Paracas kafatasları

Paracas, Peru’nun güney sahillerinde çölle kaplı çıplak bir yarımada.  1928 yılında Peru’lu arkeolog Julio Tello burada kum ve kayaların altında büyük ve eski bir mezarlık keşfeder. Bu mezarlıklarda bulunan 300 den fazla kafatası şimdiye kadar dünya yüzünde görülmüş en uzun kafatasları olarak nitelendirilmiştir. Yaşları da 3000 yıl olarak tespit edilmiştir.paracas Paracas Tarih Müzesi müdürü beş kafatasındaki saç, diş, deri ve kemik parçalarından aldığı örnekleri bir genetik laboratuvara götürmüş ve bunların nereden alındığına dair bilgi vermeden üzerlerinde genetik test yapılmasını istemiştir.  Yapılan mitokondriyal DNA (mtDNA –ana sülalesi) testlerin sonucunda şimdiye kadar hiçbir insan, primat veya hayvanda rastlanmayan mutasyonlar bulunmuştur (DNA testleri hakkında bilgiler bir başka yazımızda verilmişti OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN). Böylece Paracas’da Homo Sapien (modern insan), Neandertal ve Denisova insanlarından çok uzak tamamen yeni bir insan benzeri ile karşılaşıldığı anlaşılmıştır. Paracas sakinlerinin dünya insanlarından farklı olması aralarında üreme gerçekleşmediğini de kanıtlamıştır.  Bir genetik bilimcinin elinden gelen onları “Bilinen evrim ağacına oturtulabileceğinden emin değilim” diye açıklamak.

paracasBazı Güney Amerika kabilelerinde bebeklerin kafalarının uzun bir süre zarfında tahta ile sıkıca sarılarak şekil verildiği akla gelmektedir. Bu durumda kafatasının hacmi ve ağırlığı değişmemekte sadece şeklen deformasyona uğramaktadır. Paracas kafatasları ise normal insan kafataslarından hem % 20 daha büyük yani daha hacimli hem de % 60 daha ağırdır.

Bu keşif insanın evrim ağacının perspektifini değiştirecek kadar önemlidir. Araştırmacılar bu kafataslarının sahiplerinin orijinlerini açıklayamamışlardır.

Onlar kimdi, neyin nesiydi sorularının cevabını bulmak için her zamanki gibi akıl yürütelim. Onların 3 bin yıldan öncesi ve sonrası Dünyalıları ile genetik hiçbir bağları yok. Zaten günümüzle aradaki 3000 yıllık sürede nesillerinin, eğer kalmışlarsa, evrim geçirmiş olmaları da mümkün değil. Yani aradaki 3 bin yıllık sürede ve günümüzde oralarda az çok uzun kafalı insanlar ve/veya kalıntıları olmalıydı.  Anlaşılan Paracas sakinleri nesillerini sürdürememişler ya da sürdürmek istememişler. Demek ki birden bire ortaya çıkmışlar ve ömürlerini orada tamamlamışlar. Yapabileceğimiz tek şey onların uzaylılar olduklarını kabul ettikten sonra ihtimallere bakmak:

1. Kazadan kurtularak ya da mecburi ya da görevli olarak Dünyaya inmişler,

2. Cezalandırılma amaçlı olarak Dünyaya bırakılmışlar,

3. Uzay gemisinden indirilmişler, öldürülüp oraya gömülmüşler.

4. Dünya’ya intibak edemeyip topluca ölmüşler,

5. İntihar etmişler,

6. Nesillerini sürdürecek zaman bulamamışlar, ya da biyolojik farklılıklardan dünyalılar ile çoğalamamışlar ya da dünyalılar ile cinsel ilişkiye girmek istememişler,

7. Bir süre aralarında çoğalıp sonra topluca ölmüşler,

8. Şu ve veya bu nedenle nesillerini sürdürememişler, nesilleri sona ermiş.

Kaynak: DNA Analysis of the Paracas Skulls Proves They Are Not Human. Before It’s News. 28 Şubat 2015. http://beforeitsnews.com/paranormal/2015/02/dna-analysis-of-the-paracas-skulls-proves-they-are-not-human-2484728.html

Bülent Pakman. Nisan 2015.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets
Facebook Widgets

Photo 08.07.2012 16 18 21Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya, Uzay içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

2. Dünya Savaşındaki Türkler

ÖNSÖZ
2. Dünya Savaşından etkilenen Yahudiler, Almanlar, Avrupalılar, Ruslar hakkında çok şeyler yazıldı, çizildi, filmler yapıldı, kitaplar, romanlar yazıldı. Ama bu savaşta yer almak zorunda kalan milyonlarca Türk de vardı. Kendileri ile hiçbir ilgisi olmayan, taraf olmadıkları bu savaş yüzünden öldüler, öldürüldüler, idam edildiler, yaralandılar, sakat, aç sefil kaldılar, esir düştüler, baskı, işkence gördüler, kaçtılar, sürüldüler, evlerinden, yurtlarından oldular, ailelerini kaybettiler. Kısaca MAHVOLDULAR. Daha da önemlisi olmak istemedikleri ama oldukları bu savaşta yok sayıldılar.

Kimi adlarına aydın denilenler onlara vatan haini dedi. Bu aklı kıtlar o insanların vatanlarının olmadığını, vatanlarının, özgürlüklerinin, bütün varlıklarının, dillerinin, kültürlerinin, hatta ve hatta sofralarındaki ekmeklerinin bile ellerinden alındığını ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.

İÇİNDEKİLER
1. Stalinli Yıllar
2. Barbarossa Harekatı
3. 2. Dünya Savaşında Türk Lejyonları
4. Ruslardan kaçış
5. Şanssız Olanlar

Gelin hikayeyi en baştan başlayarak anlatalım.

1. BÖLÜM – STALİNLİ YILLAR

1.1 Rusya Türkleri

Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısında askerî güç, sanayi, bilim ve genel devlet yapısıyla gerçek bir büyük Avrupa Devleti niteliğindeydi. Buna karşılık bu dev bünye, sayısız müzmin problemlere de sahipti. Köylülerin toprak meselesinin çözümsüzlüğünden, sanayileşme dönemi sancılarından, sosyal adaletsizlikten ve hantal bürokrasiden kaynaklanan çok şiddetli sosyal ve ekonomik memnuniyetsizlikler yaşıyordu. İdare sistemini ne pahasına olursa olsun muhafaza etme inancı, mutlakıyetçi Rus Ortodoks görüşü dışında hiç bir eğilime hayat hakkı tanımayan çok katı bir istibdat sistemine yol açmıştı. Bu dahi, Rusya’nın 19. yüzyıl ortalarından itibaren sayısız ihtilâlci ve inkılâpçı hareketin beşiği olmasını önleyememişti.

Rusya’nın milyonlarla ifade edilen Türk/Müslüman halkları ise bütün bu gelişmelerin kıyısında kalmışlardı. İmparatorluktaki ekonomik ve sosyal adaletsizlikten paylarını fazlasıyla almışlardı.

Çarlık Rusya’sının son zamanlarında Doğu halkları arasında milliyetçilik akımları başgösterdi. Rus ve Batı Avrupa eğitim sistemiyle yetişmiş Müslüman ve Türk Tatar, Kuzey ve Güney Kafkasya aydınları Kongreler toplamaya başladılar. Rusya Müslümanlarının büyük çoğunluğu Türk’tü, bu hareketin önderlerinin tamamı Türk ve Türkçüydü. Dünyada ilk kez Türkçülük hareketini başlattılar. 1905 Rus Devrimi hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra 1906 dan itibaren Türkçülerin çoğu Rusya dışına kaçtı.

Rusya’da Kasım 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimiyle, Lenin’in liderliğindeki Bolşevikler geçici hükümeti devirerek  iktidara geldiler. Başta İngilizler olmak üzere dış güçler tarafından da kısmen desteklenen, Çarlık Rusyası generalleri Kolçak, Denikin, Vrangel vb. tarafından yönetilen Çarlık yanlısı Menşevik Beyaz Rus ordusu Müslüman ve Türklerin yaşadıkları bölgeleri Uralları, Sibirya’yı, Kuzey Kafkasya’yı ve diğer önemli bölgeleri işgal etti. 1918 ortasında iç savaş başladı. Bu savaşta Rusya sınırları içinde yaşamakta olan Müslümanları ve Türkleri yanlarına çekmeye çalışan Merkezi Bolşevik Hükümet, 24 Kasım 1917’de önce “Rusya halklarının hakları beyannamesi”ni hemen sonra da “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” hitaben özel bir çağrı yayınladı. Bu çağrıda Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu. Lenin ve Stalin imzalarını taşıyan bu tarihi belgede şunlar dile getiriliyordu:

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz

Rusya Türkleri ve Müslümanları bu bildirideki aldatmacanın farkında değillerdi, bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Bir kısmı Tatar Sultan Galiyev gibi Milli Komünist oldular. Bir kısmı ise kendi bağımsız devletlerini kurdular. 20 Kasım 1917 de Kazan’da İdil-Ural Devleti, 12 Aralık 1917 de Hokand Türkistan Muhtar Cumhuriyeti kuruldu. 13 Aralık 1917’de Orenburg’da Kazaklar Alaş Orda Özerk Cumhuriyetini ilan ettiler. 28 Aralık 1917’de Kırım Halk Cumhuriyeti, 11 Mayıs 1918’de Abhazya, Adigey, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan eyaletlerinden oluşan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, 28 Mayıs 1918 Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. 9 Ekim 1918’de kurulan Geçici Ahıska Hükümeti,  3 Kasım 1918’de kurulan merkezi Iğdır olan Nahçıvan’ı da kapsayan Aras Türk Hükümeti, 5 Kasım 1918’de kurulan Kars İslâm Şurası Hükümeti, 30 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşti. 17-18 Ocak 1919’da Güneybatı Milli Kafkas Geçici Hükümeti, aynı günlerde Acara Şura Hükûmeti kuruldu. 6 Ekim 1920’de Özbekler tarafından kurulan Buhara Hükümetinin ilk ve tek Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu Anadolu’da işgale karşı direnen Mustafa Kemal’e teslim edilmek üzere büyük miktarda altın hibe etti ancak bu yardımın % 81.7’sini Bolşevikler iç etti. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

İç savaş süresinde ve sonrasında Bolşevikler Türklerin topraklarına girdikçe bağımsız ve özerk bütün devletlere tek tek son verdiler. Ancak hala ümitlerini kaybetmeyenler vardı. Rus çoğunluğun ekonomik ve askeri gücü göz önüne alındığında, en azından milliyet, siyasi, din ve kültürel sorunların bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünüyorlardı. Ancak sonunda hepsi hüsrana uğradılar.

1.2 Komünizmin sancıları

Bolşeviklerin toprakları kamulaştırılması ve köylüler arasında paylaştırılması aceleyle, tecrübesizlikle ve koordinasyonu gerçekleştirecek bir yönetim yapısı oluşturulmadan yapıldı. Ekonominin bütün kesimlerinde üretim düşüşü yaşandı. 1920 yılında endüstri ve ulaşım 1913’teki düzeyin ancak % 20’si kadardı. Üretkenliğe dayanan bir ücret sistem uygulanmadığı için en iyi işçiler fabrikaları terk ettiler. Kentlerden kırsal alana doğru göç yaşandı. 1917-1920 yılları arasında şehirlerin nüfusu 2.6 milyondan 1.2 milyona düştü.

Bolşevikler iç savaş sırasında  savaşı finanse edebilmek için para basma yoluna gittiler ve bu da hiperenflasyona yol açtı. Paranın değer kaybetmesi, köylülerin, zanaatkarların ve diğer üreticilerin ürünlerini para karşılığı satmaktan vazgeçmelerine yol açtı ve trampa usulü yaygınlık kazandı. Halbuki Devrimin başarısı ve ayakta kalabilmesi iç savaşın kazanılmasına bağlıydı, bunun için de finansman gerekliydi, Kızılordu beslenmeliydi.

1.3 Bolşeviklerin Kazak mezalimi

Bolşevik ihtilali sonrasında Menşeviklerle iç savaş sırasında yiyecek kıtlığı çeken Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında Kazakistan halkının hayvanları ve yiyecekleri ellerinden zorla alındı ve trenlerle Rusya’ya taşındı. “Türkistanlılar ölsün yeter ki Kızılordu savaşı kazansın” politikası yüzünden o yıllarda 1 milyon 114 bin Kazak açlıktan öldü, açıkta köpeklere yem oldular. Tarla faresi toplayabilip yiyenler hastalıktan öldüler. Karşı gelenler acımasızca öldürüldüler. 1920 Aralığında anne babası açlıktan ölen çocuk sayısı 128 bin iken 4 ay sonra 1921 Martında bu sayı 408 bine ulaştı. Bunların da çoğu açlıktan öldü. Göç edebilenler kurtulabildi.

Kızıl Ordu Rusya’nın diğer bölgelerinde hakimiyeti ele geçirdikten sonra Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, Menşevik-Bolşevik iç savaşını sona erdirdi. Ondan sonra Müslümanlara ve Türklere verilen bütün vaatler unutuldu.

Kolektifleştirmenin doğrudan bir neticesi olarak 1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü.

1.3 Stalin

Bu şartlarda kolektifleşme ancak insan hakları rafa kaldırılarak yapılabilirdi. Devrimin başında bunun için biçilmiş kaftan olan biri vardı. Stalin. Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı olan Lenin’in son yıllarında, Stalin Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri görevini üstlendi ve parti içindeki bütün yönetim makamlarına kendi yandaşlarını doldurmaya başladı. 1922 yılında felç geçiren Lenin 21 Ocak 1924 tarihinde öldü. Yerine geçen Stalin ölüm tarihi olan 5 Mart 1953’e kadar ülkeyi tek adam olarak yönetti.

Tarihin en acımasız diktatörlerinden biri olarak bilinen Gürcü Josef Stalin’in asıl adı Iosif Cugaşvili’ydi. Stalin Türk ve Müslümanlara düşmandı. yukarıda bahsettiğimiz  iç savaştaki kargaşadan yararlanarak Türk devlet ve cumhuriyetlerinin kurulmalarını hiçbir zaman hazmedememişti. Bunların tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya kararlıydı. Milli Komünistleri de tasfiye etmeye kararlıydı.  Sovyetler Birliği’nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propaganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği, kadın, çoluk, çocuk Sibirya’ya sürüldüğü, 2. Dünya savaşında yok olduğu bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya’daki ders kitaplarında, “Büyük Terör” olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

1.3.1 Stalinli yıllar

1929 Sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2–3 hafta içinde toplantılar düzenlediler ve köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılmaları yönünde ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra önce Kulakların (varlıklı Rus köylüleri) ve orta halli köylülerin yerlerinden ve mallarından edilmeleri işine girişildi. 5 milyon civarında aile (15 milyondan fazla erkek, kadın ve çocuk) bütün mal varlıklarını kaybetti. Erkeklerin bir kısmı kurşuna dizildi, kalanları toplama kamplarına sürüldü. Aile üyelerinin diğer fertleri ülkenin kuzey ucundaki kolhozlara gönderildiler.

Bundan sonra kolhozların oluşturulması işine girişildi. Bütün atlar 100’den fazlası bir arada olmak üzere açık alanda yağmur ve kar altında etrafları çitlerle çevrili şekilde tutuldular. İnsanlarda mülkiyet duygusunu ortadan kaldırmak için kimseye eskiden kendisine ait olan hayvanlara bakma izni verilmedi. Bütün bu hayvanların barınması ve beslenmesi için hiç bir ön hazırlık yapılmamıştı. Kimse kimin ne zaman bu ortak hayvanların beslenmesiyle uğraşacağını bilmiyordu. Herkesin tek amacı kendisine zor olmayan bir görev verilmesini sağlamaktı. Büyük ve küçükbaş hayvanların tamamının akıbeti atlarınki gibi oldu.

Kısa zamanda hayvanlar salgın hastalıklara yakalandılar ve teker teker telef olmaya başladılar. Bahar başladığında bütün kolhozlarda tam bir kaos ortamı hüküm sürüyordu. Sonuçta SSCB’de toplam büyük ve küçükbaş hayvan sayısında dramatik düşüşler yaşandı (% 50’ni üzerinde). 1929’da 36 milyon olan toplam at sayısı 1932 ortasına gelindiğinde 14 milyonun altına düştü. Ülkede doğru dürüst yollar ve otomobiller olmadığı için, demiryollarından sonra atlar en önemli ulaşım aracıydı. Dolayısıyla ülke içi ulaşım da büyük darbe yedi.

Kısa bir süre içinde sanayileşmenin ve kolhoz sisteminin olumsuz etkileri şehirlere de yayıldı. Şehirlerde tüketim malları ve gıda malları kıtlığı baş gösterdi. Her şey karneye bağlandı. İşçilere günde 800 gr., memurlara ise 400 gr. ekmek verildi. Ekmeğin kalitesi çok kötüydü. Et, yağ ve şeker çok ender olarak ve çok az miktarda dağıtılıyordu. Sonuçta yine karaborsa oluştu ve para 8–10 kat değer kaybetti.

1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında daha büyük kıyımlar yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, muhalefet üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. 1929 yılında 253 bin kulak (zengin köylü) ailesi sürgün edildi, 1930-1931 yıllarda bu rakam 381 bine ulaştı. 1932-1940 yılları arasında 490 bin kişi daha sürgün edildi. Meydana gelen açlık yüzünden o yıllarda da hayatını kaybedenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyordu.

1.3.2 Sultan Galiyev

Başkurt lider ve düşünce adamı Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte 1917 Ekim Devrimi’nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan’da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü’de çalışan Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman’dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği’ne katılmasında önemli rol oynadı. Beyaz Ordulara karşı sürdürülen mücadelede Türk-Tatar Kızıl Ordu birliklerini oluşturdu. Doğu cephesinin yarısından fazlasında bu birlikler savaşmaktaydı. General Kolçak kumandasındaki Beyaz Rus birliklerinin Kazan’dan çıkarılmasında ve Sibirya’dan sürülmesinde çok etkili oldu.
Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin’in ölümü ve Stalin’in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev’i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin’e göre Galiyev, Orta Asya’da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği’nden koparabilirdi. Gerçekten de ulusal komünizmin fikir babası ve kurucusu olan Galiyev Orta Asya’daki Türk halklarını birleştirerek, sosyalist ve birleşik bir Türkistan devleti kurmak istiyordu.
Üzerindeki baskı zamanla arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirdi. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi’nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova’dan atanan isimlere veriliyordu. Sultan Galiyev 1920-1923 yılları arasında Stalin’in milli soruna ve yerel özerkliklere karşı olumsuz görüş ve eylemlerine karşı en şiddetli muhalefeti yapan isim oldu. Rusya Komünist Partisi’nin sömürgeler politikasına ağır eleştiriler getirdi. Parti içinde doğulu komünistlerden bir muhalefet örgütledi. Son olarak eleştirilerini Stalin’i Veliko Ruscu (Büyük Rusya) politikalar izlemekle suçladı.

Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak yargılandı. Birçok aydın da Sultan Galiyevci damgası ile yargılandı idama mahkum oldu. 28 Temmuz 1930 da 77 kişi “Sultan Galiyevci” suçlamasıyla tutuklandı, 21’i idama, 11’i 10 yıl, 24’ü 5 yıl, 11’i 3 yıl hapis, 9’u 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. 13 Ocak 1931 tarihinde idam cezası 10 yıl hapis cezasına çevrildi. Stalin Devri’nin en korkunç yılları olan 1937–1938 yıllarında “Sultan Galiyevci”damgası vurulanların büyük çoğunluğu idam edildi. Sonunda Galiyev de 28 Ocak 1940’da Stalin’in emriyle Lefortovo Hapishanesi’nde vurularak öldürüldü.

Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990’da KGB’nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev’in aklanmasına  karar verdi. O yıllarda KGB arşivlerinin açılmasıyla birlikte Tatar yazar Renad Muhammedi, arşivlerde Sultan Galiyev dosyaları üzerinde beş yıl kadar çalıştı ve bu arşiv çalışmalarının sonucu olarak “Sirat Küpere” (Sırat Köprüsü) adlı tarihi romanını ortaya çıkarttı. 528 sayfadan oluşan bu kapsamlı roman 1992 yılında Kazan’da 5000 adet basıldı. KGB arşivlerindeki dosyalarla ilgili Muhammedi şunları yazmıştı: “Merkezi KGB arşivinde Sultan Galiyev’in dosyası ülke çapında en kapsamlı dosyalardan birisidir. Her birisi 300 ile 700 sayfa arasında olan 43 ciltlik bu facianın tarihi – sarsıcı bir gerçektir. Yazar, roman adının neden “Sırat Köprüsü” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “İster Sultan Galiyev’in özel hayatı olsun, ister Tatarların bağımsızlık arzusu, kıldan ince, kılıçtan keskin “sırat köprüsü”nden geçmekten başka hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Bugünkü durumumuz da nerdeyse aynıdır.”

1.3.3 Kazaklara zulmetmeye doymuyor

Kazakların Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında yaşadıkları açlık ve felakete 1921 de iç savaş sonrası  buna bir de kuraklık eklendi. Tahıl çıkmadı.

Stalin, Kazak halkını yok etme politikasını ve bununla bağlı açlık metodunu 1930-33 arasında yeniden uygulamaya başlandı. Bir taraftan sosyalist bir ekonomi düzeni oluştururken inşa edilmeye başlanan fabrika işçilerine gıda sağlamak, fabrikalara ithal edilecek makinaları satın alabilmek için buğday ihraç etmek gerekliydi. Bunun için Türkistan halkının yiyeceği tekrar elinden alınacak itiraz eden olursa mahkemeye çıkarılacaktı. Önce devletleştirme ile zenginlerin toprakları ellerinden alındı, hayvancılık yapan göçebe ve yarı göçebe Kazak halkı kolhozlarda toplatıldı. Göçebe hayatı vahşilik, cehalet ve kültürel gerilik olarak nitelendirildi. Ancak asıl sebep köylerde Ekim devriminin belirtilerinin olmaması, sınıf mücadelesinin fark edilmemesiydi.

40 milyon hayvan sayısı 1930-33 arasında 4 milyona indi. İzinsiz inek kesen hapse atılıyordu. Halk fakirleşti. O dönemde 131 bin Kazak aydını zulüm gördü, 25 bini öldürüldü. Ayaklanmalar kanlı şekilde bastırıldı. Moskova’ya erişebilen “açız” mesajlarına insafsızca “tartışmayı bırakın bize tahıl lazım” cevabı veriliyordu.

Yurt dışından binlerce yabancı mühendis ve işçi (Alman, İngiliz, Amerikan vs.) Sovyetlere davet edilmişti. Bunların ücretleri Sovyet mühendis ve işçilerine ödenenden kat kat fazla idi. Bu yabancılar kendileri için özel hazırlanan mağazalardan alışverişlerini yapıyor ve yine kendileri için hazırlanan restoranlarda yemek yiyorlardı. Kendileri için inşa edilen yerlerde yerel halktan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlardı. O dönemde yabancılara yaptırılan yatırımların bazıları şunlardı: Amerikan Ford şirketinin Gorkiy’de inşa ettiği otomobil fabrikası, Dinyeper nehri üzerinde kurulan ve zamanının dünyadaki en büyük hidroelektrik santrali. Sovyetler ayrıca yurtdışına pek çok makine ve materyal siparişi verdiler. Bütün bunlar için yüksek miktarda ödeme yapmak gerekiyordu. Bunlar için gereken kaynağı tarımdan elde etmeyi planlamışlardı. Fakat kolektifleştirme tarımda büyük bir üretim düşüşüne yol açtı. Devlet kolhozlara asgarî bir geçimlik düzeyi bırakıp geri kalan bütün tarım ürünlerine el koydu. Fakat yine de devletin eline geçen miktar planlananın çok gerisindeydi. Devlet 1930–31 döneminde yalnızca 6.1 milyon ton tahıl ihraç edebildi. Kaynak kıtlığının bedelini Kazaklar açlıkla, ölümle ödediler.

Stalin’in sanayileşmek istemesiyle başlayan ancak arka planında geleneksel Kazak toplumunu yok etme olan bu operasyon, Kazakistan’daki soykırımın uygulanışı ve boyutları insan aklının almayacağı bir korkunçluktaydı. Böyle bir politikanın Kazakistan’da uygulanabilmesi için Moskova’da Stalin olması yetemezdi, Kazakistan’da da en az Stalin kadar acımasız birinin olması gerekirdi. Kazakistan Komünist Partisi I. Sekreteri Goloscekin (Koloşekin – Goloşekin) işte bu vasıflara sahip ve gerçekten de o bu işi en ustalıkla yapabilecek kapasitedeydi. Sovyet devriminin en başından beri Lenin ve Stalin gibi liderlerle yanyana mücadele eden Goloşekin çevresinde zalimliği ve merhametsizliğiyle tanınan biriydi. Rus yazar İgor Nepein’e göre, acımasızlık Goloşekin’in kanına işlemişti.

Stalin yüzünden Kazakistan’da mevcut 40 milyon baş hayvanın 36 milyonu yani % 90’ı kırıldı. Kazak nüfusu 1897 de 4 milyon, 1917 de 6 milyondu. Bu artış hızıyla 1939 da en az 8 milyon olması gerekirdi. Ancak resmi kayıtlara göre 2.5 milyon Kazak kalmıştı. 1 milyonun göç ettiği farzedilse gerisinin açlık ve zulümden ölmüş olması gerekiyordu. Resmi kayıtlara göre 1930-1933 yıllarında açlıktan ve diğer sebeplerden ötürü toplamda 1.8 – 2 milyon (% 47,3), Kazakistan’ın doğusunda ise 379,400 insan (% 64,5) öldü. Halkın bir bölümü ise açlıktan ölmemek için Rusya’ya ve Çin’e göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin bir kısmı sınırda Sovyet askerleri tarafından öldürüldü, bir kısmı hastalıktan öldü. Onların boşalttığı topraklara daha sonra Ruslar ve özellikle sürgünlerle başka Sovyet halkları yerleştirildi. Bu yüzden Kazakistan bağımsızlığını kazandığında Kazak nüfusu % 45’in altındaydı.

Sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Tüm ölümlerin, vakaların kaydedilmediği bir gerçektir. Ancak bulunabilen rakamlar bile totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının bir göstergesidir.

1936–1937 yıllarında Kazak milli şahsiyetleri ve aydınlarının halk üzerinde bağımsızlık, Turancılık ve Pan-Türkist düşünceleri önem kazanmaya ve sahiplenilmeye başlandı.
Milli ruhu doğuran yazar ve şairlerin güçlü kalem darbeleriydi. Adeta kılıçtan etkili olan bu kalemler halkın korkularla sindirilmiş ruhlarını canlandırarak kendine getiriyordu. Ana dil, Turan egemenliği, bağımsızlık konuları tüm ülkeyi etkisi altına almaya başladı.
Bu kalemlerin başında İstiklal savaşında kendi ülkesi işgal altındayken Mustafa Kemal ve Türkiyeli kardeşlerine hitaben “Alıstagı Bavırıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiirini yazan Mağcan Cumabayev, ana dil ve Kazak halk pedagojisinin temellerini atan Ahmet Baytursunov, İlyas Cansugirov, Beyimbet Maylin, Mırjakıp Dulatov ve Saken Seyfullin gelmekteydi. Halkının gözünü açarak karanlık bir dünyada yaşamasını istemeyen ve milli duyguları perçinleyen bu kalemler SSCB hükümetince Türkçülük ve Turancılık hareketiyle halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizildiler.

1.3.4 Kırım da açlıktan nasibini alıyor

1921-1922 yıllarında Sovyet Rusya’da yaşanan toplam yaklaşık 10 milyon insanın hayatına mal olan benzeri görülmemiş açlık felâketin kurbanları arasında İdil-Ural bölgesinin ve Kırım’ın Türk halkları da bulunmaktaydı.

18 Ekim 1921 yılında Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Asıl büyük felâketler de bundan sonra başladı. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş yaklaşık on bin Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, tam da askerin kuru ekmeği zor bulduğu Büyük Zafer günlerinde Türkiye’den Kırım’a açlık yardımı bile gitti.

1.3.5 Veli İbrahim

Kırım Sovyet Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı, Veli İbrahimov Kırım Tatarlarının milliyetçi temayüllerinin en mümtaz temsilcilerindendi. Ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk dili ve edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti. Veli İbrahim ve taraftarları ülkelerinde yapılacak ziraî kolonileştirmenin şiddetle karşısındaydılar. 1927 yılında “sınıf düşmanı” “burjuva milliyetçisi” ithamıyla tutuklandı ve 9 Mayıs 1928’de kurşuna dizilerek idam edildi.

1.3.5.1 Daha bunlar iyi günler

1930’lu yılların başlarında Stalin, Kırım’da Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etti. Bunlar vaktiyle bir şekilde Türkiye’ye giderek Osmanlı pasaportu almış, ancak tekrar Kırım’a dönmüş olan Kırım Tatarları yahut onların soyundan gelenlerdi. Bu şekilde, sınır dışı edilen ve Türkiye’ye gelenlerin sayısı 5-10 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Arkasından Kulaklar (orta hal üzerindeki köylüler) tasfiye edilerek, Urallar’a, Sibirya’ya sürüldüler. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve yine açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı kıyımı devam ediyordu. 17 Nisan 1938’de İlyas Tarhan tutuklanarak kurşuna dizildi. O günden itibaren, 3 gün boyunca Akmescit’te (Simferopol) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Milli İçişleri Komiserliği Hapisanesi’nde tutuklu bulunan Kırım Tatar aydınlarının büyük bir grubu 19 Nisan 1938 tarihine kadar kurşuna dizildiler. Kurşuna dizilenlerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte aralarında Yakub Ablamitov, Yakub Azizov, Hasan Sabri Ayvazov, Osman Akçoraklı, Ramazan Aleksandroviç, Ali Asanov, Yahya Bayraşevski, Hüseyin Badaninski, Zafer Gafarov, Kerim Cemaledinov, İbraim İsmailov, Abdulla Latifzade, Fevzi Musaniyev, Yakub Musanif, Mamut Nedim, İlyas Tarhan, Server Turupçu, Seyit-Celil Hattatov ve Bilal Çagar’ın isimlerinin bulunmaktaydı. Daha bunlar iyi günlerdi. Zira Stalin Kırım Türklerinin hepsinin işini bitirmemişti.

1.3.6 Söz tanıkların

Leo Hoffner Kırım Almanı:Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.”

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: “Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Nazmiye Yılmaz – Kırım Tatarı: “Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: “Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Seyit Ahmet Kermençikli – Kırım Türkü: “Bizim de toprağımızı aldılar, evimizi aldılar ve nereye gidersen git. Ondan evvel o grupların bir tanesini Stalin doğrudan doğruya 29 senesinin sonunda toplayıp, Bahçesaray’dan 30’a kadar vagona yükleyip Sibirya’ya gönderdi. Onu gözümle gördüm. Hiçbir suçu olmayan insanlar. Bunlar ne yapmış 30 günden fazla adam çalıştırmış. Sonra malı, mülkü, beygiri varmış. Biraz toprağı varmış. 91 liradan, 90 lira vergi vereni hukuktan mahrum etme diye bir kanun çıkardı Stalin. Evimiz elimizden alındı, üzülmemek olur mu. Ev, köy evi ama içinde birşeyler var….Beni zaten köyde Kolhoz’a almadılar. Kolhoz kuruldu o zaman beni almadılar. ….İş başında işi veren işi idare eden Ruslar.

Baymirza Hayit – Özbekistan: “Ağabeyimin kafasını bayram hediyesi yaptılar” Ağabeyimi öldürüp, kafasını kesip bayramda anneme verdiler. Çok azap çektik. Sovyet rejiminin kötülüklerini gördük. Sonra talebelik zamanında iki dostumu öldürdüler.”

Prof. Nadir Devlet:Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.”

Patrick V. Z. Mühlen – Alman Araştırmacı: “Pek çok insan uzak bölgelerde yaşayan ırkları ve milletleri de bilmiyor. Dolayısıyla Rusların, Rus olmayan insanlarla yaşadıkları sorunlardan da haberdar değiller. Özellikle de insanların, Kafkas ırkı ve Türk kökenli insanlar hakkında yeterli bilgileri yok. Bu insanların çoğu Hıristiyan ya da Rum Ortodoks değiller. Bu insanların kendilerine ait dilleri ve kültürleri var. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki Çarlık döneminde genişleme politikasının kurbanı olan ve şiddete maruz kalan insanlar
Bu milletler Birinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Rus Çarı’nın tahttan düşmesinden sonra bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Sovyetler Birliği’ndeki bu sorunların, bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünülüyordu. Dolayısıyla bu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.”

1.3.7 Stalin Basmacılar’a da acımıyor

Orta Asya’da Türkistan’da 1917’de başlayan ve Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların aralıklı olarak desteğiyle 1931’e değin dışarıdan yardım alınmadan sürdürülen Basmacılar ayaklanma hareketi Stalin tarafından tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanılarak bastırıldı. Bu konudaki ayruntılı yazımızı okumak için lütfen tıklayın: https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

1.3.8 Kırgızistan boş geçmedi

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildiler. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…
Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.
KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyordu. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyordu. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileriydi. Hem Aladağlar’da katledilenlerin hem de 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına anıtların da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Bundan 15 yıl sonra Cengiz Aytmatov, vasiyeti üzerine  de babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedildi.

1.3.9 Ahalteke itlafı

Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile komünist rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülerek “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

1.3.10 Stalin hiç Azerbaycan’ı ihmal eder mi?

Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan, tutuklandı, öldürüldü. Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik” ve “Anti-Sovyet propaganda” oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türkçüler, Türkçe konuşanlar yanında Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin’den farklı düşünen, isimler vardı.

Öyle ki, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda “karşı devrimcilikle” suçlandı. 1935-36 yıllarında Moskova’da siyasi muhalefete karşı kurulan mahkemelerin benzerleri Azerbaycan’da da kuruldu; 1937 yılında R. Ahundov, E. Garayev, Sultan Mecid Efendiyev, K. Musabeyov, K.Vezirov, Dadaş Bünyadzade, E. Hanbudağov gibi eski parti liderlerinin içinde yer aldığı sözde karşı-devrimci teşkilatın, 1938 yılında da Gence’de karşı-devrimci, casus, terörist teşkilatın açığa çıkarıldığı açıklandı.

Parti elitlerinin yok edilmesiyle başlayan kitlesel kıyım makinası kısa sürede yoksul tabakaları, etrafında olup bitenleri henüz anlayamayan işçi ve köylüleri de mengenesinde mahvetmeye başladı. Yüzlerce işçi, köylü ve aydın milliyetçilikle, halka ihanetle, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkide olmakla suçlanarak ortadan kaldırıldılar. Suçlarını itiraf ettirmek için bu suçsuz insanlara İç İşleri Devlet Güvenlik organlarında ağır işkenceler yapılıyor, mahkeme sürecinde bütün yasalar çiğneniyor, 5-10 dakikalık mahkeme sonucunda onlarca insan en ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Sovyet ceza organlarının işkencelerine katlanamayan mahpuslar kendi yakın dostlarına karşı iftiralar yöneltiyor ve böylece binlerce suçsuz insanın kanına giriyorlardı. Devlet liderleri binlerce insanın haksız yere mahvedilmesiyle yetinmeyip bazen bütün köyleri, bütün bir nesli Sovyet hükümetine karşı düşmanlıklasuçlayarak ata yurtlarından sürgün ediyorlardı. Kitlesel kıyım Azerbaycan aydınlarını da teğet geçmedi. Bunların en büyük “günahları” milliyetçilik, halk ve vatan sevgisi idi.

1.3.10.1 Kolektifleşmenin Dehşetli Yılları

1920’li yılların sonlarına doğru devletin uyguladığı sıkı iktisadi politikalar ve zorunlu kolektifleştirme uygulamaları hem tarımsal üretimin azalması hem de köylülerin ayaklanmaları sonuçlarını doğurdu. 1930 yılında Azerbaycan’ın Nuha-Zagatala, Nahçivan ve Gence vilayetlerinde çıkan isyanlar SSCB yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.  Kolektifleştirme sırasında tüm köylüler SSCB’nin uzak bölgelerine sürgün edildi binlerce insanın malına el konuldu, siyasi hakları ellerinden alındı.
On binlerce insan kolektifleştirmeye kurban gitti, kurşuna dizildi, suçsuz yere hapis cezasına mahkum oldu. Böylece 1929 yılından itibaren devletin uyguladığı kolektifleşme politikası Azerbaycan köyü için faciayla sonuçlandı. Binlerce insan ata topraklarından sürgün edildi, köyler dağıtıldı ve insanlar yok edildi.

1.3.10.2 Türklük yok

1930’lu yıllarda Stalin’in müdahalesiyle Azerbaycan Türklerinin ismi Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkçesi ise Azerbaycan dili olarak adlandırılmaya başlandı, camiler kapatıldı ve dini tören ve bayramların kutlanmasının yasaklandı Azerbaycan halkını kendi tarihsel kökenlerinden ve milli değerlerinden koparmak hedeflendi.

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan’da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar Azerbaycan’da 70 bin kişi hayatını kaybetti. O arada Güney Azerbaycan’a kaçak geçebilen bazı milliyetçi aydınlar  oradan deve kervanlarıyla Türkiye’ye iltica edebildiler. Onlardan biri de ODTÜ eski Rektörü Prof. Dr. Nuri Saryal ve babası Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hoca. Hikayelerini bir başka sayfamızda bulacaksınız: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor: “1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan’da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

Stalin-Beriye kollegyasının Azerbaycan’daki cellâdı Bagirov, Stalin öldükten ve Beriye kurşuna dizildikten sonra Kuruşçev zamanında tutukla­narak Bakû’de muhakeme edilirken yanındaki Ermeni yardımcılarını göstererek: “Bunlara uyarak 29 bin Azerbaycan aydınını imha ettim” itirafında bulunmuş­tur. Bu 29 bin aydın, (Bagirov’un itirafına göre) “bir period” temizlemenin bilanço­sudur. Çünkü “toplu öldürmeler” Sovyetlerde devrelere ayrılmıştır. Bu gerçek göz önüne alınırsa Azerbaycan İstiklâl Mücadelesi’nin verdiği kurbanlar hakkında an­cak bir fikir edinilmiş olur. ”

1.3.10.3 Ahmet Cevad

Azerbaycan’ın milli bağımsızlık ve hürriyet şairi, Milli Marşının yazarı Ahmed Cevad, 1920’de Bolşevik işgalinden sonra, karşı devrimcilik gibi asılsız suçlamalarla tutuklandı ve askeri mahkeme kararıyla ölüm cezasına mahkum edildi. 1937’de kurşuna dizilerek öldürüldü. 1955’de SSCB başsavcısı Ahmet Cevat’a karşı ileri sürülen bütün suçlamaların asılsız olduğunu belirtti ve ölümünden sonra beraat kararı verdi. KGB baskısı altındaki ailesi de ancak 1950’den sonra zindandan kurtulabildi.

1.3.10.4 Mikail Müşfik

Sovyet-Stalin zulüm rejiminin 31 yaşında şehit ettiği Mikâil Müşfik, Azerbay­can’ın (komünist dönemindeki) üstün değerde “gençlik güzellik şairi” sayılmaktadır. Bir buçuk aylık bebek iken annesini, altı yaşında da babasını kaybeden Müş­fik, esasen aç, bakımsız, şefkatsiz bir çocukluk, yoksul, azaplı bir gençlik dönemi yaşadı. Bakü Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Müşfik, Bakû’da yedi yıl öğretmenlik yaptığı sırada, çok sevilen duygulu ve millî eğilimli şiirleri ile tanın­dı. Bu yüzden “ küçük burjuva şairi” olarak rejimin gözüne batmaya başla­dı. Nihayet Stalin- Beriye İkilisinin hazırladığı 1937-1938-1939 “büyük temizleme harekâtı” plânının üçüncüsü gereğince 1939’da şehit edildi. Asıl öldürülme gerek­çesi Müşfik’in “Ölkem” dediği vatanına ve milletinin değerlerine bağlı oluşu idi.

1.3.11 Karaçaylılara da mezalim

1920’de Karaçay-Malkar Kızılordu tarafından işgal edilerek “Sovyet” sistemine dahil edildi. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk bölgesi idaresi altına alınarak kasten bölündüler. Böylece tarih, kültür, etnik köken ve dil açısından Karaçaylılarla bir olan Malkarlılar sunî ve uydurma bir etnik isim olan Balkar adına katılmış oldular.
Karaçaylılar 1920-30’lu yıllarda kolektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetlerin kolektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti. Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendirildiler.

Cabbar Aybaz: ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz’ın varlıklı ailesi komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybetmiş; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderilmişler. Cabbar Aybaz anlatıyor “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” Aybaz’ın ailesinden bir dönem 17 kişi hapiste yatmış, bir abisi hapse düşmemek için yıllarca kaçmış ve kendisinden bir daha hiç haber alınamamış.

Fatıma Abayhan – Nalçik doğumlu – Balkar: ” Komünist olmayanlar sürgüne gönderiliyordu. Ben 6 yaşındaydım. Bir gece ellerinde silahlarla askerler geldi. Yanınıza 20 kiloluk eşyanızı alın, oyalanmayın dediler. Herkes o kısa zaman içinde alabildiğini aldı. Direnenleri silahla tehdit ediyorlardı. Bizim ailemizi de götürdüler. Fakat bir ablamı almadılar, onun kocası askeri hastanede doktordu, komünistti kendisi. Binlerce Karaçay ve Balkar’ı hayvan vagonlarına doldurarak götürdüler Sibirya’ya. Hava koşulları ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok insan öldü. Zaten bize soykırım yapmak için götürdüklerini biliyorduk, becerdiler de bunu…

Doğru düzgün yemek verilmiyordu bize, verildiğinde de çok kötü bir mısır çorbası veriyorlardı, aç kalmamak için mecburen onu içiyorduk. Annem ve babam o koşullara, soğuk havaya dayanamadılar ve altı ay sonra öldüler. Annem ve babam gibi birçok insan soğuktan öldü Sibirya’da. Bir sene kaldık Sibirya’da, sonra geri döndük. Bizi yine aynı şekilde hayvan vagonlarına doldurup getirdiler, istasyona bırakıp gittiler.Herkes korkuyordu bizden. Komünizm suçlularıyla muhatap olursak bize de mi bir şey yaparlar diyerek uzak duruyorlardı. Hastalıklıydık birçoğumuz da, kendilerine hastalık bulaşmasından da korkuyorlardı. Geldiğimizde kalacak bir evimiz yoktu. Köyde altı topraktan bir evimiz vardı, sürgüne gitmeden önce köye taşınmıştık, hayat daha kolay diye. Bir gün gelip o toprak evi bile aldılar elimizden…

Tek oda bir evde yaşamaya başladık. Pompalı gaz ocağıyla ısınmaya çalışırdık. Dışarıda da herkesin hayatı zordu. Her şey sayıyla verilirdi ama kimseye yetmezdi. İşe gidenler aç giderdi, okula gidenler aç giderdi. Ama komünist olanların hayatı güzeldi, hepsi güzel dairelerde kalırlardı.

Dini yaşam kesinlikle yasaktı. Yaşlılar namaz kılacakları zaman, çocukları dışarı çıkarırlardı, kimse görmeden kılarlardı. Cenaze namazı da kıldırmazlardı, ölülerimizi de evde yıkardık… Aynı şekilde papazlara da zulmederlerdi, birçok papazı da dinlerinden vazgeçmedikleri için sürgüne gönderdiler.

Okullarımızda dini inançlarımızı yok ederlerdi, öyle eğitim verilirdi. İnançlı olanlar da zamanla korkularından, başlarına bir şey gelmemesi için vazgeçerlerdi dinlerinden.Eğitim bedavaydı, herkes istediği yerde okuyabilirdi. Sadece Hukuk Fakültelerine komünist olmayanları almazlardı.”

1.3.12 Kalmuklara mezalim

Kalmuklar (Kalmıklar) Moğolistan’ın batısından Doğu Türkistan’ın kuzeyine kara olan bölgede yaşayan bir Moğol kavmi olan Oyratlar’ın 17. yüzyılda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin (Doğu Türkistan) kuzey yarısını oluşturan Cungarya’dan Hazar Denizi’nin batısına göç etmiş olan  koludur. Üstün askeri vasıflarıyla tanınırlar. Çoğunlukla Budisttiler.

Ekim Devrimi’nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan Kalmuklar Rusya sınırları dışına kaçtılar. Kalmuk diasporası Türkiye’de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa’ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırdı, on binlercesini idam etti. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı, Kalmuk dini metinleri yakıldı. 1932-1933 yılları kollektifleşme döneminde yaklaşık Kalmuklardan da 60.000 kişi açlıktan öldü.

1.3.13 Holodomor

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirmenin tarımda üretimin azalmasına yol açmasıyla yaşanan kıtlık Ukrayna’da da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Stalin tarafından açlığa mahkum edilen Kazaklar, Kırımlılar gibi Rus ırkından olmayan Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle” suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde “açlıkla öldürmek” anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor.

O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu. Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932’de 1 milyon 700 bin, 1933’te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin’i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin’i “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten” suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Bu Ukrayna nüfusunun % 25’iydi. Ancak pek çok araştırmacı o dönemde Ukrayna ve Rusya’da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor.

1.3.14 Katyn Katliamı

1940 yılında SSCB tarafından yapılmış etnik katliam. Katyn Ormanı Katliamı olarak da bilinir. Sovyet lideri Josef Stalin’in emriyle yaklaşık 22.000 Polonyalı subay ve sivil bu katliam sırasında başlarına birer kurşun sıkılmak suretiyle infaz edildi.

1 Eylül 1939 tarihinde Almanlar Polonya Seferine başlamadan önce Ağustos ayında Sovyetler Birliği ile saldırmazlık paktı imzaladı. Molotov-Ribbentrop Paktı olarak bilinen bu anlaşmanın konularından biri de Polonya’nın geleceğiydi. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile 1 Eylül 1939’da Almanya batıdan, 17 Eylül’de ise Sovyetler Birliği doğudan Polonya’ya saldırıya geçti. Bu şiddetli saldırılara daha fazla dayanamayan Polonya Ordusu teslim oldu, ülke Ruslar ve Almanlar tarafından paylaşıldı.

Polonya’nın teslim oluşundan sonra SSCB, Polonyalı subayları esir kamplarında topladı. 5 Mart 1940 tarihinde dönemin NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) Şefi Lavrentiy Beria’nın Stalin’e gönderdiği bir raporda, Polonyalı subayların oluşturduğu potansiyel tehlike yüzünden infaz edilmeleri gerektiği tavsiye ediliyordu. Stalin, bu tavsiyeyi kabul ederek infaz emrini verdi ve çoğunluğu subaylardan oluşan Polonyalı esirler başta Katyn Ormanı olmak üzere Kalinin ve Kharkiv’de infaz edildi.

Ne var ki Alman-Sovyet ittifakı kısa sürdü ve 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliğine saldırması ve hızla Rusya’nın içlerine ilerlemesi ile Almanlar 1943 yılında Katyn Ormanındaki toplu mezara ulaştı. Almanlar bu durum karşısında derhal propaganda ekiplerini, kameramanlarını, savaş muhabirlerini ve olaya tanıklık etmesi için orada bulunan herkesi Katyn Ormanına götürdü. Yapılan otopsiler sonucunda infaz edilen esirlerin hemen hepsi başlarının arkasına birer kurşun sıkılarak öldürüldüğü görüldü.

Bazı komünistler bunların Nazi propagandası olduğunu kuşkusunu yaratmaya çalıştılar. Ancak 1990 yılında Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un katliamı kabul etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından, 1992 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in, Polonya Devlet Başkanı Lech Walesa’ya Stalin’in imzaladığı emrin orijinal belgelerini takdim etmesiyle ortada kuşku falan kalmadı.

1.3.15 Saha Türkleri

1917 Komünist İhtilalinden sonra Saha milliyetçileri komünizmin hakimiyetini tanımadılar. Karşı ihtilalciler 20 Kasım 1917′ de Saha Halkının Huzurunu Koruma Komitesi’ni kurdular. 28 Mayıs 1918 tarihinde Kızıl-Ordu birlikleri Ridzinsky komutasında Yakutsk şehrine harekete geçti. 1 Temmuz 1918’de üç saatlik bir çarpışmadan sonra Yakutsk şehrine girdiler. Hemen ertesi gün Yakutsk’ta sıkıyönetim ilan edildi. Saha Türkleri tam anlamıyla eski Sovyetler Birliğinde olup-bitmiş bütün baskıların acısını yaşadılar. Bilhassa yerli aydınlar birkaç defa topyekun ortadan kaldırıldılar. Yıllarca Saha Türklerinin bütün zenginlikleri hemen hemen Moskova’ya aktarıldı. Ham maddeyi işleyen sanayinin olmayışı Cumhuriyetin mali durumunun da zayıf olmasına sebep oldu. Sovyetler Birliğinin toplam gelirinin sadece % 1′ i Saha Yeri’ne aktarıldı. Ayrıca yerli halk sosyo-ekonomik gelişmenin sevk ve idaresinden de uzaklaştırıldı. Eski Sovyetler Birliği’nin elmas üretiminin % 99.8’i Saha Cumhuriyeti’nde gerçekleşmekteydi. Bu taşların bir gramı bile cumhuriyette kalmıyordu. Hepsi Rus hazinesine aktı.

1.4 Ruslaştırma

Bolşevik Devrimi’nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer “sovyet insanına” dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını “sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan” bireyler olarak tanımlıyordu.

Bu tanımı yerleştirmek açısından Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu. Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya’da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasiblerini aldılar. Orta Asya’daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı.  Türklere Kiril alfabesi zorunlu hale getirildi. Anadil, din ve bütün ibadetler, oruç, sünnet, kurban, bayram, namaz yasaklandı. Camiler ahır yapıldı, minareler yıkıldı. Dini kitaplar yakılarak yok edildi. Medreseler kapatıldı. İmamlar tutuklandı, öldürüldü.

Ruslaştırma sonucu Türkler kendi yurtlarında azınlık durumuna düştüler. Stalin döneminde iktidarın mutlak sahipleri olan Ruslarla Türkler arasında müthiş bir uçurum oluştu.

1.4.1 Tarih baskısı

1930’lu yılların ortalarından itibaren Bolşevik rejimin ülkede hegemonyasını
tamamen kurmasından sonra eski nesil tarihçilere baskı daha da arttı, tarihsel gerçeklere Marksist pencereden bakmayan tarihçiler Pan-Türkist, Troçkist, Zinoviyevci, Buharinci, milliyetçi ve yabancı devlet ajanı olmak gibi argümanlarla suçlanarak hapsedildiler, sürgüne gönderildiler ya da kurşuna dizildiler. Ulus tarihi yerine vatan tarihi anlayışının yani SSCB vatanı anlayışının yerleştirildiği bu dönemde bizzat Stalin tarafından tarihi çalışmalar sansürlenerek ve çarpıtılarak tarihsel yorumlar siyasi rakiplere karşı kullanılacak “körelmiş bir siyasi araca” dönüştürüldü. Yeni oluşturulan bu tarih anlayışının dikkat çekici bir yönü Deli Petro ve Korkunç İvan gibi Rus Çarlığı’nın önemli
şahsiyetlerinin övülmesiydi.

1.4.2 Büyük Temizlik

Bütün bunlar yetmedi. Stalin, 1937’de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir “siyasi temizliğe” girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin’in önyargıları yüzünden, topyekun cezalandırıldılar. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar da nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybettiler.
Stalin mutlak hakimiyetine karşı gelen her türlü muhalefeti despotizmle yok etti. Hapsederek, zindanlara kapatarak, idam ederek, Sibirya’ya sürerek. Türk milli aydınlarını yok etti. 24 bin Orta Asya Türkü öğretmenden 13 bini tutuklandı. 1920-1939 yıllarında Kazak aydınlarının %85-90’ına “Pantürkist” damgası vurularak yok edildi. Bu, Kazak halkının tarihinde benzeri görünmemiş aydın katliamıydı. Türklerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamalardan büyük darbe yedi.
Bolşevik Devrimcileri Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamenev bu sürec içinde tasfiye edildiler. Bolşevik Devrimi liderlerinden Troçki 20 Ağustos 1940 tarihinde, Stalin’in talimatıyla Sovyet Gizli Polisi GPU tarafından düzenlenen bir suikast sonucu Meksika’da öldürüldü. Komünist Parti içinde “sağ veya sol sapmayla” suçlanan eski liderlerin tamamı ise 1930’lu yıllarda mahkûm oldu, Stalin tarafından idam ettirildiler. Özellikle eski Bolşeviklerin yargılanması ve cezalandırılması sırasında Moskova’da 1936-1938 yılları arasında yapılan duruşmalarda Bolşevik Partinin eski önderlerine zorla akıl almaz suçlamalar yapıldı, kendilerini emperyalist devletlerin ajanları ya da Troçkist olarak ifşa etmeye zorladılar. “Büyük Temizlik” adıyla toplumda geniş yankı bulan tasfiye hareketi sonucunda, özellikle partide Stalin ve ekibi Molotov, Voroşilov, Kaganoviç, Beria hakimiyetlerini kurdular.

1.4.3 Gulag

Gulag Sovyetler Birliği hükümetinin cezai çalışma kampları sistemine verilen ad. Sovyet rejimi karşıtı unsurların (siyasi suçlu) hızla kovuşturulması ve toplumdan soyutlanması için 25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bir tür yargı ve infaz sistemiydi. Zaman içinde Sovyetler Birliği’nin birçok yerinde çok sayıda çalışma kamplarını da bünyesinde barındırdı. Batı dünyası Gulag kavramını ilk kez Aleksandr Soljenitsin’in Gulag Takımadaları kitabıyla tanıdı.

1.4.4 İbrahim Salahov

Yaşanan zulüm ve baskıları, hapishane, çalışma kampı ve sürgünü kaleme alan insanlardan birisi Tatar yazar İbrahim Salahov’tur (1911–1998). “Karşı devrimci milliyetçi örgütünün aktif üyesi”, “Halk düşmanı”, “Sovyet Hükümetini yıkarak Büyük Turan Devleti kurmak için hazırlıklarda bulunma” suçlarıyla İbrahim Salahov 1937 yılında yakalandı ve 10 yıl sürgün ile cezalandırıldı. 10 yıl Kolıma Madenlerinde çalışan ve burada bir ayağını kaybeden Salahov, yaşadıklarını “Kolıma Hikeyelere” (Kolıma Hikâyeleri) başlıklı romanında açık yüreklilikle kaleme aldı. Roman 1957–1981 yılları arasında yazılmış olsa da ancak 1988 yılında “Kazan Utları” (Kazan Otları) Dergisinin 4–6. sayılarında “Taygak Kiçü” (Kaygan Geçit) adı altında yayımlandı. Daha sonra 1989 yılında “Kolıma Hikâyeleri”  adıyla kitap olarak Kazan’da basıldı. İbrahim Salahov’un “Kolıma Hikâyeleri” bir otobiyografik roman olmanın dışında dokümanter bir eserdir.

1.4.5 İtiraf

Sovyetlerin Stalin’den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin dönemi uygulamalarını ağır sözlerle eleştirdi. 50 yıl gizli kalan konuşmasında Stalin’in döneminde işlenen suçları açıkladı Stalin’in devrimci olmadığını söyledi. Özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınadı ”Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü savundu. Stalin’i, Almanlarla işbirliği yapmakla suçladı, Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ”başarısız ve kararsız” bir kişi kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savundu. Milyonlarca insanın Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel olarak değindi; kendilerini Komünist Parti’ye adayan insanların bir anda ”vatan haini” suçlamasıyla idam edilmesi kınarken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altını çizdi. Kruşçev’e göre Stalin ”Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi”.

Nikita Kruşçev Kongrede ”Tek Adam” sisteminin sonuçları hakkında delegelere şu bilgileri verdi:
Stalin’in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti’ye adadı, savaşlara katıldı. Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı. Stalin, Lenin’in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı.”

1.4.6 Stalin’in tavuğu

Stalin kurmaylarına iktidar dersi vermek için bir tavuğunu tüylerini canlı canlı yolar. Sonra serbest bırakır. Üşüyen tavuk ısınmak için ocağa koşar, çıplak gövdesi yanar. Pencereye koşar üşür. Tavuk çaresiz ısınmak için yine Stalin’in kucağına gelir. Stalin kurmaylarına seslenir: “Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir.”

Lenin- Stalin döneminde açlık, sürgün ve soykırımda ölen, öldürülen yaklaşık 47 milyon kişinin 30 milyona yakınının Müslüman Türkler olduğu tahmin ediliyor.

1.5 Stalin bitmez

Buraya kadar Stalin’in sadece 2. Dünya savaşına kadar olan yıllarında, özellikle Türklere karşı mezalimlerini anlattık.  Bu insanların Stalin rejimi altında daha çekecek çok çileleri vardı.

2. BÖLÜM – BARBAROSSA HAREKATI

2.1 Türkler askere alınıyor

Müslüman ve Türk halkları Çarlık Rusyasında da Sovyet döneminde de askere alınmıyorlardı, ancak 2. Dünya savaşı başlayınca yaşları 18-65 arasında olanların hepsi zorla Kızılordu’ya alındılar. Bazı kaynaklarda sayıları 6-7 milyon olarak verilmektedir. Sovyetler savaştan sonra onların Nazilerle işbirliği yaptıkları ve “Sovyet vatanı”na ihanet ettikleri propagandasını yaptı ve bunda başarılı oldu. Bu tamamen yalandır. Yukarıdaki bölümde anlatılanlara maruz kalanların Stalin’den nefret etmemeleri ve onun için ölüme severek gitmeleri nasıl beklenebilirdi? Bütün bunlara rağmen Alman işgali yıllarında “Sovyet vatanı”na ve Komünist Partisi’ne sâdık kalanlar ve Nazilere karşı cephede ve partizan hareketinde savaşanlar da olmuştu.

Neyse, biz tekrar o vatan hainleri denilenlerin hikayelerini anlatmaya devam edelim.

Beşir Alizade

Beşir Alizade

Beşir Alizade Azerbaycan Türkü. Azerbaycan’ın Kazak rayonundan (ilçesinden). Sovyet ordusunda askere alınır, Tiflis yakınlarında talim geçirdikten sonra önce Krasnodara, sonra da Kırıma gönderilir: “Feodosiya yakınlarında Sovyet birliklerinin savunma hattının ikinci sırasında idim. Hepimizi bit basmışdı. Günde bir defa – o da gece birisi bir tencere getirib yemek adına bir şeyler paylaşırdı. Vessalam. Bir de gündüz dörd kişiye 250 qramlık bir ekmek verirdiler. Ruslar bize hakaretle “yoldaşı” diye hitap ederlerdi. Üç adama bir tüfeng vermişdiler. Deyirdiler ki, birinizi vursalar, o birisi alsın

2.2 Rusyanın işgali

22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Hitler “biz sadece kapıyı tekmeleyeceğiz ve tüm çürük bina yıkılacak” demişti. Alman panzer birlikleri kısa sürede Sovyet sınırlarını geçtiler. Kızılordu bu saldırıyı ihtimal dahilinde görmüş ama yeterince hazırlık yapamamıştı. 26 Haziran 1941 de yani 4 gün içerisinde Almanya, Rus cephesini artık yıkılmış addediyordu.

Sovyet Hükümeti tarafından genel seferberlikte çok milletli Kızıl Ordu’ya alınan Türk soylu askerler arasında çok sayıda orta ve yüksek okul talebeleri veya ilk, orta okul öğretmenleri mühendis, doçent, doktor ve sanatkarlar da bulunmaktaydı. Bizim soydaşların çoğunluğu birkaç hafta süren kısa eğitimden sonra cephenin en önüne Alman panzer paletlerinin altına sürüldüler. Rus dilini bilmiyorlardı ve özellikle iklime uygun giyim kuşamdan mahrumlardı. Ayrıca Rus subayları, Türk kökenli askerlerin eline iyi silah vermediler. Elinde yeterli silahı, mühimmatı olmayan ve ayağında delinmiş potini olan askerler adam başı verilen 15 mermiyle cephelerde çok ağır kayıplara uğradılar. 1942 ortalarında Ukrayna, Beyaz Rusya, Don ve Kuban bozkırları (Kuzey Batı Kafkasya), Kırım, Kafkasya’nın büyük kısmı Almanya’nın hakimiyetine girdi.

2.3 Milyonlarca esir

Savaşın başlangıcında önlerindeki Alman ordusunun üstün silah gücü karşısında büyük kayıplar vermeye başlayan Türk soydaşların arkalarında Rus askeri vardı. Yani; iki ateş arasında çarpışmaya mecbur olmuşlardı. Geri kaçamadıkları için teslim olmaya başladılar. Müslüman ve Türk gençler, askerler zaten kendilerini yıllarca inim inim inleten Stalin’in ordusuna istemeden, zorla alınmışlardı, savaşa devam etmeleri halinde ölüm onları bekliyordu, böylece kendileri için en uygun olanını seçmek zorunda kaldılar, yani Almanlara teslim oldular. Müslüman ve Türk askerlerin, kitleler halinde Almanlar tarafına geçmesinde gaddar, katil Stalinden öte vatan sevgisi yoksunluğu da ayrı bir etkendi.

Cabbar Aybaz ABD’de yaşayan Karaçay Türk’ü: ”Ruslar bizi zorla askere aldı. Fakat cepheye gidemeden Almanlara teslim olmak zorunda kaldık. Almanlar bizi fena sıkıştırmıştı. 4 bin Rus askeri teslim olduk; çünkü Alman tankları önümüzü kapatmıştı. Top atışları birliğin kumandanını öldürmüştü. Teslim olduğumuz takdirde öldürülmeyeceğimizi söyledikleri için birlik halinde teslim olduk.

Dr. Mehmet Kengerli – Azerbaycan Türkü: Sovyetler’in sistemini herhalde çok şükür yaşamadınız ama okuyup görmüşsünüzdür. Cephede asker iki ateş arasındaydı. Karşıda Alman ateşi, arkada da Rus siyasi teşkilatının silahları. Cephede Türkler’e mermi dağıtmazlardı. Taarruza geçmeden 1-2 saat evvel 10-15 tane mermi verirlerdi.

Temmuz 1941 ortasında çok milletli Kızılordu yaklaşık 1 milyon er ve subay kaybetmiş, 4 milyonu esir düşmüştü. 1941- 42 yılları arasında Sovyet ordusundan Almanya’ya esir düşen asker sayısı 5 milyon civarındaydı. Alman Savaş Esirleri İdaresi tarafından 1943 yılında verilen bilgiye göre esirlerin 1 milyon 700 bini yaşları 18-60 arası değişen Müslüman Türklerdi.

Alman ordusuna esir olanlar müthiş insanlık trajedisi ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle harbin ilk aylarında kamp şartları korkunçtu. Savaş esirlerinin çoğu Alman— – Sovyet savaşının ilk kışında öldüler. Esirler daha ilk ayda sayıları azalsın diye vuruldular, hastalıktan, açlıktan, soğuktan kırıldılar. Ölenler büyük çukurlara topluca atılıyordu. Kötü barınaklar, yetersiz gıda, gayri insani muamele ve cinayetler yüzünden esirlerin bir kısmı böylece yok oldu.

Patrik Von Zur Mühlen – Bu konuda Alman arşiv kaynaklarına dayanarak doktora tezi hazırlayan tarihçi: “Daha harbin başlamasından üç hafta sonra Doğu İşleri Bakanı Rosenberg’e Minsk kampındaki tahammül edilmez durumun haberi geliyordu. Kış mevsiminin gelmesi kamplarda hayatı katbekat zorlaştırmış, buna açlık, bitlenme ve salgın hastalıklar da eklenmişti. Mesela Çenstochav kampındaki 30 bin esirden bir tifüs salgını sonunda 2 bin kişi kalmıştı.

Alman raporlarına göre esir alınanların sayısı sonunda 5.74 milyon, bunlardan ölenlerin sayısı 3.3 milyon oldu. Kamplarda esirlerin çok azı sağ kalabiliyordu. Alman resmî makamları 1942 Aralık ayının her gününde kampta ölen insan sayısının 2500 olduğunu yazıyordu. Alman olmayan araştırmacılara göre ise esirlerin % 85’i öldü. Almanlar milyonlarca esirleri barındıramadılar, besleyemediler. Bu kadar çok sayıda esir alınacağı hiç düşünülmemişti.

Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan, sonra Milli Türkistan Birlik Komitesi Askeri Bölüm Başkanlığı’nda bulunan ve Türkistan konusunda en tanınmış bilim adamlarından olan Baymirza Hayite göre 7 milyon Kızılordu mensubu esir kamplarında toplanmıştı.

Rolph Keller -Alman Araştırmacı: “Cenevre Antlaşması’na aykırı olmasına rağmen esirlere Almanlar bu şekilde davrandı. Almanlar, Sovyetler Birliği ülkelerinden gelen esirler için doğuda ayrı, özel esir kampları bile kurdular. Esirlerin yaşam şartlarını zorlaştırmak ve hayatta kalma şanslarını azaltmak için özellikle çok az gıda verdiler. Ayrıca bilinçli olarak cinayetler işlendi, katliamlar gerçekleştirildi. GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.

2.3.1 Türk esirler

Türk esirlerin akıbeti ise daha feci idi. Onlar esmer ve sünnetli olmaları dolayısıyla anti-semitist Naziler tarafından Yahudi zannedilerek donmuş toprak üzerinde, tel örgüler içinde çadırsız, aç bilaç ölüme terk edildiler. İlk zamanlarda 600 bin Türkistanlı esirin 400 bini bu şekilde hayatını kaybetti. Ölenler toplu mezarlara gömüldü. Almanlar sadece Ruslarla savaştıklarını sanıyorlar, ilk zamanlarda Sovyetlerde Türklerin varlığını bilmediklerinden kamplarda Türk olabileceğine de inanamıyorlardı. Bunu öğrendiklerinde de birşey değişmemişti zira Almanlar Asyalıları aşağılık ırk olarak kabul ettiklerinden insafsızlıkları azalmıyordu.

Öte yandan Stalin savaşta esir düşmeyi Sovyet anlayış ve kanunlarına göre vatana ihanetle eşdeğer kabul ediyordu ve cezalarını ölüm olarak tayin ediyordu. Stalin benim askerim esir olmaz diyerek Cenevre Konvansiyonunu da imzalamamıştı. Bu yüzden ne Hıristiyan esirlere yardım eden Kızılhaç ne de başka kuruluşlar Müslüman Türk esirlere  yardım etmedi.

Fahrettin Üstün CHP eski Muğla milletvekili – “İki yıl önce (2004) Dachau Kampı’nı gördüm. Orada kampta tutulan ve öldürülen kişilere ilişkin, hangi ülkeden oldukları v.s kayıtlar vardı, şaşırdım. Kayıtlarda Türkler de vardı, 100’ün üzerinde Türk vardı, 76’sı ölmüştü. Öldürülen Türkler için Alman hükümetinden tazminat talep edilip edilmeyeceği sorularını içeren yeni bir önerge hazırlıyorum. Önümüzdeki günlerde bunu Meclis’e sunacağım”.

Prof. Dr. Baymirza Hayit önceleri Kızılordu’da tank yüzbaşısıydı. Almanların Sovyetler’e taarruzunda ilk bombaları yiyen öncü birliklerde bulunuyordu. Savaşta yaralandı. Almanlara esir düştü. Sonra Almanya’da kurulan Millî Türkistan Birlik Komitesi Askerî Bölüm Başkanı oldu Savaş sonunda esir kamplarından zor kurtuldu. Türkistan konusunda en tanınmış uzman. Baymirza Hayit’e göre savaşta esir düşen Sovyet askeri sayısı 7 milyon,  bunun içinde 1 milyon 700 binden fazla Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Karakalpak, Azeri vardı. Bu rakam Alman askeri yetkililerince kendisine verilmiş. Hayit’e göre Sovyetler Birliği’nde 18- 65 yaş arasında erkeklerin tamamı askere alınmış, istatistiklerle karşılaştırıldığında bu rakam doğru. Hayit uluslararası kurallara göre devletlerin başka ülkede esir düşen kendi askerlerinin yiyeceklerini karşılaması gerekirken Sovyetler bunu kabul etmeyerek kendi esir askerlerine yiyecek göndermediğini de teyit ediyor.

Hüseyin İkram Han: “Akşam yemeğini 7 kişi beraber oturup şey yapardık. Bütün elimizle her birimiz gelen ekmeği taksimlemek için. Kartondan kesip ip bağlayıp terazi yapmıştık. Gelen ekmeğin bir parçasını kesip aynı gramda taksimlenirdi. Fatiha okurduk hepimiz bu sigara migara değiştirmezdik ekmeklerimizi. Oturduk yer içerdik. Bu vaziyette 7 ay dayandık. Kimi dayandı kimi gitti.Demek istediğim hergün 6-7 hasta çıkarırlardı. Orada sonradan bildik bu ormanda büyük bir çukur kazmışlar. Ölenleri üst üste atıp birkaç kireç ertesi gün onları da atıp kireçleyip. Esirler çevredeki otlardan ne bulsalar, yeşilliklerden yiyor. O yeşilliklerden yiyip yürüyüp barakaya geldikten sonra bağırırlardı. Çünkü o mideyi eziyor tamamen parçalıyor. Böyle ölenler oldu. Sonra bir ağaç var ormanda. Onun kabuğunun altında bir perde var o tatlı. Onu yiyen kimse bir tatlı yemiş gibi oluyor ama o da zararlı. Onun yiyip ölenler çok oldu. Biz geceleri uyuyamazdık. Çünkü o kadar ağlarlardı, bağırırlardı, Bizim de ciğerimiz yanardı.”

Seyit Ahmet Bozkurt – Kırım Türkü: “Ölünün üzerinden atlayıp geçiyoruz orda. kimisi ölmüş, kimisi yatıyor yerde. Böyle yapıyor ama kalkamıyor onu da Almanlar ölüyle beraber arabaya atıyorlar götürüyorlar, çukura gömüyorlar.”

Hamit Özbek – Çeçen: “Trene bindirip bizi Dachau Dead kampına 6 milyon kişinin öldüğü kampa götürdüler. Orada dead kampında kokudan ölenler,birbirini yiyorlar hayvanlar gibi. Ayaklarım yürüyemez hale geldi. Yürüyemeyenleri ölülerin arasına atıyorlar.”

Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.”

Alim Almat – Kazak Türkü: “Benim kaldığım kampta 80 bin kişiydik. 80 bin kişiden 6 ay zarfında 3 bin kişi kaldık açlıktan. Elinle başını şöyle bir tuttuğun zaman elinde kalıyor bitler. Orada tifüs hastalığına yakalandım. Tifüs hastalığında 14 güne kadar yaşabiliyorsun!.. Günde 50-100 kişiyi arabalarla taşıyıp, çukura atıp gömüyorduk. Acayip bir şey oluyor insan; yanındaki ölmüş, onun üzerindekini alıp kendi üzerine örtüyorsun, oralı bile değilsin. İnsan hayvanlaşıyor mu ne deyim?.Alman adamı yakalıyor, yat diyor, yatıyor. 75 kırbaç vuruyor ondan sonra adam mosmor olup kalıyor. Üstüne bir kova soğuk su döküyor. Silkeleniyor köpek gibi, ölüyor kalıyor on dakikada. Günde arabayla 100 kişi-50 kişi taşıyıp,götürüp,çukura atıp gömüyorduk.

Musa Ramazan – Kafkasya:”Onlara çikolata bile verdiler” “- Stalin, “Benim esirlerim yok, onlar vatan hainidir!” demişti.’ Sonra da Kızılhaç’tan ayrıldı. Biz gördük ki İngilizler’in, Amerikalılar’ın pilotları esir kamplarında uluslararası kuruluşlardan her şeyi buluyordu; çikolatasına kadar… Onlara doktor da veriyorlardı. Bizde ne yemek ne de doktor vardı.”

Dr. Mehmet Kengerli – Azerbaycan Türkü: “Nefes alan insanları gömdüler!. Kırım’da esir düşen 435 bin Rus askerinden biriydim. Esir kamplarında kalmasam da orayı gördüm, yaşadım… Orada şart diye bir şey yoktur. Almanya gibi son derece bencil, ırkçı bir felsefeye dayalı bir toplumda şart aranmaz. Kış mevsiminde kar, kıyamet: Sıfırın altında 25-30 derece… Onlarca kamptan daha nefes alıp veren insanlar gömülmeye götürülürdü.”

2.3.2 İşçi köleler

Trajediyi yaşayanlar sadece savaşta esir düşenler değildi. Alman erkekler savaşa gidince Almanya’da fabrikalarda, çiftliklerde çalışacak kimse kalmamıştı. O ihtiyaçlarını da işgal ettikleri ülkelerden gençleri esir, köle gibi boğaz tokluğuna çok zor şartlarda çalıştırarak giderdiler.

İkinci Dünya Savaşı’nda 1941 yılında Alman ordusu Kırım’a geldikten sonra Kırım Tatarlarından bir kısmı da zorla Ostarbeiter (Doğu işçisi) sıfatıyla Almanya’ya götürüldü. Bunların yanısıra, Kızıl Ordu’da görev yapmaktayken Almanlara esir düşmelerini müteakip Alman ordusuna katılanlar da vardı.

2.3.2.1 Fatma Baştimur

İşçi kölelerden biri de NBA’de All Star’da oynamış milli basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur. Baştimur 1927’de Rus kökenli Fedo – Olga çiftinin çocuğu olarak Ural’da doğmuş. Adını Pavlina koymuşlar. Üç aylıkken annesiyle babasını Ural’dan Ukrayna’nın Varaşlovgrad kentine sürgün etmişler. Bolşevikler, zengin diye ailesinin elindeki hayvanları almışlar. Sürgüne geldikten sonra 4 yaşındayken babası ölmüş, üç kardeş kalmışlar. 2. Dünya savaşında Ruslar Varoşlovgrad’dan çekilirken Almanlara bir şey kalmasın diye her şeyi yakmışlar. Ekmek dahi bulamamışlar.

