gidecek’ diyerek esirlerin zenginlerin yanına götürülmesi emrini verir.  Vagona bindirerek bu kez Berlin’e götürürler.

Fatma Baştimur: “Oradan Berlin’de hepimizi sıralamışlar. Zengin adamlar gelmişler. Genç kızları sen, sen, sen öne! Bana çalışmaya gideceksin. Beni de çağırmışlar. Hayır dedim ben fabrika çalışacağım dedim. Korktum çünkü kötülük yapabilirlerdi, gitmedim. Fabrikada çalıştık.”

Baştimur inatçı ve kararlı karakteriyle zenginlere kölelik yapmamakta direnir ve savaş malzemeleri üreten bir fabrikada işçilik yapmaya başlar. Sabahları 100 gram bayat ekmekle güne başlar, 12 saat boyunca çalışır, gece de bir kepçe yağsız kepek çorbasıyla yetinir. Bir esir olarak her gün dayak yer, türlü hakaretler işitir. Yorgunluktan ve açlıktan bitap düştüğü bir gün, motora kurşun yerine parmağını sokunca sol elinin orta parmağının bir kısmını kaybeder. Baştimur’un ilginç ve ibretlik hikayesine ilerde döneceğiz.

2.4 Almanlar Kafkasya’da

Almanlar 1941 yılında Sovyetlere saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlara karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı. Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden ve hiç haberleri olmadan Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı. 25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızılordu birliklerini burada Karaçaylıların silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet Kızılordusu’nu ve NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler. Ağustos 1942’de Alman ordusu Karaçay topraklarına girdi ve bölgede beş ay kadar kaldı. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazandılar. Camiler yeniden açıldı, kolektif çiftlikler kaldırıldı. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılandı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakıldı. Karaçaylılar-Malkarlılar 1943 yılı sonlarına kadar Sovyetler’e karşı mücadelelerini sürdürerek Kafkasya’daki Rus karşıtı hareketlere önderlik ettiler. Bu mücadeleler sırasında büyük nüfus kayıplarına uğradılar. Almanların Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış olduğu daha sonra öğrenildi.

2.5 Türk esirlerle ilgilenmeler başlıyor

Savaşı Almanya kazanırsa yıllardır komünist zulmü altında inleyen Orta Asya Türkleri de kurtulabilecekti. Bu ve 1. Dünya savaşında müttefik oluşu Türkiye’de Alman sempatisini körüklüyordu. Bu sempati çerçevesindeki politikalar Almanlar ile Türklerin gayrı resmi yakınlaşmalarına da sebebiyet verdi.

O zamanki Cumhurbaşkanı İnönü’nün savaşta tarafsız kalma siyaseti nedeniyle Türkiye ve Almanya arasında doğrudan temas olmadı ama zamanın Başbakanı Refik Saydam ‘söz konusu denge politikası’ gereği ne Almanları, ne İngilizleri, ne de Rusları rahatsız etmeden 200 bin Türkün kurtulmasına önayak oldu, hastalar hastaneye yatırıldı ve daha iyi şartlardaki kamplara gönderildiler.

Almanya’da olan Türkistanlı Veli Kayyum Han ve Paris’te olan Kokand ve Alaş-Orda Muhtar Cumhuriyeti’nin önderlerinden ve Başbakan’ı Mustafa Çokayoğlu da Alman esir kamplarında yaşayan ırkdaşları ile ilgilendiler. Mustafa Çokayoğlu (Çokay) esir kamplarındaki bulaşıcı tifo hastalığına yakalanarak 27 Aralık 1941 yılında Berlin’de hastanede vefat etti. Bazı söylentilere göre Çokay Almanların arka plandaki emperyalist niyetlerini anladığı, Türk Cumhuriyetlerine bağımsızlık vermeyeceklerini öğrendiği için öldürüldü. Bundan sonra Veli Kayyum Han, Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalıştı.

1943’ten sonra Gürcü İrtibat Heyeti başkanı olacak olan ve o sıralarda Münih’te Şark İşleri Bakanlığı’nda tercümanlık yapan Georg Magalov, aynı tarihlerde Münih’te bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın (Killigil) Almanlarla temasını sağladı. Nuri Paşa 1918’de Azerbaycan’ı kurtaran Osmanlı ordusunun komutanı olması sebebiyle Kafkasyalılar ve Türkistanlılar üzerinde büyük etki sahibi idi. Aynı ordu komutanlarından Ali İhsan Sabis ve Mürsel Bakü paşalar da Almanlarla irtibat kuranların başında geliyorlardı. Ali İhsan Sabis o zaman Almanların Türkiye’de yayınladığı La Turchi adlı gazetenin yayın müdürlüğünü yapmaktaydı. Nuri (Killigil) Paşa 1. Dünya Savaşı sırasında ahbap olduğu Almanya’nın Moskova eski Büyükelçisi Kont Schulenburg, paşa arkadaşları, Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, ilk bağımsız Azerbaycan Hükümeti Maliye Nazırı Abdül Ali Emircan’ın oğlu savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşeliği’ne gelecek olan Fuat Emircan ile beraber Almanya yetkililerini harekete geçirmeyi başardılar.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen esir Türkleri silahlandırıp Rusya’ya karşı kullanmak taraftarı olan gruptandı. Aynı zamanda Türkiye’nin Almanya saflarında savaşa girmesi için de diplomatik faaliyet göstermekteydi. Bu amaçla Alman ekolünden Yıldız Harp Akademisi Eski Komutanı Ali Fuat Erden ile Emekli General Hüsnü Emir Erkilet paşalar için Almanya’ya gezi düzenledi. Türk paşalar Hitler ile görüştüler ve Doğu Cephesi’ni ziyaret ettiler. Alman kaynaklara göre bu ziyarette Türk paşalar ‘milli lejyonlar’ fikrini desteklediler. Her iki paşa da Alman orduları hakkındaki izlenimlerini hem ilgili devlet birimlerine bildirdiler, hem de Cumhuriyet ve Tasvir gazetelerinde değerlendirmelerini kaleme aldılar. General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, Tatar kökenliydi. Sovyet Türklerinin Almanya ile birleşip merkezi Rusya’da olan bir konfederasyon kurmalarını önerdi.

Bu konuda girişimlerde bulunan başkaları da vardı. Başkurt Zeki Velidi Togan, Kırımlı Cafer Seyidahmet Kırımer, Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucularından ve eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Şeyh Şamil’in torunu Dağıstanlı-Avar Said Şamil Türkiye’den, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti eski Dışişleri Bakanı Dağıstan’lı Haydar Bammat Paris’ten gelerek görüşmelere katıldılar. 1942 Nisanında Berlin’de“Adloniade” otelinde başlayan toplantılar aylarca sürdü.

Almanlarla yapılacak işbirliği sonunda, savaş esiri Türklerin ülkelerine kavuşacakları ve kendi bağımsız devletlerini kuracakları varsayılmıştı. Ancak Almanların özellikle Slavlar dışında kalan “Sovyet Doğu Halkları”nı ikinci sınıf insan olarak görmeyi sürdürmesi ve görüşmelere katılanlara bağımsızlık sözü vermemesi yanında Türk ve Müslümanlara ancak manda yönetimini layık görmesini, gözünü Kafkasya’nın petrol ve madenlerine dikmesini farkeden Nuri Paşa, Sait Şamil, Mehmet Emin Resulzade, Haydar Bammat gibi önderler görüşmeleri kesip Almanya’dan ayrıldılar.

Nuri (Killigil) Paşa Almanya’daki temasları hakkında Türkiye’deki Türkçü fikir hareketinin önde gelen ismi Reha Oğuz Türkkan’a şunları anlatıyordu: “Almanlar bana Gönüllü Türk Birlikleri’nin başına geçmem için teklifte bulundular. Ben Almanlara bir ön şart koştum, o da şu idi; ‘Almanlar, Sovyet işgali altındaki Türk memleketlerine savaşı kazandıkları takdirde bağımsızlık vereceklerini bütün dünyaya deklare etsinler’. Almanlar bunda mütereddit kaldıkları için ben bu teklifi reddettim.

Yine de bütün bu temaslar ve ayrıca Türk soyluların Rus boyunduruğundan kurtulma arzusu Almanların 1942 yılından itibaren savaş esirlerinden asker olarak yararlanmalarını nihayet akla uygun bulmalarını sağladı. Almanlar Türkleri ayrıca silah üretiminde de kullanabileceklerini düşündüler. Onların Sovyetlere karşı büyük nefretinden yararlandılar. Üstüne üstlük Almanlar Rusların kapatmış olduğu kiliselerin camiler açılacağı halklara bağımsızlık verileceğini vaadediyorlardı. Sovyet adı altında zaten Rus işgaline uğramış ve Stalin zulmünde yaşamış bir çok halk Almanları başlarda ehveni şer olarak gördüler. Bazıları Sovyetlerin terkettiği yönetim boşluğunu kendi devletlerini kurarak gidermeye çalışmışlardı.

2.5.1 Milli Komiteler

1941 yılının sonlarında esir kamplarında çok ağır şartlar altında bulunan savaş esiri soydaşlarına yardımcı olmak amacıyla “Milli Komiteler” adıyla bir nevi sürgün hükümeti şeklinde çalışan harp esirleri komisyonları kurulmasına karar verildi.
Milli Komitelerde Mustafa Çokayoğlu, Veli Kayum Han, Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayıt, Ahmet Temir, Abdurrahman Şafi Almas, Kuzey Kafkasyalı Alihan Kantemir, Azeri Binbaşı Abdurrahman Fetelibeyli Düdenginski, Albay Magomed Nabioğlu İsrafilov (Ahmet Nabi Magoma İsrafil bey) v.b. yer aldılar.

Berlin’in Adlon Oteli’nin büyük salonunda biraraya gelen Azerbaycan gönüllüleri, Azerbaycan dışında bulunan sivillerle birlikte kurultay hazırlıklarını başlattı. Cephelerden davet edilen gönüllü askerlerle birlikte Azerbaycan Kurultayı yapıldı ve sürgün hükümeti olarak Milli Komite kuruldu. Başkanlığına da oybirliği ile Abdurrahman Fetelibeyli getirildi. Komite üyeliğine ise Fuat Emircan, Mecit Musazade, Cebbar Mehmetzade, Enver Gazi ve Ali İslam seçildiler.

Azerbaycan Kurultayı’ndan sonra Türkistan ve Kuzey Kafkasya Türk ve Kafkas kabilelerinin kurultayları yapıldı. Onlar da kendi millî komitelerini seçtiler.

Türkistan Millî Komitesi’nin başkanlığına Veli Kayyumhan adlı bir Özbek Türkü, Askeri Bölüm Başkanlığı’na da Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayit getirildi.

Kuzey Kafkasya Milli Komitesinin başkanlığına Berlin’de ikamet eden Ahmet Nabi Müslüm Magoma, sekreterliğine Ali Han Kandemir getirildi. Komitede, Said Şamil, Barasbi Baytugan, Aytek Namitok, General Sultan Kılıç Girey ve Tausultan Şakman vb. de görev almışlardır.

Milli Komite üyeleri diplomat kabul edildiler ve kendilerine diplomat muamelesi yapıldı.

Dağıstanlı Sait Şamil, Almanların kendi duruşlarından hiçbir şekilde taviz vermemesi ve bağımsız Kuzey Kafkasya planını kabul etmemesi üzerine, daha fazla dayanamayıp 1942 sonbaharında komiteden istifa etti, Almanya’dan ayrılarak Türkiye’ye döndü.

Kırım Tatarları Milli Komitesi haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başladı. Berlin’deki Azerbaycan Ulusal Komitesi’nin kültürel işlerden sorumluluğunu Cabbar Ertürk yürütüyordu.

Milli Komiteler tarafından Türk/Müslüman esirlere gönüllü olarak Alman ordusuna katılmaları teklif edildi. Gönüllü olmasalar sanki başka alternatifleri varmış gibi. Ancak Cenevre konvansiyonuna göre vatandaşı oldukları ülkeye karşı savaşmak için mutlaka gönüllü olmak ve bunu yazılı olarak beyan etmek zorundaydılar. Zaten bu teklifi kabul etmeseler mutlaka öleceklerdi. Etseler en azından daha iyi şartlara kavuşacaklardı. Böylece Milli Komiteler kamplardan Türk soydaşlarını toplanmaya başladılar. Bu şekilde 280 bin esirin Almanlarla işbirliği yapma karşılığında hayatlarının “o zaman için” kurtulmasının yolu açıldı.

2.5.3 Tanıklar anlatıyor

Ergeş Sermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “Savaş cephesinde Almanlar tarafına geçen veya esir olarak düşen vatandaşların sayısı dört yüz bini teşkil eder. Almanlar tarafından açlık ve hastalıklar neticesinde veya Yahudi, Moğol ve Komünist gibi bahanelerle 90 ile 100 bine yakın kişilerimiz esir kamplarında helak oldular. 400 binden 100 bine yakın kişilerimizi kamplardan kurtararak silahlandırdık. Onlar, Doğu Cephesi’nde Kızıl Ordu’ya karşı savaştılar“.

Aşir MelekKırım Türkü:Sizin anlayacağınız ben size şunu söyleyeyim. Biz kaldık iki taşın arasında. Ne komünizm bize bir şey yaptı ne faşizm. Şimdi hangisine hizmet edeceğiz. Affedersin yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal veyahut kabahat bizde.

Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “Sovyetler Birliği’nde bulunan pek çok farklı millet Sovyet yönetiminden zarar görmüş, çoğu yerinden yurdundan edilmişti… Bu da Almanlarla ortak olan bir yönleriydi. Dolayısıyla Almanlarla işbirliğini kabul ettiler. Aslında çoğu, Nazilerin prensiplerini benimsememişlerdi. Onlar sadece, savaştan sonra özgür ve bağımsız bir ülkeye dönmeyi umuyorlardı.”

Süleyman Tekiner – Azerbaycan Türkü ile ropörtaj:
Peki bu birliklerin içindekiler gerçekten gönüllü müydü?
Yok canım, ne münasebet. Kimisi açlıktan, kimisi başka çare yok
Yani zorla?
Ölmemek için. Zorla denmez ama çünkü öyle bir şart var, şartlar öyleydi ki zorlamaya lüzum yoktu. Herkes bir lokma ekmek alabilmek için oraya giriyorlardı.

Dr. Patrik Von Zur Mühlen -Alman Araştırmacı: “Esir kampındaki pek çok esir de oluşturulan bu taburlarda yer almak için gönüllü olarak başvurdular. Onları bu askeri birliklerde yer almaya iten en önemli nedenlerden biri de, esir kamplarındaki o ağır yaşam şartlarıydı. Oralarda açlık, hastalık ve soğuk hava şartlarıyla mücadele ediyorlardı. Yüz binlerce esir beslenme yetersizliğinden, soğuktan ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.

Habibullah Arslan – Kırım Türkü: “Fakat bu sefer doğrudan doğruya Alman elbisesi giydirdiler. Gönüllü de değildik, nasıl gönüllü olalım? Ne için çarpıştığımızı da bilmiyorduk.

Beşir Alizade. Azerbaycan Türkü. Kırımdaki savaşlarda esir düşer. Ukrayna’da bir kaç ay esir kampında kaldıktan sonra Alman ordusunda savaşmaya razı olan Azerbaycanlı esirlerin talim gördüğü yer olan Yedlina-Polonya’ya gönderilir. Beşir Alizade anlatıyor: Güzel yemek verirdiler – günde 5 defa. Az az verirdiler. Çünkü esir kampında yemek yokluğu çekmiştik. Yedikçe doymuyorduk. Kendimize gelenden sonra bize talim gördürmeye başladılar. 1 Mart 1943de bize Alman giyimi ve silah verdiler. İyi hizmet edeceyimiz hakkında and içdik”.

Fuat Emircan.
ll. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşesi olan Fuat Emircan savaş yıllarında Almanya’da esir Azerbaycanlılar için Latin harfleriyle “Azerbaycan Gazetesi”, daha sonra “Milli Birlik” isminde dergi çıkarttı. Tasvir Gazetesi’nin savaş muhabirliği de yaptı. Fuat Emircan anlatıyor: “Harp başladığında dünyada ne kadar Azeri, Gürcü, Dağıstanlı,Türkistanlı Bolşevik rejimi muhalifi politikacı varsa Almanya’ya geldi. Onlar Rusya çökecek, biz de vatanımıza kavuşacağız diye düşünüyorlardı. Hepsi istiklal istiyorlardı. Kuzey Kafkasya’dan Haydar Mamak “Biz efendi değiştirmek için harp etmeyiz” diyordu. Rus gitsin Alman gelsin diye harp etmeyiz. Harp sonunda istiklalimizi tanıyacağınızı vaad edin savaşalım diyorlardı. Bu, Berlin’de toplanan muhalif Türk grupların ortak görüşü idi. Hitler’in adamı olalım diyen çok azdı. Alman ordusunda 380 bin Türk vardı. Özbek, Türkmen ve Azeriler gönüllü olarak savaştılar. Bunların 200 bini Türkistanlı, 60 bini Azerbaycanlı, diğerleri de Şimali Kafkaslı, Gürcü, Çerkes vb. idi. Türk esirleri arasında dolaşıyordum. Bana soruyorlardı; ‘Efendim Fuat, İsmet Paşa Alman sefirini çağırmış ve demiş ki; bizim oralarda gardaşlarımız var. Onların hepsini Türkiye’ye gönderin demiş. Bu doğru mu?’ Ne diyeceksin… Esir kamplarındaki insanların ümitlerini kırmamak için ‘İnşaallah doğrudur, gayet tabii, sizi Türkiye düşünüyor’ filan derdim. Gönüllü birlikler oluştuktan sonra Almanlar Azerbaycanlı, Dağıstanlı grupları uçaklarla Kafkasya’ya attılar. Bunların içinden Rus cephesini iki defa delip Almanya’ya tekrar gelen çocuklar vardı. Bunlarla konuştum ve korkmadınız mı diye sordum. “Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir” diyorlardı ve çok inançlı idiler. Alman ordusuna giren eski Sovyet vatandaşları esir olamıyorlardı. Onun için Almanlar bazı yerlerde onları öne sürüyorlardı. Biliyorlardı ki sonuna kadar dövüşeceklerdi. Nuri Paşa Almanya’ya geldi. Babamın iyi arkadaşı idi. “Rusya’dan onbinlerce esir geliyor ve bunların içinde binlerce Türk var; fakat bunları sünnetli olmaları sebebiyle Yahudi sanıp ya kurşuna diziyorlar, yahut aç bırakarak öldürüyorlar. Çabuk ilgilenin” dedi. Ben kampları dolaştım; dedikleri maalesef doğruydu. Almanlar her sünnetliyi Yahudi sanıyordu.Türkistanlıyı, Azerbaycanlıyı aç bırakarak ölüme terk ediyorlardı. Nuri Paşa’nın üst düzeyde temasları sonunda Türkler kurtuldu. Sonra da ölümden kurtulan bu Türklerden gönüllü birlikler kuruldu. Almanlar sonra da Rus gönüllü ordusu kurdular.

Cengiz Dağcı – Korkunç Yıllar Roman yazarı: “Bugün, bir oğlun, sırtında Alman üniforması, göğsünde gamalı haç. Öteki dağlarda, kalpağında kızıl yıldız tepeden tırnağa milletinin kanına bulanmış Bolşeviklerle beraber… Babam, daha çok kimi düşünüyor, kime acıyor? Bana mı, Bekir’e mi, yoksa kendine mi? Bilmiyorum…”

3. BÖLÜM – 2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRK LEJYONLARI

Mezar başında dua eden Türk asıllı askerler (1945)

Mezar başında dua eden Türk asıllı askerler (1945)

Şükür ki  kafası birşeylere basmaya başlayan Alman Genelkurmayı, 1941 Aralık ayında millî lejyonların teşkili için ön çalışmaları başlatmıştı. Doğu İşleri Bakanı Rosenberg, Hitler’i ikna ederek ‘Türk Lejyonları’nın” görevlendirilmesi yolunda direktifi imzalatmayı başarmıştı. 22 Aralık 1942’de Türkistan, Ermeni, Gürcü ve Müslüman Kafkasyalı Lejyonu kurma emri Berlin’den resmen verildi. Milli Komiteler esir kamplarından Türkleri çıkarmaya başladı.

Baymirza Hayit – Milli Türkistan Askeri Bölüm Başkanı: “Esirleri kendi devletleri aleyhine silahlandırmak uluslararası kaideye tersti. Bunun için esirlerden ‘gönüllü’ olduklarına dair iki nüsha imzalı yazı alınıyordu. Bunların bir nüshası Cenevre’ye gönderiliyor, bir nüshasını da kendi arşivlerinde saklıyorlardı. Bunlarda ‘Gönüllü olarak Türkistan ordusunda Sovyetler’e karşı savaşmaya hazırım. Bunun için and içiyorum‘ diyorduk.

3.1 Doğu lejyonları (Ostlegionen)

İlk olarak Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalışan Veli Kayyum Han, 1942 yılının başında Alman Genel Kurmayı ile işbirliği ile “Türkistan Lejyonu”nu kurmayı başardı. 1942 Mart’ında paralel teşekküller Sovyetler Birliği’nin işgal altındaki bölgelerinde de kurulmaya başlandı.

10915195_1063955276963384_505195846849388982_n

Türkistan Birliğinden sonra II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusuna alınmış, Alman ordusuna esir düştükten sonra Nazi Almanyası esir kamplarında nasılsa ölmemiş, yine de sonu açlıktan, hastalıktan ölmek olan, bu yüzden çaresiz Alman ordusuna geçen doğu halklarından “Osttürkische Waffen-Verbände der SS” (Doğu Türkleri silahlı birlikleri) adıyla lejyonlar oluşturulmasına karar verildi. Bu teşkilat Olaf Caroe’nin verdiği bilgilere göre her biri iki taburluk dört alaydan meydana geliyordu. Bu dört alaydan biri sırf Türkistanlılardan kurulu idi. Diğerleri ise Azerbaycan, Volga— (İdil)-Ural ve Kırım Türklerinden meydana geliyordu. Bu birlik muharib bir kuvvet olmayıp propaganda ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunuyordu.

Milli Lejyonların. Müslüman olmayan Rus, Ukrayna, Gürcü, Ermeni lejyonları da kuruldu. Ağustos 1942 de doğu lejyonları Polonyada Türkistan, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Gürcü Ermeni, İdil-Ural lejyonlarına ayrıldı. Böylece Almanlar lejyonları ayırarak birleşik güç olmalarına izin vermediler.  İlk birlikler işgal altındaki Polonya’da eğitildiler.

İlk dalga Doğu lejyonları olarak 6 Türkistan piyade taburu, 2 Azeri piyade taburu, 3 Kuzey Kafkasya Piyade taburu, 2 Gürcü taburu ve 2 Ermeni Piyade Taburu hazır oldu.

Patrik Von Zur Mühlen – Tarihçi. Bu birliklerin kesin olmayan rakamlarını anlatıyor: “1943 yılı ortasında doğu birliklerinde 300 binden fazla insan vardı. Müteakip sene sayıları iki misli, 200 bin ile 1 milyon arasındadır. Kafkasyalıların sayısı 110 bin, İdil (Volga) Tatarları 35-40 bin, Türkistanlılar 110-180 bin, Kırım Tatarları 20 bin ve Kalmuklar 5 bin civarındadır. Özel birlikler dahil edilmediğinden bu rakamlar artabilir“.

Azeri Lejyonu arması

Azeri Lejyonu arması

Lejyonların görev yaptırılan en büyük birlikleri tabur kuvvetindeydi. Tek istisnayı 162. Türk Tümeni teşkil ediyordu. Sir Olaf Caroe’nin yazdığına göre bu piyade tümeninden başka 19 müstakil tabur ve 24 piyade bölüğü vardı. Bunların hemen bütün mevcudu Türklerden ve Taciklerden oluşuyordu. Ancak subaylar karışıktı. Charles Warren Hostler’in verdiği rakamlara göre 180 bin gönüllü içinde ancak 87 Türk subayı vardı. Türk subaylarının tayin ve terfisi konusunda Almanlar kararsızdı. Bununla birlikte 1942 Aralık’ından itibaren Doğu Birlikler Generalliği ve beraberinde Gönüllü Birlikler Generalliği ihdas olundu.

3.2 Türkistan Lejyonu

Türkmen gönüllüleri

Türkmen gönüllüleri

Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar, Çeçenler, Tacikler olmak üzere çoğu Türk soylu Müslüman halklardan oluşturuldu.

1942 yılının sonuna doğru altı tabur, 1943 yılının başlarında beş tabur, 1943 yılının ikinci yarısında üç tabur kuruldu. Türkistan Lejyonu ilk defa 2 Mayıs 1942 yılında Bryansk ormanlarında Kızıl Ordu’ya karşı yaptığı savaşlarda bazı başarılar elde etti. Birliğin bir savaş gücü haline dönüşmeye başlaması için kasım 1943 tarihini beklemek gerekti. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110-180 bine çıktı. Başlarda Alman asıllı yüzbaşı ve yedek subay binbaşılar tarafından idare edilen birliğin komutanlığını Ekim 1944 ile Aralık 1944 arasında sonradan Müslüman olmuş Harun El Reşid adında bir Avusturyalı yaptı.

BiZ ALLA Bilen - Allah Bizimle - Türkistan Lejyonu Arması

BiZ ALLA Bilen – Allah Bizimle – Türkistan Lejyonu Arması

Türkistanlılar. Ekim 1943, Kuzey Fransa

Türkistanlılar. Ekim 1943, Kuzey Fransa

1944 yılının şubat ayında, beyaz Rusya’ya gönderilerek, cephe gerisinde sabotaj faaliyetlerinde bulunan Sovyet partizanlarına karşı, “anti-partizan” yöntemler ile mücadele etmek olmuştur. İlk olarak, 28 Mart 1944’de, Minsk yakınlarında, “Yuratishki” de partizanlara karşı operasyon yapmıştır. Daha sonra Haziran 1944 de Polonya’ya gönderilen birlik burada da yine partizanlar ve cephe gerisinde faaliyet gösteren, 1939’da dağılmış olan Polonya ordusu’ndan geriye kalan askerlerin oluşturduğu, ‘Polish Home Army’ isimli kuruluş ile mücadele etmiştir.

Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!

Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!

1944 yılının sonuna doğru Slovakya’ya gönderilen birlik, burada da, partizanlara karşı operasyonlarda bulunmuştur. Aynı yılın Aralık ayında “Waffen (silahlı)-Gebirgs-Brigade der SS (Tatar nr. 1)” isimli Kırım Tatarlarından oluşan başka bir birlik ile birleştirilmiştir. Kurulduğu 1944 yılı başında, 3000 kişi civarında olan personel sayısı, 1945 yılının Mayıs ayında, 8500 kişiye ulaşmıştır.

3.2.1 Ruzi Nazar

İkinci Dünya Savaşı’nda Özbek Türkü Ruzi Nazar’da her genç gibi trenlere yüklenip cepheye sürüldü. Kendisine verilen kursu başarıyla bitirdiği ve de yüksekokul mezunu olduğu da göz önüne alınınca Kızıl Ordu tarafından kendisine Asteğmen ünvanı verildi. Akabinde Ukrayna’daki savunma birliklerinde görevlendirildi. Ruzi Ukrayna’da Alman havan mermisinin şarapnel parçasının isabeti sonucu ağır yaralandı. Ukraynalı bir aile onu sahiplendi ve iki hafta orada misafir kaldı. İyileştiği esnada Kızıl Ordu birliklerinden Alman birliklerine geçişler başlamıştı. Ukrayna’da da Almanya’nın kontrolünde yardımcı birlikler kurulmuştu. Ruzi ev sahibesinin de yönlendirmesiyle Alman ordusu kontrolündeki Türkistan Lejyonuna katıldı. Artık sadece kendi halkı için çalışacaktı. Ruzi’ye bu birliklerin kontrolü verilmişti. Bu birlikleri denetliyor ve yaralılara sağlık hizmeti verilmesini sağlıyordu. Ruzi  Nazar’a ileriki bölümlerde tekrar döneceğiz.

Türkistan Lejyonu Arması

Türkistan Lejyonu Arması

3.3 Hayal Kırıklığı

Almanların da vermiş olduğu söz vardı. Cephede öne sürdükleri MTBK’ya (Milli Türkistan Birlik Komitesi) savaştan sonra bağımsızlık vaadini sunmuşlardır. Denize düşen yılana sarılır misali Türkistan Lejyon birlikleri kendilerini Sovyetlerin ellerinden Almanların kurtaracağını düşünüyordu. Ama çok geçmeden durumun öyle olmadığını anlamışlardı.

3.3.1 Muhammed Emin el-Hüseyni

1921 – 1948 yılları arasında Filistin baş müftüsü ve Filistin Ulusal Hareketi’nin kurucusuydu. 1895 veya 1897’de doğdu. Kısa sürede II. Abdülhamit hayranı oldu. Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı ordusu’nda topçu subayı olarak görev yapan el Hüseyni, bir süre İzmir’de yaşadı. Teşkilat-ı Mahsusa’da yükselerek Kudüs’te idaresi hızla yükseldi. Aralık 1916’da Kudüs’e döndükten sonra Arap isyanı sırasında olayları yatıştıramadı. Osmanlı idaresinden sonra Filistin topraklarından Yahudileri çıkarma çalışmalarına girişti. Antisemit gösteriler ve sabotajlar düzenledi. 1933’den itibaren Nazilerle yakınlaştı. 1936’da Filistinde çıkan büyük Arap isyanının lideri olarak, Yahudilere toprak satışını, Filistine Yahudi göçünü önlemeye çalıştı. İngilizler dini liderliğini tanımadıklarını ilan ettiler.

Emin el Hüseyni Adolf Hitler ile görüşüyor, Aralık 1941

Emin el Hüseyni Adolf Hitler ile görüşüyor, Aralık 1941

1941’de Berlin’e giderek bizzat Adolf Hitler ile görüştü. Yahudileri Filistinden atmak için destek talep etti. Hitler resmi bir taahhüt vermedi ancak söz ile, Filistin ideallerini Almanya’nın paylaştığını beyan etti. Kafkasları tamamen ele geçirince Yahudileri Filistinden atacağını da ekledi. Himmler’le yaptığı görüşmede de Balkan Müslümanları ile arasının iyi olduğunu, Almanya için silahlı bir kuvvet oluşturabileceğini söyledi. Bunun üzerine Müslüman Boşnak ve Hırvat askerlerinden 13. SS Waffen Dağ Tümeni “Handschar” adlı bir tümen oluşturuldu.

3.4 Azeri Lejyonu

İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)

İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)

Sovyet ordusunda 700 000 Azerbaycanlı vardı. Bunlardan 70 bini Stab waffen -Gruppe Aserbaidschan’da (Silahlı Birlikler Azerbaycan grubu ) ve başka Alman ordusu birimlerinde çarpıştılar. Abbas Bey Atamalibekov’un da çabalarıyla 1942 yılının sonuna doğru iki Azerbaycan lejyon taburu, 1943 yılının başlarında dört tabur, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kuruldu. Bu birliklerin asker sayısı 1943 yılında
100 binin üzerindedir.
Lejyonda kurmay subay olan Azerbaycan Türkü binbaşı Abdürrahman Fetelibeyli-Düdenginski geçici tabur komutanlığı yaptı. Magomed Nabioğlu İsrafilov (İsrafilbey) 314. Piyade alayı içerisindeki 162. Türk Piyade Bölüğüne komutanlık yaptı. Taburlar ilk olarak Kuzey Kafkasya’da Karaçay Türklerinin topraklarında savaştılar. 30 Aralık 1944 de Kafkasya Silahlı Birlikleri Grubuna katıldılar.

Abdurrahman Fetelibeyli Düdenginski: “1942 yılının Ekimi’nde Cortovi Vorota, Şeytan Kapısı sınırında Kızıllara karşı savaştaydık, hem de Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda savaşıyorduk. .Akşama kadar mermi altında savaşa kumandanlık eden Komutan Qolqer çok yorgundu. Hiç beklemeden bana gelerek şunları söyledi: Atatürk yaşasaydı İkinci Cihan Harbi olmazdı. Bu kelimeler benim kalbimi mutlulukla doldurdu. Atatürk’ün kudretini tüm varlığımla,tam yakından bir kez daha hissettim. Gerçekten, Atatürk öyle bir Türkiye yarattı ki, İkinci Cihan Harbi’nin gidişine ve sonuna derin tesir etti… Ben Atatürk’ün yaratıcı gücü önünde boyun eğdim. Hem de sınır bilmez sevgi ve sayqılarımla baş eğdim. İsteyerek büyük fedâkarlıklara katlanan, özgür dünyanın yıkılmaz kalesi olan Türkiye’nin önünde baş eğdim. Mutluyum ki, Azerbaycan Türkü’yüm, Türkiye’nin kardeşiyim ben.” (Azerbaycan Gazetesi – 1951 Sayı.1, Münih)

Beşir Alizade – Azerbaycan Türk Lejyoneri: “Biz onlardan insanlık gördük. Yedlinada bir defa gördük ki, Almanlar koyunlar getiribler. Koyunların üstünü kırmızı boyamışdılar. Sorduk ki, acaba bu ne? Dediler, sizin Kurban bayramınızdır. Men Kurban bayramını ilk defa orda keyd etdim, Vetanda yasak idi bayram etmek”. Almanlar taburdaki Azerbaycanlı askerlerin arasından 11 er seçip kendilerinin Fransadaki askeri okullarına da gönderirler, “okuma yazma” bildiği için Beşir Alizade’yi de seçerler. Orada 4 ay talim görür. Beşir Alizade’nin hizmet ettiği taburun yolu Ukrayna, Macaristan, Almanyadan da geçer. 817. taburun sağ kalan askerlerini savaşın sonuna yakın, 1945 yılının Mart ayında Almanya’ya gönderirler. 817. lejyon taburunun esas işi Polonya’da demir yollarını korumaktı.  Beşir Alizade anlatıyor: “Partizanlar demir yollarının muhtelif yerlerine bomba koyurdular. Bizim işimiz böyle sabotajcıları tutmak idi. Tutup Almanlara teslim ederdik. Ormanda 20 partizan vardı.  Onların etrafını sardık. İkisi teslim oldu, kalanlarını vurduk. İçimizde Alman subayları da vardı, ne kadar söyledik, kulak asmadılar, teslim olan partizanları da kurşunladılar”.

3.5 Kuzey Kafkasya Lejyonu

Kuzey Kafkasya Lejyonu arması

Kuzey Kafkasya Lejyonu arması

1942 yılının sonuna doğru üç tabur, 1943 yılının başlarında üç tabur kuruldu. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110 bine çıkmıştır. Kuzey Kafkasya Gönüller Tugayı olarak da bilinirler. Ocak 1945 de Kuzey İtalya’daki Paluzza kampına eğitim için götürüldüler. Savaş sonu İngiliz kuvvetlerine teslim oldular.

3.6 İdil-Ural Lejyonu

Tatar askerler

Tatar askerler

Tatarlar, Çuvaşlar, Udmurtlar ve Mariler gibi Volga (İdil) çevresi halklarından oluşmuştur.
1943 yılının başlarında üç, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kurulmuştur. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 35-40 bine çıkmıştır.

3.7 Mavi Alay
21 Ekim 1941’de Kırım Yarımadası’nı anakaraya bağlayan Perekop kıstağında (yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası) Sovyet ordusu Almanlara yenildi ve Hitler orduları Kırım’ı işgal ettiler. Tatarların ‘kulak’ (orta hallinin üzerinde varlığı olan köylü) denilebilecek kesimleri, milliyetçi unsurları, Stalin döneminin baskılarından sonra, Nazileri adeta kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Naziler de durumu fark ederek, Tatar milliyetçileriyle iyi ilişkiler kurmaya çalışmışlardı. Almanlar kendileriyle işbirliği yapan Kırım Türklerine karşı bir takım kültürel imtiyazlar sağladı. “Sizleri Türkiye’deki kardeşlerinizle birleştireceğiz” dediler. Bolşeviklerin halkın elinden aldığı toprakları geri verdiler. Kırım Türkleri ayrıca Müslüman Komitelerinin teşkili gibi siyasî bir ayrıcalık da elde ettiler. Nazi Güvenlik Servisi (SD) ve Alman Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı (OKW) tarafından Kasım 1941’de kurulmasına izin verilen ve merkezi Akmescid’de olan bu komiteye sadece dini ve kültürel meselelerle ilgilenme yetkisi verilmişti. Böyle olmakla beraber, Komite gayr-i resmi olarak Kırım Türklerinin siyasî merkezi haline geldi. Yine bu Komite tarafından 11 Ocak 1941’de, haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başlandı. Bu gazetenin tirajı Alman yönetimi tarafından 10 bin adetle sınırlandırıldı.

Kırım Türklerinden “gönüllü” asker alınmasına, Führer tarafından 2 Ocak 1942’de 11. Ordu Keşif Birliği’nde yapılan bir toplantı sonrasında karar verildi. 1942 de Kırım Tatarı öz savunma bölükleri ve 1942-44 arasında Kırım Tatarı yardımcı güvenlik polis taburları Yayla Dağları’ndaki Kızıl Ordu partizanlarına karşı bir nevi koruculuk gibi şehirleri savunmaktaydı. Bunlara ve 1944 de kurulan Almanların SS Tatar Dağ Avcı Alayı ve 1. SS Tatar Dağ Avcı Tugayı adını verdikleri askeri birliklere “Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburları” ve Mavi Alaylar da denilmektedir. Bu alaylarda yer alan Kırım Türklerinin bir bölümü Nikolayev ve Akmescid (Simferopol)’deki Alman esir kamplarında bulunan askerlerden oluşmuştu. Mavi Alaylarda esir kamplarından güya gönüllü adıyla toplananlar yanında gerçekten gönüllü olarak kamplar dışından gelen Kırım Türkleri de vardı. Amaçları, Alman hakimiyeti altında yaşamak değil, ne şekilde olursa olsun Rus hakimiyetinden kurtulmak ve bağımsız Kırım devletini kurmaktı. Bu hedefe ulaşabilmek için, Almanların kendilerine ne tür haklar tanıyacağını hesaba katmadan çaresiz böyle bir işbirliğine giriştiler.

Kırım Tatarları ayrıca 1944 ve 45 yıllarında SS Doğu Türk Silahlı Birliği ve 1. SS Doğu Müslüman Alayında da hizmet verdiler. Alman askeri belgelerine göre, Kırım’ın 203 yerleşim bölgesinden 5655 kişi ve 5 esir kampından 3600 kişi olmak üzere, toplanan gönüllü sayısı 9255 kişidir. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında Alman ordusuna katılan Kırım Türklerinin sayısının 20 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.

Kırımlı Tatarlar sonuçta Almanlar tarafından kandırıldılar, verilen vaatlerin hiçbiri yerine getirilmedi. Çoğu kendi ülkeleri için değil Polonya’daki komünist partizanlara karşı çarpıştırıldılar. Bu yüzden Kırım Türkleri içinde Sovyet ordusunda çarpışmaya devam edenler ve Almanlara karşı partizan hareketine katılanlar da oldu. Bu mücadelede yer alan bir çok Kırım Türkü yüksek derecede Sovyet madalya ve nişanlarıyla taltif edilmiştir. Bu mükafatlardan biri, savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren ve bundan ötürü iki kere “Sovyetler Birliği Kahramanı” ünvanı alan Ahmet Han Sultan’a aittir. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti.

3.7.1 Kırımlı

373329_8372097354771db0d5fd1Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar adlı romanından beyazperdeye aktarılan film. Vizyon tarihi 12 Aralık 2014.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman esir kamplarında rehin alınan Tatarlı esirlerin yaşadıkları insanlık dramını ve çektikleri acıları konu alıyor. Kırım’da yaşayan Sadık Turan savaş başlayınca diğer Kırım Türkleri gibi askere alınır ve cepheye gider. Savaş esnasında Almanlara esir düşer ve Almanca biliyor olması nedeniyle bulunduğu esir kampında irtibat görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra Almanların, Kırım’ı Ruslardan kurtarıp özgürleştirme vaadiyle Türklerden oluşan birlik kurma planına dahil olarak Alman ordusunda görev almaya başlar. Ancak bunun bir oyun olduğunu fark eden Sadık artık gerçek Kırım kurtuluşu için harekete geçecektir.
Filmin yönetmeni Burak Arlıel. Oyuncu kadrosunda Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu gibi isimler yer alıyor.

3.8 Kalmuk Süvari Kolordusu

Kalmuk SS Süvari eri (1943)

Kalmuk SS Süvari eri (1943)

Kimler olduklarına daha önce değindiğimiz Kalmukların Sovyet ordusunda savaşırken Alman ordusuna esir düşenleri 1942 yılında bir lejyon oluşturdular. Sayıları 5 bin kadardı.

Kalmuk SS'leri bir eğlence sırasında

Kalmuk SS’leri bir eğlence sırasında

3.9 Gürcü ve Ermeni lejyonları

Ayrıca Türk olmayan unsurlardan lejyonlar da teşkil edildi. Gürcü Lejyonu 1942 yılının sonuna doğru iki, 1943 yılının başlarında dört, 1943 yılının ikinci yarısında iki taburdan müteşekkildi. Ermeniler ise başta Kafkaslarda olmak üzere, yaşadıkları bütün coğrafyalardan gönüllü olarak Nazi Almanyası Ordusuna katıldılar. Dro Kanayan isimli bir Ermeni, bu gruplara öncülük etti. Yaklaşık 22 tabur, yani 20.000 den fazla Ermeni, gönüllü olarak Nazi Ordusuna katıldı. Nazi Almanyasına katılan çeşit çeşit halklardan daha farklı olarak, bu gönüllüler saf Aryan Irkı fikrini benimsemekten ötürü böyle bir akıma dahil olmuşlardı.

3.10  13. Waffen SS Dağ Tümeni – Handschar

13. Waffen SS Dağ Tümeni (Hançer Tümeni)

13. Waffen SS Dağ Tümeni (Hançer Tümeni)

Waffen SS’e bağlı 38 tümenden biri. Tümenin ismi olan Handschar (hançer), tümenin amblemiydi. Çoğunluğu Bosnalı müslümanlardan ve bir miktar da Katolik Hırvatlardan oluşuyordu.  Almanya’dan kaçan yahudilerin ortadoğuda bir devlet kurmasından çekinen ve bu sebeple Nazilere sempati duyan Kudüs Baş Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin girişimi ile Balkanlardaki komünist Partizanlara karşı savaşmaları amacıyla kuruldu. Tümenin kurulmasında Himmler’in müslümanlığa dair romantik görüşlerinin etkisi vardı. İslam inancından kişisel olarak etkilenen Himmler, müslümanlığın korkusuz askerler yarattığına inanıyordu. Tümen eğitim için önce Fransaya gönderildi.

3.11 Nerelerde savaştılar?

Doğu Türklerinin orduları ile gösterdikleri başarı göz kamaştırıyordu. Gösterdikleri kahramalıklar üzerine Türk taburlarının birine ‘arslan taburu’, bir diğerine ‘kaplan taburu’ isimleri verilmişti. Türk gönüllüleri 1942 senesinden itibaren hep doğu cephesinde savaşa sokuldu.

Cebbar Ertürk -Azerbaycan Millî Komitesi Üyesi:  “Leningrad muharebesinde, Slolensk, Stalingrad, Kafkas ve Kırım cephelerinde ateş hattında bulunanların azımsanmayacak miktarı Türk gönüllüleriydi. Bunların tabur kumandanları hep Alman asıllı subaylardı. Bölük ve takım kumandanları ise Alman subay okullarında eğitim görmüş Türk asıllı subaylardı.”

13. Waffen Boşnak Tümeni Sirmiya bölgesinde Partizanlara karşı savaştı ve Sava, Bosna, Drina ve Spreça nehirleri arasında kalan bölgeyi işgal etti.

Türk gönüllüler Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar’a kadar olan geniş coğrafyada yapılan bütün muharebelere iştirak ettiler. Stalingrad savaşlarında üç Türk taburu son ferdine kadar dövüştü. Altı Türk taburu Rusların Berlin’e doğru ilerleyişlerini bir süre durdurmaya muvaffak oldu. Türk birlikleri 90 – 100 bin şehit ve 12 bin harp malulü verdi.

Irkçı-faşist Naziler esir kamplarındaki Türklerin varlığını daha önce farketseler ve onlardan yararlanmayı daha önce akıl etseler Türk lejyonları bir kaç kat daha güçlü olacak belki de savaşın kaderi değişecekti.

3.12 İnönü sansürcülüğü

Almanya’dan Kafkaslara kadar bütün Doğu Avrupa’da 1940- 45 yılları arasında 200 bin ila 1 milyon Müslüman Türk’ün fiilen katıldığı savaşa ilgisiz kalan Türkiye, Sovyetler Birliği içindeki milyonlarca Türkün kaderine karşı duyarsızdı. Türkiye’deki Türkçü ve Turancı entelektüeller takip altında bulundurulurken, bu yöndeki yayınlara da şiddetle karşı çıkılmaktaydı.

Almanya’nın ‘Gönüllü Türk Kıtaları’ yerine Rus gönüllüler Türkiye’de haber konusu olabiliyordu: “Bolşevizm ile savaş için Almanya’da alınan Rus esirlerinden bir kurtuluş ordusu kuruldu...” şeklinde verilen haberde devamla şöyle deniyordu: “Berlin 25, AA: Alman işgali altında bulunan doğu topraklarında bir Rus kurtuluş ordusunun kurulması hususundaki hazırlıklar çok ilerlemiştir. Bu ordunun teşkili ile bilhassa General Vlasof meşgul olmaktadır.(…) General ve ordusu, Rusya’da Bolşevik tahakkümüne son vermeyi başlıca gaye edinmiş bulunuyorlar...(Ulus 26.5.1943)”

Türkiye’de Millî Şef Dönemi isimli kitabın yazarı Cemil Koçak 1200 sayfayı aşkın çalışmasında ancak 2 sayfada bu konuya temas ediyor. Cemil Koçak konuyla ilgili ayrı bir başlık açmayı dahi gerekli görmeyip ‘Almanya ve Turancı akım’ bölümü altında bir şeyler karalamış.

2. Dünya savaşının sonuna yaklaşılmakta olduğu 1943’ten sonra İnönü’nün Milli Şef dönemi, Alman cephesinde hızla ilerleyen Rusların tepkisini çekeceği ve kızdıracağı korkusuyla Türkçü-Turancı çevreleri yakından izlemeye ve baskı yapmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Türkçülere karşı çok sertti ve Türkiye dışında Türklerin varlığından ve kültürel birliğini gözetmeye çalışan Türkçülere korkunç tabutluk işkencesini reva gördü. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

4. BÖLÜM – RUSLARDAN KAÇIŞ

4.1 Kafkasya’dan çekiliş

1942 yılı sonlarında Almanlar Kafkasya’dan çekildiler. Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetlerden oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti. Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızılordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme başvurdu.  Alman ordusuyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Türk düşmanı Stalin tarafından 2 Kasım 1943 de Karaçaylıların tamamı Kazakistan’a, 8 Mart 1944 de Malkarlıların tamamı Kırgızistan’a sürüldüler. Olay ayrı bir yazımızda anlatılmaktadır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

4.2 Kırımdan kaçış

Almanlar Nisan 1944’te Kırımdan geri çekilmeye başladılar. Giderken birçok Kırım Tatarını erkek sıkıntısı çekilen Almanya’ya işçi, aslında köle  işçi olarak çalıştırmak üzere götürdüler. Kırım Tatarlarının bazıları bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle bazıları da Nazi işbirlikçisi sayılacaklarını öngördüklerinden gönüllü olarak Almanlarla birlikte ülkelerini terk edip Avusturya’ya göç ettiler. Onlardan ikisinin, Prof. İlber Ortalı’nın annesi Şefika Hanım ve babası Kemal Bey in hikayelerini ilerde anlatacağız.