Pavline bir gün evde pişirmek için buğday getirmeye gider, iki Alman askerine yakalanır. 15 yaşında Ukrayna vatandaşı olan Pavlina‘yı Almanlar Ukrayna’dan topladıkları 300 gençle birlikte karakolun önünde dizerler, çırılçıplak soyup vagonlara bindirirler. Ön vagona koyarlar, eğer yolda dinamit varsa önce o vagon patlasın diye. Polonya toplama kampına götürülen Pavlina ve yanındakiler çırılçıplak soyulup zehirlenmek üzere bir banyoya sokulurlar. Tam gaz açılacakken, bir SS subayı,  ‘Bunlar çalışmaya gidecek’ diyerek esirlerin zenginlerin yanına götürülmesi emrini verir.  Vagona bindirerek bu kez Berlin’e götürürler.

Fatma Baştimur: “Oradan Berlin’de hepimizi sıralamışlar. Zengin adamlar gelmişler. Genç kızları sen, sen, sen öne! Bana çalışmaya gideceksin. Beni de çağırmışlar. Hayır dedim ben fabrika çalışacağım dedim. Korktum çünkü kötülük yapabilirlerdi, gitmedim. Fabrikada çalıştık.”

Baştimur inatçı ve kararlı karakteriyle zenginlere kölelik yapmamakta direnir ve savaş malzemeleri üreten bir fabrikada işçilik yapmaya başlar. Sabahları 100 gram bayat ekmekle güne başlar, 12 saat boyunca çalışır, gece de bir kepçe yağsız kepek çorbasıyla yetinir. Bir esir olarak her gün dayak yer, türlü hakaretler işitir. Yorgunluktan ve açlıktan bitap düştüğü bir gün, motora kurşun yerine parmağını sokunca sol elinin orta parmağının bir kısmını kaybeder. Baştimur’un ilginç ve ibretlik hikayesine ilerde döneceğiz.

2.4 Almanlar Kafkasya’da

Almanlar 1941 yılında Sovyetlere saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlara karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı. Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden ve hiç haberleri olmadan Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı. 25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızılordu birliklerini burada Karaçaylıların silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet Kızılordusu’nu ve NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler. Ağustos 1942’de Alman ordusu Karaçay topraklarına girdi ve bölgede beş ay kadar kaldı. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazandılar. Camiler yeniden açıldı, kolektif çiftlikler kaldırıldı. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılandı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakıldı. Karaçaylılar-Malkarlılar 1943 yılı sonlarına kadar Sovyetler’e karşı mücadelelerini sürdürerek Kafkasya’daki Rus karşıtı hareketlere önderlik ettiler. Bu mücadeleler sırasında büyük nüfus kayıplarına uğradılar. Almanların Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış olduğu daha sonra öğrenildi.

2.5 Türk esirlerle ilgilenmeler başlıyor

Savaşı Almanya kazanırsa yıllardır komünist zulmü altında inleyen Orta Asya Türkleri de kurtulabilecekti. Bu ve 1. Dünya savaşında müttefik oluşu Türkiye’de Alman sempatisini körüklüyordu. Bu sempati çerçevesindeki politikalar Almanlar ile Türklerin gayrı resmi yakınlaşmalarına da sebebiyet verdi.

O zamanki Cumhurbaşkanı İnönü’nün savaşta tarafsız kalma siyaseti nedeniyle Türkiye ve Almanya arasında doğrudan temas olmadı ama zamanın Başbakanı Refik Saydam ‘söz konusu denge politikası’ gereği ne Almanları, ne İngilizleri, ne de Rusları rahatsız etmeden 200 bin Türkün kurtulmasına önayak oldu, hastalar hastaneye yatırıldı ve daha iyi şartlardaki kamplara gönderildiler.

Almanya’da olan Türkistanlı Veli Kayyum Han ve Paris’te olan Kokand ve Alaş-Orda Muhtar Cumhuriyeti’nin önderlerinden ve Başbakan’ı Mustafa Çokayoğlu da Alman esir kamplarında yaşayan ırkdaşları ile ilgilendiler. Mustafa Çokayoğlu (Çokay) esir kamplarındaki bulaşıcı tifo hastalığına yakalanarak 27 Aralık 1941 yılında Berlin’de hastanede vefat etti. Bazı söylentilere göre Çokay Almanların arka plandaki emperyalist niyetlerini anladığı, Türk Cumhuriyetlerine bağımsızlık vermeyeceklerini öğrendiği için öldürüldü. Bundan sonra Veli Kayyum Han, Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalıştı.

1943’ten sonra Gürcü İrtibat Heyeti başkanı olacak olan ve o sıralarda Münih’te Şark İşleri Bakanlığı’nda tercümanlık yapan Georg Magalov, aynı tarihlerde Münih’te bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın (Killigil) Almanlarla temasını sağladı. Nuri Paşa 1918’de Azerbaycan’ı kurtaran Osmanlı ordusunun komutanı olması sebebiyle Kafkasyalılar ve Türkistanlılar üzerinde büyük etki sahibi idi. Aynı ordu komutanlarından Ali İhsan Sabis ve Mürsel Bakü paşalar da Almanlarla irtibat kuranların başında geliyorlardı. Ali İhsan Sabis o zaman Almanların Türkiye’de yayınladığı La Turchi adlı gazetenin yayın müdürlüğünü yapmaktaydı. Nuri (Killigil) Paşa 1. Dünya Savaşı sırasında ahbap olduğu Almanya’nın Moskova eski Büyükelçisi Kont Schulenburg, paşa arkadaşları, Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, ilk bağımsız Azerbaycan Hükümeti Maliye Nazırı Abdül Ali Emircan’ın oğlu savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşeliği’ne gelecek olan Fuat Emircan ile beraber Almanya yetkililerini harekete geçirmeyi başardılar.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen esir Türkleri silahlandırıp Rusya’ya karşı kullanmak taraftarı olan gruptandı. Aynı zamanda Türkiye’nin Almanya saflarında savaşa girmesi için de diplomatik faaliyet göstermekteydi. Bu amaçla Alman ekolünden Yıldız Harp Akademisi Eski Komutanı Ali Fuat Erden ile Emekli General Hüsnü Emir Erkilet paşalar için Almanya’ya gezi düzenledi. Türk paşalar Hitler ile görüştüler ve Doğu Cephesi’ni ziyaret ettiler. Alman kaynaklara göre bu ziyarette Türk paşalar ‘milli lejyonlar’ fikrini desteklediler. Her iki paşa da Alman orduları hakkındaki izlenimlerini hem ilgili devlet birimlerine bildirdiler, hem de Cumhuriyet ve Tasvir gazetelerinde değerlendirmelerini kaleme aldılar. General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, Tatar kökenliydi. Sovyet Türklerinin Almanya ile birleşip merkezi Rusya’da olan bir konfederasyon kurmalarını önerdi.

Bu konuda girişimlerde bulunan başkaları da vardı. Başkurt Zeki Velidi Togan, Kırımlı Cafer Seyidahmet Kırımer, Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucularından ve eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Şeyh Şamil’in torunu Dağıstanlı-Avar Said Şamil Türkiye’den, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti eski Dışişleri Bakanı Dağıstan’lı Haydar Bammat Paris’ten gelerek görüşmelere katıldılar. 1942 Nisanında Berlin’de“Adloniade” otelinde başlayan toplantılar aylarca sürdü.

Almanlarla yapılacak işbirliği sonunda, savaş esiri Türklerin ülkelerine kavuşacakları ve kendi bağımsız devletlerini kuracakları varsayılmıştı. Ancak Almanların özellikle Slavlar dışında kalan “Sovyet Doğu Halkları”nı ikinci sınıf insan olarak görmeyi sürdürmesi ve görüşmelere katılanlara bağımsızlık sözü vermemesi yanında Türk ve Müslümanlara ancak manda yönetimini layık görmesini, gözünü Kafkasya’nın petrol ve madenlerine dikmesini farkeden Nuri Paşa, Sait Şamil, Mehmet Emin Resulzade, Haydar Bammat gibi önderler görüşmeleri kesip Almanya’dan ayrıldılar.

Nuri (Killigil) Paşa Almanya’daki temasları hakkında Türkiye’deki Türkçü fikir hareketinin önde gelen ismi Reha Oğuz Türkkan’a şunları anlatıyordu: “Almanlar bana Gönüllü Türk Birlikleri’nin başına geçmem için teklifte bulundular. Ben Almanlara bir ön şart koştum, o da şu idi; ‘Almanlar, Sovyet işgali altındaki Türk memleketlerine savaşı kazandıkları takdirde bağımsızlık vereceklerini bütün dünyaya deklare etsinler’. Almanlar bunda mütereddit kaldıkları için ben bu teklifi reddettim.

Yine de bütün bu temaslar ve ayrıca Türk soyluların Rus boyunduruğundan kurtulma arzusu Almanların 1942 yılından itibaren savaş esirlerinden asker olarak yararlanmalarını nihayet akla uygun bulmalarını sağladı. Almanlar Türkleri ayrıca silah üretiminde de kullanabileceklerini düşündüler. Onların Sovyetlere karşı büyük nefretinden yararlandılar. Üstüne üstlük Almanlar Rusların kapatmış olduğu kiliselerin camiler açılacağı halklara bağımsızlık verileceğini vaadediyorlardı. Sovyet adı altında zaten Rus işgaline uğramış ve Stalin zulmünde yaşamış bir çok halk Almanları başlarda ehveni şer olarak gördüler. Bazıları Sovyetlerin terkettiği yönetim boşluğunu kendi devletlerini kurarak gidermeye çalışmışlardı.

2.5.1 Milli Komiteler

1941 yılının sonlarında esir kamplarında çok ağır şartlar altında bulunan savaş esiri soydaşlarına yardımcı olmak amacıyla “Milli Komiteler” adıyla bir nevi sürgün hükümeti şeklinde çalışan harp esirleri komisyonları kurulmasına karar verildi.
Milli Komitelerde Mustafa Çokayoğlu, Veli Kayum Han, Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayıt, Ahmet Temir, Abdurrahman Şafi Almas, Kuzey Kafkasyalı Alihan Kantemir, Azeri Binbaşı Abdurrahman Fetelibeyli Düdenginski, Albay Magomed Nabioğlu İsrafilov (Ahmet Nabi Magoma İsrafil bey) v.b. yer aldılar.

Berlin’in Adlon Oteli’nin büyük salonunda biraraya gelen Azerbaycan gönüllüleri, Azerbaycan dışında bulunan sivillerle birlikte kurultay hazırlıklarını başlattı. Cephelerden davet edilen gönüllü askerlerle birlikte Azerbaycan Kurultayı yapıldı ve sürgün hükümeti olarak Milli Komite kuruldu. Başkanlığına da oybirliği ile Abdurrahman Fetelibeyli getirildi. Komite üyeliğine ise Fuat Emircan, Mecit Musazade, Cebbar Mehmetzade, Enver Gazi ve Ali İslam seçildiler.

Azerbaycan Kurultayı’ndan sonra Türkistan ve Kuzey Kafkasya Türk ve Kafkas kabilelerinin kurultayları yapıldı. Onlar da kendi millî komitelerini seçtiler.

Türkistan Millî Komitesi’nin başkanlığına Veli Kayyumhan adlı bir Özbek Türkü, Askeri Bölüm Başkanlığı’na da Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayit getirildi.

Kuzey Kafkasya Milli Komitesinin başkanlığına Berlin’de ikamet eden Ahmet Nabi Müslüm Magoma, sekreterliğine Ali Han Kandemir getirildi. Komitede, Said Şamil, Barasbi Baytugan, Aytek Namitok, General Sultan Kılıç Girey ve Tausultan Şakman vb. de görev almışlardır.

Milli Komite üyeleri diplomat kabul edildiler ve kendilerine diplomat muamelesi yapıldı.

Dağıstanlı Sait Şamil, Almanların kendi duruşlarından hiçbir şekilde taviz vermemesi ve bağımsız Kuzey Kafkasya planını kabul etmemesi üzerine, daha fazla dayanamayıp 1942 sonbaharında komiteden istifa etti, Almanya’dan ayrılarak Türkiye’ye döndü.

Kırım Tatarları Milli Komitesi haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başladı. Berlin’deki Azerbaycan Ulusal Komitesi’nin kültürel işlerden sorumluluğunu Cabbar Ertürk yürütüyordu.

Milli Komiteler tarafından Türk/Müslüman esirlere gönüllü olarak Alman ordusuna katılmaları teklif edildi. Gönüllü olmasalar sanki başka alternatifleri varmış gibi. Ancak Cenevre konvansiyonuna göre vatandaşı oldukları ülkeye karşı savaşmak için mutlaka gönüllü olmak ve bunu yazılı olarak beyan etmek zorundaydılar. Zaten bu teklifi kabul etmeseler mutlaka öleceklerdi. Etseler en azından daha iyi şartlara kavuşacaklardı. Böylece Milli Komiteler kamplardan Türk soydaşlarını toplanmaya başladılar. Bu şekilde 280 bin esirin Almanlarla işbirliği yapma karşılığında hayatlarının “o zaman için” kurtulmasının yolu açıldı.

2.5.3 Tanıklar anlatıyor

Ergeş Sermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “Savaş cephesinde Almanlar tarafına geçen veya esir olarak düşen vatandaşların sayısı dört yüz bini teşkil eder. Almanlar tarafından açlık ve hastalıklar neticesinde veya Yahudi, Moğol ve Komünist gibi bahanelerle 90 ile 100 bine yakın kişilerimiz esir kamplarında helak oldular. 400 binden 100 bine yakın kişilerimizi kamplardan kurtararak silahlandırdık. Onlar, Doğu Cephesi’nde Kızıl Ordu’ya karşı savaştılar“.

Aşir MelekKırım Türkü:Sizin anlayacağınız ben size şunu söyleyeyim. Biz kaldık iki taşın arasında. Ne komünizm bize bir şey yaptı ne faşizm. Şimdi hangisine hizmet edeceğiz. Affedersin yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal veyahut kabahat bizde.

Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “Sovyetler Birliği’nde bulunan pek çok farklı millet Sovyet yönetiminden zarar görmüş, çoğu yerinden yurdundan edilmişti… Bu da Almanlarla ortak olan bir yönleriydi. Dolayısıyla Almanlarla işbirliğini kabul ettiler. Aslında çoğu, Nazilerin prensiplerini benimsememişlerdi. Onlar sadece, savaştan sonra özgür ve bağımsız bir ülkeye dönmeyi umuyorlardı.”

Süleyman Tekiner – Azerbaycan Türkü ile ropörtaj:
Peki bu birliklerin içindekiler gerçekten gönüllü müydü?
Yok canım, ne münasebet. Kimisi açlıktan, kimisi başka çare yok
Yani zorla?
Ölmemek için. Zorla denmez ama çünkü öyle bir şart var, şartlar öyleydi ki zorlamaya lüzum yoktu. Herkes bir lokma ekmek alabilmek için oraya giriyorlardı.

Dr. Patrik Von Zur Mühlen -Alman Araştırmacı: “Esir kampındaki pek çok esir de oluşturulan bu taburlarda yer almak için gönüllü olarak başvurdular. Onları bu askeri birliklerde yer almaya iten en önemli nedenlerden biri de, esir kamplarındaki o ağır yaşam şartlarıydı. Oralarda açlık, hastalık ve soğuk hava şartlarıyla mücadele ediyorlardı. Yüz binlerce esir beslenme yetersizliğinden, soğuktan ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.

Habibullah Arslan – Kırım Türkü: “Fakat bu sefer doğrudan doğruya Alman elbisesi giydirdiler. Gönüllü de değildik, nasıl gönüllü olalım? Ne için çarpıştığımızı da bilmiyorduk.

Beşir Alizade. Azerbaycan Türkü. Kırımdaki savaşlarda esir düşer. Ukrayna’da bir kaç ay esir kampında kaldıktan sonra Alman ordusunda savaşmaya razı olan Azerbaycanlı esirlerin talim gördüğü yer olan Yedlina-Polonya’ya gönderilir. Beşir Alizade anlatıyor: Güzel yemek verirdiler – günde 5 defa. Az az verirdiler. Çünkü esir kampında yemek yokluğu çekmiştik. Yedikçe doymuyorduk. Kendimize gelenden sonra bize talim gördürmeye başladılar. 1 Mart 1943de bize Alman giyimi ve silah verdiler. İyi hizmet edeceyimiz hakkında and içdik”.

Fuat Emircan.
ll. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşesi olan Fuat Emircan savaş yıllarında Almanya’da esir Azerbaycanlılar için Latin harfleriyle “Azerbaycan Gazetesi”, daha sonra “Milli Birlik” isminde dergi çıkarttı. Tasvir Gazetesi’nin savaş muhabirliği de yaptı. Fuat Emircan anlatıyor: “Harp başladığında dünyada ne kadar Azeri, Gürcü, Dağıstanlı,Türkistanlı Bolşevik rejimi muhalifi politikacı varsa Almanya’ya geldi. Onlar Rusya çökecek, biz de vatanımıza kavuşacağız diye düşünüyorlardı. Hepsi istiklal istiyorlardı. Kuzey Kafkasya’dan Haydar Mamak “Biz efendi değiştirmek için harp etmeyiz” diyordu. Rus gitsin Alman gelsin diye harp etmeyiz. Harp sonunda istiklalimizi tanıyacağınızı vaad edin savaşalım diyorlardı. Bu, Berlin’de toplanan muhalif Türk grupların ortak görüşü idi. Hitler’in adamı olalım diyen çok azdı. Alman ordusunda 380 bin Türk vardı. Özbek, Türkmen ve Azeriler gönüllü olarak savaştılar. Bunların 200 bini Türkistanlı, 60 bini Azerbaycanlı, diğerleri de Şimali Kafkaslı, Gürcü, Çerkes vb. idi. Türk esirleri arasında dolaşıyordum. Bana soruyorlardı; ‘Efendim Fuat, İsmet Paşa Alman sefirini çağırmış ve demiş ki; bizim oralarda gardaşlarımız var. Onların hepsini Türkiye’ye gönderin demiş. Bu doğru mu?’ Ne diyeceksin… Esir kamplarındaki insanların ümitlerini kırmamak için ‘İnşaallah doğrudur, gayet tabii, sizi Türkiye düşünüyor’ filan derdim. Gönüllü birlikler oluştuktan sonra Almanlar Azerbaycanlı, Dağıstanlı grupları uçaklarla Kafkasya’ya attılar. Bunların içinden Rus cephesini iki defa delip Almanya’ya tekrar gelen çocuklar vardı. Bunlarla konuştum ve korkmadınız mı diye sordum. “Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir” diyorlardı ve çok inançlı idiler. Alman ordusuna giren eski Sovyet vatandaşları esir olamıyorlardı. Onun için Almanlar bazı yerlerde onları öne sürüyorlardı. Biliyorlardı ki sonuna kadar dövüşeceklerdi. Nuri Paşa Almanya’ya geldi. Babamın iyi arkadaşı idi. “Rusya’dan onbinlerce esir geliyor ve bunların içinde binlerce Türk var; fakat bunları sünnetli olmaları sebebiyle Yahudi sanıp ya kurşuna diziyorlar, yahut aç bırakarak öldürüyorlar. Çabuk ilgilenin” dedi. Ben kampları dolaştım; dedikleri maalesef doğruydu. Almanlar her sünnetliyi Yahudi sanıyordu.Türkistanlıyı, Azerbaycanlıyı aç bırakarak ölüme terk ediyorlardı. Nuri Paşa’nın üst düzeyde temasları sonunda Türkler kurtuldu. Sonra da ölümden kurtulan bu Türklerden gönüllü birlikler kuruldu. Almanlar sonra da Rus gönüllü ordusu kurdular.

Cengiz Dağcı – Korkunç Yıllar Roman yazarı: “Bugün, bir oğlun, sırtında Alman üniforması, göğsünde gamalı haç. Öteki dağlarda, kalpağında kızıl yıldız tepeden tırnağa milletinin kanına bulanmış Bolşeviklerle beraber… Babam, daha çok kimi düşünüyor, kime acıyor? Bana mı, Bekir’e mi, yoksa kendine mi? Bilmiyorum…”

3. BÖLÜM – 2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRK LEJYONLARI

Mezar başında dua eden Türk asıllı askerler (1945)

Mezar başında dua eden Türk asıllı askerler (1945)

Şükür ki  kafası birşeylere basmaya başlayan Alman Genelkurmayı, 1941 Aralık ayında millî lejyonların teşkili için ön çalışmaları başlatmıştı. Doğu İşleri Bakanı Rosenberg, Hitler’i ikna ederek ‘Türk Lejyonları’nın” görevlendirilmesi yolunda direktifi imzalatmayı başarmıştı. 22 Aralık 1942’de Türkistan, Ermeni, Gürcü ve Müslüman Kafkasyalı Lejyonu kurma emri Berlin’den resmen verildi. Milli Komiteler esir kamplarından Türkleri çıkarmaya başladı.

Baymirza Hayit – Milli Türkistan Askeri Bölüm Başkanı: “Esirleri kendi devletleri aleyhine silahlandırmak uluslararası kaideye tersti. Bunun için esirlerden ‘gönüllü’ olduklarına dair iki nüsha imzalı yazı alınıyordu. Bunların bir nüshası Cenevre’ye gönderiliyor, bir nüshasını da kendi arşivlerinde saklıyorlardı. Bunlarda ‘Gönüllü olarak Türkistan ordusunda Sovyetler’e karşı savaşmaya hazırım. Bunun için and içiyorum‘ diyorduk.

3.1 Doğu lejyonları (Ostlegionen)

İlk olarak Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalışan Veli Kayyum Han, 1942 yılının başında Alman Genel Kurmayı ile işbirliği ile “Türkistan Lejyonu”nu kurmayı başardı. 1942 Mart’ında paralel teşekküller Sovyetler Birliği’nin işgal altındaki bölgelerinde de kurulmaya başlandı.

10915195_1063955276963384_505195846849388982_n

Türkistan Birliğinden sonra II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusuna alınmış, Alman ordusuna esir düştükten sonra Nazi Almanyası esir kamplarında nasılsa ölmemiş, yine de sonu açlıktan, hastalıktan ölmek olan, bu yüzden çaresiz Alman ordusuna geçen doğu halklarından “Osttürkische Waffen-Verbände der SS” (Doğu Türkleri silahlı birlikleri) adıyla lejyonlar oluşturulmasına karar verildi. Bu teşkilat Olaf Caroe’nin verdiği bilgilere göre her biri iki taburluk dört alaydan meydana geliyordu. Bu dört alaydan biri sırf Türkistanlılardan kurulu idi. Diğerleri ise Azerbaycan, Volga— (İdil)-Ural ve Kırım Türklerinden meydana geliyordu. Bu birlik muharib bir kuvvet olmayıp propaganda ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunuyordu.

Milli Lejyonların. Müslüman olmayan Rus, Ukrayna, Gürcü, Ermeni lejyonları da kuruldu. Ağustos 1942 de doğu lejyonları Polonyada Türkistan, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Gürcü Ermeni, İdil-Ural lejyonlarına ayrıldı. Böylece Almanlar lejyonları ayırarak birleşik güç olmalarına izin vermediler.  İlk birlikler işgal altındaki Polonya’da eğitildiler.

İlk dalga Doğu lejyonları olarak 6 Türkistan piyade taburu, 2 Azeri piyade taburu, 3 Kuzey Kafkasya Piyade taburu, 2 Gürcü taburu ve 2 Ermeni Piyade Taburu hazır oldu.

Patrik Von Zur Mühlen – Tarihçi. Bu birliklerin kesin olmayan rakamlarını anlatıyor: “1943 yılı ortasında doğu birliklerinde 300 binden fazla insan vardı. Müteakip sene sayıları iki misli, 200 bin ile 1 milyon arasındadır. Kafkasyalıların sayısı 110 bin, İdil (Volga) Tatarları 35-40 bin, Türkistanlılar 110-180 bin, Kırım Tatarları 20 bin ve Kalmuklar 5 bin civarındadır. Özel birlikler dahil edilmediğinden bu rakamlar artabilir“.

Azeri Lejyonu arması

Azeri Lejyonu arması

Lejyonların görev yaptırılan en büyük birlikleri tabur kuvvetindeydi. Tek istisnayı 162. Türk Tümeni teşkil ediyordu. Sir Olaf Caroe’nin yazdığına göre bu piyade tümeninden başka 19 müstakil tabur ve 24 piyade bölüğü vardı. Bunların hemen bütün mevcudu Türklerden ve Taciklerden oluşuyordu. Ancak subaylar karışıktı. Charles Warren Hostler’in verdiği rakamlara göre 180 bin gönüllü içinde ancak 87 Türk subayı vardı. Türk subaylarının tayin ve terfisi konusunda Almanlar kararsızdı. Bununla birlikte 1942 Aralık’ından itibaren Doğu Birlikler Generalliği ve beraberinde Gönüllü Birlikler Generalliği ihdas olundu.

3.2 Türkistan Lejyonu

Türkmen gönüllüleri

Türkmen gönüllüleri

Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar, Çeçenler, Tacikler olmak üzere çoğu Türk soylu Müslüman halklardan oluşturuldu.

1942 yılının sonuna doğru altı tabur, 1943 yılının başlarında beş tabur, 1943 yılının ikinci yarısında üç tabur kuruldu. Türkistan Lejyonu ilk defa 2 Mayıs 1942 yılında Bryansk ormanlarında Kızıl Ordu’ya karşı yaptığı savaşlarda bazı başarılar elde etti. Birliğin bir savaş gücü haline dönüşmeye başlaması için kasım 1943 tarihini beklemek gerekti. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110-180 bine çıktı. Başlarda Alman asıllı yüzbaşı ve yedek subay binbaşılar tarafından idare edilen birliğin komutanlığını Ekim 1944 ile Aralık 1944 arasında sonradan Müslüman olmuş Harun El Reşid adında bir Avusturyalı yaptı.

BiZ ALLA Bilen - Allah Bizimle - Türkistan Lejyonu Arması

BiZ ALLA Bilen – Allah Bizimle – Türkistan Lejyonu Arması

Türkistanlılar. Ekim 1943, Kuzey Fransa

Türkistanlılar. Ekim 1943, Kuzey Fransa

1944 yılının şubat ayında, beyaz Rusya’ya gönderilerek, cephe gerisinde sabotaj faaliyetlerinde bulunan Sovyet partizanlarına karşı, “anti-partizan” yöntemler ile mücadele etmek olmuştur. İlk olarak, 28 Mart 1944’de, Minsk yakınlarında, “Yuratishki” de partizanlara karşı operasyon yapmıştır. Daha sonra Haziran 1944 de Polonya’ya gönderilen birlik burada da yine partizanlar ve cephe gerisinde faaliyet gösteren, 1939’da dağılmış olan Polonya ordusu’ndan geriye kalan askerlerin oluşturduğu, ‘Polish Home Army’ isimli kuruluş ile mücadele etmiştir.

Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!

Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!

1944 yılının sonuna doğru Slovakya’ya gönderilen birlik, burada da, partizanlara karşı operasyonlarda bulunmuştur. Aynı yılın Aralık ayında “Waffen (silahlı)-Gebirgs-Brigade der SS (Tatar nr. 1)” isimli Kırım Tatarlarından oluşan başka bir birlik ile birleştirilmiştir. Kurulduğu 1944 yılı başında, 3000 kişi civarında olan personel sayısı, 1945 yılının Mayıs ayında, 8500 kişiye ulaşmıştır.

3.2.1 Ruzi Nazar

İkinci Dünya Savaşı’nda Özbek Türkü Ruzi Nazar’da her genç gibi trenlere yüklenip cepheye sürüldü. Kendisine verilen kursu başarıyla bitirdiği ve de yüksekokul mezunu olduğu da göz önüne alınınca Kızıl Ordu tarafından kendisine Asteğmen ünvanı verildi. Akabinde Ukrayna’daki savunma birliklerinde görevlendirildi. Ruzi Ukrayna’da Alman havan mermisinin şarapnel parçasının isabeti sonucu ağır yaralandı. Ukraynalı bir aile onu sahiplendi ve iki hafta orada misafir kaldı. İyileştiği esnada Kızıl Ordu birliklerinden Alman birliklerine geçişler başlamıştı. Ukrayna’da da Almanya’nın kontrolünde yardımcı birlikler kurulmuştu. Ruzi ev sahibesinin de yönlendirmesiyle Alman ordusu kontrolündeki Türkistan Lejyonuna katıldı. Artık sadece kendi halkı için çalışacaktı. Ruzi’ye bu birliklerin kontrolü verilmişti. Bu birlikleri denetliyor ve yaralılara sağlık hizmeti verilmesini sağlıyordu. Ruzi  Nazar’a ileriki bölümlerde tekrar döneceğiz.

Türkistan Lejyonu Arması

Türkistan Lejyonu Arması

3.3 Hayal Kırıklığı

Almanların da vermiş olduğu söz vardı. Cephede öne sürdükleri MTBK’ya (Milli Türkistan Birlik Komitesi) savaştan sonra bağımsızlık vaadini sunmuşlardır. Denize düşen yılana sarılır misali Türkistan Lejyon birlikleri kendilerini Sovyetlerin ellerinden Almanların kurtaracağını düşünüyordu. Ama çok geçmeden durumun öyle olmadığını anlamışlardı.

3.3.1 Muhammed Emin el-Hüseyni

1921 – 1948 yılları arasında Filistin baş müftüsü ve Filistin Ulusal Hareketi’nin kurucusuydu. 1895 veya 1897’de doğdu. Kısa sürede II. Abdülhamit hayranı oldu. Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı ordusu’nda topçu subayı olarak görev yapan el Hüseyni, bir süre İzmir’de yaşadı. Teşkilat-ı Mahsusa’da yükselerek Kudüs’te idaresi hızla yükseldi. Aralık 1916’da Kudüs’e döndükten sonra Arap isyanı sırasında olayları yatıştıramadı. Osmanlı idaresinden sonra Filistin topraklarından Yahudileri çıkarma çalışmalarına girişti. Antisemit gösteriler ve sabotajlar düzenledi. 1933’den itibaren Nazilerle yakınlaştı. 1936’da Filistinde çıkan büyük Arap isyanının lideri olarak, Yahudilere toprak satışını, Filistine Yahudi göçünü önlemeye çalıştı. İngilizler dini liderliğini tanımadıklarını ilan ettiler.

Emin el Hüseyni Adolf Hitler ile görüşüyor, Aralık 1941

Emin el Hüseyni Adolf Hitler ile görüşüyor, Aralık 1941

1941’de Berlin’e giderek bizzat Adolf Hitler ile görüştü. Yahudileri Filistinden atmak için destek talep etti. Hitler resmi bir taahhüt vermedi ancak söz ile, Filistin ideallerini Almanya’nın paylaştığını beyan etti. Kafkasları tamamen ele geçirince Yahudileri Filistinden atacağını da ekledi. Himmler’le yaptığı görüşmede de Balkan Müslümanları ile arasının iyi olduğunu, Almanya için silahlı bir kuvvet oluşturabileceğini söyledi. Bunun üzerine Müslüman Boşnak ve Hırvat askerlerinden 13. SS Waffen Dağ Tümeni “Handschar” adlı bir tümen oluşturuldu.

3.4 Azeri Lejyonu

İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)

İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)

Sovyet ordusunda 700 000 Azerbaycanlı vardı. Bunlardan 70 bini Stab waffen -Gruppe Aserbaidschan’da (Silahlı Birlikler Azerbaycan grubu ) ve başka Alman ordusu birimlerinde çarpıştılar. Abbas Bey Atamalibekov’un da çabalarıyla 1942 yılının sonuna doğru iki Azerbaycan lejyon taburu, 1943 yılının başlarında dört tabur, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kuruldu. Bu birliklerin asker sayısı 1943 yılında
100 binin üzerindedir.
Lejyonda kurmay subay olan Azerbaycan Türkü binbaşı Abdürrahman Fetelibeyli-Düdenginski geçici tabur komutanlığı yaptı. Magomed Nabioğlu İsrafilov (İsrafilbey) 314. Piyade alayı içerisindeki 162. Türk Piyade Bölüğüne komutanlık yaptı. Taburlar ilk olarak Kuzey Kafkasya’da Karaçay Türklerinin topraklarında savaştılar. 30 Aralık 1944 de Kafkasya Silahlı Birlikleri Grubuna katıldılar.

Abdurrahman Fetelibeyli Düdenginski: “1942 yılının Ekimi’nde Cortovi Vorota, Şeytan Kapısı sınırında Kızıllara karşı savaştaydık, hem de Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda savaşıyorduk. .Akşama kadar mermi altında savaşa kumandanlık eden Komutan Qolqer çok yorgundu. Hiç beklemeden bana gelerek şunları söyledi: Atatürk yaşasaydı İkinci Cihan Harbi olmazdı. Bu kelimeler benim kalbimi mutlulukla doldurdu. Atatürk’ün kudretini tüm varlığımla,tam yakından bir kez daha hissettim. Gerçekten, Atatürk öyle bir Türkiye yarattı ki, İkinci Cihan Harbi’nin gidişine ve sonuna derin tesir etti… Ben Atatürk’ün yaratıcı gücü önünde boyun eğdim. Hem de sınır bilmez sevgi ve sayqılarımla baş eğdim. İsteyerek büyük fedâkarlıklara katlanan, özgür dünyanın yıkılmaz kalesi olan Türkiye’nin önünde baş eğdim. Mutluyum ki, Azerbaycan Türkü’yüm, Türkiye’nin kardeşiyim ben.” (Azerbaycan Gazetesi – 1951 Sayı.1, Münih)

Beşir Alizade – Azerbaycan Türk Lejyoneri: “Biz onlardan insanlık gördük. Yedlinada bir defa gördük ki, Almanlar koyunlar getiribler. Koyunların üstünü kırmızı boyamışdılar. Sorduk ki, acaba bu ne? Dediler, sizin Kurban bayramınızdır. Men Kurban bayramını ilk defa orda keyd etdim, Vetanda yasak idi bayram etmek”. Almanlar taburdaki Azerbaycanlı askerlerin arasından 11 er seçip kendilerinin Fransadaki askeri okullarına da gönderirler, “okuma yazma” bildiği için Beşir Alizade’yi de seçerler. Orada 4 ay talim görür. Beşir Alizade’nin hizmet ettiği taburun yolu Ukrayna, Macaristan, Almanyadan da geçer. 817. taburun sağ kalan askerlerini savaşın sonuna yakın, 1945 yılının Mart ayında Almanya’ya gönderirler. 817. lejyon taburunun esas işi Polonya’da demir yollarını korumaktı.  Beşir Alizade anlatıyor: “Partizanlar demir yollarının muhtelif yerlerine bomba koyurdular. Bizim işimiz böyle sabotajcıları tutmak idi. Tutup Almanlara teslim ederdik. Ormanda 20 partizan vardı.  Onların etrafını sardık. İkisi teslim oldu, kalanlarını vurduk. İçimizde Alman subayları da vardı, ne kadar söyledik, kulak asmadılar, teslim olan partizanları da kurşunladılar”.

3.5 Kuzey Kafkasya Lejyonu

Kuzey Kafkasya Lejyonu arması

Kuzey Kafkasya Lejyonu arması

1942 yılının sonuna doğru üç tabur, 1943 yılının başlarında üç tabur kuruldu. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110 bine çıkmıştır. Kuzey Kafkasya Gönüller Tugayı olarak da bilinirler. Ocak 1945 de Kuzey İtalya’daki Paluzza kampına eğitim için götürüldüler. Savaş sonu İngiliz kuvvetlerine teslim oldular.

3.6 İdil-Ural Lejyonu

Tatar askerler

Tatar askerler

Tatarlar, Çuvaşlar, Udmurtlar ve Mariler gibi Volga (İdil) çevresi halklarından oluşmuştur.
1943 yılının başlarında üç, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kurulmuştur. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 35-40 bine çıkmıştır.

3.7 Mavi Alay
21 Ekim 1941’de Kırım Yarımadası’nı anakaraya bağlayan Perekop kıstağında (yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası) Sovyet ordusu Almanlara yenildi ve Hitler orduları Kırım’ı işgal ettiler. Tatarların ‘kulak’ (orta hallinin üzerinde varlığı olan köylü) denilebilecek kesimleri, milliyetçi unsurları, Stalin döneminin baskılarından sonra, Nazileri adeta kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Naziler de durumu fark ederek, Tatar milliyetçileriyle iyi ilişkiler kurmaya çalışmışlardı. Almanlar kendileriyle işbirliği yapan Kırım Türklerine karşı bir takım kültürel imtiyazlar sağladı. “Sizleri Türkiye’deki kardeşlerinizle birleştireceğiz” dediler. Bolşeviklerin halkın elinden aldığı toprakları geri verdiler. Kırım Türkleri ayrıca Müslüman Komitelerinin teşkili gibi siyasî bir ayrıcalık da elde ettiler. Nazi Güvenlik Servisi (SD) ve Alman Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı (OKW) tarafından Kasım 1941’de kurulmasına izin verilen ve merkezi Akmescid’de olan bu komiteye sadece dini ve kültürel meselelerle ilgilenme yetkisi verilmişti. Böyle olmakla beraber, Komite gayr-i resmi olarak Kırım Türklerinin siyasî merkezi haline geldi. Yine bu Komite tarafından 11 Ocak 1941’de, haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başlandı. Bu gazetenin tirajı Alman yönetimi tarafından 10 bin adetle sınırlandırıldı.

Kırım Türklerinden “gönüllü” asker alınmasına, Führer tarafından 2 Ocak 1942’de 11. Ordu Keşif Birliği’nde yapılan bir toplantı sonrasında karar verildi. 1942 de Kırım Tatarı öz savunma bölükleri ve 1942-44 arasında Kırım Tatarı yardımcı güvenlik polis taburları Yayla Dağları’ndaki Kızıl Ordu partizanlarına karşı bir nevi koruculuk gibi şehirleri savunmaktaydı. Bunlara ve 1944 de kurulan Almanların SS Tatar Dağ Avcı Alayı ve 1. SS Tatar Dağ Avcı Tugayı adını verdikleri askeri birliklere “Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburları” ve Mavi Alaylar da denilmektedir. Bu alaylarda yer alan Kırım Türklerinin bir bölümü Nikolayev ve Akmescid (Simferopol)’deki Alman esir kamplarında bulunan askerlerden oluşmuştu. Mavi Alaylarda esir kamplarından güya gönüllü adıyla toplananlar yanında gerçekten gönüllü olarak kamplar dışından gelen Kırım Türkleri de vardı. Amaçları, Alman hakimiyeti altında yaşamak değil, ne şekilde olursa olsun Rus hakimiyetinden kurtulmak ve bağımsız Kırım devletini kurmaktı. Bu hedefe ulaşabilmek için, Almanların kendilerine ne tür haklar tanıyacağını hesaba katmadan çaresiz böyle bir işbirliğine giriştiler.

Kırım Tatarları ayrıca 1944 ve 45 yıllarında SS Doğu Türk Silahlı Birliği ve 1. SS Doğu Müslüman Alayında da hizmet verdiler. Alman askeri belgelerine göre, Kırım’ın 203 yerleşim bölgesinden 5655 kişi ve 5 esir kampından 3600 kişi olmak üzere, toplanan gönüllü sayısı 9255 kişidir. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında Alman ordusuna katılan Kırım Türklerinin sayısının 20 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.

Kırımlı Tatarlar sonuçta Almanlar tarafından kandırıldılar, verilen vaatlerin hiçbiri yerine getirilmedi. Çoğu kendi ülkeleri için değil Polonya’daki komünist partizanlara karşı çarpıştırıldılar. Bu yüzden Kırım Türkleri içinde Sovyet ordusunda çarpışmaya devam edenler ve Almanlara karşı partizan hareketine katılanlar da oldu. Bu mücadelede yer alan bir çok Kırım Türkü yüksek derecede Sovyet madalya ve nişanlarıyla taltif edilmiştir. Bu mükafatlardan biri, savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren ve bundan ötürü iki kere “Sovyetler Birliği Kahramanı” ünvanı alan Ahmet Han Sultan’a aittir. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti.

3.7.1 Kırımlı

373329_8372097354771db0d5fd1Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar adlı romanından beyazperdeye aktarılan film. Vizyon tarihi 12 Aralık 2014.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman esir kamplarında rehin alınan Tatarlı esirlerin yaşadıkları insanlık dramını ve çektikleri acıları konu alıyor. Kırım’da yaşayan Sadık Turan savaş başlayınca diğer Kırım Türkleri gibi askere alınır ve cepheye gider. Savaş esnasında Almanlara esir düşer ve Almanca biliyor olması nedeniyle bulunduğu esir kampında irtibat görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra Almanların, Kırım’ı Ruslardan kurtarıp özgürleştirme vaadiyle Türklerden oluşan birlik kurma planına dahil olarak Alman ordusunda görev almaya başlar. Ancak bunun bir oyun olduğunu fark eden Sadık artık gerçek Kırım kurtuluşu için harekete geçecektir.
Filmin yönetmeni Burak Arlıel. Oyuncu kadrosunda Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu gibi isimler yer alıyor.

3.8 Kalmuk Süvari Kolordusu

Kalmuk SS Süvari eri (1943)

Kalmuk SS Süvari eri (1943)

Kimler olduklarına daha önce değindiğimiz Kalmukların Sovyet ordusunda savaşırken Alman ordusuna esir düşenleri 1942 yılında bir lejyon oluşturdular. Sayıları 5 bin kadardı.

Kalmuk SS'leri bir eğlence sırasında

Kalmuk SS’leri bir eğlence sırasında

3.9 Gürcü ve Ermeni lejyonları

Ayrıca Türk olmayan unsurlardan lejyonlar da teşkil edildi. Gürcü Lejyonu 1942 yılının sonuna doğru iki, 1943 yılının başlarında dört, 1943 yılının ikinci yarısında iki taburdan müteşekkildi. Ermeniler ise başta Kafkaslarda olmak üzere, yaşadıkları bütün coğrafyalardan gönüllü olarak Nazi Almanyası Ordusuna katıldılar. Dro Kanayan isimli bir Ermeni, bu gruplara öncülük etti. Yaklaşık 22 tabur, yani 20.000 den fazla Ermeni, gönüllü olarak Nazi Ordusuna katıldı. Nazi Almanyasına katılan çeşit çeşit halklardan daha farklı olarak, bu gönüllüler saf Aryan Irkı fikrini benimsemekten ötürü böyle bir akıma dahil olmuşlardı.

3.10  13. Waffen SS Dağ Tümeni – Handschar

13. Waffen SS Dağ Tümeni (Hançer Tümeni)

13. Waffen SS Dağ Tümeni (Hançer Tümeni)

Waffen SS’e bağlı 38 tümenden biri. Tümenin ismi olan Handschar (hançer), tümenin amblemiydi. Çoğunluğu Bosnalı müslümanlardan ve bir miktar da Katolik Hırvatlardan oluşuyordu.  Almanya’dan kaçan yahudilerin ortadoğuda bir devlet kurmasından çekinen ve bu sebeple Nazilere sempati duyan Kudüs Baş Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin girişimi ile Balkanlardaki komünist Partizanlara karşı savaşmaları amacıyla kuruldu. Tümenin kurulmasında Himmler’in müslümanlığa dair romantik görüşlerinin etkisi vardı. İslam inancından kişisel olarak etkilenen Himmler, müslümanlığın korkusuz askerler yarattığına inanıyordu. Tümen eğitim için önce Fransaya gönderildi.

3.11 Nerelerde savaştılar?

Doğu Türklerinin orduları ile gösterdikleri başarı göz kamaştırıyordu. Gösterdikleri kahramalıklar üzerine Türk taburlarının birine ‘arslan taburu’, bir diğerine ‘kaplan taburu’ isimleri verilmişti. Türk gönüllüleri 1942 senesinden itibaren hep doğu cephesinde savaşa sokuldu.

Cebbar Ertürk -Azerbaycan Millî Komitesi Üyesi:  “Leningrad muharebesinde, Slolensk, Stalingrad, Kafkas ve Kırım cephelerinde ateş hattında bulunanların azımsanmayacak miktarı Türk gönüllüleriydi. Bunların tabur kumandanları hep Alman asıllı subaylardı. Bölük ve takım kumandanları ise Alman subay okullarında eğitim görmüş Türk asıllı subaylardı.”

13. Waffen Boşnak Tümeni Sirmiya bölgesinde Partizanlara karşı savaştı ve Sava, Bosna, Drina ve Spreça nehirleri arasında kalan bölgeyi işgal etti.

Türk gönüllüler Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar’a kadar olan geniş coğrafyada yapılan bütün muharebelere iştirak ettiler. Stalingrad savaşlarında üç Türk taburu son ferdine kadar dövüştü. Altı Türk taburu Rusların Berlin’e doğru ilerleyişlerini bir süre durdurmaya muvaffak oldu. Türk birlikleri 90 – 100 bin şehit ve 12 bin harp malulü verdi.

Irkçı-faşist Naziler esir kamplarındaki Türklerin varlığını daha önce farketseler ve onlardan yararlanmayı daha önce akıl etseler Türk lejyonları bir kaç kat daha güçlü olacak belki de savaşın kaderi değişecekti.

3.12 İnönü sansürcülüğü

Almanya’dan Kafkaslara kadar bütün Doğu Avrupa’da 1940- 45 yılları arasında 200 bin ila 1 milyon Müslüman Türk’ün fiilen katıldığı savaşa ilgisiz kalan Türkiye, Sovyetler Birliği içindeki milyonlarca Türkün kaderine karşı duyarsızdı. Türkiye’deki Türkçü ve Turancı entelektüeller takip altında bulundurulurken, bu yöndeki yayınlara da şiddetle karşı çıkılmaktaydı.

Almanya’nın ‘Gönüllü Türk Kıtaları’ yerine Rus gönüllüler Türkiye’de haber konusu olabiliyordu: “Bolşevizm ile savaş için Almanya’da alınan Rus esirlerinden bir kurtuluş ordusu kuruldu...” şeklinde verilen haberde devamla şöyle deniyordu: “Berlin 25, AA: Alman işgali altında bulunan doğu topraklarında bir Rus kurtuluş ordusunun kurulması hususundaki hazırlıklar çok ilerlemiştir. Bu ordunun teşkili ile bilhassa General Vlasof meşgul olmaktadır.(…) General ve ordusu, Rusya’da Bolşevik tahakkümüne son vermeyi başlıca gaye edinmiş bulunuyorlar...(Ulus 26.5.1943)”

Türkiye’de Millî Şef Dönemi isimli kitabın yazarı Cemil Koçak 1200 sayfayı aşkın çalışmasında ancak 2 sayfada bu konuya temas ediyor. Cemil Koçak konuyla ilgili ayrı bir başlık açmayı dahi gerekli görmeyip ‘Almanya ve Turancı akım’ bölümü altında bir şeyler karalamış.

2. Dünya savaşının sonuna yaklaşılmakta olduğu 1943’ten sonra İnönü’nün Milli Şef dönemi, Alman cephesinde hızla ilerleyen Rusların tepkisini çekeceği ve kızdıracağı korkusuyla Türkçü-Turancı çevreleri yakından izlemeye ve baskı yapmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Türkçülere karşı çok sertti ve Türkiye dışında Türklerin varlığından ve kültürel birliğini gözetmeye çalışan Türkçülere korkunç tabutluk işkencesini reva gördü. Bu konudaki ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

4. BÖLÜM – RUSLARDAN KAÇIŞ

4.1 Kafkasya’dan çekiliş

1942 yılı sonlarında Almanlar Kafkasya’dan çekildiler. Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetlerden oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti. Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızılordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme başvurdu.  Alman ordusuyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Türk düşmanı Stalin tarafından 2 Kasım 1943 de Karaçaylıların tamamı Kazakistan’a, 8 Mart 1944 de Malkarlıların tamamı Kırgızistan’a sürüldüler. Olay ayrı bir yazımızda anlatılmaktadır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

4.2 Kırımdan kaçış

Almanlar Nisan 1944’te Kırımdan geri çekilmeye başladılar. Giderken birçok Kırım Tatarını erkek sıkıntısı çekilen Almanya’ya işçi, aslında köle  işçi olarak çalıştırmak üzere götürdüler. Kırım Tatarlarının bazıları bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle bazıları da Nazi işbirlikçisi sayılacaklarını öngördüklerinden gönüllü olarak Almanlarla birlikte ülkelerini terk edip Avusturya’ya göç ettiler. Onlardan ikisinin, Prof. İlber Ortalı’nın annesi Şefika Hanım ve babası Kemal Bey in hikayelerini ilerde anlatacağız.

Ruslar Kırım’a girer girmez 18 Mayıs 1944 tarihinde Almanlarla kaçmayan, kaçamayan Kırımlıların tamamını yaşadıkları tüm yerleşimlerden zorla alıp Orta Asya, Sibirya ve Urallar’a sürdüler. Oysa Kırım Tatar erkeklerinin bir çoğu hala Sovyet Ordusunda savaşıyorlardı.  Sovyetler Birliği kahramanı madalyalı Kırım Tatarları vardı ve dağlarda partizan olarak da Almanlara karşı direniyorlardı. Gerçekten de, 1941 yazında SSCB’de seferberlik ilan edildiğinde, 20 bin Kırım Tatarı Kızıl Ordu’da silah altına alınmıştı. Kızıl Ordu’da kahramanlık madalyası alan 80 kadar Kırım Tatarı vardı. Bunlardan biri olan ve savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren Ahmethan Sultan adlı pilot iki kez “Sovyetler Birliği Kahramanı” madalyasına layık görülmüştü. Bu kişinin hikâyesi 2013’te Rusları derinden etkileyen bir filme konu oldu. Rıfat Mustafa liderliğindeki bir Tatar birliği Nazilerin elindeki 46 mahkumu kurtarmış, 2 tank ve mühimmatı ele geçirmişti. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti. Kısacası, Kırım Tatarlarını toptan ‘hain’, ‘işbirlikçi’, ‘casus’ olarak damgalamak büyük haksızlıktı. Ama bütün bunlar vicdansız Stalin için hiçbir şey ifade etmemişti.  Buna rağmen Kırım Tatar halkının topyekun cezalandırılmasına karar verdi ve uygulattı. Kırımda bir tek Tatar bile kalmadı. Kırım sürgünü başka sayfalarımızda ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: KIRIM TATARLARININ GÖÇLERİ,
MUSTAFA ABDÜLCEMİL KIRIMOĞLU,
Sürgün (1) _ Can Pazarı (2) ve devamı yazılar.

Sürgün olayı aynı şekilde 15 Kasım 1944 de Ahıska Türklerine uygulandı. Halbuki Almanlar Ahıska Türklerinin yaşadığı topraklara girmemişlerdi. Stalin’in asıl amacı memleketi Gürcistan’ı Türklerden temizlemekti. Ahıska sürgünü başka sayfalarımızda ayrıntılı olarak anlatılmıştır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

4.3 Batıda savaşın sonu

Almanlar, Baltık ülkelerinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da kurtarıcı olarak karşılanmışlar, fakat halka çok kötü davrandıklarından kısa sürede tüm sempatiyi yitirmişlerdi. Esir Kamplarındaki muameleler de eklenince, artık Kızılordudan ilticalar durmuş, direniş ise şiddetlenmişti. Türk soydaşlarımız da kandırıldıklarını, Almanlar savaşı kazansalar da ülkelerine bağımsızlık vermeyeceklerini anlamışlardı.
Nazi Almanyası’nın milli komiteleri hiçbir zaman ulusal muhataplar olarak görmemesi ve onları sıradan “komisyonlar” olarak tanıması savaşın son aylarında değişti. Nazi makamları diğer Kafkas milli komiteleri ile ortak hareket ederek 1944 Ekim’inde “Kafkas Şurası”nı kurdular. Milli komitelerce yapılan başvuru üzerine Kafkasya devletlerinin bağımsızlığı tanındı. Çok geç kalmış traji-komik bu sonucun uluslararası ilişkiler düzeyinde hiç anlamı yoktu. Çünkü Nazi Almanyasını da artık kimse tanımamaktaydı.

II. Dünya Savaşı’nın Almanlar aleyhine gelişme göstermesi, Alman ordusundaki eski Sovyet vatandaşı Türk askerlerin durumunu da değiştirmeye başladı. Avrupa’da Müttefiklerin Batı cephesinin açmalarından sonra Doğu’daki Alman birlikleri geri çekilmeye başladı. O zaman”Türkistan Millî Birlik Komitesi” türlü yollar ve bahanelerle, 70-75 bine yakın Türk askerini Batı’ya getirmeyi başardı. Amaç, Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin Kızıl Ordu’nun eline geçmesini önlemekti. Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin çoğunluğu İtalya ve Fransa cephelerinde geri hizmette görevlendirildi. Böylece; Türkistan Milli Birlik Komitesi, Türkistanlı askerleri bir zaman için Kızıl Ordu’nun elinden kurtarmış oldu.

Savaşın Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlanmasıyla esir kampları taraf değiştirmeye başladı. Amerikan ve Fransız savaş kayıtları üzerine araştırma yapan Kanadalı yazar James Bacque ve yardımcısının buldukları belgelere göre savaş sonunda 5 milyondan fazla Alman askeri esir kamplarında tel örgülerin arkasına alındılar. Fransız Ordu Arşivleri ve Kızılhaç raporlarına göre Alman savaş esirleri Fransa’da 1600, Almanya’da 200 kampta toplandılar. Batılıların Almanlara olan nefretinden dolayı esir kamplarında 1 milyon Alman askeri öldü. Esir kamplarında işkence, soğuk hava ve bulaşıcı hastalıktan ölen Alman askerlerinin sayısı 1941 Haziran’ı ile 1945 Nisan’ı arasında tüm Batı cephesinde Almanlarca öldürülenlerin sayısına eşit idi. Kanadalı yazarın o döneme ait erzak kayıtları üzerinde yaptığı araştırma, bütün esirlere yetecek kadar yiyecek, ilaç ve barınak bulanmasına rağmen esirlerin bu ihtiyaçlarının ve bu yöndeki isteklerinin görmezden gelindiğini belgeleriyle ortaya koyuyordu.

Hitler’in hayal perdesi yıkılıp savaş Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca Stalin ‘hain’ ilan edip bir bir avlamaya başladı eski Sovyet Türklerini. Özellikle Berlin’de Türk komitelerinde görev yapanların peşindeydi Ruslar.  Kimlikleri tespit edilen bu kişilerin başına ödül bile koydu Stalin.

Ethem Feyzul – Tataristan: “Vatanda bizi Sibirya bekliyordu!- 1943’de 17 yaşındayken beni askere aldılar, yılın sonuna kadar Ukrayna’da savaştım. Almanlar’a esir düştüm. Esir kamplarındaki barakalarda 150 kişi olsa, her gün 10 adam ölüyordu. 6 ay kampta kaldıktan sonra bizi İtalya’ya Alman atlarının bakıcısı olarak yolladılar. 1944’ün sonuna dek İtalya’da Alman askerlerine çalıştırdılar. Uçaktan atılan Amerikan bombalarından biriyle yaralandım. Bir ayağımı kaybettim. Onun için ayağımın biri ağaçtan yapılmış ayak. (…) Vatanda da bizi tek şey bekliyordu: Sibirya!..”

4.3.1 Dönüp dolaşıp esir kamplarına dönenler

Avrupa’da Müttefik esiri beş milyon Alman askeri arasında savaşa önce Kızılordu’da başlayıp sonra Almanlara esir düşen ve daha sonra da Almanlar safında mecburen kendi milli lejyonuna katılıp Sovyetler’e karşı savaşmış Türkler de vardı. Kader onları istemedikleri halde zorla arkalarından itildikleri savaşın hiçbir zaman ait olmadıkları iki tarafına da esir düşürmüştü. Ruslara esir olmak istemiyorlar, İngiliz, Amerikan ve Fransız ordusuna esir olurlarsa kurtulacaklarını zannediyorlardı. Çünkü eski Sovyet vatandaşı olmaları sebebiyle Sovyetler Birliği tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmişler, en ağır şekilde cezalandırılmaları öngörülmüştü.

4.3.2 Şanslılar

Türkler sadece Avrupa’nın muhtelif yerlerindeki esir kamplarında değillerdi. Kamplardan kaçanlar çeşitli şehirlerin kuytu mahallelerinde hayatta kalmaya ve yakalanmadan Türkiye’ye ulaşmaya çalışıyorlardı. Savaşın akabinde kesin olmamakla birlikte 450 bin civarında Türk soydaş Avrupa’da idi ve bunlardan fırsat bulabilenler Türk sefaret ve konsolosluklarına Türkiye’ye gitmek için başvuruyorlardı.

Yalta Antlaşması gereğince Sovyetler Birliği’ne iadesi gereken binlerce Kuzey Kafkasyalı savaş esirinin yanı sıra, Almanların Kuzey Kafkasya’dan geri çekilişi sırasında Kızılordu’nun şerrinden korkarak vatanlarını terk eden onbeşbin Kuzey Kafkasyalıyı da (çoğunluğu Adige) de vardı. Kuzey Kafkasya Milli Komitesi mültecilerden binlercesini Sovyetlere teslim edilmekten kurtararak ABD, Avustralya, Türkiye ve yakın doğu ülkelerine geçmesini sağladı. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. Amerikan ordusu İngilizler gibi kalleş çıkmamış, Rusların ısrarlarına karşılık ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ diyerek Türk soyluları vermemişti.

Terhis olunan askerler şanslılardı, sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyorlardı. Teslim edilmemek için Türk Lejyonerlerine başka yöntemler de uygulanıyordu. Bu yolların birinde doğulu işçi statüsünü sağlayan belgeydi. Teslim edilmemek için Türk Lejyonerlerine başka yöntemler de uygulanıyordu. Bu yolların birinde doğulu işçi statüsünü sağlayan belgeydi.

Bazı Türk soydaşlar Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşünüyorlardı. Bunlar kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttılar; Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aralarında birbirlerini çalıştırıyorlardı. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama hiç kimse cevaplamıyordu. Cevaplayan yanıyordu. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Bazıları Türkiye’nin farklı şehirlerinden tanıdıklarına mektuplar yazdırıyor, bu mektupları müttefik ordularına karşı Türk vatandaşı olduklarını ispat için kullanıyorlardı. Bu sahte mektuplar Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahvesinden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek gönderiliyordu.

Yıllar sonra ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan, bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Orhan Sadıkhan “patatesten yaptığı mühürle” Alman kamplarından Türkleri çıkartmıştı. Pek çok Lejyoner bu kağıtlarla ve mektuplarla Frankfurt’ta kurulan Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuna başvurdu. Soydaşlarımız buradan aldıkları belgeyle Türkiye’den Almanya’ya getirilmiş işçi konumuna sokularak ölümden kurtuldular. 1948 yılında Türkiye, Almanya ve Avrupa ülkelerinden iltica taleplerinde bulunan Türkistanlılara vatandaşlık hakkı tanıdı. O yıl pek çok Lejyoner T.C vatandaşı oldu. Savaş sonrasında Sovyet güçlerine teslim edilmekten onlara bu yolla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır diye belge veren Türk Diplomatlarının sayesinde mucizevî şekilde kurtulan Kırım Tatarlarından bir kaç bini 1940’ların sonlarında Orta Avrupa’daki mülteci kamplarından Türkiye’ye geldi. Onlara bu imkanı sağlayan vatansever diplomatların birisi de ilerde Dış İşleri Bakanlığı yapacak olan Haluk Bayülken idi. Vicdan sahibi Türk Diplomatlar yoğun yazılı ısrarları sonucu Stalin’den ödü patlayan İnönü’den mucizevi şekilde bu insanlara dönüş belgesi verme iznini kopartabilmişlerdi.

4.3.2.1 Ruzi Nazar

Önceki bölümlerde Özbek Türkü Ruzi Nazar’ın savaş sırasındaki faaliyetlerine değinmiştik. Nazar, savaş sonunda da ortada kalan Türkistanlı Lejyonerlere öncülük etmiş ve soydaşlarının olabilecek en az hasarla durumdan kurtulmasını istemiş, bunda da kısmen başarılı olmuştur. Bu başarısı CIA’in dikkatinden kaçmamıştır. 1950’li yıllarda CIA Archibald Roosevelt aracılığıyla ABD’nin Türkiye Büyükelçi Yardımcılığı görevini sundu. Bu yüzden CIA ajanı ve Yahudi olduğu iddia edildi. Ancak 2. Dünya savaşı sonunda Almanya kartıyla Sovyet idaresi altındaki Türk devletlerinin ve özerklik-bağımsızlıklarını kazanmaları projesi düşünce Ruzi Nazar bu kez Amerika’yı ve Amerika’daki güçlü Yahudi örgütlerini devreye sokmaya çalışılmıştı.  Ruzi Nazar, CIA’deki görev süresince kendi vatanına zarar getirebilecek her türlü faaliyetten kaçındı. Türkiye aleyhine çalışacak tıynette bir insan değildi ayrıca Yahudi de değildi. İstediği Sovyetlerin dağılmasıydı. Zira biliyordu ki, SSCB’nin en büyük problemi milletlerden oluşmuş olmasıydı. Amerikan İstihbarat Servisi ve tabi ki Ruzi Nazar bu konunun üzerine gitmişti. Ruzi Nazar için nihai hedef Sovyetlerin yıkılması ve bölgedeki Türkistan’ın bağımsızlığıydı. Sovyetlerin yıkılacağını biliyordu. Ve bunu 1990’lı yıllarda kendi sağlığında gördü ve 1940’lı yıllarda ayrıldığı vatanına ancak Sovyetler yıkıldığı zaman gidebildi.

4.3.2.2 Kamp Kardeşleri

gamalihac_04Azerbaycanlı Hasan ve Nuri beyler ll. Dünya Savaşı sonunda İsviçre’deki kampta karşılaştılar. 1500 kişinin kaldığı kampta kendi barakalarını kendileri yaptılar ve İsviçre hükümetinin müsaadesi ile ülkede iş buldular. Kampta kalan mültecileri Sovyetler Birliği’ne götürmek isteyen heyete karşı İsviçre’deki konsoloslukları harekete geçirip mültecilerin Rusya’ya verilmesine mani oldular. 1948 yılında 870 kişiyle birlikte vapurla Türkiye’ye geldiler. Hasan ve Nuri beylerin kampta başlayan beraberliği Türkiye’de de devam etti. Beraber iş kurdular ve aynı soyadı aldılar: İsmaili. 50 seneye yakın zaman beraberlikleri devam etti ve birlikte yaptırdıkları Azeri isimli apartmanda altlı üstlü oturdular.

Mısır Kralı Faruk’un kabul etmesiyle ile  600 Azerbaycan Türkü asker Mısır’a gitti.

Azerbaycan Türklerinden Abdürrahman Fetelibeyli Düdenginski, Cabbar Ertürk ve haftalık gazetesi Azerbaycan ‘ın yazı işleri müdürü Celil İskender ve yazarlarından Latif 22 Nisan 1945’te Berlin’den ayrıldılar, Kuzey İtalya’ya geçerek Bergamo’da ABD Kara Kuvvetleri’ne teslim oldular. Daha sonra Montecatini’deki kampa yerleştirildiler. 1946’te serbest göçmen statüsünü aldılar ve aileleriyle, Bari’ye oradan Santa Maria al Bagno’daki göçmen kampına geçtiler.

Azerbaycan Lejyonundan Almanya’ya Noy-Ulm’a ve çayın Noy-Ulmdan ayırdığı Ulm şehrine 200 kadar kaçabilen olmuş. Bunlardan biri olan Beşir Alizade anlatıyor: “Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak. Arkamdan bağırdılar. Ağaçların arasıyla kaçıp açıklığa çıktım, sonra daha iyi kaçabilmek için ayakkabılarımı çıkardım, ormanda yokuş yukarı kaçmağa başladım. Hayli gittikten sonra bir Almanın evine vardım, yemek istedim. Süt, ekmek verdiler. Yiyende gördüm ki, ev sahibesi de, uşakları da bana bakıp ağlarlar. Önce anlamadım. Meğer ayakyalın kaçarken ayaklarım kesik-kesik olmuş, kan revan, benim de haberim yok.” Beşir bey savaştan sonra Noy-Ulmda şehrin yıkıntılardan temizlenmesine katılmış, sonra inşaat malzemeleri üreten fabrikada çalışmış. Bundan başka Türkçe bildiği için tercümanlık yapmış. Lejyoner olmaktan hiç pişman olmayan Beşir Alizade anlatıyor: “Katiyyen. Bizi vatan haini sayanlar ise sadece vatanperver değiller. Biz ancak o zaman anladık ki, vatanımız komünistlerin işgali altındadır, serbest konuşmak, serbest gezmek yok. Biz Almanların tarafına geçtikten sonra bunun farkına vardık. Biz düşünürdük ki, eğer Vatan komünizmin esaretinden kurtulursa, oradaki vatandaşlarımız da bizim gibi hürriyete kavuşmuş olurlar. Bazıları bizi mücahit olarak değerlendirdi. Onlar haklıdır. Biz Vatana karşı değil, Vatan için çarpıştık.”

4.3.2.3 Fatma Baştimur’un hikayesinin devamı

NBA’de All Star oynayan milli basketçi Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un hikayesinin baş tarafını önceki bölümlerde anlatmıştık.  Savaş sırasında Almanların yarı boğaz tokluğuna zorla işçi olarak çalıştırdığı Ukrayna vatandaşı, o zamanki adıyla Pavlina savaş sonunda müttefik esir kampına götürülmüştü. Geceleri bir barakada onlarca esirle kalıyor, tek kova kömürle sabaha kadar ısınmaya çalışıyordu. Ne var ki, bu kötü günleri bile özleyeceğini aklına getirmiyordu. Bir gün Rus askerlere teslim edilmelerine karar verilince, Tamara isimli arkadaşıyla kaçmaya karar verdi. Bir kamyonun arkasına saklanarak, Tamara’yla İtalyan kampına gitmek istedi. Yolda yeniden Rus askerlere yakalandı. Arkadaşıyla bir esir çadırına götürüldüler. Çadırın önündeki nöbetçinin bir kızla uzaklaşmasını fırsat bilen Pavlina ve Tamara yeniden dağlara kaçtılar. Amaçları Tamara’nın gençlik aşkının yaşadığı İtalya’nın Udina köyüne gidebilmekti. Günler, haftalar sonra Udina’ya ulaştılar. Tamara’nın sevgilisinin evini buldular. Genç, Tamara’yla evlenmek istedi, ama babası karşı çıkınca iki kıza yeniden yol göründü. Üç yıl Modena’da kampta kalırken yine kampta kalan Dağıstan Türkü Süleyman Baştimur’a âşık oldu. Savaş bitince de dinini ve adını değiştiren Pavlina, Fatma olarak Baştimur’la evlendi. Tercihlerini Türkiye’ye dönmekten yana kullanan gençler Tuzla’ya yerleştiler. İleride Mehmet Okur’un annesi olacak Nimet’le birlikte dört çocukları oldu. 15 yaşında ayrıldığı annesini bulmak için aklında kaldığı kadarıyla Ukrayna’daki adrese bir mektup gönderdi. Bu mektup, Pavlina’nın ablasının bir komşusuna ulaştı. Annesi kızının yaşadığını öğrenince heyecandan felç geçirdi. Bir daha savaş filmi izleyemeyen Fatma Baştimur, çocuklarını babasına emanet edip 1970’te 43 yaşındayken Ukrayna’ya annesinin yanına gitti. Ve annesi 2001’de 88 yaşında ölene kadar ziyaret edip hasret giderdi. Pavlina’nın Fatma olana kadarki yaşamı, Nazilerden kaçışı TRT’de de belgesel olarak yayımlandı.

Şefika Ortaylı – İlber Ortaylı’nın annesi:  “1918’de Kırım’da Kemençi köyünde doğdum.İç savaş başlamıştı, Kızıllar geliyor denilirdi o zamanlar. Bir gece babamı alıp götürdüler, babam 4 ay Simferepol’da hapiste kaldı. 1941’de savaş başladı. Ruslar Almanlar’a işbirliği yaptılar diye Kırımlılar’ı sürmeye başlamış, biz o sürgünden evvel trene binmeyi başardık. Bizi önce Polonya’ya Nazilerin gönderme kampı dedikleri yere daha sonraları da trenlerle Avusturya’nın Graz kentine götürdüler. Ruslar yaklaşınca o kamptan bizi çıkardılar. Önce İnnsbruck diye bir yere geldik. Sonra Landeck’e. Landeck eskiden Hitler Yurgen kampıymış. Alwerşivende’de İlber’in babası Kemal ile tanıştım. Kemal yol yapımında çalışıyordu. Alwerşivende’de iki sene kaldık. 48’de buraya geldik. İlber bir yaşındaydı.”

21 Mayıs 1947 de Avusturya’nın en batısındaki şehir olan Bregenz’de doğan İlber Ortaylı 2 yașındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti.

BÖLÜM 5 – ŞANSSIZ OLANLAR

5.1 Yalta’da satılanlar

Ruslar Sovyet vatandaşlarını ısrarla istiyordu, zaten Almanya yanında savaşmış gruplar Batılıların umurlarında değildi, Batılılar onlara hiç sempati ile bakmıyorlardı. Müttefik Devletler, Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Şubat 1945 yılında Yalta’da toplanarak anlaştılar. Anlaşmaya göre; her devlet savaşta esir düşen vatandaşını geri alacak idi. Bu karar Batılı esirler için sevindirici idi, fakat Sovyetler Birliği askeriyken Almanlar’a esir düşenler için ölüm fermanından farkı yoktu. “Yalta Antlaşması”na göre, Amerika, İngiltere ve Fransa ordusunun elinde esir olan Türk soylu ve başka millet askerleri zorla Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeye başlandı. Batılıların insanî, ahlâkî duygu ve düşünceleri sayesinde kurtulacaklarını uman Türkistanlı askerler bu ümitlerinin boş olduğunu savaş bittikten sonra gördüler. Onlar, Batılılar tarafından idama mahkum edilen kitleler gibi Sovyet Rusya cellatlarına teslim edildiler. Doğu halkları ile, özellikle Türklerle yakında meşgul olmuş bulunan von Mende’nin bildirdiğine göre sadece Kafkasyalılardan teslim edilenlerin sayısı 100 bindi. Ama, araştırmacılar, bunun daha fazla olması gerektiğini söylüyorlar.

Güney Almanya’da 30 Türkistanlı er Sovyetlere teslim edilmemek için tutuldukları binayı ateşe verdiler ve canlarına kıydılar.

Ergeş Şermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkistanlı askerlerin başına yine ağır felaketler geldi. Bu zamanda önümüzde iki önemli vazife var idi. Bunun birincisi ve en önemlisi vatandaşlarımızın Rusların eline geçmesini önlemek ve onları UNRRA kamplarına yerleştirmek idi. Fakat bu yoldaki hareketlerimiz netice vermedi. Türkistanlı askerlerin Ruslar’a teslim edilmemesi ve esirlikten kurtarılması hususunda yaptığımız müracaatlarımıza önem vermediler. Batılı küçük rütbeli subay ve memurlar “Yalta Konferansının kararları kutsal” diyerek kabul etmediler. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı ile yaptığımız yazışmalarımız neticesinde, Kızılhaç, bu hususta yardım vermeye hazır olduğunu, fakat elinde imkan olmadığını bildirdi. Sadece nerede kaç Türkistanlı askerin olduğunu tespit edebileceklerini bildirdi. Bu dönemde askerlerimizi Batılı Müttefik Devletler, Ruslara teslim etmeye başladılar. Ruslara teslim olmayı istemeyenler intihar etmeye başladılar. Elimizden bir şey gelmediği için çok üzüldük, neticede 70 binden fazla askerimiz zorla Ruslara teslim edildi. Almanya ve Avrupa’nın türlü kuytu köşelerinde dağınık ve saklanarak yaşayan vatandaşlarımızı toplamak gerekti. Avrupa’da 1000’e yakın vatandaşımızın kaldığı tespit edildi. Bu arada şunu da belirtmeyi uygun görmekteyim. Bazı Türkistanlı askerler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Almanya’ya okumaya geldiklerini, savaşta her şeylerini kaybettiklerini bildirerek Türkiye’ye gelip yerleşti, bir kısmı ise Almanya’da kaldı.”