Ruslar Kırım’a girer girmez 18 Mayıs 1944 tarihinde Almanlarla kaçmayan, kaçamayan Kırımlıların tamamını yaşadıkları tüm yerleşimlerden zorla alıp Orta Asya, Sibirya ve Urallar’a sürdüler. Oysa Kırım Tatar erkeklerinin bir çoğu hala Sovyet Ordusunda savaşıyorlardı.  Sovyetler Birliği kahramanı madalyalı Kırım Tatarları vardı ve dağlarda partizan olarak da Almanlara karşı direniyorlardı. Gerçekten de, 1941 yazında SSCB’de seferberlik ilan edildiğinde, 20 bin Kırım Tatarı Kızıl Ordu’da silah altına alınmıştı. Kızıl Ordu’da kahramanlık madalyası alan 80 kadar Kırım Tatarı vardı. Bunlardan biri olan ve savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren Ahmethan Sultan adlı pilot iki kez “Sovyetler Birliği Kahramanı” madalyasına layık görülmüştü. Bu kişinin hikâyesi 2013’te Rusları derinden etkileyen bir filme konu oldu. Rıfat Mustafa liderliğindeki bir Tatar birliği Nazilerin elindeki 46 mahkumu kurtarmış, 2 tank ve mühimmatı ele geçirmişti. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti. Kısacası, Kırım Tatarlarını toptan ‘hain’, ‘işbirlikçi’, ‘casus’ olarak damgalamak büyük haksızlıktı. Ama bütün bunlar vicdansız Stalin için hiçbir şey ifade etmemişti.  Buna rağmen Kırım Tatar halkının topyekun cezalandırılmasına karar verdi ve uygulattı. Kırımda bir tek Tatar bile kalmadı. Kırım sürgünü başka sayfalarımızda ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: KIRIM TATARLARININ GÖÇLERİ,
MUSTAFA ABDÜLCEMİL KIRIMOĞLU,
Sürgün (1) _ Can Pazarı (2) ve devamı yazılar.

Sürgün olayı aynı şekilde 15 Kasım 1944 de Ahıska Türklerine uygulandı. Halbuki Almanlar Ahıska Türklerinin yaşadığı topraklara girmemişlerdi. Stalin’in asıl amacı memleketi Gürcistan’ı Türklerden temizlemekti. Ahıska sürgünü başka sayfalarımızda ayrıntılı olarak anlatılmıştır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

4.3 Batıda savaşın sonu

Almanlar, Baltık ülkelerinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da kurtarıcı olarak karşılanmışlar, fakat halka çok kötü davrandıklarından kısa sürede tüm sempatiyi yitirmişlerdi. Esir Kamplarındaki muameleler de eklenince, artık Kızılordudan ilticalar durmuş, direniş ise şiddetlenmişti. Türk soydaşlarımız da kandırıldıklarını, Almanlar savaşı kazansalar da ülkelerine bağımsızlık vermeyeceklerini anlamışlardı.
Nazi Almanyası’nın milli komiteleri hiçbir zaman ulusal muhataplar olarak görmemesi ve onları sıradan “komisyonlar” olarak tanıması savaşın son aylarında değişti. Nazi makamları diğer Kafkas milli komiteleri ile ortak hareket ederek 1944 Ekim’inde “Kafkas Şurası”nı kurdular. Milli komitelerce yapılan başvuru üzerine Kafkasya devletlerinin bağımsızlığı tanındı. Çok geç kalmış traji-komik bu sonucun uluslararası ilişkiler düzeyinde hiç anlamı yoktu. Çünkü Nazi Almanyasını da artık kimse tanımamaktaydı.

II. Dünya Savaşı’nın Almanlar aleyhine gelişme göstermesi, Alman ordusundaki eski Sovyet vatandaşı Türk askerlerin durumunu da değiştirmeye başladı. Avrupa’da Müttefiklerin Batı cephesinin açmalarından sonra Doğu’daki Alman birlikleri geri çekilmeye başladı. O zaman”Türkistan Millî Birlik Komitesi” türlü yollar ve bahanelerle, 70-75 bine yakın Türk askerini Batı’ya getirmeyi başardı. Amaç, Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin Kızıl Ordu’nun eline geçmesini önlemekti. Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin çoğunluğu İtalya ve Fransa cephelerinde geri hizmette görevlendirildi. Böylece; Türkistan Milli Birlik Komitesi, Türkistanlı askerleri bir zaman için Kızıl Ordu’nun elinden kurtarmış oldu.

Savaşın Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlanmasıyla esir kampları taraf değiştirmeye başladı. Amerikan ve Fransız savaş kayıtları üzerine araştırma yapan Kanadalı yazar James Bacque ve yardımcısının buldukları belgelere göre savaş sonunda 5 milyondan fazla Alman askeri esir kamplarında tel örgülerin arkasına alındılar. Fransız Ordu Arşivleri ve Kızılhaç raporlarına göre Alman savaş esirleri Fransa’da 1600, Almanya’da 200 kampta toplandılar. Batılıların Almanlara olan nefretinden dolayı esir kamplarında 1 milyon Alman askeri öldü. Esir kamplarında işkence, soğuk hava ve bulaşıcı hastalıktan ölen Alman askerlerinin sayısı 1941 Haziran’ı ile 1945 Nisan’ı arasında tüm Batı cephesinde Almanlarca öldürülenlerin sayısına eşit idi. Kanadalı yazarın o döneme ait erzak kayıtları üzerinde yaptığı araştırma, bütün esirlere yetecek kadar yiyecek, ilaç ve barınak bulunmasına rağmen esirlerin bu ihtiyaçlarının ve bu yöndeki isteklerinin görmezden gelindiğini belgeleriyle ortaya koyuyordu.

Hitler’in hayal perdesi yıkılıp savaş Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca Stalin ‘hain’ ilan edip bir bir avlamaya başladı eski Sovyet Türklerini. Özellikle Berlin’de Türk komitelerinde görev yapanların peşindeydi Ruslar.  Kimlikleri tespit edilen bu kişilerin başına ödül bile koydu Stalin.

Ethem Feyzul – Tataristan: “Vatanda bizi Sibirya bekliyordu!- 1943’de 17 yaşındayken beni askere aldılar, yılın sonuna kadar Ukrayna’da savaştım. Almanlar’a esir düştüm. Esir kamplarındaki barakalarda 150 kişi olsa, her gün 10 adam ölüyordu. 6 ay kampta kaldıktan sonra bizi İtalya’ya Alman atlarının bakıcısı olarak yolladılar. 1944’ün sonuna dek İtalya’da Alman askerlerine çalıştırdılar. Uçaktan atılan Amerikan bombalarından biriyle yaralandım. Bir ayağımı kaybettim. Onun için ayağımın biri ağaçtan yapılmış ayak. (…) Vatanda da bizi tek şey bekliyordu: Sibirya!..”

4.3.1 Dönüp dolaşıp esir kamplarına dönenler

Avrupa’da Müttefik esiri beş milyon Alman askeri arasında savaşa önce Kızılordu’da başlayıp sonra Almanlara esir düşen ve daha sonra da Almanlar safında mecburen kendi milli lejyonuna katılıp Sovyetler’e karşı savaşmış Türkler de vardı. Kader onları istemedikleri halde zorla arkalarından itildikleri savaşın hiçbir zaman ait olmadıkları iki tarafına da esir düşürmüştü. Ruslara esir olmak istemiyorlar, İngiliz, Amerikan ve Fransız ordusuna esir olurlarsa kurtulacaklarını zannediyorlardı. Çünkü eski Sovyet vatandaşı olmaları sebebiyle Sovyetler Birliği tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmişler, en ağır şekilde cezalandırılmaları öngörülmüştü.

4.3.2 Şanslılar

Türkler sadece Avrupa’nın muhtelif yerlerindeki esir kamplarında değillerdi. Kamplardan kaçanlar çeşitli şehirlerin kuytu mahallelerinde hayatta kalmaya ve yakalanmadan Türkiye’ye ulaşmaya çalışıyorlardı. Savaşın akabinde kesin olmamakla birlikte 450 bin civarında Türk soydaş Avrupa’da idi ve bunlardan fırsat bulabilenler Türk sefaret ve konsolosluklarına Türkiye’ye gitmek için başvuruyorlardı.

Yalta Antlaşması gereğince Sovyetler Birliği’ne iadesi gereken binlerce Kuzey Kafkasyalı savaş esirinin yanı sıra, Almanların Kuzey Kafkasya’dan geri çekilişi sırasında Kızılordu’nun şerrinden korkarak vatanlarını terk eden onbeşbin Kuzey Kafkasyalıyı da (çoğunluğu Adige) de vardı. Kuzey Kafkasya Milli Komitesi mültecilerden binlercesini Sovyetlere teslim edilmekten kurtararak ABD, Avustralya, Türkiye ve yakın doğu ülkelerine geçmesini sağladı. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. Amerikan ordusu İngilizler gibi kalleş çıkmamış, Rusların ısrarlarına karşılık ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ diyerek Türk soyluları vermemişti.

Terhis olunan askerler şanslılardı, sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyorlardı. Teslim edilmemek için Türk Lejyonerlerine başka yöntemler de uygulanıyordu. Bu yolların birinde doğulu işçi statüsünü sağlayan belgeydi.

Bazı Türk soydaşlar Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşünüyorlardı. Bunlar kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttılar; Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aralarında birbirlerini çalıştırıyorlardı. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama hiç kimse cevaplamıyordu. Cevaplayan yanıyordu. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Bazıları Türkiye’nin farklı şehirlerinden tanıdıklarına mektuplar yazdırıyor, bu mektupları müttefik ordularına karşı Türk vatandaşı olduklarını ispat için kullanıyorlardı. Bu sahte mektuplar Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahvesinden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek gönderiliyordu.

Yıllar sonra ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan, bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Orhan Sadıkhan “patatesten yaptığı mühürle” Alman kamplarından Türkleri çıkartmıştı. Pek çok Lejyoner bu kağıtlarla ve mektuplarla Frankfurt’ta kurulan Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuna başvurdu. Soydaşlarımız buradan aldıkları belgeyle Türkiye’den Almanya’ya getirilmiş işçi konumuna sokularak ölümden kurtuldular. 1948 yılında Türkiye, Almanya ve Avrupa ülkelerinden iltica taleplerinde bulunan Türkistanlılara vatandaşlık hakkı tanıdı. O yıl pek çok Lejyoner T.C vatandaşı oldu. Savaş sonrasında Sovyet güçlerine teslim edilmekten onlara bu yolla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır diye belge veren Türk Diplomatlarının sayesinde mucizevî şekilde kurtulan Kırım Tatarlarından bir kaç bini 1940’ların sonlarında Orta Avrupa’daki mülteci kamplarından Türkiye’ye geldi. Onlara bu imkanı sağlayan vatansever diplomatların birisi de ilerde Dış İşleri Bakanlığı yapacak olan Haluk Bayülken idi. Vicdan sahibi Türk Diplomatlar yoğun yazılı ısrarları sonucu Stalin’den ödü patlayan İnönü’den mucizevi şekilde bu insanlara dönüş belgesi verme iznini kopartabilmişlerdi.

4.3.2.1 Ruzi Nazar

Önceki bölümlerde Özbek Türkü Ruzi Nazar’ın savaş sırasındaki faaliyetlerine değinmiştik. Nazar, savaş sonunda da ortada kalan Türkistanlı Lejyonerlere öncülük etmiş ve soydaşlarının olabilecek en az hasarla durumdan kurtulmasını istemiş, bunda da kısmen başarılı olmuştur. Bu başarısı CIA’in dikkatinden kaçmamıştır. 1950’li yıllarda CIA Archibald Roosevelt aracılığıyla ABD’nin Türkiye Büyükelçi Yardımcılığı görevini sundu. Bu yüzden CIA ajanı ve Yahudi olduğu iddia edildi. Ancak 2. Dünya savaşı sonunda Almanya kartıyla Sovyet idaresi altındaki Türk devletlerinin ve özerklik-bağımsızlıklarını kazanmaları projesi düşünce Ruzi Nazar bu kez Amerika’yı ve Amerika’daki güçlü Yahudi örgütlerini devreye sokmaya çalışılmıştı.  Ruzi Nazar, CIA’deki görev süresince kendi vatanına zarar getirebilecek her türlü faaliyetten kaçındı. Türkiye aleyhine çalışacak tıynette bir insan değildi ayrıca Yahudi de değildi. İstediği Sovyetlerin dağılmasıydı. Zira biliyordu ki, SSCB’nin en büyük problemi milletlerden oluşmuş olmasıydı. Amerikan İstihbarat Servisi ve tabi ki Ruzi Nazar bu konunun üzerine gitmişti. Ruzi Nazar için nihai hedef Sovyetlerin yıkılması ve bölgedeki Türkistan’ın bağımsızlığıydı. Sovyetlerin yıkılacağını biliyordu. Ve bunu 1990’lı yıllarda kendi sağlığında gördü ve 1940’lı yıllarda ayrıldığı vatanına ancak Sovyetler yıkıldığı zaman gidebildi.

4.3.2.2 Kamp Kardeşleri

gamalihac_04Azerbaycanlı Hasan ve Nuri beyler ll. Dünya Savaşı sonunda İsviçre’deki kampta karşılaştılar. 1500 kişinin kaldığı kampta kendi barakalarını kendileri yaptılar ve İsviçre hükümetinin müsaadesi ile ülkede iş buldular. Kampta kalan mültecileri Sovyetler Birliği’ne götürmek isteyen heyete karşı İsviçre’deki konsoloslukları harekete geçirip mültecilerin Rusya’ya verilmesine mani oldular. 1948 yılında 870 kişiyle birlikte vapurla Türkiye’ye geldiler. Hasan ve Nuri beylerin kampta başlayan beraberliği Türkiye’de de devam etti. Beraber iş kurdular ve aynı soyadı aldılar: İsmaili. 50 seneye yakın zaman beraberlikleri devam etti ve birlikte yaptırdıkları Azeri isimli apartmanda altlı üstlü oturdular.

Mısır Kralı Faruk’un kabul etmesiyle ile  600 Azerbaycan Türkü asker Mısır’a gitti.

Azerbaycan Türklerinden Abdürrahman Fetelibeyli Düdenginski, Cabbar Ertürk ve haftalık gazetesi Azerbaycan ‘ın yazı işleri müdürü Celil İskender ve yazarlarından Latif 22 Nisan 1945’te Berlin’den ayrıldılar, Kuzey İtalya’ya geçerek Bergamo’da ABD Kara Kuvvetleri’ne teslim oldular. Daha sonra Montecatini’deki kampa yerleştirildiler. 1946’te serbest göçmen statüsünü aldılar ve aileleriyle, Bari’ye oradan Santa Maria al Bagno’daki göçmen kampına geçtiler.

Azerbaycan Lejyonundan Almanya’ya Noy-Ulm’a ve çayın Noy-Ulmdan ayırdığı Ulm şehrine 200 kadar kaçabilen olmuş. Bunlardan biri olan Beşir Alizade anlatıyor: “Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak. Arkamdan bağırdılar. Ağaçların arasıyla kaçıp açıklığa çıktım, sonra daha iyi kaçabilmek için ayakkabılarımı çıkardım, ormanda yokuş yukarı kaçmağa başladım. Hayli gittikten sonra bir Almanın evine vardım, yemek istedim. Süt, ekmek verdiler. Yiyende gördüm ki, ev sahibesi de, uşakları da bana bakıp ağlarlar. Önce anlamadım. Meğer ayakyalın kaçarken ayaklarım kesik-kesik olmuş, kan revan, benim de haberim yok.” Beşir bey savaştan sonra Noy-Ulmda şehrin yıkıntılardan temizlenmesine katılmış, sonra inşaat malzemeleri üreten fabrikada çalışmış. Bundan başka Türkçe bildiği için tercümanlık yapmış. Lejyoner olmaktan hiç pişman olmayan Beşir Alizade anlatıyor: “Katiyyen. Bizi vatan haini sayanlar ise sadece vatanperver değiller. Biz ancak o zaman anladık ki, vatanımız komünistlerin işgali altındadır, serbest konuşmak, serbest gezmek yok. Biz Almanların tarafına geçtikten sonra bunun farkına vardık. Biz düşünürdük ki, eğer Vatan komünizmin esaretinden kurtulursa, oradaki vatandaşlarımız da bizim gibi hürriyete kavuşmuş olurlar. Bazıları bizi mücahit olarak değerlendirdi. Onlar haklıdır. Biz Vatana karşı değil, Vatan için çarpıştık.”

4.3.2.3 Fatma Baştimur’un hikayesinin devamı

NBA’de All Star oynayan milli basketçi Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un hikayesinin baş tarafını önceki bölümlerde anlatmıştık.  Savaş sırasında Almanların yarı boğaz tokluğuna zorla işçi olarak çalıştırdığı Ukrayna vatandaşı, o zamanki adıyla Pavlina savaş sonunda müttefik esir kampına götürülmüştü. Geceleri bir barakada onlarca esirle kalıyor, tek kova kömürle sabaha kadar ısınmaya çalışıyordu. Ne var ki, bu kötü günleri bile özleyeceğini aklına getirmiyordu. Bir gün Rus askerlere teslim edilmelerine karar verilince, Tamara isimli arkadaşıyla kaçmaya karar verdi. Bir kamyonun arkasına saklanarak, Tamara’yla İtalyan kampına gitmek istedi. Yolda yeniden Rus askerlere yakalandı. Arkadaşıyla bir esir çadırına götürüldüler. Çadırın önündeki nöbetçinin bir kızla uzaklaşmasını fırsat bilen Pavlina ve Tamara yeniden dağlara kaçtılar. Amaçları Tamara’nın gençlik aşkının yaşadığı İtalya’nın Udina köyüne gidebilmekti. Günler, haftalar sonra Udina’ya ulaştılar. Tamara’nın sevgilisinin evini buldular. Genç, Tamara’yla evlenmek istedi, ama babası karşı çıkınca iki kıza yeniden yol göründü. Üç yıl Modena’da kampta kalırken yine kampta kalan Dağıstan Türkü Süleyman Baştimur’a âşık oldu. Savaş bitince de dinini ve adını değiştiren Pavlina, Fatma olarak Baştimur’la evlendi. Tercihlerini Türkiye’ye dönmekten yana kullanan gençler Tuzla’ya yerleştiler. İleride Mehmet Okur’un annesi olacak Nimet’le birlikte dört çocukları oldu. 15 yaşında ayrıldığı annesini bulmak için aklında kaldığı kadarıyla Ukrayna’daki adrese bir mektup gönderdi. Bu mektup, Pavlina’nın ablasının bir komşusuna ulaştı. Annesi kızının yaşadığını öğrenince heyecandan felç geçirdi. Bir daha savaş filmi izleyemeyen Fatma Baştimur, çocuklarını babasına emanet edip 1970’te 43 yaşındayken Ukrayna’ya annesinin yanına gitti. Ve annesi 2001’de 88 yaşında ölene kadar ziyaret edip hasret giderdi. Pavlina’nın Fatma olana kadarki yaşamı, Nazilerden kaçışı TRT’de de belgesel olarak yayımlandı.

Şefika Ortaylı – İlber Ortaylı’nın annesi:  “1918’de Kırım’da Kemençi köyünde doğdum.İç savaş başlamıştı, Kızıllar geliyor denilirdi o zamanlar. Bir gece babamı alıp götürdüler, babam 4 ay Simferepol’da hapiste kaldı. 1941’de savaş başladı. Ruslar Almanlar’a işbirliği yaptılar diye Kırımlılar’ı sürmeye başlamış, biz o sürgünden evvel trene binmeyi başardık. Bizi önce Polonya’ya Nazilerin gönderme kampı dedikleri yere daha sonraları da trenlerle Avusturya’nın Graz kentine götürdüler. Ruslar yaklaşınca o kamptan bizi çıkardılar. Önce İnnsbruck diye bir yere geldik. Sonra Landeck’e. Landeck eskiden Hitler Yurgen kampıymış. Alwerşivende’de İlber’in babası Kemal ile tanıştım. Kemal yol yapımında çalışıyordu. Alwerşivende’de iki sene kaldık. 48’de buraya geldik. İlber bir yaşındaydı.”

21 Mayıs 1947 de Avusturya’nın en batısındaki şehir olan Bregenz’de doğan İlber Ortaylı 2 yașındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti.

Peştelmacıyan ailesi

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açmıştı. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her geçen gün bir öncekini aratmaktaydı. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943’un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. 
Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte’ye, Nisan başında ise Viyana’ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan’da Berlin’i kuşattılar.

Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalan Hitler ise, savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti. Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asıl mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlamıştı. 
Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. 
Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan’ın şakağına dayadı. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına dönüp ağzından – “Şimdi b….u yedik” cümlesi döküldü. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:
– “Ne dedung? Ne dedung?…”
Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:
– “Simdi b….u yedik“.

O anda sanki bir mucize oldu. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. 
Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla, “Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam” yani “Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim” derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.  Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardı. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. 
Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.
Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardı. 
Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin’e kadar gelmişlerdi ve 1945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken üç Sovyet askerinden biri de, Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov idi. Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştı. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanıştılar ve gazeteciyi evlerine davet ettiler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlattılar. Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylediler. 
Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi. 

Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mucellid Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gitti. Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırdı. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karşılaşıyordu. Hemen “Yazarım” diyemedi, düşünmek için zaman istedi ve kendisi de Almanya’da cilt eğitimi sırasında yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul etti. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyleyerek bu fotoğrafını görmüş olduğunuz “celi sülüs” levhayı hazırladı. Levhanın etrafı muhtemelen Necmeddin Okyay’a ait “Hatip ebrusu” ile süslendi ve Almanya’ya doğru yola çıktı.
image003Levhanın hikâyesi işte böyle… Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin  hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsü… Emin Barın, dostlarına daha sonraları “Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım” diyecekti. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürüldü ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla haber oldu. 

BÖLÜM 5 – ŞANSSIZLAR

5.1 Yalta’da satılanlar

Ruslar Sovyet vatandaşlarını ısrarla istiyordu, zaten Almanya yanında savaşmış gruplar Batılıların umurlarında değildi, Batılılar onlara hiç sempati ile bakmıyorlardı. Müttefik Devletler, Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Şubat 1945 yılında Yalta’da toplanarak anlaştılar. Anlaşmaya göre; her devlet savaşta esir düşen vatandaşını geri alacak idi. Bu karar Batılı esirler için sevindirici idi, fakat Sovyetler Birliği askeriyken Almanlar’a esir düşenler için ölüm fermanından farkı yoktu. “Yalta Antlaşması”na göre, Amerika, İngiltere ve Fransa ordusunun elinde esir olan Türk soylu ve başka millet askerleri zorla Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeye başlandı. Batılıların insanî, ahlâkî duygu ve düşünceleri sayesinde kurtulacaklarını uman Türkistanlı askerler bu ümitlerinin boş olduğunu savaş bittikten sonra gördüler. Onlar, Batılılar tarafından idama mahkum edilen kitleler gibi Sovyet Rusya cellatlarına teslim edildiler. Doğu halkları ile, özellikle Türklerle yakında meşgul olmuş bulunan von Mende’nin bildirdiğine göre sadece Kafkasyalılardan teslim edilenlerin sayısı 100 bindi. Ama, araştırmacılar, bunun daha fazla olması gerektiğini söylüyorlar.

Güney Almanya’da 30 Türkistanlı er Sovyetlere teslim edilmemek için tutuldukları binayı ateşe verdiler ve canlarına kıydılar.

Ergeş Şermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkistanlı askerlerin başına yine ağır felaketler geldi. Bu zamanda önümüzde iki önemli vazife var idi. Bunun birincisi ve en önemlisi vatandaşlarımızın Rusların eline geçmesini önlemek ve onları UNRRA kamplarına yerleştirmek idi. Fakat bu yoldaki hareketlerimiz netice vermedi. Türkistanlı askerlerin Ruslar’a teslim edilmemesi ve esirlikten kurtarılması hususunda yaptığımız müracaatlarımıza önem vermediler. Batılı küçük rütbeli subay ve memurlar “Yalta Konferansının kararları kutsal” diyerek kabul etmediler. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı ile yaptığımız yazışmalarımız neticesinde, Kızılhaç, bu hususta yardım vermeye hazır olduğunu, fakat elinde imkan olmadığını bildirdi. Sadece nerede kaç Türkistanlı askerin olduğunu tespit edebileceklerini bildirdi. Bu dönemde askerlerimizi Batılı Müttefik Devletler, Ruslara teslim etmeye başladılar. Ruslara teslim olmayı istemeyenler intihar etmeye başladılar. Elimizden bir şey gelmediği için çok üzüldük, neticede 70 binden fazla askerimiz zorla Ruslara teslim edildi. Almanya ve Avrupa’nın türlü kuytu köşelerinde dağınık ve saklanarak yaşayan vatandaşlarımızı toplamak gerekti. Avrupa’da 1000’e yakın vatandaşımızın kaldığı tespit edildi. Bu arada şunu da belirtmeyi uygun görmekteyim. Bazı Türkistanlı askerler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Almanya’ya okumaya geldiklerini, savaşta her şeylerini kaybettiklerini bildirerek Türkiye’ye gelip yerleşti, bir kısmı ise Almanya’da kaldı.”

5.2 Drau Faciası

Fatima Abayhan. Nalçik doğumlu Balkar Türkü. “Ben 20 yaşıma gelmiştim, Diş Hekimliği Fakültesine gidecektim. Almanlar geri çekiliyor Ruslardan kaçıyorlardı. Kafkasyalılar da artık bıkmışlardı komünizmin hayatlarını yok etmesinden. Kaçabilenler Almanlarla beraber kaçtılar, biz de onlarlaydık… Karaçaylar, Balkarlar, Osetler ve Adigelerden de vardı kaçanlar arasında.
Almanlar bize çok iyi davrandı, kendi askerlerine nasıl bakıyorlarsa bize de öyle yardım ettiler. Almanlar nereye giderse biz de onlarla gidiyorduk. Almanya da 3 yıl kaldık, Polonya’da da kaldık. Amerikalılarla Ruslar, Berlin’e saldırmaya başlayınca Almanlar bizi İtalya’ya götürdüler. İtalya yolunda İngilizler yetişti peşimize. Motosikletli bir grup ve helikopterler kesti yolumuzu. İngiliz askerlerinden birisi çıktı karşıma. Yüzüğünde Stalin’in resmi vardı. Bana yüzüğü gösterip “Haroşo?” diye sordu. Ben de oracıkta öldürülmemek için “Haroşo” dedim. Sonra hepimizi topladılar, esir alındık. Bizi esir kampına götürdüler, tanklarla denetim yapıyorlardı sürekli. İngilizlerin bizi Ruslara vereceğini biliyorduk. Biz de Alp dağlarına kaçtık. Her yerde kozalaklar vardı, çam ormanları vardı, kaçarken kozalaklar kaymamıza sebep olurdu. İngilizler çok geçmeden fark etti, kaçtığımızı. Peşimize düştüler tekrar. Bizi bir akrabamız götürüyordu, elinde bir pusula vardı. İngilizlerin peşimizde olduğunu fark ettik, helikopterlerle geliyorlardı. Toplu halde dolaşırsak yakalanacaktık, bu yüzden herkes tek başına br köşeye saklanacak, kımıldamadan duracaktı. Aileler dağılarak saklanmaya başladı. 4-5 saat kımıldamadan durduk saklandığımız yerlerde. İngilizler bulduklarını yakalamaya başladı. Kiminin annesini, kiminin babasını, kiminin çocuğunu götürüyorlardı. Benim de iki ablamı ve erkek kardeşimi götürdüler. Ben de peşlerinden gitmek istedim kardeşlerimi kurtarmak için. Ama akrabalarım beni bırakmadılar, tek başıma gitsem de ormanda kaybolacaktım. Böylece ayrıldık kardeşlerimle birbirimizden. Sonradan duydum ki onları Orta Asya’ya götürmüşler, maden ocaklarında çalıştırmışlar.
Kamplarda Sultan Kılıç Girey adlı vatansever bir komutan vardı. Kendisi 1917’de komünizm gelince kaçmış Kafkasya’dan. İnsanlarımız toplanıp Ruslara götürülünce “Artık burada kalmamın bir manasi yok, o gençler götürüldüyse ben de gideceğim” deyip, gitti Kafkasya’ya. Herhalde öldürülmüştür gittiği yerde de…
Askerlerin öldürmesine gerek kalmadan insanlar kendilerini öldürüyorlardı. Çünkü kimse Ruslara teslim edilmek istemiyordu. Drau nehri kıyısındaydık. Karaçay bir kadın vardı. Ruslara teslim edileceğini öğrenince kendini nehre attı. Beş aylık bir çocuğu vardı. “Haram Tarla” derdi Kafkasyalılar o bölgeye bu ölüm vakaları sebebiyle…
Kamplardaki Beyaz Rusyalı Ruslardan da birçoğu kendini asıp öldürdü Ruslara teslim edilmemek için.
Savaş bitmişti artık. Fakat Ruslar, Almanya’da tekrar peşimize düştü. Bizden olanları alıp götüreceklerini söylüyorlardı. Biz tabi ki gitmek istemiyorduk. Bir jüri oluşturdular, Alman, İngiliz, Amerikalı, Fransız ve Türklerden oluşan bir jüri vardı. Rusya sınırlarında doğanları Ruslara teslim ediyorlardı. Ben de Yugoslavya doğumluyum dedim öyle anlattım kendimi. Böylece ellerinden kurtuldum. Müslüman olduğumuz için bizi Türkiye’ye kabul ettiler. Birçok Kafkasyalı vardı gidecek grubun içinde. Elbruz Gaytaoğlu’yla da aynı kamplarda kalmıştık, sonradan Türkiye’de öldüğü duyunca çok üzüldüm…Türkiye’ye geldikten sonra bizi Tuzla’da beklettiler bir süre. Bulaşıcı hastalığımız olabilir diye bizi karantina altına aldılar. Hasta olmayanları aldılar ülkeye.

Alman ordusu Rusya’dan geri çekilirken 10 binlerce Türk soydaşımız bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle  meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya İtalya’nın Pazulla bölgesine geldiler. Kafkasya’da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtıldılar. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Bir süre sonra Müttefik orduları Akdeniz sahillerinden İtalyanın kuzeyine doğru ilerlemekte oldukları için daha kuzeye, Alman ordusunun hala güçlü göründüğü Avusturya’ya göç ettirildiler. Gönderildikleri yer Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında orada burada kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda kalıyordu aileler. Irschen Köyü’nden Delach’a kadar olan alana yayılmıştı yerleşim.  Talihsizlik peşlerinden kovaladı ve Avusturyayı işgal eden 8. İngiliz ordusu onları buldu. İngilizler ne yapmaları gerektiğini Londra’ya sordular. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyleydi: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir“. İngilizler Sovyet ordusuna gelin bunları alın diye haber verdiler, diğer taraftan da mültecilere Sovyetler Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıkladılar. Aslında böyle bir güvence yoktu. Rus askeri konvoyları esirleri almak için Dellach’a gelmeye başladığında, soydaşlarımızın ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.

1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu. Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla, çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar ettiler.

Bir haftada, 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek, Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı. Trendeki soydaşlarımız, Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisine girmişti. Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi. Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açıldı. Stalin’den ödü patlayan İnönü bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefikler yanında yer alabilme, saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındaydı. Soydaşlarının durumu ise ikinci plandaydı. Tren Kars’a doğru yaklaşırken, vagonlarda bulunan muhafız askerlere, “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıkları yükseldi. Ankara’dan subaylara verilen kesin emir belliydi. Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Türk bu kez göle atlayarak intihar etti. Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edildi ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infaz edildiler.

Bu olay Zülfü Livaneli’nın Serenad romanındaki yan hikâyelerden biri. Olayı 11.6.2003 de Radikal Gazetesinde binler mertebelerindeki sayılarla anlatan Avni Özgürel, yaklaşık 3 yıl sonra 12.3.2006 da yine Radikal gazetesinde Türkiye üzerinden Ruslara teslim edilmek üzere transit geçirilenlerin sayısını “200” olarak belirtmiştir.

Önceleri Özgürel’i “Uyurken sırtınız açık kaldığı için hayal/kâbus görmüşsünüz” diye suçlayanlar oldu. Ancak yukarıda anlattığımız olayın “Drau ayağı” tamamen gerçek, zira hayatta kalan bir sürü şahidi var. Mesela ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı. 85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçiren oldukça güçlü hafızaya sahip, o günleri yaşar gibi hatırlıyor.

Niyazi Bayçora.Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik”.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar’dan başka kampta Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlar da vardı. Ancak Stalin Yalta anlaşmasına göre burada kalan Rusya’dan ayrılmış sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep etti ve bu talebi kabul edildi. Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyrettik, kamptan dumanlar yükseldi ve siyah bayraklar çekildi. ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attı. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduk. Yaklaşık 2 ay dağlarda yaşadık Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik.”

ABD’de yaşayan Türk toplumunun önemli bölümünü teşkil eden Karaçay Türkleri’nin bir başka yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz da Drau faciasının şahitlerinden. Aybaz’a göre İşgal kuvvetleri mültecilerle toplantı yapma bahanesiyle bir araya getirdikleri mültecileri Ruslara iade etti.

Cabbar Aybaz: Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler. Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.

Ziyad Ebuzziya- Gazeteci, yazar, Konya eski milletvekili: “Sovyetler’in bu (Avrupa’daki vatandaşlarının kendilerine teslim edilmesi) isteği hemen kamplara yayılıyor. Panik yaşanıyor ama, Sovyet vatandaşı Türkler sevk ediliyorlar. Kaçabilenler kaçıyorlar, ötekiler gönderiliyorlar. O sırada Viyana yakınlarında içinde bulundukları tahta barakayı ateşe veren 128 Azerbaycanlı birlikte intihar ediyorlar. Bu, büyük gürültüye sebebiyet verdi. Amerikalılar dehşet içinde kaldılar. O zamanın Newyork Belediye Başkanı Laguvar ‘Nasıl olur da Amerika, insanları istemedikleri memlekete zorla verir?’ diye isyan bayrağı açtı. Bütün Amerika ayaklandı. Sevkiyat durdurulduğunda 110 bin Türk teslim edilmişti. Bizimkilerin yanında 10 bin Rus Kazağı, 20 bin Ukraynalı, buna yakın Beyaz Rus da Sovyetler’e teslim edilmişlerdi. Almanya’da kendi lejyonunu kuran ve Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan Türkistanlı ve diğer kavimlerden 200 binden fazla esir Sovyetler Birliği’ne dönmemek için direndi. Fakat Müttefik devletlerin subay, asker ve ayrıca Rus subayları, nerede bir eski Kızıl Ordu askerini veya esirini Almanlar ile Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan askerleri görseler hemen Ruslara teslim ediyorlardı. Ruslar teslim aldıkları askerleri vagonlara doldurarak geri gönderdiler. Onların bir kısmını hemen kurşuna dizdiler, bir kısmını ise Sibirya veya başka yerlerdeki çalışma kamplarına sürgün ettiler. Rusların teslim aldıkları esirleri kurşuna dizdiklerini duyan daha teslim edilmeyen askerler intihar etmeyi tercih ettiler. Bunları gören Avusturya’da bulunan Türk soyluların bir kısmı Kuzey İtalya’ya kaçtılar.

5.2.1 Drau anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau faciasının bir başka göstergesi, katliamın anısına Ober Drauburg bölgesi İrschen köyünde inşa edilen anıt.1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti tarafından dikilen anıtta, Almanca olarak, şunlar yazılıdır; “Burada 1945 yılının 28 Mayıs’ında 7 bin Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyete olan sadakatleri ile Kafkasya’nın idealine kurban gittiler. Bu dikilen taş, binlerce isimsiz Kafkasyalı kurbanın dünyadaki 7 bin kişilik tek mezar taşıdır.

Her sene mayıs ayı sonunda Almanya’da yaşayan Müslümanlar Münih Camii’nde bir araya gelip Drau kurbanlarını Kur’an ve mevlid okunarak anıyor.

Soydaşlarımızın  trene doldurularak Ruslara teslim edilmeleri gerçektir  zira onların trenlere doldurulup gönderildiklerine dair şahitler var.
Kimilerine göre soydaşların Ruslara teslimat bölümünün “Türkiye üzerinden” olması şehir efsanesidir. Avrupa’da yakalanan eski Sovyet vatandaşları ve eski Kızılordu askerlerinin Rusya’ya gönderilmek üzere trenlere bindirilmesi Almanya ve Avusturyanın bir çok bölgelerinden yapılmıştır. Drau bunlardan sadece biridir.  O nedenle olay hayal falan değildir. Trenin Türkiyeden geçmesinin gizli tutulmuş olma ihtimali tam da İnönü devrinin şöhretine yakışmaktadır.

5.2.2 Milli Şef

2. Dünya Savası sırasında Romanya’nın Köstence limanından aldığı 669 Yahudi yolcusunu Filistin’e götürmek üzere Karadeniz’e açılan ancak motorları arızalandığı için, İstanbul’a yanaşmak isteyen Struma gemisinin römorkörle Karadeniz’e çekilmesi, Şile açıklarında da kaderine bırakılması  orada bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılmasına neden olunması da Boraltan faciası da İnönü devrinde olmuştur.  Boraltan olayının aslı, şahit anlatımlarıyla birlikte ayrı bir yazımızda irdelenmiş ve yorumlanmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: http://wp.me/PAexV-3KJ.

Kimilerine göre Drau faciası “Boraltan köprüsü” olayı ile benzerlik arzettiğinden ikisi aynı olaydır. Bu mümkün olamaz. Zira Boraltan köprüsü olayında Avrupadan insanların trenle getirilip hiç indirilmeden Ruslara teslimatı söz konusu değildir. Olay, şahitlerinin de anlatımıyla, özetle Türkiye’de Sovyet sınırına en yakın mülteci kampında barınmakta olan Sovyet vatandaşı Türk soydaşlarımızın oradan alınıp trene bindirilerek Ruslara iadesinden ibarettir.

Sayıları ne olursa olsun, ki Drau kurbanlarının az sayıda olmadıkları anlaşılmaktadır,  soydaşlarımız Drau’da intihara mecbur bırakılmışlar, trene doldurularak Ruslara teslim edilmişler, kaçabilenler kurtulmuş, bunlar gerçek.

5.3 Sultan Kılıç Girey

_11.Lagarta-590x300Kuzey Batı Kafkasya’nın Kuban bölgesinden Adige generali Sultan Kılıç Girey Yelizavetgrad Süvari Okulu ve Süvari Harb Okulu mezunuydu. 1. Dünya Savaşında Çerkes Alayında tabur komutanlığından albaylığa yükseldi.  İç savaş sırasında 12 Mart 1918’de Kuban Ordusu ve Hükümeti tarafından rütbesi Tuğgeneralliğe yükseltildi. Kızılordu’nun işgali sonrasında Türkiye üzerinden Fransa’ya giderek Paris’e yerleşti.

2. Dünya savaşında “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”nin ve Kuzey Kafkasya Lejyonu’nun önderlerindendi. Savaş sonunda Kuzey İtalya ve Avusturya’ya kadar çekilen on bin kadar Kuzey Kafkasyalı mülteci ile birlikteydi. Fransız vatandaşı olması dolayısıyla isterse SSCB’ye iade edilmeyecekti. Ancak komutasındaki askerlerin Sovyet makamlarına teslim edilmesinin zorunlu olduğu açıklamasına sert tepki göstererek “Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehit oldular. Bu arkadaşlarım ise gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti onlarla paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değillerdir. Belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bu aldığınız kararlarla en az Sovyetler kadar sizler de suçlusunuz. Bolşevizm’e karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları asla yalnız bırakamam. Başlarında yine ben Kızıl cellâtlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam” cevabını verdi. Mayıs 1945’de İngiliz ve Amerikalı subayların şaşkın bakışları arasında, kendi isteğiyle Kızıl Ordu Komutanlığı’na giderek amansız düşmanı Ruslara teslim oldu.

1947 de Alman hükümetiyle işbirliği yapan Rus General Vlasov ve bazı Kazak generalleri ile birlikte “Sovyet Yüksek Askeri Mahkemesi”nde “yargılanarak” ölüm cezasına çarptırıldı ve Moskova’da asılarak idam edildi.

5.4 Magomed Nabioğlu İsrafilov

Savaştan sonra müttefikler tarafından Sovyetler Birliği’ne teslim edilen bir başka önder Azerbaycan Türkü Albay Ahmet Nabi Magoma İsrafil bey (Magomed Nabioğlu İsrafilov) idi. Rusya İmparatorluk Ordusu’na katılıp albaylığa kadar yükseltildi, Rusya İç Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya göç etti. 1943 – 1944 yılları arasında Azerbaycan Ulusal Komitesi’nde lider olarak çalıştı. Eylül 1943’te Alman 162. Türkistan Piyade Tümeni’ne bağlı 314. Piyade Alayı’nın komutanlığına getirildi. 12 Ocak 1944’ten itibaren “Waffen-Standartenführer der SS” rütbesiyle Kaukasicher-Waffen-Verband der SS adlı süvari birliğinde bir Waffengruppe’yi (muharebe grubu) komuta etti. Müttefikler tarafından Ruslara teslim edildi. 11 Temmuz 1945’te Bakü Sovyet Askerî Dairesi Mahkemesi’nce idama mahkûm edildi ve kurşuna dizildi.

Bu gibi vakaların çoğalması neticesinde Kasım 1945 yılında Müttefik Kuvvetleri Komutanı Amerikalı General Dwight Eisenhower, geç de olsa, “Rusya’ya hiç kimse zorla gönderilmesin” uyarısını yaptı.

5.5 Daha da devamı var

Gaddar Stalin mezalimi, Türkleri mahvetmeye yönelik olarak,  2. Dünya savaşı sonrasında da devam etti. Azerbaycan Türkü Vasıf Vasıf Efendi anlatıyor: “Benim halamın kocası savaş zamanı helak olmuştu. Komünistler korku tohumu serpiyorlardı. Halamın kocasının esir düştüğü tahmin edildi. Kara kağıdı gelmemişti. İnsan ölür veya kalır döğüş bölgesinde. Komünistler de acele karar verdiler, vatan haini düşmanların tarafına geçti diye. Lakin halamı vatan haini ailesiymiş gibi Sibirya’ya sürgün etmişlerdi. Biçarenin  bütün emlakini müsadere etmişlerdi. Hatta kapısının ineğini kolyoza götürmüştü. 3 yetimle Sibirya kırsalına sürgün edilen köylü kızının talihini tasavvur edin. Stalin geberenden sonra güya senetleri bulundu diye af eylediler. Asıl faşistler komünistler idi. Hitlerin Yahudilere karşı gerçekleştirdikleri suçun 10 katını komünistler ederdi.”

2. Dünya Savaşında yüzbinlerce Azerbaycan Türkü askerinin Sovyet ordusunun her cephesinde görev alarak canlarını vermeleri, yaralanmaları karşılığında Stalin 1944 yılında hain oldukları gerekçesiyle Azerbaycan Türklerinin bu coğrafyadan sürülmesini gündemine almış ve Azerbaycan’daki sağ kolu diyebileceğimiz M. C. Bağırov tarafından petrol üretimini olumsuz etkileceği gerekçesiyle topyekun sürgün yapmaması için Stalin zor ikna edilmiştir.