5.2 Drau Faciası

Fatima Abayhan. Nalçik doğumlu Balkar Türkü. “Ben 20 yaşıma gelmiştim, Diş Hekimliği Fakültesine gidecektim. Almanlar geri çekiliyor Ruslardan kaçıyorlardı. Kafkasyalılar da artık bıkmışlardı komünizmin hayatlarını yok etmesinden. Kaçabilenler Almanlarla beraber kaçtılar, biz de onlarlaydık… Karaçaylar, Balkarlar, Osetler ve Adigelerden de vardı kaçanlar arasında.
Almanlar bize çok iyi davrandı, kendi askerlerine nasıl bakıyorlarsa bize de öyle yardım ettiler. Almanlar nereye giderse biz de onlarla gidiyorduk. Almanya da 3 yıl kaldık, Polonya’da da kaldık. Amerikalılarla Ruslar, Berlin’e saldırmaya başlayınca Almanlar bizi İtalya’ya götürdüler. İtalya yolunda İngilizler yetişti peşimize. Motosikletli bir grup ve helikopterler kesti yolumuzu. İngiliz askerlerinden birisi çıktı karşıma. Yüzüğünde Stalin’in resmi vardı. Bana yüzüğü gösterip “Haroşo?” diye sordu. Ben de oracıkta öldürülmemek için “Haroşo” dedim. Sonra hepimizi topladılar, esir alındık. Bizi esir kampına götürdüler, tanklarla denetim yapıyorlardı sürekli. İngilizlerin bizi Ruslara vereceğini biliyorduk. Biz de Alp dağlarına kaçtık. Her yerde kozalaklar vardı, çam ormanları vardı, kaçarken kozalaklar kaymamıza sebep olurdu. İngilizler çok geçmeden fark etti, kaçtığımızı. Peşimize düştüler tekrar. Bizi bir akrabamız götürüyordu, elinde bir pusula vardı. İngilizlerin peşimizde olduğunu fark ettik, helikopterlerle geliyorlardı. Toplu halde dolaşırsak yakalanacaktık, bu yüzden herkes tek başına br köşeye saklanacak, kımıldamadan duracaktı. Aileler dağılarak saklanmaya başladı. 4-5 saat kımıldamadan durduk saklandığımız yerlerde. İngilizler bulduklarını yakalamaya başladı. Kiminin annesini, kiminin babasını, kiminin çocuğunu götürüyorlardı. Benim de iki ablamı ve erkek kardeşimi götürdüler. Ben de peşlerinden gitmek istedim kardeşlerimi kurtarmak için. Ama akrabalarım beni bırakmadılar, tek başıma gitsem de ormanda kaybolacaktım. Böylece ayrıldık kardeşlerimle birbirimizden. Sonradan duydum ki onları Orta Asya’ya götürmüşler, maden ocaklarında çalıştırmışlar.
Kamplarda Sultan Kılıç Girey adlı vatansever bir komutan vardı. Kendisi 1917’de komünizm gelince kaçmış Kafkasya’dan. İnsanlarımız toplanıp Ruslara götürülünce “Artık burada kalmamın bir manasi yok, o gençler götürüldüyse ben de gideceğim” deyip, gitti Kafkasya’ya. Herhalde öldürülmüştür gittiği yerde de…
Askerlerin öldürmesine gerek kalmadan insanlar kendilerini öldürüyorlardı. Çünkü kimse Ruslara teslim edilmek istemiyordu. Drau nehri kıyısındaydık. Karaçay bir kadın vardı. Ruslara teslim edileceğini öğrenince kendini nehre attı. Beş aylık bir çocuğu vardı. “Haram Tarla” derdi Kafkasyalılar o bölgeye bu ölüm vakaları sebebiyle…
Kamplardaki Beyaz Rusyalı Ruslardan da birçoğu kendini asıp öldürdü Ruslara teslim edilmemek için.
Savaş bitmişti artık. Fakat Ruslar, Almanya’da tekrar peşimize düştü. Bizden olanları alıp götüreceklerini söylüyorlardı. Biz tabi ki gitmek istemiyorduk. Bir jüri oluşturdular, Alman, İngiliz, Amerikalı, Fransız ve Türklerden oluşan bir jüri vardı. Rusya sınırlarında doğanları Ruslara teslim ediyorlardı. Ben de Yugoslavya doğumluyum dedim öyle anlattım kendimi. Böylece ellerinden kurtuldum. Müslüman olduğumuz için bizi Türkiye’ye kabul ettiler. Birçok Kafkasyalı vardı gidecek grubun içinde. Elbruz Gaytaoğlu’yla da aynı kamplarda kalmıştık, sonradan Türkiye’de öldüğü duyunca çok üzüldüm…Türkiye’ye geldikten sonra bizi Tuzla’da beklettiler bir süre. Bulaşıcı hastalığımız olabilir diye bizi karantina altına aldılar. Hasta olmayanları aldılar ülkeye.

Alman ordusu Rusya’dan geri çekilirken 10 binlerce Türk soydaşımız bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle  meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya İtalya’nın Pazulla bölgesine geldiler. Kafkasya’da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtıldılar. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Bir süre sonra Müttefik orduları Akdeniz sahillerinden İtalyanın kuzeyine doğru ilerlemekte oldukları için daha kuzeye, Alman ordusunun hala güçlü göründüğü Avusturya’ya göç ettirildiler. Gönderildikleri yer Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında orada burada kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda kalıyordu aileler. Irschen Köyü’nden Delach’a kadar olan alana yayılmıştı yerleşim.  Talihsizlik peşlerinden kovaladı ve Avusturyayı işgal eden 8. İngiliz ordusu onları buldu. İngilizler ne yapmaları gerektiğini Londra’ya sordular. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyleydi: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir“. İngilizler Sovyet ordusuna gelin bunları alın diye haber verdiler, diğer taraftan da mültecilere Sovyetler Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıkladılar. Aslında böyle bir güvence yoktu. Rus askeri konvoyları esirleri almak için Dellach’a gelmeye başladığında, soydaşlarımızın ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.

1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu. Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla, çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar ettiler.

Bir haftada, 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek, Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı. Trendeki soydaşlarımız, Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisine girmişti. Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi. Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açıldı. Stalin’den ödü patlayan İnönü bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefikler yanında yer alabilme, saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındaydı. Soydaşlarının durumu ise ikinci plandaydı. Tren Kars’a doğru yaklaşırken, vagonlarda bulunan muhafız askerlere, “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıkları yükseldi. Ankara’dan subaylara verilen kesin emir belliydi. Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Türk bu kez göle atlayarak intihar etti. Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edildi ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infaz edildiler.

Bu olay Zülfü Livaneli’nın Serenad romanındaki yan hikâyelerden biri. Olayı 11.6.2003 de Radikal Gazetesinde binler mertebelerindeki sayılarla anlatan Avni Özgürel, yaklaşık 3 yıl sonra 12.3.2006 da yine Radikal gazetesinde Türkiye üzerinden Ruslara teslim edilmek üzere transit geçirilenlerin sayısını “200” olarak belirtmiştir.

Önceleri Özgürel’i “Uyurken sırtınız açık kaldığı için hayal/kâbus görmüşsünüz” diye suçlayanlar oldu. Ancak yukarıda anlattığımız olayın “Drau ayağı” tamamen gerçek, zira hayatta kalan bir sürü şahidi var. Mesela ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı. 85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçiren oldukça güçlü hafızaya sahip, o günleri yaşar gibi hatırlıyor.

Niyazi Bayçora.Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik”.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar’dan başka kampta Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlar da vardı. Ancak Stalin Yalta anlaşmasına göre burada kalan Rusya’dan ayrılmış sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep etti ve bu talebi kabul edildi. Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyrettik, kamptan dumanlar yükseldi ve siyah bayraklar çekildi. ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attı. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduk. Yaklaşık 2 ay dağlarda yaşadık Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik.”

ABD’de yaşayan Türk toplumunun önemli bölümünü teşkil eden Karaçay Türkleri’nin bir başka yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz da Drau faciasının şahitlerinden. Aybaz’a göre İşgal kuvvetleri mültecilerle toplantı yapma bahanesiyle bir araya getirdikleri mültecileri Ruslara iade etti.

Cabbar Aybaz: Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler. Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.

Ziyad Ebuzziya- Gazeteci, yazar, Konya eski milletvekili: “Sovyetler’in bu (Avrupa’daki vatandaşlarının kendilerine teslim edilmesi) isteği hemen kamplara yayılıyor. Panik yaşanıyor ama, Sovyet vatandaşı Türkler sevk ediliyorlar. Kaçabilenler kaçıyorlar, ötekiler gönderiliyorlar. O sırada Viyana yakınlarında içinde bulundukları tahta barakayı ateşe veren 128 Azerbaycanlı birlikte intihar ediyorlar. Bu, büyük gürültüye sebebiyet verdi. Amerikalılar dehşet içinde kaldılar. O zamanın Newyork Belediye Başkanı Laguvar ‘Nasıl olur da Amerika, insanları istemedikleri memlekete zorla verir?’ diye isyan bayrağı açtı. Bütün Amerika ayaklandı. Sevkiyat durdurulduğunda 110 bin Türk teslim edilmişti. Bizimkilerin yanında 10 bin Rus Kazağı, 20 bin Ukraynalı, buna yakın Beyaz Rus da Sovyetler’e teslim edilmişlerdi. Almanya’da kendi lejyonunu kuran ve Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan Türkistanlı ve diğer kavimlerden 200 binden fazla esir Sovyetler Birliği’ne dönmemek için direndi. Fakat Müttefik devletlerin subay, asker ve ayrıca Rus subayları, nerede bir eski Kızıl Ordu askerini veya esirini Almanlar ile Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan askerleri görseler hemen Ruslara teslim ediyorlardı. Ruslar teslim aldıkları askerleri vagonlara doldurarak geri gönderdiler. Onların bir kısmını hemen kurşuna dizdiler, bir kısmını ise Sibirya veya başka yerlerdeki çalışma kamplarına sürgün ettiler. Rusların teslim aldıkları esirleri kurşuna dizdiklerini duyan daha teslim edilmeyen askerler intihar etmeyi tercih ettiler. Bunları gören Avusturya’da bulunan Türk soyluların bir kısmı Kuzey İtalya’ya kaçtılar.

5.2.1 Drau anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau Anıtı

Drau faciasının bir başka göstergesi, katliamın anısına Ober Drauburg bölgesi İrschen köyünde inşa edilen anıt.1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti tarafından dikilen anıtta, Almanca olarak, şunlar yazılıdır; “Burada 1945 yılının 28 Mayıs’ında 7 bin Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyete olan sadakatleri ile Kafkasya’nın idealine kurban gittiler. Bu dikilen taş, binlerce isimsiz Kafkasyalı kurbanın dünyadaki 7 bin kişilik tek mezar taşıdır.

Her sene mayıs ayı sonunda Almanya’da yaşayan Müslümanlar Münih Camii’nde bir araya gelip Drau kurbanlarını Kur’an ve mevlid okunarak anıyor.

Soydaşlarımızın  trene doldurularak Ruslara teslim edilmeleri gerçektir  zira onların trenlere doldurulup gönderildiklerine dair şahitler var.
Kimilerine göre soydaşların Ruslara teslimat bölümünün “Türkiye üzerinden” olması şehir efsanesidir. Avrupa’da yakalanan eski Sovyet vatandaşları ve eski Kızılordu askerlerinin Rusya’ya gönderilmek üzere trenlere bindirilmesi Almanya ve Avusturyanın bir çok bölgelerinden yapılmıştır. Drau bunlardan sadece biridir.  O nedenle olay hayal falan değildir. Trenin Türkiyeden geçmesinin gizli tutulmuş olma ihtimali tam da İnönü devrinin şöhretine yakışmaktadır.

5.2.2 Milli Şef

2. Dünya Savası sırasında Romanya’nın Köstence limanından aldığı 669 Yahudi yolcusunu Filistin’e götürmek üzere Karadeniz’e açılan ancak motorları arızalandığı için, İstanbul’a yanaşmak isteyen Struma gemisinin römorkörle Karadeniz’e çekilmesi, Şile açıklarında da kaderine bırakılması  orada bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılmasına neden olunması da Boraltan faciası da İnönü devrinde olmuştur.  Boraltan olayının aslı, şahit anlatımlarıyla birlikte ayrı bir yazımızda irdelenmiş ve yorumlanmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: http://wp.me/PAexV-3KJ.

Kimilerine göre Drau faciası “Boraltan köprüsü” olayı ile benzerlik arzettiğinden ikisi aynı olaydır. Bu mümkün olamaz. Zira Boraltan köprüsü olayında Avrupadan insanların trenle getirilip hiç indirilmeden Ruslara teslimatı söz konusu değildir. Olay, şahitlerinin de anlatımıyla, özetle Türkiye’de Sovyet sınırına en yakın mülteci kampında barınmakta olan Sovyet vatandaşı Türk soydaşlarımızın oradan alınıp trene bindirilerek Ruslara iadesinden ibarettir.

Sayıları ne olursa olsun, ki Drau kurbanlarının az sayıda olmadıkları anlaşılmaktadır,  soydaşlarımız Drau’da intihara mecbur bırakılmışlar, trene doldurularak Ruslara teslim edilmişler, kaçabilenler kurtulmuş, bunlar gerçek.

5.3 Sultan Kılıç Girey

_11.Lagarta-590x300Kuzey Batı Kafkasya’nın Kuban bölgesinden Adige generali Sultan Kılıç Girey Yelizavetgrad Süvari Okulu ve Süvari Harb Okulu mezunuydu. 1. Dünya Savaşında Çerkes Alayında tabur komutanlığından albaylığa yükseldi.  İç savaş sırasında 12 Mart 1918’de Kuban Ordusu ve Hükümeti tarafından rütbesi Tuğgeneralliğe yükseltildi. Kızılordu’nun işgali sonrasında Türkiye üzerinden Fransa’ya giderek Paris’e yerleşti.

2. Dünya savaşında “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”nin ve Kuzey Kafkasya Lejyonu’nun önderlerindendi. Savaş sonunda Kuzey İtalya ve Avusturya’ya kadar çekilen on bin kadar Kuzey Kafkasyalı mülteci ile birlikteydi. Fransız vatandaşı olması dolayısıyla isterse SSCB’ye iade edilmeyecekti. Ancak komutasındaki askerlerin Sovyet makamlarına teslim edilmesinin zorunlu olduğu açıklamasına sert tepki göstererek “Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehit oldular. Bu arkadaşlarım ise gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti onlarla paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değillerdir. Belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bu aldığınız kararlarla en az Sovyetler kadar sizler de suçlusunuz. Bolşevizm’e karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları asla yalnız bırakamam. Başlarında yine ben Kızıl cellâtlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam” cevabını verdi. Mayıs 1945’de İngiliz ve Amerikalı subayların şaşkın bakışları arasında, kendi isteğiyle Kızıl Ordu Komutanlığı’na giderek amansız düşmanı Ruslara teslim oldu.

1947 de Alman hükümetiyle işbirliği yapan Rus General Vlasov ve bazı Kazak generalleri ile birlikte “Sovyet Yüksek Askeri Mahkemesi”nde “yargılanarak” ölüm cezasına çarptırıldı ve Moskova’da asılarak idam edildi.

5.4 Magomed Nabioğlu İsrafilov

Savaştan sonra müttefikler tarafından Sovyetler Birliği’ne teslim edilen bir başka önder Azerbaycan Türkü Albay Ahmet Nabi Magoma İsrafil bey (Magomed Nabioğlu İsrafilov) idi. Rusya İmparatorluk Ordusu’na katılıp albaylığa kadar yükseltildi, Rusya İç Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya göç etti. 1943 – 1944 yılları arasında Azerbaycan Ulusal Komitesi’nde lider olarak çalıştı. Eylül 1943’te Alman 162. Türkistan Piyade Tümeni’ne bağlı 314. Piyade Alayı’nın komutanlığına getirildi. 12 Ocak 1944’ten itibaren “Waffen-Standartenführer der SS” rütbesiyle Kaukasicher-Waffen-Verband der SS adlı süvari birliğinde bir Waffengruppe’yi (muharebe grubu) komuta etti. Müttefikler tarafından Ruslara teslim edildi. 11 Temmuz 1945’te Bakü Sovyet Askerî Dairesi Mahkemesi’nce idama mahkûm edildi ve kurşuna dizildi.

Bu gibi vakaların çoğalması neticesinde Kasım 1945 yılında Müttefik Kuvvetleri Komutanı Amerikalı General Dwight Eisenhower, geç de olsa, “Rusya’ya hiç kimse zorla gönderilmesin” uyarısını yaptı.

5.5 Daha da devamı var

Gaddar Stalin mezalimi, Türkleri mahvetmeye yönelik olarak,  2. Dünya savaşı sonrasında da devam etti. Azerbaycan Türkü Vasıf Vasıf Efendi anlatıyor: “Benim halamın kocası savaş zamanı helak olmuştu. Komünistler korku tohumu serpiyorlardı. Halamın kocasının esir düştüğü tahmin edildi. Kara kağıdı gelmemişti. İnsan ölür veya kalır döğüş bölgesinde. Komünistler de acele karar verdiler, vatan haini düşmanların tarafına geçti diye. Lakin halamı vatan haini ailesiymiş gibi Sibirya’ya sürgün etmişlerdi. Biçarenin  bütün emlakini müsadere etmişlerdi. Hatta kapısının ineğini kolyoza götürmüştü. 3 yetimle Sibirya kırsalına sürgün edilen köylü kızının talihini tasavvur edin. Stalin geberenden sonra güya senetleri bulundu diye af eylediler. Asıl faşistler komünistler idi. Hitlerin Yahudilere karşı gerçekleştirdikleri suçun 10 katını komünistler ederdi.”

2. Dünya Savaşında yüzbinlerce Azerbaycan Türkü askerinin Sovyet ordusunun her cephesinde görev alarak canlarını vermeleri, yaralanmaları karşılığında Stalin 1944 yılında hain oldukları gerekçesiyle Azerbaycan Türklerinin bu coğrafyadan sürülmesini gündemine almış ve Azerbaycan’daki sağ kolu diyebileceğimiz M. C. Bağırov tarafından petrol üretimini olumsuz etkileceği gerekçesiyle topyekun sürgün yapmaması için Stalin zor ikna edilmiştir.

Gerisi diğer yazılarımızda anlatılmaktadır:
Ahıska Türklerinin sürgünü https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/ahiska-turkleri/
Kırım Türklerinin 1944 sürgün felaketi  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kirim-tatarlari/kirim-tatarlarinin-gocleri/
Karaçaylıların sürgünü https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/karacay-malkar-turkleri/

Kaynaklar:

Gamalı Haç İle Kızıl yıldız Arasında” belgeseli Resmi Web Sitesi http://www.gamalihac-kizilyildiz.com/gamalihac-kizilyildiz/belgesel.htm

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar. Yeni Şafak. 10 Nisan 2011 http://www.yenisafak.com.tr/televizyon/2-dunya-savasinda-carpisan-bir-yazar-312962

40 Bin Kırımlı Türk’ü Kurtardım. Cemal Kalyoncu. Aksiyon. 02 Ağustos 2004 http://www.aksiyon.com.tr/portreler/40-bin-kirimli-turku-kurtardim_515326

II. Dünya savaşı’nda 1 milyon Türk. Aksiyon. M. Ali Eren. 5 Nisan 1997. http://www.aksiyon.com.tr/kapak/ii-dunya-savasinda-1-milyon-turk_502443

Savaşın faturasını ödeyen Türkler. Aksiyon. M. Ali Eren. 31 Mayıs 1997. http://www.aksiyon.com.tr/kapak/savasin-faturasini-odeyen-turkler_502639

Özgürlük umuduyla yıkım. Avni Özgürel. Radikal. 16.11.2003. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=95642

Osmanlı’da hak savaşları. Avni Özgürel. Radikal. 12.03.2006. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181101

II. Dünya Savaşı’nda Türkistan Lejyonerleri ve Ruzi Nazar. Hamza Öztürkçü. Akademik Perspektif. 30 Ekim 2013 http://akademikperspektif.com/2013/10/30/ii-dunya-savasinda-turkistan-lejyonerleri-ve-ruzi-nazar/

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/2006/gamalihac.html

2. Dünya savaşında Türkistan Lejyonu (Osttürkischer Waffen-verband der SS) http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=114526

Kırım Türklerinin sürgünü ve milli mücadele hareketi (1944-1990) Dr. Kemal Özcan http://www.surgun.org/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun

Karaçay Türkleri’nin Dilinden Drau Faciası. Mehmet Demirci. Zaman. 15.3.2008. http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/218

Fatima Abayhan’ın Gözünden Sürgün ve Drau Faciası http://www.kamatur.org/index.php/makaleler/tarih/268-fatima-abayhan-in-gozunden-surgun-ve-drau-faciasi

Memo’nun mucizesi. Milliyet Gazetesi. 21 Şubat 2007 http://www.milliyet.com.tr/memo-nun-mucizesi/guncel/haberdetayarsiv/21.02.2007/259152/default.htm

Naziler Türk asıllı bin kişiyi katletti. Gazete Vatan. 26 Şubat 2006. http://www.gazetevatan.com/naziler-turk-asilli-bin-kisiyi-katletti-72070-gundem/

Buhara Cumhuriyeti ve basmacılık hareketi / Tarih / Milliyet Blog http://blog.milliyet.com.tr/buhara-cumhuriyeti-ve-basmacilik-hareketi/Blog/?BlogNo=415366

Basmacılar Hareketi. BülentPakman. Kasım 2014 https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/

Stalin Zindanları http://www.oncevatan.com.tr/stalin-zindanlari-makale,32156.html

Azerbaycan’da Okutulan Tarih Ders Kitaplarında Stalin ve Uygulamalarına Yaklaşım Refik Turan. Bilig – SAYI 67. 273-294. http://yayinlar.yesevi.edu.tr/files/article/790.pdf

Stalin’in Tavuğu ve Kırım. Mahmut Çetin. http://www.sondevir.com/?aType=yazarHaber&ArticleID=10022

Alaş Orda Türk Devleti http://www.yenidenergenekon.com/205-alas-orda-turk-devleti/

Türkistan Millî Özerk Hükûmeti. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Türkistan_Milli Özerk_Hükümeti

Kalmukya. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalmukya

Nazi Almanyası’nda yabancı gönüllü birlikleri (SSCB doğu halkları). Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Nazi_Almanyasında yabancı gönüllü birlikleri_(SSCB doğu halklar1)

Doğu lejyonları. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Doğu_lejyonlar1

Azeri Lejyonu. Vikipedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Azeri_Lejyonu

Azeri SS Volunteer Formations. Wikipedia http://en.wikipedia.org/wiki/Azeri_SS_Volunteer_Formations

Muhammed İsrafilov. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed İsrafilov

Muhammed Emin el-Hüseyni. Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Emin_el-Hüseyni

13. SS Waffen Dağ Tümeni “Handschar” https://tr.wikipedia.org/wiki/13._SS_Waffen_Dağ_Tümeni_”Handschar”

Rus Çarlığı’nın Yıkılışından Sonra Kurulan Türk Devletleri http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=22022.0;wap2

40 milyon ‘Stalin kurbanı’ anılıyor. Kuzey haber Ajansı. http://www.dunyabulteni.net/haberler/313708/40-milyon-stalin-kurbani-aniliyor

Veli İbrahim. Ekşi sözlük. https://eksisozluk.com/veli-ibrahim–4140707

Sultan Kılıç Girey. Kafkas Diasporası. http://www.kafkasdiasporasi.com/HaberGoster/9c319713-1cee-424f-89e3-99f49c496055/sultan-kilic-girey.aspx

Sultan Galiyev. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sultan_Galiyev

Kazak Türklerine Soykırım – Kızıl Kırgın Kurbanları. Ufuk Tuzman – Filolog, Araştırmacı

Alman ordusunda döyüşmüş azərbaycanlı ilə söhbət. Azadlıq Radiosu. 21.07.2009. http://www.azadliq.org/content/article/1781636.html

Karaçay-Malkar Türkleri. Bülent Pakman. Kasım 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/karacay-malkar-turkleri/

Ahıska Türkleri. Bülent Pakman. Ağustos 2014. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kafkasya-turkleri/ahiska-turkleri/

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti. Bülent Pakman. Ağustos 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kuzey-kafkasya/kuzey-kafkasya-cumhuriyeti/

Osmanlı Ordusunun Kafkasya’yı terk süreci. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/osmanli-ordusunun-kafkasyayi-terk-sureci/

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında. Bülent Pakman. Şubat 2015. https://bpakman.wordpress.com/2015/02/13/gamali-hac-ile-kizilyildiz-arasinda/

Kafkas İslam Ordusu. Bülent Pakman. Eylül 2010.  https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/

Kırım Tatarlarının Göçleri. Bülent Pakman. Eylül 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kirim-tatarlari/kirim-tatarlarinin-gocleri/

Türkçülüğün doğuşu. Bülent Pakman. Kasım 2014.  https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turkculugun-dogusu/

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları. Bülent Pakman. Ağustos 2011. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/

Türkiye’nin katkıda bulunduğu bir katliam. Mavi alay’dan haberdar olmak mı olmamak mı? Mustafa Sütlaş. 21 Temmuz 2012 http://www.bianet.org/biamag/diger/139847-mavi-alay-dan-haberdar-olmak-mi-olmamak-mi

Zülfü Livaneli’nin gizli tarihi. Nazım Alpman. 6 Şubat 2012. http://www.gazetesiz.com/makaleler/nazim-alpman/zulfu-livanelinin-gizli-tarihi-120682.html

Stalin, Naziler ve Kırım Tatarları. Ayşe Hür. Radikal. 23.02.2004. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/stalin_naziler_ve_kirim_tatarlari-1178082

Nuh Köklü http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/19/cp/gnc101-20051218-102.html

CIA’nın Türk Casusu’ 97 yaşında sessizce öldü. Habertürk Gazetesi. 03 Mayıs 2015. http://www.haberturk.com/yasam/haber/1072966-cianin-turk-casusu-97-yasinda-sessizce-oldu

Oyun Masası. Soner Yalçın. Sözcü Gazetesi 13 Şubat 2015  http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/oyun-masasi-741905/

Vasıf Vasıf Efendi’nin facebook sayfası (kendisinden yazılı izin alınmıştır).

2. Dünya Savaşı ve Azerbaycan.  Sevtap Sırakaya. Yüksek Lisans Tezi. T.C.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı
2007

Bülent Pakman. Nisan 2015. Son güncelleme Mayıs 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Not: Daha önce bölümler halinde yayımlanan aşağıdaki sayfaların birleştirilmiş versiyonudur;

2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKLER

STALİNLİ YILLAR

BARBAROSSA HAREKATI

2. DÜNYA SAVAŞINDA TÜRK LEJYONLARI

RUSLARDAN KAÇIŞ

DRAU FACİASI

Twitter Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

Bülent Pakman’ın video arşivi:

Bülent Pakman video kanalı 1

Bülent Pakman video kanalı 2

Bülent Pakman video kanalI 3

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Daha önce de Atatürk’ü yok etmek istemişlerdi

Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey, Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu,Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine akşam yemeğine davet etti.

Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa, akşam sofrada bir araya geldiler.
Hatır sormalar henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; “Kemal” dedi, “ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz. Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var, bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz. ” Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi.“Buyurun, konuşalım !” dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,o yüzden sana gelemiyor,tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor…”
Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı, “Neyimden korkuyorlarmış? ” deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi: “ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar. Dedikodular giderek yayılıyor. Bazen o kadar abartıyorlar ki,eline bir fırsat geçerse, senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı. Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Rauf Bey ise içini dökmeye başladı: “Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı. En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,biz de sana yardım ettik. Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”
Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı. “Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Rauf Bey’i dinleyelim: “Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı. Boğazında padişahın ekmeği var. Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.Benim rejim sorunum yok. Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.O makamlar uhrevi makamlar. Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir, cumhuriyet değil”.

Gazi’nin yüz hatları gerilmişti. Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü; “Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu. “Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!…” deyip kestirip attı Refet Paşa. Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya, “ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.
Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi. St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı: “Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…” Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.

Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımı oldu. Giderek aralarında uzun yıllar sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı. O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.

Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..” Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!…” diyemedi.

Masada olmayan dördüncü kişi, Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu.

Beşinci kişiyse, kendisiydi.

Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu. “Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi. “Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!” diye yanıtladı Rauf Bey. “Bana bir kâğıt verin…” Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar,içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.” Yüksek sesle okudu ve sordu:
“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi? Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?” “Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!…”, dedi Rauf Bey.

O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar.
Sofra, buz gibi olmuştu. Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.O günden itibaren Gazi yollarını da bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü. Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.

Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu krizi atlatmalıydı. Öyle de yaptı.
Bu arkadaşlarıyla da yolları bu noktadan itibaren ayrıldı. Kurtuluşu sağladığı arkadaşlarıyla ve bu Birinci Meclisle cumhuriyete gidemeyeceğini anlamıştı.

1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir seçim yapmak zorundaydı. Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti. Doğal olarak da seçimlere gidildi. Gazi,bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.Seçimler sonucunda gelecek olan 2. Meclisin ne ölçüde cumhuriyetten yana bir tavır sergileyeceğinin bir garantisi yoktu ama, başka çaresi de yoktu ve bu seçimlerin yapılması zorunluluğu ayrıca bir anayasa emriydi.
Ertesi gün Gazi’nin 128 arkadaşı, yeni seçimlere gidilmesi için Meclis Başkanlığına önerge sunuyorlardı. O günkü Anayasaya göre her iki yılda bir seçim yapılıyordu. Meclis dönemini doldurmuştu. Gazi de, bu krizi ancak böyle atlatabileceğini hesapladı ve düğmeye bastı.
Muhalif kanat ve komutanlar, bu seçimler yüzünden Mustafa Kemal’i ellerinden kaçırdıklarını anlamakta gecikmediler:
“Ya gelecek Meclis, Kemalist olursa!”
O zaman cumhuriyetin önüne geçilmesi katiyen mümkün olamazdı.
Bunun verdiği panikle, inanılmaz bir planı uygulamaya koydular: “Mustafa Kemal’i Meclise sokmayalım!”
“-Bu nasıl olabilir ki?”
“-Seçim kanununu değiştirerek”
Muhalif kanadın üç milletvekili Erzurum Milletvekili Necati Bey, Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey seçim kanunu değişiklik önergesi” hazırladılar. Eğer bu önerge yasalaşsaydı, Mustafa Kemal milletvekili seçilemeyecekti. O zaman da ne cumhuriyet, ne bağımsızlık, ne laiklik, ne de devrimler…Bu konuda daha çok fikir yürütmek bile abes.
Seçim kanununda değişiklik isteyenlerin önerileri şunlardı:
1. “Bundan böyle milletvekili adayı, adaylığını koyduğu yerde en az beş seneden beri oturuyor olmalı.”

Mustafa Kemal, yaşamı boyunca o cephe, bu cephe koşturmaktan, hiçbir yerde değil beş yıl, beş ay bile sürekli oturamamıştı. Belli ki bu maddenin hedefiydi.

2. “ Milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Millinin sınırları içinde olmalıdır!…”

Selanik, Misak-ı Milli dışında kalmıştı.

Bu her iki madde de Mustafa Kemal’i hedef almıştı. Hedef belliydi. Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı. Hem de en yakın silah arkadaşları tarafından.
Bu önerge TBMM Başkanlık Divanına verildi. Oturumu Halide Edip Adıvar’ın eşi Dr. Adnan Adıvar yönetiyordu. O da muhalefet yapan İttihatçı kanadın liderlerindendi. Bir önerge verilmiştir. İncelenmek üzere ilgili ihtisas komisyonuna havale ediyorum”,dedi.
Gazi derhal söz istedi. “”Bu önerge şahsımla ilgilidir. Ben TBMM’nin başkanıyım. Benimle ilgili bir önergeyi millet bilmek ister.””
Kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:
”Bugüne kadar ne yaptıysam, Türklük adına, İslâm adına yaptığıma ve iyi şeyler yaptığıma inanıyordum. …Kendi kurduğum meclisten, sayıları üç-beş de olsa milletvekilinin çıkıp da beni en doğal yurttaşlık haklarımdan, seçme-seçilme haklarımdan mahrum etmeye çalışacağını, cephelerde gırtlak gırtlağa savaştığım düşmanlarımdan bile beklemezdim…. Ne yazık ki doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor; ayrıca herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl oturmuş değilim…. Ancak bilmelisiniz ki, Selanik tek kurşun atılmadan Yunan’a teslim edildiğinde ben bir başka yurt köşesini savunmak üzere Derne’de, Bingazi’de,Trablusgarp cephesinde savaşıyordum…. Eğer bu efendilerin dediği gibi, bir yerde beş yıl oturuyor olsaydım, o zaman Bitlis’’i Muş’’u alarak Diyarbakır’’a dayanan Rus’un karşısına geçip bu şehirlerimizi kurtaramazdım. …O zaman Çanakkale’de, Anafartalar’da, Arıburnu’nda olmamaklığım gerekirdi. O zaman Filistin’de, Halep’te, Suriye’de olamaz, bugünkü Suriye sınırımızı eylemli olarak çizemezdim. O zaman Sakarya’da, Afyon’da, Dumlupınar’da olamazdım. Ama eğer ben oralarda olamasaydım, korkarım bu efendilerin de doğum yerleri Misak-ı Millinin sınırları dışında kalırdı. …Şimdi bu efendilere soruyorum: Bu efendiler seçim bölgelerindeki halkın ciddî olarak düşünce ve duygularını mı dile getiriyorlar? Yani, millet bu efendilerle aynı düşüncede midir?
Efendiler! Beni yurttaşlık haklarından yoksun kılma yetkisi, bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmî olarak size ve bu efendilerin seçim bölgelerindeki halka ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.” (Bakınız. Nutuk, sayfa 657)

Gazi, hışımla kürsüden inmişti. Sonradan ne olduğunu ise Ord. Prof. Dr. Hıfzı Velded Velidedeoğlu, “Üç Devir” adlı kitabında çok canlı olarak anlatacaktır. O günlerde Hukuk Fakültesinde öğrenci ve aynı zamanda Mecliste Zabıt Kâtibi olarak çalışan Velidedeoğlu’nun anlatımıyla, tüm Türkiye Mustafa Kemal’ine sahip çıkmış, çuvallar dolusu çektikleri telgraflarla, onu paylaşamamışlardı.
Örneğin, dadaşlar: “ “Paşam, sen Selanikli olduğun kadar Erzurumlusan. Ko adaylığını Erzurumdan, seni buradan Meclise sokak!”” diyorlardı.
Sonunda Ankara’nın Bala ilçesinden milletvekili seçilecek ve böylece Meclise girecekti. Milletin baskısı öylesine baskın çıkacaktı ki, bu öneri amacına ulaşamayacaktı.

Şimdi dilerseniz fotoğrafları yan yana koyalım:
1922 Aralık ayındaki tablo, yukarıdaki Etlik’te, Kalaba’daki Refet Bele’nin bağevinde, yemek bahanesiyle çağırıp, “ …Cumhuriyeti aklından bile geçirme!…” diye dayatılan tablodur. Masadakiler, Kurtuluş’ta omuz omuza vermiş olan komutanlardır ve Kâzım Karabekir de o esnada Erzurum’da, telefonun öbür ucunda, bu toplantının sonucunu beklemektedir.
1923 Nisanındaki tablo ise, yukarıda anlattığımız “ O’nu Meclis’e bile sokmama” tablosudur.
1923 Ekim’indeki tablo ise, Lozan’ın imzalanmasından sonra başbakanın ve onun öncesinde ve sonrasında komutanların istifa ederek Mustafa Kemal’in çevresini boşaltmak suretiyle yol açmayı umdukları “ hükümet krizi” tablosudur.
Mustafa Kemal’’in bütün bunların altından kalkamayacağı, dolayısıyla boyun eğip, cumhuriyet sevdasından vazgeçeceği hesaplanmaktadır, orduların başına da gidilerek, adeta “gözdağı” verilmek istenmektedir.

Oysa Mustafa Kemal bir “dâhidir. Bakın nasıl harekete geçer:

Gazi, Başbakan Fethi (Okyar) Bey’i ve hükümet üyelerini 26 Ekim günü Çankaya’ya yemeğe davet eder ve bu yemekte, Başbakan Fethi Bey’’den istifa etmesini ister.
”Çok yoruldun Fethi Bey, sürekli eleştiriliyorsun, lütfen çekilin. Bırakalım Meclis, istediği gibi bir hükümet kursun. Buna hiç müdahale etmeyelim. Hatta yardımcı olalım. Mademki bu hükümeti bu kadar eleştiriyorlar, o halde bakan olan arkadaşlarımız, yeni kurulacak hükümette de kendilerine görev verilirse, bu görevi kabul etmesinler. Bırakalım Meclis, bu sürekli eleştirdiği hükümetin tamamen dışından bir hükümet çıkarsın. Yalnız Fevzi Paşa bunun dışında kalsın. Eğer O’na Genel Kurmay Başkanlığı önerilirse, kabul etsin. Zira o kritik görevde değişiklik olmaz.”
Bu talimat yerine getirilir ve Fethi Bey hükümeti çekilir.
Şimdi Meclis daha büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Bir bakanlık için tek bir isimde buluşamayan TBMM, şimdi 12 Bakanlık için uğraş vermektedir ve herkesin mutabık kaldığı bir hükümetin kurulabilmesi ise neredeyse olanaksız hale gelmiştir.
Milletvekilleri evlere dağılmışlar, listeler hazırlamaktadırlar ama, aradan üç gün geçmesine rağmen sonuç alınamamaktadır.
Dışarıdan bakılınca görülen manzara şudur:
Daha üç ay önce bağımsızlığını ilan edip, devlet kurduklarını iddia eden Türkler, şimdi bir hükümet kuramamaktadırlar. Bütün dünya dikkat kesilmiş, Ankara’yı izlemektedir. Bu durum bu şekliyle uzun süre devam edemez. Hükümetin toptan istifasıyla şimdi kriz daha da büyümüş, Gazi adeta yangına körükle gitmiştir. Bunun ince bir hesap olduğunu henüz kimse fark edememiştir. Tüm yaşamı sorunları çözmekle geçmiş olan Gazi, belli ki beklediği anın geldiğine emin olmuş ve düğmeye basmıştır: Şimdi bir plan adım adım uygulanacaktır.

Bunalımdan Cumhuriyet doğuyor

Gazi 28 Ekim 1923 günü öğlene kadar Mecliste çalışmış, şimdi Çankaya’ya gitmek üzere ayrılıyordu. Meclis koridorunda, kendisiyle görüşmek üzere bekleyen Kemalettin Sami ve Halit Karsıalan Paşalarla karşılaştı. Her ikisini de akşam yemeğine köşke davet etti ve beraberinde İsmet İnönü, Meclis Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Ali Fethi Okyar olmak üzere Çankaya’ya çıktı. Köşke geldiğinde, diğer arkadaşları Ruşen Eşref Ünaydın ve Fuat Bulca’yı bir konuyu görüşmek üzere kendisini bekler durumda buldu ve onları da yemeğe alıkoydu.
Akşam yemeğine işte bu konuklarla oturdu ve yemek henüz başlamıştı ki, kısa bir süre sonra, kesin bir ifadeyle: “Arkadaşlar! Cumhuriyeti yarın ilan edeceğiz” dedi. Masadaki coşku anlatılmazdı. Kafasındaki planı tüm ayrıntısıyla açıkladı. Aslında plan çok basit ve çok gerçekçiydi:
Neden hükümet kurulamıyordu? Çünkü, mevcut sisteme göre, her bakan ayrı ayrı oylanıyordu. Mecliste pek çok grup vardı. O yüzden aynı isim üzerinde mutabakat sağlanamıyordu. Gazi, bu zaafı görmüştü. O halde Anayasa’da değişiklik yaparak bu zafiyetten kurtulup, tüm uygar dünyanın kabul ettiği evrensel seçim sistemlerine gitmek gerekirdi ama, o takdirde kurulacak hükümet bir cumhuriyet hükümeti olurmuş, bu da birilerinin hoşuna gitmezmiş …bu, çözümü nispeten daha kolay bir sorundu.
Böyle bir rejim değişikliğini onaylamayacak ve buna muhalefet yapacak tüm lider karakterdeki kişiler, Ankara dışındaydılar. Gazi bu fırsatı çok iyi değerlendirdi ve o yüzden Cumhuriyeti yarın ilan edeceğiz” dedi. O esnada muhalefet liderleri Meclis dışında, İstanbul’’da, Refet Bele’nin evinde toplantı halindeydiler.
Gazi plânını ve iş bölümünü şöyle yaptı:
“Yarın Grup toplanınca, gene bir sonuç alamamış olacaklar. O zaman, Kemalettin Paşa, sen söz al, kürsüye çık ve ‘’Günlerdir bir buhran içinde bocalayıp duruyoruz, bir hükümet üzerinde anlaşamıyoruz. Bütün bir dünya da bizi gözlüyor. Bu durum, ilelebet böyle gidemez. Bu grubun bir partisi, bu Meclis’in bir başkanı var. Her ikisinin de başkanı Mustafa Kemal. Çankaya’da oturuyor. O’na başvuralım, gelsin o bu sorunu çözsün!’ de, yerine otur. Ben bu davet üzerine Meclis’e gelir, çözüm önerimi sunarım”.
Plan bundan ibarettir.’ Sofra erken dağılır. Gazi sadece İsmet Paşa’yı alıkoyar. Onlar bütün gece, gerekli Anayasa değişiklik maddelerini kaleme almakla uğraşırlar. Rejimin adının cumhuriyet olduğuna ilişkin madde değişiklikleri yapılır, hükümetin nasıl teşkil edileceğine ilişkin maddelerde ve cumhurbaşkanının seçimine ilişkin maddelerde gereken düzenlemeler yapılır. Bellidir ki tüm Türkiye, bambaşka bir güne doğmak üzeredir.
Bu plan ertesi gün aynen uygulanır. Gazi, davet üzerine Meclise gelir, kürsüye çıkar, çözüm önerisini sunmak üzere birkaç saat izin ister. Daha sonra odasına geçer, Meclis’teki sözü geçen birkaç milletvekili arkadaşıyla konuşur ve nihayet kürsüye yeniden döner. Krizin kaynağını bulduğunu ifade eder, bunun seçim sistemimizdeki aksaklıktan kaynaklandığını anlatır. Oysa çağdaş devletlerde bu işlerin çok kolay yürüdüğünü, çünkü o ülkelerde, her bakanın tek tek ve ayrı ayrı oylanmadığını, tüm hükümetin tek liste halinde oylandığını, Meclis bu listeye güven göstermediği takdirde bir başka listenin hazırlanması gerekeceğini, gene seçimi yapacak olanın Meclis olduğunu anlatır, örnekler verir ve bütün bunların olabilmesi için ise, seçim usulünü değiştirmek üzere Anayasada değişiklik yapılması gerektiğini ifade ederek, önerisini de tartışılmak üzere komisyona verip , kürsüden iner.
Şimdi konu, bir anayasa meselesi haline dönüşmüştür. Bunun lehinde, aleyhinde konuşmalar olur ve sonunda gereken anayasa değişikliklerinin yapılmasına karar verilir ki, aslında bu da “cumhuriyet” demektir. Zira cumhuriyetlerde bir cumhurbaşkanı, başbakanını seçer ve hükümet listesini başbakan hazırlayarak cumhurbaşkanına, o da Meclis’e sunar. Kabul görürse, hükümet güvenoyu almış olur ve kolayca kurulur. Güvenoyu alamazsa, cumhurbaşkanı aynı başbakana veya bir başka başbakana hükümeti yeniden kurma yetkisi verir. Liste, her defasında tümüyle oylandığı için, diğer sisteme nazaran çok daha kolay sonuç alınan bir sistemdir bu. Ne var ki, bu sistemin de adı “cumhuriyettir. Esasen bu sistem, yani cumhuriyet, Amasya Tamimi’nden itibaren, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar ışığında kurulan TBMM’nin adım adım izlediği yoldur. Henüz adı konmamıştır, şimdi sadece açıkça adı konmaktadır.
İlgili komisyon gereken madde değişikliklerini ivedi olarak görüşme kararı alır ve Gazi’nin bir gece önce İsmet Paşa’ya dikte ettirdiği Anayasa maddelerini tartışır, oylar ve kabul eder. Böylece “”Yaşasın Cumhuriyet”” çığlıkları arasında cumhuriyet ilan edilir. Kısa bir aradan sonra Cumhurbaşkanı seçimine geçilir. Tek ve doğal aday olarak Gazi Mustafa Kemal, salonda bulunan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanı seçilir.

Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç’in 80. YILINDA BÜYÜK NUTUK’undan (Söylev) alıntıyla derlenmiştir. Bülent Pakman. Mart 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

Twitter Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Şamanın izinde

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Gaia Dergi’den Burak Avşar ve Sasun Bazarian Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Burak Avşar: Öncelikle sizi tanıyalım. Ne yapmaktasınız, neyle uğraşmaktasınız?

Timur Davletov: Ben Timur B. Davletov. Hakas Türkü’yüm. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlıyorum. Zaman zaman Şamanlık ve Kam kültürü üzerine konferanslar da veriyorum.

Biliyorsunuz dünyada yaşayan Türk halklarının en eski yurtları Güney Sibirya’da bulunur. Orası aynı zamanda İç Asya olarak da geçiyor. Sayan ve Altay dağlarının etrafında ve eteklerinde eski zamanlardan beri Türk halklarından olan Hakaslar yaşıyor. Günümüzde de bir din olarak atalarının inançlarını ve kültürlerini devam ettiriyorlar. Devam ettiriyorlar derken şunu da ekleyebilirim; anket araştırmaları yapılıyor ve sonuçlara göre Hakasların yüzde 30’u mensup oldukları din olarak Şamanlık’ı gösteriyor ya da Türkçesi Kamlık. Kam-Kamanlık-Şamanlık bunlar aynı şeyler.

Sasun Bazarian: Bize Şamanlık hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Timur Davletov: Hakas halkının yaşadığı Hakas Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu içinde Sibirya’da bulunuyor; başkenti de Abakan. “Şamanlık nedir” diye genel bir soru sorulacak olursa; Şamanlık genel bir inanç sistemidir ama bu inanç, kültürün içinde yer alır. Niçin din diyoruz? İnanç kimliğini tanımlarken Hakaslar’ın bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Ateizmi, çok düşük bir kısmı ise Budizmi, İslamı ve Museviliği kullanıyor fakat Hakaslar’ın içinde Hristiyanlardan sonra ikinci en kalabalık inançsal grup Şamanlık. Dolayısıyla kişiler kendi inançsal kimliğini tanımlarken Şamalığı; İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler kadar bir din olarak referans veriyor. Sovyetler’de çok tanınmış bir Arkeolog olan Okladnikov’a göre, Ural ve Altay Dağları arasındaki coğrafyada ilk Kamlar, yani Şamanlar M.Ö. 7000 yıllarında çıkmıştır. Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır. Şimdi Türkçe’de böyle bir kavram yok ama Türk dillerinden Rusça’ya geçen bir kavram var: Kamlama. Kamlama demek Şaman ayini demek. Ayini ters anlayan insanlar var, ibadet de diyebilirsiniz, ikisi de aynı şey. Bu ikisinin Türkçe karşılığı tapınmak. Uzmanların adı Kam; ama Kam dini, Şaman dini o uzmanlarla sınırlı değil. Nasıl ki Hristiyanlık papazlarla sınırlı değilse, nasıl ki İslamiyet imamlarla sınırlı değilse, Şamanlık da Şamanlar ile sınırlı değil. Şamanlık çok geniş bir kavram ama dinin özel bir adı yok; çünkü doğal bir duruş. Benim bildiğim kadarıyla eski Yunanlılar’ın da mensup olduğu çok tanrılı dinin adı yok. Peki, Şamanlık’ın neden adı yok? Çünkü misyoner değil, tebligatçı değil. Tebligatçı olmamasının altında yatan sebep kendini haklı görmemesi, “Hep ben haklıyım, hep ben üstünüm, tek geçerli benim, tek hak dini benim” diyerek kendini tanımlamaması. Hiç kimseyi doğru yola, kurtuluşa falan çağırmıyor.

Şamanizm

S.B.: Bu zaten sadece semavi dinlerin temelinde olan bir kavram, misyonerlik kavramı.

T.D.: Tabii misyonerlik Ortadoğu dinlerinde var ama Şamanlık’ta yok. Zaten eski Yunanlılar’da da misyonerlik yok, eski Latin Paganizminde de yok; dinlerine isim verme ihtiyacını duymamışlar. Şamanlık’a dair ilk araştırmalar batılılar tarafından Samiler üzerinden başlıyor. 16. yüzyılda İskandinavya’nın en kuzeyinde fenotip olarak Asyalı olan Sami halkları var, Laponlar diye geçiyorlar. Daha sonra araştırmalar derinleşiyor, Sibirya’ya doğru ilerliyor. O zamandan itibaren, yaklaşık 17. yüzyıldan, dünya bilim literatüründe Şamanlık kavramı kullanılıyor. Rusya’dan çıkan bu kavramın esas kaynağı Tunguz-Mançu dili. O dilde ‘saman’ olarak telaffuz ediliyor. Bazı araştırmacılar kelimenin Türkçe olduğunu söylüyorlar; çünkü Tunguz-Mançu halkları Türk halklarından uzak değil, bizim şu anda algıladığımızın aksine, onlar da Altay halklarındandır.

B. A.: Altay halkları hangileri tam olarak? 

T.D.: Altay halklarının içinde Türk halkları var; Moğollar var, Tunguz-Mançular var, Koreliler var, Japonlar var. Bunlar Altay kolu, Altay dilleri ya da Altay halkları olarak geçiyorlar. Öbür taraftan bir de Ural halkları var; Ural halklarının içinde Fin-Ugor halkları var. Bu yüzden genelde Ural-Altay halkları kavramı kullanılıyor.

B. A.: Şamanlık ilk ne zaman ortaya çıkmış? 

T.D.: Okladnikov’un da dediği gibi M.Ö. 7000 yıllarında bu uzmanlık çıkıyor; ama batılı bakış açısına sahip çok tanınmış bir Şamanlık araştırmacısı olan Mircea Eliade Şamanlık’ı  bir din olarak görmüyor, yaşam şekli olarak da görmüyor, onu bir trans tekniği olarak görüyor, ekstaz, vecd haline gelme tekniği olarak görüyor. Tabii bu çok dar bir kullanım şekli; çünkü Mircea Eliade hiçbir zaman Sibirya’ya gitmemiş, Sibirya’daki Şamanlar ile görüşmemiş, onları izlememiş ama konuya ilgi duymuş ve bu konuda dinle karışık olarak büyük mesai harcamış. O yüzden onun araştırmaları da önemli ve ona göre Şamanlık, Paleolitik dönemden itibaren görülmekte. Zaten birçok araştırmacıya göre, mesela çok tanınmış Sovyet araştırmacılarından Tokarev var, ona göre de Şamanlık dünyanın gelmiş geçmiş en eski inanç, din biçimlerinden birisidir. Bazılarına göre Kamlık 300 bin yıldan beridir var. Homo saphiensle beraber çıkmış bir kavram ama kesin olan şey, milattan öncesinden beri var olduğu.

Alaska Şamanları

S.B.: Şamanlık’ın belirgin kavram ve inançları nelerdir?

T.D.: Şamanlık’ta evren üç katmandan oluşuyor. En üsttekine ‘Kök Tengri’ diyorlar, mavi ya da gök manasına gelen bir sözcük ‘kök’. En altta, Toprak Ana olarak bildiğimiz Yağız Yer bulunuyor ve 8. yüzyıl Türk yazıtlarında da bu kavrama rastlamak mümkün. Bu iki katmanın arasında insan yaşıyor. Günümüz Şamanlık’ında bu böyledir, üç katman vardır. Bir de Umay Tanrıça vardır. Eski türk yazıtlarında da rastlayabileceğimiz Umay Tanrıça, günümüzde Sibirya’daki Türk halkları ve Moğol halklarında yaşatılan bir kavramdır. Yani o zamandan günümüze yansıyan kültürel bir süreklilik var. Umay kelimesinin etimolojisini, birçok araştırmacı Türk diline bağlıyor. Onun dışında bazı araştırmacılar, “Eski Türk yazıtlarında Kam sözcüğü yok” diyorlar. Bunun bir kavram olarak geçmemesinde sorun yok; çünkü eski Türk yazıtlarında Kök Tengri, Yağız Yer ya da Türk yeri, Umay ve bir de yol tanrısı manasındaki ‘Yol Tengrisi’ yer alıyor. Bir de Erklig Han olarak geçen Erlik Han var. Bu görüşler, tanınmış Türkolog ve tarihçilerden Sergey Klyaştornıy’a ait ve ona göre eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabe Türkler’in kendi üretimi, yani başka yerlerden gelmiş değil. Klyaştornıy’dan önce ilk defa bu görüşü dile getiren Çarlık Rusyası 19. yüzyıl Türkologlarından Aristov da var. En önemlisi ise eski Türkler’de kaanı tahta çıkartan kişi Kamlardı. Bazılarına göre de Umay Tanrıça, kadınları koruyan bir melek. Şamanlık’ta melek kavramı yok, cennet cehennem kavramı da yok. Bunu gösteren en büyük kanıt da İskitler ve Hunlar gibi eski Türk ve Avrasya göçebelerinin silahla gömülmüş olmaları; çünkü cennet beklentileri olsaydı, silahla gömülmezlerdi. Aynı zamanda eşyalarını da yanlarında götürüyorlar, oysa cennete gideceğini düşünen bir insanın orada bir şeye ihtiyaç duyacağını düşünmesi beklenmez. Atını dahi karşı tarafa götürüyorsa, öbür tarafta bir beklentileri yok. Cennet cehennem kavramlarının yerine başka anlamlara gelen kavramlar kullanılmış. İki tane sözcük var, uçmak (uçmag) ve tamu (tamag, tamağ); bu sözcükler Soğdca dilinden geliyor. Oğuzlar Anadolu’ya geçtiklerinde güneybatıya ilerlerken Araplar’dan cennet ve cehennem kavramlarını alıyorlar; ama normalde Şamanlık’taki cennet ve cehennem burada bilindiği gibi değil, aynı anlamı karşılamıyor. Hala daha güney Sibirya’da cennet ve cehennem manasına gelmiyor bu kavramlar. Böyle olduğu için de zamanında, 19. yüzyılda Hristiyan misyonerleri bölgeye geldiğinde sıkıntıyla karşılaşmış. Misyonerler anlatıyorlar; Allah’ın birliği, günah, sevap… Bunların hiçbiri Şamanlık’ta yok. Bunlar olmadığı için de yerli Türk halkı anlamakta zorluk çekiyor. Dolayısıyla misyonerlik gayretleri ve doğru yola çekme çabaları boşa çıkıyor. Allah’ın birliği gibi bir inanç olmadığı için Şamanlar misyonerlerden etkilenmemişler.

B. A.: Şamanlık’ın en belirgin özelliği nedir? 

T.D.: Şamanlık’ın ya da Kam inancının en büyük özelliği şu; misyoner olmaması, tebligatçı olmaması ama diğer inanç kültürlerinden en büyük farkı şu ki, herkesi kabul ediyor Şamanlık; imanlıları da kabul ediyor, imansızları da kabul ediyor, yani bütün bunları eşit, geçerli ve var olması gereken şeyler olarak kabul ediyor. Hiçbir şekilde kendini üstün görmek yok, mütevazi bir inanç sistemi. “Bir tek ben geçerliyim, başkaları saptırılmış, yanlış, onlar düzeltilmesi gerek, doğru yola çağrılması gerekenler, çekilmesi gerekenler” görüşünde değil. Bunu da şu mantıkla yürütüyor; iyilik ve kötülük, bunların hepsi mecburi olarak var olmalı; ama başka kültür şunu diyebiliyor: “Biz iyiliği temsil ediyoruz, biz kötülüğe karşı savaşacağız, kötülüğü yeneceğiz ve her tarafta iyilik olacak.” Bu özünde tezat bir söylem; çünkü hiçbir zaman kötülük yok olamaz. Bu Şamanlar’da şöyle açıklanıyor; nasıl ki yaşam, yaşamak hep nefes almakla olmuyorsa, yani yaşayabilmek için, hayatın akması için aldığın nefesi zaman zaman vermek de lazım. Yani nereye kadar nefes alacaksın; o nefesi vermek de lazım. Dolayısıyla böyle bir bütünlük var. İylik ve kötülük; üst dünya, alt dünya ve orta dünya arasında hiyerarşi yok Şamanlık’ta. Bazıları şöyle algılayor; “Haa! Üst dünyaysa demek ki, hiyerarşi olarak en üste o, ondan sonra insan dünyası, ondan sonra alt dünya var. Onlar kötü olduğu için alt dünyadadır” gibi bir algılama var ama öyle değil. Onların arasında hiçbir şekilde hiyerarşi yok, belki de paralel olabilirler.

S.B.: Şamanlık’ın bir kutsal kitabı var mı? 

T.D.: Kam inancının, Şamanlık’ın kitap çalışmaları yapılmamış. Şamanlığa mensup insanlar şunu kabul ediyorlar; söz uçucu olabilir ama yazı kalır, fakat yazı önemini yine de kaybeder, hele ki kutsal metin ise dinamikliğini kaybediyor; statik oluyor, artık bir daha değiştirmek mümkün değil. Şamanlık’ta ise gelenekler dinamizmini hiç kaybetmiyor, hep akıyor. Zaten kutsal kitabı da hayatın kendisi kabul ediyorlar. Hayatın şöyle bir özelliği var; matbaaya ihtiyaç duymuyorsunuz ya da el yazmalarına ihtiyaç duymuyorsunuz çoğaltmak için. Mesela zaman geçiyor yeni kavramlar, yeni sosyal değerler ortaya çıkıyor, siz onu görünce “Ayy bizde de onlar var, şunlar var, bunlar var” diye kendinizi arayışlara atmıyorsunuz; çünkü sizin kutsal kitabınız olan hayat zaten bunları içeriyor. Normalde bir kutsal kitap bir milyon sayfalık bile olsa hayatın bütün karmaşıklığını kucaklayamaz. Çünkü hayatta sadece uyumlu olanlar bir arada değil, uyumsuz olanlar da bir arada, yani tezatlıklar da bir arada. Bunların iki ucunun arasında çeşit çeşit kombinasyonlar bir arada olabiliyor. Bu sebeple Kamlık’ın tek kutsal kitabı var, o da hayat. Yaşadıkça dolduruluyor, ortaya çıkan her sosyal olayı içeriyor.

S.B.: Peki, Şamanlık’ta tapınak olarak nereler var? 

T.D.: Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa. Biz şuna alıştık; doğayı iki tane ağaç, üç tane bitki olarak görüyoruz, dolayısıyla dünyayı da sınırlı olarak görüyoruz. Oysa ki Şaman kültüründe doğanın sınırı evrenin sınırsızlığıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenin her noktasında sizin herhangi bir kıble arama, herhangi bir şey arama gibi bir ihtiyacınız yok. Çünkü hiçbir zaman ıskalamıyorsunuz, çünkü tapınağın içindesiniz.

Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa

B. A.: Dünya sizin ibadet alanınız aslında.

T.D.: Tabi tabi, evrenin her noktası öyle. Evrenin içinde herhangi özel bir nokta, herhangi özel bir bölge istisnai değildir. Bir kayıtsızlık var, yani bir doğa var; insan alemi var, bitkiler alemi var, hayvanlar alemi var ve orada bile bir ayrımcılık yok. Şamanlık’ta insanlar arasında şöyle bir ayrımcılık yapılmıyor; inanan ve inanmayan. İnananlar içinde de ayrımcılık yapmıyor; mümin, kafir, rafizi, Alevi vs. gibi. Bunların insan dünyasında var olduğunu kabul ediyor ama insan dünyasının, aleminin dışına adım attığın zaman bunlar geçersiz. Evrenle sınırlı olan doğa boyutunda güzel, çirkin, doğru, yanlış hiçbir şey geçerli değil. Bu insanı üzebiliyor, “Hani bizim haklılık payımız vardı” dedirtiyor. Hiçbir şey değişmiyor; çünkü sizin tapınağınız hiçbir şekilde yok olmuyor. Tapınağın yok olmamasını misyonerlikte kullanabilirken kullanmıyor. Siz Tanrı adına tapınak dikiyorsunuz, o bir alışveriş merkezi değil, kârın sağlandığı bir yer değil. Klasik anlamda, saf duygularla tapınağı dikiyorsunuz; cami olsun, kilise olsun, başka tapınaklar… Sonra bir gün deprem oluyor ve o tapınak yıkılıyor. İşte orada sıkıntı çıkıyor, niye sıkıntı çıkıyor? Çünkü sizin dikmiş olduğunuz tapınak, Tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor. Ama siz onu tanrı için dikiyorsunuz, ama tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor sizin tanrı için dikmiş olduğunuz tapınak. Orada bir sıkıntı var, ama Şamanlık’ta bu sıkıntı yok, çünkü bunları umursamıyor. Bütün bir evreni tapınak olarak algıladığı için evrenin bir noktasında “Burada tapınak dikeceğim” kaygısı yok. “Mars’ta dikeceğim, Ay’da dikeceğim, Afrika’da, Orta Doğu’da, bir noktada dikeceğim” kaygısı yok. Bu durumda mimari gelişmeyebilir, bu kötü bir şey olabilir; medeniyet, uygarlık vs. gelişmemiş olabilir ama bunun doğa seviyesinde hiçbir geçerliliği yok. Medeniyet tamamen insan seviyesinde, insan aleminde geçerli olan kavram. İnsan isterse bu dünyayı yok etsin, yine evren çapında hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Bütün insanlık yok olsun yine hiçbir şey etkilenmez. Bu yönden Şamanlık biraz acımasız, o yüzden herkes kaldıramıyor, aşırı gerçekçi. O yüzden misyoner değiller zaten, çünkü ilgiyi çekebilecek, sürükleyebilecek, “Ha gayret ondan sonra ödül var” diyebilecek bir durum yok.

Sasun Bazarian: Çok daha gerçekçi, daha insan tabanlı daha ekolojik bir bakış açısı. 

Timur Davletov: Tabii tabii insan merkezli değil. Çevreci olması en büyük özelliği ama çevrecilik şöyle değil; “Hadi çocuklar birleşelim biraz çevrecilik yapalım”, her şey doğalından geliyor, herhangi bir çevrecilik çabası yok. Çevreci oluşlarını da bir propaganda olarak da kullanmıyor, sadece doğanın içinde yaşıyorlar. Ha öldürmüyor mu? Öldürüyor, kesiyor ama onu da ekosistemle bütünleşik bir şekilde yapıyor. Nasıl ki bir hayvan başka bir hayvanı öldürüyorsa, aynı şekilde öldürüyor.

S. B.: Ama hayvanları bir kâr amacına dönüştürmüyor ya da bunun endüstrisini yapmıyor.

T. D.: Kâr amacı güdüldüğü zaman şöyle bir düşünce ortaya çıkıyor, ‘büyük balık küçük balığı yer’. Halbuki küçük balık da büyük balığı yer. Büyük balık, küçük balıkların hepsini yerse kendisi ne yapacak? Mecburen o da ölmek zorunda kalacak. İşte bu döngüyü Şamanlık gözetiyor, sadece yaşıyor.

S. B.: Yaşam tarzı haline getirmiş bunu…

T. D.: Tabii. Ama bu kültürden kopan insan şu deyimi geliştirmiş: “Ot geldik ot gidiyoruz.” Bu hep doğayı küçümsemekten gelir. Oysa ki o ot, ağaç diyerek küçümsedikleri oksijen üretiyor. İnsanın hiçbir şekilde üretemediği oksijeni üretiyorlar. Ama buna rağmen şunu yapmıyor, “Ya, ben oksijen üretiyorum bak, ona göre ha!” demiyor, böyle bir yaklaşım içinde değil ama insan onu küçümseyebiliyor; “Ağaç gibi olduk, ağaç gibi gidiyoruz.” falan diyebiliyor, o da doğadan kopmaktan. Dolayısıyla Şamanlık’ın içinde doğa sevgisi yok; çünkü sevgi kavramı yok. Ama sadece yaşamak var, bu ‘yaşamak’ içinde zaten uyumlu oluyorsun sen. Mesela Şamanlık’ta şunu savunuyor; insan ölse bile ortadan kaybolmuyor, kemikleri, eti hepsi gübreye dönüşüyor. E gübre nereye gidiyor; doğanın içinde kalıyor.

Moğol Şamanları (Kaynak: The Guardian)

S. B.: Belirli bir döngüsü var aslında Şamanlık’ın, doğaya bağlı bariz bir döngüsü var. Her şeyin bir döngü içerisinde olduğunu kabul ediyor, bunu diğer insan toplumları veya dinler kabul etmiyorlar. Hepsi kendini doğanın üstünde düşünüyorlar. Sadece düşünebildiklerini düşündükleri için yani; ama aslında bir kıstas değil. Sen yine de onun içinde yaşıyorsun; doğaya bakıcılık yapamazsın, o sana bakıcılık yapar.

T. D.: Tabi bazı dinler ya da inanç sistemleri şunu diyebiliyor; ”Her şey insana hizmet etmek üzere yaratılmıştır”, bu yaklaşım Şamanlık’ta yok. Çünkü şu mantığı yürütüyor; ağaç dünyası var, bitki dünyası, insan dünyası var, bunların hepsi eş değerde. Bazıları diyor ki “Nasıl eş değerde olabilir? İnsanın aklı var.” Şamanlık hiç bir şekilde insanı üstün veya istisnai görmüyor. Bu açıdan acımasız; özel bir gayret göstermiyor, kutsamak için, kutsal hale getirmek için, ayrıcalıklı hale getirmek için insanı. Ama aynı zamanda hem hayvan dünyası, hem bitki dünyası, hem insan dünyası denge halinde ama aynılık halinde değil, bulunan bir zincirin birer halkası halindeler ve birbirlerine bağlılar. Hatta hayvan ve bitki dünyası ortadan kalktığında insan dünyası da yok olmak zorundadır; ama insan dünyası ortadan kalkarsa diğer dünyalar varlığını devam ettirir.

Burak Avşar: Aslında şöyle; Şamanlık’ta özel olarak doğaya bir sevgi yok, zaten doğanın içerisinde bir bütünlük var. Sevmek için özel bir gayreti yok, zaten o içlerinden gelen bir şey.

T. D.: Bu biraz şuna benziyor; köyden, kırsal kesimden kopmuş insanda sürekli şöyle laflar eder; “Sessizliği özledim, doğayı özledim, şehirden kaçmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum.” Bunlar hep romantiklik. Oysa ki, onlar da biliyor ki şehirden koptukları zaman çok az insan doğada kalabiliyor, kırsal kesimde yaşamanın romantiklikle hiçbir alakası yok. Şaman insanlar temiz havayla da yaşamıyorlar, sadece orada yaşadıkları için orada yaşıyorlar ama çevrecilik konusunda onlar daha çok çevreci, bunun için özel bir çaba harcamasalar da. Şehirdeki insan doğadan koptuğu için sürekli o edebiyatı kullanıyor; çevrecilik, köylere dönmeli, kırsallara dönmeli… Onlar hep romantiklik, biraz özel gayret isteyen hareketler.

Sasun Bazarian: Şamanizm’in veya Şaman toplumlarının kadına bakış açısı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla zaten insan toplumu 2000 yıldır, batı kültürü özellikle bir alçak görmeyle ve narinleştirmeyle özdeşleştiriyorlar. Şamanizm’in buna bakış açısı nedir peki? 

Timur B. Davletov: Bizim memleketimiz olan Hakas topraklarında 1970’lerde Sovyet dönemi arkeologları tarafından paleolitik döneme ait 35 bin yıllık bir yerleşim yeri keşfedilmiş. Orada geleneksel göçebelerin kullandıkları çadırların prototipleri varmış; ama toprağın içinde. Ortada hem pencere olarak hem de kapı olarak kullanılan bir delik var, yandan pencere yok. Günümüzde de Türk çadırlarında hâlâ pencere yok , sadece kapı var ve üstteki o delik korunmuş. Ama eskiden o delikten giriyorlar, o delikten çıkıyorlarmış. Hatta eski Türk mitolojisinde kahramalar uykuya yatarken oradan yıldızları sayıyorlarmış. O çadır aynı zamanda mikrokosmoz modelidir. O mikrokosmoz modelinin içinde tam o deliğin altında ocak var, ateş var; ateş o modelin güneşidir ve çadırlar yuvarlığımsı olur, üçgen, dörtgen değil ve kapılar hep doğuya bakar. Kapıların doğuya bakması güneş kültürüyle ilgili, güneşe önem veriyorsunuz, güneşin ilk ışınları yakalayabilmek için kapılarınız hep doğuya bakıyor. Eski Türk yazıtlarında ileri manasına gelen ‘ilgerü’ kelimesi var. Doğu yönü ileri demekmiş ve batı ise geri. Durduğunuz zaman, yani yüzünüzü doğuya, ileri verdiğiniz zaman, sırtınızı batıya verdiğiniz zaman çadırın içinde önünüzde ocak var, ocağın öbür tarafında kapı var, sol taraf kuzey oluyor kadın tarafı, sağ taraf erkek tarafı oluyor. İkisinin arasında herhangi bir perde ya da duvar yok, yani ayrımcılık yok. İkisi iç içe. Ve çadırın, mikrokosmozun içinde onları bir araya getiren ocaktır, güneştir. İki yarım dünyanın tam ortasındadır ve hiçbir şekilde onların arasında ayrımcılık yoktur. Onlar bir arada olduğu zaman bir anlam ifade ediyorlar. Şamanlık’ın Türk dilleri üzerinde şöyle bir etkisi olmuştur bana göre: Biliyorsunuz Türk dillerinde cinsiyet ayrımcılığı yok. Cinsiyet ayrımcılığının olamaması batılı araştırmacılar için, ya da başka araştırmacılar için geri kalmışlık ya da gelişememişlik olarak algılanabilir; ama çağdaş şekilde yorumladığımız zaman cinsiyete dayalı bir öncelik ya da cinsiyete dayalı bir ayrımcılık yok.

Burak Avşar:Latin dillerinde var ama bu; feminen, maskülen olarak var.

T. D.: Tabi, üç tane var; bir de orta cinsiyet var. Mesela tanrı dediğin zaman ya da tengri dediğin zaman orada herhangi bir cinsiyet önceliği yok; kadın veya erkek gibi. Dilbilimsel olarak da cinsiyet önceliği yok. Mesela İngilizce’de ‘insan’ derken erkeği kullanmak zorundasın ‘man’ demeniz lazım, ‘human’ da oradan geliyor zaten. ‘Kadın’ için ‘woman’ diyorsunuz. ‘Kişi’ yüzde 100 Türkçe’dir ve orada hiçbir cinsiyet önceliği yoktur, cinsiyet ayrımcılığı yoktur. Ne kadın merkezli, ne erkek merkezli; ama her ikisini de kucaklayan bir kavramdır.

Şaman bir kadın

B.A.: Biz de şöyle bir okumuştuk galiba; hanım kelimesi etimolojik olarak zaten Orta Asya Türkçesi’nden geliyor. Yani Han’ın kendi eşine Hanım demesinden geliyor etimolojik olarak. [Sasun] Cengiz Han’ın ben okumuştum böyle bir şeyini, bilmiyorum ne kadar doğru ama. “Ben hanlar hanı Cengiz Han, bu da benim Han’ım” diyerek aslında kendi eşini tanıtıyor.

T. D.: Zaten eski Türk döneminde eğer kaan varsa hatun da vardır. Onlar ikisi bir arada geçerli. Ve Şamanlık’ta cinsiyet ayrımcılığı yoktur; Kam ya da Şaman herkes olabilir; kadın da olabilir erkek de olabilir. Bu Şamanlık’ın çok önemli bir özelliğidir. Hiçbir şekilde “İşte şu gerekçeyle, bu gerekçeyle, şu sakıncıyla, bu bilmem ne kaygıyla, şunlar olamaz, bunlar olamaz” diye bir şey yok. Orada herhangi bir öncelik veya ayrımcılık yok ama biz biliyoruz ki mesela tek tanrılı dinlerde kadınların din görevlisi olması zor. Olmamaları için binbir çeşit gerekçe gösteriliyor.

B. A.: Semavi dinlerde yok zaten.

S. B.: Ama benim bildiğim kadarıyla Antik Yunan’dan geliyor, Zeus’un Atena’yı kafasından doğurması efsanesi işte. Kadının doğurganlık özelliğinin erkekte olmaması erkek için gocunacak bir şey; çünkü var etmek, tanrısal bir özellik ve erkek bunu elde edemediği için ilk tanrısı bunu elde ediyor ve kadına dair ayrımcılık da zaten literatüre ilk Antik Yunan’da giriyor.

T. D.: Şamanlık’ta pozitif ayrımcılık var, ilk Kam kadındır ya da bazı efsanelerde ilk Kam’ı doğuran kişi kadındır. Dolayısyla ona öyle bir ayrıcalık atfedilmiş ama araştırmacılar Şamanlar’ının bütün donanımlarının; kıyafet olsun, kullandıkları aletler olsun, analizini yaptığı zaman, kadınlara ait olduklarını söyleyebiliyorlar. Ve Şamanlık çok tanrılıdır, tek tanrılı değil. Tanrıların içinde kadın tanrılar var, erkek tanrılar var. Zaten dilbilimsel olarak da sizde böyle bir ayrımcılık yok. Yani siz ‘Umay’ dediğiniz zaman dilbiliimsel olarak hiçbir ayrımcılık yok orada ya da ‘tanrı’ dediğiniz zaman hiçbir ayrımcılık yok orada. Hint-Avrupa dillerinde siz ‘tanrı’ dediğiniz zaman zaten hangi cinsiyetten olduğu belli dilbilimsel olarak, üç cinsiyetten biri olmak zorunda. Tek tanrılı dinlerde kadınlar buna karşı çıkıyor mu, çıkıyor. Mesela Anglikan Klisesi’nde kadınlar “Biz de din görevlisi olmak isitiyoruz. Bizim eksiğimiz ne? Hani eşitlik vardı?”diyerek mahkemeye başvurup 1992’de papazlık hakkını kazanıyorlar ama katolik dünyasında kadınlar papaz olamıyorlar mesela, müslüman dünyasında zaten bu gündeme hiç gelmiyor; ama katolik dünyasında böyle bir girişim yapıyorlar, başaramıyorlar. Budizm de aynı şekilde. Budizm’de hiçbir zaman dalaylama kadın olamaz ki, budizm daha hoş görülü gibi; ama onda da misyonerlik var, tek tanrılı dinlerle benzerliği de budur, insanları doğru yola çağırması. Dalaylama budizmde hiç bir zaman kadın olmamıştır.

Sasun Bazarian: Çok daha gerçekçi, daha insan tabanlı daha ekolojik bir bakış açısı.

Timur Davletov: Tabii tabii insan merkezli değil. Çevreci olması en büyük özelliği ama çevrecilik şöyle değil; “Hadi çocuklar birleşelim biraz çevrecilik yapalım”, her şey doğalından geliyor, herhangi bir çevrecilik çabası yok. Çevreci oluşlarını da bir propaganda olarak da kullanmıyor, sadece doğanın içinde yaşıyorlar. Ha öldürmüyor mu? Öldürüyor, kesiyor ama onu da ekosistemle bütünleşik bir şekilde yapıyor. Nasıl ki bir hayvan başka bir hayvanı öldürüyorsa, aynı şekilde öldürüyor.

S. B.: Ama hayvanları bir kâr amacına dönüştürmüyor ya da bunun endüstrisini yapmıyor.

T. D.: Kâr amacı güdüldüğü zaman şöyle bir düşünce ortaya çıkıyor, ‘büyük balık küçük balığı yer’. Halbuki küçük balık da büyük balığı yer. Büyük balık, küçük balıkların hepsini yerse kendisi ne yapacak? Mecburen o da ölmek zorunda kalacak. İşte bu döngüyü Şamanlık gözetiyor, sadece yaşıyor.

S. B.: Yaşam tarzı haline getirmiş bunu…

Şamanizm-ve-Doğa-1-1060x460T. D.: Tabii. Ama bu kültürden kopan insan şu deyimi geliştirmiş: “Ot geldik ot gidiyoruz.” Bu hep doğayı küçümsemekten gelir. Oysa ki o ot, ağaç diyerek küçümsedikleri oksijen üretiyor. İnsanın hiçbir şekilde üretemediği oksijeni üretiyorlar. Ama buna rağmen şunu yapmıyor, “Ya, ben oksijen üretiyorum bak, ona göre ha!” demiyor, böyle bir yaklaşım içinde değil ama insan onu küçümseyebiliyor; “Ağaç gibi olduk, ağaç gibi gidiyoruz.” falan diyebiliyor, o da doğadan kopmaktan. Dolayısıyla Şamanlık’ın içinde doğa sevgisi yok; çünkü sevgi kavramı yok. Ama sadece yaşamak var, bu ‘yaşamak’ içinde zaten uyumlu oluyorsun sen. Mesela Şamanlık’ta şunu savunuyor; insan ölse bile ortadan kaybolmuyor, kemikleri, eti hepsi gübreye dönüşüyor. E gübre nereye gidiyor; doğanın içinde kalıyor.

S. B.: Belirli bir döngüsü var aslında Şamanlık’ın, doğaya bağlı bariz bir döngüsü var. Her şeyin bir döngü içerisinde olduğunu kabul ediyor, bunu diğer insan toplumları veya dinler kabul etmiyorlar. Hepsi kendini doğanın üstünde düşünüyorlar. Sadece düşünebildiklerini düşündükleri için yani; ama aslında bir kıstas değil. Sen yine de onun içinde yaşıyorsun; doğaya bakıcılık yapamazsın, o sana bakıcılık yapar.

T. D.: Tabii bazı dinler ya da inanç sistemleri şunu diyebiliyor; ”Her şey insana hizmet etmek üzere yaratılmıştır”, bu yaklaşım Şamanlık’ta yok. Çünkü şu mantığı yürütüyor; ağaç dünyası var, bitki dünyası, insan dünyası var, bunların hepsi eş değerde. Bazıları diyor ki “Nasıl eş değerde olabilir? İnsanın aklı var.” Şamanlık hiçbir şekilde insanı üstün veya istisnai görmüyor. Bu açıdan acımasız; özel bir gayret göstermiyor, kutsamak için, kutsal hale getirmek için, ayrıcalıklı hale getirmek için insanı. Ama aynı zamanda hem hayvan dünyası, hem bitki dünyası, hem insan dünyası denge halinde ama aynılık halinde değil, bulunan bir zincirin birer halkası halindeler ve birbirlerine bağlılar. Hatta hayvan ve bitki dünyası ortadan kalktığında insan dünyası da yok olmak zorundadır; ama insan dünyası ortadan kalkarsa diğer dünyalar varlığını devam ettirir.

Burak Avşar: Aslında şöyle; Şamanlık’ta özel olarak doğaya bir sevgi yok, zaten doğanın içerisinde bir bütünlük var. Sevmek için özel bir gayreti yok, zaten o içlerinden gelen bir şey.

T. D.: Bu biraz şuna benziyor; köyden, kırsal kesimden kopmuş insanda sürekli şöyle laflar eder; “Sessizliği özledim, doğayı özledim, şehirden kaçmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum.” Bunlar hep romantiklik. Oysa ki, onlar da biliyor ki şehirden koptukları zaman çok az insan doğada kalabiliyor, kırsal kesimde yaşamanın romantiklikle hiçbir alakası yok. Şaman insanlar temiz havayla da yaşamıyorlar, sadece orada yaşadıkları için orada yaşıyorlar ama çevrecilik konusunda onlar daha çok çevreci, bunun için özel bir çaba harcamasalar da. Şehirdeki insan doğadan koptuğu için sürekli o edebiyatı kullanıyor; çevrecilik, köylere dönmeli, kırsallara dönmeli… Onlar hep romantiklik, biraz özel gayret isteyen hareketler.

Bülent Pakman. Mart 2015 – Temmuz 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz.

 Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2080Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Phantom of the Opera Ekim 2011 Kapanış töreni

Opera’daki Hayalet’in ilk gösteriminin 25. yıldönümünde Ekim 2011 de Londra Royal Albert Hall’da 3 gün üst üste sahnelenmesi sonunda kapanış töreni. Sahneye koyan-Müzik Andrew Lloyd Webber, sanatçılar: Michael Crawford, Sarah Brightman, Colm Wilkinson (Kanada’da oynayan), Anthony Warlow (Avustralya’da oynayan) Peter Jöback,(Londra West End ve Broadway’de oynayan), John Owen-Jones (Lonra’da oynayan) Phantom of the Opera, The Music of the Night parçalarını söylüyorlar.

alternatif video

Bülent Pakman. Şubat 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Facebook Widgets

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 1 Yorum

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında

TRT Televizyonunda yayınlanan “Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgesel, savaş tarihi belgesellerinde şimdiye kadar pek incelenmeyen bir konuyu Sovyet Rusya topraklarında yaşarken II. Dünya Savaşı’nda Kızılordu’da savaştırılan, eğitimsiz, donanımsız, donatımsız ön cepheye sürülen Nazi ve Kızılordu arasında kalan, ölen, kaybolan, sürgüne gönderilen  Türklerin acı dolu yıllarını anlatıyor.

1. Bölüm

Türkler cephede nasıl kullanıldı, savaşın ardından neler yaşadılar? II. Dünya Savaşı’nın karanlıkta kalmış köşelerinden bakan Sovyet Doğu halkları; Kazak, Kazan ve Kırım Tatarı, Kırgız, Türkmen, Azerbaycan, Kafkas halkları, Karaçaylar ve Malkarlar’ın yüzü!.. Prof. Nadir Devlet ve Alman araştırmacı-yazar Patrick Von Zur Mühlen’in görüşleri..

2. Bölüm

Fazla gündeme getirilmemiş ibret verici olaylar …1917 devrimi; Rusya’daki minareleri deviriyor, Orta Asyalı öğretmenleri tutukluyor, aydınları çalışma kamplarına gönderiyor…

1917’den sonra Rusların, Rus olmayanlar üzerindeki hakimiyeti yeniden ve nasıl kuruldu. Bu dönemde yaşanan acı olaylar. Bir çok tanıkla röportajlar:

Leo Hoffner – Kırım Almanı: Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.

Musa Ramazan – Lak – Kuzey Kafkasyalı: Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.

Stalin, mutlak hakimiyetine karşı gelebilecek her çeşit muhalefeti despotizmle yok ediyor, 1924 yılından sonra Milli aydınlar ve önde gelenlerin büyük bir kısmı öldürülüyor ve sürgün ediliyor. Bazı tanıkların röportajları gerçekten ibret verici…

Kırım Tatarı Nazmiye Yılmaz. Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.

Talat Dağcı-Kırım Tatarı: Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.

Prof. Nadir Devlet Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.

Patrick V. Z. Mühlen Alman AraştırmacıBu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.

Türk ve Müslümanların nüfusu, toplam Sovyet nüfusunun % 11’i, ancak 1927 Aralığında toplanan 15. Komünist Parti Kongresi’nde Müslümanların oranının ancak %1,6 olduğuna dikkat çekiliyor…

Sovyet Rusya’nın Türk ve Müslüman halkları, II. Dünya Savaşı’na nasıl itildi?.. “Gamalı Haç ile Kızılyıldız arasında” geçen acı dolu yıllar nasıl başladı?..

İkinci Dünya Savaşı…

22 Haziran 1941’de SSCB topraklarına giren Alman orduları karşısında hazırlıksız yakalanan Stalin, elindeki en büyük kaynak olan insan gücünü eğitimsiz, teçhizatsız ve ilkel silahlarla aceleyle savaş meydanlarına sürüyor.

Mehmet Kengerli Azerbaycan Türkü: Sovyetler’in sistemini herhalde çok şükür yaşamadınız ama okuyup görmüşsünüzdür. Cephede asker iki ateş arasındaydı. Karşıda Alman ateşi, arkada da Rus siyasi teşkilatının silahları. Cephede Türkler’e mermi dağıtmazlardı. Taarruza geçmeden 1-2 saat evvel 10-15 tane mermi verirlerdi.

Almanların savaş makinelerinin üstünlüğü karşısında Kızıl Ordu geri çekilmekten başka bir şey yapamadı, bu arada milyonlarca Sovyet askeri savaş meydanlarında çaresizce öldü ya da esir düştü.

3. Bölüm

“Nazi ordusunun esir kampları’nda Türkler” … “Ölümler arttıkça, Nazi ordusunun masrafı düşüyordu” … “uzaklarda taş aramak lüks, mezarsız yatıyorlar !” … “Tarihin dile getirilmeyen acıları” …

2. Dünya Savaşı’nda Kızılordu üniformasıyla Nazi askerlerine esir düşen Türk ve Müslüman halkların dramı… Esir kampındaki Mustafa’nın 80 gram ekmeğini altıya bölmesi… O dönemleri yaşamış tanıkların ve Yazar Cengiz Dağcı’nın yürek dağlayan öz yaşamsal öyküsü Korkunç Yıllar…

İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Almanya’nın Rusya’ya saldırısı ve milyonlarca Kızıl ordu askerinin esir edilmesi, 3,6 milyon Kızıl Ordu askerinden açlık, salgın hastalık, SD birliklerinin cinayetleri ve işkenceleri sonucu 2,6 milyonunun ölmesi.

Nazi esir kamplarının ve 1940’lı yılların birebir yaratıldığı dramatik sahneler. Esirlerin gerçekten pek de farklı olmayan hasta, aç, bir deri, kemik kalmış hallerini ve Nazilerin acımasız davranışlarını izleyen bazı dönem tanıkları o anları tekrar yaşadıklarını ve ürperdiklerini söylüyorlar.

SEYİT AHMET BOZKURT – KIRIM – Ölünün üzerinden atlayıp geçiyoruz orda. kimisi ölmüş, kimisi yatıyor yerde. Böyle yapıyor ama kalkamıyor onu da Almanlar ölüyle beraber arabaya atıyorlar götürüyorlar, çukura gömüyorlar.

HAMİT ÖZBEK – ÇEÇENTrene bindirip bizi Dachau Dead kampına 6 milyon kişinin öldüğü kampa götürdüler. Orada dead kampında kokudan ölenler,birbirini yiyorlar hayvanlar gibi. Ayaklarım yürüyemez hale geldi. Yürüyemeyenleri ölülerin arasına atıyorlar.

ROLPH KELLER Alman AraştırmacıGESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.

ALİM ALMAT – KAZAK Alman adamı yakalıyor, yat diyor, yatıyor. 75 kırbaç vuruyor ondan sonra adam mosmor olup kalıyor. Üstüne bir kova soğuk su döküyor. Silkeleniyor köpek gibi,ölüyor kalıyor on dakikada. Günde arabayla 100 kişi-50 kişi taşıyıp,götürüp,çukura atıp gömüyorduk.
-Siz gömüyordunuz?

4. Bölüm

“Esir kamplarında umut tükenince tek kurtuluş ölmekti” … “Naziler’in ölüm listesinde Türkler’in de adı vardı” …“Nazi rejiminin katlettiği Türk ve Müslüman halkların acısı

Dünyanın yıllardır bilmediği, korkunç bir gerçek: Auschwitz’de Türklerin de acımasızca öldürüldüğü…

“Türkistan’lı Mansur Atabek’in, 1943’de Himmler’in iskelet koleksiyonuna konmak için öldürülen 115 hemşehrisi arasında olduğunu anlatması insanın tüylerini diken diken ediyor.”

Nazi rejiminin yüz binlerce Sovyet esirini katletmesi, açlık, salgın hastalıklar ve Alman askerlerinin saldırgan tutumları yüzünden 5.734.528 esirden, 3,3 milyonunun ölmesi. Onların, yeşil renkli suyu çorba; taşlı-samanlı hamuru ekmek diye yemek zorunda kaldıkları esir kamplarındaki yaşantısı dramatik sahneler. Tüm bu çektiklerine rağmen, esirlerin vatanlarına olan aşklarını dile getirmeleri yürekleri burkuyor…

5. Bölüm

“Hitler’in esirler ordusu, Stalin’in Kızıl Ordu’suna karşı” … “İki cephede savaşmak, İki düşmana esir olmak!” …

Almanların amacı Kafkasya ve Orta Asya petrol kaynaklarını, madenlerini kendi çıkarı için kullanmaktı…..
Sovyet üniformasıyla esir düşen Türkler, Alman tarafında savaşmaya zorlanıyordu…..

II. Dünya Savaşı’na girmeyen genç Türkiye Cumhuriyeti, hem Sovyetler, hem de Naziler tarafından aldatılan ve korkunç şekillerde katledilen Türkleri kurtarmak için elçilerini Kırım’a yollamıştı…..

Tüm bu gerçekler, ve II. Dünya Savaşı’nın kanlı sayfaları arasında yitip giden hayatlar. O dönemin kostüm, dekor ve mekanının birebir hazırlanmasıyla oluşturulan sahneler ve bu olayları birebir yaşamış Cengiz Dağcı’nın ‘Korkunç Yıllar’ adlı romanından yapılan canlandırmalar..

AŞİR MELEK – KIRIM TATARI – Sizin anlayacağınız ben size şunu söyleyeyim. Biz kaldık iki taşın arasında. Ne komünizm bize bir şey yaptı ne faşizm. Şimdi hangisine hizmet edeceğiz. Affedersin yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal veyahut kabahat bizde.

ROLPH KELLER – ALMAN ARAŞTIRMACI Sovyetler Birliği’nde bulunan pek çok farklı millet Sovyet yönetiminden zarar görmüş, çoğu yerinden yurdundan edilmişti… Bu da Almanlarla ortak olan bir yönleriydi. Dolayısıyla Almanlarla işbirliğini kabul ettiler. Aslında çoğu, Nazilerin prensiplerini benimsememişlerdi. Onlar sadece, savaştan sonra özgür ve bağımsız bir ülkeye dönmeyi umuyorlardı.

SÜLEYMAN TEKİNER-AZERBAYCAN TÜRKÜ
-Peki bu birliklerin içindekiler gerçekten gönüllü müydü?
Yok canım, ne münasebet. Kimisi açlıktan, kimisi başka çare yok
-Yani zorla?
Ölmemek için. Zorla denmez ama çünkü öyle bir şart var, şartlar öyleydi ki zorlamaya lüzum yoktu. Herkes bir lokma ekmek alabilmek için oraya giriyorlardı.

Dr. PATRİK VON ZUR MÜHLEN-ALMAN ARAŞTIRMACI – Esir kampındaki pek çok esir de oluşturulan bu taburlarda yer almak için gönüllü olarak başvurdular. Onları bu askeri birliklerde yer almaya iten en önemli nedenlerden biri de, esir kamplarındaki o ağır yaşam şartlarıydı. Oralarda açlık, hastalık ve soğuk hava şartlarıyla mücadele ediyorlardı. Yüz binlerce esir beslenme yetersizliğinden, soğuktan ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.

HABİBULLAH ARSLAN – KIRIM Fakat bu sefer doğrudan doğruya Alman elbisesi giydirdiler. Gönüllü de değildik, nasıl gönüllü olalım? Ne için çarpıştığımızı da bilmiyorduk.

6. Bölüm

“İki ordu, iki sembol, iki diktatör ve iki ölüm arasında kalan Rusya Türklerinin trajik öyküsü”

İşgal altındaki halkların Almanlara yakınlık göstermesinin nedeninin, Stalin’in baskıcı rejimi ve Bolşevizm’den kurtulma arzusu. Bu sefer de Nazilerin canavarca uygulamaları, bu çaresiz insanları yok etti. Almanlar bu halkları ve hayatta kalabilmiş esirleri Ruslara karşı savaşmaya zorladı.

“Rusya Türkleri ve Müslümanları Stalin, Hitler ve bir de Müttefik Kuvvetler arasında ufalanıyordu”

Bu zavallı halklar savaşın sonunda bir darbe de müttefiklerden yiyor, yüz binlerce savaş esiri İngilizler ve Amerikalılar tarafından Kızıl Ordu’ya teslim ediliyor, çoğu sınırı geçer geçmez öldürülüyor ve çok azı da asla sağ dönemeyecekleri Sibirya’ya sürülüyor; tarihin yok saydığı günlerde.

“Bir oğul Alman, diğeri Sovyet askeri olmuş”

Korkunç Yıllar Romanı – Cengiz DağcıBugün, bir oğlun, sırtında Alman üniforması, göğsünde gamalı haç. Öteki dağlarda, kalpağında kızıl yıldız tepeden tırnağa milletinin kanına bulanmış Bolşeviklerle beraber… Babam, daha çok kimi düşünüyor, kime acıyor? Bana mı, Bekir’e mi, yoksa kendine mi? Bilmiyorum

7. Bölüm

İkinci Dünya savaşı Batılılar için bitmişti, ancak Sovyet cephesinde felaket devam ediyordu. Milyonlarca Sovyet Türkü çoluk çocuk demeden vatanlarından sürülüyor, ya da öldürülüyordu.

İkinci Dünya Savaşının sonrasında yaşanan acı yıllar. İnsanlığın gördüğü en büyük felaket olan, İkinci Dünya Savaşı ardında 50 milyonu aşkın ölü, milyonlarca sakat, yoksul, evsiz ve vatansız perişan insan bıraktı ve bu savaşta milyonlarca insan kamplarda, akıl almaz işkenceler altında can verdi.

Ancak felaket Sovyet cephesinde devam edecekti.

gamalihac_06Milyonlarca insan, kadın ve çocuk vatanlarından sürüldü ya da öldürüldü. Karaçaylar’ın, Malkarlar’ın, Kırım Tatarları’nın, Kalmuklar’ın, Ahıska Türkleri’nin ve Çeçen-İnguşların adeta bir soykırıma dönüşen bu sürgünler sırasında nüfuslarının yarısından fazlasını kaybetmesi yürekleri burkuyor. Bu korkunç yılları yaşamış insanlarla röportajlar, bu çaresiz ve mağdur kavimlerin “Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında” kalmanın bedelini çok ağır ödediğine dikkat çekiyor. Batıya kaçmayı başaran binlerce kişi ise Batılılar tarafından Sovyetlere teslim edildi ve sınırı geçer geçmez çoluk çocuk demeden öldürüldü..

18 Mayıs 1944 Kırım Tatarlarının sürgünü sırasında yaşananlar

ŞERİFE ÖMER – KIRIM TATARI – Sürgün sırasında 7 yaşlarında.
-Başta babacığım öldü. Babam beni pek severdi, alıp gittiler babamı. Babamı gördüm. Sonra halalarım öldü. Onları da alıp gittiler. Çocukları öldü. Onları da alıp gittiler. En sonunda anam öldü. Anam ölünce korktum onu da alıp, giderler diye. Ölmüş anamı, üç gün boyunca kucaklayıp yattım. Sabah çıkıp kapının önüne oturuyordum. Kim gelip sorsa “Anam uyuyor girmeyin eve” derdim. Üçüncü gün kokusu çıkmaya başladı. Beni kaldırıp attılar kapının önüne bir de girip baksalar, anam ölmüş, şişmiş….

HASAN KAYASLI – KIRIM TATARI Babamın iç çamaşırlarını soyuyorlar, babamı dövüyorlar. O gece kız kardeşimi de alıyorlar. Ahır var oraya. On yedi kişi tecavüz ediyor sabaha kadar, inanır mısınız? Sonra çekip gidiyorlar. (Ağlıyor) Böyle oldu, kız kardeşim kahrından intihar ediyor ertesi gün…

Tarihin eksik kalmış sayfaları.

8. Bölüm

Bir vatana sahip olmanın önemi

Yurtlarından ayrı bırakılmış binlerce kişinin uzak ülkelerde, yabancı topraklarda kimsesiz gömüldü. Hayatta kalanlar ise yıllarca vatan ve aile özlemi çektiler, o korkunç yılları her gece tekrar tekrar yaşadılar, ancak uğruna bir ömür adadıkları vatanlarına halen dönemediler.

O günleri yaşamış son birkaç kişi, 60 yıldan fazla zamandır vatanlarının kokusunu, toprağını özlüyor ve zorla dahil edildikleri bu savaş sırasında “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız” arasında kaybettikleri hayatlarını arıyor.

Soru: Vatan uğrunda bir ömür verilmeli mi?… Hayatları bir asra yaklaşan bu insanların cevaplarından herkes için çıkaracak dersler var…

Basında Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında belgeseli

Nazi kamplarındaki Türkler

2. Dünya Savaşı’nda Almanlar’a esir düşen Türklerin hikayesi. NBA’de oynayan basketbolcü Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’dan tarih profesörü İlber Ortaylı’nın annesi Şefika Ortaylı’ya, Dr. Mehmet Kengerli’den Ethem Feyzul’a pek çok Türk’ün kaderi Nazi kamplarında kesişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB topraklarından sürgüne gönderilen yüz binlerce Türk’ten sadece birkaçının öyküsü.

Nazilerin Sovyetler Birliği’ni istila etmesi ve o topraklarda yaşayan Türklerin sürgün yolculukları. Sürgünlerin çoğu doğdukları topraklara dönmemiş. Fatma Baştimur, Ruslar’a yakalanmamak için İtalya’ya kadar süren yolculuğunu anlatıyor. Şefika Ortaylı oğlu İlber’in doğduğu kampı daha sonra ziyaret etmiş. Ethem Feyzul ise Alman birlikleri arasına yerleştirilen Türkler’den bahsediyor.

Fatma Baştimur 15 yaşındayken Almanlar’a esir düşmüş, çırılçıplak vagona bindirilen 300 kişinin arasında, bilmediği yere doğru sürgüne gitmiş. Bir çukurda üç ay yaşayan Şefika Ortaylı doğduğu topraklara ancak 36 yıl sonra bir gezi vesilesiyle dönebilmiş. Savaşta kaybettiği ayağının yerine taktığı tahtadan ayakla yürüyebilen Tataristan doğumlu Ethem Feyzul ise vagonlarda istif edilen insanları hatırlıyor. Onlar İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB topraklarından sürgüne gönderilen yüzbinlerce Türk’den birkaçı yalnızca. Nazi istilasından paylarını alıp doğdukları topraklara dönemeyip, hayatları gamalı haç ile kızılyıldız arasına sıkışmış ve tarihin çok az bilinen sayfalarının tanıkları.

İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’a esir düşen Türkler’in hikayesini anlatan Belgesel, Alman yazar Patrick Von Zur Mühlen’in aynı adlı kitabı ve Kızılordu’da teğmen rütbesiyle savaşıp, önce Polonya’ya ardından da İngiltere’ye giden Kırımlı Türk yazar Cengiz Dağcı’nın kitaplarından yola çıkılarak hazırlanmış. Yönetmen Neşe Sarısoy Karatay’ın 2004 yılında başladığı uzun görüşmeler, yüzlerce tanığın ifadeleriyle de şekillenen yapıt, yalnızca Sovyet topraklarında yaşayan Türklerin trajik hikayelerini anlattığı gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın çok az bilinen yönlerine de ışık tutuyor.

Gamalı Haç ile Kızılyıldız’ın hikayesi 1994 yılında belgeselin danışmanlığını da yapan Zafer Karatay’ın bir arkadaşıyla Mavi Yayınları’nı kurması ve ilk kitap olarak da Alman yazar Zur Mühlen’in kitabını yayınlamasıyla başlıyor. KendisiKırım Türk’ü olan Zafer Karatay SSCB’nin dağıldığı 1990’lı yıllara kadar Muhlen’in kitabından belgesel yapma olanağı bulamamış, SSCB’nin dağılması, olayları yaşayanların üzerlerinden korkularını atmasıyla hazırlıklara girişilmiş ve daha önce Osmanlı Devleti’nin Doğuşu belgeseliyle 2000 yılında Sedat Simavi Ödülü’nü alan Neşe Karatay’ın yönetiminde proje hayata geçmiş. “Bizim için beş dakika gibi görünen şey onlar için hayatlarının en büyük trajedisi” diyor Karatay belgesel için. Kuzey Kafkasya’dan ABD’ye, Almanya’ya kadar belgesel için gittikleri her yerde aynı trajedinin izlerini görmüşler. Biri Karaçay’da (Nalçık özel bölgesinin başkenti) diğeri ABD’de yaşayan ve birbirlerini 60 yıldır görmeyen akrabaların bir araya geldiği an, tarihçi İlber Ortaylı’nın doğduğu kampın yanındaki otel, ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan Orhan Sadıkhan’ın anlattıkları hepsi de o trajedinin parçaları. Bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Sadıkhan’ın, “patatesten yaptığı mühürle Alman kamplarından Türkleri nasıl çıkarttığını, Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahveden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek sahte mektuplar gönderdiklerini” anlatıyor Karatay. Basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un Kırım’dan İtalya’ya devam eden uzun yolculuğu, Türkistan ordusunda Ruslar’a karşı savaşan eski Kızılordu askerleri, 3 bin kilometre yol teptikten sonra 50 metre uzağındaki babasına ulaşamayan Nafi Yahyaev’in hikayesi de dahil bütün bu hikayelerin özü hayatları iki sembol arasına sıkışmış insanların trajedisi.

Nuh KÖKLÜ. Sabah Gazetesi.

Hitler ve Stalin arasında kalan tarih

Bilinen tarih, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmediğini söylüyor ama gerçek hiç de öyle değil. Rusya topraklarında yaşayan Müslüman Türkler önce Kızıl Ordu saflarında, sonra da Nazi bayrağı altında savaşmış… Bu yazılmamış tarih, “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgeselde.

2. Dünya Savaşı, sınırlarımızdan uzakta gelişen bir felaketti. Türkiye, özellikle İsmet İnönü’nün başarılı diplomatik manevraları sayesinde bu savaşın dışında kalmayı başardı. Bu, tarih kitaplarında anlatılanlar. Oysa pek çok Türk, “bilfiil” savaşın içindeydi. Hatta öyle ki önce Rus saflarında kızıl bayrak altında Almanlar’la göğüs göğüse çarpıştılar. Sonra esir düştüler. Nazi kamplarında “devşirildikten” sonra bu kez de gamalı haçın gölgesinde Ruslar’a mermi sıktılar.

“Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında” adlı belgesel, savaş tarihi belgesellerinde şimdiye kadar izlemediğimiz bu ilginç konuyu gündeme getiriyor, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ve Kızıl Ordu arasında kalan Rusya Müslümanları’nın acı dolu yıllarını anlatıyor.

Ödüllü belgesel yönetmeni Neşe Sarısoy Karatay’ın imzasını taşıyan ve danışmanlığını Zafer Karatay’ın yaptığı “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında”, 2. Dünya Savaşı’nda ölen, kaybolan, sürgüne gönderilen Türkler’in hayatlarını gösteriyor. 2. Dünya Savaşı’nın karanlıkta kalmış köşelerinden bakan Sovyet Doğu halklarının; Kazak, Kazan ve Kırım Tatarı, Kırgız, Türkmen, Kafkas halkları, Karaçaylar ve Malkarlar’ın yüzünü aydınlatıyor. Belgeselde Prof. Nadir Devlet ve Alman araştırmacı-yazar Patrick Von Zur Mühlen’in de görüşlerine yer veriliyor.

İnsanüstü çalışma

gamalihac_04Belgeselde, Türkiye, Kırım, Türkmenistan, Kırgızistan, Almanya, Azerbaycan, Avusturya, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirilen çekimlerde dramatik unsurlar ve canlandırmalar da kullanıldı. Hoş sürprizlerden biri de savaş nedeniyle ayrı düşen Dadalı kardeşlerin belgesel çekimlerinde birbirine kavuşmasıydı. Muhammed (80) ve Ahmet Dadali (68) kardeşler, tam 60 yıl sonra belgeselin çekimlerinde buluştu. Savaşta Nazi ordularına esir düşen Kazak Alim Almat’ın gördüğü zulmü anlatmasıyla başlayan belgeselde, Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” adlı eserlerinden sahnelerle zenginleştirilmiş öyküsü de yer alıyor. Öyküde roman karakteri Sadık Turan’ın yaşamı canlandırılıyor. Turan’ın ilkokuldan atılmasıyla başlayan süreçte ailesi ve Kırım halkının Stalin yönetiminin ekonomik ve sosyal baskısı altında kıvranması, Kızıl Ordu saflarında askere ve savaşa katılması, Nazi ordusuna esir düşmesi, Alman üniformasıyla Doğu Lejyonları’nda savaşa zorlanması, Roma’da süren kaçak hayatı ve Uruguay’da orman işçiliği sırasında biten ömrü dramatik belgesel biçimiyle seyirciye sunuluyor.

gamalihac_10

Yüksel AYTUĞ 22.01.2006

Gamalı Haç ile Kızılyıldız Arasında

İki sembol arasında kaybolan hayatlar… Türk tarihinde gölgede kalmış bilinmeyen dram. II. Dünya savaşı sırasında Nazi ve Kızılordu arasında kalan Türklerin yaşadığı acılar.

Ödüllü belgesel yönetmenleri Neşe Sarısoy Karatay ve Zafer Karatay’ın elinde titiz araştırmalarla ortaya çıkmış bir belgesel bu…

İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da yaşayan Türk ve Müslüman halkların iki ateş arasında kaldığı dönemi ele alan belgesel, adıyla bile farkını ortaya koyuyor:

Çekimlerine 2004’ün Haziran ayında başlanan belgeselin hazırlık ve düşünce tasarım aşaması 1980 yılına kadar uzanıyor. Alman yazar Patrick von zur Mühlen’in belgesel ile aynı adı taşıyan kitabının Türkçe’ye çevrilmesi sırasında, kitapta anlatılan dramların televizyonda anlatılmasına karar veren TRT İstanbul Televizyonu Müdürü ve Kırım Tatar Milli Meclisi’nin Türkiye Temsilcisi Zafer Karatay’ın bugüne kadar vazgeçmediği hayali olmuş.

Çekim ve röportajların tamamlandığı 1,5 yılın içindeki 150 saatlik çekim maratonunda, 100’den fazla savaş tanığının anlatımına yer verilen belgeselin, kendisini kulvarındaki savaş tarihi belgesellerinden ayıran can alıcı noktası ise dünya tarihinin karanlıkta kalan satır aralarına ışık tutması…İkinci Dünya Savaşının Almanlar, Ruslar, İngilizler Fransızlar, Japonlar, Amerikalılar ve çeşitli Avrupa ve Asya ülkeleri arasında geçtiğini biliriz. Ama yüzbinlerce Türk’ün bu savaşta öldüğünü, acı çektiğini, etkilendiğini maalesef bilmeyiz. Neşe ve Zafer Karatay gerçekten zor, hassas insanlık tarihi, Türk tarihi içinde çok önemli ama ciddi olarak Türk Dünyasının gündemine hiç gelmemiş bir konuyu ele almışlar. Nazi Almanyası’nın sembolü “Gamalı Haç” ve Sovyet Rusya’nın “Kızılyıldız”ı arasında kalan Kazak, Kırım Tatarı, Kazan Tatarı, Kırgız, Türkmen, Kafkas halkları, Karaçaylar Malkarların savaşta yaşadığı acı dolu yıllar gündeme getiriliyor. Belgeselde, Sovyetler Birliği sınırları içindeki yaşayan Türkler’in, İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler’in Nazi ordusuna tutsak düşmesini, esir kamplarındaki korkunç yıllarını ve Alman üniforması giydirilerek yeniden Joseph Stalin’in Kızılordu’suna karşı nasıl kullanıldığı, Nazilerin işgal ettiği bölgelerden 14-15 yaşlarındaki gencecik insanların “Ostarbeiter” olarak çalıştırılmalarını anlatılıyor.

Olayları yaşayanların anlattıkları, Patrik Von Zur Mühlen, Prof.Dr.Nadir Devlet, Rolf Keller uzmanların yorumlarına Yönetmen ve Metin yazarı Neşe Sarısoy Karatay, Kırım Tatarı olan yazar Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” romanlarından sahnelerle zenginleştirerek muhteşem bir belgesel ortaya çıkarmış. Her saniyesi her karesinde büyük bir emek, titiz bir çalışma var…

Belgeselin Almanya çekimlerinde Nuri Resuloğlu ve Hayrettin Güleçyüz, Amerika çekimlerine Rüstem Borluca ve Kırım Türkleri Amerikan Birliği’nin, Çatalca’daki çekimlerde Zafer Otçu’nun katkılarını da unutmamak gerekir.

Çok sınırlı bir bütçe ile, Çatalca’da İzzettin Köyü ve Sazlıbosna köylerinde, Riva, Belgrad ormanlarında yapılan canlandırma sahnelerini izlerken bir anda o günlerde hissedebiliyorsunuz kendinizi. Eminiz ki seyrederken zaman zaman göz yaşlarınızı tutamayacaksınız, kâh Hitler’e, kâh Stalin’e büyük öfke duyacaksınız… İnsanların, kimisi şimdi aramızda yaşayan insanların yaşadıklarını bir solukta izleyeceksiniz…

Emre Kulcanay

Belgesel

Yönetmen – Yapımcı – Metin Yazarı – Neşe Sarısoy KARATAY
Genel Danışman – Zafer KARATAY
Danışman – Prof. Dr. Nadir DEVLET, Patrik Von Zur MUHLEN, Rolf KELLER
Bölgesel Danışman – Rüstem BORLUGA, Nuri RESULOĞLU, Hayrettin GÜLEÇYÜZ, Halim SAYLAK

Kitaplar

“Gamalı Haç İle Kızıl yıldız Arasında” belgeselini, tüm bu olayları birebir yaşamış Cengiz Dağcı’nın yazdığı ‘Korkunç Yıllar’ romanından yapılan canlandırmalar, daha da ilgi çekici hale getirmiştir.

GAMALI HAÇ İLE KIZIL YILDIZ ARASINDA TÜRKLER
Yazar: Neşe SARISOY KARATAY. Nisan 2011

afisDünya Tarihi kitaplarında onlara yer verilmedi…
İki ordu, iki sembol ve iki diktatör arasında can verdiler….
Cevdet, Osman, Mustafa . Kimse onların hayat öyküsünü filme almadı.
Nazi rejimini anlatan yüzlerce filmde figüran bile olamadılar…. İşte Batılı tarihçilerin yok saydığı milyonlarca Müslüman’ın trajik hayat hikayesine bu kitapta tanık olacaksınız.
İkinci Dünya Savaşı’nın acı bilançosu Hitler’in 17, Stalin’in ise 25 milyon insanın ölümünden sorumlu olduğunu gösterir. Tarih kitaplarında yer almasa da, Sovyetler Birliği’ndeki milyonlarca Türk ve Müslüman da bu savaşta acı çekti, yüz binlercesi sürüldü, yüz binlercesi öldü ve yüz binlercesi vatansız kaldı. İşte elinizdeki bu kitap, dünya tarihinin Alman Nazi ve Sovyet Kızılordu cephesi arasında unuttuğu; Azerbaycan, Kazak Türklerinin, Kırım ve Kazan Tatarlarının, Çeçenler ve Kafkas Halklarının, Özbek, Türkmen, Ahıska Türkleri, Karaçay ve Kırgızların acı öykülerini dile getiriyor.
Ekim devrimi, kendi çocuklarını yemeye başladığında, onların da korkunç günleri başladı. Allah’tan başka kimseleri kalmayan bu insanlar, 1917 İhtilalinin minareleri devirdiğine, Müslüman aydınların tutuklanıp, çalışma kamplarına gönderildiğine ve hatta öldürüldüklerine tanık oldu. Almanlara esir düştüler. Nazi esir kamplarında işkenceler, açlık ve salgın hastalık sonucu acı içinde can verdiler. Milyonlarca Müslüman isimsiz toplu mezarlara gömüldü, başlarına haçlar dikildi. Irkçı Naziler için, Türkler düşük değerli Asyalıydı. Auschwitz’de onların da öldüğünü, Himmler’in iskelet koleksiyonu listesinde Türklerin de olduğunu hiçbir tarih kitabı yazmadı. Ölmekle lejyon askeri olmak arasında kaldılar. Bir oğul Alman, diğeri Sovyet askeri oldu. Kendi halklarını korumaktan başka amaçları yoktu. Savaştan sonra vatanlarına geri dönenleri idamlar ve sürgünler bekliyordu. Kızılordu’ya hizmetin ödülü ise yüz binlerin sürgünü ile sonuçlandı! Savaşta hiçbir suçu olmayan Kafkas Halkları ve Kırım Tatarları, adeta soykırıma dönüşen bu zorunlu sürgünde nüfuslarının yarısını kaybetti. Analar çocuğunu, bebeler anasını kaybetti. Bu kitap, bu halkların dramını tarihçilerin hatırlaması ve araştırması için bir kaynak olarak hazırlandı. “Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında” ki savaşta çaresiz, vatansız ve geleceksiz kalmış, insanların geçmişe gömülmüş karanlık hayat hikayelerine ışık tutmaya çalıştı.

Korkunç Yıllar

25841

Korkunç Yıllar. Cengiz Dağcı. Ötüken Neşriyat / Edebiyat Dizisi. Henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı’na sürülen Kırımlı bir gencin, Teğmen Sadık Turan’ın acıklı hikâyesi. Roman, Teğmen Sadık Turan’ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer ve esir kampında bir arada tutunmaya çalışan bir avuç arkadaşıyla Almanlar tarafından kurulan Türkistan Kurtuluş Lejyonuna katılır. Ruslarla Almanların arasında kalan ve birinden zulüm diğerinden iki yüzlülükten başka bir şey görmeyen Kırım Türklerinin yalnızlıkları…

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar

Cengiz Dağcı, adına hazırlanan belgeselde, ölümün kıyılarında gezindiği hayat hikayesini ve eserlerini izleyicilerle paylaşıyor. Kırım’ın ebedi ve edebi sesi Dağcı’nın hikayesi bu. İkinci Dünya Savaşı’nda her iki cephede bulunmuş, bu savaşı en çarpıcı olarak anlatan tek Türk yazar. Bolşeviklerin iktidara yürüdüğü karışıklıklar içindeki bir ülkede, Sovyetler Birliği’nin sancılı yıllarında Kırım’da doğdu. Stalin’in baskılarını, zulümlerini yaşadı, tanıklık etti. İkinci Dünya savaşında tank teğmeni olarak Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaştı. 1941 yılında Almanlara esir düştü, Yahudiler ve diğer Sovyet esirlerle kaldığı Nazi esir kamplarında geçirdiği açlık, ölüm dolu zor yıllarını “Korkunç Yıllar” adı altında romanlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı Polonya’sında aşkını buldu. Belgeselde Dağcı’nın hayatındaki önemli dönemeçler ve bilinmeyenler yer alıyor.

Kırımlı
373329_8372097354771db0d5fd1Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar adlı romanından beyazperdeye aktarılan film. Vizyon Tarihi 12 Aralık 2014.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman esir kamplarında rehin alınan Tatarlı esirlerin yaşadıkları insanlık dramını ve çektikleri acıları konu alıyor. Kırım’da yaşayan Sadık Turan savaş başlayınca diğer Kırım Türkleri gibi askere alınır ve cepheye gider. Savaş esnasında Almanlara esir düşer ve Almanca biliyor olması nedeniyle bulunduğu esir kampında irtibat görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra Almanların, Kırım’ı Ruslardan kurtarıp özgürleştirme vaadiyle Türklerden oluşan birlik kurma planına dahil olarak Alman ordusunda görev almaya başlar. Ancak bunun bir oyun olduğunu fark eden Sadık artık gerçek Kırım kurtuluşu için harekete geçecektir.
Filmin yönetmeni Burak Arlıel. Oyuncu kadrosunda Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu gibi isimler yer alıyor.

Kaynaklar:

http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/belgeseller/2006/gamalihac.html

Belgeselin Resmi Web Sitesi http://www.gamalihac-kizilyildiz.com/gamalihac-kizilyildiz/belgesel.htm

2. Dünya Savaşı’nda çarpışan bir yazar. Yeni Şafak. 10 Nisan 2011 http://www.yenisafak.com.tr/televizyon/2-dunya-savasinda-carpisan-bir-yazar-312962

Nuh Köklü http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/19/cp/gnc101-20051218-102.html

Yüksel Aytuğ 22.01.2006

Emre Kulcanay 06.09.2005

Bülent Pakman. Şubat 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Bülent Pakman’ın video arşivi:

Bülent Pakman youtube video kanalı 1

Bülent Pakman youtube video kanalı 2

Bülent Pakman dailymotion video kanalı

IMG_2654Bülent Pakman kimdir https://bpakman.wordpress.com

Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Mustafa Kemal Azerbaycan’ı sattı mı?

Bu soruya layıkıyla cevap bulabilmek için önce Osmanlı Ordusu’nun Kafkaslardan çekilmesi sürecinde Doğu Anadolu Türklerinin nasıl ayakta kalmaya çalıştıklarını, Milli Mücadelenin başlangıcında Kızıl Ordu’nun Azerbaycan sınırına kadar gelişini, o sıralarda Azerbaycan’daki siyasi durumu, Ermenistan’ın Doğu Anadolu’ya ve Azerbaycan’a saldırılarına Türk ordusunun müdahalelerini, Kızıl Ordu’nun Azerbaycan’a girişini ve karşılaştığı direnişleri, Kafkasların Bolşevik işgaline uğradığı yıllarda Anadolu’da neler olup bittiğini bilmek gerekir.

 

İçindekiler

 

Giriş

BÖLÜM 1 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SON YILLARI
1.1 Bolşevik İhtilali
1.2 Osmanlı ordusunun Kafkasya harekatı
1.3 Kars, Ardahan ve Batum – Elviye-i Selâse
1.4 Kafkas İslam Ordusu
1.5 Bakü zaferi

BÖLÜM 2 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SONA ERİŞİ
2.1 Osmanlı Ordusu’nun Güney Kafkasya’dan  çekilişi ve bölgenin İngiliz-Ermeni hakimiyetine geçişi
2.2 Rusların Kafkasya’ya dönüşü
2.3 Anadolu’da Milli Mücadele başlıyor
2.4 Amasya Tamimi
2.5 Erzurum Kongresi
2.6 Sivas Kongresi
2.7 Milli Mücadeleye Karşı ilk isyanlar
2.8 Misak-ı Milli (Milli Ant)

BÖLÜM 3 – KAFKASYA VE ANADOLU 1920
3.1 Bolşeviklerin Azerbaycan beklentisi
3.2 Mustafa Kemal’e göre Şubat 1920 de Anadolu ve Kafkasya’da durum
3.3 Kızıl Ordu – Sıra Bakü’de
3.4 Azerbaycan’da siyasi durum
3.5 Ermeniler Kars ve Nahçıvan’a saldırıyor
3.6 Osmanlı’nın Milli Mücadeleye ihaneti
3.7 Azerbaycan işgalinin son hazırlıkları
3.8 Milli Mücadelede önemli bir kilometre taşı

BÖLÜM 4 – KIZIL ORDUNUN BAKÜ’YE GİRİŞİ
4.1 Kızıl Ordu Azerbaycan’da
4.2 Kızıl Ordu’ya direniş
4.3 Nargin adası

BÖLÜM 5 – MİLLİ MÜCADELEDE DOĞU CEPHESİ VE MOSKOVA İLE İLİŞKİLER
5.1 Doğu Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan hayali
5.2 Milli Mücadele’de Güney ve Kuzey Cepheleri
5.3 Pontus Rum isyanı
5.4 Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
5.5 Şark Milletleri Kurultayı
5.6 Doğu’daki Türk Ordusu
5.7 Ermeniler Nahçıvan’a saldırıyor
5.8 Türk Ordusunun Doğu Harekatı
5.9 Nahçıvan, Laçın, Qubadlı ve Zengilan satışta
5.10 Ermenilerle Gümrü anlaşması
5.11 Moskova ile görüşmeler
5.12 Nahçıvan Türk kapısıdır

BÖLÜM 6 – 1921’in İLK AYLARINDA DURUM
6.1 Batı’da Yunanlılarla savaşırken isyanları bastırırken Doğu’da harekata devam
6.2 Batum’a giriş – Batum’dan çıkış
6.3 Aynı anda Ruslarla görüşme Yunanlılarla savaş 
6.4 Tatar göçü
6.5 Ankara, Moskova ve Kars Antlaşmalarının önemi

BÖLÜM 7  SORULAR, YANITLAR, YORUMLAR
7.1 Osmanlı’nın niyeti Azerbaycan’ı ilhak etmek miydi?
7.2 Azerbaycanı, Dağıstan’ı kim bırakıp gitti?
7.3 Türklerin Azerbaycan’ı terketmesiyle Mustafa Kemal’in ilgisi var mı?
7.4 Azerbaycan Misak-ı Milli’ye dahil edilebilir miydi?
7.5 Kafkas Seddi neyin nesiydi?
7.6 Ermeniler neden imtiyaz görüyordu?
7.7    Kızılordu yaklaşırken Güney Kafkasya ve Anadolu’da durum nasıldı?
7.7.1 Bolşevik ihtilali sonrasında Rusya’daki Türkler ne yaptılar?
7.7.2  Bolşevik ihtilali sonrasında Azerbaycan ne yaptı?
7.7.3 Türkiye Azerbaycan’a yardıma gelemez miydi?
7.7.3.1 Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 1 yıl sonra Türk ordusu ne haldeydi?
7.7.3.2 Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 3 yıl sonra Türkiye’nin hali nasıldı?
7.7.3.2 Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 3 yıl sonra Türkiye’nin hali nasıldı?
7.7.3.3 Milli Mücadelede Bolşevik sempatizanlığı ne kadar etkindi?
7.7.3.4 Mustafa Kemal neden Bolşeviklere dönük bir politika izledi?
7.7.4 Kızılordu gelirken Azerbaycan’ın ordusu ne durumdaydı?
7.7.5 Kızılordu’yu kim davet etti?
7.8 Mustafa Kemal’in sözde Azerbaycan ihaneti iddiaları nelerdir?
7.8.1 Rıza Nur’un hatıraları
7.8.2 Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920 tarihli mektubu
7.8.3 Yeşil Ordu gelecek miydi?
7.8.4 Kızıl Ordu Azerbaycan’dan geçip Türkiye’ye yardıma gidecek miydi?
7.8.5 Ruslara karşı koymaya Halil Paşa mı engel olmuş?
7.8.5.1 Halil Paşa kimdir, Ankara temsilcisi midir?
7.8.6 Mustafa Kemal TBMM’de 2 Ağustos 1920 de yaptığı konuşmada ne demek istemiş?
7.8.7 Kazım Karabekir’in anıları
7.9 Atatürk’e diğer iftiralar
7.9.1 Batum’dan Sovyet yardımı karşılığında mı vazgeçildi?
7.9.2 Nahçıvan’ı Azerbaycanlılara rağmen Azerbaycan toprağı yapan Azerbaycan’a nasıl ihanet etmiş olabilir? 7.9.3 Atatürk ve Mehmet Emin Resulzade kavgalı mıydılar?
7.10 Azerbaycanlılar ne diyor?
7.10.1 Prof. Altay Göyüşov (Azerbaycan Türkü, tarihçi)
7.10.2 Orhan Aras (Azerbaycan Türkü araştırmacı yazar. Iğdır doğumlu Almanya’da yaşıyor)
7.10.3 Prof. Dr. Cemil Hasanlı (Azerbaycan Türkü. Tarih Doktoru. Bakü Devlet Üniversitesi)
7.10.4 Dr. Mehman Ağayev
7.10.5 Elnur Musayev
7.10.6 Faiq Elekberov
7.10.7 Azerbaycan halkının haberdarlığı
7.11 Günümüzde hortlatılmaya çalışılan yeni Kafkas Seddi Projesi
7.12 Tarihsel sosyoloji

Giriş

Güney ve Kuzey Kafkasya’da Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri olmak üzere iki Türk Cumhuriyetinin 1918 deki kuruluş hikayeleri Kafkas İslam Ordusu  ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti yazılarımızda anlatılmıştı. O günlerin özetinin verilmesinden başlayarak Osmanlı Ordusu’nun Kafkaslardan çekilmesi sürecinde bu iki devlete 1918 ve 1919 da eklenen Ahıska Geçici Hükümeti, Güneybatı Milli Kafkas Geçici Hükümeti, Aras Türk Hükümeti, Acara Şura Hükümetinin kuruluşları ve diğer ilgili olaylar, aşağıda tarih sırasıyla anlatılmaktadır.

BÖLÜM 1 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SON YILLARI

1.1 Bolşevik İhtilali

Ekim 1917 Bolşevik İhtilali ve sonrasındaki iç karışıklıklar yüzünden Ruslar, Osmanlı Devletiyle 18 Aralık 1917’de Erzincan’da mütareke imzalayarak 1. Dünya Savaşının Kafkasya cephesinden çekildiler. Rus ordusundan kalan 120 bin kadar Ermeni asker  ve milisler (çeteler) güçlerini birleştirerek Kafkasya’da Ermeni ordusu kurdular. 1917 sonlarında Gürcüler Posof-Kobliyan tarafında, Ermeniler de Erzurum-Kars-Ardahan taraflarında askeri faaliyetlere başladılar. Güney Kafkas halklarının sınırlar konusunda anlaşamamaları sonucu 28 Mayıs 1918 de merkezi Erivan olan Ermeni devleti kuruldu. Ermeniler Doğu Anadolu’nun kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü, Iğdır, Arpaçay ve Aras’a kadar ilerlediler. Rus Ordusunda Ermeni gönüllülerinden oluşan birliklerden birinin komutanı olan Antranik’in silahlı çeteleri Gökçe’de ve Zengezur’da Türk’leri katlettiler. Yeni Sovyet Hükümeti tarafından görevlendirilen Stephan Şaumyan komutasındaki Ermeni Daşnak birlikleri Azerbaycan topraklarında,  31 Mart 1918 de Bakü’de 15 000 Türk’ü katlettiler. Azerbaycanda bu olay “Mart Kırgını” olarak her yıl anılmaktadır. Stephan Şaumyan ve çetesi 23 Nisan 1918’de Quba’da 122 köyü yıkarak büyük bir katliam yaptılar. 380 aileyi evleriyle birlikte yaktılar. Ayrıca 3000 kadar Dağ Yahudisini de öldürdüler. Daha geniş açıklamaları Kafkas İslam Ordusu yazımızda okuyabilirsiniz.

1.2 Osmanlı ordusunun Kafkasya’ya harekatı

Osmanlı 3. Ordusu Vehib Paşa komutasında, Ermenilerin Türklere karşı saldırı ve katliamlarına son vermek amacıyla, 7 Şubat 1918 de harekete geçerek 8 Nisan’a kadar Kelkit, Erzincan, Bayburt, Tercan, Vakfıkebir, Akçaabat, Trabzon, Erzurum, Oltu, Hasankale, Horasan, Malazgirt, Hınıs, Adilcevaz’ı geri aldı. Van 2 Nisan, Ardahan 3 Nisan 1918 de 3. Ordu tarafından ele geçirildi. 5 Nisan 1918’de Sarıkamış’a,  8 Nisanda Kağızman’a girildi.

1.3 Kars, Ardahan ve Batum Elviye-i Selâse

Rusların Güney Kafkasya’dan çekilmesiyle oluşan otorite boşluğunu doldurmak amacıyla Azerbaycan Türkleri, Gürcüler ve Ermeniler Transkafkasya Sejmi (Meclisi) oluşturdular. Osmanlı Ordusunun yaklaşması üzerine 23 Şubat 1918’de Tiflis’te Seym toplandı ve Osmanlı Devleti ile derhal müzakerelere başlanması gerektiği kararını aldı. 3 Mart 1918 de imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması ile  Osmanlı toprağı iken Rusların 93 harbinde (1877-78) işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum  (Elviye-i Selâse: üç liva – üç sancak) Osmanlı Devleti’ne geri verildi.  Fakat Batum’a girilmesi Almanların Gürcülere destek vermeleri yüzünden uzun sürdü. Batum’daki Gürcüler, seferberlik ilân ederek, 12.000 kişi topladılar. Aynca, Rum ve Ermeniler’den de bir tabur oluşturuldu. Harbiye Nazırı Enver Paşa, 4 Nisan 1918’de, 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa’ya şu emri veriyordu: “Üç senedir döktüğü kanların ve uğradığı zorlukların ve felâketlerin mükâfatı olarak, Osmanlı Hükümeti’ nin eskiden kaybettiği ve Brest-Litovsk Muahedesi ile istikbalini sağladığı Batum, Kars ve Ardahan’ı fiilen işgal etmek hükümetin vazifesidir“. Batum’a taarruzdan önce, 3. Ordu Komutanı, 37. Kafkas Tümeni Komutanına,  Batum Komutanlığı’na bir tebliğ gönderilmesini emretti. Bu tebliğde özet olarak şunlar vardı:
“Brest-Litovsk Muahedesi gereği boşaltılması lâzım gelen Batum, işgal edileceğinden, askerlerinizin tabyalardan 13 Nisan 1918, saat 16.00’ya kadar geri çekilmesini teklif ederim. Bu teklif kabul edildiği takdirde askerimiz, Batum’ dan askerleriniz kâmilen çekilinceye kadar, tabyalarda kalacaklar ve şehre ilerlemeyeceklerdir. Kafkas Cephesi Osmanlı Komutanı, askerinizin silâhları ile Batum’dan çıkmalarına müsaade etmektedir“
. Bu teklif reddedildi. Başlayan taaruzla 14 Nisan 1918 de Batum’a girildi. Aynı gün Çürüksu’ya da girildi.

14 Temmuz 1918 tarihinde Elviye-i Selâse’de başlayan halk oylaması sonucu, bölge halkının büyük çoğunluğu Türkiye ile tekrar birleşmeyi istedi. 15 Ağustos 1918 tarihinde Padişah VI. Mehmed Vahideddin tarafından yayınlanan bir beyânnâme ile Elviye-i Selâse’nin resmen Osmanlı’ya ilhâkı ilan edildi.

1.4 Kafkas İslam Ordusu

Azerbaycan Türklerinin talebi üzerine Nuri Paşa komutasında Anadolulu, Kerküklü, Azerbaycanlı ve Dağıstanlı gönüllülerden oluşan Kafkas İslam Ordusu 20 Mayıs 1918 de Azerbaycan topraklarına girdi. Ordunun gelişiyle eli güçlenen Azerbaycan Millî Şûrası 28 Mayıs 1918’de istiklâl beyannamesiyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin kuruluşunu ilan etti. Tebriz’i alan Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu 9 Haziran 1918’de Hoy şehiri yakınlarında Ermeni  Antranik kuvvetlerini yendi. Antranik Nahcivan’a çekildi. Aynı gün Mürsel Paşa komutasındaki 5. Kafkas Piyade Tümeni de Azerbaycan topraklarına girdi.

1.5 Bakü zaferi

Birleşik Türk orduları Nuri Paşa komutasında şiddetli savaşlardan sonra 15 Eylül 1918 de Bakü’ye, 12 Ekim 1918 de Derbent’e girdi.  13 Ekim 1918 de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edildi. Böylelikle Nahçıvan, Azerbaycan ve Dağıstan Türkleri Ermeni katliamından kurtarıldılar. Bu konulardaki ayrıntılı yazılarımızı okumak için lütfen tıklayın:  Kafkas İslam Ordusu  ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti

BÖLÜM 2 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SONA ERİŞİ

2.1 Osmanlı Ordusu’nun Güney Kafkasya’dan  çekilişi ve bölgenin İngiliz-Ermeni hakimiyetine geçişi

Osmanlı Ordusunun Azerbaycan, Nahçıvan ve Dağıstan’daki varlığı fazla uzun sürmedi. I. Dünya savaşını kaybetmiş olan Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’nden mütareke (ateşkes) isteğinde bulundu. Mütareke imzalanmadan önce 16 Ekim 1918’de  Osmanlı Devletinin Başnazırı Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Brest-Litovsk Antlaşması ile kazanılan Kars, Ardahan, Batum dışındaki toprakların boşaltılması kararını aldı ve bu kararı 5267 no.lu emirle 20 Ekim’de şifreli telgrafla Kafkas Ordu Komutanlığı’na bildirdi. Bu karar uyarınca  21 Ekim 1918 günü Harbiye Nazırı Enver Paşa Kafkasya’daki IX. Ordu Komutanlığına 6 hafta içinde Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan, Batum) hariç, Azerbaycan, Dağıstan ve Nahçıvan dahil tüm Güney Kafkasyayı terk etme emrini verdi.  Ancak Enver Paşa, Şark Orduları Grup Kumandanı Halil Paşa’ya gönderdiği önceki bir emirde; Nuri Paşa’nın orada kendisi ile çalışmak üzere kalacak subay ve askerleri belirleyerek ona göre faaliyette bulunmasını istemişti. Buna göre Kafkasya’da bazı Osmanlı Ordusu subayları faaliyetlerine devam ettiler.

29 Ekim 1918’de IX. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve III. Fırka Kumandanı Halid Beğ’in yardımları ile Ahıska Geçici Hükümeti kuruldu.

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti  Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayarak ile bütün cephelerde olduğu gibi Azerbaycan, Nahçıvan ve Dağıstan cephesindeki  güçlü ve disiplinli Osmanlı ordusunun askeri faaliyetlerini sona erdirmeyi taahhüt etti. Ancak, başlatılacak geri çekilme harekatı öncesinde bölgedeki Türk komutanların bazı çekinceleri mevcuttu. Geri çekilme işlemini lojistik, askerî, güvenlik ve stratejik noktalardan değerlendiren komutanlar düşüncelerini merkeze çeşitli telgraflarla bildirmişlerdi. Türk komutanların görüşleri şunlardı:

  • Geri çekilme işlemi en az bölgeye düzenlenen ileri harekat kadar zor olacaktı.

  •  Belirli bir araziye yayılmış kuvvetlerin erzak ve malzemelerinin taşınması bile sadece 3 aylık bir zaman dilimini kapsayacaktı.

  •  Aynı şekilde bölgede Türk birliklerinin çekilmesi ile başlayacak göç dalgası için olası güzergahlarda iaşe ve güvenlik tedbirlerinin alınması gerekmekteydi.

  •  Boşaltılacak yerleşim yerlerine hemen gelmeleri beklenen Ermeni ve Gürcü kuvvetlerinin gerçekleştireceği faaliyet ve olası zulümler de öngörülmeliydi ve önlemlerin alınması gerekmekteydi.

  •  Ayrıca bölgede güvenlik de önemli bir problemdi.

İngilizler’in İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalama emri çıkarması üzerine Enver Paşa, bazı arkadaşlarıyla 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısına binerek Osmanlı topraklarını terk etti ve Kırım’a gitti.

5 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası kuruldu. Bu arada Osmanlı’nın 15. Piyade Fırkası Kuzey Kafkasya’da hala harekatlarına devam ediyordu. Yusuf İzzet Paşa geri çağrılma ihtimalini göz önüne alarak 26 Ekim’de başladığı harekat sonucu 8 Kasım 1918 tarihinde Kuzey Kafkasya’daki Mahaçkale (Petrovsk)  şehrini ele geçirdi. Nuri Paşa Osmanlı hükümetinin tahliye  emrini, Petrovsk Cephesine 11 Kasım’da ulaştırabildi. Yusuf İzzet Paşa geri çekilme konusunda ayak sürümüş fakat emri daha fazla geciktiremeyeceğini anladığından 15. Tümen Komutanına morali gayet bozuk bir vaziyette nakliyatın 27 Kasım’a kadar tamamlanması hususunda emir vermişti.

Bu arada Enzeli’de bulunan İngiltere’nin bölge komutanı Thomson ile Nuri Paşa arasında çeşitli defalar farklı şekillerde iletişim kuruldu. İngiliz komutanın Bakü’nün boşaltılmasını istemesi ve İngilizlerce işgal edileceğini bildirmesinin ardından Nuri Paşa, çekilme takviminin Thomson’un beklediği hızda olamayacağı cevabını verdi. Sonuçta Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesinin nasıl olacağı konusunda anlaşmaya vardılar.

Mondros Mütarekesi’nin 11. ve 15. Maddeleri doğrudan bölgeyi yani Kafkasları ilgilendiriyordu ve Elviye-i Selâse’nin (Kars, Ardahan ve Batum) terki söz konusu değildi. Fakat İngilizler, 11 Kasım 1918’de Osmanlı Hükümeti’ne Mütareke’nin 11. Maddesi’ne ek olarak verdikleri notada; bütün birliklerinin elemanları ve cephaneleriyle beraber Elviye-i Selâse’yi terkini istediler. Bu çaresiz durumdaki Osmanlı hükümetine verilmiş bir ültimatomdu. İngilizler aciz Osmanlı Hükümeti’nin müteakip itirazlarını da kabul etmediler. İtilaf Devletlerinin ültimatomu üzerine Osmanlı hükümetince alınan 20 Kasım 1918 tarihli yeni bir kararla Kafkasya’da hiçbir Osmanlı askerinin kalmayacağı, buradaki kıtaların süratle bölgeyi terk etmeleri emredildi. Bu karara uyularak 15. Piyade Fırkası, Derbent ve Petrovsk istasyonlarından ayrıldı.  5. Piyade Fırkasının da Bakû’yü terk etmesiyle Osmanlı Ordusu Kafkaslardan geri dönüşe başlamış oldu.  16/17 Kasım’da Nuri ve Mürsel Paşalar dahil olmak üzere Osmanlı Ordusu Bakü’yü tamamen terk etti. Bazı Türk subayları Azerbaycan ve Kafkasya’da kaldılar.

17 Kasım 1918’de General William M. Thomson’un komutasındaki 5 bin kişilik İngiliz, Fransız ve Amerikan birliklerinden, Ermeni ve Kazak askerlerden de oluşan müttefik askeri güçler, Azerbaycan hükümetinin protestosuna rağmen Bakü’yü tekrar işgal ettiler.  İngilizler 14 Eylül’de kaçtıkları gemilerden biriyle dönmüşlerdi.

Türk ordusunun çekilmesinden ve İtilaf kuvvetlerinin bölgeye gelmesinden sonra Bakü Valiliği görevini üstlenen İngiliz General Thomson  üç renkli,  ay-yıldızlı Azerbaycan bayrağının kullanılmasını yasakladı. Kalan Osmanlı birliklerine de, derhal Bakü ve Kafkasya’dan çekilmeleri ültimatomunu verdi. İngiliz işgaliyle, artık Azerbaycan’da yeni bir dönem başlamıştı. General Thomson Azerbaycan toprağı olan Zengezur rayonunun (ilçesinin) beşte dördünü Ermenilerin çete lideri Antranik’e verdi. Antranik (Andronik) Thomson tarafından kendisine verilen bu toprağı karargâh yaparak Güney Kafkasya’da katliamlara başladı. Antranik Zengezur’u, Karabağ’ı ve Dağlık Karabağ’ın Kuzeyinde bulunan Gence vilayetini de içine alacak şekilde, bu toprakları “Küçük Ermenistan” diye adlandırıyordu. Hedef olarak bu arazilerde yaşayan Azerbaycan halkına karşı terör faaliyetlerinde bulunarak, buraları Müslüman ve Türk insanından kendi fikrince temizleyerek ülkesine katmak istiyordu. Ermeni saldırılarının tahammül edilmez hal alması üzerine 18 Kasım 1918 de merkezi Iğdır olan Nahçıvan’ı da kapsayan Aras Türk Hükümeti kuruldu. Osmanlı ordusundan kalan silah ve bazı subaylarla birlikte  çaresiz halk silahlanarak Ermenilere karşı koymaya çalıştılar. Aynı gün Osmanlı kuvvetleri Tebriz’i terk etti.

Osmanlı’nın IX. Kafkas Tümeni 1 Aralık 1918 de Nahçıvan’ı terk etmeye başladı.  4-5 Aralık’ta da Ahıska’yı, Ahılkelek’i kısaca tüm Azerbaycan ile doğu, güney ve kuzey Kafkasya’yı terk eden Osmanlı kuvvetleri, 4 Aralık’ta Osmanlı devletinin Arpaçay’da 1877’ye kadar hakim olduğu sınırına, 5 Aralık’ta da daha önce belirlenen 1914 Osmanlı-Rus sınırına çekilmişti. Bu sınır Ardeşen-Yusufeli-Oltu-Bayezit hattından geçiyordu. IX. Kafkas Tümeni, 11 Aralık’ta Kağızman üzerinden Sarıkamış’a geldi. 17 Aralık’da Azerbaycan tümüyle terk edildi. Ancak, daha önce de olduğu gibi bölgede kalmak isteyen terhis olmuş askerler ile silah ve mühimmat bölgede bırakıldı.

Ermeniler 2 Aralık 1918 de Aşık Melikli, Xolaflı, Şıxlar, Totar köylerini yaktılar. 18 Aralık’ta Sirik köyünü yakıp talan ettiler. 26 Aralık’ta ise Düdükcü kasabasında Azerbaycanlıların yaşadığı mahalleleri yakıp yıkarak yerle bir ettiler. Elli binden fazla (bazı kaynaklarda altmış binden fazla) insan mülteci durumuna düşerek Azerbaycan’ın değişik köylerine sığınmak zorunda kaldı.

İngilizlerin isteği uyarınca Osmanlı Devleti 10 Aralık 1918 de Elviye-i Selâse’nin tahliyesine başlattı, 13 Ocak 1919 da IX. Ordu Karargâhı Erzurum’a nakledildi.

Artan Ermeni saldırı ve tecavüzlerine karşı  Türk halkını korumak maksadıyla Ardahan, Batum bölgesinde Acara Şura Hükûmeti kuruldu. 17-18 Ocak 1919’da Kars’ta yapılan kurultayda Kars-Ardahan ve Posof’lu aydınlar Ermeni-Gürcü hareketini engellemek için “Milli Şûrâ Hükümeti”ni Kars, Ardahan, Batum Sancakları ve kazaları ile Nahçıvan Ordubad, Culfa, Ahıska ve Ahılkelek’i de kapsayacak şekilde genişleterek Cenûbîgarbî (Güneybatı) Milli Kafkas Geçici Hükümetini kurdular. 1 Şubat 1919 Hükümet sınırlarını Kars, Ardahan, Batum, Kağızman; Oltu (Şenkaya ilçesi ile birlikte), Nahçıvan; Artvin, Borçka, Murgul, Çürüksu, Acara-î Ulyâ (Yukarı Acara), Acara-i Süflâ (Aşağı Acara), Ardanuç, Şavşat, Posof, Ahıska (Azgur, Koblıyan ve Hırtış ile birlikte), Ahılkelek, Çıldır, Akbaba (Arpaçay başları). Şüregel, Zarşad, Penek, Sarıkamış, Horasan (Aşağı Pasin’den sayılan Karaurgan Bucağı) Digor, Sürmeli, (Iğdır, Kulp/Tuzluca ve Aralık ilçeleri gibi Aras’ın sağındaki yerler) Iğdır, Şerur, Şahtahtı, Yenice, Culfa, Ordubad vilâyet, sancak ve kazaları olarak belirledi.

Batum, 23 Ocak 1919 da Osmanlı kuvvetleri tarafından tamamen terk edildi, ertesi gün İngilizler tarafından işgal edildi. Doğu Anadolu vilayetlerinin haklarını korumak için 2 Aralık 1918’de İstanbul’da kurulan Vilâyât-ı Şarkîyye Müdâfâa-i Hukûk Millîye Cemiyeti, 10 Mart 1919’da Erzurum’da bir şube açtı.

Azerbaycan ve Cenubigarbi Milli Kafkas Hükümetlerine bağlı olmak istemeyen Ermeniler 1919 yılının Mart ayından başlayarak Karabağ’da, Erivan’da Üçmüezzin’de, Nahcivan ve diğer Azerbaycan topraklarında terör faaliyetlerine devam ettiler. 4 Nisan 1919’da İngiliz Hükümeti General K.M. Davie’yi Erivan, Kars Vilayeti, Nahçıvan Bölgesi ve Borçalı tarafsız bölgesinden sorumlu tayin ederek özellikle bölgeyi ilgilendiren şu talimatları verdi:


* Kars Vilâyeti ve Nahçıvan bölgesinin Paris Barış Konferansı kararına kadar, Ermeni Hükümeti’nin yetkisine verilmesi;
* Kars Şûrâsı’nın en kısa zamanda dağıtılması ve liderlerin sınır dışı edilmesi,
* En ufak bir şüphede Türklerin tutuklanıp Tiflis’e gönderilmesi,
* Bu hazırlıkların 30 Nisan’a kadar tamamlanması;
 

* İngiliz askerlerinin   çekilerek yerlerini Ermeni Hükümeti ve bir misyona bırakması.

13 Nisan 1919’da İngilizler, 2500 Ermeni askerini takviye getirerek Kars’ı işgal ettiler, Cenûbîgarbî Kafkas Hükümeti’ni dağıtıp; Hükümet Başkanı Cihangiroğlu İbrahim Beğ ile birlikte toplam 12 Hükümet üyesini tutukladılar. İngilizler Hükümet üyelerini Tiflis-Batum-İstanbul yoluyla Malta’ya sürdüler. Bu hükümetin dağılmasından sonra Gürcüler Azgur, Ahıska ve Duğur’da ileri gelen şahıslarla işbirliği yaparak Ahıska, Ahırkelek ve Posof’u işgal ettiler. Bu dönemde Osmanlı ordusu 3. tümenine bağlı taburlarla, milis kuvvetleri, Gürcülere karşı ayrı ayrı savaşmıştı.

Ermeniler, Nisan sonlarında Nahçıvan-Şerur bölgesini işgale hazırlandılar. 3 Mayıs 1919 da Ermeni çete reisi General Dro İngiliz Generali Davie ’tarafından Nahçıvan bölgesinde asayişi temin etmek ve Nahçıvan’da Ermeni idaresini kurmak üzere tayin edildi. İngiliz yardımı ile Nahçıvan’a doğru ilerleyen Ermeniler, Şerur ve Zengizor mıntıkalarında Türklerin direnişi ile karşılaştılar. General Shalkovnikov ve General Dro’nun kuvvetleri ile Mışığ Aveteryan’m atlı süvarileriden oluşan 6.000 kişilik bir Ermeni müfrezesi Türklerin direnişini kırarak 24 Mayıs 1919’da Nahçıvan’ı işgal etti. Azerbaycan Hükûmeti’nin İngilizler nezdindeki protestosu neticeyi değiştirmedi. Nahçıvan Şahtahtı civarındaki 45 köye saldırıldı, demiryoluna yakın köyler zırhlı tren toplarıyla ateş altına alınmak suretiyle Müslüman halk paniğe uğratıldı ve buralar ele geçirildi. İki Ermeni alayı, Büyükverdi Köyüne saldırarak halkın birçoğunu öldürdü. Ermeniler, Müslüman Türk ahaliyi Aras Nehri’nin batısına kovmayı planlamışlardı. 

15. Kolordu Kumandanı Kazım (Karabekir) Paşa’nın görevlendirdiği 11. Tümende Yüzbaşı Halil, Üsteğmen Edip (Albay Tokalp), Topçu Üsteğmen Naci (General Altuğ), Teğmen Osman Nuri  komutasında 2.000 atlı ve yaya kuvvet, 19-20 Temmuz 1919’da, Yenice îstasyonundaki Ermeni kuvvetlerine baskın yaptı. Ermenilerden bir zırhlı trenle dört top, 42 makineli tüfek ele geçirildi, 200 kadar esir alındı. Bunun üzerine, General Shalkovnikov Nahçıvan Garnizonu’nu terk ederek Zengizor’a çekildi. Ermeni kuvvetleri de Nahçıvan’dan ayrılarak Revan’a gitmek zorunda kaldılar. Böylece, Nahçıvan’da millî idare yeniden kuruldu.

Bu arada Nuri Paşa İstanbul’a dönünce hain Osmanlı hükümeti tarafından İngilizlere teslim edilmiş ve İngilizler tarafından deniz yoluyla Batum’a getirilerek Kafkas İslam Ordusu komutanlığını yaptığı için yargılanmak üzere Ardahan Kışlasında hapse atılmıştı. Nuri Paşa, 8 Ağustos 1919 gecesi Azerbaycan ve Batum Türkleri tarafından tutuklandığı yerden kaçırılarak Gence’ye getirildi.

Eylül 1919’da Bakü’ye gelen Amerikalı General Haskel, Karabağ ve Zengezur’un Azerbaycan toprağı olması, Nahcivan, Şerur, Dereleyezi bölgeleri ise Generale bağlı olmak şartıyla tarafsız bölge olması istekleri doğrultusunda 20 maddeden ibaret olan bir teklifi Azerbaycan hükümetine iletti. Fakat Azerbaycan hükümeti bu teklifi kabul etmedi.