Gerisi diğer yazılarımızda anlatılmaktadır:
Ahıska Türklerinin sürgünü https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/ahiska-turkleri/
Kırım Türklerinin 1944 sürgün felaketi  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kirim-tatarlari/kirim-tatarlarinin-gocleri/
Karaçaylıların sürgünü https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/karacay-malkar-turkleri/

Kaynaklar:

Gamalı Haç İle Kızıl yıldız Arasında” belgeseli Resmi Web Sitesi http://www.gamalihac-kizilyildiz.com/gamalihac-kizilyildiz/belgesel.htm

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar. Yeni Şafak. 10 Nisan 2011 http://www.yenisafak.com.tr/televizyon/2-dunya-savasinda-carpisan-bir-yazar-312962

40 Bin Kırımlı Türk’ü Kurtardım. Cemal Kalyoncu. Aksiyon. 02 Ağustos 2004 http://www.aksiyon.com.tr/portreler/40-bin-kirimli-turku-kurtardim_515326

II. Dünya savaşı’nda 1 milyon Türk. Aksiyon. M. Ali Eren. 5 Nisan 1997. http://www.aksiyon.com.tr/kapak/ii-dunya-savasinda-1-milyon-turk_502443

Savaşın faturasını ödeyen Türkler. Aksiyon. M. Ali Eren. 31 Mayıs 1997. http://www.aksiyon.com.tr/kapak/savasin-faturasini-odeyen-turkler_502639

Özgürlük umuduyla yıkım. Avni Özgürel. Radikal. 16.11.2003. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=95642

Osmanlı’da hak savaşları. Avni Özgürel. Radikal. 12.03.2006. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181101

II. Dünya Savaşı’nda Türkistan Lejyonerleri ve Ruzi Nazar. Hamza Öztürkçü. Akademik Perspektif. 30 Ekim 2013 http://akademikperspektif.com/2013/10/30/ii-dunya-savasinda-turkistan-lejyonerleri-ve-ruzi-nazar/

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/2006/gamalihac.html

2. Dünya savaşında Türkistan Lejyonu (Osttürkischer Waffen-verband der SS) http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=114526

Kırım Türklerinin sürgünü ve milli mücadele hareketi (1944-1990) Dr. Kemal Özcan http://www.surgun.org/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun

Karaçay Türkleri’nin Dilinden Drau Faciası. Mehmet Demirci. Zaman. 15.3.2008. http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/218

Fatima Abayhan’ın Gözünden Sürgün ve Drau Faciası http://www.kamatur.org/index.php/makaleler/tarih/268-fatima-abayhan-in-gozunden-surgun-ve-drau-faciasi

Memo’nun mucizesi. Milliyet Gazetesi. 21 Şubat 2007 http://www.milliyet.com.tr/memo-nun-mucizesi/guncel/haberdetayarsiv/21.02.2007/259152/default.htm

Naziler Türk asıllı bin kişiyi katletti. Gazete Vatan. 26 Şubat 2006. http://www.gazetevatan.com/naziler-turk-asilli-bin-kisiyi-katletti-72070-gundem/

Buhara Cumhuriyeti ve basmacılık hareketi / Tarih / Milliyet Blog http://blog.milliyet.com.tr/buhara-cumhuriyeti-ve-basmacilik-hareketi/Blog/?BlogNo=415366

Basmacılar Hareketi. BülentPakman. Kasım 2014 https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

Stalin Zindanları http://www.oncevatan.com.tr/stalin-zindanlari-makale,32156.html

Azerbaycan’da Okutulan Tarih Ders Kitaplarında Stalin ve Uygulamalarına Yaklaşım Refik Turan. Bilig – SAYI 67. 273-294. http://yayinlar.yesevi.edu.tr/files/article/790.pdf

Stalin’in Tavuğu ve Kırım. Mahmut Çetin. http://www.sondevir.com/?aType=yazarHaber&ArticleID=10022

Alaş Orda Türk Devleti http://www.yenidenergenekon.com/205-alas-orda-turk-devleti/

Türkistan Millî Özerk Hükûmeti. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Türkistan_Milli Özerk_Hükümeti

Kalmukya. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalmukya

Nazi Almanyası’nda yabancı gönüllü birlikleri (SSCB doğu halkları). Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Nazi_Almanyasında yabancı gönüllü birlikleri_(SSCB doğu halklar1)

Doğu lejyonları. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Doğu_lejyonlar1

Azeri Lejyonu. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Azeri_Lejyonu

Azeri SS Volunteer Formations. Wikipedia http://en.wikipedia.org/wiki/Azeri_SS_Volunteer_Formations

Muhammed İsrafilov. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed İsrafilov

Muhammed Emin el-Hüseyni. Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Emin_el-Hüseyni

13. SS Waffen Dağ Tümeni “Handschar” https://tr.wikipedia.org/wiki/13._SS_Waffen_Dağ_Tümeni_”Handschar”

Rus Çarlığı’nın Yıkılışından Sonra Kurulan Türk Devletleri http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=22022.0;wap2

40 milyon ‘Stalin kurbanı’ anılıyor. Kuzey haber Ajansı. http://www.dunyabulteni.net/haberler/313708/40-milyon-stalin-kurbani-aniliyor

Veli İbrahim. Ekşi sözlük. https://eksisozluk.com/veli-ibrahim–4140707

Sultan Kılıç Girey. Kafkas Diasporası. http://www.kafkasdiasporasi.com/HaberGoster/9c319713-1cee-424f-89e3-99f49c496055/sultan-kilic-girey.aspx

Sultan Galiyev. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sultan_Galiyev

Kazak Türklerine Soykırım – Kızıl Kırgın Kurbanları. Ufuk Tuzman – Filolog, Araştırmacı

Alman ordusunda döyüşmüş azərbaycanlı ilə söhbət. Azadlıq Radiosu. 21.07.2009. http://www.azadliq.org/content/article/1781636.html

Karaçay-Malkar Türkleri. Bülent Pakman. Kasım 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/karacay-malkar-turkleri/

Ahıska Türkleri. Bülent Pakman. Ağustos 2014. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/ahiska-turkleri/

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti. Bülent Pakman. Ağustos 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kuzey-kafkasya/kuzey-kafkasya-cumhuriyeti/

Osmanlı Ordusunun Kafkasya’yı terk süreci. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/osmanli-ordusunun-kafkasyayi-terk-sureci/

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında. Bülent Pakman. Şubat 2015. https://bpakman.wordpress.com/2015/02/13/gamali-hac-ile-kizilyildiz-arasinda/

Kafkas İslam Ordusu. Bülent Pakman. Eylül 2010.  https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/

Kırım Tatarlarının Göçleri. Bülent Pakman. Eylül 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kirim-tatarlari/kirim-tatarlarinin-gocleri/

Türkçülüğün doğuşu. Bülent Pakman. Kasım 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turkculugun-dogusu/

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları. Bülent Pakman. Ağustos 2011. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/

Türkiye’nin katkıda bulunduğu bir katliam. Mavi alay’dan haberdar olmak mı olmamak mı? Mustafa Sütlaş. 21 Temmuz 2012 http://www.bianet.org/biamag/diger/139847-mavi-alay-dan-haberdar-olmak-mi-olmamak-mi

Zülfü Livaneli’nin gizli tarihi. Nazım Alpman. 6 Şubat 2012. http://www.gazetesiz.com/makaleler/nazim-alpman/zulfu-livanelinin-gizli-tarihi-120682.html

Stalin, Naziler ve Kırım Tatarları. Ayşe Hür. Radikal. 23.02.2004. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/stalin_naziler_ve_kirim_tatarlari-1178082

Nuh Köklü http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/19/cp/gnc101-20051218-102.html

CIA’nın Türk Casusu’ 97 yaşında sessizce öldü. Habertürk Gazetesi. 03 Mayıs 2015. http://www.haberturk.com/yasam/haber/1072966-cianin-turk-casusu-97-yasinda-sessizce-oldu

Oyun Masası. Soner Yalçın. Sözcü Gazetesi 13 Şubat 2015  http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/oyun-masasi-741905/

Vasıf Vasıf Efendi’nin facebook sayfası (kendisinden yazılı izin alınmıştır).

2. Dünya Savaşı ve Azerbaycan.  Sevtap Sırakaya. Yüksek Lisans Tezi. T.C.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı
2007

Bülent Pakman. Nisan 2015. Son ekleme Ocak 2017. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Not: Daha önce bölümler halinde yayımlanan aşağıdaki sayfaların birleştirilmiş versiyonudur;

2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKLER

STALİNLİ YILLAR

BARBAROSSA HAREKATI

2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRK LEJYONLARI

RUSLARDAN KAÇIŞ

Şimdi b..u yedik

DRAU FACİASI

Twitter Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Bülent Pakman’ın video arşivi:

Bülent Pakman video kanalı 1

Bülent Pakman video kanalı 2

Bülent Pakman video kanalI 3

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Daha önce de Atatürk’ü yok etmek istemişlerdi

Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey, Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu,Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine akşam yemeğine davet etti.

Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa, akşam sofrada bir araya geldiler.
Hatır sormalar henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; “Kemal” dedi, “ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz. Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var, bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz. ” Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi.“Buyurun, konuşalım !” dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,o yüzden sana gelemiyor,tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor…”
Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı, “Neyimden korkuyorlarmış? ” deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi: “ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar. Dedikodular giderek yayılıyor. Bazen o kadar abartıyorlar ki,eline bir fırsat geçerse, senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı. Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Rauf Bey ise içini dökmeye başladı: “Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı. En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,biz de sana yardım ettik. Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”
Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı. “Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Rauf Bey’i dinleyelim: “Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı. Boğazında padişahın ekmeği var. Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.Benim rejim sorunum yok. Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.O makamlar uhrevi makamlar. Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir, cumhuriyet değil”.

Gazi’nin yüz hatları gerilmişti. Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü; “Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu. “Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!…” deyip kestirip attı Refet Paşa. Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya, “ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.
Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi. St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı: “Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…” Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.

Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımı oldu. Giderek aralarında uzun yıllar sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı. O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.

Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..” Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!…” diyemedi.

Masada olmayan dördüncü kişi, Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu.

Beşinci kişiyse, kendisiydi.

Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu. “Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi. “Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!” diye yanıtladı Rauf Bey. “Bana bir kâğıt verin…” Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar,içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.” Yüksek sesle okudu ve sordu:
“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi? Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?” “Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!…”, dedi Rauf Bey.

O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar.
Sofra, buz gibi olmuştu. Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.O günden itibaren Gazi yollarını da bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü. Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.

Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu krizi atlatmalıydı. Öyle de yaptı.
Bu arkadaşlarıyla da yolları bu noktadan itibaren ayrıldı. Kurtuluşu sağladığı arkadaşlarıyla ve bu Birinci Meclisle cumhuriyete gidemeyeceğini anlamıştı.

1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir seçim yapmak zorundaydı. Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti. Doğal olarak da seçimlere gidildi. Gazi,bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.Seçimler sonucunda gelecek olan 2. Meclisin ne ölçüde cumhuriyetten yana bir tavır sergileyeceğinin bir garantisi yoktu ama, başka çaresi de yoktu ve bu seçimlerin yapılması zorunluluğu ayrıca bir anayasa emriydi.
Ertesi gün Gazi’nin 128 arkadaşı, yeni seçimlere gidilmesi için Meclis Başkanlığına önerge sunuyorlardı. O günkü Anayasaya göre her iki yılda bir seçim yapılıyordu. Meclis dönemini doldurmuştu. Gazi de, bu krizi ancak böyle atlatabileceğini hesapladı ve düğmeye bastı.
Muhalif kanat ve komutanlar, bu seçimler yüzünden Mustafa Kemal’i ellerinden kaçırdıklarını anlamakta gecikmediler:
“Ya gelecek Meclis, Kemalist olursa!”
O zaman cumhuriyetin önüne geçilmesi katiyen mümkün olamazdı.
Bunun verdiği panikle, inanılmaz bir planı uygulamaya koydular: “Mustafa Kemal’i Meclise sokmayalım!”
“-Bu nasıl olabilir ki?”
“-Seçim kanununu değiştirerek”
Muhalif kanadın üç milletvekili Erzurum Milletvekili Necati Bey, Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey seçim kanunu değişiklik önergesi” hazırladılar. Eğer bu önerge yasalaşsaydı, Mustafa Kemal milletvekili seçilemeyecekti. O zaman da ne cumhuriyet, ne bağımsızlık, ne laiklik, ne de devrimler…Bu konuda daha çok fikir yürütmek bile abes.
Seçim kanununda değişiklik isteyenlerin önerileri şunlardı:
1. “Bundan böyle milletvekili adayı, adaylığını koyduğu yerde en az beş seneden beri oturuyor olmalı.”

Mustafa Kemal, yaşamı boyunca o cephe, bu cephe koşturmaktan, hiçbir yerde değil beş yıl, beş ay bile sürekli oturamamıştı. Belli ki bu maddenin hedefiydi.

2. “ Milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Millinin sınırları içinde olmalıdır!…”

Selanik, Misak-ı Milli dışında kalmıştı.

Bu her iki madde de Mustafa Kemal’i hedef almıştı. Hedef belliydi. Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı. Hem de en yakın silah arkadaşları tarafından.
Bu önerge TBMM Başkanlık Divanına verildi. Oturumu Halide Edip Adıvar’ın eşi Dr. Adnan Adıvar yönetiyordu. O da muhalefet yapan İttihatçı kanadın liderlerindendi. Bir önerge verilmiştir. İncelenmek üzere ilgili ihtisas komisyonuna havale ediyorum”,dedi.
Gazi derhal söz istedi. “”Bu önerge şahsımla ilgilidir. Ben TBMM’nin başkanıyım. Benimle ilgili bir önergeyi millet bilmek ister.””
Kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:
”Bugüne kadar ne yaptıysam, Türklük adına, İslâm adına yaptığıma ve iyi şeyler yaptığıma inanıyordum. …Kendi kurduğum meclisten, sayıları üç-beş de olsa milletvekilinin çıkıp da beni en doğal yurttaşlık haklarımdan, seçme-seçilme haklarımdan mahrum etmeye çalışacağını, cephelerde gırtlak gırtlağa savaştığım düşmanlarımdan bile beklemezdim…. Ne yazık ki doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor; ayrıca herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl oturmuş değilim…. Ancak bilmelisiniz ki, Selanik tek kurşun atılmadan Yunan’a teslim edildiğinde ben bir başka yurt köşesini savunmak üzere Derne’de, Bingazi’de,Trablusgarp cephesinde savaşıyordum…. Eğer bu efendilerin dediği gibi, bir yerde beş yıl oturuyor olsaydım, o zaman Bitlis’’i Muş’’u alarak Diyarbakır’’a dayanan Rus’un karşısına geçip bu şehirlerimizi kurtaramazdım. …O zaman Çanakkale’de, Anafartalar’da, Arıburnu’nda olmamaklığım gerekirdi. O zaman Filistin’de, Halep’te, Suriye’de olamaz, bugünkü Suriye sınırımızı eylemli olarak çizemezdim. O zaman Sakarya’da, Afyon’da, Dumlupınar’da olamazdım. Ama eğer ben oralarda olamasaydım, korkarım bu efendilerin de doğum yerleri Misak-ı Millinin sınırları dışında kalırdı. …Şimdi bu efendilere soruyorum: Bu efendiler seçim bölgelerindeki halkın ciddî olarak düşünce ve duygularını mı dile getiriyorlar? Yani, millet bu efendilerle aynı düşüncede midir?
Efendiler! Beni yurttaşlık haklarından yoksun kılma yetkisi, bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmî olarak size ve bu efendilerin seçim bölgelerindeki halka ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.” (Bakınız. Nutuk, sayfa 657)

Gazi, hışımla kürsüden inmişti. Sonradan ne olduğunu ise Ord. Prof. Dr. Hıfzı Velded Velidedeoğlu, “Üç Devir” adlı kitabında çok canlı olarak anlatacaktır. O günlerde Hukuk Fakültesinde öğrenci ve aynı zamanda Mecliste Zabıt Kâtibi olarak çalışan Velidedeoğlu’nun anlatımıyla, tüm Türkiye Mustafa Kemal’ine sahip çıkmış, çuvallar dolusu çektikleri telgraflarla, onu paylaşamamışlardı.
Örneğin, dadaşlar: “ “Paşam, sen Selanikli olduğun kadar Erzurumlusan. Ko adaylığını Erzurumdan, seni buradan Meclise sokak!”” diyorlardı.
Sonunda Ankara’nın Bala ilçesinden milletvekili seçilecek ve böylece Meclise girecekti. Milletin baskısı öylesine baskın çıkacaktı ki, bu öneri amacına ulaşamayacaktı.

Şimdi dilerseniz fotoğrafları yan yana koyalım:
1922 Aralık ayındaki tablo, yukarıdaki Etlik’te, Kalaba’daki Refet Bele’nin bağevinde, yemek bahanesiyle çağırıp, “ …Cumhuriyeti aklından bile geçirme!…” diye dayatılan tablodur. Masadakiler, Kurtuluş’ta omuz omuza vermiş olan komutanlardır ve Kâzım Karabekir de o esnada Erzurum’da, telefonun öbür ucunda, bu toplantının sonucunu beklemektedir.
1923 Nisanındaki tablo ise, yukarıda anlattığımız “ O’nu Meclis’e bile sokmama” tablosudur.
1923 Ekim’indeki tablo ise, Lozan’ın imzalanmasından sonra başbakanın ve onun öncesinde ve sonrasında komutanların istifa ederek Mustafa Kemal’in çevresini boşaltmak suretiyle yol açmayı umdukları “ hükümet krizi” tablosudur.
Mustafa Kemal’’in bütün bunların altından kalkamayacağı, dolayısıyla boyun eğip, cumhuriyet sevdasından vazgeçeceği hesaplanmaktadır, orduların başına da gidilerek, adeta “gözdağı” verilmek istenmektedir.

Oysa Mustafa Kemal bir “dâhidir. Bakın nasıl harekete geçer:

Gazi, Başbakan Fethi (Okyar) Bey’i ve hükümet üyelerini 26 Ekim günü Çankaya’ya yemeğe davet eder ve bu yemekte, Başbakan Fethi Bey’’den istifa etmesini ister.
”Çok yoruldun Fethi Bey, sürekli eleştiriliyorsun, lütfen çekilin. Bırakalım Meclis, istediği gibi bir hükümet kursun. Buna hiç müdahale etmeyelim. Hatta yardımcı olalım. Mademki bu hükümeti bu kadar eleştiriyorlar, o halde bakan olan arkadaşlarımız, yeni kurulacak hükümette de kendilerine görev verilirse, bu görevi kabul etmesinler. Bırakalım Meclis, bu sürekli eleştirdiği hükümetin tamamen dışından bir hükümet çıkarsın. Yalnız Fevzi Paşa bunun dışında kalsın. Eğer O’na Genel Kurmay Başkanlığı önerilirse, kabul etsin. Zira o kritik görevde değişiklik olmaz.”
Bu talimat yerine getirilir ve Fethi Bey hükümeti çekilir.
Şimdi Meclis daha büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Bir bakanlık için tek bir isimde buluşamayan TBMM, şimdi 12 Bakanlık için uğraş vermektedir ve herkesin mutabık kaldığı bir hükümetin kurulabilmesi ise neredeyse olanaksız hale gelmiştir.
Milletvekilleri evlere dağılmışlar, listeler hazırlamaktadırlar ama, aradan üç gün geçmesine rağmen sonuç alınamamaktadır.
Dışarıdan bakılınca görülen manzara şudur:
Daha üç ay önce bağımsızlığını ilan edip, devlet kurduklarını iddia eden Türkler, şimdi bir hükümet kuramamaktadırlar. Bütün dünya dikkat kesilmiş, Ankara’yı izlemektedir. Bu durum bu şekliyle uzun süre devam edemez. Hükümetin toptan istifasıyla şimdi kriz daha da büyümüş, Gazi adeta yangına körükle gitmiştir. Bunun ince bir hesap olduğunu henüz kimse fark edememiştir. Tüm yaşamı sorunları çözmekle geçmiş olan Gazi, belli ki beklediği anın geldiğine emin olmuş ve düğmeye basmıştır: Şimdi bir plan adım adım uygulanacaktır.

Bunalımdan Cumhuriyet doğuyor

Gazi 28 Ekim 1923 günü öğlene kadar Mecliste çalışmış, şimdi Çankaya’ya gitmek üzere ayrılıyordu. Meclis koridorunda, kendisiyle görüşmek üzere bekleyen Kemalettin Sami ve Halit Karsıalan Paşalarla karşılaştı. Her ikisini de akşam yemeğine köşke davet etti ve beraberinde İsmet İnönü, Meclis Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Ali Fethi Okyar olmak üzere Çankaya’ya çıktı. Köşke geldiğinde, diğer arkadaşları Ruşen Eşref Ünaydın ve Fuat Bulca’yı bir konuyu görüşmek üzere kendisini bekler durumda buldu ve onları da yemeğe alıkoydu.
Akşam yemeğine işte bu konuklarla oturdu ve yemek henüz başlamıştı ki, kısa bir süre sonra, kesin bir ifadeyle: “Arkadaşlar! Cumhuriyeti yarın ilan edeceğiz” dedi. Masadaki coşku anlatılmazdı. Kafasındaki planı tüm ayrıntısıyla açıkladı. Aslında plan çok basit ve çok gerçekçiydi:
Neden hükümet kurulamıyordu? Çünkü, mevcut sisteme göre, her bakan ayrı ayrı oylanıyordu. Mecliste pek çok grup vardı. O yüzden aynı isim üzerinde mutabakat sağlanamıyordu. Gazi, bu zaafı görmüştü. O halde Anayasa’da değişiklik yaparak bu zafiyetten kurtulup, tüm uygar dünyanın kabul ettiği evrensel seçim sistemlerine gitmek gerekirdi ama, o takdirde kurulacak hükümet bir cumhuriyet hükümeti olurmuş, bu da birilerinin hoşuna gitmezmiş …bu, çözümü nispeten daha kolay bir sorundu.
Böyle bir rejim değişikliğini onaylamayacak ve buna muhalefet yapacak tüm lider karakterdeki kişiler, Ankara dışındaydılar. Gazi bu fırsatı çok iyi değerlendirdi ve o yüzden Cumhuriyeti yarın ilan edeceğiz” dedi. O esnada muhalefet liderleri Meclis dışında, İstanbul’’da, Refet Bele’nin evinde toplantı halindeydiler.
Gazi plânını ve iş bölümünü şöyle yaptı:
“Yarın Grup toplanınca, gene bir sonuç alamamış olacaklar. O zaman, Kemalettin Paşa, sen söz al, kürsüye çık ve ‘’Günlerdir bir buhran içinde bocalayıp duruyoruz, bir hükümet üzerinde anlaşamıyoruz. Bütün bir dünya da bizi gözlüyor. Bu durum, ilelebet böyle gidemez. Bu grubun bir partisi, bu Meclis’in bir başkanı var. Her ikisinin de başkanı Mustafa Kemal. Çankaya’da oturuyor. O’na başvuralım, gelsin o bu sorunu çözsün!’ de, yerine otur. Ben bu davet üzerine Meclis’e gelir, çözüm önerimi sunarım”.
Plan bundan ibarettir.’ Sofra erken dağılır. Gazi sadece İsmet Paşa’yı alıkoyar. Onlar bütün gece, gerekli Anayasa değişiklik maddelerini kaleme almakla uğraşırlar. Rejimin adının cumhuriyet olduğuna ilişkin madde değişiklikleri yapılır, hükümetin nasıl teşkil edileceğine ilişkin maddelerde ve cumhurbaşkanının seçimine ilişkin maddelerde gereken düzenlemeler yapılır. Bellidir ki tüm Türkiye, bambaşka bir güne doğmak üzeredir.
Bu plan ertesi gün aynen uygulanır. Gazi, davet üzerine Meclise gelir, kürsüye çıkar, çözüm önerisini sunmak üzere birkaç saat izin ister. Daha sonra odasına geçer, Meclis’teki sözü geçen birkaç milletvekili arkadaşıyla konuşur ve nihayet kürsüye yeniden döner. Krizin kaynağını bulduğunu ifade eder, bunun seçim sistemimizdeki aksaklıktan kaynaklandığını anlatır. Oysa çağdaş devletlerde bu işlerin çok kolay yürüdüğünü, çünkü o ülkelerde, her bakanın tek tek ve ayrı ayrı oylanmadığını, tüm hükümetin tek liste halinde oylandığını, Meclis bu listeye güven göstermediği takdirde bir başka listenin hazırlanması gerekeceğini, gene seçimi yapacak olanın Meclis olduğunu anlatır, örnekler verir ve bütün bunların olabilmesi için ise, seçim usulünü değiştirmek üzere Anayasada değişiklik yapılması gerektiğini ifade ederek, önerisini de tartışılmak üzere komisyona verip , kürsüden iner.
Şimdi konu, bir anayasa meselesi haline dönüşmüştür. Bunun lehinde, aleyhinde konuşmalar olur ve sonunda gereken anayasa değişikliklerinin yapılmasına karar verilir ki, aslında bu da “cumhuriyet” demektir. Zira cumhuriyetlerde bir cumhurbaşkanı, başbakanını seçer ve hükümet listesini başbakan hazırlayarak cumhurbaşkanına, o da Meclis’e sunar. Kabul görürse, hükümet güvenoyu almış olur ve kolayca kurulur. Güvenoyu alamazsa, cumhurbaşkanı aynı başbakana veya bir başka başbakana hükümeti yeniden kurma yetkisi verir. Liste, her defasında tümüyle oylandığı için, diğer sisteme nazaran çok daha kolay sonuç alınan bir sistemdir bu. Ne var ki, bu sistemin de adı “cumhuriyettir. Esasen bu sistem, yani cumhuriyet, Amasya Tamimi’nden itibaren, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar ışığında kurulan TBMM’nin adım adım izlediği yoldur. Henüz adı konmamıştır, şimdi sadece açıkça adı konmaktadır.
İlgili komisyon gereken madde değişikliklerini ivedi olarak görüşme kararı alır ve Gazi’nin bir gece önce İsmet Paşa’ya dikte ettirdiği Anayasa maddelerini tartışır, oylar ve kabul eder. Böylece “”Yaşasın Cumhuriyet”” çığlıkları arasında cumhuriyet ilan edilir. Kısa bir aradan sonra Cumhurbaşkanı seçimine geçilir. Tek ve doğal aday olarak Gazi Mustafa Kemal, salonda bulunan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanı seçilir.

Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç’in 80. YILINDA BÜYÜK NUTUK’undan (Söylev) alıntıyla derlenmiştir. Bülent Pakman. Mart 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Şamanın izinde

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Gaia Dergi’den Burak Avşar ve Sasun Bazarian Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Burak Avşar: Öncelikle sizi tanıyalım. Ne yapmaktasınız, neyle uğraşmaktasınız?

Timur Davletov: Ben Timur B. Davletov. Hakas Türkü’yüm. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlıyorum. Zaman zaman Şamanlık ve Kam kültürü üzerine konferanslar da veriyorum.

Biliyorsunuz dünyada yaşayan Türk halklarının en eski yurtları Güney Sibirya’da bulunur. Orası aynı zamanda İç Asya olarak da geçiyor. Sayan ve Altay dağlarının etrafında ve eteklerinde eski zamanlardan beri Türk halklarından olan Hakaslar yaşıyor. Günümüzde de bir din olarak atalarının inançlarını ve kültürlerini devam ettiriyorlar. Devam ettiriyorlar derken şunu da ekleyebilirim; anket araştırmaları yapılıyor ve sonuçlara göre Hakasların yüzde 30’u mensup oldukları din olarak Şamanlık’ı gösteriyor ya da Türkçesi Kamlık. Kam-Kamanlık-Şamanlık bunlar aynı şeyler.

Sasun Bazarian: Bize Şamanlık hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Timur Davletov: Hakas halkının yaşadığı Hakas Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu içinde Sibirya’da bulunuyor; başkenti de Abakan. “Şamanlık nedir” diye genel bir soru sorulacak olursa; Şamanlık genel bir inanç sistemidir ama bu inanç, kültürün içinde yer alır. Niçin din diyoruz? İnanç kimliğini tanımlarken Hakaslar’ın bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Ateizmi, çok düşük bir kısmı ise Budizmi, İslamı ve Museviliği kullanıyor fakat Hakaslar’ın içinde Hristiyanlardan sonra ikinci en kalabalık inançsal grup Şamanlık. Dolayısıyla kişiler kendi inançsal kimliğini tanımlarken Şamalığı; İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler kadar bir din olarak referans veriyor. Sovyetler’de çok tanınmış bir Arkeolog olan Okladnikov’a göre, Ural ve Altay Dağları arasındaki coğrafyada ilk Kamlar, yani Şamanlar M.Ö. 7000 yıllarında çıkmıştır. Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır. Şimdi Türkçe’de böyle bir kavram yok ama Türk dillerinden Rusça’ya geçen bir kavram var: Kamlama. Kamlama demek Şaman ayini demek. Ayini ters anlayan insanlar var, ibadet de diyebilirsiniz, ikisi de aynı şey. Bu ikisinin Türkçe karşılığı tapınmak. Uzmanların adı Kam; ama Kam dini, Şaman dini o uzmanlarla sınırlı değil. Nasıl ki Hristiyanlık papazlarla sınırlı değilse, nasıl ki İslamiyet imamlarla sınırlı değilse, Şamanlık da Şamanlar ile sınırlı değil. Şamanlık çok geniş bir kavram ama dinin özel bir adı yok; çünkü doğal bir duruş. Benim bildiğim kadarıyla eski Yunanlılar’ın da mensup olduğu çok tanrılı dinin adı yok. Peki, Şamanlık’ın neden adı yok? Çünkü misyoner değil, tebligatçı değil. Tebligatçı olmamasının altında yatan sebep kendini haklı görmemesi, “Hep ben haklıyım, hep ben üstünüm, tek geçerli benim, tek hak dini benim” diyerek kendini tanımlamaması. Hiç kimseyi doğru yola, kurtuluşa falan çağırmıyor.

Şamanizm

S.B.: Bu zaten sadece semavi dinlerin temelinde olan bir kavram, misyonerlik kavramı.

T.D.: Tabii misyonerlik Ortadoğu dinlerinde var ama Şamanlık’ta yok. Zaten eski Yunanlılar’da da misyonerlik yok, eski Latin Paganizminde de yok; dinlerine isim verme ihtiyacını duymamışlar. Şamanlık’a dair ilk araştırmalar batılılar tarafından Samiler üzerinden başlıyor. 16. yüzyılda İskandinavya’nın en kuzeyinde fenotip olarak Asyalı olan Sami halkları var, Laponlar diye geçiyorlar. Daha sonra araştırmalar derinleşiyor, Sibirya’ya doğru ilerliyor. O zamandan itibaren, yaklaşık 17. yüzyıldan, dünya bilim literatüründe Şamanlık kavramı kullanılıyor. Rusya’dan çıkan bu kavramın esas kaynağı Tunguz-Mançu dili. O dilde ‘saman’ olarak telaffuz ediliyor. Bazı araştırmacılar kelimenin Türkçe olduğunu söylüyorlar; çünkü Tunguz-Mançu halkları Türk halklarından uzak değil, bizim şu anda algıladığımızın aksine, onlar da Altay halklarındandır.

B. A.: Altay halkları hangileri tam olarak? 

T.D.: Altay halklarının içinde Türk halkları var; Moğollar var, Tunguz-Mançular var, Koreliler var, Japonlar var. Bunlar Altay kolu, Altay dilleri ya da Altay halkları olarak geçiyorlar. Öbür taraftan bir de Ural halkları var; Ural halklarının içinde Fin-Ugor halkları var. Bu yüzden genelde Ural-Altay halkları kavramı kullanılıyor.

B. A.: Şamanlık ilk ne zaman ortaya çıkmış? 

T.D.: Okladnikov’un da dediği gibi M.Ö. 7000 yıllarında bu uzmanlık çıkıyor; ama batılı bakış açısına sahip çok tanınmış bir Şamanlık araştırmacısı olan Mircea Eliade Şamanlık’ı  bir din olarak görmüyor, yaşam şekli olarak da görmüyor, onu bir trans tekniği olarak görüyor, ekstaz, vecd haline gelme tekniği olarak görüyor. Tabii bu çok dar bir kullanım şekli; çünkü Mircea Eliade hiçbir zaman Sibirya’ya gitmemiş, Sibirya’daki Şamanlar ile görüşmemiş, onları izlememiş ama konuya ilgi duymuş ve bu konuda dinle karışık olarak büyük mesai harcamış. O yüzden onun araştırmaları da önemli ve ona göre Şamanlık, Paleolitik dönemden itibaren görülmekte. Zaten birçok araştırmacıya göre, mesela çok tanınmış Sovyet araştırmacılarından Tokarev var, ona göre de Şamanlık dünyanın gelmiş geçmiş en eski inanç, din biçimlerinden birisidir. Bazılarına göre Kamlık 300 bin yıldan beridir var. Homo saphiensle beraber çıkmış bir kavram ama kesin olan şey, milattan öncesinden beri var olduğu.

Alaska Şamanları

S.B.: Şamanlık’ın belirgin kavram ve inançları nelerdir?

T.D.: Şamanlık’ta evren üç katmandan oluşuyor. En üsttekine ‘Kök Tengri’ diyorlar, mavi ya da gök manasına gelen bir sözcük ‘kök’. En altta, Toprak Ana olarak bildiğimiz Yağız Yer bulunuyor ve 8. yüzyıl Türk yazıtlarında da bu kavrama rastlamak mümkün. Bu iki katmanın arasında insan yaşıyor. Günümüz Şamanlık’ında bu böyledir, üç katman vardır. Bir de Umay Tanrıça vardır. Eski türk yazıtlarında da rastlayabileceğimiz Umay Tanrıça, günümüzde Sibirya’daki Türk halkları ve Moğol halklarında yaşatılan bir kavramdır. Yani o zamandan günümüze yansıyan kültürel bir süreklilik var. Umay kelimesinin etimolojisini, birçok araştırmacı Türk diline bağlıyor. Onun dışında bazı araştırmacılar, “Eski Türk yazıtlarında Kam sözcüğü yok” diyorlar. Bunun bir kavram olarak geçmemesinde sorun yok; çünkü eski Türk yazıtlarında Kök Tengri, Yağız Yer ya da Türk yeri, Umay ve bir de yol tanrısı manasındaki ‘Yol Tengrisi’ yer alıyor. Bir de Erklig Han olarak geçen Erlik Han var. Bu görüşler, tanınmış Türkolog ve tarihçilerden Sergey Klyaştornıy’a ait ve ona göre eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabe Türkler’in kendi üretimi, yani başka yerlerden gelmiş değil. Klyaştornıy’dan önce ilk defa bu görüşü dile getiren Çarlık Rusyası 19. yüzyıl Türkologlarından Aristov da var. En önemlisi ise eski Türkler’de kaanı tahta çıkartan kişi Kamlardı. Bazılarına göre de Umay Tanrıça, kadınları koruyan bir melek. Şamanlık’ta melek kavramı yok, cennet cehennem kavramı da yok. Bunu gösteren en büyük kanıt da İskitler ve Hunlar gibi eski Türk ve Avrasya göçebelerinin silahla gömülmüş olmaları; çünkü cennet beklentileri olsaydı, silahla gömülmezlerdi. Aynı zamanda eşyalarını da yanlarında götürüyorlar, oysa cennete gideceğini düşünen bir insanın orada bir şeye ihtiyaç duyacağını düşünmesi beklenmez. Atını dahi karşı tarafa götürüyorsa, öbür tarafta bir beklentileri yok. Cennet cehennem kavramlarının yerine başka anlamlara gelen kavramlar kullanılmış. İki tane sözcük var, uçmak (uçmag) ve tamu (tamag, tamağ); bu sözcükler Soğdca dilinden geliyor. Oğuzlar Anadolu’ya geçtiklerinde güneybatıya ilerlerken Araplar’dan cennet ve cehennem kavramlarını alıyorlar; ama normalde Şamanlık’taki cennet ve cehennem burada bilindiği gibi değil, aynı anlamı karşılamıyor. Hala daha güney Sibirya’da cennet ve cehennem manasına gelmiyor bu kavramlar. Böyle olduğu için de zamanında, 19. yüzyılda Hristiyan misyonerleri bölgeye geldiğinde sıkıntıyla karşılaşmış. Misyonerler anlatıyorlar; Allah’ın birliği, günah, sevap… Bunların hiçbiri Şamanlık’ta yok. Bunlar olmadığı için de yerli Türk halkı anlamakta zorluk çekiyor. Dolayısıyla misyonerlik gayretleri ve doğru yola çekme çabaları boşa çıkıyor. Allah’ın birliği gibi bir inanç olmadığı için Şamanlar misyonerlerden etkilenmemişler.

B. A.: Şamanlık’ın en belirgin özelliği nedir? 

T.D.: Şamanlık’ın ya da Kam inancının en büyük özelliği şu; misyoner olmaması, tebligatçı olmaması ama diğer inanç kültürlerinden en büyük farkı şu ki, herkesi kabul ediyor Şamanlık; imanlıları da kabul ediyor, imansızları da kabul ediyor, yani bütün bunları eşit, geçerli ve var olması gereken şeyler olarak kabul ediyor. Hiçbir şekilde kendini üstün görmek yok, mütevazi bir inanç sistemi. “Bir tek ben geçerliyim, başkaları saptırılmış, yanlış, onlar düzeltilmesi gerek, doğru yola çağrılması gerekenler, çekilmesi gerekenler” görüşünde değil. Bunu da şu mantıkla yürütüyor; iyilik ve kötülük, bunların hepsi mecburi olarak var olmalı; ama başka kültür şunu diyebiliyor: “Biz iyiliği temsil ediyoruz, biz kötülüğe karşı savaşacağız, kötülüğü yeneceğiz ve her tarafta iyilik olacak.” Bu özünde tezat bir söylem; çünkü hiçbir zaman kötülük yok olamaz. Bu Şamanlar’da şöyle açıklanıyor; nasıl ki yaşam, yaşamak hep nefes almakla olmuyorsa, yani yaşayabilmek için, hayatın akması için aldığın nefesi zaman zaman vermek de lazım. Yani nereye kadar nefes alacaksın; o nefesi vermek de lazım. Dolayısıyla böyle bir bütünlük var. İylik ve kötülük; üst dünya, alt dünya ve orta dünya arasında hiyerarşi yok Şamanlık’ta. Bazıları şöyle algılayor; “Haa! Üst dünyaysa demek ki, hiyerarşi olarak en üste o, ondan sonra insan dünyası, ondan sonra alt dünya var. Onlar kötü olduğu için alt dünyadadır” gibi bir algılama var ama öyle değil. Onların arasında hiçbir şekilde hiyerarşi yok, belki de paralel olabilirler.

S.B.: Şamanlık’ın bir kutsal kitabı var mı? 

T.D.: Kam inancının, Şamanlık’ın kitap çalışmaları yapılmamış. Şamanlığa mensup insanlar şunu kabul ediyorlar; söz uçucu olabilir ama yazı kalır, fakat yazı önemini yine de kaybeder, hele ki kutsal metin ise dinamikliğini kaybediyor; statik oluyor, artık bir daha değiştirmek mümkün değil. Şamanlık’ta ise gelenekler dinamizmini hiç kaybetmiyor, hep akıyor. Zaten kutsal kitabı da hayatın kendisi kabul ediyorlar. Hayatın şöyle bir özelliği var; matbaaya ihtiyaç duymuyorsunuz ya da el yazmalarına ihtiyaç duymuyorsunuz çoğaltmak için. Mesela zaman geçiyor yeni kavramlar, yeni sosyal değerler ortaya çıkıyor, siz onu görünce “Ayy bizde de onlar var, şunlar var, bunlar var” diye kendinizi arayışlara atmıyorsunuz; çünkü sizin kutsal kitabınız olan hayat zaten bunları içeriyor. Normalde bir kutsal kitap bir milyon sayfalık bile olsa hayatın bütün karmaşıklığını kucaklayamaz. Çünkü hayatta sadece uyumlu olanlar bir arada değil, uyumsuz olanlar da bir arada, yani tezatlıklar da bir arada. Bunların iki ucunun arasında çeşit çeşit kombinasyonlar bir arada olabiliyor. Bu sebeple Kamlık’ın tek kutsal kitabı var, o da hayat. Yaşadıkça dolduruluyor, ortaya çıkan her sosyal olayı içeriyor.

S.B.: Peki, Şamanlık’ta tapınak olarak nereler var? 

T.D.: Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa. Biz şuna alıştık; doğayı iki tane ağaç, üç tane bitki olarak görüyoruz, dolayısıyla dünyayı da sınırlı olarak görüyoruz. Oysa ki Şaman kültüründe doğanın sınırı evrenin sınırsızlığıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenin her noktasında sizin herhangi bir kıble arama, herhangi bir şey arama gibi bir ihtiyacınız yok. Çünkü hiçbir zaman ıskalamıyorsunuz, çünkü tapınağın içindesiniz.

Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa

B. A.: Dünya sizin ibadet alanınız aslında.

T.D.: Tabi tabi, evrenin her noktası öyle. Evrenin içinde herhangi özel bir nokta, herhangi özel bir bölge istisnai değildir. Bir kayıtsızlık var, yani bir doğa var; insan alemi var, bitkiler alemi var, hayvanlar alemi var ve orada bile bir ayrımcılık yok. Şamanlık’ta insanlar arasında şöyle bir ayrımcılık yapılmıyor; inanan ve inanmayan. İnananlar içinde de ayrımcılık yapmıyor; mümin, kafir, rafizi, Alevi vs. gibi. Bunların insan dünyasında var olduğunu kabul ediyor ama insan dünyasının, aleminin dışına adım attığın zaman bunlar geçersiz. Evrenle sınırlı olan doğa boyutunda güzel, çirkin, doğru, yanlış hiçbir şey geçerli değil. Bu insanı üzebiliyor, “Hani bizim haklılık payımız vardı” dedirtiyor. Hiçbir şey değişmiyor; çünkü sizin tapınağınız hiçbir şekilde yok olmuyor. Tapınağın yok olmamasını misyonerlikte kullanabilirken kullanmıyor. Siz Tanrı adına tapınak dikiyorsunuz, o bir alışveriş merkezi değil, kârın sağlandığı bir yer değil. Klasik anlamda, saf duygularla tapınağı dikiyorsunuz; cami olsun, kilise olsun, başka tapınaklar… Sonra bir gün deprem oluyor ve o tapınak yıkılıyor. İşte orada sıkıntı çıkıyor, niye sıkıntı çıkıyor? Çünkü sizin dikmiş olduğunuz tapınak, Tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor. Ama siz onu tanrı için dikiyorsunuz, ama tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor sizin tanrı için dikmiş olduğunuz tapınak. Orada bir sıkıntı var, ama Şamanlık’ta bu sıkıntı yok, çünkü bunları umursamıyor. Bütün bir evreni tapınak olarak algıladığı için evrenin bir noktasında “Burada tapınak dikeceğim” kaygısı yok. “Mars’ta dikeceğim, Ay’da dikeceğim, Afrika’da, Orta Doğu’da, bir noktada dikeceğim” kaygısı yok. Bu durumda mimari gelişmeyebilir, bu kötü bir şey olabilir; medeniyet, uygarlık vs. gelişmemiş olabilir ama bunun doğa seviyesinde hiçbir geçerliliği yok. Medeniyet tamamen insan seviyesinde, insan aleminde geçerli olan kavram. İnsan isterse bu dünyayı yok etsin, yine evren çapında hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Bütün insanlık yok olsun yine hiçbir şey etkilenmez. Bu yönden Şamanlık biraz acımasız, o yüzden herkes kaldıramıyor, aşırı gerçekçi. O yüzden misyoner değiller zaten, çünkü ilgiyi çekebilecek, sürükleyebilecek, “Ha gayret ondan sonra ödül var” diyebilecek bir durum yok.

Sasun Bazarian: Çok daha gerçekçi, daha insan tabanlı daha ekolojik bir bakış açısı. 

Timur Davletov: Tabii tabii insan merkezli değil. Çevreci olması en büyük özelliği ama çevrecilik şöyle değil; “Hadi çocuklar birleşelim biraz çevrecilik yapalım”, her şey doğalından geliyor, herhangi bir çevrecilik çabası yok. Çevreci oluşlarını da bir propaganda olarak da kullanmıyor, sadece doğanın içinde yaşıyorlar. Ha öldürmüyor mu? Öldürüyor, kesiyor ama onu da ekosistemle bütünleşik bir şekilde yapıyor. Nasıl ki bir hayvan başka bir hayvanı öldürüyorsa, aynı şekilde öldürüyor.

S. B.: Ama hayvanları bir kâr amacına dönüştürmüyor ya da bunun endüstrisini yapmıyor.

T. D.: Kâr amacı güdüldüğü zaman şöyle bir düşünce ortaya çıkıyor, ‘büyük balık küçük balığı yer’. Halbuki küçük balık da büyük balığı yer. Büyük balık, küçük balıkların hepsini yerse kendisi ne yapacak? Mecburen o da ölmek zorunda kalacak. İşte bu döngüyü Şamanlık gözetiyor, sadece yaşıyor.

S. B.: Yaşam tarzı haline getirmiş bunu…

T. D.: Tabii. Ama bu kültürden kopan insan şu deyimi geliştirmiş: “Ot geldik ot gidiyoruz.” Bu hep doğayı küçümsemekten gelir. Oysa ki o ot, ağaç diyerek küçümsedikleri oksijen üretiyor. İnsanın hiçbir şekilde üretemediği oksijeni üretiyorlar. Ama buna rağmen şunu yapmıyor, “Ya, ben oksijen üretiyorum bak, ona göre ha!” demiyor, böyle bir yaklaşım içinde değil ama insan onu küçümseyebiliyor; “Ağaç gibi olduk, ağaç gibi gidiyoruz.” falan diyebiliyor, o da doğadan kopmaktan. Dolayısıyla Şamanlık’ın içinde doğa sevgisi yok; çünkü sevgi kavramı yok. Ama sadece yaşamak var, bu ‘yaşamak’ içinde zaten uyumlu oluyorsun sen. Mesela Şamanlık’ta şunu savunuyor; insan ölse bile ortadan kaybolmuyor, kemikleri, eti hepsi gübreye dönüşüyor. E gübre nereye gidiyor; doğanın içinde kalıyor.

Moğol Şamanları (Kaynak: The Guardian)

S. B.: Belirli bir döngüsü var aslında Şamanlık’ın, doğaya bağlı bariz bir döngüsü var. Her şeyin bir döngü içerisinde olduğunu kabul ediyor, bunu diğer insan toplumları veya dinler kabul etmiyorlar. Hepsi kendini doğanın üstünde düşünüyorlar. Sadece düşünebildiklerini düşündükleri için yani; ama aslında bir kıstas değil. Sen yine de onun içinde yaşıyorsun; doğaya bakıcılık yapamazsın, o sana bakıcılık yapar.

T. D.: Tabi bazı dinler ya da inanç sistemleri şunu diyebiliyor; ”Her şey insana hizmet etmek üzere yaratılmıştır”, bu yaklaşım Şamanlık’ta yok. Çünkü şu mantığı yürütüyor; ağaç dünyası var, bitki dünyası, insan dünyası var, bunların hepsi eş değerde. Bazıları diyor ki “Nasıl eş değerde olabilir? İnsanın aklı var.” Şamanlık hiç bir şekilde insanı üstün veya istisnai görmüyor. Bu açıdan acımasız; özel bir gayret göstermiyor, kutsamak için, kutsal hale getirmek için, ayrıcalıklı hale getirmek için insanı. Ama aynı zamanda hem hayvan dünyası, hem bitki dünyası, hem insan dünyası denge halinde ama aynılık halinde değil, bulunan bir zincirin birer halkası halindeler ve birbirlerine bağlılar. Hatta hayvan ve bitki dünyası ortadan kalktığında insan dünyası da yok olmak zorundadır; ama insan dünyası ortadan kalkarsa diğer dünyalar varlığını devam ettirir.

Burak Avşar: Aslında şöyle; Şamanlık’ta özel olarak doğaya bir sevgi yok, zaten doğanın içerisinde bir bütünlük var. Sevmek için özel bir gayreti yok, zaten o içlerinden gelen bir şey.

T. D.: Bu biraz şuna benziyor; köyden, kırsal kesimden kopmuş insanda sürekli şöyle laflar eder; “Sessizliği özledim, doğayı özledim, şehirden kaçmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum.” Bunlar hep romantiklik. Oysa ki, onlar da biliyor ki şehirden koptukları zaman çok az insan doğada kalabiliyor, kırsal kesimde yaşamanın romantiklikle hiçbir alakası yok. Şaman insanlar temiz havayla da yaşamıyorlar, sadece orada yaşadıkları için orada yaşıyorlar ama çevrecilik konusunda onlar daha çok çevreci, bunun için özel bir çaba harcamasalar da. Şehirdeki insan doğadan koptuğu için sürekli o edebiyatı kullanıyor; çevrecilik, köylere dönmeli, kırsallara dönmeli… Onlar hep romantiklik, biraz özel gayret isteyen hareketler.

Sasun Bazarian: Şamanizm’in veya Şaman toplumlarının kadına bakış açısı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla zaten insan toplumu 2000 yıldır, batı kültürü özellikle bir alçak görmeyle ve narinleştirmeyle özdeşleştiriyorlar. Şamanizm’in buna bakış açısı nedir peki? 

Timur B. Davletov: Bizim memleketimiz olan Hakas topraklarında 1970’lerde Sovyet dönemi arkeologları tarafından paleolitik döneme ait 35 bin yıllık bir yerleşim yeri keşfedilmiş. Orada geleneksel göçebelerin kullandıkları çadırların prototipleri varmış; ama toprağın içinde. Ortada hem pencere olarak hem de kapı olarak kullanılan bir delik var, yandan pencere yok. Günümüzde de Türk çadırlarında hâlâ pencere yok , sadece kapı var ve üstteki o delik korunmuş. Ama eskiden o delikten giriyorlar, o delikten çıkıyorlarmış. Hatta eski Türk mitolojisinde kahramalar uykuya yatarken oradan yıldızları sayıyorlarmış. O çadır aynı zamanda mikrokosmoz modelidir. O mikrokosmoz modelinin içinde tam o deliğin altında ocak var, ateş var; ateş o modelin güneşidir ve çadırlar yuvarlığımsı olur, üçgen, dörtgen değil ve kapılar hep doğuya bakar. Kapıların doğuya bakması güneş kültürüyle ilgili, güneşe önem veriyorsunuz, güneşin ilk ışınları yakalayabilmek için kapılarınız hep doğuya bakıyor. Eski Türk yazıtlarında ileri manasına gelen ‘ilgerü’ kelimesi var. Doğu yönü ileri demekmiş ve batı ise geri. Durduğunuz zaman, yani yüzünüzü doğuya, ileri verdiğiniz zaman, sırtınızı batıya verdiğiniz zaman çadırın içinde önünüzde ocak var, ocağın öbür tarafında kapı var, sol taraf kuzey oluyor kadın tarafı, sağ taraf erkek tarafı oluyor. İkisinin arasında herhangi bir perde ya da duvar yok, yani ayrımcılık yok. İkisi iç içe. Ve çadırın, mikrokosmozun içinde onları bir araya getiren ocaktır, güneştir. İki yarım dünyanın tam ortasındadır ve hiçbir şekilde onların arasında ayrımcılık yoktur. Onlar bir arada olduğu zaman bir anlam ifade ediyorlar. Şamanlık’ın Türk dilleri üzerinde şöyle bir etkisi olmuştur bana göre: Biliyorsunuz Türk dillerinde cinsiyet ayrımcılığı yok. Cinsiyet ayrımcılığının olamaması batılı araştırmacılar için, ya da başka araştırmacılar için geri kalmışlık ya da gelişememişlik olarak algılanabilir; ama çağdaş şekilde yorumladığımız zaman cinsiyete dayalı bir öncelik ya da cinsiyete dayalı bir ayrımcılık yok.