2.2 Rusların Kafkasya’ya dönüşü

Ekim Devrimi sırasında Çar İmparatorluk ordusunun terk etmesiyle kısa süre özgür kalan Kuzey Kafkasya’ya önce Bolşevik karşıtı Anton Denikin komutasında Beyaz Rus (Menşevik) ordusu girdi. Denikin’in hedefi Bakü petrolleriydi. Arka plandaki hedefi Bakü olmak üzere Kafkasya’yı geri alacağı bilinmekte olan Lenin tahminleri yanıltmadı Mart 1919 da 11. Kızıl Orduyu teşkil etti ve Denikin ile savaşmak üzere Kafkasya’ya sürdü. O zamana kadar Beyaz Ordu Generali Denikin,  Osetya, Kabardey, Adigey ve Karaçay-Malkar bölgelerini işgal etmişti. Mayıs 1919’da İngiliz General Thomson’un Hazar donanmasının da desteğiyle  Dağıstan’da Hasavyurt’u da ele geçirdi.

2.3 Anadolu’da Milli Mücadele başlıyor

İngilizler Ege’ye ve Anadolu’ya asker gönderip başlarını derde sokmaya niyetli değillerdi. Doğu’da Ermenileri kullandıkları gibi Batı’da da Yunanlıları piyon olarak öne sürdüler. 15 Mayıs 1919 da 20 bin Yunan askeri İtilaf gemilerinin desteğinde Anadolu’yu işgal etmek üzere İzmir’e çıktı. Bu Mondros Mütarekesine aykırıydı. Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldüler. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları da süngülendi. Ali Nadir Paşa Yunan askerleri tarafından tekmelendi. Türk sivillere karşı öldürme, yağma ve tecavüz olayları başladı. İşgalin ilk günü İzmir’de 400 Türk öldürüldü. 15-16 Mayıs arası çevredeki köylerde ve kazalarda yaşanan olaylar ile öldürülen Türk sayısı 5 bine yaklaştı. 16 Mayıs sabahı İzmir’in işgalini duyan 800 kadar yerli Rum, Türk köylerine saldırdı. Savunmasız insanlar öldürüldü ve malları yağmalanmaya başlandı. Urla’daki Türk mahalleleri Rumlar tarafından kuşatılmaya başlandı. Bunun üzerine 56. Tümene bağlı 173. Alay Komutanı Yarbay Kâzım Bey yanında bulunan 18 er ve birkaç jandarma ile kasabayı savunmaya geçti. İlk Rum saldırısı püskürtüldü. Aynı gün olayı öğrenen kasabadaki Türk halkı, Urla’daki askeri silâh deposunda bulunan 120 silâhı ve cephaneyi alarak, 120 kişilik bir milis kuvveti meydana getirdi, böylece Batı Anadolu’da ilk Kuva-yı Milliye (milli kuvvetler) doğdu. Bunu çevrede hızla başka milis kuvvetlerinin kuruluşu izledi.

23 Mayıs’ta İstanbul Fatih ve Sultanahmet’te Türk siyasi tarihinin o güne kadarki en büyük mitingi ve kitle gösterileri düzenlendi. Direniş fikri, İttihat ve Terakki yandaşlarının görüşü olmaktan çıkarak tüm ülke sathına yayıldı. Osmanlı Padişahı Vahdettin, İngilizlerin isteği ile,  Anadolu’da İzmir ve Ege’nin işgaline tepki gösterilmesini önlemesi ve Doğu cephesinde silahlarını hala bırakmayan 15. Kolorduyu tasfiye etmesi, 1919 yılı başlarında itibaren Karadeniz’de silahlanarak Rumlarla çatışmalara giren Kuva-yi Milliye’yi dağıtması için Çanakkale savaşı kahramanı Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirdi. 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a çıktı.

2.4 Amasya Tamimi

21 Haziran’da Mustafa Kemal ile, Anadolu’daki en önemli askeri birliklerin komutanları olan Kâzım Paşa (Karabekir), Refet (Bele) Paşa ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşalar ve Ege bölgesinde asayişi sağlamakla görevlendirilen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ile Amasya’da buluştular.  22 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan, Rauf Bey, Refet ve Ali Fuat Paşalar v.b. tarafından da imzalanan Amasya Genelgesi yayınlandı. Genelge bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümetini hiçe saymakta, hükümetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. Bildiri, ulusal bağımsızlığın ancak ulusun “azim ve iradesi” ile sağlanacağını vurgulayarak, ülke çapında bir direniş hareketinin işaretini vermekteydi.

Kurtuluş Savaşı’nda ilk cephe Ayvalık Cephesi’ydi. 172. Alay komutanı Yarbay Ali Bey (Çetinkaya), halkı da silahlandırarak 29 Mayıs 1919’da Ayvalık’ı işgal eden Yunanlara karşı direnişe geçti. Bu arada Yörük Ali Efe gibi çete reisleri de zaman zaman Yunanlara karşı baskınlar düzenliyordu. Aydın Cephesi’ndeki Kuva-yi Milliye, 28 Haziran 1919’da Yunan askerlerine saldırıya geçti ve üç gün süren kanlı çatışmalardan sonra işgalcileri Aydın’dan çıkarmayı başardı. Ne var ki Yunanlar kısa bir süre sonra kenti yeniden işgal ettiler. Bu bölgede faaliyet gösteren Çerkez Ethem  ise Salihli Cephesi’ni oluşturmuştu.

2.5 Erzurum Kongresi

23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nde Şirân Müftüsü’nün Arapça duası ve Kongre’nin en yaşlı üyesi sıfatıyla Vilâyât-ı Şarkiyye-i Müdâfâa-i Hukûk-ı Millîye Cemiyeti Başkanı Mehmed Raif (Dinç) Hoca’nın yaptığı açış konuşmasından sonra, Kongre Başkanlığı’na seçilmiş olan Mustafa Kemal Paşa, kürsüye çıkarak memleketin içinde bulunduğu durumu, iç ve dış olayları değerlendirdiği uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasının Elviye-i Selâse’yi ilgilendiren kısımda; Ermenilerin Nahçıvan’dan Oltu’ya kadar ki bütün bölgelerde İslam ahaliyi tazyik ve bazı bölgelerde “katliam ve yağmagirlikte” bulunduklarını; “hudutlarımıza kadar İslâmları mahva mahkûm ve hicrete mecbur ederek Vilâyât-ı Şarkiyemiz hakkındaki emellerine de doğru” ilerlemek istediklerini ifade etti. Kongre Beyannâmenin 6. Maddesi’nde Elviye-i Selâse ve Nahçıvan’a olumlu mesaj verilerek mütarekenin imzalandığı tarihteki sınırlarımız dahilinde kalan topraklarımızın bir bütün ve milletimizin birbirinden ayrılması mümkün olmayan öz kardeş oldukları vurgulandı. Mustafa Kemal’in kısa ve öz ifadesi ile Erzurum Kongresi kararlarında “millî hudutlar içindeki vatan bir bütündür. Birbirinden ayrılık kabul etmez” fikri hakimdi.

2.6 Sivas Kongresi

4 Eylül 1919 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırdı. Genel seçimler yapılıp yeni Mebusan Meclisi kuruluncaya kadar İstanbul hükümetiyle tüm resmi bağların kesilmesi kararlaştırıldı. Ülke çapında yeni bir idari ve siyasi örgütlenme kurmak amacıyla bir Heyet-i Temsiliye kuruldu. Bu kararlar yeni bir Türk Devleti‘nin kuruluşuna temel oldu.

2.7 Milli Mücadeleye Karşı ilk isyanlar

2 Kasım 1919’da Manyas –Susurluk-Gönen –Ulubat dolaylarında Osmanlı uşağı Anzavur’un çıkardığı ilk isyan Kuva-yı Milliye tarafından 25 Kasım 1919’da bastırıldı. 26 Ekim’de Bayburt’un Hart kazasında, şeriat düzeni kurmak amacıyla ayaklanan Şeyh Eşref isyanı 24 Aralık 1919 dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik kuvvet tarafından bastırıldı. Bu diğer ve isyanlarla ilgili ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

2.8 Misak-ı Milli (Milli Ant)

1919 Aralık ayında yapılan genel seçimler sonucunda son Osmanlı Meclis-i Mebusanı oluştu. Meclise Anadolu’dan sadece Milli Mücadele yanlısı milletvekili adayları seçildi. İki ayrı ilden milletvekili seçilen Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gitmeyi reddetmesi üzerine, Sivas Kongresi başkan vekili olan Rauf Orbay Meclis reisliğine seçildi. 28 Ocak 1920 de Osmanlı Mebusan Meclisi Misak-ı Milli‘yi ilan etti. Misakı Milli bir manifestodur.  Misak-ı Milli haritası ilkesel olarak, Mondros Mütarekesi sırasındaki durum esas alınarak tanımlandı. Arap çoğunluğun bulunduğu yerler Misak-ı Milli sınırlarının dışında kaldı. O tarihte daha Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmamıştı. Misak-ı Milli sınırlarını tesbit ederken Brest Litovsk anlaşması da esas almış böylece gelebilecek  itirazların asgariye indirilmesi düşünülmüştü.

BÖLÜM 3 – KAFKASYA VE ANADOLU 1920

3.1 Bolşeviklerin Azerbaycan beklentisi

2 Ocak 1920 de  RSFSR Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Respublikaları’nın (Rusya Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Dış İşleri bakanı G. V. Çiçerin Azerbaycan’a  nota vererek Denikin’e karşı Sovyetlerle birlikte mücadele etmelerini istedi. Bu nota üzerine telaşa düşen İtilaf Devletleri o zamana kadar Ermenistan yanlısı tutum izleyerek tanımamış oldukları Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini tanımak zorunda kaldılar. Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski, Çiçerin’in notasına 14 Ocak’da cevap vererek Denikin’in Rusyanın kendi iç sorunu olduğunu, Rusya’nın iç işlerine karışmak istemedikleri bildirdi. Yanıt Sovyet Yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı ve “Azerbaycan’ın Denikin’e karşı mücadele etmek istemediği” şeklinde yorumlandı. Bu arada Kafkas ülkelerinin bağımsızlığı Polonya, Finlandiya ve Baltık cumhuriyetlerinden farklı olarak Sovyet Rusyası tarafından tanınmamıştı. Oysa Menşevik Denikin rejimi bile Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanımıştı. Bu da Bolşevik Rusya’nın Güney Kafkasya’yı MUTLAKA işgal etmeyi hedeflediği anlamına geliyordu.

Çiçerin 23 Ocak’ta bir nota daha verdi ve yıllarca birlikte yaşadıklarını hatırlatarak Azerbaycan’ın işbirliğine davet etti. 1 Şubat 1920 tarihinde Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski, Sovyet Dışişleri Bakanı G.V. Çiçerin’e yazdığı cevapta Azerbaycan’ın bağımsızlığının tanınması konusunda açık ve belirgin bir fikir ortaya koyma talebinde bulundu. 

Kremlin’deki Bolşevikler ise güya Denikin’le mücadelenin komşuların bağımsızlığını tanımaktan daha önemli olduğu izlenimini sergilemeye çalışıyorlardı. Bunlar olup biterken 11. Ordu (Kızıl Ordu) adım adım Güneye, yani esas hedefi olan Bakü’ye doğru ilerliyordu. Rusya’da ve onun Azerbaycan’daki “beşinci kolu” da propaganda faaliyetleri yoğunlaşıyordu.

2 Şubatta “Tüm-Rusya Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Sovyetinin Faaliyetine Dair” raporda V. İ. Lenin açık bir şekilde şunu ifade etmiştir: “Biz Gürcistan ve Azerbaycan’a Denikin’e karşı anlaşma imzalamalarını önerdik. Onlar, başka bir devletin içişlerine müdahale etmedikleri gerekçesiyle bunu geri çevirdiler. Biz, Gürcistan ve Azerbaycan işçi ve komünistlerinin bu olaya nasıl tepki vereceklerine bakacağız.” Lenin üstü kapalı-açık şekilde Azerbaycan’ı içerden ele geçireceklerini söylüyordu.

1920 yılı 20 Şubatında yeni bir Rus notasına ve Azerbaycan Hükümetinin 7 Mart cevabı gibi daha öncekilerine benzer nota alış-verişleri yaşandı. Tek fark bu dönemde Rus ordularının Azerbaycan sınırlarına doğru ilerlemesi idi. Azerbaycan hükümetinde ise yaklaşan tehlikeyle ilgili görüş ayrılığı vardı. Şubat 1920 yılında kurulmuş Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisi bu durumdan yararlanarak darbe yapmaya hazırlanıyordu. Şubat ayında Rusya Dışişleri Komiserliğinde ise Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıma konusu müzakere edilmekteydi. Rusya’nın önünde dağılmış ekonomisini ihya etmek gibi ağır bir görev duruyordu. Bunun için büyük miktarda petrole ihtiyaç vardı. Sonuçta Bakü’de ve Rusya’da faaliyet yürüten Müslüman Bolşeviklerin görüşleri de dikkate alınarak hiçbir şekilde Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanımama kararı alındı. Yani Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini yıkarak Bakü petrollerini ele geçirme hedefinden vazgeçilmedi.

3.2 Mustafa Kemal’e göre Şubat 1920 de Anadolu ve Kafkasya’da durum 

Ülke dört bir yanından kuşatılmıştır. Batıdan Yunan ordusuyla, Boğazlardan İtilaf askerleriyle, Akdeniz’den İtalyan ve Fransız, Suriye’den Fransız, Irak’tan İngiliz ordularıyla, Kafkasya’dan yeni kurdukları ve Türk topraklarını işgal ettirdikleri Ermenistan ve Gürcistan ile, Karadeniz’den de Pontus çeteleriyle sarılmıştır. Ayrıca mevcut olan yönetimle işbirliği yapılarak, Türkiye içerden de çökertilmektedir.

Durum daha da kötüleşiyordu. 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan da dahil olduğu halde Babıali ve bütün hükümet daireleriyle beraber İstanbul, İngilizler tarafından cebren ve resmen işgal edildi. İngiliz birlikleri İstanbul’da bulunan, başta Rauf Bey olmak üzere önde gelen Milli Mücadele yanlısı milletvekillerini tutukladılar. Ayrıca telgrafhaneler de işgal altına alındı ve resmi makamlar arasında iletişim imkânı kalmadı. Bu şartlara göre, Anadolu, İstanbul ve resmi makamlarla ortak hareketten mahrum kalmıştı.

3.3 Kızıl Ordu – Sıra Bakü’de

Kızıl Ordu Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, Menşevik-Bolşevik iç savaşını sona erdirdi. Sırada elbette ki Azerbaycan daha doğrusu Bakü petrolleri vardı.

17 Mart 1920 ’de Sovyet hükümetinin başkanı Lenin, Kafkas Cephesi Askeri Devrim Konseyi üyeleri olan N. K. Smilka’ya ve K. K. Orconikidze’ye gönderdiği telgrafda “Azerbaycan’ı ele geçirmek bizler son derece önemlidir. Bütün çabanızı buna harcayın” emrini verdi.  V.İ. Lenin’in el yazısıyla yazdığı 17.03.1920 y. // Rusya Devlet Sosyal ve Siyasi Tarih Arşivinde bulunan bu telgrafın bir kopyasına ise G.K. Orjonikidze şöyle bir not düşmüştür: “Telgraf Bakü’ye saldırı hazırlıkları dönemine aittir.” V.İ. Lenin’in bu telgrafı sonrası Azerbaycan’ın işgali ile ilgili faaliyetler başlatıldı. Sınır boyunca askeri yığınak yapılmaya başlandı. Ermeni delegeleri Pirimov ve Zaxaryan Moskova’ya giderek Rusya hükümetinin Ermenilere toprak vermesi karşılığında Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesi için destek ve yardım teklifinde bulundular. Aynı günlerde Dağlık Karabağ’da Ermeniler ayaklandılar, Ermenistan, Kazak ve Nahçıvan yönünden saldırdılar. Ermenistan-Sovyetler  danışıklı döğüşü olan bu hareketin tek amacı vardı. Azerbaycan ordusunu Bakü’den ayırmaktı. Nitekim Bakü’yü koruyan ordunun büyük kısmı Batıya ve Karabağ’a kaydırıldı.

3.4 Azerbaycan’da siyasi durum

Osmanlı ordusunun gitmesinden sonra Azerbaycan’da baş gösteren parti ve hükümet içindeki düşünce farklılığı ve tartışmaları sosyo politik durumu zorlaştırıyordu. Ayrıca ülkede ekonomik ve mali sıkıntılar bulunmaktaydı. İçte sosyo politik krizin derinleşmesine Bolşevikler ve Bolşevik yanlısı güçlerin birleşerek, hükümete karşı çıkması da ciddi olumsuz etki yapmaktaydı. 

1919’da Azerbaycan’da 20’den fazla Bolşevik gazetesi yayınlanmıştır.   “Bakı İşçi Konferansı Haberleri “, “Azerbaycan Gençleri”, “Hürriyet”,”Hak”, “Fukara Sedası “, “Zahmet Sedası”, “Ekim Devrimi”, “Genç İşçi”, “Azerbaycan Fukarası”, Rusça “Nabat”, “Molot”, “Proletari”, “Raboçi Put”, “Golos Truda”, “Bednota”, “Molodoy Raboçi”, “Novı Mir”, ve başkaları da Azerbaycan Bolşevikleri tarafından yayınlanmıştır. Bu gazetelerin ömrü çok kısa olmuş, bazılarının sadece birkaç sayısı çıkmışsa da “Komünist” gazetesi “Hümmet’’, “Goç-Devet”, “Tekamül”, “Yoldaş”, “Hümmet” (1917-1918), “Bakü Şurasının Haberleri” gibi Bolşevik gazetelerinin devamcısı gibi yayınlanmıştır. “Komünist” gazetesi 29 Ağustos 1919 yılından itibaren çıkmaya başladı. – Azerbaycan Bolşevikleri ” Komünist” gazetesinin hükümet organlarından habersiz çıkarmışlardır. 1919’da çıkmış gazetenin editörlüğü Ruhulla Ahundov tarafından yapılmıştır. 

Böylesine bir ortamda ve Kızılordu da sınırda davet beklerken Rusya’da bulunan komünist Neriman Nerimanov’un başını çektiği Bolşevik taraftarları komünist rejimin benimsenmesi ve Sovyetlere katılınması için çaba harcıyorlardı.

Moskova, Bakü’de gerçekleştirilmesi planlanan darbede sözkonusu yerli Bolşeviklere  güveniyordu. Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve Türkistan komisyonu üyesi Y. E. Rudzutak Lenin, Rıkov ve Çiçerin’e gönderdiği telgrafta şunları öneriyordu: “Bakü’deki gergin husus Ermeni-Tatar (Not: Tatar = Müslüman Azerbaycanlılara o zaman Rusların verdiği ad) ilişkileridir. Hükümet Tatarlara güveniyor. Darbe, sadece Müslümanlara dayanarak yapılabilir. Bunun yanında her hangi bir Ermeni her hangi bir makama atanmamalıdır.” 

Ancak ilerleyen günlerde Bakü’de Bolşevik darbenin gerçekleşmeyeceği anlaşılınca Stalin Kızıl Orduya Bakü’yü işgal emri verdi.

3.5 Ermeniler Kars ve Nahçıvan’a saldırıyor

Doğu Cephesinde sorunlar devam ediyordu. 1920 Ocak-Şubat aylarında Ermeniler Kars vilayetine hücum ederek birçok insanı katlettiler. Mart 1920’de Ermeniler Karabağ’da yeniden isyana başladılar. 

Ermeniler, 16 Mart 1920’den itibaren Nahçıvan bölgesindeki Büyükvedi, Civa, Ağura, Orduâbâd’a saldırılara başladılar. 

22 Mart’ta Esgeran’a hücum ettiler. 

23 Mart’ta Xankendi ve Şuşa’ya hücuma geçerken, aynı zamanda Karabağ’ın Qazak ve Gence’deki Ermeni halkı da saldırıya geçerek buradaki Müslüman Türk halkını katlettiler. 

25 Mart’da Müslüman ahaliyi ezdirmemek, Ermenileri başarısızlığa uğratmak için, o anda İtilâf Devletleri’nce Türkiye’nin sınırları dışında kabul edilen bütün şûra kuvvetlerinin cephelerdeki Ermenilere taarruz etmeleri ve 15. Kolordu birliklerince gerekli yardımların yapılması, Kâzım Karabekir tarafından  emredildi ve durum Sivas’taki Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemâl Paşa’ya 26 Mart’ta bildirildi.

Bölgedeki durumun hassasiyetini gören Kâzım Karabekir Paşa, 11. Kafkas Tümeninin 34. Alayı’nın 1. Taburu ile bir makinalı tüfek bölüğü ve bir kaşulu bataryayı Şahtahtı’na gönderdi ve bu kuvvetler Şahtahtı müfrezesi adıyla bu bölgede harekâta başladı. Mart başında, bütün Nahçıvan’ın Ermenilere karşı ileri karakolu vaziyetinde bulunan Vedi’ye Ermenilar saldırıya geçmişlerdi. Topçu Üsteğmen Naci’ye bağlı, Vedili Abbaskulu idaresindeki Milis kuvveti, Ermenileri beş subay ve bir çok eri zayiat verdirerek püskürtmüşlerdi. Ancak 3 Mart 1920’de, Uluhanlı’dan gönderilen birliklerle takviye edilen Ermeni kuvvetleri, tekrar Vedi’ye geldiler. 

27 Mart 1920’de Büyük Vedi milis kuvvetlerine karşı kaarruza geçtiler. Nihayet, Ermeniler iki makinalı tüfek, iki araba dolusu top ve bir çok ölü bırakarak, başarısız şekilde Erivan yakınlarına geri çekildiler. 3 Nisan 1920’de Ermeniler Vedi’ye baskın şeklinde bir taarruz yaptılar kasabaya girmelerine rağmen Yenice’den gelen Millî Şûra Taburlarıyla takviye edilen Vedi Taburları, tarafından geri çekilmek mecburiyetinde bırakıldılar. Ayrıca, Çirmen Dağı’ndaki önemli mevkileri de zaptedilmişti.

3.6 Osmanlı’nın Milli Mücadeleye ihaneti

İngilizlerin baskısı yüzünden Osmanlı Meclisi Mebusanı 18 Mart 1920 tarihinde toplanarak kendini feshettiğini açıkladı. 

Yunanlılar 24 Mart 1920’de Dumlupınar’ı, 28 Mart’ta da Afyon’u ele geçirdiler. 

Padişah Vahdettin 11 Nisan 1920’de ikinci meşrutiyetin sona erdiğini açıklayarak bir başka Meclis oluşturma yolunu da kapatmış oldu. Böylece hainliklerini rahatça sürdürecekti artık. Aynı tarihte Osmanlı Devleti Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah’a ait  olan ve tarihe “Dürrizade Fetvası” olarak geçen fetvada; Kurtuluş Savaşına katılan herkes halifeye isyan ile suçlanmış olup bağımsızlıktan yana olanlar din düşmanı ve katli vacip olarak gösterilmiştir. 

Bu fetva yüzünden Anadolu’da isyanlar çıkmaya başladı. Anzavur’un ikinci isyanı 15 Nisan 1920’de Çerkez Ethem bastırdı. 

Osmanlı Padişahının Kuva-yi Milliye’ye karşı gönderdiği Kuva-i İnzibatiye ordusu 10 Mayıs 1920’de Adapazarı’nı işgal etti. Ali Fuad Paşa komutasındaki 20. Kolordu Adapazarı’nı geri aldı. 

2 Mayıs 1920 de Konya’da çıkan Delibaş isyanı Refet Paşa tarafından, Mayıs ve Eylül aylarında Yozgat’taki Çapanoğlu isyanları Çerkez Ethem tarafından Ağustos ve Aralık aylarında bastırıldı. 

Aynı şekilde Çopur Musa, Aynacıoğlu, Milli Aşireti ayaklanmaları da bastırıldı. 

Ayaklanmaların tamamını detaylarıyla okumak için lütfen TIKLAYIN

3.7 Azerbaycan işgalinin son hazırlıkları

17 Mart 1920 de Lenin Kafkasya’daki Askeri Devrim Konseyi’ne bir telgraf çekti: “Bakü’yü mutlaka almalıyız. Bütün gayretlerinizi bu yöne harcayın, ancak beyanatlarınızda titizlikle diplomatik olmanız gerekmekte olup yerel Sovyet gücünün azami ölçüde sağlam olması sağlanmalıdır.

Azerbaycan’da ise o sırada siyasi kriz vardı. Halk Cumhuriyeti’nin Başbakanı Feteli Han Hoyski Mart 1919 da istifa etti.  Nasib Yusufbeyli tarafından 1919 yılının Aralık ayında kurduğu Bakanlar Kurulundan Dış İşleri Bakanlığı görevine getirildi. Siyasi krizin derinleşmesi 1920’nin Nisan ayının başlarında Yusufbeyli’nin de istifa etmesi ile sonuçlandı. Böylece, dış istikrarsızlık tehdine iç istikrarsızlık da eklendi. Yeni hükümetin teşkili iktidarla muhalefet arasında tarafsız pozisyonda bulunan Müsavat partisinden olan M. H. Hacınskiye verildi. Rus yanlısı olan M. Hacınski Bolşeviklere koalisyon hükümetini kurmak için müracaatta bulundu. Fakat Bolşevikler bu yeni hükümete dâhil olmaktan kaçındılar. Sonunda Hacınski yeni hükümeti teşkil edemedi. Eski kabine yeni hükümet oluşturulana dek faaliyetine devam ediyordu. Oluşan hükümet krizi Azerbaycan’ın Rusya tarafından işgalini hızlandırdı. Rusya, Azerbaycan’ın zengin kaynaklarına sahip olmak istiyordu. Rusya’nın bu amacına ulaşması için komünist maskesi takmış Taşnaklar da Ruslara yardımcı oluyorlardı.

15 Nisan 1920 de Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski Rusya’ya nota vererek Kızılordunun Azerbaycan sınırına dayanması karşısında rahatsız ve şikayetçi olduklarını dile getirdi. 18 Nisan’da Quba ilçesi reisi Azerbaycan sınırı yakınında Rus ordularının toplandığına dair rapor sundu. 21 Nisan’da Kafkas ordusu komutanlığı XI. Kızıl Ordu ve Volga-Hazar Deniz Filosunun komutanlığına 490 No’lu bir direktif göndermişti. Bu direktifte Azerbaycan ordusunun esas güçlerinin Batı bölgesinde bulunduğuna dair bilgi yer alıyordu. Bu belge doğrultusunda XI. Ordu ve Volga-Hazar Deniz Filosu komutanlığı – M. Tuhaçevski, S. Orjonikidze ve Zaharov şu emri verdiler: “27 Nisanda Azerbaycan sınırı geçilsin, beş gün içinde Bakü-Yalama operasyonu tamamlansın”. 21 Nisan 1920’den 22 Nisana geçen gece Mikhail Tukhachevsky XI. Kızıl Ordu komutanlığına ve Volga-Hazar Filosuna yine bir telgraf göndermiş,  Bakü’nün işgal planını net bir şekilde açıklanmıştı:

Azerbaycan silahlı kuvvetleri ülkenin batısıyla meşguldür. Aldığımız istihbarata göre küçük bir Azerbaycan kuvveti Yalama istasyonunu korumaktadır. Aldığım talimatlara göre emirlerim:

1. 11. Ordu komutanı 27 Nisan’da Azerbaycan sınırını geçecek, Yalama’yı kontrol altına alacaktır. Bakü operasyonu 5 gün içerisinde tamamlanacaktır. Kürdemir civarındaki Transkafkasya demiryolunu kontrol altına almak üzere süvari birlikleri gönderilecektir.

2. 11. Ordu Abşeron Yarımadasına yaklaştığında Hazar filosu komutanı Raskolnikov  Alat istasyonu civarına küçük bir birlik indirilmesini sağlayacaktır. Bu birim emirlerini 11. Ordudan alacaktır. Petrol kuyularına zarar gelmemesi için tüm tanker filosu kullanılarak Bakü’nün kontrol edilebilmesi için hızla harekete geçilecektir.”

Görüldüğü gibi Rusların derdi petroldü.

23 Nisanda 490 No’lu direktifte değişiklik yapıldı: “XI. Kızıl Ordunun görevi sadece Bakü’ye değil Azerbaycan’ın tümüne sahip olmaktır”.

3.8 Milli Mücadelede önemli bir kilometre taşı

Diğer tarafta 22 Nisan 1920’de İtilaf devletleri Osmanlı hükümetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. 

23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk toplantısını yaptı. Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Erzurum Kongresi’ni değerlendirdiği konuşmasında; mütareke tarihindeki sınırların “millî sınır” olduğunu vurguladı ve bu sınıra Elviye-i Selâse’yi de dahil etti.

BÖLÜM 4 – KIZIL ORDUNUN BAKÜ’YE GİRİŞİ

4.1 Kızıl Ordu Azerbaycan’da

Azerbaycanlı Bolşeviklerin silahlı birlikleri 27 Nisan 1920’de sabah erkenden Bakü’de ve çevresinde önemli bölgeleri ele geçirmeye başladılar. Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisi Merkezi Komitesi ve Kafkas Diyar Komitesi Bakü bürosu iktidarı teslim etmesi için Azerbaycan parlamentosuna ültimatom verdi. 11. Kızıl Ordu birlikleri de aynı gün saat 12:05’te  Dağıstan’dan Azerbaycan topraklarına girdiler. Zırhlı tren ve piyadeler Bakü’ya ulaştılar. Gece yarısında, henüz oluşmamış Sovyet Azerbaycanının Kızıl Donanma komutanı Çingiz Ildırım’ın imzasıyla Azerbaycan hükümetine ve parlamentosuna ültimatom verildi: “Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Kızıl Donanması size hakimiyeti derhal yoldaş Neriman Nerimanov’un başkanlığındaki Sovyet işçi ve köylü hükümetine vermenizi talep ediyor. Bu durumda Kızıl Donanma milliyetine bakılmaksızın Bakü şehrinde istikrar ve barışı sağlayacağına güvence verir. Mektup alındıktan sonra 2 (iki) saat içinde yanıt verilecektir. Aksi durumda ateş açılacaktır“.         

27 Nisanda parlamentonun son oturumuna Mehmet Emin Resulzade başkanlık etti. Keskin tartışmalar sırasında sosyalistler ve onlara yakın olan gruplar hakimiyetin Bolşeviklere teslim edilmesine dair talebe katıldılar. O akşam M. E. Resulzade şöyle diyordu: “Bu ültimatomu kabul etmek ve Bolşeviklere teslim olmak için hiçbir zaruret yok. Biz bu ültimatomu nefretle reddediyoruz… Bu meclis bağımsızlığımızı göz bebeği gibi korumaya yemin etmiştir. Eğer bu ültimatomu kabul ederse o zaman bu, hakimiyeti kendini dost olarak gösteren düşmana teslim etmek olacaktır” Mehmet Emin Resulzade ve diğerlerinin itirazlarına rağmen parlamento saat 23’de hakimiyetin barışçıl yoldan Bolşeviklere teslim edilmesine dair karar aldı. Hükümet faaliyetine son verdi. O zamana dek Bakü’deki tüm anahtar mevziler, hükümet binaları ve önemli tesisler ZATEN işgal edilmişti. M.E. Resulzade bu konuda şöyle yazıyordu: “Maalesef biz ‘Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez’ ilkesini unutmuştuk. Kendi canımız ve malımızdan korkarak biz bağımsızlık bayrağını bir parça kırmızı kumaşa değiştik.”

Oylama sonucunda parlamento, hakimiyetin Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisine verilmesine dair oy çokluğuyla karar aldı. Daha sonra 27 Nisan beyannamesi olarak adlandırılan aşağıdaki metin kabul edildi: “Sizin 27 Nisan tarihli mektubunuzu müzakere ederek, mevcut durumu göz önünde bulundurarak ve aşağıdaki hususlarla ilgili tekliflerinizin seçtiğimiz komisyonca dikkate alındığını ifade ederek Azerbaycan parlamentosu oy çokluğuyla iktidarı aşağıdaki şartlara uymayı vadeden Müslüman komünistlere devredilmesine dair karar almıştır.

1. Sovyet hakimiyeti tarafından yönetilecek Azerbaycan’ın tam bağımsızlığı korunacaktır;  

2. Azerbaycan komünistleri tarafından oluşturulan hükümet geçici bir birim olacaktır.  

3. Azerbaycan’ın nihai yönetim biçimi her hangi bir dış baskıdan bağımsız olarak Azerbaycan’ın yüksek yasama erki olarak işçi, köylü ve askeri vekiller Sovyeti tarafından belirlenecektir.  

4. Hükümet kurumlarındaki tüm memurlar görevlerine devam edecekler, sadece üst düzey makamların yöneticileri değiştirilecektir;  

5. Yeni oluşturulan komünist hükümet, hükümet ve parlamento üyelerinin can ve mal dokunulmazlıklarını güvence altına alacaktır;  

6. Kızıl Ordunun Bakü’ye girmesine müsaade etmeyecektir;  

7. Yeni hükümet kaynağı nereden gelirse gelsin, Azerbaycan’ın bağımsızlığına karşı yönelmiş tüm dış güçlere karşı mücadelede kesin önlemler alacak ve elinde bulunan her türlü araçları kullanacaktır.”

Meclisin 27 Nisan beyannamesindeki şartlarından 6. maddeye aykırı olarak Kızıl Ordu o gece yarısından sonra yani 28 Nisan 1920’de Bakü’ye girdi. Mayıs ayının ortasına kadar Nahçıvan dışında geri kalan Azerbaycan topraklarını işgal ettiler.    

Halkın işçi tabakaları ve liberal bölümü bu hakimiyeti genelde kabul etti ve destekledi. Harbiye Nazırlığına vekalet eden Generel Aliağa Şıxlinski vuruşmanın mümkünsüz olduğu gerekçesiyle mayınlanmış köprülerin havaya uçurulmasına izin vermediği için yeni Sovyet hükümeti diğerlerinden farklı olarak kendisine dokunmadı. 

Yeni yönetim  27 Nisan Beyannamesin 4. ve 5. maddesine aykırı olarak Azerbaycan Halk Cephesinin liderlerini, önde gelen temsilcilerini, Azerbaycan Ordusunun Savunma Bakanlığı memurlarını hapse attı. Çoğu da Nargin Adasında kurşuna dizildiler. Bolşevikler hakimiyeti ele alırken verdikleri söze sadık kalmamış, siyasi rakiplerine karşı tolerans göstermemişlerdi.

XI. Kızıl Ordu komutanlığı tren garında. Bakü. 28 Nisan 1920. Arka planda Kızıl Ordunun zırhlı treni görülmektedir

4.2 Kızıl Ordu’ya direniş

Kızıl Ordu Azerbaycan’ın her yerinde Bakü’de olduğu gibi karşılanmadı. 24-31 Mayıs’da Gence’de, 5-15 Haziran’da Şuşa-Karabağda, 9-20 Haziran’da Zagatala’da ve Lenkeran’da direnişle karşılaştı. Gagatlı rayonu (ilçesi) isyan ederek Bolşevikleri kovmayı başardı. Gence ve Karabağ’daki direnişe Osmanlı Ordusundan kalan subaylar, Nuri Paşa ve General Zeynalov katıldı.  Ancak, direnişin sosyal destekleri güçlü değildi.

Yönetimin Bolşeviklere verilmesi sırasında verilen vaatlerin aksine hareket edilmesi, ahde vefaya uyulmaması ve  Gence’de yoğun tutuklamalar sonunda isyana sebep olmuştu. Tuğgeneral Cevad Bey Memmedağa oğlu Şıhlinski, General Muhammed Mirza Kaçar, albay (polkovnik) Cahangir bey Kazımbeyli,  Teymur bey Novruzov direnişe önderlik yaptılar. O sırada Kızıl Ordunun 20 tümeninin bazı bölümleri Gence’deydi. 

24-25 Mayıs gecesi Gence’de 350 asker isyan edip iki üç saat içinde, kentin Türk mahallelerinde bulunan 1200 kadar Rus er ve subaylarının silahlarını almayı başardılar ve kentin önemli yerlerini ele geçirdiler. İsyanın yayılması üzerine Kızıl Ordunun 179. alayı ve 20. tümenin süvari taburu Genceye sevkedildi. İki gün sonra Zaqatala bölgesindeki Kızıl Ordu 18-ci süvari tümeni de Gence etrafına yerleştirildi. Kızıl Ordu, mahalli Ermeniler ve Rus Bolşeviklerle birleşip, kenti kuşatıp 29 Mayıs’ta bombardımana başladılar. Gence etrafındaki Zeylik köyünden 140, Çardaqlı’dan 150, Badakend’den 40 Ermeni Taşnak Bolşevik kuvvetlerine katılmıştı. 30 Mayısta Gencede Kızıl Ordunun 5 piyade, 6 süvari alayı, 7 seçkin bölüğü, 57 adet topu ve 2 zırhlı otomobili vardı. 31 Mayıs’ta kente girip Türk halkını katlettiler. Rusların eliyle ve yardımı ile Ermeniler de Gence Türklerini katledip öçlerini ve kinlerini kustular. Çoğu çocuk, kadın, elden ve ayaktan kesilmiş ihtiyarlar olmak üzere 5000 den fazla sivil, 4000’den fazla asker öldürüldü. Evler tamamen yıkıldı, ören yerine çevrildi. Eşyalar yağma edildi.  Güzelim Gence kenti mezarlığa döndü.  1916-17 yıllarında 60291 olarak tesbit edilmiş olan Gence’nin nüfusu yarıya indi. Kadınlar namuslarını korumak ve kaçabilmek için, şiddetli yağışlardan taşan Kuşkara çayına, bebekleriyle atlayıp boğuldular. Bakü’deki 1918 yılı Martının acı olayı bu kez  Gence’ de tekrarlanmış oldu.

Kızılordu, Ermenistan ve Gürcistan sınırında bulunan kuvvetlerini geri getirerek Gence’den sonra diğer yörelerdeki direnişleri de bastırdı. Azerbaycan Süvari Alayı  bir batarya ve dört makineli tüfekle beraber İran üzerinden Erzurum’a sonra da  Nahçıvan Müfrezesi’ne katıldı. Cevad Bey Memmedağa oğlu Şıhlinski ise İran’a göç etti, Kaçar ordusuna dahil oldu.

4.3 Nargin adası

Azerbaycan Türk halkının bu isyanlarından dolayı Bakü’deki tüm Azerbaycan Türkü paşaları, albayları ve diğer subaylar hapse atılıp Hazar Denizinde Bakü’ye yakın çorak Nargin Adası’na esir kampına gönderildiler. Bazıları kurşuna dizildi, bazıları Sibirya’ya sürüldü, bazıları ise kaçmaya mecbur kaldı. Bolşevikler, aralarında Tuğgeneral Habib bey Hacı Yusuf oğlu Salimov (Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk askeri Bakanı), Tuğgeneral Emir Kazım Kaçar, Tuğgeneral İbrahim ağa Usubov, General Mehmet bey Sulkeviç, Tuğgeneral Abdulhamid bey Şerifbey oğlu Kaytabaşı, Tuğgeneral Murad Geraybey oğlu Tlehas (Çerkez olan Murat Bey 1918 yılında Azerbaycan’a gönüllü olarak gelmişti), Tuğgeneral Eliyar bey Mehdi oğlu Haşımbeyov olmak üzere on iki Azerbaycanlı general ve subayı ile 16 Haziran 1920 gecesi Nargin adasında kurşuna dizildiler. 1920 yılında Azerbaycan Milli Ordusu’nda ortadan kaldırılanların sayısı 12 general, 27 albay-yarbay, 46 yüzbaşı-kurmay yüzbaşı-poruçik (teğmen), 148 podporuçik (asteğmen)-uzman çavuş, 266 diğer rütbeli askeri hizmetli olarak verilmektedir.

I. Dünya Savaşı esnasında Türk askeri ve sivil esirler için bir cehennemi andıran Nargin adası, savaşın sona erip Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesini imzalaması, Türk Birliklerinin Bakü’den çekilmesinden ve Azerbaycan’ın Bolşevikleştirilmesinden sonra bu sefer de Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele etmiş aydınların, Azerbaycan’da kalmış ve Bolşevikler tarafından tutuklanmış Türk subaylarının hapsedildiği ve öldürüldüğü bir yer oldu. 

28 Nisan 1920’den Ağustos 1921 yılına dek Azerbaycan’da 48 bin kişi Bolşevik terörünün kurbanı oldu. 1924 yılına kadar Nargin adası Sovyet rejimine muhalif Azerbaycan Türklerinin hapishanesi olmaya devam etti.

Azerbaycan’ın işgal edilmesi üzerine İngiliz ve diğer müttefik askerler Azerbaycan’ı terkettiler. Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski ve son başbakan Yusufbeyli Nasib Bey Gürcistan’a gittiler. H.B. Ağayev ile Hoyski Tiflis’te, Behbudağa Cavanşir Malta adasında Ermeniler tarafından öldürüldüler. Devlet Başkanı Mehmet Emin Resulzade önce Bakü’de hapse atıldı, sonra Stalin’in tesadüfen haberdar olması üzerine trenle Moskova’ya götürüldü,  1922 yılında Finlandiya’ya, oradan da Türkiye’ye geçti. 

Bu arada eminim ki Stalin’in neden Resulzade’yi kurtardığı anlaşılamamıştır? Bunun cevabının Resulzadənin de Stalin’i Çar Rusyasının ölüm hapishanesinden kurtardığı pek bilinmemiş olmasında aramak gerek. 

Resulzade özellikle Türkiye’ye geçtikten sonra Rus sosyal-demokratlarının asıl niyetlerinin Marksizmin nazarda tutulduğu komünizmi kurmak değil, Çar Rusyasının yerine yeni bir imparatorluk yaratmak olduğunu açık şekildə yazılarında ifadə ediyordu. Bu ise Rus sosyal-demokratlarının nazarında hıyanet idi ve onlar defalarca Resulzadeyi hıyanet etmekle itham etmişlerdi. Resulzade, Ağaoğlu, Topçubaşov, Hüseyinzade, Xoyski ve başkaları hakkında «satılmış», «hıyanetkar», «Panislamist», «İranperest», «Osmanlıperest», «Vatanı koyup kaçanlar» v.s. ifadelere rast geliniyordu. Mesela, Resulzadeyi ve Xoyskiyi Revanı Ermenistana vermekle, Ağaoğlunu Azerbaycanı vaktiyle Türkiyeyle birleşmekle, Hüseyinzadeyi Azerbaycan dilini değil, Türkiye Türkçesini müdafaa etmekle v.s. itham edenler vardı.

Avrupa’daki Azerbaycanlı delegeler 28 Nisanda Müttefik devletlerin Yüksek konseyine, İtalyan hükümetine, Roma’daki yabancı elçilere nota vererek Azerbaycan’ın yeniden bağımsızlığa kavuşacağına ümit ettiklerini bildirdiler. Fakat tüm bunlar hiçbir sonuç vermedi. Azerbaycan’ın Rusya tarafından işgaline Antant (İtilaf) ülkeleri kayıtsız kaldılar.

Nargin Adası

Sovyet Rusya’sının askeri gemileri Bakü limanında. Mayıs 1920

Ancak bu insanlık dışı katliamlar, zulümler 1990 dan sonra bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyetinde “Mart Kırgını“, Rusların “20 Yanvar” (Ocak) katliamı gibi geçmiş benzeri olaylar ve soykırımlar ile birlikte gündeme getirilemiyor, diğerleri gibi yurt çapında özel gün olarak her yıl anılamıyor. Bunun sebebi öldürülenlerin kayıtlarının tutulmaması, Bolşeviklerin sansürü ve ilgili belgeleri yok etmesidir. Defterler ancak 1937 yılında komisyon kurulmasıyla açılabilmiş ancak geriye pek birşey kalmadığı görülmüş, tek yanlı olarak Bolşeviklerin hatıralarına dayanılarak çatışmalarda ölen Ruslarla ilgili bilgi toplanmıştır. Bu nedenlerle Kızıl Ordu’ya karşı isyanlarla ilgili eldeki bilgilerde de, ölenlerin sayısı gibi birçok çelişkiler bulunmaktadır. 

BÖLÜM 5 – MİLLİ MÜCADELEDE DOĞU CEPHESİ VE MOSKOVA İLE İLİŞKİLER

5.1 Doğu Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan hayali

Azerbaycan’ın işgal edildiği günlerde, 30 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi  taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı olarak Ankara’da hükümet kurulduğunu bildirdi. 

25 Haziran 1920’de Batı Cephesi oluşturuldu ve komutanlığına Ali Fuat Paşa getirildi. 

Yunanlar 8 Temmuz 1920’de Bursa’yı, 12 Temmuz 1920’de İznik’i işgal ettiler. 

10 Ağustos 1920’de İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında Sevr Antlaşması imzalandı. Buna göre Osmanlı Devleti, sınırları ABD Başkanı tarafından belirlenecek olan Ermenistan’ı tanımayı, Fıratın doğusunda Kürt Devleti kurulmasını kabul etti.

800px-Sevr_Antlaşması_Türkçe

5.2 Milli Mücadele’de Güney ve Kuzey Cepheleri

Fransızlar 1 Nisan 1919´da Antep´i işgal ettiler. 

22 Ocak 1920’de başlayan Maraş savunması 12 Şubat 1920 tarihinde işgalin ortadan kalkması ile sonuçlandı. Fransız askerleri arasında çok sayıda Ermeni bulunmaktaydı. 

Ocak 1920 de Urfalılar, Kuva-yı Milliye ile (Millî Kuvvetlerle) işbirliği yaparak Fransızlara karşı savaş açtılar. 9 Ocak 1920’de Millî Kuvvetler Urfa’nın yarısını Fransızlardan aldı. Kuşatma altında tutulan Fransızlar yiyecek ve cephane sıkıntısına girince 10 Nisan 1920’de şehri boşaltmaya mecbur kaldılar. 

1 Nisan 1920´de başlayan Antep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona erdi. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 mermi atmış, 6.000 Antepli ölmüştü.

Fransızların desteğiyle 10 Temmuz 1920’de Adana’ya giren Ermeni İntikam Alayı, Güney Cephesi komutanı Albay Kılıç Ali Bey’e bağlı birliklere yenildiler.

5.3 Pontus Rum isyanı

Yunanistan’dan gelen gönüllülerin de katılımıyla sayıları 25 bini bulan ve Aralık 1920 de isyan eden Rum çetecilere karşı Kuzeyde, Merkez Ordusu oluşturulmaya başlandı ve civardaki birlikler bu orduya bağlandı. İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan Ortodoks din adamları sınır dışı edildi, bir bölümü İstiklal Mahkemelerinde yargılandı, Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirildi. 

Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar sürdü, ayaklanmacıların bütün elebaşıları ve de yardımcıları yok edildi, bir kısmı da teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale getirildi. Ayrıntılarını OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

5.4 Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

29 Nisan 1920 de Azerbaycan Halk Komiserleri Sovyeti kuruldu ve Ermeni hükümetine şu ültimatom yollandı: 

Sovyet Azerbaycan’ındaki işçi -köylü hükümetinin devrim komitesi adına şu taleplerde bulunmuştur:  

1. Ordunuz Karabağ ve Zengezur’u terk edecek.  

2. Kendi gerçek sınırlarınız içine çekileceksiniz.  

3. Nihayet halklar arası boğazlaşma durdurulacak.”

Neriman Nerimanov 16 Mayıs’ta Moskova’dan gelerek Devrim komitesinin başına geçti. Gelir gelmez gördüğü XI. Kızıl Ordunun siyasi şube başkanı V. Pankratov’un her hangi bir kararının tartışmasız kabul edilerek uygulandığıydı. Resulzade’ye göre de Azerbaycan’ın gerçek diktatörü baş cellat Pankratov idi. Hiç kimse onun emirlerine karşı gelemiyordu.

1 Eylül 1920 günü Bakü, Sovyet Sosyalist sisteminin içine alındı ve bağımsız Türk Cumhuriyeti olarak kurulmuş olan Azerbaycan devleti 23 ay sonra, Azerbaycan Meclisinin 27 Nisan 1920 beyannamesine/şartlarına,  Stalin ve Lenin 24 Kasım 1917 deklarasyonuna, Ankara’nın beklentilerine aykırı olarak, SSCB’ye bağlı bir kukla bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürülerek Moskova‘nın denetimine girdi.

5.5 Şark Milletleri Kurultayı

1-8 Eylül 1920 de Bakü’de Şark Milletleri Kurultayı düzenlendi. Enver Paşa ilk defa Bakü’ye gelerek Kurultaya katıldı. Kurultayın başkanlığını, “Lenin’in sağ kolu” diye bilinen Alexander Zinovyev üstlendi.Zinovyev’in ‘Dünya tarihindeki en önemli olay’ olarak nitelediği kurultaya 3.280 delege bekleniyordu, ancak 37 milletten 1891 delege katıldı. Tutanaklara göre 469 Azeri, 461 Kafkasyalı, 322 Türkistanlı, 197 İranlı ve Farisi, 157 Ermeni, 100 Gürcü, 104 Rus ve 235 Türk delegeye karşılık, koskoca Çin ve Hindistan’dan sadece 22 kişi vardı. Tutanaklara ‘Kürt’ olarak geçen sekiz delegeden biri, daha sonra Azadi örgütünde görev alan İsmail Hakkı Şaweys idi; diğerleri ise büyük ihtimalle Türkiye dışındandı.

Ancak, tertip heyeti başkanı ‘ak saçlı’ Bayan Stasova’nın raporuna bakılırsa, delegelerin çoğu, siyasi bilinçten yoksundu ve Bakü’ye halı, deri ve benzeri mallarını satın alacak yeni müşteriler bulmak ümidiyle gelmişlerdi. Azerbaycan heyetinin çoğunluğunu ise mallarının müsadere edilmesini önlemek için kamufle olmaya çalışan büyük toprak sahipleri oluşturuyordu. Bir İngiliz ajanı raporuna “Rusça, Azerice, Türkçe ve Farsça dışındaki dilleri bilmeyen delegeler konuşmalardan çok birbirlerinin kıyafetleri ve silahları ile ilgileniyorlar, geri kalan zamanlarda ise uyukluyorlar” diye yazmıştı.

Türklerden adı bilinenler arasında Mustafa Suphi, Süleyman Nuri, Tahsin Bahri ve İsmail Hakkı ve kardeşi Naciye Hanım gibi komünistler, Dr. İbrahim Tali (Öngören), Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Erzurum Mebusu Cevat (Dursunoğlu) ve Süleyman Necati (Albayrak) gibi Ankara’nın temsilcileri, Halil (Kut) Paşa gibi hem Ankara hem İttihatçılarla ilişkisi olanlar, Albay Arif ve Teğmen Asım gibi Kazım Karabekir’in gözlemcileri, Bahaettin Şakir, Azmi, Küçük Talat (Muşkara), ‘Yenibahçeli’ Nail gibi İttihatçılar vardı.

Ama en ilginç delege, Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilal Teşkilatları Birliği’ni temsil ettiğini söyleyen Enver Paşa’ydı. Dahası Enver Paşa ve İbrahim Tali, Bakû’ye Zinonyev’in treni ile gelmişlerdi. Başında papaklarıyla (kalpak) Enver Paşa ve 30-40 kişilik ekibi delegeler arasında büyük heyecan yaratmış, Müslüman delegelerin Enver Paşa’nın atını havaya kaldıran, ellerini ayaklarını öptüğünü gören Zinovyev, “Anlaşılan büyük bir aydınlanma hamlesi yapmamız gerekiyor” diye mırıldanmıştı. Enver Paşa Kurultayda konuşturulmadı.  Kurultayla Britanya İmparatorluğu’na gözdağı vermeye çalışan Bolşevikler hem emperyalizme karşı koymanın o kadar da kolay olmadığını hem de Batı yardımı olmadan kalkınamayacaklarını çabuk fark etmişler, İngilizler ise Bolşeviklerin Asya’nın Müslüman halklarını yanlarına çekerek Britanya İmparatorluğu’nun altını oyabileceğini hissetmişlerdi.

TBMM Hükümeti, bu kongreye resmen davet edilmediği için tepki göstermiş ve resmî olarak delege göndermemişti. Yalnız temsilci olarak Moskova’da bulunan Dr. İbrahim Tali Bey, Türkiye adına kongreye gözlemci olarak katılmaya memur edilmişti. Ankara hükümeti, daha önce Enver Paşa ve yanındakilerinin, Ankara hükümeti tarafından görevlendirilmediğini Sovyet Rusya’ya bildirmişti. Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bu kongrenin çıkardığı ana karar; Anadolu’da kurulması gereken hükümetin yönetim şekli, tek bir sınıfa dayanan Sosyalist sistemidir. Bu kongre, Anadolu’da yaşanan olaylara karşı hiçbir şekilde içten ve gerçekçi yaklaşmamıştır. Atatürk, Bakü Kongresi hakkında özetle şunları söylemiştir: “… Biz kongrelere de gideriz. Her tarafa gideriz, her şeye katılırız. Yalnız biz yaparız. Ulus gider, yani yalnız ulusun temsilcilerinden oluşan Meclis gider ve yapılması gereken şeyi o yapar… Bakü’deki kongre gayri resmidir. O resmi olsa idi, tabii Millet Meclisini davet ederdi.”

10 Eylül 1920 de Bakü’de Türkiye Komünist Partisi kuruldu.

Tahmin edildiği gibi Azerbaycan petrolü yalnız Rusya’ya nakledilmeye başlandı.  Bolşevik Rusyası Bakü petrolleri sayesinde ekonomik sıkıntılardan kurtuldu. 1937 yılında Rusya’nın petrol ihtiyacının % 73’ü Bakü’den karşılanıyordu. Azerbaycan halkına mazotlu göller, sefalet ve yoksulluk kaldı. Sovyetlerin dağılışına kadar olan süreçte kolektifleşme adı altında Azerbaycan’ın köy gelir kaynakları dağıtıldı, özel mülkiyet lağv edildi; zengin şahıslar hapislerde yattılar; sanayileştirme adı altında özel teşebbüs mahvedildi; müesseseler devletleştirildi; medeni devrim adı altında milli aydınlar mahvedildiler; eski elyazmaları yakıldı; alfabe değiştirildi; halkın adından Türk ifadesi kaldırıldı, “Azerbaycanlı” olarak sanki farklı bir kavimmiş gibi adlandırıldı; milli şuur ve kimliğin unutulması siyaseti takip edildi. Milli aydınlar, görkemli din büyükleri, Pan-Türkçü, Pan-İslamcı ve Türkiye ajanı damgası ile toplu halde öldürüldüler, zindanlara atıldılar. Taşnaklar daha sonra Bolşeviklerin tam desteği ile Karabağ topraklarında, Dağlık Karabağ Muhtar Vilayetinin kurulmasına nail oldular. Azerbaycan toprağı olarak kabul edilen Karabağ’da, Dağlık Karabağ Muhtar Vilayetinin kurulmasından sonra Ermenilerin Azerbaycan ve Türkiye toprakları üzerindeki iddiaları daha da güçlendi.

5.6 Doğu’daki Türk Ordusu

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti 120 bin er, 3500 subaydan oluşan Yunan ordusuna karşı Batı cephesinde çok ihtiyacı olmasına rağmen, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki dört tümen ile süvari ve topçu alaylarından oluşan, sayıları 15.000 ile 20.000 olan, milislerle beraber 50.000’e kadar çıkan muharip personele sahip 15’nci Kolorduyu Doğu’daki Türkleri yalnız bırakmamak için Batı’ya nakletmedi. Nakletse Batı Cephesinin askeri gücü % 20 artacak buna karşılık Kızılordunun gelişinden önce İngilizlerin de desteğiyle ilk etapta Batum, Ardahan Gürcülerin, Kars, Iğdır, Ağrı, Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Nahçıvan, Dağlık Karabağ, Laçin, Kubatlı, Zengilan Ermenilerin eline geçecekti. Bolşeviklerin iç savaşı, Mustafa Kemal’in de Kurtuluş savaşını kaybetmeleri halinde ise Bakü ve yöresi İngilizlerin, Azerbaycan’ın geri kalan toprakları Ermenilerin eline geçecek, Pontus Rumlara verilecek, Ermenistan Güney Doğu’da kurulacak Kürt Devleti ile komşu olacaktı.

5.7 Ermeniler Nahçıvan’a saldırıyor

Ermeniler 1700 piyade, sekiz top ve bir zırhlı trenle, Zengibasar Millî Şûra Hükûmeti’ne karşı harekete geçtiler. Bu taarruza karşı, içlerinde Türkiye’den giden kuvvetlerin de bulunduğu Zengibasar Şûra Kuvvetleri birkaç defa Ermenileri püskürttülerse de, takviye alan Ermeniler tekrar saldırdılar. 11. Kafkas Tümeni tarafından Zengibasar’a gönderilen 1. Taburun iki piyade bölüğü ile Millî Şûra Kuvvetleri Uluhanlı’da üstün Ermeni kuvvetlerine yenilerek Aras’ın güneyine çekilmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine, Zengibasar’dan 40-50 köy halkı göç ettirildi.

2 bin kişilik bir kuvvetle Çul’u işgal ederek Nahçıvan’a doğru saldırıya geçen Ermenileri durdurmak için, Bölge Komutanı Binbaşı Ali Timur, Nahçıvan’dan Teğmen Cemil idaresinde kuvvetleri buraya şevketti. Bu sayede, 25 şehit vererek çekilen milisler, Mezreç-Emiç hattında takviye edilerek, Ermeniler durduruldu. Bu durum karşısında, Doğubayazıt’taki 11. Kafkas Tümen Komutanı, Nahçıvan’ın Vedi cephesinden taarruza uğrayabileceğini düşünerek 18. Alayın 1. Taburunu 1 Temmuz 1920’de Doğubayazıt’tan Şahtahtı’na gönderdi. Aynı gün Mezret-Erniç hattındaki Ermenilere karşı saldırı düzenlenerek, geri çekilmeleri sağlandı.

Bu arada Kızılordu’nun Gerus’ta görünmesi Nahçıvan’ı Ermenilerin büyük bir saldırısından kurtardı. Ermeniler, 14 Temmuz 1920’de, Dehne Boğazı’na saldırdılar. 18. Alay 1. Tabur 3. Bölüğü ile 34. Alay 1. Taburu 1. Bölüğü’nün de geri çekilmek zorunda kalmaları üzerine, Dehne Boğazı Ermenilerin eline düştü. Ermeniler topçu ve zırhlı tren yardımı ile 2.000 piyade ve 200 süvari ile 23 Temmuz’da saldırıya geçtiler. Yapılan kanlı savaşlara, bütün direnme çabalarına rağmen Ermeniler 25 Temmuz’da Şahtahtı’nı işgal ettiler. 

Moskova’dan Halil Paşa, 28. Kızıl Tümen’in Süvari Tugayı’na mensup 1. Kuban Kazak Alayı ile beraber Nahçıvan’a geldi. Halil Paşa’nın etkisiyle, Kızıl Tugay Komutanı Ermenilerden Şahtahtı’ndan çekilmeleri ve Nahçıvan’a temsilciler göndermelerini istedi. Ermeniler de Nahçıvan Millî Şûra Hükûmeti’nin teslim olması için 31 Temmuz 1920’ye kadar süre verdiler. Doğu Cephesi Komutanlığı’ndan bir Piyade Taburu ve bir bataryadan oluşan kuvvetin 1 Ağustos’ta Halil Paşa’nın emrine verilmesiyle Nahçıvan’da Ermenilerden geri alındı. Mustafa Kemal bunu 2 Ağustos 1920 tarihinde T.B.M. Meclisinde şöyle anlatır. “1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükûmeti’nin Kızıl Ordusuyla Büyük Millet Meclisi’nin Ordusu Nahcivan’da birbiriyle maddeten birleşmiş oldu.(Alkışlar) Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel törenle ve olağanüstü saygılar ile kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükûmet kuvvetleri, diğer kuvvetler gelinceye kadar yerinde ortaklaşa önlemler almakla şimdi, bugün de meşguldür. Kızılordu süvarisinden Şahtahtı yönüne çıkan bazı seyyar kuvvetler, Nahcivan’ın otuz kilometre kadar kuzeyinde Ermeni keşif kollarını bulmuş ve onları uzaklaştırmıştır.”

Sovyetler, 10 Ağustos 1920’de, Ermeni Taşnak Hükümeti ile yaptıkları antlaşma ile Nahçıvan’ı kağıt üzerinde Ermenilere verdiler. Ayrıca, Şahtahtı-Erivan-Culfa demiryollarını da Ermeni kontrolüne bıraktılar. Kızılordu birlikleri Zengizor’dan çıktı. Ancak  V. İ. Lenin, Moskova’da görüşmelerde bulunan Bekir Sami ve Yusuf Kemal Beylere bu antlaşmayı kastederek; “Biz muahede yapmakla hata ettiğimizi anladık düzeltmeye çalışacağız. Biz düzeltemezsek de, siz düzeltirsiniz” dedi. Mustafa Kemal Sovyetlerin Ermenileri kayıran tutumundan memnun değildi. Nitekim Moskova’ya hitaben yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubunda Ermenistan’a askeri harekat yapmayı üstlenmekte ve teklif etmekteydi..

5.8 Türk Ordusunun Doğu Harekatı

20 Eylül 1920 tarihinde  TBMM, Doğu Cephesi Komutanlığına,  Ermenilerin İngilizlerin kışkırtmasıyla Elviye-i Selâse ve Kafkaslardaki Türklere uyguladıkları saldırılar, işgaller, mezalim ve soykırıma son vermek için 1919-1920 sürecinde işgal ettikleri Kars, Ardahan, Nahçıvan, Şerür, Iğdır mıntıkalarından çıkarılması talimatını verdi. Aslında talimat 6 Haziran’da verilmiş ancak Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920 tarihli mektubuna Çiçerin’in cevabının Türk tarafına 15 Haziran 1920 tarihinde ulaşması, Çiçerin’in Ermenistan’ın da içinde olduğu çeşitli bölgelerde referandum yapılmasından yana olduklarını bildirmesinden sonra teati edilen mektupların sonucu beklenmişti.

28 Eylül 1920 de  Kâzım (Karabekir) Paşa, 20 000 kişilik ordusuyla Doğu Harekâtı’nı başlattı. Başarılı olan bu harekâtın sonunda  Türk Ordusu 29 Eylül 1920 de Sarıkamış,  1 Ekim’de Kağızman’a girdi.  

17 Ekim 1920’de Gürcüler Ardahan’a kuvvet sevketmeye başladılar. 24 Ekim 1920’de,  Kâzım Karabekir Paşa, Şark Ordusu Kumandanı sıfatı ile, Sarıkamış’daki karargâhından Kars’a hücum emri verdi. 30 Ekim’de Kars,  7 Kasım’da Gümrü ele geçirildi. Ermenilerin Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı da esirler arasındaydı. 14 Kasım’da Iğdır ve Nahçivan yöresi Ermenilerden kurtarıldı.   Ermeniler Bolşevik Rusya’dan ve ABD’den yardım istedi. Bolşevik Rusya, Kafkasyayı kendi nüfuz alanı olarak kabul ettiği ve Türklerin Kurtuluş Savaşı’nı emperyalizme karşı gördüğü için, ayrıca, Mustafa Kemal’in mektupları, ustaca siyaseti yüzünden Türkiye’nin ilerde sosyalist bloğa katılacağı beklentisiyle de Ermenilere yardım etmeyi reddetti. ABD’den de olumlu yanıt alamayan Ermeniler 17 Kasım 1920’de Kâzım Karabekir’in öne sürdüğü barış şartlarını kabul etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine 22 Kasım 1920’de Gümrü’de barış görüşmelerine başlandı. Aynı gün ABD Başkanı Wilson Sevr Anlaşmasının kendisine verdiği yetkiyle Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdiğini ilan etti. Ama artık çok geçti. Ermeniler Türkler tarafından İngilizler de Bolşevikler tarafından o topraklardan defedilmişlerdi. Atatürk’ün istediği olmuştu.

5.9 Nahçıvan, Laçın, Qubadlı ve Zengilan satışta

30 Kasım 1920 de Azerbaycan Komünist Partisi,  henüz Ermenistan Sovyetleştirilmeden önce, Sovyet Rusya’nın baskısıyla:
* Sovyet Ermenistan’ı ile sınırların kaldırılmasını,
* Ermenistan ile askeri ittifak ve petrol işbirliğinin kurulmasını,
* Ermenistan’a karşı askeri faaliyetlerin durdurulmasını,
* Karabağ’a kendi iradelerini tayin hakkı tanınmasını,
* Nahçıvan ve Zengezur’un Ermenistan’a hediye edilmesini
kararlaştırdı.  

Zengezur günümüz Ermenistan Cumhuriyetinin Syunik Marzı ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Laçın, Qubadlı ve Zengilan ilçe (rayon) topraklarını kapsayan bölgenin adıdır. Buna gerek Nahçıvanlılar gerekse TBMM Hükümeti şiddetli tepki göstermekte gecikmediler.

1 Aralık 1920’de, Rusya Komünist Partisi’nin Kafkas sorumlusu Orconikidze’nin Başkanlığında Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda, Azerbaycan Sovyet Hükümeti lideri Neriman Nerimanov, Zengezur, Nahçıvan ve Karabağ bölgelerini Ermenistan’a bırakarak, Müslümanlarla Ermeniler arasındaki tarihsel kavgaya son verdiğini ilan etti. Ancak bu sürpriz bir karardı. Azerbaycan Meclisinin şartlarına da aykırıydı. Ancak bu sefer de Kızılordu Ermenistan’a girme aşamasındaydı ve işgali kolaylaştırmak için Azerbaycan’ın toprak kaybetmesi uğruna Ermenistan’a bu taviz verilmişti.

5.10 Ermenilerle Gümrü anlaşması

2/3 Aralık 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Ermenistan arasında imzalanan Gümrü Antlaşması ile Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan, Batum) Türkiye’ye verildi. Nahçıvan, geçici olarak Türkiye’nin  himayesine bırakıldı, Türk askeri hem sınırları koruyacak, hem de kontrolü elinde bulunduracaktı. Anlaşmayla Gümrü Ermenistan’a Tuzluca (Kulp) Türkiye’ye bırakıldı.  Gümrü Antlaşması’nın 2. Maddesi gereğince, “Nahçıvan, Şahtahtı, Şerur mıntıkasında bilâhare arây-ı umûmîyenin tayin edeceği şekl-i idare ye ve bu idarenin ihtiva edeceği araziye Ermenistan müdahale etmeyecek ve işbu mıntıkada şimdilik Türkiye himayesinde bir idare-i mahalliye tesis olunacaktı.”

4 Aralık 1920 de, Gümrü Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra,  Kızıl Ordu Ermenistan’a girdi. Ermenistan’ın Türk Kolordusu karşısında savaşı kaybetmesi bu işgalde büyük rol oynamıştır.

Ermenistan’da Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü antlaşması onaylanamadı. Yeni kurulan Sovyet Ermeni Hükümeti, Taşnak Hükümeti’nin imzaladığı Gümrü Antlaşması’nı reddetti. Ayrıca Gümrü Antlaşması’nı, Sovyet Rusya ve 27 Nisan 1920’de Bolşeviklerin Azerbaycan’da idareyi ele geçirmeleri üzerine kurulan Azerbaycan Sovyet Hükümeti de reddetti. Ancak daha sonra imzalanan Moskova ve Kars anlaşmalarıyla bunların önemi kalmadı.

5.11 Moskova ile görüşmeler

TBMM Meclisi ile Moskova arasında ilk doğrudan görüşme için 11 Mayıs 1920’de Ankara’dan hareket eden Türk heyeti Trabzon üzerinden denizyolu ile Karadeniz’e geçti ve Moskova’ya ancak 65 günde ulaşabildi. Bekir Sami Bey başkanlığındaki Türk heyeti 19 Temmuz 1920’de Moskova’ya geldi. 24 Temmuz’da Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin tarafından kabul edildi.Görüşmelerde, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’in, Kafkasya’da Türkiye’ye ait bazı bölgelerin Ermenistan’a verilmesini istemesi üzerine, hiçbir ilerleme sağlanamadı.

5.12 Nahçıvan Türk kapısıdır

13 Aralık 1920 günü Millî Mücadele’nin Haricîye Nazırlarından Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey Ruslarla Nahçıvan’ın nihai statüsünü tesbit etmek üzere  Moskova’ya hareket etmeden önce Mustafa Kemal’le bir veda görüşmesi yaptı. Bu görüşmede Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’e “Paşam Ruslar, Nahcıvan üzerinde ısrar ederlerse ne yapalım” diye bir soru yöneltti. Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı gayet açık ve netti. “Nahcıvan Türk kapısıdır. Bu hususu nazar-ı itibara alarak elinizden geleni yapınız” diye buyurmuştur.

BÖLÜM 6 – 1921’in İLK AYLARINDA DURUM

6.1 Batı’da Yunanlılarla savaşırken isyanları bastırırken Doğu’da harekata devam

Batı Cephesinde  6 Ocak 1921’de Bursa yöresinden saldırıya geçen Yunan Kuvvetleri ve düzenli Türk ordusu ilk kez I. İnönü savaşında karşı karşıya geldiler. Yunanlılar 11 Ocak 1921’de geri çekildiler.

Kuzey Kafkasya’da 20 Ocak 1921’de SSCB’e bağlı olarak Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 

Güney Kafkasya’da Kızılordu 15 Şubat 1921 de Gürcistan’a girmeye başladı. TBMM Hükümeti, 22 Şubat 1921’de Gürcü Hükümetine bir nota göndererek Brest-Litovsk antlaşması ile Türkiye’ye verilen ve hala Gürcülerin elinde bulunan Artvin ve Ardahan’ın iade edilmesini istedi. Türkiye’nin bu sert tutumu karşısında Gürcüler, Ardahan ve Artvin’i Türklere bırakmayı kabul ettiler. 

Kazım (Karabekir) Paşa 23 Şubat 1921’de Ardahan, Çıldır ve Posof kazalarını Gürcü işgalinden kurtardı.

5 Mart 1921’de Koçgiri Aşireti’ne bağlı bin kişilik grubun İmranlı kasabasını basarak, bir köyü işgal etmesiyle Koçgiri isyanı başladı. 6 Mart 1921 de uzun çarpışmalar sonucu Koçgiri Aşireti’ne mensup isyancılar, Sivas’ın Ümraniye kasabasına girdiler. Yunan uçakları, Çerkez Ethem imzalı bir bildiriyi Bozöyük üzerinde Türk mevzilerine attılar. Bakanlar Kurulu, Koçgiri olaylarına karşı Elâzığ, Erzincan, Divriği ve Zara’da sıkıyönetim ilân etti.

Doğu cephesinde Türk birlikleri 7 Mart’ta Ahıska’ya girerek gereken tedbirleri aldı. Türk birliklerinin ardından 8 Mart’ta bir Kızıl Ordu müfrezesi Ahıska’ya geldi ve her iki taraf birlikleri aldıkları talimat gereğince dostluk ve anlayış içinde kasabayı iki kısma ayırarak ortaklaşa bir idare kurdular. Kızılordu Kumandanı Hekker, 9 Mart 1921’de Kazım (Karabekir) Paşa’yı telgraf başında arayarak, Ahıska’da her iki taraf ordularının samimi temasını tebrik eti, Kazım Paşa da bu kutlamaya teşekkürle karşılık verdi.  

6.2 Batum’a giriş – Batum’dan çıkış

Kazım Paşa Batum konusunda oldukça endişeli bir tutum sergiliyordu. Ona göre Batum’un işgal edilmesi, Sovyet Ruslarla görüşmeler sonrasında ele alınması gereken bir meseleydi. Bir taraftan Sovyet Rus diğer taraftan Türk işgalinin yaşandığı Gürcistan’da Batum gibi stratejik önemi olan bir bölgenin işgali meselesi iki taraf arasında sorun yaratacağı gayet açıktı. Ancak Türk ordusu Albay Kazım (Dirik) Bey komutasında 11 Mart 1921 de Batum’a girdi Albay Kazım Bey, 17-18 Mart gecesi Batum’da bir Türk hükümeti kurdu ve vali olarak işe başladı. Bunun üzerine Batum’daki Menşevik Gürcü Alayı Komutanı Bolşevik safına geçti. Bolşevikler, en büyük düşmanlarından aldıkları destekle Kazım Bey’in yerleştiği vilayet konağına baskın yaptılar, baskında 4 subay, 26 er öldü, 26 er yaralandı ve 46 er de kayboldu. 

Sonrasında Bolşevik hükümetinin ültimatomu üzerine üzerine Kazım Bey Batum’u boşalttı. 16 Mart 1921’de TBMM ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek ve Batum Türk sınırları dışında bırakıldı. Böylece Moskova Antlaşması’yla Türkler, Kars ve Ardahan’ı almış ancak Batum’u Sovyet Rusya’ya bırakmak zorunda kalmıştır. 19 Mart 1921 de Bolşevikler Batum ve Gürcistan işgalini tamamladılar. 28 Mart’ta Türk ordusu Ahıska ve Ahılkelek’i de boşalttı.

6.3 Aynı anda Ruslarla görüşme Yunanlılarla savaş 

Türk Heyeti Ruslarla yapılan görüşmelerinde, Nahçıvan’ın Türkiye’de kalmasını kabul ettiremeyince  Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan himayesinde olmasını teklif etti. Buna karşılık Azerbaycan Hükümeti temsilcisi Behdûd Şah Tahtenski, Stalin ve hayretler içerisinde kalan Türk delegelerin önünde, Nahçıvan’ın Türkiye ile bir ilgisi olmadığını, Nahçıvan’ın Rusya’nın malı olduğu ve ona verilmesi gerektiğini iddia etti. Azerbaycan’ın niyeti, Türk-Sovyet antlaşmasıyla Nahçıvan’ı “müstakil hale getirerek Sovyetlere dahil etmekti.  Sovyetler ise Van ve Bitlis’in de Ermenilere bırakılması yolunda teklifler ileri sürüyorlardı. Niyetleri Nahçıvan’ın batısındaki araziyi Ermenistan’a bıraktırarak Türkiye ile Nahçıvan’ın irtibatını tamamen kesmek ve Nahçıvan’ı tamamen Ermeni insafına bırakmaktı. Sovyetlerin Ermenilere karşı sergiledikleri tarafgîr politika Türk Murahhas heyeti (delegeleri) tarafından tepkiyle karşılandı. O sırada resmen Sovyet Rusya’nın siyasi,  askeri işgal ve kontrolü altında olan Sovyet Azerbaycanının Nahçıvan’ı Ermenistan’a terk etmesini önlemek için, Türk Heyeti 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova  Antlaşması’nın 3. Maddesi’ne özel bir ifade koydurmayı başarmıştı. Buna göre Nahcivan, himaye hakkını üçüncü bir devlete hiç bir zaman bırakmamak koşulu ile, Azerbaycan sınırlarına dahil  özerk bir bölge oldu. Nahçıvan, ayrıca Türkiye’nin garantörlüğünde de olacaktı. İlerde Azerbaycan’ın, Nahçıvan’ı Ermenistan’a veya Rusya’ya terk etmek istemesi halinde Türkiye’ye müdahale hakkı doğuyordu. Böylece o tarihlerde resmen Sovyet Rusyasının siyasi, askeri işgal ve kontrolü altında olan Sovyet Azerbaycanının Nahçıvan’ı bir kez daha Ermenistan’a satmak istemesi önlenmiş oldu.

Bu antlaşmanın akabinde Batı Cephesinde Yunanlıların Eskişehir yönüne saldırısı 23 Mart – 1 Nisan 1921 tarihleri arasında yapılan İkinci İnönü Muharebesiyle durduruldu. Mustafa Kemal’in deyimiyle Türk ordusu orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yenmişti. Yunanlılar Temmuz 1921 de Kütahya ve Eskişehir’e saldırdı, çatışmalardan sonra Türk Ordusu Sakarya nehri doğusuna çekildi. Polatlı’ya kadar gelip Ankara’ya yaklaşan Yunan Ordusu 23-Ağustos 13 Eylül 1921 arasında Sakarya Muharebesi  ile durdurabildi.

Ankara’daki Meclis ve hükümetin Kayseri’ye nakledilme hazırlıklarının yapıldığı bu kadar hayati savaşlar esnasında Bolşevik Moskova yönetimi ile görüşmelere devam edilerek 13 Ekim 1921 tarihinde Kars Anlaşması imzalandı. Anlaşmanın taraflarına bu kez Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ve Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ne ilaveten Ermenistan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti, Azerbaycan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti, Gürcistan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti de katılmıştı. Sonuçta, Kars ve Ardahan ile Sürmeli ve Artvin Türkiye’ye bırakıldı. Böylece, Batum, Acara ve Çürüksu topraklan Gürcistan tarafında kalırken karşılığında Elviye-i Selâse’ye Artvin dahil edildi. İlerde sınır, askeri ve siyasi problemler çıkması ihtimali önlenmiş oldu. Mustafa Kemal’in ve Türk Hükümetinin diplomatik başarısı ile Nahcıvan ve Karabağ Azerbaycan’ın bünyesinde olmak şartı ile Muhtar Cumhuriyetler olarak tanındı. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Cumhuriyetlerinin bugünkü sınırları bu anlaşmayla belirlenmiştir. Sonuçta Brest Litovsk anlaşmasına göre tek kayıp Batum oldu. Bazı maksatlı kaynaklar Batum’un Sovyet yardımına karşılık verildiğini öne sürmektedirler. Bu doğru değildir. Batum o zaman Sovyet işgali altındaydı. Sovyet Rusya,  Moskova Antlaşması’ndan bir yıl önce yani 7 Mayıs 1920 tarihinde Menşevik Gürcü Hükümeti ile yaptığı gizli antlaşmanın 3. Maddesi ile Sovyet Bloğuna katılmaları karşılığında Batum’u Gürcistan’a hediye etmeyi kabul etmişti.  Bu yüzdenSovyetler görüşmelerde Batum’u  Türkiye’ye bırakmamakta direndiler. Türkiye Batum’u yeterli askeri gücü olmadığından daha önce vermişti. Batum’a karşılık Artvin, Laçin, Qubadlı, Zengilan ve Nahçıvan kazanılmıştır.

6.4 Tatar göçü

1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü. Kırım yarımadası  açlığın en feci sahneleriyle yaşandığı yerlerden biriydi. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş 1575 Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Bu sayı bazı kaynaklara göre 10 bini bulmuştur. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, o yokluk günlerinde, cephedeki askere kuru ekmek verildiği, askerin ayağında bırakın postalı çarık olmadığı günlerde, Türkiye’den Kırım’a başta Samsun sancağının bütün buğday ürünü olmak üzere gıda yardımı gitti.

6.5 Ankara, Moskova ve Kars Antlaşmalarının önemi

Anlaşmalar sürecinde Doğu Cephesi birliklerinden 3’ncü Kafkas Tümeni —11’nci Piyade Alayı hariç— Batı Cephesine gönderildi. 23 Ağustos 1921 de başlayan Sakarya Meydan Muharebesine katıldı. 12’nci Tümeninin de 4 Ağustos 1921‘den itibaren sevkine başlandı. Tümen 28 Eylül 1921’de Ankara’ya vardı. 

Türkiye’nin savaşı kazanması halinde Sosyalist bloğa katılabileceği beklentisiyle Sovyetler Türkiye’ye silah, altın ve benzin yardımı yaptı, ayrıca Azerbaycan ve Buhara’dan da yardım alındı. 

Aynı tarihlerde 20 Ekim 1921 de  TBMM ve Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasıyla Güney Cephesindeki faaliyetler de durduruldu, o cepheden de Afyon cephesine kuvvetlerin, mühimmatın sevkedilme imkanı doğdu. 

İki Kafkas tümeninin Batı Cephesine katılmasıyla da Yunan Ordusu karşısındaki sayısal asker ve teçhizat açığı azaltılabildi. Böylece 9 ay süren hazırlıklar ve sevkiyatlar sonunda 26 Ağustos 1922 de başlayan Büyük Taarruzla Anadolu ve Trakya’nın düşman işgalinden kurtarılarak bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

 

BÖLÜM 7  MUSTAFA KEMAL AZERBAYCAN’A İHANET ETTİ Mİ? SORULAR, YANITLAR, YORUMLAR

7.1 Osmanlı’nın niyeti Azerbaycan’ı ilhak etmek miydi?

Bunun cevabı Batum’da 4 Haziran 1918’de Osmanlı Devleti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasında imzalanan siyasî, askerî, hukukî, iktisadî alanları kapsayan antlaşmada bulunmaktadır. Antlaşmada; iki devlet arasında daima bir kardeşlik ve dostluk var olacağı vurgulanmakta, Azerbaycan’ın Gürcistan, Ermenistan ve Osmanlı Devleti’yle olan sınırları ayrıntılı biçimde belirlenmektedir. Antlaşmanın diğer önemli maddeleri ise şunlardır: Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından istenildiğinde, Osmanlı Devleti intizam ve asayiş temin etmek için bu ülkeye asker gönderebilecektir. Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içerisinde hiçbir çetenin kurulmasına ve faaliyetine meydan verilmeyecektir. İki taraf, demir yollarının işletilmesi ve kullanılmasında birbirine kolaylık gösterecektir. Antlaşmayla konsolosluk, hukukî ve ekonomik faaliyetlerle posta ve telgraf işlerine dair iş birliğini ön gören antlaşmaların yapılması kararlaştırılmıştır. Askerlik işlerine ait ek antlaşmaya göre; Azerbaycan Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti ve onun müttefikleriyle savaşan devletlerin bütün memurlarını sınır dışı ederek, savaş devam ettiği müddetçe bunları devlet hizmetine almayacaktır. Osmanlı Devleti Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları dâhilinde askerî amaçlı her türlü nakliyatı ve sevkıyatı serbestçe yapabilecekti ve bu amaçla demir ve kara yollarından yararlanabilecektir. Ayrıca petrol mecralarının mevcut durumlarının korunması hususunda Osmanlı Devleti ile Azerbaycan ve Gürcistan Cumhuriyetleri arasında bir itilâfname imzalamıştır. Bu antlaşmaları Osmanlı Devleti adına Adliye Nazırı Halil Menteşe ile 3’ncü Ordu Komutanı Mehmet Vehip Paşa, Azerbaycan Cumhuriyeti adına ise Dışişleri Bakanı Mehmet Hasan Hacinski ile Millî Meclis Başkanı Mehmet Emin Resulzade imzalamıştır.

Osmanlı ordularının gelişiyle Bakü’ye taşınan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin Milli Şurasında  (Meclis) başta “Müsavat Partisi mensupları olmak üzere Tarafsız Demokratlar Bloğu, Müslüman Sosyalistler Bloğu, Sosyalist Demokratik (Menşevik) ve Himmet Partisi grubu ile İslamî İttihat Partisi mensupları bulunmaktaydı.  Azerbaycan’ı bağımsız bir devlet olarak kabul eden Batum Antlaşmasının açık hükümlerine rağmen bazı Şûra üyeleri,  Azerbaycan’ın bağımsızlığının yok olacağından endişe duymaktaydılar ve “Türkiye ilhak amacı ile Azerbaycan’a askeri birlik sevk etmiştir.” diyorlardı. Bazıları ise, açıkça Rusya ile siyasî ilişki kurulması gerektiğini müdafaa ediyorlardı. Müsavat Partisi gibi Azerbaycan milliyetçileri ile Sosyalist Bloku ve Himmet Partisi gibi solcu partiler, kayıtsız şartsız Türkiye hayranlığını ve bağlılığını tasvip etmiyorlardı. Osmanlı’ya  yönelik suçlamalar daha çok Türk askerî yardımının, Kafkasya ve Azerbaycan topraklarının ilhakı amacına yönelik olduğu ve bütün bunların Enver Paşa’dan kaynaklandığı konusunda yoğunlaşmaktaydı. Bu iddianın Amerika’da yaşamakta olan tarihçi Prof. Dr. Tadeusz Swietochowski’nin (Svyatoçovski) “Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rusya Azerbaycanı 1905-1920” adlı kitabında da desteklendiği görülmekteydi. Üstelik eser, Azerbaycan aydınlarının bir kısmı tarafından objektif ve bilimsel bir çalışma olarak kabul edilerek, referans verilmekteydi. İlhakçı görüşü savunanlar arasında daha çok din adamları, tüccarlar olmakla birlikte, Turancı görüşlere sahip olan bazı aydınlar da mevcuttu.

Halbuki Antlaşma öncesi Batum Konferansı görüşmeleri sırasında 11 Mayıs 1918 de Osmanlı Heyeti Başkanı Halil Bey (Menteşe) ilhak edilmek isteği ile gelen bir Azerbaycan Türk grubunu  kabulünde, “… biz süngümüz ile Kafkasya’ya dahil olduk. Siz bize ilhak olmak istemeseydiniz de, biz süngü ile ilhak ederdik. Ancak buna imkan yoktur. Bizim birleşmemizi ne düşman ne de dost devletler kabul eder. Biz size yardım ediyoruz ve edeceğiz. İstiklâlinizi elde edip, müstakil yaşamanız için ne kadar lazım olsa asker göndereceğiz. Her taraflı kömek (yardım) edeceğiz. Öz vatanımız gibi sizin vatanınızı da koruyacağız. Evlerinize gidin ve kurulacak istiklâli müdafaa edin.” demişti.

Nitekim Bakü’nün kurtarılmasından sonra gelişmeler bu yönde oldu. Yaklaşık 300 yıldır Osmanlı sınırları dışında olan Azerbaycan’da Nuri Paşa devlet işlerine hiç karışmadığı gibi, ilhak amacına yönelik en küçük bir davranış içine girmedi. Tadeusz Swietochowski dahi bu görüşe katılarak, Nuri Paşanın Azerbaycan’ın iç işlerine karışma konusunda ihtiyatlı davrandığını, askeri meseleler hariç hiçbir işe müdahale etmediğini kabul etmektedir.

7.2 Azerbaycanı, Dağıstan’ı kim bırakıp gitti?

  • Osmanlı ordusunun Azerbaycan, Dağıstan ve Nahçıvandan çekilmesini 16 Ekim 1918 tarihinde emreden ve çeken Osmanlı Hükümetidir. O zaman Padişah Vahdettin, Başnazır Ahmet İzzet Paşa, Harbiye Nazırı olarak Osmanlı ordusunun başı  ise Enver Paşa idi. Ordunun Azerbaycan, Dağıstan ve Nahçıvandan çekilme emrini verenler ve çekenler onlardır.

  • Mondros mütarekesinde olmamasına rağmen Kars, Ardahan ve Batum’dan Türk ordusunun çekilmesi emrini verenler de Padişah Vahdettin, Başnazır Ahmet İzzet Paşa, Osmanlı ordusunun başı Harbiye Nazırı Enver Paşadır. Batum’un kaybedilme süreci başlatanlar da onlardır.

Bırakıp giden Osmanlıdır.  Türklüğünü inkar eden, Türkleri aşağılayan, Türk Devleti olmayan, Orduyla sefere gitmeyen, Haremden çıkmayan Padişahların kötü yönetimiyle çöken Osmanlı (Bu konudaki bazı yazılarımız: Allah’ı aldattığını zanneden Osmanlı    Osmanlı’da Türk Olmak).

7.3 Türklerin Azerbaycan’ı terketmesiyle Mustafa Kemal’in ilgisi var mı?

Hiçbir ilgisi yok. 1. Dünya Savaşı sonlarında Mustafa Kemal Suriye Cephesinde 7. Ordu Komutanıydı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla ordusu Osmanlı hükümeti ve Genel Kurmayının emriyle terhis edildi. Mustafa Kemal 7. ordunun bir kısım silahlarını halka dağıtarak düşman eline geçmesine mani oldu. Bazı silahlar ise, Anadolu’da düşman direnişinde kullanılmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından daha güvenli olan doğu cephesine taşındı. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın askerlerine Azerbaycan’dan çekilme emrini vermesinden bir yıldan fazla bir süre sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde pasif bir göreve başladı. İstanbul’a geldiği gün Boğazda düşman donanmasını görür görmez GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER dedi. Dediğini de yaptı.

7.4 Azerbaycan Misak-ı Milli’ye dahil edilebilir miydi?

Yukarıda da anlattığımız üzere, Osmanlı zamanında Azerbaycan’ın kurulma aşamasında ve sonrasında Azerbaycan Türkleri kardeş halk olarak görülmüş, Azerbaycan’ın ilhakı düşünülmemişti. Azerbaycan’da ne o zaman ne de daha sonra katılım talebi olmamıştır. Misak-ı Milli son Osmanlı Meclisi tarafından 28 Ocak 1920 de kabul edilmişti. Azerbaycan o sırada bağımsız bir devletti ve bu tarihten 7 ay sonra Sovyet bloğuna katıldı. Kızıl Ordu Azerbaycan’a girmek üzereyken Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Erzurum Kongresi’ni değerlendirdiği konuşmasında; mütareke tarihindeki sınırların “millî sınır” olduğunu vurgulamış ve bu sınıra Elviye-i Selâse’yi de dahil etmişti. Mustafa Kemal, daha ileri gidecek askeri gücü olmadığından, barış görüşmelerinde itirazları asgariye indirecek bu tutumu benimsemişti.

7.5 Kafkas Seddi neyin nesiydi?

1. Dünya savaşı sonunda Orta Doğu petrollerine hakim olan İngiltere Bakü petrollerinin de üzerine de oturmuştu. Ancak bu iğreti bir oturmaydı. Zira İngilizlerin çok iyi bildiği bir gerçek vardı. Çarlık döneminde Rusya’nın petrol ihtiyacı Bakü’den karşılanıyordu. Bu petrol, Volga (İdil) Nehri üzerinden Rusya’nın tüm şehirlerine taşınmaktaydı.  Ekim devriminden sonra şiddetli bir iç savaş geçirmekte olan Rusya’da Bolşeviklerin, zaferlerini temin etmek ve Birinci Dünya Savaşında oluşan tahripleri onarabilmek için Lenin’in Bakü petrolüne Çarlık dönemine göre daha fazla ihtiyacı vardı. Rusya’nın hayat kaynağıydı Kafkas ötesindeki Bakü petrolleri. Bolşeviklerin ilk hedefinin Bakü olac*ağını gayet iyi bilen İngilizler bunu engellemek zorundaydılar. Ancak geniş bir cihan savaşından yeni çıkmış İngiliz halkı artık askere gitmek, çarpışmak ve ölmek istemiyordu. Bu durumda İngiliz askeri dışında bir plan geliştirildi. İngilizler, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın askeri güçlerini birleştirerek Kafkasya’da Kafkas seddi  oluşturmaya karar verdiler. Bunda baş rolü Ermeniler oynayacaktı. Ermeniler bu görevi daha önce de, biri Doğu Anadolu’da diğer Azerbaycan’da olmak üzere iki kez yerine getirmişlerdi. Her ne kadar her seferinde Türk Ordusuna yenilmişlerse de artık Türk ordusu teslim olmuş, terhis edilmişti yani Türklerin çetelerden başka güçleri kalmamıştı. Onların da o andaki tek nefes kapısı, Kafkasya kapısı, Ermenistan tıkacı ile kapatılacak,  Trabzon’dan Van Gölü güneyine kadar olan bölgeyi içine alacak şekilde büyütülerek bir “set” haline dönüştürülecek Anadolu Türkleri ile Orta Asya Türklerinin ilişkisini koparacaktı.

Öte yandan Bolşevik ordusu Menşevik Denikin komutasındaki Beyaz Ruslarla savaşmaktaydı. İngiliz General Thomson Hazar donanmasıyla Dağıstan’ı işgal edebilmeleri için Beyaz Ruslara destek verdi karşılığında da Kafkas Seddine destek sözü aldı. Ermeniler Van ve Bitlis’i ele geçirince Irak’taki İngilizlerle birleşilecek İngilizler de Orta Doğu ve Kafkasyadaki yerlerini sağlamlaştıracaktı. İngilizler bu planın benzeriyle, yani kendi askerlerini savaştırmama politikalarıyla, Batı cephesinde Yunanlıları da kullandılar. Nitekim 1922 Eylül’ünde Çanakkale’de İngiliz kuvvetlerine ültimatom vererek kenara çekilin geçeceğiz diyen Kemal’in askerlerine karşı İngilterenin o zaman ki Başbakanı Lloyd George saldırı emri vermiş ancak emri kimse dinlemeyince 12 Ekim 1922 de istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu olay İngiliz askerlerinin savaşa karşı isteksizliklerinin en önemli kanıtıdır.

Kazım Paşa sed planına karşı Mustafa Kemal’e ikili oynama tavsiyesinde bulunmuştu. Ayrıca İngiliz ordusu olmadan Kafkas Seddinin kurulamayacağı görüşündeydi. Fevzi Paşa ve İstanbul’daki diğer paşalar ise İngilizlerle anlaşarak ve Osmanlı ülkesinin bağımsızlığını onaylatmak şartı ile Kafkas Seddine yardım edilebileceği görüşünü öne sürüyorlardı. Mustafa Kemal’in görüşleri ise farklıydı. Bunu Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıyordu. O sırada savaş halinde oldukları İngilizlere böyle bir imkan verilirse Ermenistan çok güçlenecekti. Doğu cephesinde resmi veya resmi olmayan seferberlik yaparak Kafkas seddini arkadan yıkacak güçleri yığmaya başlamak, içten millî örgütlenmeyi son derecede genişletmek ve güçlendirmek, mütareke sırasında silah, cephane ve malzememizi vermemek yeni Kafkas hükümetleriyle ve özellikle Azerbaycan ve Dağıstan gibi İslam hükümetleriyle acele olarak ilişki kurarak itilaf planına karşı kararlarını ve durumlarını anlamak, Kafkas milletlerinin bu sete katılmaya karar vermeleri durumunda saldırıya geçmek için Bolşeviklerle anlaşmak taraftarıydı. Mustafa Kemal düşmanlarımızın düşmanı olduğu için Moskova’nın bu konuda destek vereceği görüşündeydi. En önemli görev ise İtilafın zaman kazanmasına meydan vermemek ve onun maskesini atıp memleketin tüm direniş unsurlarını birleştirecek bir neden yaratmaya zorlamaktı.

10 Ağustos 1920 de imzalanan ve Doğu Anadolu’yu Ermenistan ve Kürdistan’a bırakan Sevr Anlaşması Mustafa Kemal’in haklılığını göstermişti. Sevr uygulanarak İngilizler kendilerine uşaklık edecek Ermeniler ve Kürtler sayesinde Bakü ve Orta Doğu petrollerini ele geçirecekti.

Gerçekten de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Hükümetleri İngiliz mandasını benimsediler. Böylece sed oluşturulmaya başlanacaktı. Ancak Bolşeviklerin Denikin’i, Kazım Karabekir’in Ermenileri yenmesiyle ve Bolşeviklerin Türkiye ile sınır komşusu olmasıyla Kafkas Seddi/Sevr gündemden kalktı.

7.6 Ermeniler neden imtiyaz görüyordu?

Çarlık Rusyası, 1700’lü yıllarda ilk olarak, nüfusunun büyük kısmı Müslüman Türklerden oluşan Kırım’ı işgal ederek Kafkaslara doğru harekâta başladı. Kafkasları işgal edebilmek için, Hıristiyanları yerleştirme politikası güttü. Bu politikanın gereği olarak bir taraftan Slav Hıristiyanları Kuzey Kafkasya’ya yerleştirilirken, diğer taraftan da Ermenileri Güney Kafkasya’ya davet etti. Rusya, Kafkasya’ya indikten sonra da sürdürdüğü bu plan gereğince, orada bulunan Gürcü ve Ermeni cemaatleriyle ayrı ayrı dostluk ve ticaret antlaşmaları imzaladı. Gerek Osmanlı Devleti ve gerekse İran’a karşı yaptığı savaşlarda Ermenileri kullandı. Buna karşılık Ermenilere Rusya’nın himayesi altında bir Ermeni Krallığı vaadettiler. Çar orduları generali Sisyanov, 1805’de Çar’a gönderdiği raporda, Karabağ coğrafi bakımdan Anadolu, İran ve Azerbaycan’ın kapısıdır, diyerek Kür-Aras nehirleri arasındaki bölgenin stratejik önemini belirtmişti. Ruslar ve Ermenilerin ortak noktası Türk toprakları üzerinde her zaman gözleri olmasıdır.

Ermeniler 1827’de General Paskeviç komutasında Rus ordusu ile birlikte İran’a karşı savaştılar. Böylece Türk toprağı olan Revan, Nahçivan ve Mugan ovası Rusların eline geçti. Karşılığında Ruslar, Ermeni kilisesinin yardımıyla Güney Azerbaycan’dan kırk bin Ermeni’yi Revan Hanlığı topraklarına yerleştirdiler. 1828 – 1829  Osmanlı-Rus Savaşında yüz bin Ermeni, Erzurum ve Eleşkirt bölgesinden, Rusya’ya geçerek Türk halkının sürgün edildiği Karabağ, Revan, Ahılkelek ve Ahıska bölgelerine yerleştirildiler. Buna rağmen 1897 nüfus sayımında Revan’da Ermenilerin oranı % 37, Türklerin oranı % 52’ydi. Revan hakkında daha geniş bilgileri OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

7.7    Kızılordu yaklaşırken Güney Kafkasya ve Anadolu’da durum nasıldı?

7.7.1 Bolşevik ihtilali sonrasında Rusya’daki Türkler ne yaptılar?

Stalin ve Lenin 24 Kasım 1917’de Rusya Türklerine hitaben:  “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…”  şeklinde bir komünist manifestosu ilan ettiler. Bunun arkasından “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” hitaben yayınlanan özel çağrı da da Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu. Lenin, “Halklar hapishanesinin kapılarını sonuna kadar açacağız. Her halk kendi kaderini kendisi tayin edecektir.” diyordu.

Azerbaycan da dahil olmak üzere Rusya Türkleri  bu bildiri uyarınca bağımsız devletlerini kurmaya başladılar. Rusya’daki iç savaş yüzünden Bolşevikler başlangıçta bu devletlere göz yumdular. Hatta Lenin’in, İngiliz-Denikin ittifakına karşı Bakü ve Buhara’nın örgütlenmesi şeklinde gizli bir talimatı bulunmaktadır. Yeni Türk devletlerini kuvvet kullanarak ortadan kaldırmak isteyenler Menşevik Denikin ve İngilizler oldu. Menşeviklere karşı Rusya Türklerinin topyekun silahlı mücadeleleri sayesinde Bolşevikler Beyaz Rus ordularını daha kolay yenilgiye uğratabildiler.

7.7.2  Bolşevik ihtilali sonrasında Azerbaycan ne yaptı?

Azerbaycan’da  durum şu şekildeydi: Mondros gereği Azerbaycan’dan çekilen Osmanlı ordusunun boşluğunu Mondros ile ilgisi olmamasına rağmen İngilizler doldurdu. İngilizler bütün Güney Kafkasya’da mandacılık siyaseti kurdular. Mevcut hükümetleri tanımamakla birlikte istediklerini yaptırıyor, yapmayanları lağvediyorlardı.

İngilizler Bakû petrolünün Astrahan’a götürülmesini yasaklayıp Bolşevikleri en önemli yakıt bölgesinden yoksun bırakmak suretiyle ekonomik abluka altına alma plânını uygulamaya koydular. Demiryollarını, su ulaştırmasını, devlet bankasını, telgraf ve postayı-ele geçirdiler. Ülkenin petrol sanayiini denetimleri altına aldılar, ”Britanya Petrol Yönetimi”ni kurdular ve Bakü’den petrol ithaline başladılar.

Resulzade liderliğindeki Azerbaycan hükümeti, tanınma karşılığında mandacılığa razı oldu. Bu politika, İngilizlerin baş düşmanlığı üzerine siyaset güden kurmuş olan Mustafa Kemal’in hiç işine gelmiyordu. Atatürk bu noktadan itibaren Azerbaycan’ın bağımsızlığına değil Hükümetine karşı oldu, yerine İngiliz karşıtı olacağı kesin olduğundan Bolşevik hükümeti yönetime gelsin istedi. Atatürk’ün konuşmaları bu yöndedir. Azerbaycan bağımsızlığını kaybetmesi ile ilgili hiçbir isteği olmamıştır.  Bunun önemli bir kanıtı Atatürk’ün , Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği gizli bir emirdir. Bu emirde Atatürk; Azerbaycan’ın tamamen ve gerçek anlamda bağımsız bir devlet haline gelmesine taraftar olduğunu, bunun temini için Rusları gücendirmeden ve kuşkulandırmadan gerekli tedbirlerin alınmasını, aynı zamanda, Azerbaycan’ın petrol vb. tüm doğal kaynaklarına yeniden sahip olabilmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını, Karabağ gibi, Türklerin nüfusça yoğun bulunduğu yerlerin, Ermenilere verilmesinin önlenip Azerbaycan’a bağlı kalmasının sağlanılması için gerekli çalışmaların yapılmasını, Rusların Azerbaycan’da yapacakları muamelenin bütün İslam aleminin Bolşevikleri tartmak için bir numune teşkil edecek olmasının Ruslara anlatılmasına gayret olunmasını istemiştir.

Bu arada İngiliz kuvvetlerinin sayısı yetersizdi. İngiliz milleti savaş yorgunuydu, daha fazla savaşmak istemediklerinden  takviye birlikleri göndermediler. İran’dan gelen mevcutlar yetersiz kaldı. Bu sefer de Tebriz’de Şeyh Muhammed Hıyabani harekatı  baş gösterdi. İngilizler mecburen açığı Ermeni Daşnaklara kapattırdılar. Daşnaklar verilen yetki ve serbestiyet karşılığında Azerbaycan ve Türkiye Türklerine saldırarak Azerbaycan ve Misak-ı Milli sınırları içerisindeki toprakları ele geçirmeye başladılar. Güney Kafkasya’da durum içinden çıkılmaz hal almışken diğer taraftan Kuzey’de Denikin ve İngiliz kuvvetleri ile Kızılordu arasında savaş sürüyordu.

7.7.3 Türkiye Azerbaycan’a yardıma gelemez miydi?

Türkiye Milli Mücadele adı altında yeni bir örgütlenmeyle, elindeki bütün imkansızlıklara rağmen bir taraftan Yunan işgaline karşı koymaya diğer taraftan Anadolu’nun her yerinde çıkan isyanları bastırmaya çalışıyordu. Türkiye, doğusu dahil yangın yeriydi. Yunan yaklaşıyordu, Ankara Sivas’a taşınma hazırlıklarına başlamıştı.

Kızılordu’nun Azerbaycan’a girdiği tarihte, 27 Nisan 1920’de Ankara hükümetinin elindeki tek ordu Mondros Mütarekesine aykırı olarak Mustafa Kemal’in terhis ettirmediği Kazım Karabekir’in komutasındaki Osmanlı’dan kalma 15. Kolordu idi. Batı Anadolu’da Yunan, Güneyde Fransız işgaline karşı koyan, Anadolu’nun her tarafında çıkan isyanları bastıran Türk ordusu yoktu. Milli Mücadele sonradan Kuva-yı Milliyeciler adını alan çeteler tarafından yürütülmeye çalışıyordu. Mustafa Kemal T.B.M. Meclisinin, 12 Temmuz 1920’de yaptığı toplantıda Avrupa devletlerince silahlandırılmış ve donatılmış Yunan ordusuna sadece milli ve gönüllü kuvvetlerle karşı koymanın mümkün olmadığını belirterek, artık TBMM’nin gerçek anlamda bir orduya sahip olması gerektiğini ileri sürdü. Bunun üzerine TBMM’nin kararı ile düzenli ordu kurulmaya başlandı.

Atatürk bu durumda bile, Batı’da çok ihtiyacı olmasına karşın, elindeki tek orduyu Doğu cephesinde tutmuş ve Ermeni Daşnakları yenerek, Nahcıvan dahil işgal altındaki toprakları, köyleri ve şehirleri kurtarmış, Türkiye’nin Doğu Misak-ı Milli sınırını anlaşmalarla güvence altına almıştı. Ankara hükümeti ilk diplomatik temsilciliğini Bakü’de açtı. Azerbaycan ile yakın ilgisini sürdürdü. Yapabileceğinin en iyisini yaptı. Mustafa Kemal’in bunlardan başka askeri açıdan yapabileceği hiçbir şey yoktu. Doğu’da Rus ordusuna karşı koymayı düşünmesi bile mümkün değildi.

7.7.3.1 Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 1 yıl sonra Türk ordusu ne haldeydi?

Askerin üstünü başını görseniz ağlardınız. Ağustos (1921) ayı. Hava kavurucu sıcak. Otlar iyice kavrulmuş, cayır cayır yanıyor. Ayağımız çıplak. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, oraya çöküp düşmana ateş ediyoruz. Sivrihisar’a yakın bir yerde mola verdik. Gece gizlice kasabaya gittim, zifiri karanlık. Bir evi fener ışığı aydınlatıyor. Evin kapısını çaldım. Kapıyı açıp açmamakta tereddüt etti. ‘Korkma, ben Mustafa Kemal’in askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver’ dedim. Tesadüf, orası yemenici dükkânıymış. Bana bir çift yemeni verdi. Sökülünce dikmem için de balmumu iple iğne de verdi. Hemen yemeniyi ayağıma sardım. O kadar rahat etti ki ayağım. Bana artık karada ölüm yok. Birliğime adeta uçarak gittim.” Yakup Dede…İstiklal Savaşı Gazisi

O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah (Fişek), bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ortada bir cılız tavuk ile, dört/beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu. Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah Bey (Fişek), Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu), Salih Bey (Bozok) biraz uzaktaydılar. Atatürk, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:
– Erlere yiyecek ne verebildiniz? dedi.
– Kazım (Özalp) Bey şaşırdı, durakladı, Kurmay Başkanı’na dönerek:
– Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? diye sordu.
– Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık…
Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el atmadan yürüdü… Biz de onu takip ettik. Diğer arkadaşlar da ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmişti. O akşam hepimiz aç yattık… ” Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz

Yunan ordusu karşısında asker kaçakları sebebiyle düzenli bir ordu kurulamıyordu. Karşılarında duracak bir güç olmadığından Yunan ordusu fazla direnişle karşılaşmadan ilerleyebiliyordu. Böylece Ankara’ya yaklaştı. Halife ve saltanat propagandası yapanlar halkın millî direniş kuvvetlerine katılmasını olumsuz etkiliyordu. Osmanlı’nın Kuva-yı Milliye hakkındaki olumsuz fetvası, Yunan uçakları tarafından Anadolu’ya atılıyordu. Asker kaçaklarından meydana gelen çeteler köy ve kazaları soyuyordu. Ayrıntılarını OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Türk ordusu 23 Ağustos 1921 de başlayan Sakarya Meydan Muharebesi’ne kadar Yunan ordusuna saldıracak güçte değildi. Sakarya’da Yunan’ı durdurabilmiş ancak yenecek güce hala sahip olamamıştı. Türk ordusunun taarruza girişmesi için büyük eksikleri vardı. Bunların giderilmesi için halktan son bir kez özveride bulunması istendi. Bütün mâli kaynaklar son sınıra kadar zorlandı ve hemen hazırlıklara başlandı; subaylar ve askerler saldırı için eğitilmeye başlandı. Ülkenin tüm kaynakları ordunun emrine verildi. Kapanan Doğu ve Güney cephesindeki birlikler de Batı cephesine kaydırıldı. Ancak tüm bu çabalara rağmen süvari birlikleri dışında asker sayısı, top, makinalı tüfek, uçak gibi araç, gereç açısından Yunan ordusu Türk ordusunda hala daha üstün durumdaydı. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruzun  kazanılmasının en önemli iki sebebi çok iyi bir askeri plana göre hareket edilmesi ve Yunanlıların bir sürprizle gafil avlanmasıdır. Mesela cepheye asker sevkiyatı düşman uçaklarının görmeyeceği şekilde gece yapılmış, Ahır Dağı’ndaki Ballıkaya geçitinde Yunan’ın gece asker bulundurmadığı keşfedilmiş. 5. Süvari Kolordusu gece sabaha kadar buradan geçerek düşmanın yan ve gerilerine sarkıp sabah cepheden başlatılan topçu ateşi ile birlikte taarruz edince Yunan ordusu büyük paniğe kapılarak hızla İzmir’e kaçmaya başlamıştı.

7.7.3.2 Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 3 yıl sonra Türkiye’nin hali nasıldı?

Doktor sayısı 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanları kırıyor. Üç milyon insan trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor. Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Sığır vebası hayvancılığı öldürüyor. Banka yok yerine tefeciler var. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz durumda. Dört mevsim kullanılabilir karayolları yok denecek kadar az. Güya tarım ülkesinde ekmeklik unun çoğu dışarıdan getirtiliyor. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyor. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Yetişkin nüfusun okuma yazma oranı % 10’un altında.

7.7.3.3 Milli Mücadelede Bolşevik sempatizanlığı ne kadar etkindi?

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş aşamasında anti emperyalist bir mücadele vermiş, bu da sömürü altında olan bütün halklara örnek teşkil etmişti. Milli Mücadele sırasında, Türkiye’nin emperyalist devletleri yendikten sonra komünist olacağını iddia edenler olmuştur. Mesela Amiral Sir F. Derobeck, Lord Curzon’a gönderdiği 28 Temmuz 1920 tarihli raporda “… Kürt liderleri Mustafa Kemal’i sevmezler, çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor…” demektedir. Kazım Karabekir de yıllar sonra hatıralarında Mustafa Kemal’in milli mücadele sırasında  “bolşeviklik ilan etmeyi düşündüğünü” yazmıştır.

Ancak Ruslar öyle düşünmüyorlardı, İstanbul’daki mandacılara karşı “İstiklali tam“, “Ya İstiklal ya ölüm” diyen Mustafa Kemal’in gerçek bağımsızlıkçı, milliyetçi, ulusalcı yüzünün istihbaratını alıyorlardı. 17 Aralık 1920 tarihinde Rusya Komünist Partisinde yapılan bir toplantıda Lenin; “Türkiye’de yönetim bizi İtilafa satmaya hazır, kadetlerin, oktobristlerin, milliyetçilerin elinde. Ancak bizi satmaları çok güçtür, çünkü Türk halkı İtilafın yaptığı zulme karşı ayaklanmıştır. Biz bağımsız Azerbaycan Cumhuriyetine, feodalleri başlarından atmış olan Müslüman köylülerin haklı kurtarılışını gerçekleştirmek için yardımımızı sürdürdükçe, Sovyet Rusya’ya karşı yakınlığı artmaktadır.” demiştir. Ancak diğer yandan, Türk halkının kendilerinden taraf olacağından, Anadolu’daki Bolşevik yanlılarının propagandaları sonucu kendi taraflarına çekileceğinden ümitlilerdi.

Nitekim Lenin “Mustafa Kemal sosyalist değildir. Fakat görünen o ki, iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, geleceği düşünen, akıllı bir liderdir. O emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı yürütüyor. Ben, onun emperyalistleri yeneceğine, onların gururlarını kırarak ülkesini emperyalizmin zulmünden kurtaracağına inanıyorum. Bu aynı zamanda emperyalizme karşı savaşan Sovyet halklarının da zaferi olacaktır.” da diyordu.

Azerbaycan Devrim Komitesi Başkanı Neriman Nerimanov, 19 Ağustos 1920 tarihinde TBMM başkanlığına gönderdiği mektubunda, “...Başka kurtuluş yolu yoktur. Müslüman komünistleri sizin amacınıza ulaşmanız için tüm güçleriyle yanınızda olacaklardır. Aksi taktirde ne sizin için ne de bütün doğu milletleri için kurtuluş yolu kalmayacaktır.” diyordu. (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt 2, shf.430).

1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de düzenlenen Şark Milletleri Kurultayında Kongre başkanlığına seçilen Zinoviev konuşmasında Türkiye ile ilgili şunları söylemekteydi: “Biz, bizimle aynı düşüncede olmayan kitlelere de sabırla yardım ediyoruz. Bunlar fikren dahi bize muhaliftirler. Mesela Sovyet Hükümetinin Türkiye’ye yardımcı olduğunu biliyorsunuz. Biz, başında Mustafa Kemal bulunan hareketin Komünist hareketi olmadığını bir dakika bile unutmuyoruz. Ankara’daki halk hükümetinin birinci oturumunun stenograf zaptı gözümün önündedir. Mustafa Kemal, halifenin şahsını düşmandan kurtarmak istiyor… Bu Komünist prensibi midir? Hayır asla… Mustafa Kemal’in Türkiye’de yürüttüğü siyaset, Komünist enternasyonalin siyaseti değildir. Fakat İngiliz hükümetinin aleyhine yürüyen her inkılap mücadelesine yardım etmeye hazırız. Bu saatte Türkiye’de terazinin gözü kim zengin ise onun tarafına eğilmektedir. Lakin bunun başka türlü olacağı zaman da gelecektir“.

Yani o aşamada Bolşeviklerin doktrinleri gereği Kuva-yı Milliyecileri desteklemekten başka çareleri yoktu. Komintern (Komünist Enternasyonal) belgelerinde bu tutumun nedenleri belirtiliyor: Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.

Bu arada Zinoviev’in  Mustafa Kemal gibi bir zekayı anlayamamış olması gayet normal. Mustafa Kemal başlardaki “Halifeyi düşmandan kurtaracağız” politikası bazı gelenekçi-hacı-hoca takımının Milli Mücadele’ye katılımını sağlamak içindi ve bunda  büyük ölçüde başarılı olmuştu.

Milli Mücadele sırasında Bolşeviklik fikrinde olanlar azımsanmayacak miktardaydı. Mustafa Kemal onları şiddet kullanılarak etkisiz hale getirmenin doğru olmayacağını şöyle açıklıyordu: “…siyâseten iyi ilişkilerde bulunmayı gerekli gördüğünüz Rusya cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle şiddet önlemlerine başvurursak, Ruslarla ilişkide bulunmamak gerekir. Oysa biz, birçok siyasal düşünce ve nedenle Ruslarla temas etmeyi, ilişki kurmayı istedik ve istiyoruz, isteyeceğiz. O halde uygulayacağımız önlemler de dostluğunu istediğimiz bir milletin, bir hükümetin prensiplerini aşağılamamak zorundayız.”

Bolşevikler Türkiye’den çok şey bekliyorlardı.   İlişkide oldukları başka örgütler de vardı. Türkiye Komünistleri,  İttihat ve Terakki Örgütü’nün yeraltı teşkilatı diye anılan “Karakol Cemiyeti” gibi. Dönemin Dağıstan Bolşevik Partisi’nin bir raporunda şöyle denilmektedir. “Karakol adındaki Türk devrimci komitesi… Dağıstan’a Türk subayları göndermektedir… Cemiyetin Türk subayları, doğuda İngiltere’nin nüfuzunu yıkmak istediklerinden, Dağıstan’a İngiltere ile mücadele aracı gözü ile bakmaktadır ve İngiltere’nin baş düşmanının Sovyet Rusya olduğunu iyice bildiklerinden, Bolşeviklerle el ele verip, anlaşarak çalışmaktadırlar.”

Karakol’un lideri Kara Vasıf da Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve ekibiyle birlikte çalışma sözü vermiş olmakla birlikte Bolşeviklerle bağımsız ilişkilerini de sürdürmekteydi. Kara Vasıf Bey, Karakol Cemiyeti adına 1919 Ekim-Kasım aylarında Bolşevik hükümetinin temsilcisi Albay İlyaçef ile İstanbul’da görüşmelerde bulunmuştu. Daha sonra Karakol cemiyetini temsilen Bakü’de bulunan Karakol’un kurucularından Baha Sait Bey, Uşak kongresi delegesi sıfatıyla Rusya Bolşevik Partisi Kafkas Bölge Komitesi ile bir antlaşma imzalar. Ancak siyasi incelikleri gözardı ederek o ana kadar sürdürülen politika hedeflerini alt üst eden Türk ve Müslümanlar hakkındaki bölümleri de hayalden ileri gitmeyecek sakıncalarla dolu bu garip anlaşma, Kara Vâsıf Bey tarafından Mustafa Kemal Paşa’nın onayına gönderilince, Mustafa Kemal bu işe girişenleri azarlayacak ve Karakol Cemiyeti’nin bütün faaliyetlerini yasaklayacaktır. Esasen Sovyet yönetimi de anlaşmayı tanımaz.

Bu vesile ile Heyet-i Temsiliye’nin  Millî Mücadele’yi temsile yetkili tek kuruluş ve kuvvet olduğunu Sovyet yönetimi anlamaya başlamıştır. Düşmanımın düşmanı dostumdur diyen Bolşevikler ilk adımları atmaya başlayan Milli Mücadeleye de zaten kısa sürede ilgi duymuşlardı. Anadolu ve Trakya’da Müdafaai Hukuk derneklerinin kurulmasını ve halkın yabancı işgallere karşı silahlı Kuvayi Milliye birlikleri kurmasını, bir çeşit komünist ihtilali hazırlığı olarak değerlendiriyorlardı. İzvestia gazetesi, başlayan Türk ihtilalinin Sovyetlerin Ekim ihtilalinin bir benzeri ve devamı olacağını belirtiyordu. O günlerde Boğazların, düşmanları İhtilaf kuvvetlerinin elinde olması da hiç istemedikleri bir şeydi. Sovyetlerin baştaki tutumu, gerçekten dostane yardımlardan çok; kendi siyasal ve toplumsal düzenini bir Bolşevik ihtilali, sosyalist bir devrimi Anadolu’da da gerçekleştirme üzerineydi. 5 Mart 1919’da kurulan Komünist Enternasyonali, 1 Mayıs 1919 da yayınladığı bildiride, Anadolu’daki milli kuvvetleri kastederek, başlattıkları “ihtilâl”in sonunu getirmelerini istedi. Böylece Bolşevikler Anadolu’ya siyaset empozelerine başlamışlardı.

İttihatçılar, Enver Paşa, Mustafa Kemal, Kazım Paşa, TBMM mebusları, büyük ihtimalle Bolşevik devriminin ilk zamanlarındaki parlak anti-emperyalist vaatlerine, özellikle Stalin ve Lenin’in 24 Kasım 1917 manifestosunda Rusya Türklerine verdikleri devrime destek karşılığı bağımsızlık vaadine ümit bağlamışlardı. Bolşevizmin de emperyalist gördüğü İtilaf Devletleri ve özellikle İngiltere ile savaş halinde olunması da bu doktrinle örtüşmekteydi. Bütün bunları Mustafa Kemal’e yapıştırmaya çalışanlar olmuştur. Benzer şekilde TBMM’de Kazım Karabekir Paşanın da Bolşeviklikle suçlandığı olmuştur. Mustafa Kemal’in bu şuçlamalara “Kâzım Paşa’nın komünistlerle temasta olanlara karşı komünist görünmesi doğru olabilir; memleket ve millet için yararlı bir siyasal amacı sağlamak içindir; gerçekte komünist ve bolşevik olduğu için değildir” şeklinde cevap vermiştir.

Gerçek şuydu ki, Bolşeviklerle ilişkilerin iki önde gelen ismi de Mustafa Kemal de Kazım Karabekir de komünizm olumlu bakmıyorlardı. Mesela Sovyet hükümeti tarafından güvenilen ve Anadolu’daki komünist hareketin gelecekteki lideri olarak görülen, Türkiye Komünist Partisinin kurucularından Mustafa Suphi’nin, işgale karşı Anadolu’da savaşmak üzere Sovyetler Birliği’nde bulunan Türk askerlerden oluşturduğu ve Anadolu’daki Kuva-yı Milliye hareketi komutanlığının emrine gönderdiği bir Bolşevik Taburu Mustafa Kemal tarafından “bir arada olmaları sakıncalı görülerek” değişik birliklere dağıtılmıştı.

Mustafa Suphi

Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi, partinin kuruluşundan itibaren, Türkiye’ye gelerek, işçi ve köylüyü teşkilatlandırıp halkı isyana özendirme amacındaydı. Yani Lenin’in Rusya’da yaptığını o Türkiye’de gerçekleştirmek istiyordu. Mustafa Suphi, Sovyet yardımı karşılığında Türkiye’de rahatça propaganda ve teşkilatlanma yapabileceğini düşündü.

Kazım Karabekir, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Ankara’ya gitmelerine izin vermemiş, korunmalarını üstlenmiş ve Trabzon’da Yahya Kemal’in eline teslim edildikten sonra Türkiye’den sınır dışı edilmişlerdir. Trabzon’dan bir tekneyle yurt dışına çıkartılırken arkalarından da Yahya Kemal’in silahlı adamları tarafından başka bir tekne yola çıkarak Mustafa Suphilerin peşine düşmüşlerdir. Açık denizde Mustafa Suphileri yakalayan silahlı adamlar, onları katletmişlerdir. Tekneden denize atılmışlardır. Yahya Kemal olarak bilinen kişinin, koyu İttihatçı olduğu ve Enver Paşa ile ilişkileri olduğu söylenmektedir.

Bir başka görüşe göre 1921 Ocak ayında Ankara’ya doğru yola çıkan Mustafa Suphi ve arkadaşlarına Doğu Cephesi Komutanı Kazım Paşa koruma vermediği gibi Kars ve Erzurum’da linç girişimlerine uğramalarına da ilgisiz kalmıştı. Mustafa Suphi oradan Kazım Karabekir’in yönlendirmesiyle Trabzon’a geçti.  28-29 Ocak 1921 gecesi 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’da faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Genel kanı bu cinayeti planlayanın Kazım Karabekir olduğudur. Hal böyleyse Kazım Paşanın bütün bunları, sürekli telgrafla iletişim halinde olduğu Mustafa Kemal’in bilgisi dışında yapmış olması biraz zor görünmektedir. Ancak Atatürk,  Kurtuluş savaşı koşullarında bile ve devamında Cumhuriyet döneminde yaptırım gerektiren hiç bir olayı yargılamadan yaptırım uygulamamıştır.

Sonuçta bu cinayetin kimler tarafından işlendiği kesinlik kazanmamıştır.

22 Ocak 1921 tarihinde TBMM’deki gizli oturumda Mustafa Kemal Paşa, amaçlarının «millî sınırlar içinde bağımsızlık» olduğunu anlattıktan sonra şöyle konuşuyordu:
Efendiler, Bu esas üzerinde yürüyen insanlar, düşünen beyinler, doğal olarak, komünizmin geniş ve kayıt tanımayan esasları ile uyuşmazlar. Bu nedenle yüksek kurulunuzun izlediği siyaset, hiçbir zaman komünistlik esasına dayalı değildir. Bu böyledir, bunu tekrar ediyorum, bir defa daha. Fakat yine bilmektesiniz ki ve bütün dünya bilmektedir ki, bu millî esaslara derin bağlar bulunan Meclisiniz ve Hükümetiniz, bağımsız bir devlet olarak Rusya Bolşevik devletle ilişkilerinde hiçbir zaman komünistlik ve bolşeviklik esaslarını ağzına bile almamıştır.”

“…biz memleket ve milletimizin varlığını ve istiklâlini kurtarmak kurtarmak için karar verdiğimiz zaman kendi görüşlerimize bağlı bulunuyorduk ve kendi kuvvetimize dayanıyorduk. Hiçbir kimseden ders almadık, hiç kimsenin aldatıcı sözlerine aldanarak işe girişmedik. Bizim görüşlerimiz, bizim prensiplerimiz herkesçe bilinir ki, Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadıkdiyen Mustafa Kemal ilerleyen yıllarda Eskişehir’de ülkenin en büyük düşmanın komünizm olduğu, her görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğine dair bir demeç vermiştir. Ayrıca yukarıda alıntıladığımız, Sovyetlerin dağılacağı kehaneti de komünizm sempatizanı olmadığının bir başka göstergesidir.

7.7.3.4 Mustafa Kemal neden Bolşeviklere dönük bir politika izledi?

Anadolu’da Milli Mücadele sırasında ne olup bittiğini anlamadan aynı zamanlarda Bolşeviklerin Güney Kafkasyayı işgal sürecinde ne olup bittiğini anlamak da mümkün değildir. O yüzden önceki yazılarımızda her iki süreci de kronolojik olarak içi içe incelemeye çalıştık. Gelin eşleştirelim:

Anadolu’da Milli Mücadele teorik olarak 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başladı. 16 Mart 1920’ye kadar, deklarasyonlar, kongreler, meclis teşkili vb. şeklinde örgütlenmeler sürdürüldü. Bir taraftan da milli güçlerle Osmanlı’nın kışkırttığı ve bizzat içinde yer aldığı isyanları bastırılmaya çalışarak ve de en önemlisi yokluklar içerisinde mücadele devam ediyordu. Meclis-i Mebusan da dahil olmak üzere Babıali ve bütün hükümet daireleriyle beraber İstanbul’un, İngilizler tarafından cebren ve resmen işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de ilk kez toplanarak Anadolu’da hakimiyetin ve yönetimin kendisine geçtiğini resmen ilan etti. Aynı tarihte Kızılordu Azerbaycan sınırında bekliyordu. Kızıl Ordu Azerbaycan Meclisinin resmi daveti üzerine Azerbaycan’a girip ve ülkeyi ele geçirirken Anadolu’nun Yunandan temizlenmesinin gücünü oluşturacak Batı Cephesi Ordusu, kurulmaya çalışılıyor, çok yetersiz bir şekilde, ancak 25 Haziran 1920’de kurulabiliyor ve komutanlığına Ali Fuat Paşa getiriliyordu.  Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenli ordu olarak o tarihte elinde sadece Doğu Cephesinde Osmanlı’dan kalan ve neyse ki terhis olmayı reddetmiş bir Kolordusu vardı. Onun da gücü ancak Ermeni Ordusunu yenilgiye uğratmaya yetebilmişti, ki bu bile önemli bir zaferdi.

Güney Kafkasya’da Ermenilerin nereden nereye geldiğini, yani yoktan yer, yurt, ülke edindiklerini  diğer bölümlerde anlattık. Bunların bilincinde olan Mustafa Kemal, Güney Kafkasya’da Menşevik-Ermeni-İngiliz ya da Ermeni-İngiliz işbirliğinin başarıya ulaşmasının, Kürtleri de içerisine alarak Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın mahvına sebep olacağını öngörüyordu. Beyaz Rus ordusu Bolşevikleri, Ermeni Ordusu Kazım Paşa’nın kolordusunu yenseydi, Bakü petrollerine Menşevik Denikin-Ermeni-İngiliz işbirliği sahip olacaktı. Bu Azerbaycan’ın sonu demekti. Öyle bir süreçte bütün Azerbaycan Türkleri Ermeniler tarafından katledilecek/göçe zorlanacaktı. Bakü, Revan gibi, Ermeni şehri olacaktı. O nedenle, yukarıda sıkça vurguladığımız gibi,  bir gün dağılacağına inandığı Sovyetlerin Güney Kafkasya’nın güvenliğini sağlamasını tercih etmiştir. Bu tercihte Azerbaycan’ın bağımsızlığının kaybedilmesi tasavvur edilmemiştir.

Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal’in politikası şuydu: Bolşevikler Güney Kafkasya sınırlarına erişirse onlarla anlaşma yapılabilir Türkiye’nin Doğu sınırlarının güvence altına alınır, o sayede Batı cephesine dönülerek işgalciler ülkeden kovulur. Aynen de öyle olmuştur. Bunun ötesinde ne Mustafa Kemal ne de Bolşevikler Kızıl Ordu’nun Türkiye sınırlarından girmesini istemiş ne de böyle birşey düşünülmüştür.

Bir çok kaynağa göre Mustafa Kemal’in siyaseti gerçekçi ve pragmatist anlayışının bir sonucudur

7.7.4 Kızılordu gelirken Azerbaycan’ın ordusu ne durumdaydı?

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti hükümetinin 1919 yılı devlet bütçesinde askeri harcamalar bütçenin % 24’ünü oluşturuyordu ve o yıl 25 bin kişilik ulusal ordu kurulması öngörülmüştü.  1919 yılının sonlarında Azerbaycan ordusu iki piyade ve bir süvari tümeninden oluşuyordu. Ayrıca Gence’de iki topçu birliği ve hafif toplara sahip özel bir tümen oluşturulmuştu. Orduda aynı dönemde üç zırhlı tren, 4 savaş uçağı, 6 zırhlı araç vs. vardı. 1920 yılının başlarında Azerbaycan ordusunun özel heyetinin 40 bin kişiye ulaştırılması planlanıyordu. Askeri hizmete 19-24 yaşlarındaki seçkin gençlerin çağrılması öngörülüyordu. Orduyu kuvvetlendirmek için 5 tank, 12 deniz uçağı, 6 aeroplan (teyyare, uçak), 9 zırhlı araç vs. alınması planlanıyordu.  Gence’de bir askeri fabrika çalışmaya başlamıştı. Diğer taraftan Azerbaycan’ın Avrupa ülkelerinden silah alması da büyük sıkıntılara karşılaşmaktaydı. Öyle ki, itilaf ülkeleri Azerbaycan’ın Osmanlı Türkiyesi ile ilişkilerini bilerek, ona silah satmak istemiyordu. Tüm bunlara rağmen Azerbaycan ordusu sağlam ve yüksek disiplinli bir ordu haline gelmişti. 1919 senesinin Eylül ayında Bakü’de bulunan İngiliz askeri muhabiri Scotland Liddel gördükleri hakkında şöyle yazıyordu: “Bana burada karışıklıkla karşılaşacağımı söylüyorlardı, fakat hiçbir karışıklık görmedim … yol boyunca biz Azerbaycan ordusunun yüzlerce genç askeri ile karşılaştık, onlar iki yıl önce gördüğüm askerler değillerdi. Hatta bir ay öncekilerine bile benzemiyorlardı. Azerbaycan ordusu hızla yapılandı, hızla da gerektiği duruma geldi. Azerbaycan şunu fark etti, disiplinsiz ordu yaşayamaz. Azerbaycan’da Rusya’da bile bulunmayan demir disiplin hüküm sürmektedir”.

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde (1918-1920) Azerbaycan’ın 21 savaş generali olmuştur. Bunlar Samet bey Mehmandarov, Aliağa Şıhlinski, Hüsrev Bey Sultanov, İbrahim ağa Vekilov, İbrahim ağa Usubov, Hüseynhan Nahçıvanski, Mirkazımhan Talışhanov, Firudin bey Vezirov, Galip Bey Vekilov, Daniyal bey Hallacov, Aliyar bey Haşımbeyov, Süleyman bey Efendiyev, Timur bey Novruzov, Emir Kazım Mirza Kaçar, Muhammed Mirza Kaçar, Emenulla Mirza Kaçar, Feyzulla Mirza Kaçar, Cevad Bey Şıhlinski, Mehmet Sadık Bey Ağabeyzade ve diğerleri idiler. Korgeneral Memmedbey Sulkeviç (Litvanya Tatarı, Azerbaycan vatandaşlığını kabul etmişti) 1918 – 1919 yıllarında Azerbaycan ordusunda Genelkurmay’ın reisi ve bir müddet sonra korpusun komutanı olmuştur.

Görüldüğü gibi bolca öngörme ve planlama var. Kabul etmek gerekir ki 17 Kasım 1918 de İngilizlerin 5 bin kişilik ordusuna kurşun atamayan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti  ilk partide 30 000 askerle sınırdan giren sonrasında Ermenistan ve Gürcistan sınırında bulunan kuvvetleriyle takviye edilen Kızılordu’ya karşı koyacak askeri güce sahip değildi. Nitekim  önceki yazımızdan da anlaşılabileceği gibi Azerbaycan kendi topraklarını ve sınırlarını Ermeni saldırılarından koruyamıyor, Ankara Hükümetine bağlı 15. Kolordu bütünüyle ya da kısmen Azerbaycan Türklerinin yardımına koşuyordu.

7.7.5 Kızılordu’yu kim davet etti?

Diğer bölümlerimizde ayrıntılı açıkladığımız gibi Azerbaycan’da Kızılordu işgali öncesinde siyasi kriz vardı. Bakü’deki iç mücadele Azerbaycan’da Sovyet işçi ve köylü iktidarı yani Bolşevik yönetimi kurulması üzerineydi. Yani konu rejimin değişmesi ile ilgiliydi, bağımsızlığın yitirilmesi ile değil. Bağımsız Sovyet Azerbaycanının kurulması ve hakimiyetin komünistlere geçmesiydi konu. Bunun tartışmalarında işgal faktörü yoktu. Bağımsız Azerbaycan Bolşevik Cumhuriyeti günümüz Avrupa Birliği ya da Bağımsız Devletler Topluluğu gibi Sovyetler Birliği içerisinde yer alacaktı. Atatürk ve bir kısım Azerbaycanlı aydınlar, siyaset adamlarının beklentileri buydu. Resulzade başkanlığındaki Azerbaycan hükümeti ise bu bağımsızlığımızın sonu olacak diyordu. Ancak bunu dediği zaman Azerbaycan zaten İngiliz mandasındaydı yani bağımsız değildi.

Netice itibarıyla sadece iki seçenek vardı:

  • İngiliz Mandasında Kafkas Seddi içerisinde kalarak mahvolmak, Ermeni saldırılarından hayatta kalabilenler olursa, Ermenilerin altında ikinci sınıf vatandaş olarak hayatlarını sürdürmek,

  • Sovyet Bloğuna girmek.

Azerbaycan küçük bir ülkeydi,  Bakü petrollerine göz diken Ruslar ve İngilizlerin iki ateşi arasında kalmışlardı. Birinden biri kazanacaktı. Aslında Atatürk’ün ve Azerbaycan halkının bir tarafı tutmasının hiçbir önemi yoktu. Sonuç İngilizler ve Ruslardan hangisin güçlü olduğuna bağlıydı. Ne Azerbaycan’ın ne de Türkiye’nin  elinde bunu değiştirecek yeterli askeri güç yoktu.

Bolşevik taraftarı Azeri aydınları  gittikçe güç kazanıyorlardı. Onlardan birisi de Neriman Nerimanov’du.  Sınıra gelen Kızıl Ordu’nun dayatmasıyla ve halklara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanıyan Lenin-Stalin Manifestosuna da ister istemez güvenerek, Azerbaycan’ın tam bağımsızlığı korunacaktır, Azerbaycan’ın nihai yönetim biçimi her hangi bir dış baskıdan bağımsız olacaktır, Kızıl Ordunun Bakü’ye girmesine müsaade etmeyecektir vaadleriyle Bolşevikler  iktidarı devraldılar.  Ancak Kızıl Ordu işgaliyle sözler anında rafa kalktı.

7.8 Mustafa Kemal’in sözde Azerbaycan ihaneti iddiaları nelerdir?

300px-ApproxPositionsWWI-1919

Mustafa Kemal Azerbaycan’ı sattı denilen dönemde Bakü petrol kuyuları İngiliz ordusunun işgali altındaydı.

 

Özellikle Fethullah Gülen’in Azerbaycan’daki okullarından yetişenlerin başını çektiği bazı nurcu/dinci Azerbaycan Türklerinin Mustafa Kemal Azerbaycan’ı satmıştır iddiaları fesli Kemal Mısıroğlu’nun uydurmalarına dayanmaktadır. Fesli bunları neye istinaden uydurmuş, şimdi de onları inceleyelim.

7.8.1 Rıza Nur’un hatıraları ve fesli bunak

Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu’nun Atatürk Azerbaycan’a ihanet etti iddialarının tek kaynağı Rıza Nur’un hatıralarıdır. Tarih bilgisinden yoksun saçma sapan iddialarla yıllardır Atatürk düşmanlığı yapmakta olan fesli Kadir Mısıroğlu’na kahvede otururken! gelmiş bu hatıralar.

Rıza Nur’a göre güya Mustafa Kemal, Halil Paşa’ya telgraflar çekerek Rusları Bakü’ye sok diye talimat vermiş. Peki nerede bu telgraflar? Yok. Rıza Nur baştan sonra uydurmalarla dolu, hiçbirinin belgesi olmayan hatıralarında Atatürk’e çok alçakça, terbiyesizce belden aşağı vurmalar da dahil olmak üzere akla hayale gelmeyecek iftiralarda bulunmuştur. Mesela Atatürk’ün annesi genelevde çalışmışmış, Atatürk Türkiye’yi Bolşevik yapmak istemişmiş v.b..  Ruh ve Sinir hastalıkları uzmanı Dr. Hasan Behçet Tokol’un, Rıza Nur’a ilişkin tanısı şöyledir: “Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.

Tarihçi Emre Polat’ın bu konuda açıklamaları var: “Fes demişken aklıma geldi. Kadir Mısıroğlu diye biri var. Yıllarca Atatürk düşmanlığını pompalayan bu kişinin cevaplaması gereken sorular var. Bunların başında şu geliyor: ‘İngiliz kraliyet ailesinin kütüphanesinde bulunan Dr. Rıza Nur’un hatıratı bir kahvehanede otururken sana nasıl geldi?’ Ben İngiltere’ye gittim oradaki Milli Kütüphane’den yakın zamana ait bir belge almaya çalıştım. İnanın öyle bir prosedür uyguladılar ki vazgeçtim, almadım. Şimdi bırakın sıradan bir belgeyi, bir hatıratın mikro filmi İstanbul’da bir kahvede otururken sana nasıl geldi? Bence bunu açıklaması gerekiyor. Bu durum İngilizlerle olan hukukunun da boyutlarını gösterir. Kendisi darbe döneminde Almanya’ya kaçmıştı. Almanya’ya kaçtığında İngiliz pasaportu taşıyordu. O İngiliz pasaportunu nasıl aldığını da açıklarsa biz de onun Mustafa Kemal düşmanlığının membaını anlamak adına daha somut şeyler söyleyebiliriz. Ama bu yönüyle ciddiye almıyorum çünkü Osmanlıca belgeleri göstersem ne olduğunu bilmez, öyle bakar. Osmanlıca okumayı bilmeyen insan kalkmış tarihçi diye geçiniyor. Bizim meselemiz o değil, ondan etkilenen ve etkilenmesi muhtemel insanları kurtarabilmek. Bu milletin kurucusu ile arasına açılan uçurumu ortadan kaldırabilmek.”

Bu arada Rıza Nur ile aynı kaderi paylaşan yani Bakırköy akıl hastanesinde, Cerrahpaşa psikiyatri kliniğinde yatmış, raporlu, Maraş dondurmacısı gibi fesle gezen bunağa bakalım başka neler yumurtlamış:

İslam; “İslamın şartı 7.

Haçlılar; “Selahaddin Eyyübi, namussuz, şerefsiz bir adam. Haçlılarla anlaşarak dedi ki  Selçuklu ülkesi sizin olsun, bana dokunmayın.” 

Kerbela; “Yezid haklı, İmam Hüseyin haksız.” 

Azerbaycan; “Kümül teşkilatı“. Doğrusu “Qardaş Kömeyi Mecmuası” – Kardeşe Yardım Dergisi. Milli Mücadele sırasında Azerbaycan’da Türk halkına  yardım topluyordu.

Diğer incileri: “10 Kasım’da saat 9’u 5 geçe kenefe gidin”, “Mustafa Kemal’in verdiği zararı Yunan yapmazdı”, “Mehmet Akif Ersoy sersemin teki”, “Çanakkale harbi, büyük bir harp değildir”, “Van münüt sözü, İstiklal harbinden daha mühimdir”, “Karl Marx’a Das Kapital’i cinler yazdırdı”….v.b….v.b.

7.8.2 Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920 tarihli mektubu

Mustafa Kemal’in askeri malzeme ve para yardımı istemek amacıyla Moskova Hükümetine gönderdiği 26 Nisan 1920 tarihli mektubunda Ruslara bazı teklifler yaptığı görülüyor: “Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine askeri harekat yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfusla Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dahil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere, bunlar aleyhine harekata başlamasını temin ederse Türkiye Hükümeti de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine askeri harekat icrasını ve Azerbaycan Hükümetini de Bolşevik (Komünist) devletler zümresine ithal etmeyi taahhüt eyler.

Buna dayanarak Mustafa Kemal’in Azerbaycan’ı sattığı Atatürk düşmanlarınca öne sürülmektedir. Mustafa Kemal  yukarıda da belirttiğimiz gibi o zaman savaş halinde olduğu düşmanı İngilizlerin, işgal ettikleri Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’dan atılması, bunun sonucunda Doğu sınırlarını güvence altına alınması için İngiliz düşmanı Bolşeviklerle ortak hareket teklif etmektedir. Ermenistan harekatını kendisi üstlenmiştir. Zira Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan topraklarını işgal etmiş ve etmeye devam etmekte olduğundan öncelikle hedefi o toprakları geri almaktı. Bu konuda Sovyetlere güvenmemektedir. Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi Ermenilerin işgal ettiği Türkiye ve Azerbaycan toprakları Sovyetlerin umurunda olmadığı için  Ermenilerle çatışmalara girmekten kaçınmaktadırlar.

Mektubun tarihi 26 Nisan 1920. O tarihte M. Tuhaçevski, S. Orjonikidze ve Zaharov tarafından planlandığı şekilde Kızılordu Azerbaycan’ın Samur sınırında, Sovyet Hazar filosu da Raskolnikov komutasında Alat yakınlarında işgali legalleştirmek için, toplantı halinde olan Azerbaycan Meclisinin davet etmesini bekliyorlardı. Ertesi sabah 27 Nisan 1920 de daha davet çıkmadan Kızılordu Azerbaycan’ı işgale başladı.  Dönelim tekrar Mustafa Kemal’in mektubuna. O zamanlar Moskova ile Anadolu arasında doğrudan bağlantı yoktu, bu yüzden bu mektup ancak 1 Haziran’da yerine ulaştı. Çiçerin’in bu mektuba cevap yazdığı tarih 3 Haziran,  mektubun yerine yani Ankara’ya ulaştığı tarih de 15 Haziran 1920. Aradan geçen 50 günlük süre gösteriyor ki diplomasi arkadan geliyor, önde gidenler bir tarafta Kızılordu, diğer tarafta 15. Kolordu, güçleri ölçüsünde yörenin kaderini tayin ediyorlar. Diplomasi de olan biteni resmiyete döküyor.  Tarih itibarıyla da, çarpıtıldığı şekilde “Azerbaycan ordusu Bakü’de Rus sınırında bekliyordu, Atatürk emretti, Azerbaycan ordusu çekildi ve Ruslar geldi diye bir şey yok.

Bir başka önemli husus iddiaların aksine mektubun sonundaki taahhütte Azerbaycan’ın bağımsızlığının kaybetmesi diye birşeyin söz konusu edilmemesi. Mustafa Kemal’in taahhüdünün tamamen politik, kaçınılmaz şekilde olacaklardan yarar sağlama amaçlı olduğu aşikar. Bir çok kaynakta bu Mustafa Kemal’in gerçekçi ve pragmatist anlayışının bir sonucu olarak nitelendiriliyor. Mustafa Kemal’in bunları neden yaptığı  ilerde toplu olarak analiz edilecektir.

7.8.3 Yeşil Ordu gelecek miydi?

Fesli, palavraları belgeye dayanmayan, Atatürk düşmanı bunak dinciye göre: Güya Azerbaycanlılar 28 Nisan’da Bakü’yü işgal eden Rus ordusunu Anadolu’ya Mustafa Kemal’e yardıma gidiyor sandıkları Yeşil Ordu zannetmişler onun için Azerbaycan’a girişine direnmemişler. Onlara bunu inandıran da güya Mustafa Kemal ile Enver Paşa’nın amcası Halil Paşaymış. Enver Paşa ile Halil Paşa bunun için Azerbaycan’da buluşmuşlarmış.

Öyle mi acaba? Gelin madde madde irdeleyelim:

  • Azerbaycanlılar gelenlerin kim olduğunu ve ne için geldiklerini gayet iyi biliyorlardı. Meclis görüşmeleri, yazışmalar, notalar bunu ayrıca belgelemektedir.

  • İstanbul’u terkettikten sonra Berlin’e geçen Enver Paşa’nın 1919 Mayıs’ından dan itibaren bir kaç kez Moskova’ya gitme teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı, ancak 15 Ağustos 1920’de Moskova’ya gidebildi. Enver Paşa Bakü’ye ancak Şark Milletleri Kurultayına (Şurası) katılmak üzere 1 Eylül 1920 de gitti. Yeşil Ordu fikri de ilk kez bu şurada ortaya atıldı. Enver Paşanın bu orduyu kurmak için Buhara’ya gidişi ise Ekim 1921. Enver Paşa Orta Asya’daki Türklerden oluşan söz konusu orduyu ise ancak 1922 Şubatta topladı. Bütün bu tarihler Bolşeviklerin Azerbaycan’a girmesinden yani 28 Nisan 1920 den sonra.

  • Mustafa Suphi Kurtuluş savaşına yardım için Sovyetler Birliği içerisindeki Türklerden bir tabur oluşturdu. Yeşil ordudan kastedilen buysa, bu tabur 1-8 Eylül 1920 Bakü’de düzenlenen Şura’da alınan kararlaştırıldı ve sonrasında kuruldu. Bu da Bolşeviklerin Azerbaycan’a girmesinden sonra.

  • Günümüzde bu zırvayı Azerbaycan’da bilen yok. Sadece o zamanlar 1-2 Anadolu basınında haber olarak yer almış. Örneğin Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde “Kızıl ve Yeşil Bolşevik ordularının Azerbaycan ile anlaşarak bu memlekete dahil olduktan sonra Gürcistan ve Ermenistan sınırlarına dayandıkları malumdur.” diye mesnetsiz bir haber çıkmış. Söz konusu fesli bunak da savını buna dayandırmış anlaşılan.

  • İşin aslı bir şehir efsanesidir. Buna göre Enver Paşa komutasında Kafkaslardan bir yardım kuvveti, Yeşil Ordu adı ile Anadolu hareketine destek olacaktı. Yeşil Ordu adıyla Rusya’da Türklerin kurduğu ileri sürülen bu örgüt, Kafkas yolu açılınca sözüm ona binlerce atlıyla Anadolu’ya yardıma gelecekti. Bu daha çok Mustafa Kemal’e karşı hazırlanmış bir propaganda olup bazı serüvencilerin dillerine doladıkları bir müdahale silahıydı. Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet düşüncesi ile Enver Paşa yanlısı İttihatçılar tarafından böylesi bir efsane ortaya atılmıştı. Güya Mustafa Kemal buna inanmış, Enver’in Kafkaslardan orduyla gelip iktidarı alacağından korkarak Batı cephesinde ihtiyacı olduğu halde Kazım Karabekir ve ordusunu Doğu cephesinde tutmuş. Bu da külliyen yalandır. Önceki yazımızda detayları verildiği üzere Kazım Karabekir’in Osmanlı’nın emirlerine aldırmayarak terhis etmediği ve Ankara Hükümetine bağladığı 15. Kolordu TBMM hükümeti kararıyla Ermeni Ordusuna karşı Doğu Harekatına başlamış, harekatın sonunda sadece güvenlik için bırakılan 11’nci Piyade Alayı hariç kolordunun tamamı Batı Cephesine kaydırılmıştır.

7.8.4 Kızıl Ordu Azerbaycan’dan geçip Türkiye’ye yardıma gidecek miydi?

Bu bir önceki iddianın güya belgesi de dahil olmak üzere benzer bir versiyonu olup iddiada Yeşil Ordu renk değiştirmekte, daha doğrusu yerini Kızıl Ordu’ya bırakmakta.

İddia şu: “Azerbaycanlılar kandırılmışlar. Halil Paşa’nın ‘Kızıl Ordu geçip Anadolu’ya giderek Türk ordusu ile birlikte Yunanlılara karşı çarpışacak’ yalanı yüzünden Kızıl Ordunun Azerbaycan’a girmesine direnmemişler.” İddia güya belgeye dayanmaktaymış. İnceleyelim:

    22 Ocak 1921 tarihli TBMM tutanakları

İnternette bu tutanağın sadece 331. sayfasına yer verilerek denir ki: “Bakın devletin resmi tutanağında yazıyor Kızılordu Azerbaycan’a gelirken Azerbaycanlılara sakın bu orduya silâh atmayın, Bolşevik orduları garp cephesine geçecek, Türklere yardım edecek denmiş. Azerbaycanlılar da bir kongrede demişler ki, bizim istiklâlimizi Türk kardeşlerimizin uğruna kurban edelim. Onlarsız biz yaşayamayız. Gelsin Rus orduları buradan geçsin. Halil Paşa gitmiş, o kongreye, Bolşeviklerle anlaşmış, Rusları içeri çekmiş….”. Bunlar okuyanlara vay anasını dedirtecek derecede ve sadece tek 331. sayfa okunduğunda sanki Mustafa Kemal ya da yetkili birisi tarafından söylenmiş gibi algılanacak şekilde. Ama kazın ayağı öyle değil. Bakın nasıl.

Tutanağın tamamını bulup 330. sayfaya baktığımızda bu konuşmanın Mustafa Kemal değil, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey tarafından yapıldığını görmekteyiz.

Avni bey konuşmasını “Şeyh Servet Efendi’nin “Bolşeviklik propagandası” yaptığı yolunda şifreli bir telgraf üzerine açılan görüşmeler sırasında yapmış.

Avni beyin konuşmasının tamamını okuduktan sonra görülüyor ki anlattıkları tamamen …mişli- …muşlu, tamamen rivayetlere dayanan, duydukları ya da uydurdukları ve kendi düşünceleri. Kim(ler)den duyduğunu da açıklamıyor.  Ne kadar mesnetsiz konuştuğu ayrıca şundan da anlaşılıyor: Güya Azerbaycanlılar demiş ki “istiklâlimizi Türk kardeşlerimizin uğruna kurban edelim. Onlarsız biz yaşayamayız. Gelsin Rus orduları buradan geçsin“. Bunu ne zaman demişler? Güya Halil Paşa’nın Rusların Azerbaycan’a girmesi için kulis yaptığını iddia edildiği 1-8 Eylül 1920 tarihindeki Kongrede. Yani Rusların Azerbaycan’ı işgal etmesinden 4 aydan fazla bir süre geçtikten sonra Azerbaycanlılar demiş ki Ruslar gelsinler buradan geçsinler.  Avni bey resmen saçmalamış.

Artık anlayın zamanımızı ne kadar boşa harcadığımızı, ama buraya kadar getirmişken devam edelim.

Aslında Avni bey koyu bir anti-komünisttir, dolayısıyla derdi “Rusya’dan bize bir hastalık olarak geldiğini” iddia ettiği Bolşeviklikledir. Kendince, Hükümetin Bolşeviklere yakın olmasından memnun değildir ve özellikle “İslamiyetle Bolşeviklik arasında pek az fark vardır” dediğini iddia ettiği Kazım (Karabekir) Paşa’yı suçlar ve Erzuruma bir heyet gönderilerek soruşturma açılmasını ve ceza verilmesini ister.

Mustafa Kemal cevap vermek için söz alır. Önce, amaçlarının “ulusal sınırlar içinde bağımsızlık” olduğunu, bu yüzden komünizm ile bağdaşmadıklarını anlatır. Sonra da Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde iki bağımsız devlet olarak hareket edildiğini vurgular. Mustafa Suphi’nin “Rus Bolşevizmini çeşitli kanallarla ülke içine soktuğunu”, buna karşılık ülke içinde “kendiliğinden komünizm örgütü kurma hevesi”nde bulunanların çıktığını; bu gelişmeler üzerine, hükümetin Türkiye’de Komünist Partisi’nin kurulması konusunu gündeme aldığını açıklar. Konuşmasını şöyle sürdürür:

Efendiler, iki önem olabilirdi. Birisi, doğrudan doğruya komünizm diyenin kafasını kırmak; diğeri, Rusya’dan gelen her adamı derhal, denizden gelmişse vapurdan çıkarmamak; karadan gelmişse sınırı dışına atmak gibi zorlayıcı, şiddetli, kırıcı önlem almak… Bu önlemlere başvurmak iki bakımdan yararsız görülmüştür. Birincisi, iyi ilişkiler bulunmayı gerekli saydığımız Rusya cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle zorlayıcı önlem uygularsak, o halde kayıtsız koşulsuz Ruslarla ilişkide bulunmamak gerekir. Oysa biz birçok siyasal düşünce ile birçok neden ve etkiden dolayı Ruslarla temas ve ilişkide bulunmak istedik, istiyoruz ve isteyeceğiz. O halde uygulayacağımız önlemlerde dostluğunu istediğimiz bir ulsuun, bir hükümetin ilkelerini aşağılamamak zorundayız...”

Mustafa Kemal Kazım Karabekir’i satmaz ve şu sözlerle korur:

Kâzım Paşa’nın komünistlerle temasta olanlara karşı komünist görünmesi doğru olabilir; memleket ve millet için yararlı bir siyasal amacı sağlamak içindir; gerçekte komünist ve bolşevik olduğu için değildir”.

Mustafa Kemal, Avni beyin Rusların Azerbaycan’ı işgali konusundaki martavallarına cevap vermez. Zaman kalmamıştır. Zaten saçmalıkların neresine cevap verilebilir ki?

Kızılordu Dağıstan-Azerbaycan sınırındayken, komutan G.K. Orjonikidze’nin G.V. Çiçerin’e gönderdiği mektubunda  “... Türkiye’nin milli kurtuluş harekatının lideri Mustafa Kemal Paşa Türkiye sınırını İngilizlerin saldırısından koruması amacıyla Azerbaycan hükümetinden Sovyet ordusunun Türkiye sınırına gelmesine müsaade etmesini istemektedir....”  ifadesi de bu iddiaya belge olarak gösterilmektedir. O dönemde Ermenistan sınırı Türkiye için sürekli saldırı kaynağıydı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Ordusu da sınırlarını koruyamamaktaydı. Diğer bölümlerde ifade ettiğimiz gibi Mustafa Kemal, o sıralar Ermeni-İngiliz hakimiyetinde olması nedeniyle sürekli çatışmalar yaşanan Türkiye’nin Doğu sınırlarının Azerbaycan’ın bağımsızlığını kaybetmeden Ermenistan ve Gürcistanla birlikte Sovyet Birliğine girmesiyle güvence altına alınacağına inanıyor, bunu gerçekleşmesiyle oradaki kuvvetleri Batı Cephesine kaydırmak istiyordu.

Diğer bölümlerde ifade ettiğimiz gibi ne Azerbaycan ve Sovyetler arasındaki notalarda, ne Azerbaycan Meclisindeki şiddetli tartışmalarda, ne de Azerbaycan Bolşevikleri ile pazarlıklarda  “şu renkte bir ordunun askeriyle, topuyla, tüfeğiyle Türkiye’ye yardıma gideceği, ya da Türkiye’nin sınırlarını koruyacağı, o nedenle geçmelerine izin verilmesi” söz konusu edilmemiştir. Ne Sovyetlerin ne de TBMM hükümetinin böyle bir talebi olmuştur. Buna dair hiçbir belge yoktur.  Buna dair hiçbir belge yoktur. Daha doğrusu vardır, bir mebusun TBMM’de, kendi ifadesinden de anlaşıldığı gibi, rivayetlere dayanan bir konuşma. Fesli yalancı bunak da isnatlarını buna dayandırmıştır.

Mustafa Kemal demiştir ki: “…biz memleket ve milletimizin varlığını ve istiklâlini kurtarmak kurtarmak için karar verdiğimiz zaman kendi görüşlerimize bağlı bulunuyorduk ve kendi kuvvetimize dayanıyorduk. Hiçbir kimseden ders almadık, hiç kimsenin aldatıcı sözlerine aldanarak işe girişmedik. Bizim görüşlerimiz, bizim prensiplerimiz herkesçe bilinir ki, Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadık. Bizim inancımıza göre, milletimizin hayatının sağlanması ve yükselmesi kendi kararlılık yeteneğiyle uygun olan görüşlerle olacaktır. Fakat esas itibariyle incelenirse bizim görüşlerimiz –ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensibidir.”

Mustafa Kemal Ruslardan hiçbir zaman asker desteği istememiş, böyle önerilere hiç sıcak bakmamıştır. Böyle bir şeyin Azerbaycan’ın başına geldiği gibi Türkiye’nin de zararına neden olacağını öngörmekteydi.

7.8.5 Ruslara karşı koymaya Halil Paşa mı engel olmuş?

Bu iddia da ruh hastası Rıza Nur’un sözde hatırlarında yer almaktadır: Güya Azerbaycanlılar demiş ki; “Ordumuz vardı, müdafaa edecektik, Halil Paşa ettirmedi”

O zaman sormazlar mı 17 Kasım 1918 de  Bakü’yü işgal eden General William Thomson komutasındaki topu topu 5 000 kişilik İngiliz ordusuna karşı da mı sizi Halil Paşa müdafaa ettirmedi diye? Belli ki Azerbaycan Türkleri böyle bir cümle sarfetmiş olamazlar. Aslında söz konusu rezil uydurmalara burada yer vererek okuyucunun zamanını almak istemezdik ancak yazarlığın raconu bunu gerektiriyor.

Zaten Kızıl Ordu’ya direnilmediği doğru değildir. Önceki yazımızda açıklandığı üzere Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ile Azerbaycan’da bulunan eski Osmanlı Ordusu ve Azerbaycan subaylarının önderliğinde Kızıl Ordu’nun işgaline  Gence’de, Şuşa-Karabağ, Zagatala, Lenkeran’da fiilen zorlu şekilde direnilmiş binlerle kayıplar verilmişti. Bakü’de direnilmemesinin sebebi o sıralarda Dağlık Karabağ’da ve başka bölgelerde Ermenilerin isyanı yüzünden ordunun oralara intikal etmiş olmasıdır. Bakü, kuzeydeki Yalama istasyonu koruyan küçük bir birlik dışında, bu yüzden savunmasız kalmıştır.

Diğer bölümlerde vurgulandığı gibi Kızıl Ordunun Azerbaycan’a gelişinin tek amacı vardır. O da Bakü petrolleriydi.  O sıralardaki askeri emirlere, tartışmalara ve belgelere, teati edilen notalara bunu gösteriyordu. Azerbaycan Devletinin ileri gelenleri, Meclis üyeleri ve Azerbaycan Bolşevikleri de herşeyin farkındaydılar. Bu nedenle Kızılordu’nun “transit geçeceğim” gibilerinden bahaneye ihtiyacı olmamış, sadece emperyalist amacını Azerbaycan’a Bolşevik yönetiminin isteği üzerine geldik şeklinde kamufle etmişti.

         7.8.5.1 Halil Paşa kimdir, Ankara temsilcisi midir?

Yazımızın çeşitli bölümlerinde adı geçen Halil (Kut) Paşa Enver Paşa’nın amcasıdır. Halil Paşa, 1918’de Azerbaycan’ı Ermeni-İngiliz-Rus ittifakından kurtaran Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın komuta ettiği Kafkas İslam Ordusu’nun cephe komutanıydı. Mustafa Kemal’den daha çok Enver’e yakınlığı ile bilinirdi. Halil Paşa Sivas Kongresine gitti ve Atatürk’ten görev istedi, Atatürk ona resmi bir görev vermedi ancak:  “Senden doğu bölgelerinde yararlanmak isteriz. Örneğin Bolşeviklerle aramızda yol açmak ve bu suretle bağlantıyı sağlamak, sonra Bolşeviklerden silâh, cephane ve paraca yardım görmek… Siz mütarekeden önce Kafkaslarda ordularımızla harekât yapmıştınız. O zamanlarda Bolşevikleri yakından tanımıştınız. Onun için bu taraflardan Anadolu’ya yapacağınız yardım, diğer taraflardan yapacağınız yardımlardan daha değerli olacaktır.” diyerek Kafkasya’ya gittiğinde bağlantı ve istihbarat yardımı istedi. Halil Paşa’nın resmi görevi olmadığı, Bekir Sami Bey’in Ağustos 1920’de Ankara hükümetini temsilen Sovyet Hükümeti ile Moskova’daki görüşmeleri sırasında Halil Paşanın Türk ulusu yerine söz söyleme hakkının olmadığını vurgulamasından da anlaşılmaktadır.

11. Ordu (Kızılordu) Azerbaycan sınırına dayandığında Müsavat Hükümeti yetkilileri Halil Paşa’yı Kızılordu’nun başındakilerle görüşmesi için yolladılar, Halil Paşa ikna edemedi Rusları. Azerbaycan’ın dayanacak gücü olmadığını da görüyordu, Rusların behemahal işgali gerçekleştireceklerini, Azerbaycan için yapacak bir şey olmadığı kanısına vardı ve trene atlayıp Moskova’ya geçti. Atatürk düşmanları bu görüşmeyi Halil Paşa Atatürk’ün adamıydı, Rusları “Türkiye’ye geçerek Türkiye’yi kurtarın” diye davet etti, Azerbaycanlıları da böyle ikna etti,  Rusların girmesini kabul ettirdi, Atatürk’ten Kafkas Seddini yıkma talimatı almıştı şekline çevirdiler.

Temmuz 1920’de Halil Paşa ve İttihatçı subaylar Kızıl Ordu’nun 28. Kızıl Tümen’i Süvari Tugayı’na mensup 1. Kuban Kazak Alayı ile beraber Nahçıvan’a geldiler. Doğu Cephesi Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa bir Piyade Taburu ve bir bataryadan oluşan kuvveti 1 Ağustos’ta Halil Paşa’nın emrine verimesiyle Kızıl Ordu-Türk Ordusu ortak harekatıyla Nahçıvan Ermenilerden geri alındı.

Paşa hatıralarını Taylan Sorgun’una anlatmış o da “Halil Paşa İttihat Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş” adlı kitabında yazmıştır.

7.8.6 Mustafa Kemal TBMM’de 2 Ağustos 1920 de yaptığı konuşmada ne demek istemiş?

Atatürk bu konuşmada Gence’de Bolşeviklere karşı direnen Nuri Paşa’yı: “Nuri Paşa hepinizce bilinen bir kişidir. Bu kişinin komutası altında iki üç bin kişiden oluşan bir Azerî kuvvet vardı. Bu zatı, İngilizler her nasılsa aldatmışlar, kendisiyle beraber kuvvetini de kendi lehlerine kullanmışlardı. Yani Nuri Paşa ve kuvvetleri de bu Kızıl Ordu aleyhine diğer direnenlerle beraber hareket etmişti. Onun için Onbirinci Ordu, Gence’deki isyancıların hadlerini bildirdikten sonra Akdam yönünde yürüdü. Akdam, Gence’nin güneydoğusundadır. Orada 9 Haziran tarihinde Nuri Paşa kuvvetlerini de mağlûp ve perişan etti. Yenilen bu kuvvetler Akdam’dan sonra güneye, İran içlerine doğru çekildi.” sözleriyle eleştirmesi  Azerileri satmak olarak nitelendirilir.

Mustafa Kemal Nuri Paşa’ya haber göndermiş, kendisini ve askerlerini boşyere heba etmemesini istemiştir. Mustafa Kemal’e göre  Nuri Paşa ve diğer Türk subayları Gence’de Kızılordu’ya karşı ayaklanacaklarına Azerbaycan topraklarını işgal eden Ermenilere karşı çarpışmalıydılar. Mustafa Kemal Rusların Ankara hükümeti ile ilgili kuşkularını ifade etmeleri üzerine böyle politik bir konuşma yapma gereğini de hissetmiştir.

7.8.7 Kazım Karabekir’in anıları

Atatürk Azerbaycan’ı sattı diyen Azeri nurcuların önemli bir kaynağı Atatürk’ün silah arkadaşı Kazım Karabekir’in anılarıdır daha doğrusu uydurmalarıdır. Bunları Karabekir, 1925 Şeyh Sait İsyanı ile ilişkili görülerek İstiklal Mahkemesinde idam istemiyle yargılanması sonrasında Atatürk ile yolları ayrılınca, Atatürk’ün Nutuk’taki ithamlarına yanıt vermek için yazmıştır. Hatta Atatürk’ü halkın gözünden düşürmek için “din düşmanı” olmakla itham etmiş, bunu Mustafa Kemal bizim Bolşevik olmamızı istiyordu saçmalığına kadar uzatmıştır. Azerbaycan’ın Sovyet işgali süreci konusunda da topu Mustafa Kemal’e atmıştır. 1921 yılında, Kurtuluş Savaşı’nın şiddetle devam ettiği bir sırada yaptığı bir konuşmada “Azerbaycan Türklerinin dertleri bizim derdimiz, sevinçleri bizim sevincimizdir. Bu yüzden, onların arzularına nail olmaları, bağımsız ve özgür yaşamaları, bizi her şeyden çok memnun eder ve sevindirir.” diyen Mustafa Kemal’e. Karabekir Milli Mücadele sırasında Meclis’te Bolşeviklikle suçlandığını ve onu Mustafa Kemal’in savunmasını kurtardığını çok çabuk unutmuştur.

7.9 Atatürk’e diğer iftiralar

7.9.1 Batum’dan Sovyet yardımı karşılığında mı vazgeçildi?

Bazı yayımlarda ve web sayfalarında, örtülü ya da açık olarak Mustafa Kemal’in Batum’u Sovyetler Birliğine “yardım karşılığında”  terk ettiği, belgelere dayanmadan, ifade edilir.

Ancak fiiliyatta durum öyle olmamıştır. Kazım (Dirik) Bey 11 Mart 1921 de Batum’a girmiş Vilayet Konağını ele geçirmiş, fakat Bolşevikler en büyük düşmanları Menşeviklerden destek alarak konağa baskın yapmışlar, baskında 4 subay, 26 er ölmüş, 26 er yaralanmış ve 46 er de kaybolmuştur. Bolşevik hükümetinin ültimatomu üzerine Kazım Bey, Batum’u boşaltmak zorunda kalmıştır.  Bolşeviklerin Batum’a önem vermelerinin sebebi, karşılığında Gürcistan’ın Sovyetler Bloğuna katılımını sağlamaktı. Bilindiği gibi Stalin anne tarafından Gürcüydü. Gürcistan’ı hem kazanmak istiyor hem de topraklarını genişletmek istiyordu. Nitekim daha sonra Abhazya ve Güney Osetyayı da Gürcülükle hiç ilgileri olmadığı halde Gürcistan’a bağlayacak, Kars, Ardahan ve Artvin’i de bağlamak için Türkiye Cumhuriyetini tehdit edecek, Türkiye o yüzden NATO’ya girmek zorunda kalacaktı.

Ankara-Moskova görüşmelerinde, çoğu Sovyet işgalinde olan Batum verilmemiş, vazgeçilmek zorunda kalınmıştır. Ancak akıllı bir politika ile, diğer istekler karşısında bir pazarlık unsuru yapılmıştır. Batum’a karşılık Nahçıvan, Laçin, Qubadlı ve Zengilan kazanılmış, Ruslara Misak-ı Milli kabul ettirilmiştir. Pazarlık sonunda Batum karşılığında Sovyet yardımının sağlandığı doğru değildir. Bu belgesiz dedikodudur. Sovyetlerden yardım alınmasına Moskova Antlaşmasından önce başlanmıştır. Bolşevikler, Türkiyenin emperyalizme karşı zafer kazandıktan sonra antiemperyalist Sosyalist cepheye katılacağı beklentisi içerisinde, Kafkas cephesinde ittifak güçlerine karşı bir kalkan vazifesi yapacak bir Türkiye’yi ayakta tutmak isteğiyle, yardım etmişlerdi. Azerbaycan ve Buhara’nın yardımları ise tamamen farklıdır. Kardeşin darda olan kardeşine yardımıdır.  Üstelik Buhara’nın 100 milyon altın rublelik yardımından, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Geri kalan 90 milyon altını Ruslar iç etmiştir.

Denebilir ki Nahçıvan, Laçin, Qubadlı ve Zengilan o zamanlarda Sovyetler Birliği içerisinde olduğu için kazanılmış sayılmazdı. Bu sav dar kafanın ürünüdür. Evet o zaman öyle sayılırdı, ancak şimdi öyle değil. Geleceği öngörme yeteneği olan Mustafa Kemal o zaman Sovyetler Birliği içerisine alınan Türk Devletlerinin birgün bağımsızlıklarını kazanacaklarını da biliyordu ve bunu açıkça ifade etmişti:

Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Fakat o da tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi dağılabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla elinde sımsıkı tuttuğu uluslar avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir“…”Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.

7.9.2 Nahçıvan’ı Azerbaycanlılara rağmen Azerbaycan toprağı yapan Azerbaycan’a nasıl ihanet etmiş olabilir?

Azerbaycan Sovyet Yönetiminin, Ermenistan’a bedava hibe etmeye kalkıştığı Nahçıvan, Laçin, Qubadlı ve Zengilan, sonunda Azerbaycan sınırları içerisine alınmışsa bu önce Ankara Hükümetince Ermenilere silah zoruyla imzalatılan Gümrü Anlaşması sonra da Sovyetlerle görüşmeler sırasında Mustafa Kemal’in delegelerine verdiği, Gümrü Antlaşmasının esas alınmasını dayatın talimatı sayesinde olmuştur.

image00130

Ancak Mustafa Kemal bununla da yetinmemiştir. Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türklerin bir gün bağımsızlıklarını kazanacaklarından emin olarak  Nahçıvan’la, dolayısıyla Azerbaycan ile sınırdaş olabilmek için Dilucu’nda  10 kilo altın vererek 13 km.uzunluğunda 500 m genişliğinde “Türk Kapısı” adını verdiği bir toprağı İran’dan satın almış böylece Türkiye ve Azerbaycan bu kara bağlantısı sayesinde komşu olmuştur. Yukarıda alıntıladığımız gibi “hazırlanmak lazımdır” demiş ve ilk adımı kendisi atmış. Türkiye ve Azerbaycan Türklerine düşen ise Sovyetler dağıldıktan sonra ellerini-kollarını sallayarak o kapıdan geçmek olmuş.

7.9.3 Atatürk ve Mehmet Emin Resulzade kavgalı mıydılar?

Mehmed Emin Resulzade hükümetinin İngiliz manda tercihi Atatürk’ün İngiliz karşıtı politikasına ters düşmüştü. Ancak Mehmet Emin Resulzade ile Atatürk’ün araları hiç de kötü değildi. Resulzade Bolşeviklerin yönetimi almasından sonra Türkiye’ye geldi, 1922-28 arasında İstanbul’da kaldı, devlet ona görev verdi. Resulzade’nin hatıralarında, yanında olanların anlattıklarında bunları görmek mümkün. Buyrun okuyun:

YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Mehmet Emin Resulzade
Türkiye Cumhuriyeti nin 10. yılında Azerbaycan’ın Büyük Önder’i Mehmet Emin Resulzade tarafından Berlin’de çıkan İsitklâl Gazetesi’nin 29 Ekim 1933 günlü sayısında yayınlanmış yazı.
MUAZZAM BİR YILDÖNÜMÜ!
Cihan tarihinin en meraklı devrindeyiz: Asırlaşmış binalar yıkılıyor; yıkılmaz diye düşünülen müesseseler çöküyor; yeni binalar ve yeni kıymetler kökleşiyor. Bütün değerlerin değiştiği bu dönüm devrinde türlü büyük hadiselere şahit oluyor; ve her gün denecek kadar tarihi bir çok vak’alar için yapılan yıldönümlerini görüyoruz.
Fakat, bugün Türkiye’li kardeşlerimizin haklı sevinçlerle andıkları yıldönümünü biz, başkalarından ayırmak için ona muazzam vasfını veriyoruz.
Türkiye’de cumhuriyetin kurulması ancak siyasi bir idare şeklinin değişmesinden ibaret olsaydı şüphesiz bu, haddi zatında gene büyük bir hadise olurdu. Fakat, buna rağmen, ona muazzam vasfını vermekte – itiraf edelim ki- tereddüt ederdik. Zamanımızdaki bollu yıldönümleri arasında kendisine seçilmiş bir yer ayırmazdık.
Hadisenin azameti orasındadır ki, cumhuriyet rejiminin kurulmasıyle Türkiye’de sade bir idare şekli değil, Türk cemiyetinin maddi – manevi bütün müeseseleri değişmiş; çürümüş Osmanlı saltanatının yerinde, bütün şuunatile milli demokratik yeni bir Türk devleti kurulmuştur.
Evet, iki asırdan ziyade, bir müddetten beri inhitat ve hezimete uğrayan ve Osmanlı İmparatorluğu, Harbi Umumi neticesinde tarihten yediği en son darbe ile her türlü istiklâl ve haysiyetten mahrum zavallı bir hale geldi; şöyleki İstanbul sarayında – ne pahasına olursa olsun -tutunmağı canına minnet bilecek Türk tarihinden nasipsiz bulunan padişah, mahüt Sevr Muhahedisine kabulde tereddüt göstermedi.
Fakat eskiyen, gittikçe yıpranarak varlık hikmetini kaybeden Osmanlı İmparatorluk binası son çöküş noktasına yaklaştıkça, taaruz kanunu mucibince, kendini değişecek yeni bir kuvvet belirerek, günden güne büyüyordu.
Türk münevverleri tarafından, muhtelif zamanlarda vetürlü şekillerde temsil olunan bu kuvvet, Türkiye ıslahat ve hürriyet hareketi idi, ki onun Tanzimatçılık, Meşrutiyetçilik ve Türkçülük diye başlıca etapları vardır.
İmparatorluk sisteminin yaşadığı son günlerde sarayın bir tarftan israf, diğer taraftan da ihmal ettiği Anadolu Türklüğü içerisinde Türkçülük diye şuurlanan milliyetçilik – işte, bu tarihi hareketin aldığı muasır bir şekildi.
Büyük felaket karşısında, kurtuluşu, Sevr Muahedesi’ni kabul etmek zilletinde bulan düşmüş Osmanlıcılara mukabil, yükselmiş Türk milliyetçileri, milli hakimiyet esasına dayanarak, harekete geçtiler ve büyük Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin dahi rehberliği ile muazzam istiklâl cihadına giriştiler.
Asrın en yüksek idealine, Türk tarihinin en bariz an’anesine ve Türk milletinin sarsılmaz iradesiyle Anadolu halkının en hayati menafiine uygun gelen bu -karar, uzak gören demir iradeli bir kumandan ve er- kanı harbin idaresi altında ve Anadolu’nun Ya ölüm, ya istiklâl, diye gösterdiği azim ve cesaret karşısında tamamiyle tahakkuk etti.
Menhus Sevr Muahedesi yırtıldı; mes’ut Lozan Muahedesi yazıldı!.. Birincisi, çöken imparatorluğun ölüm beratı idi; ikincisi ise yükselen cumhuriyetin doğum vesikası oldu.
29 Teşrinievvel 1923’e kadar Anadolu hareketine ait resmi vesikalarda cumhuriyet unvanına rastgelinmez. Bu tarihe kadar şiar, memleketin ecnebilere karşı istiklâlini kazanmaktı.
Fakat, bu kazanç Lozan’da beynelmilel bir kayda bağlandıktan sonra, hadiselerin inkişafında ve bu inkişafı meharetle idare eden büyük reisin tasavvurlarında cumhuriyet idealinin saklı bulunduğunu sezmek zor değildi.
Lozan’a kadar hareketin büyük rehberi cumhuriyetten bahsa lüzum görmedi ise, bu, ona has taktikten başka bir şey değildi. Milli Türkiye, her şeyden evvel istiklalini bütün cihana isbat edecekti.
Bunun içindir ki, dahildeki kuvvetleri parçalıyacak her hangi bir hareketten sakınıldı; yarının sözü bugün söylenilmedi.
Lozan zaferiyle tamamlanan “bugün”, cumhuriyeti ilanda mahzur bırakmayan “yarın”ı temin etmiş oldu.
Bir “yarın” ki parlaklığı ile şarkın girdiği kurtuluş yolunu baştan başa aydınlattı. Göz kamaştıran bir aydınlık!
Tarihi sebeplerle, iktisadi ve içtimai açılış itibariyle, orta zaman şerait ve münasebatı içinde durgun kalan Şark, kendini saran geri nizam ve irtica müesseselerinden sıyrılmak için, epey zamandanberi çırpınıp duruyor ve daldığı derin uykudan uyanmak üzere, ötede beride harekete geçerek kımıldanıyordu. Harp sonunda bu hareket, cihan mikyasında bir hızla ilerledi; milli uyanış ve istiklal hareketleri, yeni cihan istikrarı içinde, büyük amiller sırasına geçti.
Türkiye inkılâbı, işte, bu ayaklanan Şark milliyetçiliğinin en mükemmel bir tipi ve kazandığı parlak ve katı zaferiyle önde giden rehberi ve örneğidir.
Bu örnekten öğrendik ki, bir millet istiklalini sade asrın kendisine mücerret olarak tanıdığı hakka dayanmakla değil, bir de bunu hak ettiğini bizzat isbat etmekle, yani ölümü gözüne alarak silaha sarılmak ve maksat hasıl oluncaya kadar dövüşmekle alır.
Hak verilmez, alınır işte, Türk inkılabının bir daha teyit ettiği eski hakikat!
Türkiye tecrübesinin bize öğrettiği hakikatlerden biri de şu oldu ki, beşeri medeniyetin yüksek gayesi bulunan istiklal için vuruşan bir halk hakikaten de müstakil olmak ve öyle kalmak isterse, bu medeniyetin özünü teşkil eden maneviyatı almak ve kendi milli kültürünü onunla mezç ederek asri bir millet mertebesine çıkma mecburiyetindedir.
Cemiyet ve devlet işlerinde ancak ileri insanlığın tecrübe ile erdiği ilim ve fen ölçülerine kıymet veren yeni Türk rejimi, tatbik ettiği sistemin başına dünyanın dinden, aklın da nakilden ayrılması umdesini koymuştur.
Hakimiyet milletindir. Devlet, milleti teşkil eden fertler arasındaki muamelelerle, bunlarla cemiyet arasındaki münasebatı tanzim etmekle mükellef bir müessesedir. Bu müessese, bütün icraatında ilhamını gökten ve tabiat üstündeki kuvvetlerden değil, bizzat halktan alır, onun için ve onun vasıtası ile iş görür.

Ta başlangıçtan itibaren “hakimiyeti milliye” esasına dayanan Anadolu istiklal hareketi, cumhur idaresiyle yürütülen demokratik bir hareketti; Lozan merhalesine erişildikten sonra, artık bu fiili vaziyetle, taban tabana zıt bulunan saltanat ve ona bağlı Hilafet müesseseleri bittabi sökülüp atıldı. Cumhuriyet rasmen ilan olundu.
Saltanat ve Hilafetin ilgasiyle, otokrasi ve teokrasi devrine nihayet veren Türk milleti demokrasi devrine girmiş oldu. Büyük şenliklerle karşılanan bugün, işte, bu büyük hadisenin yıldönümü, Türkiye demokrasisinin bayramıdır.
Ne mutlu bir gün; ne kutlu bir bayram!
Bir gün, ki cumhuriyete sadık her hangi Türkiye’li bir vatandaşla birlikte hürriyet ve demokrasiyi bir prensip olarak benimseyen bütün insanlar da onu alkışlıyor, beşeri prensiplerin buradaki zaferini kendi zaferleri gibi görüyorlar; bir bayram, ki sade Türkiye’liler değil, hürriyet ve istiklal için döğüşen esir Şarkın bütün milliyetçileri de onu kendi ideallerinin bayramı gibi görüyorlar.
Evet, Türkiye inkılabının şümülü sade Türkiye’ye ait değildir. Cumhuriyet kanunları sade Türkiye dahilinde tatbik olunuyorsa da, bu kanunların kökünü teşkil eden büyük umdelerin tesiri Türkiye haricinde ve bilhassa Türkiye dışındaki Türk illerinde caridir. Bu itibarla Türkiye inkılabı beynelmilel bir şümüle maliktir.
Nakilden müstakil bir akıl, dinden ayrı bir dünya, kadına hürmet esasına müstenit demokratik bir aile, her türlü imtiyaz ve zümre tahakkümünden ari, hürriyet, müsavat ve içtimai tesanüt esasına dayanan bir cemiyet; bütün milletin okur yazar olmasını güden bir devlet; en kolay bir yazı; halkı düşünen ve ilhamını ondan almak isteyen bir edebiyat; beynelmilel kültür müsabakasında Türklüğe kendi ehemmiyetile mütenasip şerefli bir yer- işte bu on yıl içinde Türkiye Cumhuriyetinde tatbik olunan ıslahat programının en mühim noktaları!
Bu öyle bir programdır ki, onun tatbiki sade biz Azerbaycan milliyetçileri için değil, alel’umum bütün Türk illeri milliyetçileri için her zaman mukaddes bir arzu, erişilmesi istenilen büyük bir ideal olmuştur ve bugün de öyledir.
Türkiye, sade bu ideal programını kanunlar halinde tesbit etmekle kalmamış; cumhuriyet erleri, bu büyük hakikati dahi unutmamışlardır. Bir millet, ancak organize oluşu ve iktisadı faaliyet ve refahı nisbetindedir ki, ideal haklardan istifade eder. Fikrî, millî ve siyasî istiklâllerin kökü iktisadî istiklâldir. Cumhuriyetin demiryolu siyaseti, bankacılık siyaseti; milli sanayi ve ticaret sahasında tatbik ettiği siyaset, aşarın ilgası, kooperatifçilik ve köy kredisi gibi ıslahat ile köylüyü düşünmesi dahi tedbirli ve faal bulunduğunu göstermiştir.
Bundan on yıl evvel büyük “Nutuk”un gençliğe hitap eden o heyecanlı hulasasında tasvir olunan facialı mahrumiyet ve felaketlere bakmıyarak, herkesin, battığına hükmettiği bir milleti, Almanya gibi teşkilatı, teslihatı ve prestiji korkunç bulunan bir devleti çarmıha çeken galiplere karşı savaşmaya çekerek, nihayet zafere erdiren Büyük Adam, cumhuriyet ilanını iltizam edince, hariçte ve dahilde bir çokları bunu şüphe ve endişelerle karşıladılar; kazanılmış Lozan zaferinin tehlikeye düştüğünü söyliyenler bile oldu.
Fakat, ne görüyoruz: Cumhuriyet, Şeyh Sait, Menemen isyanları gibi kara irtica, hamlalariyle, ardı arası kesilmeyen komünist entrik ve propagandalarına rağmen, muvaffakiyetle yaşamış ve kendi yürüyüşünde ilerliyerek karşısına çıkan düşmanlarını maddeten ezmiş, manen öldürmüştür.
Ve bugün bu zaferin onuncu yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin beynelmilel münasebetteki itibarı, imparatorluğun son asır zarfında görmediği bir değerdedir; hele Türk inkılabının cihan efkan umumiyesinde kazandığı prestij, hiç bir saltanat Türkiyesine nasip olmamıştır. Hilafetin ilgasiyle Türkiye İslam dünyasındaki mevkiini kaybeder, denilmişti. İnkılapçı Türkiye’nin Müslüman milletlerin hürriyetçi zümresi üzerindeki manevî tesirini İstanbul Sarayı kat’iyen kazanamamıştır. >Türk kültürü için yapılan son meşkür teşebbüsler ise, Türk illerinin memnuniyet ve alkışlarla karşılayacakları bir hadisedir, ki eşini Türkçülük fikir ve neşriyatını, telefon ve elektrik ışığı ile beraber men’eden Sultan Hamid idaresinde aramak bir budalalık olurdu.
Biz, Türklüğün ebedî düşmanı Çarlık Rusya’sının bugünkü şekli bulunan Sovyetlere karşı hürriyet, milliyet ve istiklâl namına döğüşen Türk illeri, her ne kadar Türkiye Hükümetinin taktik olarak kullandığı Bolşevik Rusya ile müdara siyasetinden maddeten zararda isek de, program olarak tatbik ettiği büyük umdelerden manen faydadayız.

Rus komünizminin yıkıcı ve yakıcı tatbikatı yanında, Türk demokratizminin yapıcı ve yaratıcı icraatı vardır. Yıkıcılık geçer, yapıcılık kalır.
Gelecek, milletleri süngü gücü ile yapma rejime boyun eğdirmenin değil, milli hakimiyete, hakka ve hürriyete dayanan istiklalcılığındır.
Evet, Türkiye’li kardeşlerimizin göğüslerini iftiharla kabartan bu bayram bizim de kalplerimizi ümit ve tesellilerle dolduruyor. Bütün samimiyet ve heyecanımıla bugün sesimizi Türkiye Cumhuriyetini tes’it eden milyonların gür sesi ile birleştirirken, millî istiklâlin yenilmez bir hak ve hakikat olduğuna en bariz bir misali ile bir daha inanıyoruz; bu imandan aldığımız yeni bir kuvvetle biz de bağırıyoruz:
Yaşasın müstakil Türkiye Cumhuriyeti!..  Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Sayı: 368, Yıl: 54, Eylül – Ekim 2006.

Atatürk Sovyetlerden kaçan soydaşlara kucak açmıştır

Atatürk, Sovyetler Birliği hükümeti ile ilişkilerde ılımlı bir politika takip etti. Ancak bu arada, Rusya’dan kaçmış, Türkiye dahilinde yaşamakta olan soydaşları ve bunların gelecekleri ile de yakından ilgilenmeyi ihmal etmedi. Tabii bunu yaparken mümkün mertebe Sovyet hükümetinin tepkisini üzerine çekmemeye çalıştı. Atatürk, Milli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Bolşevikler tarafından sona erdirilmesinden sonra Moskova’ya bağlı olarak kurulan Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti zamanında yeni hükümetle ilişki kurdu. Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın tavsiyesiyle, bir Türk Büyükelçisi Bakü’ye gönderildi. Büyükelçi olarak gönderilen Memduh Şevket Esendal’dan, Azerbaycan’da kurulan yeni hükümetin gerçekte hangi şartlar dahilinde görev yaptığını, hükümette görev alan kimselerin hangi siyasi fikirde olduklarını, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında mevcut sorunların nelerden ibaret olduğunu, hatta Güney Azerbaycan’daki Türklerle Kuzey Azerbaycan Türkleri arasındaki ilişkilerin ne durumda olduğunu tespit edip bildirmesini istedi. Atatürk, Esendal’a Türkistan’daki Türklerle alakalı alınacak bilgileri de istedi. Ancak Atatürk tüm bu bilgilerin Sovyet yetkililerin dikkatini ve kuşkusunu çekmeyecek şekilde temin edilmesi yönünde Esendal’ı uyardı. Atatürk, Esendal tarafından kendisine ulaştırılan rapordan çıkan sonuçları beğenmemiş olsa gerek, o andan itibaren Azerbaycan Türklerinin menfaatlerini ve birliğini var gücüyle korumaya çalıştı.

Atatürk, Doğu’da Ermenilere karşı başarılı bir harekat yürütmüş olan Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği gizli emirde; Azerbaycan’ın tamamen ve gerçek anlamda bağımsız bir devlet haline gelmesine taraftar olduğunu belirtti ve bunun temini için Rusları gücendirmeden ve kuşkulandırmadan gerekli tedbirlerin alınması istedi. Aynı zamanda, Azerbaycan’ın petrol vb. tüm doğal kaynaklarına yeniden sahip olabilmesi için gerekli çalışmaların yapılmasının acilen gerektiğini belirtti. Karabağ gibi, Türklerin nüfusça yoğun bulunduğu yerlerin, Ermenilere verilmesinin önlenip Azerbaycan’a bağlı kalmasının sağlanılması için gerekli çalışmaların yapılmasını istedi. Rusların Azerbaycan’da yapacakları muamelenin bütün İslam aleminin Bolşevikleri tartmak için bir numune teşkil edecek olmasının Ruslara anlatılmasına gayret olunmasını istedi. Atatürk, esir Türk ellerinden Türkiye’ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcak bir ilgiyle kabul etti ve hatta bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etti. Kazan Türklerinden Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Yusuf Akçura, Başkurt Türklerinden Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir İnan, Kırım’dan Cafer Seydahmet Kırımer ve Azerbaycan Türklerinden Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala Mehmetzade ve daha pek çokları Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kadroları içinde yer almıştır. Örneğin, Prof. Dr. Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak hizmet verirken, Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. İsmail H. Ertaylan, Prof.Dr. İzzet Kantemir, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof. Reşit Rahmeti Arat, Prof. Dr. Ahmet Temir, Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat, Dr. Hamit Zübeyr Koşay gibi çok sayıda bilim adamı Türk üniversitelerinin kuruluşunda görev almışlar ve uluslararası alanda başarı ile Türkiye’yi temsil etmişlerdir. Bolşevik zulmünden ve tehdidinden kaçarak Türkiye’ye sığınan Rusya Türklerine büyük bir sevgi ve ilgiyle kucak açan Atatürk, birçoğu Sovyet Rusya hükümetince yasaklı siyasetçi olan bu aydınların, Türkiye’de ülkelerinin bağımsızlığı yolunda mücadele vermelerine imkan sağlamıştır.

Atatürk Türkiye dışındaki Türkleri milliyet davasının bir parçası olarak nitelemiş ve milliyet davasının aşama aşama ilerlenecek, altyapısı hazırlandıktan sonra ulaşılacak bir ülkü olarak görmüştür. Atatürk 1933-1938 yılları arasında Türkistan’dan bir çok genci Türkiye’ye getirterek eğitimlerini sağlamıştır. O günlerde Hindistan-Irak-Suriye üstünde Türkiye’ye getirilen emekli General Rıza Bekin, bu öğrencilerden Türkiye’de kalan tek kişidir Uygur Türk’ü Rıza Paşa “Atatürk, Orta Asya’daki Türk kavimleriyle tarihî, kültürel ilişkiler kurulması talimatını İstiklal Savaşı’ndan önce vermişti.” diyor. Kendisi Türkiye’ye Atatürk tarafından getirilmiş ve Türk ordusunda Tuğgeneral rütbesine kadar yükselmiş bir paşadır.

Aynı şekilde, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllardan itibaren Gagavuz Türkleri ile yakından ilgilenen Mustafa Kemal Paşanın emirleri doğrultusunda Romanya’ya büyükelçi olarak tayin edilen Hamdullah Suphi Tanrıöver o dönemler Romanya sınırları içindeki Gagavuzlar’ın kültürel kimliklerini korumaları için yoğun çaba harcamıştır. Hamdullah Suphi Bey’in Gagavuzları Trakya bölgesine yerleştirilmesi için çeşitli teşebbüslerde bulunmasına karşılık Atatürk’ün “Türkiye dışındaki Türklerin kendi topraklarında kalması” yönündeki siyaseti nedeni ile buna izin verilmemiştir. 1930’lu yılların sonuna doğru, Atatürk’ün emriyle o dönemde Gagavuzlara 80 ilkokul öğretmeni gönderilmiştir. İkinci Dünya Savaşının başlangıcına kadar bu bölgede görev yapan bu kahraman öğretmenlerin çoğunluğu savaş başlayınca Türkiye’ye dönmüşlerdir. Dönmeyip orada kalan öğretmenler ise Ruslar tarafından Türk casusu suçlaması ile tutuklanarak 25 yıl ağır hapis cezası ile Rusya’ya gönderilmişlerdir. Stalin’in ölümü ile bu öğretmenler için af çıkarıldığında serbest kalan öğretmenlerden birisi olan Ali Niyazi Kantarelli Türkiye’ye değil Gagauz bölgesine dönerek emekli olduğu 1977 yılına kadar öğretmenliğe devam etmiştir. 1980’li yıllarda vefat eden Kantarelli Ukrayna sınırları içinde bir köye defnedilmiştir.

7.10 Azerbaycanlılar ne diyor?

7.10.1 Prof. Altay Göyüşov (Azerbaycan Türkü, tarihçi)

Vasif Qafarov’un Türkiye Rusya münasebetleri kitabında yeteri kadar bu konu açıklanmıştır. Azerbaycan meselesi. Bakü’yü 1918’nci yılın Eylülünde Osmanlı kurtardı, verdi bize. Yeni Cumhuriyetin kurulmasında bunlar iştirak ettiler. Derhal ardınca barış anlaşması imzalandı, Türkiye savaştan çıktı ve buraya İngilizler İran’dan geldi. İngilizler Türklerin kurduğu “desteksiz hükümeti” – Cumhuriyeti önce tanımak istemiyordu. Ancak sonra İngilizler bu şartlarda bunda iyi hükümet kurulamaz demeye başladılar. Ancak burda bir mesele var, İngilizlerin Denikin’in “bölünmez Rusya” fikrine inancı hala da sürüyordu. Onlar Denikin’in galip geleceğine, Bolşeviklerin mağlup olacağına, Rusya’nın yeniden kurulacağına inanıyorlardı ve bu yüzden de Azerbaycanın bağımsızlığını tanımak istemiyorlardı. Sonunda İngilizler, İngiliz mandası altında Azerbaycan hükümetini tanımaya inanabildiler.
Amma bence, Kafkasın yitirilmesinde en büyük hata o oldu ki, İngilizler Bolşeviklere karşı mücadelede yerli halklara, Azerbaycan’a, Gürcistan’a, Kuzey Kafkasa yardım etmek yerine, Denikin’e yardım ettiler. Cemaat ise Denikin’i kabul etmiyordu, çünkü bu Rus kuvvetiydi hem de eski Rus kuvveti, Çar rejimi. Bu da bölgedeki dengeyi değişdirdi. Halbuki 1918 Martında Müslümanlarla Bolşeviklerin münasebeti tamamiyle dağılmıştı. Araları yok idi. Düşman idiler.
Sonra İngilizler 1919 yılının Ağustosunda Bakü’den çıkıp gittiler. Aynı zamanda Anadolu’da Milli Mücadele başlamıştı. Kime karşı? İngilizlere, Fransızlara, İtalyanlara Antanta (İtilafa) karşı. Bizim hükümetin ise mandacısı İtilaftaydı çünkü gelenler Bolşeviklerdi. Biz kalmıştık ikisinin arasında. Azerbaycan hükümeti hatta İngilizlerin aleyhine olarak Denikin’e karşı savaşanlara Dağıstanlılara da, aynı zamanda Atatürk’ün harekatına da maddi bakımdan yardım ediyordu. Onlar bizim ihtiyacımız var der, bizimkiler de verirdi. Bizimkiler iki ateşin arasındaydı.
Atatürk derdi ki, benim bir cephem var burada İtilafla, ikinci cephe yukarda açılmamalı. Konu Azerbaycan değildi. Konu Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın, Ermenistan’ın üçünün birlikte İngilizlerin gözetimine geçmesindeydi. Konu Ruslarla Türkiye arasında bir bariyer yaratılmasıydı. Atatürk’ün düşüncesine göre bu olmamalıydı. Bolşevikler gelip Türkiye sınırında durmalıydı. Türkiye sınırında İngilizler olmasın, ikinci cephe açılmasın. Bir istikamette tek cephe olsun. O yüzden de her veçhede Azerbaycan’da hükümetin Bolşevik gözetimine girmesine taraftar idi. Açık demek lazımdır ki, o zaman burada Komünist Partisinin kurulmasında Türkiye Mücadele Harekatının rolü var idi. Mektupların birinde emin olun Azerbaycan ordusunda Türk zabitler var Bolşeviklere taraf olacaklar deniyordu ama Gence isyanı gösterdi ki bu yanlıştı, onlar aslında Bolşeviklere karşıydı.
Atatürk’ün stratejisi İngilizlere karşı mücadelede maksimum kuvvet toplamaktı. O zaman Bolşevikler de İngilizlere karşı mücadeledeydi. Amaçları Türkiye arazisi de dahil olmak üzere Bolşevik inkılabını genişletmekti ama Atatürk bunu kabul etmiyordu ama burada şekillenmelerine hazırdı ve bırakın gelsinler diyordu.
Türkler burada nasıl katkıda bulundu? Birincisi Türk Komünist Partisinin kurulmasına iştirak ettiler. İkincisi, el altından İngilizci Azerbaycan hükumetinin İngiltere ile münasebetlerinin zayıflatılmasında, onun yerine Bolşeviklere daha mülayim olan bir hükümetin gelmesini istiyorlardı. Bunu bir anlamda istiyorlardı. Üçüncüsü, Halil Paşa Kafkas Komitesi tarafından fiilen XI. Ordunun (Kızılordu) rehberi tayin olunmuştu, her ne kadar Levandovski dedi ki benim böyle bir kararım yoktu. Biz biliriz ki ordunun içerisinde çok sayıda Türk subayı da vardı. Yerli ahali de talep ederdi ki, orduyu bırakın, Azerbaycan arazisinden geçip Anadolu Harekatına yardım etsin. Resulzade de ısrar ederdi ki, Ruslar buraya girerlerse çıkmazlar. Anadolu Harekatının o devirde öz menfaatleri vardı. Bu menfaatler Rusya’nın menfaatleri ile çakışmaktaydı. Bizim menfaatlerimize gelince, bizim düşmanımız Bolşeviklerdi, Bolşeviklerin düşmanı da İngilizlerdi. Biz mecburduk istiklalimizi korumak için İngilizlerle yakınlığa.
Denikin mağlup olunca İtilaf üyeleri bizim hükumetin bağımsızlığını de-fakto tanıdılar. Atatürk bunu açıkça olumsuz olarak kabul etti. Maksatlarını, birleşmemize engel olmak olarak niteledi. Doğru diyordu aslında. Mesele şudur ki, Atatürk’ün orada tuttuğu mevki Türkiye’nin menfaatlerine uygundu, benim Azerbaycanlı menfaatlerime uygun değil. Ancak aynı zamanda tarihçi olarak çok güzel bilirim ki, Atatürk’ün o mevkiyi tutup tutmaması bir şey değiştirmiyordu, zira Rus ordusuna karşı koymak mümkün değildi. Aslında stratejik bakış açısından benim hükümetimin tutumu daha doğruydu, neden derseniz Atatürk ile Rusların münasebetleri devam etti ta ki Lozan’a kadar. Ondan sonra yönünü İngilizlerden tarafa döndü. Yani bahtımız yaver gitmedi, iki büyük gücün arasında kaldık, ufak da bir ülkeyiz, onların mevkileri bize karşı üst üste düştü. Büyük Dünya savaşından sonra global oyunun kurbanı olduk. Bu da istiklaliyetimizi yitirmemizle neticelendi. Atatürk o devirde Azerbaycan bağımsızlığının değil Azerbaycan Hükümetinin aleyhine oldu. Atatürk’ün de orada düşüncesinde şu vardı, Bolşevik hükümeti gelsin ama Azerbaycan bağımsızlığını yitirmesin. Bu ütopyaydı, mümkün değildi. İngilizler Azerbaycan’ı tanıma yanında ordu da göndermek istedi, sadece Azerbaycan’a değil, hep birlikte Gürcistan ve Ermenistan’a da yani Kafkasya’nın Bolşeviklerden savunulması için. Ama gördüler ki bunu göndermeleri mümkün değil, çünkü cemaat yeni savaştan çıkmıştı ve direniş gösterip gösteremeyecekleri belli değildi. Sonuçta Azerbaycan’ın bağımsızlığı zamanın şartlarına uygun gelmedi.

Nuri Paşa Dağıstan’dayken Dağıstanlıların Denikin’e karşı micadelesine rehberlik etti. Yani bu adam orada Bolşeviklerle aynı taraftaydı, yani Bolşeviklerle Nuri Paşa’nın ittifakı var. Bizim buradaki Türkler yani İttihatçılar ve Mustafa Kemal taraftarları ise bazı anlarda birbirlerine yaklaşırlardı ama bütün mevkileri hiç çakışmıyordu.

Bolşevikler Dağıstan’da Denikin mağlup olunca dediler ki vurun Türkleri tutun içeri atın onları, Türkler buradan çıksınlar gitsinler. Onların kendi planları vardı. Bolşevik de Atatürk’ten şüphelenirdi, Atatürk de Bolşevik’ten. Bolşevik düşünürdü ki Atatürk büyük Turan devletini hayata geçirmek istiyor. Onun için yeni Türk emperyalizmine imkan verilmemeliydi. Yani burada alem birbirine geçmişti. Bizimkiler oynayabileceklerini düşünmüşlerdi, Osmanlı zamanında öyle oldu ama sonunda artık güç tükendi. Ufak devletti. Öyle sistem yaratıldı ki Azerbaycan bağımsızlığını korumak mümkün olmadı.

Türklerle münasebetlerde 16. Yüzyıla dönmek tamamen manasız şeyler, 16. Yüzyılın değerleri ayrı, onlar bizim gibi düşünmüyorlardı. Onlar genelde bize bakarlardı, derlerdi ki bunlar neden bahsediyor?

2. Dünya savaşı sırasında da Türkiye’nin mevkii Azerbaycan’ın aleyhineydi. Menfaatlerine uygun değildi, korkuyorlardı Sovyetler sınırdaş oldular üstelik bir de büyük komünist devlet ortaya çıktı. Mesela Osmanlı zamanında Uzun Hacı Kuzey Kafkas Emirliğini ilan ettiğinde Osmanlı Sultanı Mehmed Vahideddin’in tabasıyım demişti.

Bugünkü değerlerle bakıldığında bu dünyada birbirine yakın çok devletler var. Azerbaycan ile Türkiye belki de dünyada birbirine en yakın iki devlettir. Bununla beraber akıldan çıkarmamak lazımdır ki iki devlettirler. Stratejik meselelerde hükümetleri açısından menfaatleri üst üste düşmeyebilir. Farklı hükümetler geldiğinde farklı dünya bakışı olabilir. Buna rağmen Azerbaycan ve Türkiye iki en yakın devlettir. (Türkiye Türkçesine çeviren Bülent Pakman

7.10.2 Orhan Aras (Azerbaycan Türkü araştırmacı yazar. Iğdır doğumlu Almanya’da yaşıyor)

Bir tarih sosyolojisi var. Yani tarihi o zamandaki olaylarla karşılaştırmak lazımdır. Yani tarihin her hangi bir devrinde olan bir meseleyi bugünkü meselerle karşılaştırmak doğru değildir. Bu tarih sosyolojisidir.

Türkiye’de bir sıra güçler var Kadir Mısıroğlu gibi bunların ömrü bütün sermayesi Atatürk düşmancılığı üzerine kuruludur. Der ki benim niye Atam olur? Ben seksen yaşındayım. Bunlar Atatürk hakkında daha büyük iftiralar yayıyorlar. Kadir Mısıroğlu’nu uzun zamandır tanırım, onun Azerbaycan hakkında dediklerini de bilirim. Ve delillerin hepsi sahtedir. Mesela der ki Yeni Hayat dergisinde bir yazı, bu yazıyı yazan Mehmet Şerif adında bir muallimdir. Mirze Bala Memmedzade’nin 1938’de Berlin’de Milli Azerbaycan Hareketi kitabı var, ki bunu Mehmet Emin Resulzade’nin kendisi yazdırmıştı. Orada bu meseleleri tam ayrıntılı açıklamıştır, kimdi günahkar, nasıl oldu, mesele nedir.

Azerbaycanlı dinleyicilerimiz veyahut ta dünyada bu işlerden haberi olmayan adamlar öyle biliyorlardı ki Azerbaycan ordusu Bakü’de Rus sınırında bekliyordu, Atatürk emretti, Azerbaycan ordusu çekildi ve Ruslar geldi. Böyle bir şey yoktur. Bir defa Mirze Bala’nın yazdığı gibi Nisan’da Ermeniler Askeran’a girdiler, Karabağ’da, ve Azerbaycan Harbiye Bakanı Samet Paşa Ordu’yu Şuşa’ya gönderdi, 3 Nisan’da. Yani 27 Nisan’da Rus askerleri geldi. Demek ki Bakü’de Azerbaycan ordusu yoktu. Hepsi Karabağ’a doğru yola çıkmışlardı, bütün ordu ordaydı.

İkincisi Halil Paşa’nın hatıraları var elimizde. O hatıralarında Atatürk bana bunu dedi onu dedi diye bir söz yoktur. Der ki birgün Celal Korkmazov geldi. Bu İdil-Ural Türkü’dür ve Lenin’in yakın arkadaşlarındandır. Geldi yanıma dedi ki, Paşam, yeğeniniz Nuri Paşa sonuçsuz bir direniş içerisindedir, elindeki kuvvetlerin insiyatifini kaybetmek üzeredir. Daha fazla direnirse kendisi katledirilerek ortadan kaldırılacak. Halil Paşa o zaman hiç Anadolu’nun temsilcisi değildi. Bunların hepsi yalandı.

Ve o Rus ordusu Azerbaycan’a girdiği zamanda Türkiye’nin durumu acınacak halde idi, Atatürk’ün elinde hiç bir güç yok idi. Çünkü Nisanın 4’ünde Anzavurlar ve Dicle isyanları başlamıştı, Atatürk ve arkadaşları bavullarını toplayıp Sivasa kaçmak istiyorlardı. Yunan dayanmıştı Ankara’ya. Yani Rus ordusu Bakü’ye girdiğinde Atatürk ve arkadaşları Sivas’a gitmek istiyorlardı. Düşünün yani elinde hiçbir güç yok. Hiç bir dayanak yok.

Atatürk’e iftirayla yalanla. Kadir Mısıroğlu’nun dayandırdığı delil, doktor Rıza Nur’un hatıralarıdır. Doktor Rıza Nur’un hatıralarında 750. Sayfadan 753. sayfaya kadar bu meseleleri anlatır der ben gittim Bakü’ye Nerimanovla görüştüm dedim ki Atatürk’ün size selamı var, der ki Azerbaycan’ın bağımsızlığı mutlaka korunmalıdır”. Ve doktor Rıza Nur 1921’inci yılda Moskova’ya anlaşma imzalamağa gittiğinde de Atatürk telgraf gönderir ki, Azerbaycan’ın bağımsızlığı korunmalıdır. Nerimanov’la yalnız kaldığımızda sordum sayın Nerimanov bu Bolşeviklik nedir? Dedi ki bu Bolşeviklik, bunların hepsi biz sadece ülkemizi koruyalım diye uydurulmuş şeylerdir. Böyle şey yoktur.

Ve çok ilginç bir şey daha. Doktor Rıza Nur oradaki meseleleri bile anlayan bir adam değildi. Mesela kitabında 750. sayfada der ki Azerbaycan’da iki parti varmış. Birisi Müsavat Partisi, birisi de İttihad Partisi. İttihad Partisi Türkçüymüş başında Mehmet Emin Resulzade varmış. Bu tamamen doğru olmayan bir şeydir. Yine Kadir Mısıroğlu orada söylemedi ama ben ifadelerini bilirim, televizyonda izlemiştim. Der ki, işte Azerbaycan’da kümül diye bir teşkilat var. Halbuki onun adını bile bilmiyor. Gardaş Kömeyi teşkilatı. Yani bakın nasıl tarihi tahrif ediyorlar, doğru meseleleri anlamadan ne yalanlar uydururlar.

Doktor Rıza Nur da zaten Atatürk düşmanıdır , 1928’de Avrupa’ya kaçıp bu hatıralarını yazmıştı, der ki ben Halil Paşa’ya dedim bu işi niye gördün, niye Bolşeviklerle birlikte oldun da orduyu, bana dedi ki bana Atatürk öyle dedi. Ama Halil Paşa’nın kendi hatıralarında bu mesele bir kelime bile yoktur.

O zamandaki vaziyet, yani Atatürk dese de demese de Rus ordusu kesinlikle gelmişti girecekti.

Mehmet Emin Resulzade ile Atatürk’ün münasebetlerine gelince, Mehmet Emin 1932’nci yıla kadar İstanbul’da kaldı, devlet ona vazife verdi, araları hiç de kötü değildi. Hatıralarında yazdı, başkaları, yanında olanlar anlatıyor, Atatürk’ün ona anlattıkları, mesela Zeki Velidi Togan, Başkurt, o da gelir, Ali Merdan Topçubaşı ile Paris’te görüşür gelir İstanbul’a Resulzade ile görüşür.

Yani tarihi böyle görmek lazımdır. Ben kendim Türkiye’de bunu anlamış bir insanım, Azerbaycanlıyım, Azerbaycanlı olmaktan da gurur duyarım. Türkiye’de daima bir Azerbaycanlı olarak devamlı gururla bizi sevdiler, bize her türlü saygıyı gösterdiler. Azerbaycan ile Türkiye’nin arasını bozmak için Türkiye’nin en büyük ve Türk dünyasının en büyük kahramanı hakkında böyle iftira ve yalanlar uydururlar. Bunların hepsinin elimizde delilli yazıları var. Dediğim gibi Mirze Bala Memmedzade’nin 1938’de Berlin’de yayınlanmış Milli Azerbaycan Hareketinde hepsini ayrıntılarıyla anlatır ve Resulzade’nin sözleridir yazdıkları.

Kadir Mısıroğlu gibi Atatürk düşmanları sadece Atatürk yere batsın ve Azerbaycan milleti onu hıyanet etmiş biri gibi tanısın diye tarihi de tahrif ediyorlar. Bütün dayandıkları şey Doktor Rıza Nur’un hatıralarıdır ve hatıraları bende var, baştan sona Atatürk düşmanlığı ile doludur. Halil Paşa’da bunu hıyanet ederek değil o da yazıyor, biz düşündük ki Zeki Velidi Togan gelir Moskova’da Leninle, Stalinle görüşür o da inanır, hatıralarında yazar, hepimiz inandık ki Rus Çarlığı bitti, bize bağımsızlık verecekler, mesele budur. Yoksa hiçbir Türk, gidip kanını, canını Azerbaycan için vermek isteyen bir insan neden hıyanet etsin?

Türkiye Türkçesinde söylenen bir söz var: Etle tırnak gibiyiz. Şimdi Azerbaycan Türkiye’ye vize uyguluyor. Bu demek değildir ki Azerbaycan Türkiye’ye düşman. Bu politik. Bazı menfaatleri var, bazı meseleler var, bu sebepten. Kadir Mısırlıoğlu tarihçi değil, o din adamı. Onun nasıl bir tarihçi olduğuna internetten bakılabilir, bir yıl önce Kanal 5 de Kadir Mısırlıoğlu dedi ki Yezid haklıydı, İmam Hüseyin haksızdı. Görün artık bunun adaletli tarihçiliğine bakın nasıl bakıyor tarihe.

Türkiye’nin geçmişte Azerbaycan’a ne çok kötülükleri olmuştur diyenlere: Türkiye sadece Azerbaycan değil gidip Mısır’da aynı Türklerle, Memluklerle de savaştı, Timur geldi Ankara’da savaştı. O zamanın gözüyle bakılmaz. Çünkü o zamanın insanlarında milli şuur yoktu. Sadece hükümranlık şuuru vardı. İmparatorluk devleti kurmak vardı. Filan Türktü, falan Türktü diye bir düşünce yoktu. Meselelere öyle bakmak yanlış olur.

Atatürk Türk dünyasının en büyük liderlerinden biriydi Resulzade de bu sebeple geldi, Türkiye’de kaldı.

Türkiye ile Azerbaycan tarihinde utanılacak hiçbir mesele yoktur, politik ayrılıklar vardı, bunlar da çok normaldir, şimdi de var, ama Türkler daima canlarını Azerbaycan için kanlarını döktüler. 1992-93’ü bir araştırsınlar, ne kadar Türk genci Karabağ savaşında şehit olmuştur. Baksınlar başka milletten gelen var mı Türklerden başka. (Türkiye Türkçesine çeviren Bülent Pakman)

7.10.3 Prof. Dr. Cemil Hasanlı (Azerbaycan Türkü. Tarih Doktoru. Bakü Devlet Üniversitesi)

Birincisi, ben hıyanet ifadesiyle mutabık değilim. Her bir hadiseye, her bir tarihi prosese kendi zamanının şartları dahilinde yaklaşmak lazımdır. Biz, bilirsiniz istiyoruz ki, adamları, prosesleri, tarihi şahsiyetleri kendi zamanından ayıralım, getirelim şimdiki masamızın arkasına oturtalım ve ona karşı iddia ileri sürelim. Meselelere biraz daha geniş kontekste yaklaşılmalıdır.

Rusya’nın aşağı yukarı 1914üncü yıl hudutlarına dönmesi dünya çapında bir proses idi. Bu ne Mustafa Kemal Paşadan kaynaklanıyordu, ne de Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin hayat kabiliyetli olup olmamasından. Bu dünya çaplı bir proses idi. Bir şeyi dikkate almak lazımdır ki, Rusya 1917’nci yılda galip İtilafın üyeliğinden ayrılmıştı. Rusya’nın temsil olunduğu blok galiplerin bloku idi ve o galibiyette Rusya’nın büyük rolü vardı. O yüzden de Bolşevik devrimi onları tereddütlü duruma getirmişti ve Rusya ile münasebette onlar manevi açıdan kendilerini borçlu olarak addediyorlardı. Yeni kurulan cumhuriyetlerin dünyaya açılma prosesine geç dahil olması buna bağımlı kalmıştır. Bu meselenin birinci tarafı.

İkinci tarafı, aynı devirde ne Kafkaslar’ın, ne de dünyanın kaderi Anadolu’da hallolunmuyordu. Daha da ötesi Britanya imparatorluğu var idi ve dünyanın kaderinde halledicilik rolü Britanya’ya aitti. O çerçevede, bizim temsil olunduğumuz bölgede de. Anadolu harekatı İngiliz karşıtlığı düşüncesi üzerine kurulmuştu. Azerbaycan Cumhuriyeti kendi mevcudiyetini Britanya ile işbirliğinde görürdü. Burada bir çelişki vardı ve bu çelişkiler de getirdi bunu çıkardı.

Kadir hoca çok şeylere değindi. Ancak benim hissettiğim şu ki, hoca daha çok Türkiye’deki bugünkü durum nokta-i nazarından meselelere kıymet vermeye başladı, çünkü Atatürk’ün dine münasebeti Türkiye’de İslam ön plana çıktıktan sonra onun geçtiği hayat yoluna şüpheli bir münasebet yaratmıştı. Bilirsiniz, Nisanın 26’sında Atatürk’ün mektubu var. Lenin’e. Orada Azerbaycan’ın zaptı konu edilmişti. Ancak her halükarda, ki 21 Ocak 1920’de Azerbaycan Versay Şurası tarafından tanındı, 11 Ocak 1920’de Kuzey Kafkasya’da Karakol Cemiyetiyle, o cemiyet ki Türkiye’de Türkiye Milli Mücadelesinin uzuvlarının temsil olunduğu söylenen, Rusya Komünist Partisi Kafkas Diyar komitesi arasında bir anlaşma imzalandı, bu anlaşmada Kafkas Cumhuriyetlerinin, o cümleden Azerbaycan’ın da kaderi hallolundu ve aslında bu Britanya karşıtı şeydi, ancak mesele şuydu ki konu rejimin değişmesi ile ilgiliydi, bağımsızlığın yitirilmesi ile ilgili değildi. Bağımsız Sovyet Azerbaycanının kurulması ve hakimiyetin komünistlere geçmesiydi konu. Bu müzakerelerde işgal faktörü yok idi. Hatta sonra Mustafa Kemal Paşa her yere telgraf çekerek bildirdi ki, Karakol Cemiyetinin kendisiyle hiçbir ilgisi yoktur. Nisanın 26’sında yazılan mektuba istinaden derler ki, bu mektup Azerbaycan’ın işgali için anahtar rolünü oynadı. Ancak mesele bundadır ki, mektup Moskova’ya Haziranın 3’ünde erişti, Azerbaycan’ın Nisanın 28’inde işgal olunmasından bir ay 10 gün sonra, tahminen, geldi. Haziran ayının 4’ünde Lenin ve Çiçerin bu mektuba cevap göndermişti. Yani o mektuba istinaden denilir ki bu Azerbaycan’ın işgali için teminat verdi. Azerbaycan işgal olunduktan tahminen 40 gün sonra bu mektup Moskova’ya ulaşmıştı.
Anti-İngiliz. Cumhuriyetin bütünlükte Britanya siyasetinin yanında olması, sebebiyle hem Rusya’da, hem de Anadolu’da İngiliz karşıtı mücadele devam ediyordu. Nisan ayında Lenin’in gizli talimatı verildi, Britanya’ya karşı mücadele yapmak için gizli talimat verildi. Biz Britanya’ya karşı tek başına mücadele yürütmemeliyiz, biz Bakü’yü ve Buhara’yı Britanya’ya karşı kalkıştırmalıyız. Onların eliyle Bakü’ye ve Buhara’ya hiçbir yazılı talimat vermek lazım değil. Sadece olarak dünya bilmelidir ki, Britanya’ya karşı mücadele eden biz değiliz. Bakü ve Buhara’dır. O yüzden de bu meselede Rusların niyetleriyle, Milli Mücadeleye başlamış Türk mücadelecilerin niyetlerinde birbirine uygunluk vardı. Ve bu uygunluk getirdi bu müttefikliği çıkarttı.

Ben size diyeyim ki Bolşevikler Enver Paşayı getirip oturtmuşlar Moskova’ya. Bu daim, Mustafa Kemale baskı aletiydi. Ki Mustafa Kemal bu misyonu yerine getirmezse, o durumda düşünce şuydu ki Enver’i getirsinler. Hakimiyet başına getirsinler. Enver’i hatta Batum’a getirdiler ve Batum’dan bir adım idi Türkiye’ye gitmek. Mustafa Kemal dedi ki, siz eğer Enver vasıtasıyla Anadolu’yu Bolşevikleştirmek istiyorsanız ben bunu Enver’den daha iyi yaparım. Yani benim nüfuzum daha büyüktür. Ve siz bunu benim vasıtamla daha kolay yaparsınız, Enver’in vasıtasıyla değil. Ruslar da, Türkler de burada anti-İngiliz dalgasında kendi oyunlarını oynadılar, hem de çok maharetle oynadılar.

Ben, orda, Orhan beyin dediklerinde çok ilginç yerler var, o Kumuk idi, Celaleddin Korkmazov idi ve doğrudan Rus-Türk münasebetlerine yakından iştirak eden bir adamdı ve ben o delille mutabık değilim ki, o Kadir hocanınki, 11. Ordunun (Kızılordunun) başında duranlar Atatürk’ün adamlarıydı iddiası ile. Mesele burasındaydı ki, Azerbaycan’ın istiklali Ocak ayında Paris’te tanındığında birinci bu meseleyi Lord Curzon gündeme getirdi. Lord Curzon dedi ki bizde olan bilgiye göre Azerbaycan ordusunda Türkler bulunuyor ve onlar ne derecede Azerbaycan’ın bağımsızlığına sonuna kadar sadık kalacaklar? Buna Ali Merdan bey cevap verdi ki, evvela onların sayısı o kadar çok değil. İkincisi Azerbaycan’da kalan Türklerin büyük ekseriyeti Azerbaycan menşeli Türklerdir, yani bunlar kök itibarıyla Azerbaycanlıdır, ama sonra göçmüşler Türkiye’ye ve Türk ordusunun bünyesine girmişler. Ordu geri döndüğünde bunlar Azerbaycanlı olarak kaldılar. Mesele budur ki mağlup Türkiye’nin tanınmış askerleri, paşaları, generalleri, ki yayılmışlardı muhtelif yerlere, biz deriz ki Türkler, kimi temsil ediyorlardı onlar? Bunlardan mesela Halil Paşa. Halil Paşa hem nesil itibarıyla hem de tabiyetçilik itibarıyla Enver Paşa’ya daha yakın idi, Mustafa Kemal Paşa’dan ziyade. Ben eminlikle derim, belki Mustafa Kemal Paşa orda o bazı şeyleri de diyor ve bu hadise meydana geldikten sonra belki de kendi rolünü şişirtmek üçün demiş.

11. Ordu (Kızılordu) geliyordu ordunun içerisinde Türk zabitleri vardı, onların belki de en az alakası Mustafa Kemal Paşaylaydı. O Türk paşaları generalleri ki Rusya İngiliz karşıtı nefret, Türkiye mağlup olmuştu İtilaf karşısında, İngiltereye nefret o kadar büyüktü ki onlar herkesle işbirliğine hazırdılar. Ve bunlar ne halkı temsil ediyorlardı ne hükümeti temsil ediyorlardı. Bunlar sadece olarak İngiliz karşıtı mücadeleye kendi katkılarını vermek istiyorlardı. Onlardan biri Halil Paşa, Mustafa Kemal’den ziyade Bolşeviklerle daha sıkı iletişimdeydi. Daha çok Bolşeviklerin adamıydı ancak talimatları Mustafa Kemal’den almıştı.

O hürmetli Mısırlı Atatürk’ün üzerine çok şey ekledi. Biz hangi hıyanetten bahsedebiliriz ki? Bu devirde bir tarihçi olarak tam samimi şekilde derim ki, bugünlerde Nahçıvan Azerbaycan’ın bünyesindeyse, bunun için Mustafa Kemal’in liderlik ettiği Türkiye’ye minnettar olmak lazımdır. O anlamda ki 30 Kasım’da Ermenistan’da Sovyetleşme münasebetiyle Azerbaycan’ın Halk Komiserler Sovyeti İnkılab Komitesinin beyanatı olmuştu ve Azerbaycan Zengezuru da Nahçıvanı da Ermenistanın bünyesinde olarak tanımıştı. Meseleyi keskin şekilde koyan Mustafa Kemal oldu ve dedi ki Nahçıvan bizim kapımızdır, hiçbir şekilde bundan vazgeçemeyiz. Nahçıvan Azerbaycan’a dışardan katılacaktı. Atatürk kendi menfaatini düşünseydi, Nahçıvan Iğdır’ın devamındaydı, diyebilirdi ki Türkiye’ye verilsin. Anlaşmada Azerbaycan’ın bünyesinde olmalıdır hükmünden sonra ikinci bir madde vardı ki Azerbaycan Bolşevik hükümeti Nahçıvan’ı üçüncü bir devlete peşkeşlik etmesin diye. Azerbaycan bu taahhüdün altına girmek istemiyordu. Türkler bunu Rusların vasıtasıyla mecburi koydurdular. Şah Tahtenski’ye de dediler ki siz bunu bugün kabul etseniz yarın Nahçıvan’ı Ermenilere peşkeş çekebilirsiniz. Biz istiyoruz ki bu mesele uluslarası teminat altına alınsın ve siz isteseniz de hiçbir zaman Nahçıvanı kimseye peşkeş çekemiyesiniz. Biz bu diplomasiyi koyuyoruz

Zengezur niye meydana geldi?