Burak Avşar:Latin dillerinde var ama bu; feminen, maskülen olarak var.

T. D.: Tabi, üç tane var; bir de orta cinsiyet var. Mesela tanrı dediğin zaman ya da tengri dediğin zaman orada herhangi bir cinsiyet önceliği yok; kadın veya erkek gibi. Dilbilimsel olarak da cinsiyet önceliği yok. Mesela İngilizce’de ‘insan’ derken erkeği kullanmak zorundasın ‘man’ demeniz lazım, ‘human’ da oradan geliyor zaten. ‘Kadın’ için ‘woman’ diyorsunuz. ‘Kişi’ yüzde 100 Türkçe’dir ve orada hiçbir cinsiyet önceliği yoktur, cinsiyet ayrımcılığı yoktur. Ne kadın merkezli, ne erkek merkezli; ama her ikisini de kucaklayan bir kavramdır.

Şaman bir kadın

B.A.: Biz de şöyle bir okumuştuk galiba; hanım kelimesi etimolojik olarak zaten Orta Asya Türkçesi’nden geliyor. Yani Han’ın kendi eşine Hanım demesinden geliyor etimolojik olarak. [Sasun] Cengiz Han’ın ben okumuştum böyle bir şeyini, bilmiyorum ne kadar doğru ama. “Ben hanlar hanı Cengiz Han, bu da benim Han’ım” diyerek aslında kendi eşini tanıtıyor.

T. D.: Zaten eski Türk döneminde eğer kaan varsa hatun da vardır. Onlar ikisi bir arada geçerli. Ve Şamanlık’ta cinsiyet ayrımcılığı yoktur; Kam ya da Şaman herkes olabilir; kadın da olabilir erkek de olabilir. Bu Şamanlık’ın çok önemli bir özelliğidir. Hiçbir şekilde “İşte şu gerekçeyle, bu gerekçeyle, şu sakıncıyla, bu bilmem ne kaygıyla, şunlar olamaz, bunlar olamaz” diye bir şey yok. Orada herhangi bir öncelik veya ayrımcılık yok ama biz biliyoruz ki mesela tek tanrılı dinlerde kadınların din görevlisi olması zor. Olmamaları için binbir çeşit gerekçe gösteriliyor.

B. A.: Semavi dinlerde yok zaten.

S. B.: Ama benim bildiğim kadarıyla Antik Yunan’dan geliyor, Zeus’un Atena’yı kafasından doğurması efsanesi işte. Kadının doğurganlık özelliğinin erkekte olmaması erkek için gocunacak bir şey; çünkü var etmek, tanrısal bir özellik ve erkek bunu elde edemediği için ilk tanrısı bunu elde ediyor ve kadına dair ayrımcılık da zaten literatüre ilk Antik Yunan’da giriyor.

T. D.: Şamanlık’ta pozitif ayrımcılık var, ilk Kam kadındır ya da bazı efsanelerde ilk Kam’ı doğuran kişi kadındır. Dolayısyla ona öyle bir ayrıcalık atfedilmiş ama araştırmacılar Şamanlar’ının bütün donanımlarının; kıyafet olsun, kullandıkları aletler olsun, analizini yaptığı zaman, kadınlara ait olduklarını söyleyebiliyorlar. Ve Şamanlık çok tanrılıdır, tek tanrılı değil. Tanrıların içinde kadın tanrılar var, erkek tanrılar var. Zaten dilbilimsel olarak da sizde böyle bir ayrımcılık yok. Yani siz ‘Umay’ dediğiniz zaman dilbiliimsel olarak hiçbir ayrımcılık yok orada ya da ‘tanrı’ dediğiniz zaman hiçbir ayrımcılık yok orada. Hint-Avrupa dillerinde siz ‘tanrı’ dediğiniz zaman zaten hangi cinsiyetten olduğu belli dilbilimsel olarak, üç cinsiyetten biri olmak zorunda. Tek tanrılı dinlerde kadınlar buna karşı çıkıyor mu, çıkıyor. Mesela Anglikan Klisesi’nde kadınlar “Biz de din görevlisi olmak isitiyoruz. Bizim eksiğimiz ne? Hani eşitlik vardı?”diyerek mahkemeye başvurup 1992’de papazlık hakkını kazanıyorlar ama katolik dünyasında kadınlar papaz olamıyorlar mesela, müslüman dünyasında zaten bu gündeme hiç gelmiyor; ama katolik dünyasında böyle bir girişim yapıyorlar, başaramıyorlar. Budizm de aynı şekilde. Budizm’de hiçbir zaman dalaylama kadın olamaz ki, budizm daha hoş görülü gibi; ama onda da misyonerlik var, tek tanrılı dinlerle benzerliği de budur, insanları doğru yola çağırması. Dalaylama budizmde hiç bir zaman kadın olmamıştır.

Sasun Bazarian: Çok daha gerçekçi, daha insan tabanlı daha ekolojik bir bakış açısı.

Timur Davletov: Tabii tabii insan merkezli değil. Çevreci olması en büyük özelliği ama çevrecilik şöyle değil; “Hadi çocuklar birleşelim biraz çevrecilik yapalım”, her şey doğalından geliyor, herhangi bir çevrecilik çabası yok. Çevreci oluşlarını da bir propaganda olarak da kullanmıyor, sadece doğanın içinde yaşıyorlar. Ha öldürmüyor mu? Öldürüyor, kesiyor ama onu da ekosistemle bütünleşik bir şekilde yapıyor. Nasıl ki bir hayvan başka bir hayvanı öldürüyorsa, aynı şekilde öldürüyor.

S. B.: Ama hayvanları bir kâr amacına dönüştürmüyor ya da bunun endüstrisini yapmıyor.

T. D.: Kâr amacı güdüldüğü zaman şöyle bir düşünce ortaya çıkıyor, ‘büyük balık küçük balığı yer’. Halbuki küçük balık da büyük balığı yer. Büyük balık, küçük balıkların hepsini yerse kendisi ne yapacak? Mecburen o da ölmek zorunda kalacak. İşte bu döngüyü Şamanlık gözetiyor, sadece yaşıyor.

S. B.: Yaşam tarzı haline getirmiş bunu…

Şamanizm-ve-Doğa-1-1060x460T. D.: Tabii. Ama bu kültürden kopan insan şu deyimi geliştirmiş: “Ot geldik ot gidiyoruz.” Bu hep doğayı küçümsemekten gelir. Oysa ki o ot, ağaç diyerek küçümsedikleri oksijen üretiyor. İnsanın hiçbir şekilde üretemediği oksijeni üretiyorlar. Ama buna rağmen şunu yapmıyor, “Ya, ben oksijen üretiyorum bak, ona göre ha!” demiyor, böyle bir yaklaşım içinde değil ama insan onu küçümseyebiliyor; “Ağaç gibi olduk, ağaç gibi gidiyoruz.” falan diyebiliyor, o da doğadan kopmaktan. Dolayısıyla Şamanlık’ın içinde doğa sevgisi yok; çünkü sevgi kavramı yok. Ama sadece yaşamak var, bu ‘yaşamak’ içinde zaten uyumlu oluyorsun sen. Mesela Şamanlık’ta şunu savunuyor; insan ölse bile ortadan kaybolmuyor, kemikleri, eti hepsi gübreye dönüşüyor. E gübre nereye gidiyor; doğanın içinde kalıyor.

S. B.: Belirli bir döngüsü var aslında Şamanlık’ın, doğaya bağlı bariz bir döngüsü var. Her şeyin bir döngü içerisinde olduğunu kabul ediyor, bunu diğer insan toplumları veya dinler kabul etmiyorlar. Hepsi kendini doğanın üstünde düşünüyorlar. Sadece düşünebildiklerini düşündükleri için yani; ama aslında bir kıstas değil. Sen yine de onun içinde yaşıyorsun; doğaya bakıcılık yapamazsın, o sana bakıcılık yapar.

T. D.: Tabii bazı dinler ya da inanç sistemleri şunu diyebiliyor; ”Her şey insana hizmet etmek üzere yaratılmıştır”, bu yaklaşım Şamanlık’ta yok. Çünkü şu mantığı yürütüyor; ağaç dünyası var, bitki dünyası, insan dünyası var, bunların hepsi eş değerde. Bazıları diyor ki “Nasıl eş değerde olabilir? İnsanın aklı var.” Şamanlık hiçbir şekilde insanı üstün veya istisnai görmüyor. Bu açıdan acımasız; özel bir gayret göstermiyor, kutsamak için, kutsal hale getirmek için, ayrıcalıklı hale getirmek için insanı. Ama aynı zamanda hem hayvan dünyası, hem bitki dünyası, hem insan dünyası denge halinde ama aynılık halinde değil, bulunan bir zincirin birer halkası halindeler ve birbirlerine bağlılar. Hatta hayvan ve bitki dünyası ortadan kalktığında insan dünyası da yok olmak zorundadır; ama insan dünyası ortadan kalkarsa diğer dünyalar varlığını devam ettirir.

Burak Avşar: Aslında şöyle; Şamanlık’ta özel olarak doğaya bir sevgi yok, zaten doğanın içerisinde bir bütünlük var. Sevmek için özel bir gayreti yok, zaten o içlerinden gelen bir şey.

T. D.: Bu biraz şuna benziyor; köyden, kırsal kesimden kopmuş insanda sürekli şöyle laflar eder; “Sessizliği özledim, doğayı özledim, şehirden kaçmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum.” Bunlar hep romantiklik. Oysa ki, onlar da biliyor ki şehirden koptukları zaman çok az insan doğada kalabiliyor, kırsal kesimde yaşamanın romantiklikle hiçbir alakası yok. Şaman insanlar temiz havayla da yaşamıyorlar, sadece orada yaşadıkları için orada yaşıyorlar ama çevrecilik konusunda onlar daha çok çevreci, bunun için özel bir çaba harcamasalar da. Şehirdeki insan doğadan koptuğu için sürekli o edebiyatı kullanıyor; çevrecilik, köylere dönmeli, kırsallara dönmeli… Onlar hep romantiklik, biraz özel gayret isteyen hareketler.

Bülent Pakman. Mart 2015 – Temmuz 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

 Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2080Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Phantom of the Opera Ekim 2011 Kapanış töreni

Opera’daki Hayalet’in ilk gösteriminin 25. yıldönümünde Ekim 2011 de Londra Royal Albert Hall’da 3 gün üst üste sahnelenmesi sonunda kapanış töreni. Sahneye koyan-Müzik Andrew Lloyd Webber, sanatçılar: Michael Crawford, Sarah Brightman, Colm Wilkinson (Kanada’da oynayan), Anthony Warlow (Avustralya’da oynayan) Peter Jöback,(Londra West End ve Broadway’de oynayan), John Owen-Jones (Lonra’da oynayan) Phantom of the Opera, The Music of the Night parçalarını söylüyorlar.

alternatif video

Bülent Pakman. Şubat 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Facebook Widgets

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 1 Yorum

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında

TRT Televizyonunda yayınlanan “Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgesel, savaş tarihi belgesellerinde şimdiye kadar pek incelenmeyen bir konuyu Sovyet Rusya topraklarında yaşarken II. Dünya Savaşı’nda Kızılordu’da savaştırılan, eğitimsiz, donanımsız, donatımsız ön cepheye sürülen Nazi ve Kızılordu arasında kalan, ölen, kaybolan, sürgüne gönderilen  Türklerin acı dolu yıllarını anlatıyor.

1. Bölüm

Türkler cephede nasıl kullanıldı, savaşın ardından neler yaşadılar? II. Dünya Savaşı’nın karanlıkta kalmış köşelerinden bakan Sovyet Doğu halkları; Kazak, Kazan ve Kırım Tatarı, Kırgız, Türkmen, Azerbaycan, Kafkas halkları, Karaçaylar ve Malkarlar’ın yüzü!.. Prof. Nadir Devlet ve Alman araştırmacı-yazar Patrick Von Zur Mühlen’in görüşleri..

2. Bölüm

Fazla gündeme getirilmemiş ibret verici olaylar …1917 devrimi; Rusya’daki minareleri deviriyor, Orta Asyalı öğretmenleri tutukluyor, aydınları çalışma kamplarına gönderiyor…

1917’den sonra Rusların, Rus olmayanlar üzerindeki hakimiyeti yeniden ve nasıl kuruldu. Bu dönemde yaşanan acı olaylar. Bir çok tanıkla röportajlar:

Leo Hoffner – Kırım Almanı: Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Stalin, mutlak hakimiyetine karşı gelebilecek her çeşit muhalefeti despotizmle yok ediyor, 1924 yılından sonra Milli aydınlar ve önde gelenlerin büyük bir kısmı öldürülüyor ve sürgün ediliyor. Bazı tanıkların röportajları gerçekten ibret verici…

Kırım Tatarı Nazmiye Yılmaz. Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Prof. Nadir Devlet Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.

Patrick V. Z. Mühlen Alman AraştırmacıBu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.

Türk ve Müslümanların nüfusu, toplam Sovyet nüfusunun % 11’i, ancak 1927 Aralığında toplanan 15. Komünist Parti Kongresi’nde Müslümanların oranının ancak %1,6 olduğuna dikkat çekiliyor…

Sovyet Rusya’nın Türk ve Müslüman halkları, II. Dünya Savaşı’na nasıl itildi?.. “Gamalı Haç ile Kızılyıldız arasında” geçen acı dolu yıllar nasıl başladı?..

İkinci Dünya Savaşı…

22 Haziran 1941’de SSCB topraklarına giren Alman orduları karşısında hazırlıksız yakalanan Stalin, elindeki en büyük kaynak olan insan gücünü eğitimsiz, teçhizatsız ve ilkel silahlarla aceleyle savaş meydanlarına sürüyor.

Mehmet Kengerli Azerbaycan Türkü: Sovyetler’in sistemini herhalde çok şükür yaşamadınız ama okuyup görmüşsünüzdür. Cephede asker iki ateş arasındaydı. Karşıda Alman ateşi, arkada da Rus siyasi teşkilatının silahları. Cephede Türkler’e mermi dağıtmazlardı. Taarruza geçmeden 1-2 saat evvel 10-15 tane mermi verirlerdi.

Almanların savaş makinelerinin üstünlüğü karşısında Kızıl Ordu geri çekilmekten başka bir şey yapamadı, bu arada milyonlarca Sovyet askeri savaş meydanlarında çaresizce öldü ya da esir düştü.

3. Bölüm

“Nazi ordusunun esir kampları’nda Türkler” … “Ölümler arttıkça, Nazi ordusunun masrafı düşüyordu” … “uzaklarda taş aramak lüks, mezarsız yatıyorlar !” … “Tarihin dile getirilmeyen acıları” …

2. Dünya Savaşı’nda Kızılordu üniformasıyla Nazi askerlerine esir düşen Türk ve Müslüman halkların dramı… Esir kampındaki Mustafa’nın 80 gram ekmeğini altıya bölmesi… O dönemleri yaşamış tanıkların ve Yazar Cengiz Dağcı’nın yürek dağlayan öz yaşamsal öyküsü Korkunç Yıllar…

İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Almanya’nın Rusya’ya saldırısı ve milyonlarca Kızıl ordu askerinin esir edilmesi, 3,6 milyon Kızıl Ordu askerinden açlık, salgın hastalık, SD birliklerinin cinayetleri ve işkenceleri sonucu 2,6 milyonunun ölmesi.

Nazi esir kamplarının ve 1940’lı yılların birebir yaratıldığı dramatik sahneler. Esirlerin gerçekten pek de farklı olmayan hasta, aç, bir deri, kemik kalmış hallerini ve Nazilerin acımasız davranışlarını izleyen bazı dönem tanıkları o anları tekrar yaşadıklarını ve ürperdiklerini söylüyorlar.

SEYİT AHMET BOZKURT – KIRIM – Ölünün üzerinden atlayıp geçiyoruz orda. kimisi ölmüş, kimisi yatıyor yerde. Böyle yapıyor ama kalkamıyor onu da Almanlar ölüyle beraber arabaya atıyorlar götürüyorlar, çukura gömüyorlar.

HAMİT ÖZBEK – ÇEÇENTrene bindirip bizi Dachau Dead kampına 6 milyon kişinin öldüğü kampa götürdüler. Orada dead kampında kokudan ölenler,birbirini yiyorlar hayvanlar gibi. Ayaklarım yürüyemez hale geldi. Yürüyemeyenleri ölülerin arasına atıyorlar.

ROLPH KELLER Alman AraştırmacıGESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.

ALİM ALMAT – KAZAK Alman adamı yakalıyor, yat diyor, yatıyor. 75 kırbaç vuruyor ondan sonra adam mosmor olup kalıyor. Üstüne bir kova soğuk su döküyor. Silkeleniyor köpek gibi,ölüyor kalıyor on dakikada. Günde arabayla 100 kişi-50 kişi taşıyıp,götürüp,çukura atıp gömüyorduk.
-Siz gömüyordunuz?

4. Bölüm

“Esir kamplarında umut tükenince tek kurtuluş ölmekti” … “Naziler’in ölüm listesinde Türkler’in de adı vardı” …“Nazi rejiminin katlettiği Türk ve Müslüman halkların acısı

Dünyanın yıllardır bilmediği, korkunç bir gerçek: Auschwitz’de Türklerin de acımasızca öldürüldüğü…

“Türkistan’lı Mansur Atabek’in, 1943’de Himmler’in iskelet koleksiyonuna konmak için öldürülen 115 hemşehrisi arasında olduğunu anlatması insanın tüylerini diken diken ediyor.”

Nazi rejiminin yüz binlerce Sovyet esirini katletmesi, açlık, salgın hastalıklar ve Alman askerlerinin saldırgan tutumları yüzünden 5.734.528 esirden, 3,3 milyonunun ölmesi. Onların, yeşil renkli suyu çorba; taşlı-samanlı hamuru ekmek diye yemek zorunda kaldıkları esir kamplarındaki yaşantısı dramatik sahneler. Tüm bu çektiklerine rağmen, esirlerin vatanlarına olan aşklarını dile getirmeleri yürekleri burkuyor…

5. Bölüm

“Hitler’in esirler ordusu, Stalin’in Kızıl Ordu’suna karşı” … “İki cephede savaşmak, İki düşmana esir olmak!” …

Almanların amacı Kafkasya ve Orta Asya petrol kaynaklarını, madenlerini kendi çıkarı için kullanmaktı…..
Sovyet üniformasıyla esir düşen Türkler, Alman tarafında savaşmaya zorlanıyordu…..

II. Dünya Savaşı’na girmeyen genç Türkiye Cumhuriyeti, hem Sovyetler, hem de Naziler tarafından aldatılan ve korkunç şekillerde katledilen Türkleri kurtarmak için elçilerini Kırım’a yollamıştı…..

Tüm bu gerçekler, ve II. Dünya Savaşı’nın kanlı sayfaları arasında yitip giden hayatlar. O dönemin kostüm, dekor ve mekanının birebir hazırlanmasıyla oluşturulan sahneler ve bu olayları birebir yaşamış Cengiz Dağcı’nın ‘Korkunç Yıllar’ adlı romanından yapılan canlandırmalar..

AŞİR MELEK – KIRIM TATARI – Sizin anlayacağınız ben size şunu söyleyeyim. Biz kaldık iki taşın arasında. Ne komünizm bize bir şey yaptı ne faşizm. Şimdi hangisine hizmet edeceğiz. Affedersin yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal veyahut kabahat bizde.

ROLPH KELLER – ALMAN ARAŞTIRMACI Sovyetler Birliği’nde bulunan pek çok farklı millet Sovyet yönetiminden zarar görmüş, çoğu yerinden yurdundan edilmişti… Bu da Almanlarla ortak olan bir yönleriydi. Dolayısıyla Almanlarla işbirliğini kabul ettiler. Aslında çoğu, Nazilerin prensiplerini benimsememişlerdi. Onlar sadece, savaştan sonra özgür ve bağımsız bir ülkeye dönmeyi umuyorlardı.

SÜLEYMAN TEKİNER-AZERBAYCAN TÜRKÜ
-Peki bu birliklerin içindekiler gerçekten gönüllü müydü?
Yok canım, ne münasebet. Kimisi açlıktan, kimisi başka çare yok
-Yani zorla?
Ölmemek için. Zorla denmez ama çünkü öyle bir şart var, şartlar öyleydi ki zorlamaya lüzum yoktu. Herkes bir lokma ekmek alabilmek için oraya giriyorlardı.

Dr. PATRİK VON ZUR MÜHLEN-ALMAN ARAŞTIRMACI – Esir kampındaki pek çok esir de oluşturulan bu taburlarda yer almak için gönüllü olarak başvurdular. Onları bu askeri birliklerde yer almaya iten en önemli nedenlerden biri de, esir kamplarındaki o ağır yaşam şartlarıydı. Oralarda açlık, hastalık ve soğuk hava şartlarıyla mücadele ediyorlardı. Yüz binlerce esir beslenme yetersizliğinden, soğuktan ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.

HABİBULLAH ARSLAN – KIRIM Fakat bu sefer doğrudan doğruya Alman elbisesi giydirdiler. Gönüllü de değildik, nasıl gönüllü olalım? Ne için çarpıştığımızı da bilmiyorduk.

6. Bölüm

“İki ordu, iki sembol, iki diktatör ve iki ölüm arasında kalan Rusya Türklerinin trajik öyküsü”

İşgal altındaki halkların Almanlara yakınlık göstermesinin nedeninin, Stalin’in baskıcı rejimi ve Bolşevizm’den kurtulma arzusu. Bu sefer de Nazilerin canavarca uygulamaları, bu çaresiz insanları yok etti. Almanlar bu halkları ve hayatta kalabilmiş esirleri Ruslara karşı savaşmaya zorladı.

“Rusya Türkleri ve Müslümanları Stalin, Hitler ve bir de Müttefik Kuvvetler arasında ufalanıyordu”

Bu zavallı halklar savaşın sonunda bir darbe de müttefiklerden yiyor, yüz binlerce savaş esiri İngilizler ve Amerikalılar tarafından Kızıl Ordu’ya teslim ediliyor, çoğu sınırı geçer geçmez öldürülüyor ve çok azı da asla sağ dönemeyecekleri Sibirya’ya sürülüyor; tarihin yok saydığı günlerde.

“Bir oğul Alman, diğeri Sovyet askeri olmuş”

Korkunç Yıllar Romanı – Cengiz DağcıBugün, bir oğlun, sırtında Alman üniforması, göğsünde gamalı haç. Öteki dağlarda, kalpağında kızıl yıldız tepeden tırnağa milletinin kanına bulanmış Bolşeviklerle beraber… Babam, daha çok kimi düşünüyor, kime acıyor? Bana mı, Bekir’e mi, yoksa kendine mi? Bilmiyorum

7. Bölüm

İkinci Dünya savaşı Batılılar için bitmişti, ancak Sovyet cephesinde felaket devam ediyordu. Milyonlarca Sovyet Türkü çoluk çocuk demeden vatanlarından sürülüyor, ya da öldürülüyordu.