Topyekun Ermeni Türk savaşı başladıktan sonra Bolşevikler 1918’in tekrar olunmasından, Türklerin Bakü’ye gelmesinden çekindiler. Akıllarına öyle bir şey geldi ki Türkiye ile Azerbaycan arasında kara sınırlarını ortadan kaldırsınlar. Orjonikidze, Stalin’e teklif etti, Stalin bildirdi Lenin’e ki şimdi Zengezur’u verilebilir, formül şöyle bulunmuştu bu Moskova’da ilan olunmamalıydı, bu bilavasıta (aracısız) Nerimanov’un dilinden çıkmalıydı. Bütün bunları işittiğinde Atatürk Rıza Nur’a talimat verdi. Rıza Nur’un güzel bir sözü var, gelip Bolşevik Azerbaycan’ını gördüğünde dedi ki burda ne devlet var ne bağımsızlık var, burada karşısına çıkan ilk kızıl askere yüksek saygı gösteren Nerimanov var. Bundan başka birşey yoktur.
Orjonikidze’yi koymuşlardı Bakü’ye. 10 gün olmuştu Orjonikidze Bakü’den çıkalı. Stalin yaygara kopardı. Dedi ki biz seni koymuşuz oraya Türkleri izlemeye. Sen nereye gitmişsin? Acele olarak Bakü’ye dönmen lazımdır. Türklerin hedefi Bakü’dür ve gözetimsiz bırakmak olmaz onları.

Ankara’da devlet kuruldu. Mustafa Kemal liderliğinde, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti kuruldu, bu devlet bütün dünyada birinci diplomatik temsilciliğini nereye açtı? Azerbaycan’a. Bu devletin Azerbaycan’la bir münasebeti var. Burada bir değer var. Birinci diplomatik temsilcilik Azerbaycan’da açıldı. Memduh Şevket Esendal Azerbaycan’a diplomatik temsilci olarak gönderildi. Hangi devletler birbirlerinde diplomatik temsilcilik açar? Ve öyle bir zamanda açıldı ki Rusya’da diplomatik temsilcilik yoktu. Bu birinci olarak Azerbaycan’da açıldı. Yeni hükümetin diplomatik bakımdan birinci adımı Azerbaycan oldu. O yüzden ben hesap ederim ki devir değişebilir, değerler değişebilir ama tarihi değişmiş değerlere uygun olarak yorumlamak mümkün değildir. Tarihte kimseyi kimsenin yerine oturtmak mümkün değildir.

Şeyh Muhammed Hıyabani harekatı niye Nisan ayının 7 sinde başladı bu Tebriz isyanı? Bakü’nün işgali arefesinde. İngilizleri Azerbaycan sınırlarından uzaklaştırmak gerekiyordu. Bolşevikler İngilizler Bakü’ye dahil olabilirler diye düşünüyorlardı. Şeyh Muhammed Hıyabani harekatı İngiliz karşıtlığı ideası üzerine kurulmuştu. Şeyh, Bolşeviklerin bu harekatın içerisine girdiğini gördüğünde, hatta Tebriz’de bir kaç yerde kızıl bayrak kaldırdılar, kesinlikle onların faaliyetini yasakladı. Bunların hepsi Seyit Ahmet Kesrevi’nin kitabında var.

Başşehir Bakü’nün 1918 yılında adım adım kurtarılmasında, bu üzerinde oturduğumuz petrol zenginliğinin uğrunda mücadelenin her karışında Türk askerinin kanı var. Bu unutulmamalı. Ne kadar meselelere yüzeyden muayyen ideolojik tesirlerin altında münasebet besliyorlar. Geçtiğimiz tarihte bağımsız devlet kuruculuğumuzda bize Türkiye kadar yakın ayrı bir devlet yoktu ve samimi bir münasebet besleyen başka bir devlet yoktu. (Türkiye Türkçesine çeviren Bülent Pakman. Not: Şeyh Muhammed Hıyabani İran’da 1920’de ömrü 5 ay süren Azadistan adlı bir Azeri Devleti kurmuştu)

7.10.4 Dr. Mehman Ağayev

Ağayev “Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Azerbaycan İlişkileri” adlı kitabında Ankara Hükümetinin, işgale karşı olduğunu, Azerbaycan’ın kendi arzusu ile Bolşevikler tarafına geçmesini istediğini yazıyor ayrıntılarıyla. Ağayev der ki, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclis toplanırken, 27 Nisan 1920’de Sovyet 11. Ordusu Azerbaycan’a girdi. Birileri bu girişten dolayı Mustafa Kemal Paşa’yı, Halil Paşa’yı, Karabekir’i suçlarlar. Hayır, onlar böyle bir girişi değil, Azerbaycan’ın bağımsızlığı korunarak Sovyetleştirilmesini, böylece, Sovyetler’le Türkiye arasındaki emperyalizme karşı oluşacak işbirliğinin önünde engel kalmamasını istiyorlardı.

7.10.5 Elnur Musayev

Atatürk Azerbaycanın işgaline haklı olarak karşı çıkmadı. Ancak hıyanet fikrini kabul etmek doğru değil. Bu, Atatürk tarafından atılan en büyük ve doğru adım idi. Ya Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin sükut etmesi, ya da bütün Türk dünyasının mahvı söz konusuydu. Bu kararın özünün doğru olmasını sonraki hadiseler de gösterdi. 

Mustafa Kemal’in korktuğu ne idi? İtilaf devletleri Bolşevikler ve Türkler arasındaki alakayı kesmek için Kafkas halklarından istifade edecekler. Onlar artık Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve olabilirse Kuzey Kafkasya’nın da bağımsızlıklarını tanıyacaklardı ve bu yolda kendi yardımlarını esirgemeyeceklerdi. Eğer onlar buna nail olursa Türkiye muhasaraya, ablukaya alınacak, bu ise Türkiye’nin mahvı, Sovyet Rusyası için de büyük bir tehlikə olacaktı.

Türk askeri Rus ordusunun karşısında durabilir miydi? Sarıkamış harekatında Enver Paşa 80 000 askerini kaybetti. Eğer Türk askeri Rus ordusunun karşısında durabiliyorduysa, bunu o zaman yapardı.

Azerbaycanın eski sosyalistlerinden Samedağa Ağamalıoğlu derdi ki,”Azerbaycanın alın yazısını toprağın üstü değil, altı tayin ediyor. Çıkan petrolden bizim payımız bir idare lambası dolduracak kadardır. Bu petrol burada durdukça biz ona değil, o bize ağalık edecek”.
Avrupa basını daha o vakitler (”Le Figaro” qazetesi 06.05.1922) yazıyordu ki, dünyanın hiç bir bölgesi Bakü petrolünün yerine geçemezdi. Dünyanın hiç bir yerinde hatta, Meksikada da Azerbaycanın Bakü petrolü havzasındaki kadar petrol çıkarılmıyor. Bu bölgede petrol tükenmez derecede büyüktür.

XX. asrın başlarında ABD’ni geçerek Bakü dünyanın iki büyük petrol üretim merkezindən birine çevrilmişti. 1900 yılında Azerbaycanda fazladan 10 milyon ton petrol üretilmiştir ki, bu da Rusyada çıkarılan petrolün % 95 ini, dünyada çıkarılan petrolün ise % 50 sini teşkil etmiştir.1941-45. yıllardaki savaş döneminde Azerbaycan petrolü bütün Sovyetlerde çıkarılan petrolün % 75 ini teşkil etmiştir. Buradan yukarıda da kaydetdiğimiz gibi, bir gerçek dikkatimizi çekiyor, böyle bir durumda Rusya Bakü petrolünü her hangi bir ülkeye bağışlayabilir miydi? Bakü petrolü olmadan Rusya’nın da gelecekte sükutu mümkündü.
Rusyaya görüşmelere giden Karabekir Paşa tam emin olur ki, “Rusya Baküsüz mevcut olamaz”. Bu ise inkar edilmeyecek bir gerçektir. 

Demek ki, Atatürk’ün Azerbaycan’ın işgaline karşı çıkmamasının esas sebebi Rusya’nın Bakü petrolünü hiçbir bir devletin eline bırakmamasından ileri gelmektedir. 

7.10.6 Doç. Dr. Faiq Ələkbərov

O dönemlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında münasebetlerin bozulmasının sebebkarları da Avrupa, özellikle Sovyet Rusyası olmuştu. Sovyet Rusyasının yürüttüğü  ikiyüzlü siyaset neticesinde Azerbaycan Cumhuriyetinin devrilmesi prosesine Türkiye en azından müşahedeci kalmıştı. Her halde itiraf etmek lazımdır ki, Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın bazı ideologları (Mustafa Kemal, Halil Paşa, N.Nerimanov vb.) ilk devirlerde, doğrudan da Sovyet Rusyasına itimat göstermiş, onun Sovyetleşme ideasının Azerbaycan’da gerçekleşmesinde ya ilgili olmuş, ya da bu proseste doğrudan şekilde iştirak etmişler. Ancak sonralar onlar Sovyet Rusyasının «Sovyetleşme» ideası adı altında işgalcilik siyasetini anlamıştılarsa da, artık çok geç olmuştur. Bunu, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk de, Sovyet Azerbaycanının rehberi N.Nerimanov da itiraf etmişler. Yani onlar «Sovyetleşme»den Azerbaycanın, muayyen manada da Türkiye’nin de kazanacağını ümit ettikleri halde, Sovyet Rusyasının iki yüzlü ve riyakar siyaseti neticesinde Azerbaycan yalnız müstakilliğini değil, hem de topraklarını yitirmiştir.

Atatürk sonralar Azerbaycan’ın Sovyet Rusyasının elinde müstemleke haline geldiğini görerek yürek ağrısı ile «Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir» şeklinde ifade kullanmıştır. Aynı zamanda, Atatürk beyan etmiştir ki, bir gün SSCB dağılacak ve o zaman Türkiye Türkleri dili bir, dini bir, soy kökü bir olan Azerbaycan’daki Türk kardeşlerinin yanında olmağa hazır olmalıdırlar: «Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam atarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir».

7.10.7 Azerbaycan halkının haberdarlığı

Aslında, bizim Atatürk düşmanlarının aksine,  Azerbaycan’da, nurcular dışında Mustafa Kemal’in,  Bolşeviklerin ülkeyi işgali ile ilişkisi var mıydı yok muydu gibi bir şeyden haberdar olan yok. Onun da ötesinde halkın büyük çoğunluğu Bolşevik rejimin özlemi içerisinde. Konu açıldığında “qabaqcada yaxşıydı” (eskiden iyiydi) Azerbaycan’da neredeyse atasözü haline gelmiş. Günümüzde Ruslara genelde kin beslenmiyor, Rusya dost ülke olarak görülüyor.

Konuyla ilgili yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Aralarında “Ruslar bugün Azadlık meydanına gelse gider karşılarız” diyenlere “Haberiniz var mı, Atatürk  bir zamanlar sizi satmış” dediğimizde “Sohbet hardan gedir axı” (Sen neden bahsediyorsun yahu) cevabını alıyoruz. http://modern.az/articles/71329/1/?fb_action_ids=633401353430995&fb_action_types=og.recommends (Azerbaycan Türkçesiyle)

7.11 Günümüzde hortlatılmaya çalışılan yeni Kafkas Seddi Projesi

Sovyetlerin yıkılmasıyla  Güney Kafkasya deneyimsiz bir şekilde birden bire değişimin  zorluklarıyla, vahşi kapitalizmin kucağına düşmenin sancılarını yaşamak zorunda kaldı. Soros desteğiyle ABD Güney Kafkasya’yı NATO güdümüne sokma girişiminde bulundu. Sovyetler yıkılma sürecindeyken Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesi ve Gürcistan’daki iç karışıklıklar yüzünden durum içinden çıkılmaz halde. Bu coğrafyada 1919 İngiliz planının  70 yıllık gecikmeyle hortlatılması fırsatı doğdu. Mustafa Kemal’in korkuları, yıllar sonra Büyük Orta Doğu Projesi BOP/Genişletilmiş BOP olarak geri döndü.

Azerbaycan ve Ermenistan yıllardır savaş halinde. Ermenistan’ın güvenliğini Rus ordusu sağlıyor. Gürcistan Batı ve Rus Emperyalizmleri kavgasının ortasında kaldı, topraklarının bir bölümü Rus işgali altında. Azerbaycan bağımsız bir ülke ancak topraklarının % 20’si Dağlık Karabağ ve 7 rayon (ilçe) Ermeniler tarafından işgal altında. Süreçte 16 bin Azerbaycan Türkü öldü, 22 bini yaralandı, 1 milyonu evlerini, yurtlarını terk etti. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmî açıklamasına göre  Hocalı Katliamında 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azerbaycanlı hayatını kaybetti. Bütün bunların bin beteri 1920 de Kızılordu Güney Kafkasya’yı işgal etmeseydi daha o zaman olacaktı.

Rusya, Sovyetler dağıldıktan sonra Çarlık döneminde olduğu gibi Ermenileri tekrar desteklemeye başladı, Azerbaycan’ın topraklarını geri almasına izin vermiyor. Ermenistan’ın Azerbaycanla anlaşmasına izin vermeyerek Azerbaycan’ı, topraklarını geri alabilmesi için Rusya liderliğindeki Gümrük Birliği’ne ve BDT Ortak Güvenlik Antlaşmasına katılmaya zorluyor. Özetle Rusya, Sovyet Bloğunu ihya etme peşinde. Bu konudaki ayrıntılı analizlerimizi okumak için lütfen tıklayın:

Azerbaycana karşı Rus Ermeni İran ittifakı

Rusyanın Ermenistandaki Askeri Varlığı

Azerbaycan’ın Dış Politikası.

Ermenistan ile savaş halinde olması yüzünden Azerbaycan, bütçesinin % 20’sine yakın bir kısmını savunma harcamalarına ayırmakta. Azerbaycan’ın 2015 yılı savunma bütçesi 4.8 milyar $ olup Ermenistan’ın toplam bütçesi olan 3.2 milyar $’ın tam 1.5 katıdır. Bu durum Azerbaycan’ın kalkınmasını ve halkının refahını olumsuz etkilemektedir.

Azerbaycan’la savaş halinde olması ve Türkiye sınırının kapanması yüzünden ekonomisi perişan durumda olan Ermenistan, bağımsızlıktan sonra Sovyetler Birliği tarafından imzalanmış olduğu gerekçesiyle Kars antlaşmasını tanımadığını açıkladı. Ermenistan’a göre geçerli olan antlaşma Sevr Antlaşması’dır. Ermenistan bağımsızlıktan sonra uluslararası platformlarda Türkiye’yi sözde soykırımdan mahkum ettirmeye çalışmakta, Türkiye’den başta Ağrı Dağı olmak üzere, toprak ve tazminat talep etmektedir. Günümüzde Ermenilerin Türkiye ile ve Dağlık Karabağ Bölgesi’nin işgali başta olmak üzere Azerbaycan Türkleriyle ilgili yaşanan birçok sorunların Ermeni-Türk düşmanlığının kaynağı bunlardır. 

Lozan’a taraf olmamış Amerika Birleşik Devletleri, Mustafa Kemal Atatürk’ü rafa kaldırtmak üzeredir, Sevr antlaşmasını da BOP (Büyük Orta Doğu Projesi – Genişletilmiş BOP) adı altında adım adım yürürlüğe koymaktadır. Kemalizmin ve Türk ordusunun defteri dürülmüştür. Güney Doğu Anadolu’yu da içine alan Kürdistan kurulmak üzeredir. Türkiye Ermeni soykırımını tanıma durumuna getirilmeye çalışılmaktadır. Bunu yaparsa Ermenistan’a toprak ve tazminat vermek zorunda kalacaktır. Bunları da birçok yazımızda önceden haber vermiştik.

Maalesef süreç, Mustafa Kemal’in korktuğu ve o zamanlarda bertaraf edilebildiği sanılan ancak bugün ertelenebildiği anlaşılan, mahva doğru gitmektedir.

7.12 Tarihsel sosyoloji

1918-1920 yıllarındaki Azerbaycan ve Türkiye’yi kıyas ederek genellemelere ulaşmak isteyen, uluslararası sistemik etkileri hesaba katmayan bir sosyoloji anlayışıyla Atatürk Azerbaycan’ı sattı, Azerbaycan’a ihanet etti gibi tarih dışı ve toplumsal olmayan sonuçlar elde edilir. Halbuki jeopolitik etkileşim, uluslararası sistemdeki gelişmeler toplumsal alanların değişim yönüne etki eder.

1920’de Atatürk Yunanla, Kızılordu Menşeviklerle savaşıyordu. Menşevikleri ve Yunanı İngilizler destekliyordu. Düşman ortak olduğu için Ankara-Bolşevik ilişkileri dostaneydi. İngilizlerin Anadolu’dan ve Kafkasya’dan defolup gitmeleri şarttı.

Atatürk Ermenileri durdurmuştu, gücü ona yetmişti, oradaki kuvvetlere şiddetle ihtiyacı vardı. Yunan ordusunu yok etmediği takdirde ne Anadolu, ne Doğu ne de Kafkasya kalırdı. Güney Kafkasya’daki kaosu ve düşman varlığını halletmek böylece Bolşeviklere kalıhyordu.

Bolşevikler devrim sırasında Rusya toprakları dahilinde yaşayan Türklere bağımsızlık verme sözü vermişler ve kurulan devletlere ses çıkarmamışlardı. Sözlerini tutmasalar bile geleceği öngörme yeteneği olan Mustafa Kemal o zaman Sovyetler Birliği içerisine alınan Türk Devletlerinin birgün bağımsızlıklarını kazanacaklarını biliyordu, bunu açıkça ifade de etmişti:

Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Fakat o da tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi dağılabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla elinde sımsıkı tuttuğu uluslar avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir“…”Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.

Tarih ancak o zamanın olayları ile değerlendirilebilir. O zaman bir tarafta durum neyken öteki tarafta durum neydi, ne yapılması gerekiyordu, ne yapılabilirdi? Anadolu’da ve Kafkasya’da aynı anda olan bitenlere kronolojik sırayla bakıldığında, SÖYLENTİLERİN, YALANLARIN AKSİNE Atatürk’ü suçlayacak bir durumun olmadığı anlaşılmaktadır.

Kaynaklar:

Kafkas İslam Ordusu. Bülent Pakman. Eylül 2010. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/temel-bilgiler/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti. Bülent Pakman. Ağustos 2014. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kuzey-kafkasya/kuzey-kafkasya-cumhuriyeti/

Osmanlı’nın Milli Mücadele’ye İhaneti. Bülent Pakman. Ocak 2015.https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/

Dersim gerçeği. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/dinler-arasi-diyalog/siyonist-evangelist-isbirligi/kurt-ozerkligine-dogru/ataturk-kurtlere-ozerklik-vadetti-mi/dersim-gercegi/

Dürrizade Fetvası. Bülent Pakman. Mayıs 2010. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/durrizade-fetvasi/

Azerbaycan Topraklarının İşgali. Bülent Pakman. Ekim 2010. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/ermenistan-siniri-acilacak-mi/azerbaycan-topraklarinin-isgali/

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları. Bülent Pakman. Ağustos 2011. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/

Milli Mücadeleye Azerbaycan Desteği. Bülent Pakman. Ağustos 2012. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/milli-mucadeleye-azerbaycan-destegi/

Azərbaycan Xalq Cümhurriyəti – 90 (1918 – 1920) Azerbaycan Respublikası Medeniyet ve Turizm Nazırlığı. М. F. Аhundov adına Azerbaycan Milli Kitabhanası
http://www.anl.az/down/az.xalq.cumhuriyyeti.pdf

Azerbaycan Cumhuriyeti. Prof. Dr. Musa Gasımov http://coedev.miami.edu/
Nisan 1920 darbesi ve Azerbaycan demokratik Cumhuriyetinin düşmesi. Prof. Dr. Cemil Hasanlı, Tarih Bilimci. İRS Tarih bilinci. http://irs-az.com/new/pdf/201308/1375679518393304782.pdf

Ermeni Terör Örgütü Taşnaksütyun’un 1918-1920 Yıllarında Güney Kafkasya ve Yukarı Karabağ’da Yaptığı Katliamlar. Sevinç Seyidova. Doç. Dr., Azerbaycan Devlet Pedoqoji Üniversitesi, Tarih Fakültesi. Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/1 Winter 2014, p. 485-494, ANKARA-TURKEY http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1315668642_27SeyidovaSevinç-trh-485-494.pdf

İlk Cumhuriyet Döneminde Azerbaycan Petrolünün Ermeni Faaliyetlerindeki Rolü (1918-1920) BeşirMustafayev Doç. Dr. Iğdır Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı: 1. Nisan 2012. 59-79. http://sosbilder.igdir.edu.tr/Makaleler/634303309_05_Mustafayev_%2859-79%29.pdf

I. Dünya Savaşı Esnasında Nargin Adası’ında Türk Esirler. Dr. Betül ASLAN A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED], ERZURUM 2010 http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunitaed/article/viewFile/1020002502/1020002504

Gence İsyanı. Ahmed İsayev. 8 Ağustos 2010. http://www.anl.az/down/meqale/azerbaycan/2010/avqust/130265.htm

Azerbaycan. Devleti kaybetme faciası. http://www.azerbaijans.com/content_318_tr.html

Azerbaycan’ın askeri tarihi http://www.azerbaijans.com/content_652_tr.html

Azerbaycan Basın tarihi http://www.azerbaijans.com/content_741_tr.html

Democratic Republic of Azerbaijan. Chronology of Major Events (1918-1920) by Fuad Akhundov http://azer.com/aiweb/categories/magazine/61_folder/61_articles/61_chronology.html

Azerbaycan Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluşunda Türkiye’nin Yardımları İlhak Amacına mı Yönelikti? Yrd. Doç. Dr. Selma YEL http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/800/10219.pdf

Elviye-i Selase’nin Osmanlı Devleti’ne İadesi ve Bazı Uygulamalar
Doç. Dr. Mustafa GÜL. Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim Üyesi http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/814/10330.pdf

Milli Mücadele Döneminde Elviye-i Selase ve Nahçıvan. Esin Derinsu Dayı. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı. 2013. http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-64-65-66/milli-mucadele-doneminde-elviye-i-selase-ve-nahcivan

Ahıska Türkleri -VI- Asil S. Tunçer http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=2424

İngiliz Belgelerinde Türkiye, Erol Ulubelen, Çağdaş Yayınları. İstanbul 1982.

Yakın Dönem Tarihimizde Yeşil Ordu Cemiyeti’ne Toplu Bir Bakış. Mukaddes Arslan. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-51/yakin-donem-tarihimizde-yesil-ordu-cemiyetine-toplu-bir-bakis

Moskova Antlaşmasına Giden Yol, Milli Mücadele Dönemi TBMM Bolşevik İlişkileri. İhsan Çolak. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-49/moskova-antlasmasina-giden-yol-milli-mucadele-donemi-tbmm-bolsevik-iliskileri

I. Dünya Savaşı Sonunda Nahçıvan’da Yapılan Millî Mücadele ve Bugünkü Nahçıvan’ın statüsünün oluşumu. Doç. Dr. Ali Arslan. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-41/i-dunya-savasi-sonunda-nahcivanda-yapilan-milli-mucadele-ve-bugunku-nahcivanin-statusunun-olusumu

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/erzurum-milletvekili-durak-ve-arkadaslarinin-dogu-cephesi-kuvvetlerinin-tecavuzlere-karsilik-vermemeleri-nedenlerinin-bildirilmesi-hakkindaki-soru-onergesi-uzerine

Ahmet Dursun. Toplumsal bilinci gerçekleştirme çatısı. 28 Eylül 2008. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2980.0

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Azerbaycan ve Dağıstan’a Askeri ve Siyasi Yardımı / Dr. Nâsır Yüceer http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=290860
XIX. Yüzyılda Rusya’nın Kafkas Politikası ve Ermeniler. Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY04.04.2014. http://ekoavrasya.net/duyuru.aspx?did=136&Lang=TR

Çöl Kartallığından Kafkas Kartallığına. Oğuzhan Yücel http://www.kayipmurekkep.com/col-kartalligindan-kafkas-kartalligina/

Kafkas Seddi. Uludağ Sözlük. http://www.uludagsozluk.com/k/kafkas-seddi/
Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz Hatıralarım. İhsan Ilgar. Kervan Yayınları. İstanbul. 1973

Atatürk Azerbaycan’ı sattı iddiası Sinan Meydan ve eksikler. Cazım Gürbüz. Yeniçağ Gazetesi. 28.11.2005. http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ataturk-azerbaycani-satti-iddiasi-sinan-meydan-ve-eksi-36428yy.htm

Kafkasya’daki son Türk zaferleri.Yrd. Doç. Dr. Mesut Erşan. Tarih Tarih Almanakları http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=290864

Red Army invasion of Azerbaijan. Wikipedia. http://en.wikipedia.org/wiki/Red_Army_invasion_of_AzerbaijanЛенин В. И.

T. B. M. M.. Gizli Celse Zabıtları. 22 Kânunusâni 1337 (1921). https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT01/gcz01001136.pdf

Полное собрание сочинений Том 51. Письма: март 1920 г.

Содержание «Военная Литература» Военная история, Глава 8., Взятие Петровска и Баку İçerik «Savaş Edebiyatı» Askeri tarih. Petrovska ve Bakü İşgali http://militera.lib.ru/h/shirokorad_ab3/21.html

Lenin ve Milliyetler Meselesi. Ayşe Hür. 17 Mayıs 2009. Taraf. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/lenin-ve-milliyetler-meselesi/5561/

Vahşetin belgesi KGB’de. Yeni Şafak. Murat Palavar. 08 Aralık 2007 http://www.yenisafak.com.tr/gundem/vahsetin-belgesi-kgbde-86399

Azadlık Radyosu.Azerbaycan. 3.6.2014 günlü program
http://www.azadliqradiosu.az/content/article/24926184.html

Atatürk Azərbaycanı haqlı olaraq güzəştə getdi – TARİXİ FAKTLAR. Elnur MUSAYEV. Hürriyyet. 3.9.2016 http://hurriyyet.org/11274-ataturk-azerbaycani-haqli-olaraq-guzeshte-getdi-tarx-faktlar.html

Minareler süngü kubbeler miğfer mercedesler zırhlı. Yılmaz Özdil. Sözcü Gazetesi. 23 Mayıs 2015. http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/minareler-sungu-kubbeler-migfer-mercedesler-zirhli-839488/

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti Mehmet Emin Resulzade. Firuz Yusufi.    https://firuzyusifi.wordpress.com/2016/03/03/yasasin-turkiye-cumhuriyeti-mehmet-emin-resulzade/

Türk Kurtuluş Savaşı Doğu Cephesi. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Türk Kurtuluş Savaş1 Doğu Cephesi

Sevr Antlaşması. Vikipedi.http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antlaşmas1

Mustafa Suphi. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa Suphi

Türk Kurtuluş Savaşı. Vikipedi.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Türk Kurtuluş Savaş1

Fətəli xan Xoyski. Vikipedi. http://az.wikipedia.org/wiki/Feteli xan Xoyski

Büyük Taaruz. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Büyük Taarruz

İzmir’in İşgali. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/İzmirin İşgali

Minareler süngü kubbeler miğfer mercedesler zırhlı. Yılmaz Özdil. Sözcü Gazetesi. 23 Mayıs 2015. http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/minareler-sungu-kubbeler-migfer-mercedesler-zirhli-839488/

Orijinal kaynağı bulunamayan başka dökümanlar

Bülent Pakman. Şubat 2015. Son güncelleme Eylül 2016. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

Facebook Widgets

IMG_2654Bülent Pakman kimdir  https://bpakman.wordpress.com

Atatürk, Azerbaycan, Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 2 Yorum

Milli Mücadelenin başlarında Kızıl Ordunun Azerbaycan’a girişi

Giriş

Güney ve Kuzey Kafkasya’da Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri olmak üzere iki Türk Cumhuriyetinin 1918 deki kuruluş hikayeleri Kafkas İslam Ordusu  ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti yazılarımızda anlatılmıştı. O günlerin özetinin verilmesinden başlayarak Osmanlı Ordusu’nun Kafkaslardan çekilmesi sürecinde bu iki devlete 1918 ve 1919 da eklenen Ahıska Geçici Hükümeti, Güneybatı Milli Kafkas Geçici Hükümeti, Aras Türk Hükümeti, Acara Şura Hükümetinin kuruluşları ve diğer ilgili olaylar, aşağıda tarih sırasıyla anlatılmaktadır.

BÖLÜM 1 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SON YILLARI

1.1 Bolşevik İhtilali

Ekim 1917 Bolşevik İhtilali ve sonrasındaki iç karışıklıklar yüzünden Ruslar, Osmanlı Devletiyle 18 Aralık 1917’de Erzincan’da mütareke imzalayarak 1. Dünya Savaşının Kafkasya cephesinden çekildiler. Rus ordusundan kalan 120 bin kadar Ermeni asker  ve milisler (çeteler) güçlerini birleştirerek Kafkasya’da Ermeni ordusu kurdular. 1917 sonlarında Gürcüler Posof-Kobliyan tarafında, Ermeniler de Erzurum-Kars-Ardahan taraflarında askeri faaliyetlere başladılar. Güney Kafkas halklarının sınırlar konusunda anlaşamamaları sonucu 28 Mayıs 1918 de merkezi Erivan olan Ermeni devleti kuruldu. Ermeniler Doğu Anadolu’nun kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü, Iğdır, Arpaçay ve Aras’a kadar ilerlediler. Rus Ordusunda Ermeni gönüllülerinden oluşan birliklerden birinin komutanı olan Antranik’in silahlı çeteleri Gökçe’de ve Zengezur’da Türk’leri katlettiler. Yeni Sovyet Hükümeti tarafından görevlendirilen Stephan Şaumyan komutasındaki Ermeni Daşnak birlikleri Azerbaycan topraklarında,  31 Mart 1918 de Bakü’de 15 000 Türk’ü katlettiler. Azerbaycanda bu olay “Mart Kırgını” olarak her yıl anılmaktadır. Stephan Şaumyan ve çetesi 23 Nisan 1918’de Quba’da 122 köyü yıkarak büyük bir katliam yaptılar. 380 aileyi evleriyle birlikte yaktılar. Ayrıca 3000 kadar Dağ Yahudisini de öldürdüler. Daha geniş açıklamaları Kafkas İslam Ordusu yazımızda okuyabilirsiniz.

1.2 Osmanlı ordusunun Kafkasya’ya harekatı

Osmanlı 3. Ordusu Vehib Paşa komutasında, Ermenilerin Türklere karşı saldırı ve katliamlarına son vermek amacıyla, 7 Şubat 1918 de harekete geçerek 8 Nisan’a kadar Kelkit, Erzincan, Bayburt, Tercan, Vakfıkebir, Akçaabat, Trabzon, Erzurum, Oltu, Hasankale, Horasan, Malazgirt, Hınıs, Adilcevaz’ı geri aldı. Van 2 Nisan, Ardahan 3 Nisan 1918 de 3. Ordu tarafından ele geçirildi. 5 Nisan 1918’de Sarıkamış’a,  8 Nisanda Kağızman’a girildi.

1.3 Kars, Ardahan ve Batum Elviye-i Selâse

Rusların Güney Kafkasya’dan çekilmesiyle oluşan otorite boşluğunu doldurmak amacıyla Azerbaycan Türkleri, Gürcüler ve Ermeniler Transkafkasya Sejmi (Meclisi) oluşturdular. Osmanlı Ordusunun yaklaşması üzerine 23 Şubat 1918’de Tiflis’te Seym toplandı ve Osmanlı Devleti ile derhal müzakerelere başlanması gerektiği kararını aldı. 3 Mart 1918 de imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması ile  Osmanlı toprağı iken Rusların 93 harbinde (1877-78) işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum  (Elviye-i Selâse: üç liva – üç sancak) Osmanlı Devleti’ne geri verildi.  Fakat Batum’a girilmesi Almanların Gürcülere destek vermeleri yüzünden uzun sürdü. Batum’daki Gürcüler, seferberlik ilân ederek, 12.000 kişi topladılar. Aynca, Rum ve Ermeniler’den de bir tabur oluşturuldu. Harbiye Nazırı Enver Paşa, 4 Nisan 1918’de, 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa’ya şu emri veriyordu: “Üç senedir döktüğü kanların ve uğradığı zorlukların ve felâketlerin mükâfatı olarak, Osmanlı Hükümeti’ nin eskiden kaybettiği ve Brest-Litovsk Muahedesi ile istikbalini sağladığı Batum, Kars ve Ardahan’ı fiilen işgal etmek hükümetin vazifesidir“. Batum’a taarruzdan önce, 3. Ordu Komutanı, 37. Kafkas Tümeni Komutanına,  Batum Komutanlığı’na bir tebliğ gönderilmesini emretti. Bu tebliğde özet olarak şunlar vardı:
“Brest-Litovsk Muahedesi gereği boşaltılması lâzım gelen Batum, işgal edileceğinden, askerlerinizin tabyalardan 13 Nisan 1918, saat 16.00’ya kadar geri çekilmesini teklif ederim. Bu teklif kabul edildiği takdirde askerimiz, Batum’ dan askerleriniz kâmilen çekilinceye kadar, tabyalarda kalacaklar ve şehre ilerlemeyeceklerdir. Kafkas Cephesi Osmanlı Komutanı, askerinizin silâhları ile Batum’dan çıkmalarına müsaade etmektedir“
. Bu teklif reddedildi. Başlayan taaruzla 14 Nisan 1918 de Batum’a girildi. Aynı gün Çürüksu’ya da girildi.

14 Temmuz 1918 tarihinde Elviye-i Selâse’de başlayan halk oylaması sonucu, bölge halkının büyük çoğunluğu Türkiye ile tekrar birleşmeyi istedi. 15 Ağustos 1918 tarihinde Padişah VI. Mehmed Vahideddin tarafından yayınlanan bir beyânnâme ile Elviye-i Selâse’nin resmen Osmanlı’ya ilhâkı ilan edildi.

1.4 Kafkas İslam Ordusu

Azerbaycan Türklerinin talebi üzerine Nuri Paşa komutasında Anadolulu, Kerküklü, Azerbaycanlı ve Dağıstanlı gönüllülerden oluşan Kafkas İslam Ordusu 20 Mayıs 1918 de Azerbaycan topraklarına girdi. Ordunun gelişiyle eli güçlenen Azerbaycan Millî Şûrası 28 Mayıs 1918’de istiklâl beyannamesiyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin kuruluşunu ilan etti. Tebriz’i alan Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu 9 Haziran 1918’de Hoy şehiri yakınlarında Ermeni  Antranik kuvvetlerini yendi. Antranik Nahcivan’a çekildi. Aynı gün Mürsel Paşa komutasındaki 5. Kafkas Piyade Tümeni de Azerbaycan topraklarına girdi.

1.5 Bakü zaferi

Birleşik Türk orduları Nuri Paşa komutasında şiddetli savaşlardan sonra 15 Eylül 1918 de Bakü’ye, 12 Ekim 1918 de Derbent’e girdi.  13 Ekim 1918 de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edildi. Böylelikle Nahçıvan, Azerbaycan ve Dağıstan Türkleri Ermeni katliamından kurtarıldılar. Bu konulardaki ayrıntılı yazılarımızı okumak için lütfen tıklayın:  Kafkas İslam Ordusu  ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti

BÖLÜM 2 – 1. DÜNYA SAVAŞININ SONA ERİŞİ

2.1 Osmanlı Ordusu’nun Güney Kafkasya’dan  çekilişi ve bölgenin İngiliz-Ermeni hakimiyetine geçişi

Osmanlı Ordusunun Azerbaycan, Nahçıvan ve Dağıstan’daki varlığı fazla uzun sürmedi. I. Dünya savaşını kaybetmiş olan Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’nden mütareke (ateşkes) isteğinde bulundu. Mütareke imzalanmadan önce 16 Ekim 1918’de  Osmanlı Devletinin Başnazırı Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Brest-Litovsk Antlaşması ile kazanılan Kars, Ardahan, Batum dışındaki toprakların boşaltılması kararını aldı ve bu kararı 5267 no.lu emirle 20 Ekim’de şifreli telgrafla Kafkas Ordu Komutanlığı’na bildirdi. Bu karar uyarınca  21 Ekim 1918 günü Harbiye Nazırı Enver Paşa Kafkasya’daki IX. Ordu Komutanlığına 6 hafta içinde Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan, Batum) hariç, Azerbaycan, Dağıstan ve Nahçıvan dahil tüm Güney Kafkasyayı terk etme emrini verdi.  Ancak Enver Paşa, Şark Orduları Grup Kumandanı Halil Paşa’ya gönderdiği önceki bir emirde; Nuri Paşa’nın orada kendisi ile çalışmak üzere kalacak subay ve askerleri belirleyerek ona göre faaliyette bulunmasını istemişti. Buna göre Kafkasya’da bazı Osmanlı Ordusu subayları faaliyetlerine devam ettiler.

29 Ekim 1918’de IX. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve III. Fırka Kumandanı Halid Beğ’in yardımları ile Ahıska Geçici Hükümeti kuruldu.

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti  Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayarak ile bütün cephelerde olduğu gibi Azerbaycan, Nahçıvan ve Dağıstan cephesindeki  güçlü ve disiplinli Osmanlı ordusunun askeri faaliyetlerini sona erdirmeyi taahhüt etti. Ancak, başlatılacak geri çekilme harekatı öncesinde bölgedeki Türk komutanların bazı çekinceleri mevcuttu. Geri çekilme işlemini lojistik, askerî, güvenlik ve stratejik noktalardan değerlendiren komutanlar düşüncelerini merkeze çeşitli telgraflarla bildirmişlerdi. Türk komutanların görüşleri şunlardı:

  • Geri çekilme işlemi en az bölgeye düzenlenen ileri harekat kadar zor olacaktı.

  •  Belirli bir araziye yayılmış kuvvetlerin erzak ve malzemelerinin taşınması bile sadece 3 aylık bir zaman dilimini kapsayacaktı.

  •  Aynı şekilde bölgede Türk birliklerinin çekilmesi ile başlayacak göç dalgası için olası güzergahlarda iaşe ve güvenlik tedbirlerinin alınması gerekmekteydi.

  •  Boşaltılacak yerleşim yerlerine hemen gelmeleri beklenen Ermeni ve Gürcü kuvvetlerinin gerçekleştireceği faaliyet ve olası zulümler de öngörülmeliydi ve önlemlerin alınması gerekmekteydi.

  •  Ayrıca bölgede güvenlik de önemli bir problemdi.

İngilizler’in İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalama emri çıkarması üzerine Enver Paşa, bazı arkadaşlarıyla 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısına binerek Osmanlı topraklarını terk etti ve Kırım’a gitti.

5 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası kuruldu. Bu arada Osmanlı’nın 15. Piyade Fırkası Kuzey Kafkasya’da hala harekatlarına devam ediyordu. Yusuf İzzet Paşa geri çağrılma ihtimalini göz önüne alarak 26 Ekim’de başladığı harekat sonucu 8 Kasım 1918 tarihinde Kuzey Kafkasya’daki Mahaçkale (Petrovsk)  şehrini ele geçirdi. Nuri Paşa Osmanlı hükümetinin tahliye  emrini, Petrovsk Cephesine 11 Kasım’da ulaştırabildi. Yusuf İzzet Paşa geri çekilme konusunda ayak sürümüş fakat emri daha fazla geciktiremeyeceğini anladığından 15. Tümen Komutanına morali gayet bozuk bir vaziyette nakliyatın 27 Kasım’a kadar tamamlanması hususunda emir vermişti.

Bu arada Enzeli’de bulunan İngiltere’nin bölge komutanı Thomson ile Nuri Paşa arasında çeşitli defalar farklı şekillerde iletişim kuruldu. İngiliz komutanın Bakü’nün boşaltılmasını istemesi ve İngilizlerce işgal edileceğini bildirmesinin ardından Nuri Paşa, çekilme takviminin Thomson’un beklediği hızda olamayacağı cevabını verdi. Sonuçta Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesinin nasıl olacağı konusunda anlaşmaya vardılar.

Mondros Mütarekesi’nin 11. ve 15. Maddeleri doğrudan bölgeyi yani Kafkasları ilgilendiriyordu ve Elviye-i Selâse’nin (Kars, Ardahan ve Batum) terki söz konusu değildi. Fakat İngilizler, 11 Kasım 1918’de Osmanlı Hükümeti’ne Mütareke’nin 11. Maddesi’ne ek olarak verdikleri notada; bütün birliklerinin elemanları ve cephaneleriyle beraber Elviye-i Selâse’yi terkini istediler. Bu çaresiz durumdaki Osmanlı hükümetine verilmiş bir ültimatomdu. İngilizler aciz Osmanlı Hükümeti’nin müteakip itirazlarını da kabul etmediler. İtilaf Devletlerinin ültimatomu üzerine Osmanlı hükümetince alınan 20 Kasım 1918 tarihli yeni bir kararla Kafkasya’da hiçbir Osmanlı askerinin kalmayacağı, buradaki kıtaların süratle bölgeyi terk etmeleri emredildi. Bu karara uyularak 15. Piyade Fırkası, Derbent ve Petrovsk istasyonlarından ayrıldı.  5. Piyade Fırkasının da Bakû’yü terk etmesiyle Osmanlı Ordusu Kafkaslardan geri dönüşe başlamış oldu.  16/17 Kasım’da Nuri ve Mürsel Paşalar dahil olmak üzere Osmanlı Ordusu Bakü’yü tamamen terk etti. Bazı Türk subayları Azerbaycan ve Kafkasya’da kaldılar.

17 Kasım 1918’de General William M. Thomson’un komutasındaki 5 bin kişilik İngiliz, Fransız ve Amerikan birliklerinden, Ermeni ve Kazak askerlerden de oluşan müttefik askeri güçler, Azerbaycan hükümetinin protestosuna rağmen Bakü’yü tekrar işgal ettiler.  İngilizler 14 Eylül’de kaçtıkları gemilerden biriyle dönmüşlerdi.

Türk ordusunun çekilmesinden ve İtilaf kuvvetlerinin bölgeye gelmesinden sonra Bakü Valiliği görevini üstlenen İngiliz General Thomson  üç renkli,  ay-yıldızlı Azerbaycan bayrağının kullanılmasını yasakladı. Kalan Osmanlı birliklerine de, derhal Bakü ve Kafkasya’dan çekilmeleri ültimatomunu verdi. İngiliz işgaliyle, artık Azerbaycan’da yeni bir dönem başlamıştı. General Thomson Azerbaycan toprağı olan Zengezur rayonunun (ilçesinin) beşte dördünü Ermenilerin çete lideri Antranik’e verdi. Antranik (Andronik) Thomson tarafından kendisine verilen bu toprağı karargâh yaparak Güney Kafkasya’da katliamlara başladı. Antranik Zengezur’u, Karabağ’ı ve Dağlık Karabağ’ın Kuzeyinde bulunan Gence vilayetini de içine alacak şekilde, bu toprakları “Küçük Ermenistan” diye adlandırıyordu. Hedef olarak bu arazilerde yaşayan Azerbaycan halkına karşı terör faaliyetlerinde bulunarak, buraları Müslüman ve Türk insanından kendi fikrince temizleyerek ülkesine katmak istiyordu. Ermeni saldırılarının tahammül edilmez hal alması üzerine 18 Kasım 1918 de merkezi Iğdır olan Nahçıvan’ı da kapsayan Aras Türk Hükümeti kuruldu. Osmanlı ordusundan kalan silah ve bazı subaylarla birlikte  çaresiz halk silahlanarak Ermenilere karşı koymaya çalıştılar. Aynı gün Osmanlı kuvvetleri Tebriz’i terk etti.

Osmanlı’nın IX. Kafkas Tümeni 1 Aralık 1918 de Nahçıvan’ı terk etmeye başladı.  4-5 Aralık’ta da Ahıska’yı, Ahılkelek’i kısaca tüm Azerbaycan ile doğu, güney ve kuzey Kafkasya’yı terk eden Osmanlı kuvvetleri, 4 Aralık’ta Osmanlı devletinin Arpaçay’da 1877’ye kadar hakim olduğu sınırına, 5 Aralık’ta da daha önce belirlenen 1914 Osmanlı-Rus sınırına çekilmişti. Bu sınır Ardeşen-Yusufeli-Oltu-Bayezit hattından geçiyordu. IX. Kafkas Tümeni, 11 Aralık’ta Kağızman üzerinden Sarıkamış’a geldi. 17 Aralık’da Azerbaycan tümüyle terk edildi. Ancak, daha önce de olduğu gibi bölgede kalmak isteyen terhis olmuş askerler ile silah ve mühimmat bölgede bırakıldı.

Ermeniler 2 Aralık 1918 de Aşık Melikli, Xolaflı, Şıxlar, Totar köylerini yaktılar. 18 Aralık’ta Sirik köyünü yakıp talan ettiler. 26 Aralık’ta ise Düdükcü kasabasında Azerbaycanlıların yaşadığı mahalleleri yakıp yıkarak yerle bir ettiler. Elli binden fazla (bazı kaynaklarda altmış binden fazla) insan mülteci durumuna düşerek Azerbaycan’ın değişik köylerine sığınmak zorunda kaldı.

İngilizlerin isteği uyarınca Osmanlı Devleti 10 Aralık 1918 de Elviye-i Selâse’nin tahliyesine başlattı, 13 Ocak 1919 da IX. Ordu Karargâhı Erzurum’a nakledildi.

Artan Ermeni saldırı ve tecavüzlerine karşı  Türk halkını korumak maksadıyla Ardahan, Batum bölgesinde Acara Şura Hükûmeti kuruldu. 17-18 Ocak 1919’da Kars’ta yapılan kurultayda Kars-Ardahan ve Posof’lu aydınlar Ermeni-Gürcü hareketini engellemek için “Milli Şûrâ Hükümeti”ni Kars, Ardahan, Batum Sancakları ve kazaları ile Nahçıvan Ordubad, Culfa, Ahıska ve Ahılkelek’i de kapsayacak şekilde genişleterek Cenûbîgarbî (Güneybatı) Milli Kafkas Geçici Hükümetini kurdular. 1 Şubat 1919 Hükümet sınırlarını Kars, Ardahan, Batum, Kağızman; Oltu (Şenkaya ilçesi ile birlikte), Nahçıvan; Artvin, Borçka, Murgul, Çürüksu, Acara-î Ulyâ (Yukarı Acara), Acara-i Süflâ (Aşağı Acara), Ardanuç, Şavşat, Posof, Ahıska (Azgur, Koblıyan ve Hırtış ile birlikte), Ahılkelek, Çıldır, Akbaba (Arpaçay başları). Şüregel, Zarşad, Penek, Sarıkamış, Horasan (Aşağı Pasin’den sayılan Karaurgan Bucağı) Digor, Sürmeli, (Iğdır, Kulp/Tuzluca ve Aralık ilçeleri gibi Aras’ın sağındaki yerler) Iğdır, Şerur, Şahtahtı, Yenice, Culfa, Ordubad vilâyet, sancak ve kazaları olarak belirledi.

Batum, 23 Ocak 1919 da Osmanlı kuvvetleri tarafından tamamen terk edildi, ertesi gün İngilizler tarafından işgal edildi. Doğu Anadolu vilayetlerinin haklarını korumak için 2 Aralık 1918’de İstanbul’da kurulan Vilâyât-ı Şarkîyye Müdâfâa-i Hukûk Millîye Cemiyeti, 10 Mart 1919’da Erzurum’da bir şube açtı.

Azerbaycan ve Cenubigarbi Milli Kafkas Hükümetlerine bağlı olmak istemeyen Ermeniler 1919 yılının Mart ayından başlayarak Karabağ’da, Erivan’da Üçmüezzin’de, Nahcivan ve diğer Azerbaycan topraklarında terör faaliyetlerine devam ettiler. 4 Nisan 1919’da İngiliz Hükümeti General K.M. Davie’yi Erivan, Kars Vilayeti, Nahçıvan Bölgesi ve Borçalı tarafsız bölgesinden sorumlu tayin ederek özellikle bölgeyi ilgilendiren şu talimatları verdi:


* Kars Vilâyeti ve Nahçıvan bölgesinin Paris Barış Konferansı kararına kadar, Ermeni Hükümeti’nin yetkisine verilmesi;
* Kars Şûrâsı’nın en kısa zamanda dağıtılması ve liderlerin sınır dışı edilmesi,
* En ufak bir şüphede Türklerin tutuklanıp Tiflis’e gönderilmesi,
* Bu hazırlıkların 30 Nisan’a kadar tamamlanması;
 

* İngiliz askerlerinin   çekilerek yerlerini Ermeni Hükümeti ve bir misyona bırakması.

13 Nisan 1919’da İngilizler, 2500 Ermeni askerini takviye getirerek Kars’ı işgal ettiler, Cenûbîgarbî Kafkas Hükümeti’ni dağıtıp; Hükümet Başkanı Cihangiroğlu İbrahim Beğ ile birlikte toplam 12 Hükümet üyesini tutukladılar. İngilizler Hükümet üyelerini Tiflis-Batum-İstanbul yoluyla Malta’ya sürdüler. Bu hükümetin dağılmasından sonra Gürcüler Azgur, Ahıska ve Duğur’da ileri gelen şahıslarla işbirliği yaparak Ahıska, Ahırkelek ve Posof’u işgal ettiler. Bu dönemde Osmanlı ordusu 3. tümenine bağlı taburlarla, milis kuvvetleri, Gürcülere karşı ayrı ayrı savaşmıştı.

Ermeniler, Nisan sonlarında Nahçıvan-Şerur bölgesini işgale hazırlandılar. 3 Mayıs 1919 da Ermeni çete reisi General Dro İngiliz Generali Davie ’tarafından Nahçıvan bölgesinde asayişi temin etmek ve Nahçıvan’da Ermeni idaresini kurmak üzere tayin edildi. İngiliz yardımı ile Nahçıvan’a doğru ilerleyen Ermeniler, Şerur ve Zengizor mıntıkalarında Türklerin direnişi ile karşılaştılar. General Shalkovnikov ve General Dro’nun kuvvetleri ile Mışığ Aveteryan’m atlı süvarileriden oluşan 6.000 kişilik bir Ermeni müfrezesi Türklerin direnişini kırarak 24 Mayıs 1919’da Nahçıvan’ı işgal etti. Azerbaycan Hükûmeti’nin İngilizler nezdindeki protestosu neticeyi değiştirmedi. Nahçıvan Şahtahtı civarındaki 45 köye saldırıldı, demiryoluna yakın köyler zırhlı tren toplarıyla ateş altına alınmak suretiyle Müslüman halk paniğe uğratıldı ve buralar ele geçirildi. İki Ermeni alayı, Büyükverdi Köyüne saldırarak halkın birçoğunu öldürdü. Ermeniler, Müslüman Türk ahaliyi Aras Nehri’nin batısına kovmayı planlamışlardı. 

15. Kolordu Kumandanı Kazım (Karabekir) Paşa’nın görevlendirdiği 11. Tümende Yüzbaşı Halil, Üsteğmen Edip (Albay Tokalp), Topçu Üsteğmen Naci (General Altuğ), Teğmen Osman Nuri  komutasında 2.000 atlı ve yaya kuvvet, 19-20 Temmuz 1919’da, Yenice îstasyonundaki Ermeni kuvvetlerine baskın yaptı. Ermenilerden bir zırhlı trenle dört top, 42 makineli tüfek ele geçirildi, 200 kadar esir alındı. Bunun üzerine, General Shalkovnikov Nahçıvan Garnizonu’nu terk ederek Zengizor’a çekildi. Ermeni kuvvetleri de Nahçıvan’dan ayrılarak Revan’a gitmek zorunda kaldılar. Böylece, Nahçıvan’da millî idare yeniden kuruldu.

Bu arada Nuri Paşa İstanbul’a dönünce hain Osmanlı hükümeti tarafından İngilizlere teslim edilmiş ve İngilizler tarafından deniz yoluyla Batum’a getirilerek Kafkas İslam Ordusu komutanlığını yaptığı için yargılanmak üzere Ardahan Kışlasında hapse atılmıştı. Nuri Paşa, 8 Ağustos 1919 gecesi Azerbaycan ve Batum Türkleri tarafından tutuklandığı yerden kaçırılarak Gence’ye getirildi.

Eylül 1919’da Bakü’ye gelen Amerikalı General Haskel, Karabağ ve Zengezur’un Azerbaycan toprağı olması, Nahcivan, Şerur, Dereleyezi bölgeleri ise Generale bağlı olmak şartıyla tarafsız bölge olması istekleri doğrultusunda 20 maddeden ibaret olan bir teklifi Azerbaycan hükümetine iletti. Fakat Azerbaycan hükümeti bu teklifi kabul etmedi.

2.2 Rusların Kafkasya’ya dönüşü

Ekim Devrimi sırasında Çar İmparatorluk ordusunun terk etmesiyle kısa süre özgür kalan Kuzey Kafkasya’ya önce Bolşevik karşıtı Anton Denikin komutasında Beyaz Rus (Menşevik) ordusu girdi. Denikin’in hedefi Bakü petrolleriydi. Arka plandaki hedefi Bakü olmak üzere Kafkasya’yı geri alacağı bilinmekte olan Lenin tahminleri yanıltmadı Mart 1919 da 11. Kızıl Orduyu teşkil etti ve Denikin ile savaşmak üzere Kafkasya’ya sürdü. O zamana kadar Beyaz Ordu Generali Denikin,  Osetya, Kabardey, Adigey ve Karaçay-Malkar bölgelerini işgal etmişti. Mayıs 1919’da İngiliz General Thomson’un Hazar donanmasının da desteğiyle  Dağıstan’da Hasavyurt’u da ele geçirdi.

2.3 Anadolu’da Milli Mücadele başlıyor

İngilizler Ege’ye ve Anadolu’ya asker gönderip başlarını derde sokmaya niyetli değillerdi. Doğu’da Ermenileri kullandıkları gibi Batı’da da Yunanlıları piyon olarak öne sürdüler. 15 Mayıs 1919 da 20 bin Yunan askeri İtilaf gemilerinin desteğinde Anadolu’yu işgal etmek üzere İzmir’e çıktı. Bu Mondros Mütarekesine aykırıydı. Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldüler. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları da süngülendi. Ali Nadir Paşa Yunan askerleri tarafından tekmelendi. Türk sivillere karşı öldürme, yağma ve tecavüz olayları başladı. İşgalin ilk günü İzmir’de 400 Türk öldürüldü. 15-16 Mayıs arası çevredeki köylerde ve kazalarda yaşanan olaylar ile öldürülen Türk sayısı 5 bine yaklaştı. 16 Mayıs sabahı İzmir’in işgalini duyan 800 kadar yerli Rum, Türk köylerine saldırdı. Savunmasız insanlar öldürüldü ve malları yağmalanmaya başlandı. Urla’daki Türk mahalleleri Rumlar tarafından kuşatılmaya başlandı. Bunun üzerine 56. Tümene bağlı 173. Alay Komutanı Yarbay Kâzım Bey yanında bulunan 18 er ve birkaç jandarma ile kasabayı savunmaya geçti. İlk Rum saldırısı püskürtüldü. Aynı gün olayı öğrenen kasabadaki Türk halkı, Urla’daki askeri silâh deposunda bulunan 120 silâhı ve cephaneyi alarak, 120 kişilik bir milis kuvveti meydana getirdi, böylece Batı Anadolu’da ilk Kuva-yı Milliye (milli kuvvetler) doğdu. Bunu çevrede hızla başka milis kuvvetlerinin kuruluşu izledi.

23 Mayıs’ta İstanbul Fatih ve Sultanahmet’te Türk siyasi tarihinin o güne kadarki en büyük mitingi ve kitle gösterileri düzenlendi. Direniş fikri, İttihat ve Terakki yandaşlarının görüşü olmaktan çıkarak tüm ülke sathına yayıldı. Osmanlı Padişahı Vahdettin, İngilizlerin isteği ile,  Anadolu’da İzmir ve Ege’nin işgaline tepki gösterilmesini önlemesi ve Doğu cephesinde silahlarını hala bırakmayan 15. Kolorduyu tasfiye etmesi, 1919 yılı başlarında itibaren Karadeniz’de silahlanarak Rumlarla çatışmalara giren Kuva-yi Milliye’yi dağıtması için Çanakkale savaşı kahramanı Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirdi. 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a çıktı.

2.4 Amasya Tamimi

21 Haziran’da Mustafa Kemal ile, Anadolu’daki en önemli askeri birliklerin komutanları olan Kâzım Paşa (Karabekir), Refet (Bele) Paşa ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşalar ve Ege bölgesinde asayişi sağlamakla görevlendirilen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ile Amasya’da buluştular.  22 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan, Rauf Bey, Refet ve Ali Fuat Paşalar v.b. tarafından da imzalanan Amasya Genelgesi yayınlandı. Genelge bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümetini hiçe saymakta, hükümetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. Bildiri, ulusal bağımsızlığın ancak ulusun “azim ve iradesi” ile sağlanacağını vurgulayarak, ülke çapında bir direniş hareketinin işaretini vermekteydi.

Kurtuluş Savaşı’nda ilk cephe Ayvalık Cephesi’ydi. 172. Alay komutanı Yarbay Ali Bey (Çetinkaya), halkı da silahlandırarak 29 Mayıs 1919’da Ayvalık’ı işgal eden Yunanlara karşı direnişe geçti. Bu arada Yörük Ali Efe gibi çete reisleri de zaman zaman Yunanlara karşı baskınlar düzenliyordu. Aydın Cephesi’ndeki Kuva-yi Milliye, 28 Haziran 1919’da Yunan askerlerine saldırıya geçti ve üç gün süren kanlı çatışmalardan sonra işgalcileri Aydın’dan çıkarmayı başardı. Ne var ki Yunanlar kısa bir süre sonra kenti yeniden işgal ettiler. Bu bölgede faaliyet gösteren Çerkez Ethem  ise Salihli Cephesi’ni oluşturmuştu.

2.5 Erzurum Kongresi

23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nde Şirân Müftüsü’nün Arapça duası ve Kongre’nin en yaşlı üyesi sıfatıyla Vilâyât-ı Şarkiyye-i Müdâfâa-i Hukûk-ı Millîye Cemiyeti Başkanı Mehmed Raif (Dinç) Hoca’nın yaptığı açış konuşmasından sonra, Kongre Başkanlığı’na seçilmiş olan Mustafa Kemal Paşa, kürsüye çıkarak memleketin içinde bulunduğu durumu, iç ve dış olayları değerlendirdiği uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasının Elviye-i Selâse’yi ilgilendiren kısımda; Ermenilerin Nahçıvan’dan Oltu’ya kadar ki bütün bölgelerde İslam ahaliyi tazyik ve bazı bölgelerde “katliam ve yağmagirlikte” bulunduklarını; “hudutlarımıza kadar İslâmları mahva mahkûm ve hicrete mecbur ederek Vilâyât-ı Şarkiyemiz hakkındaki emellerine de doğru” ilerlemek istediklerini ifade etti. Kongre Beyannâmenin 6. Maddesi’nde Elviye-i Selâse ve Nahçıvan’a olumlu mesaj verilerek mütarekenin imzalandığı tarihteki sınırlarımız dahilinde kalan topraklarımızın bir bütün ve milletimizin birbirinden ayrılması mümkün olmayan öz kardeş oldukları vurgulandı. Mustafa Kemal’in kısa ve öz ifadesi ile Erzurum Kongresi kararlarında “millî hudutlar içindeki vatan bir bütündür. Birbirinden ayrılık kabul etmez” fikri hakimdi.

2.6 Sivas Kongresi

4 Eylül 1919 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırdı. Genel seçimler yapılıp yeni Mebusan Meclisi kuruluncaya kadar İstanbul hükümetiyle tüm resmi bağların kesilmesi kararlaştırıldı. Ülke çapında yeni bir idari ve siyasi örgütlenme kurmak amacıyla bir Heyet-i Temsiliye kuruldu. Bu kararlar yeni bir Türk Devleti‘nin kuruluşuna temel oldu.

2.7 Milli Mücadeleye Karşı ilk isyanlar

2 Kasım 1919’da Manyas –Susurluk-Gönen –Ulubat dolaylarında Osmanlı uşağı Anzavur’un çıkardığı ilk isyan Kuva-yı Milliye tarafından 25 Kasım 1919’da bastırıldı. 26 Ekim’de Bayburt’un Hart kazasında, şeriat düzeni kurmak amacıyla ayaklanan Şeyh Eşref isyanı 24 Aralık 1919 dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik kuvvet tarafından bastırıldı. Bu diğer ve isyanlarla ilgili ayrıntılı yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

2.8 Misak-ı Milli (Milli Ant)

1919 Aralık ayında yapılan genel seçimler sonucunda son Osmanlı Meclis-i Mebusanı oluştu. Meclise Anadolu’dan sadece Milli Mücadele yanlısı milletvekili adayları seçildi. İki ayrı ilden milletvekili seçilen Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gitmeyi reddetmesi üzerine, Sivas Kongresi başkan vekili olan Rauf Orbay Meclis reisliğine seçildi. 28 Ocak 1920 de Osmanlı Mebusan Meclisi Misak-ı Milli‘yi ilan etti. Misakı Milli bir manifestodur.  Misak-ı Milli haritası ilkesel olarak, Mondros Mütarekesi sırasındaki durum esas alınarak tanımlandı. Arap çoğunluğun bulunduğu yerler Misak-ı Milli sınırlarının dışında kaldı. O tarihte daha Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmamıştı. Misak-ı Milli sınırlarını tesbit ederken Brest Litovsk anlaşması da esas almış böylece gelebilecek  itirazların asgariye indirilmesi düşünülmüştü.

BÖLÜM 3 – KAFKASYA VE ANADOLU 1920

3.1 Bolşeviklerin Azerbaycan beklentisi

2 Ocak 1920 de  RSFSR Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Respublikaları’nın (Rusya Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Dış İşleri bakanı G. V. Çiçerin Azerbaycan’a  nota vererek Denikin’e karşı Sovyetlerle birlikte mücadele etmelerini istedi. Bu nota üzerine telaşa düşen İtilaf Devletleri o zamana kadar Ermenistan yanlısı tutum izleyerek tanımamış oldukları Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini tanımak zorunda kaldılar. Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski, Çiçerin’in notasına 14 Ocak’da cevap vererek Denikin’in Rusyanın kendi iç sorunu olduğunu, Rusya’nın iç işlerine karışmak istemedikleri bildirdi. Yanıt Sovyet Yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı ve “Azerbaycan’ın Denikin’e karşı mücadele etmek istemediği” şeklinde yorumlandı. Bu arada Kafkas ülkelerinin bağımsızlığı Polonya, Finlandiya ve Baltık cumhuriyetlerinden farklı olarak Sovyet Rusyası tarafından tanınmamıştı. Oysa Menşevik Denikin rejimi bile Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanımıştı. Bu da Bolşevik Rusya’nın Güney Kafkasya’yı MUTLAKA işgal etmeyi hedeflediği anlamına geliyordu.

Çiçerin 23 Ocak’ta bir nota daha verdi ve yıllarca birlikte yaşadıklarını hatırlatarak Azerbaycan’ın işbirliğine davet etti. 1 Şubat 1920 tarihinde Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski, Sovyet Dışişleri Bakanı G.V. Çiçerin’e yazdığı cevapta Azerbaycan’ın bağımsızlığının tanınması konusunda açık ve belirgin bir fikir ortaya koyma talebinde bulundu. 

Kremlin’deki Bolşevikler ise güya Denikin’le mücadelenin komşuların bağımsızlığını tanımaktan daha önemli olduğu izlenimini sergilemeye çalışıyorlardı. Bunlar olup biterken 11. Ordu (Kızıl Ordu) adım adım Güneye, yani esas hedefi olan Bakü’ye doğru ilerliyordu. Rusya’da ve onun Azerbaycan’daki “beşinci kolu” da propaganda faaliyetleri yoğunlaşıyordu.

2 Şubatta “Tüm-Rusya Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Sovyetinin Faaliyetine Dair” raporda V. İ. Lenin açık bir şekilde şunu ifade etmiştir: “Biz Gürcistan ve Azerbaycan’a Denikin’e karşı anlaşma imzalamalarını önerdik. Onlar, başka bir devletin içişlerine müdahale etmedikleri gerekçesiyle bunu geri çevirdiler. Biz, Gürcistan ve Azerbaycan işçi ve komünistlerinin bu olaya nasıl tepki vereceklerine bakacağız.” Lenin üstü kapalı-açık şekilde Azerbaycan’ı içerden ele geçireceklerini söylüyordu.

1920 yılı 20 Şubatında yeni bir Rus notasına ve Azerbaycan Hükümetinin 7 Mart cevabı gibi daha öncekilerine benzer nota alış-verişleri yaşandı. Tek fark bu dönemde Rus ordularının Azerbaycan sınırlarına doğru ilerlemesi idi. Azerbaycan hükümetinde ise yaklaşan tehlikeyle ilgili görüş ayrılığı vardı. Şubat 1920 yılında kurulmuş Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisi bu durumdan yararlanarak darbe yapmaya hazırlanıyordu. Şubat ayında Rusya Dışişleri Komiserliğinde ise Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıma konusu müzakere edilmekteydi. Rusya’nın önünde dağılmış ekonomisini ihya etmek gibi ağır bir görev duruyordu. Bunun için büyük miktarda petrole ihtiyaç vardı. Sonuçta Bakü’de ve Rusya’da faaliyet yürüten Müslüman Bolşeviklerin görüşleri de dikkate alınarak hiçbir şekilde Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanımama kararı alındı. Yani Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini yıkarak Bakü petrollerini ele geçirme hedefinden vazgeçilmedi.

3.2 Mustafa Kemal’e göre Şubat 1920 de Anadolu ve Kafkasya’da durum 

Ülke dört bir yanından kuşatılmıştır. Batıdan Yunan ordusuyla, Boğazlardan İtilaf askerleriyle, Akdeniz’den İtalyan ve Fransız, Suriye’den Fransız, Irak’tan İngiliz ordularıyla, Kafkasya’dan yeni kurdukları ve Türk topraklarını işgal ettirdikleri Ermenistan ve Gürcistan ile, Karadeniz’den de Pontus çeteleriyle sarılmıştır. Ayrıca mevcut olan yönetimle işbirliği yapılarak, Türkiye içerden de çökertilmektedir.

Durum daha da kötüleşiyordu. 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan da dahil olduğu halde Babıali ve bütün hükümet daireleriyle beraber İstanbul, İngilizler tarafından cebren ve resmen işgal edildi. İngiliz birlikleri İstanbul’da bulunan, başta Rauf Bey olmak üzere önde gelen Milli Mücadele yanlısı milletvekillerini tutukladılar. Ayrıca telgrafhaneler de işgal altına alındı ve resmi makamlar arasında iletişim imkânı kalmadı. Bu şartlara göre, Anadolu, İstanbul ve resmi makamlarla ortak hareketten mahrum kalmıştı.

3.3 Kızıl Ordu – Sıra Bakü’de

Kızıl Ordu Kafkaslarda bir yıl süren savaşlar sonunda Denikin’in ordusuna son darbeyi vurarak Mart 1920 de Dağıstan’a girdi, Menşevik-Bolşevik iç savaşını sona erdirdi. Sırada elbette ki Azerbaycan daha doğrusu Bakü petrolleri vardı.

17 Mart 1920 ’de Sovyet hükümetinin başkanı Lenin, Kafkas Cephesi Askeri Devrim Konseyi üyeleri olan N. K. Smilka’ya ve K. K. Orconikidze’ye gönderdiği telgrafda “Azerbaycan’ı ele geçirmek bizler son derece önemlidir. Bütün çabanızı buna harcayın” emrini verdi.  V.İ. Lenin’in el yazısıyla yazdığı 17.03.1920 y. // Rusya Devlet Sosyal ve Siyasi Tarih Arşivinde bulunan bu telgrafın bir kopyasına ise G.K. Orjonikidze şöyle bir not düşmüştür: “Telgraf Bakü’ye saldırı hazırlıkları dönemine aittir.” V.İ. Lenin’in bu telgrafı sonrası Azerbaycan’ın işgali ile ilgili faaliyetler başlatıldı. Sınır boyunca askeri yığınak yapılmaya başlandı. Ermeni delegeleri Pirimov ve Zaxaryan Moskova’ya giderek Rusya hükümetinin Ermenilere toprak vermesi karşılığında Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesi için destek ve yardım teklifinde bulundular. Aynı günlerde Dağlık Karabağ’da Ermeniler ayaklandılar, Ermenistan, Kazak ve Nahçıvan yönünden saldırdılar. Ermenistan-Sovyetler  danışıklı döğüşü olan bu hareketin tek amacı vardı. Azerbaycan ordusunu Bakü’den ayırmaktı. Nitekim Bakü’yü koruyan ordunun büyük kısmı Batıya ve Karabağ’a kaydırıldı.

3.4 Azerbaycan’da siyasi durum

Osmanlı ordusunun gitmesinden sonra Azerbaycan’da baş gösteren parti ve hükümet içindeki düşünce farklılığı ve tartışmaları sosyo politik durumu zorlaştırıyordu. Ayrıca ülkede ekonomik ve mali sıkıntılar bulunmaktaydı. İçte sosyo politik krizin derinleşmesine Bolşevikler ve Bolşevik yanlısı güçlerin birleşerek, hükümete karşı çıkması da ciddi olumsuz etki yapmaktaydı. 

1919’da Azerbaycan’da 20’den fazla Bolşevik gazetesi yayınlanmıştır.   “Bakı İşçi Konferansı Haberleri “, “Azerbaycan Gençleri”, “Hürriyet”,”Hak”, “Fukara Sedası “, “Zahmet Sedası”, “Ekim Devrimi”, “Genç İşçi”, “Azerbaycan Fukarası”, Rusça “Nabat”, “Molot”, “Proletari”, “Raboçi Put”, “Golos Truda”, “Bednota”, “Molodoy Raboçi”, “Novı Mir”, ve başkaları da Azerbaycan Bolşevikleri tarafından yayınlanmıştır. Bu gazetelerin ömrü çok kısa olmuş, bazılarının sadece birkaç sayısı çıkmışsa da “Komünist” gazetesi “Hümmet’’, “Goç-Devet”, “Tekamül”, “Yoldaş”, “Hümmet” (1917-1918), “Bakü Şurasının Haberleri” gibi Bolşevik gazetelerinin devamcısı gibi yayınlanmıştır. “Komünist” gazetesi 29 Ağustos 1919 yılından itibaren çıkmaya başladı. – Azerbaycan Bolşevikleri ” Komünist” gazetesinin hükümet organlarından habersiz çıkarmışlardır. 1919’da çıkmış gazetenin editörlüğü Ruhulla Ahundov tarafından yapılmıştır. 

Böylesine bir ortamda ve Kızılordu da sınırda davet beklerken Rusya’da bulunan komünist Neriman Nerimanov’un başını çektiği Bolşevik taraftarları komünist rejimin benimsenmesi ve Sovyetlere katılınması için çaba harcıyorlardı.

Moskova, Bakü’de gerçekleştirilmesi planlanan darbede sözkonusu yerli Bolşeviklere  güveniyordu. Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve Türkistan komisyonu üyesi Y. E. Rudzutak Lenin, Rıkov ve Çiçerin’e gönderdiği telgrafta şunları öneriyordu: “Bakü’deki gergin husus Ermeni-Tatar (Not: Tatar = Müslüman Azerbaycanlılara o zaman Rusların verdiği ad) ilişkileridir. Hükümet Tatarlara güveniyor. Darbe, sadece Müslümanlara dayanarak yapılabilir. Bunun yanında her hangi bir Ermeni her hangi bir makama atanmamalıdır.” 

Ancak ilerleyen günlerde Bakü’de Bolşevik darbenin gerçekleşmeyeceği anlaşılınca Stalin Kızıl Orduya Bakü’yü işgal emri verdi.

3.5 Ermeniler Kars ve Nahçıvan’a saldırıyor

Doğu Cephesinde sorunlar devam ediyordu. 1920 Ocak-Şubat aylarında Ermeniler Kars vilayetine hücum ederek birçok insanı katlettiler. Mart 1920’de Ermeniler Karabağ’da yeniden isyana başladılar. 

Ermeniler, 16 Mart 1920’den itibaren Nahçıvan bölgesindeki Büyükvedi, Civa, Ağura, Orduâbâd’a saldırılara başladılar. 

22 Mart’ta Esgeran’a hücum ettiler. 

23 Mart’ta Xankendi ve Şuşa’ya hücuma geçerken, aynı zamanda Karabağ’ın Qazak ve Gence’deki Ermeni halkı da saldırıya geçerek buradaki Müslüman Türk halkını katlettiler. 

25 Mart’da Müslüman ahaliyi ezdirmemek, Ermenileri başarısızlığa uğratmak için, o anda İtilâf Devletleri’nce Türkiye’nin sınırları dışında kabul edilen bütün şûra kuvvetlerinin cephelerdeki Ermenilere taarruz etmeleri ve 15. Kolordu birliklerince gerekli yardımların yapılması, Kâzım Karabekir tarafından  emredildi ve durum Sivas’taki Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemâl Paşa’ya 26 