İkinci Dünya Savaşının sonrasında yaşanan acı yıllar. İnsanlığın gördüğü en büyük felaket olan, İkinci Dünya Savaşı ardında 50 milyonu aşkın ölü, milyonlarca sakat, yoksul, evsiz ve vatansız perişan insan bıraktı ve bu savaşta milyonlarca insan kamplarda, akıl almaz işkenceler altında can verdi.

Ancak felaket Sovyet cephesinde devam edecekti.

gamalihac_06Milyonlarca insan, kadın ve çocuk vatanlarından sürüldü ya da öldürüldü. Karaçaylar’ın, Malkarlar’ın, Kırım Tatarları’nın, Kalmuklar’ın, Ahıska Türkleri’nin ve Çeçen-İnguşların adeta bir soykırıma dönüşen bu sürgünler sırasında nüfuslarının yarısından fazlasını kaybetmesi yürekleri burkuyor. Bu korkunç yılları yaşamış insanlarla röportajlar, bu çaresiz ve mağdur kavimlerin “Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında” kalmanın bedelini çok ağır ödediğine dikkat çekiyor. Batıya kaçmayı başaran binlerce kişi ise Batılılar tarafından Sovyetlere teslim edildi ve sınırı geçer geçmez çoluk çocuk demeden öldürüldü..

18 Mayıs 1944 Kırım Tatarlarının sürgünü sırasında yaşananlar

ŞERİFE ÖMER – KIRIM TATARI – Sürgün sırasında 7 yaşlarında.
-Başta babacığım öldü. Babam beni pek severdi, alıp gittiler babamı. Babamı gördüm. Sonra halalarım öldü. Onları da alıp gittiler. Çocukları öldü. Onları da alıp gittiler. En sonunda anam öldü. Anam ölünce korktum onu da alıp, giderler diye. Ölmüş anamı, üç gün boyunca kucaklayıp yattım. Sabah çıkıp kapının önüne oturuyordum. Kim gelip sorsa “Anam uyuyor girmeyin eve” derdim. Üçüncü gün kokusu çıkmaya başladı. Beni kaldırıp attılar kapının önüne bir de girip baksalar, anam ölmüş, şişmiş….

HASAN KAYASLI – KIRIM TATARI Babamın iç çamaşırlarını soyuyorlar, babamı dövüyorlar. O gece kız kardeşimi de alıyorlar. Ahır var oraya. On yedi kişi tecavüz ediyor sabaha kadar, inanır mısınız? Sonra çekip gidiyorlar. (Ağlıyor) Böyle oldu, kız kardeşim kahrından intihar ediyor ertesi gün…

Tarihin eksik kalmış sayfaları.

8. Bölüm

Bir vatana sahip olmanın önemi

Yurtlarından ayrı bırakılmış binlerce kişinin uzak ülkelerde, yabancı topraklarda kimsesiz gömüldü. Hayatta kalanlar ise yıllarca vatan ve aile özlemi çektiler, o korkunç yılları her gece tekrar tekrar yaşadılar, ancak uğruna bir ömür adadıkları vatanlarına halen dönemediler.

O günleri yaşamış son birkaç kişi, 60 yıldan fazla zamandır vatanlarının kokusunu, toprağını özlüyor ve zorla dahil edildikleri bu savaş sırasında “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız” arasında kaybettikleri hayatlarını arıyor.

Soru: Vatan uğrunda bir ömür verilmeli mi?… Hayatları bir asra yaklaşan bu insanların cevaplarından herkes için çıkaracak dersler var…

Basında Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında belgeseli

Nazi kamplarındaki Türkler

2. Dünya Savaşı’nda Almanlar’a esir düşen Türklerin hikayesi. NBA’de oynayan basketbolcü Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’dan tarih profesörü İlber Ortaylı’nın annesi Şefika Ortaylı’ya, Dr. Mehmet Kengerli’den Ethem Feyzul’a pek çok Türk’ün kaderi Nazi kamplarında kesişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB topraklarından sürgüne gönderilen yüz binlerce Türk’ten sadece birkaçının öyküsü.

Nazilerin Sovyetler Birliği’ni istila etmesi ve o topraklarda yaşayan Türklerin sürgün yolculukları. Sürgünlerin çoğu doğdukları topraklara dönmemiş. Fatma Baştimur, Ruslar’a yakalanmamak için İtalya’ya kadar süren yolculuğunu anlatıyor. Şefika Ortaylı oğlu İlber’in doğduğu kampı daha sonra ziyaret etmiş. Ethem Feyzul ise Alman birlikleri arasına yerleştirilen Türkler’den bahsediyor.

Fatma Baştimur 15 yaşındayken Almanlar’a esir düşmüş, çırılçıplak vagona bindirilen 300 kişinin arasında, bilmediği yere doğru sürgüne gitmiş. Bir çukurda üç ay yaşayan Şefika Ortaylı doğduğu topraklara ancak 36 yıl sonra bir gezi vesilesiyle dönebilmiş. Savaşta kaybettiği ayağının yerine taktığı tahtadan ayakla yürüyebilen Tataristan doğumlu Ethem Feyzul ise vagonlarda istif edilen insanları hatırlıyor. Onlar İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB topraklarından sürgüne gönderilen yüzbinlerce Türk’den birkaçı yalnızca. Nazi istilasından paylarını alıp doğdukları topraklara dönemeyip, hayatları gamalı haç ile kızılyıldız arasına sıkışmış ve tarihin çok az bilinen sayfalarının tanıkları.

İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’a esir düşen Türkler’in hikayesini anlatan Belgesel, Alman yazar Patrick Von Zur Mühlen’in aynı adlı kitabı ve Kızılordu’da teğmen rütbesiyle savaşıp, önce Polonya’ya ardından da İngiltere’ye giden Kırımlı Türk yazar Cengiz Dağcı’nın kitaplarından yola çıkılarak hazırlanmış. Yönetmen Neşe Sarısoy Karatay’ın 2004 yılında başladığı uzun görüşmeler, yüzlerce tanığın ifadeleriyle de şekillenen yapıt, yalnızca Sovyet topraklarında yaşayan Türklerin trajik hikayelerini anlattığı gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın çok az bilinen yönlerine de ışık tutuyor.

Gamalı Haç ile Kızılyıldız’ın hikayesi 1994 yılında belgeselin danışmanlığını da yapan Zafer Karatay’ın bir arkadaşıyla Mavi Yayınları’nı kurması ve ilk kitap olarak da Alman yazar Zur Mühlen’in kitabını yayınlamasıyla başlıyor. KendisiKırım Türk’ü olan Zafer Karatay SSCB’nin dağıldığı 1990’lı yıllara kadar Muhlen’in kitabından belgesel yapma olanağı bulamamış, SSCB’nin dağılması, olayları yaşayanların üzerlerinden korkularını atmasıyla hazırlıklara girişilmiş ve daha önce Osmanlı Devleti’nin Doğuşu belgeseliyle 2000 yılında Sedat Simavi Ödülü’nü alan Neşe Karatay’ın yönetiminde proje hayata geçmiş. “Bizim için beş dakika gibi görünen şey onlar için hayatlarının en büyük trajedisi” diyor Karatay belgesel için. Kuzey Kafkasya’dan ABD’ye, Almanya’ya kadar belgesel için gittikleri her yerde aynı trajedinin izlerini görmüşler. Biri Karaçay’da (Nalçık özel bölgesinin başkenti) diğeri ABD’de yaşayan ve birbirlerini 60 yıldır görmeyen akrabaların bir araya geldiği an, tarihçi İlber Ortaylı’nın doğduğu kampın yanındaki otel, ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan Orhan Sadıkhan’ın anlattıkları hepsi de o trajedinin parçaları. Bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Sadıkhan’ın, “patatesten yaptığı mühürle Alman kamplarından Türkleri nasıl çıkarttığını, Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahveden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek sahte mektuplar gönderdiklerini” anlatıyor Karatay. Basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un Kırım’dan İtalya’ya devam eden uzun yolculuğu, Türkistan ordusunda Ruslar’a karşı savaşan eski Kızılordu askerleri, 3 bin kilometre yol teptikten sonra 50 metre uzağındaki babasına ulaşamayan Nafi Yahyaev’in hikayesi de dahil bütün bu hikayelerin özü hayatları iki sembol arasına sıkışmış insanların trajedisi.

Nuh KÖKLÜ. Sabah Gazetesi.

Hitler ve Stalin arasında kalan tarih

Bilinen tarih, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmediğini söylüyor ama gerçek hiç de öyle değil. Rusya topraklarında yaşayan Müslüman Türkler önce Kızıl Ordu saflarında, sonra da Nazi bayrağı altında savaşmış… Bu yazılmamış tarih, “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgeselde.

2. Dünya Savaşı, sınırlarımızdan uzakta gelişen bir felaketti. Türkiye, özellikle İsmet İnönü’nün başarılı diplomatik manevraları sayesinde bu savaşın dışında kalmayı başardı. Bu, tarih kitaplarında anlatılanlar. Oysa pek çok Türk, “bilfiil” savaşın içindeydi. Hatta öyle ki önce Rus saflarında kızıl bayrak altında Almanlar’la göğüs göğüse çarpıştılar. Sonra esir düştüler. Nazi kamplarında “devşirildikten” sonra bu kez de gamalı haçın gölgesinde Ruslar’a mermi sıktılar.

“Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgesel, savaş tarihi belgesellerinde şimdiye kadar izlemediğimiz bu ilginç konuyu gündeme getiriyor, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ve Kızıl Ordu arasında kalan Rusya Müslümanları’nın acı dolu yıllarını anlatıyor.

Ödüllü belgesel yönetmeni Neşe Sarısoy Karatay’ın imzasını taşıyan ve danışmanlığını Zafer Karatay’ın yaptığı “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında”, 2. Dünya Savaşı’nda ölen, kaybolan, sürgüne gönderilen Türkler’in hayatlarını gösteriyor. 2. Dünya Savaşı’nın karanlıkta kalmış köşelerinden bakan Sovyet Doğu halklarının; Kazak, Kazan ve Kırım Tatarı, Kırgız, Türkmen, Kafkas halkları, Karaçaylar ve Malkarlar’ın yüzünü aydınlatıyor. Belgeselde Prof. Nadir Devlet ve Alman araştırmacı-yazar Patrick Von Zur Mühlen’in de görüşlerine yer veriliyor.

İnsanüstü çalışma

gamalihac_04Belgeselde, Türkiye, Kırım, Türkmenistan, Kırgızistan, Almanya, Azerbaycan, Avusturya, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirilen çekimlerde dramatik unsurlar ve canlandırmalar da kullanıldı. Hoş sürprizlerden biri de savaş nedeniyle ayrı düşen Dadalı kardeşlerin belgesel çekimlerinde birbirine kavuşmasıydı. Muhammed (80) ve Ahmet Dadali (68) kardeşler, tam 60 yıl sonra belgeselin çekimlerinde buluştu. Savaşta Nazi ordularına esir düşen Kazak Alim Almat’ın gördüğü zulmü anlatmasıyla başlayan belgeselde, Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” adlı eserlerinden sahnelerle zenginleştirilmiş öyküsü de yer alıyor. Öyküde roman karakteri Sadık Turan’ın yaşamı canlandırılıyor. Turan’ın ilkokuldan atılmasıyla başlayan süreçte ailesi ve Kırım halkının Stalin yönetiminin ekonomik ve sosyal baskısı altında kıvranması, Kızıl Ordu saflarında askere ve savaşa katılması, Nazi ordusuna esir düşmesi, Alman üniformasıyla Doğu Lejyonları’nda savaşa zorlanması, Roma’da süren kaçak hayatı ve Uruguay’da orman işçiliği sırasında biten ömrü dramatik belgesel biçimiyle seyirciye sunuluyor.

gamalihac_10

Yüksel AYTUĞ 22.01.2006

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında

İki sembol arasında kaybolan hayatlar… Türk tarihinde gölgede kalmış bilinmeyen dram. II. Dünya savaşı sırasında Nazi ve Kızılordu arasında kalan Türklerin yaşadığı acılar.

Ödüllü belgesel yönetmenleri Neşe Sarısoy Karatay ve Zafer Karatay’ın elinde titiz araştırmalarla ortaya çıkmış bir belgesel bu…

İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da yaşayan Türk ve Müslüman halkların iki ateş arasında kaldığı dönemi ele alan belgesel, adıyla bile farkını ortaya koyuyor:

Çekimlerine 2004’ün Haziran ayında başlanan belgeselin hazırlık ve düşünce tasarım aşaması 1980 yılına kadar uzanıyor. Alman yazar Patrick von zur Mühlen’in belgesel ile aynı adı taşıyan kitabının Türkçe’ye çevrilmesi sırasında, kitapta anlatılan dramların televizyonda anlatılmasına karar veren TRT İstanbul Televizyonu Müdürü ve Kırım Tatar Milli Meclisi’nin Türkiye Temsilcisi Zafer Karatay’ın bugüne kadar vazgeçmediği hayali olmuş.

Çekim ve röportajların tamamlandığı 1,5 yılın içindeki 150 saatlik çekim maratonunda, 100’den fazla savaş tanığının anlatımına yer verilen belgeselin, kendisini kulvarındaki savaş tarihi belgesellerinden ayıran can alıcı noktası ise dünya tarihinin karanlıkta kalan satır aralarına ışık tutması…İkinci Dünya Savaşının Almanlar, Ruslar, İngilizler Fransızlar, Japonlar, Amerikalılar ve çeşitli Avrupa ve Asya ülkeleri arasında geçtiğini biliriz. Ama yüzbinlerce Türk’ün bu savaşta öldüğünü, acı çektiğini, etkilendiğini maalesef bilmeyiz. Neşe ve Zafer Karatay gerçekten zor, hassas insanlık tarihi, Türk tarihi içinde çok önemli ama ciddi olarak Türk Dünyasının gündemine hiç gelmemiş bir konuyu ele almışlar. Nazi Almanyası’nın sembolü “Gamalı Haç” ve Sovyet Rusya’nın “Kızılyıldız”ı arasında kalan Kazak, Kırım Tatarı, Kazan Tatarı, Kırgız, Türkmen, Kafkas halkları, Karaçaylar Malkarların savaşta yaşadığı acı dolu yıllar gündeme getiriliyor. Belgeselde, Sovyetler Birliği sınırları içindeki yaşayan Türkler’in, İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler’in Nazi ordusuna tutsak düşmesini, esir kamplarındaki korkunç yıllarını ve Alman üniforması giydirilerek yeniden Joseph Stalin’in Kızılordu’suna karşı nasıl kullanıldığı, Nazilerin işgal ettiği bölgelerden 14-15 yaşlarındaki gencecik insanların “Ostarbeiter” olarak çalıştırılmalarını anlatılıyor.

Olayları yaşayanların anlattıkları, Patrik Von Zur Mühlen, Prof.Dr.Nadir Devlet, Rolf Keller uzmanların yorumlarına Yönetmen ve Metin yazarı Neşe Sarısoy Karatay, Kırım Tatarı olan yazar Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” romanlarından sahnelerle zenginleştirerek muhteşem bir belgesel ortaya çıkarmış. Her saniyesi her karesinde büyük bir emek, titiz bir çalışma var…

Belgeselin Almanya çekimlerinde Nuri Resuloğlu ve Hayrettin Güleçyüz, Amerika çekimlerine Rüstem Borluca ve Kırım Türkleri Amerikan Birliği’nin, Çatalca’daki çekimlerde Zafer Otçu’nun katkılarını da unutmamak gerekir.

Çok sınırlı bir bütçe ile, Çatalca’da İzzettin Köyü ve Sazlıbosna köylerinde, Riva, Belgrad ormanlarında yapılan canlandırma sahnelerini izlerken bir anda o günlerde hissedebiliyorsunuz kendinizi. Eminiz ki seyrederken zaman zaman göz yaşlarınızı tutamayacaksınız, kâh Hitler’e, kâh Stalin’e büyük öfke duyacaksınız… İnsanların, kimisi şimdi aramızda yaşayan insanların yaşadıklarını bir solukta izleyeceksiniz…

Emre Kulcanay

Belgesel

Yönetmen – Yapımcı – Metin Yazarı – Neşe Sarısoy KARATAY
Genel Danışman – Zafer KARATAY
Danışman – Prof. Dr. Nadir DEVLET, Patrik Von Zur MUHLEN, Rolf KELLER
Bölgesel Danışman – Rüstem BORLUGA, Nuri RESULOĞLU, Hayrettin GÜLEÇYÜZ, Halim SAYLAK

Kitaplar

“Gamalı Haç İle Kızıl yıldız Arasında” belgeselini, tüm bu olayları birebir yaşamış Cengiz Dağcı’nın yazdığı ‘Korkunç Yıllar’ romanından yapılan canlandırmalar, daha da ilgi çekici hale getirmiştir.

GAMALI HAÇ İLE KIZIL YILDIZ ARASINDA TÜRKLER
Yazar: Neşe SARISOY KARATAY. Nisan 2011

afisDünya Tarihi kitaplarında onlara yer verilmedi…
İki ordu, iki sembol ve iki diktatör arasında can verdiler….
Cevdet, Osman, Mustafa . Kimse onların hayat öyküsünü filme almadı.
Nazi rejimini anlatan yüzlerce filmde figüran bile olamadılar…. İşte Batılı tarihçilerin yok saydığı milyonlarca Müslüman’ın trajik hayat hikayesine bu kitapta tanık olacaksınız.
İkinci Dünya Savaşı’nın acı bilançosu Hitler’in 17, Stalin’in ise 25 milyon insanın ölümünden sorumlu olduğunu gösterir. Tarih kitaplarında yer almasa da, Sovyetler Birliği’ndeki milyonlarca Türk ve Müslüman da bu savaşta acı çekti, yüz binlercesi sürüldü, yüz binlercesi öldü ve yüz binlercesi vatansız kaldı. İşte elinizdeki bu kitap, dünya tarihinin Alman Nazi ve Sovyet Kızılordu cephesi arasında unuttuğu; Azerbaycan, Kazak Türklerinin, Kırım ve Kazan Tatarlarının, Çeçenler ve Kafkas Halklarının, Özbek, Türkmen, Ahıska Türkleri, Karaçay ve Kırgızların acı öykülerini dile getiriyor.
Ekim devrimi, kendi çocuklarını yemeye başladığında, onların da korkunç günleri başladı. Allah’tan başka kimseleri kalmayan bu insanlar, 1917 İhtilalinin minareleri devirdiğine, Müslüman aydınların tutuklanıp, çalışma kamplarına gönderildiğine ve hatta öldürüldüklerine tanık oldu. Almanlara esir düştüler. Nazi esir kamplarında işkenceler, açlık ve salgın hastalık sonucu acı içinde can verdiler. Milyonlarca Müslüman isimsiz toplu mezarlara gömüldü, başlarına haçlar dikildi. Irkçı Naziler için, Türkler düşük değerli Asyalıydı. Auschwitz’de onların da öldüğünü, Himmler’in iskelet koleksiyonu listesinde Türklerin de olduğunu hiçbir tarih kitabı yazmadı. Ölmekle lejyon askeri olmak arasında kaldılar. Bir oğul Alman, diğeri Sovyet askeri oldu. Kendi halklarını korumaktan başka amaçları yoktu. Savaştan sonra vatanlarına geri dönenleri idamlar ve sürgünler bekliyordu. Kızılordu’ya hizmetin ödülü ise yüz binlerin sürgünü ile sonuçlandı! Savaşta hiçbir suçu olmayan Kafkas Halkları ve Kırım Tatarları, adeta soykırıma dönüşen bu zorunlu sürgünde nüfuslarının yarısını kaybetti. Analar çocuğunu, bebeler anasını kaybetti. Bu kitap, bu halkların dramını tarihçilerin hatırlaması ve araştırması için bir kaynak olarak hazırlandı. “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında” ki savaşta çaresiz, vatansız ve geleceksiz kalmış, insanların geçmişe gömülmüş karanlık hayat hikayelerine ışık tutmaya çalıştı.

Korkunç Yıllar

25841

Korkunç Yıllar. Cengiz Dağcı. Ötüken Neşriyat / Edebiyat Dizisi. Henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı’na sürülen Kırımlı bir gencin, Teğmen Sadık Turan’ın acıklı hikâyesi. Roman, Teğmen Sadık Turan’ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer ve esir kampında bir arada tutunmaya çalışan bir avuç arkadaşıyla Almanlar tarafından kurulan Türkistan Kurtuluş Lejyonuna katılır. Ruslarla Almanların arasında kalan ve birinden zulüm diğerinden iki yüzlülükten başka bir şey görmeyen Kırım Türklerinin yalnızlıkları…

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar

Cengiz Dağcı, adına hazırlanan belgeselde, ölümün kıyılarında gezindiği hayat hikayesini ve eserlerini izleyicilerle paylaşıyor. Kırım’ın ebedi ve edebi sesi Dağcı’nın hikayesi bu. İkinci Dünya Savaşı’nda her iki cephede bulunmuş, bu savaşı en çarpıcı olarak anlatan tek Türk yazar. Bolşeviklerin iktidara yürüdüğü karışıklıklar içindeki bir ülkede, Sovyetler Birliği’nin sancılı yıllarında Kırım’da doğdu. Stalin’in baskılarını, zulümlerini yaşadı, tanıklık etti. İkinci Dünya savaşında tank teğmeni olarak Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaştı. 1941 yılında Almanlara esir düştü, Yahudiler ve diğer Sovyet esirlerle kaldığı Nazi esir kamplarında geçirdiği açlık, ölüm dolu zor yıllarını “Korkunç Yıllar” adı altında romanlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı Polonya’sında aşkını buldu. Belgeselde Dağcı’nın hayatındaki önemli dönemeçler ve bilinmeyenler yer alıyor.

Kırımlı
373329_8372097354771db0d5fd1Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar adlı romanından beyazperdeye aktarılan film. Vizyon Tarihi 12 Aralık 2014.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman esir kamplarında rehin alınan Tatarlı esirlerin yaşadıkları insanlık dramını ve çektikleri acıları konu alıyor. Kırım’da yaşayan Sadık Turan savaş başlayınca diğer Kırım Türkleri gibi askere alınır ve cepheye gider. Savaş esnasında Almanlara esir düşer ve Almanca biliyor olması nedeniyle bulunduğu esir kampında irtibat görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra Almanların, Kırım’ı Ruslardan kurtarıp özgürleştirme vaadiyle Türklerden oluşan birlik kurma planına dahil olarak Alman ordusunda görev almaya başlar. Ancak bunun bir oyun olduğunu fark eden Sadık artık gerçek Kırım kurtuluşu için harekete geçecektir.
Filmin yönetmeni Burak Arlıel. Oyuncu kadrosunda Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu gibi isimler yer alıyor.

Kaynaklar:

http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/2006/gamalihac.html

Belgeselin Resmi Web Sitesi http://www.gamalihac-kizilyildiz.com/gamalihac-kizilyildiz/belgesel.htm

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar. Yeni Şafak. 10 Nisan 2011 http://www.yenisafak.com.tr/televizyon/2-dunya-savasinda-carpisan-bir-yazar-312962

Nuh Köklü http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/19/cp/gnc101-20051218-102.html

Yüksel Aytuğ 22.01.2006

Emre Kulcanay 06.09.2005

Bülent Pakman. Şubat 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video arşivi:

Bülent Pakman youtube video kanalı 1

Bülent Pakman youtube video kanalı 2

Bülent Pakman dailymotion video kanalı

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın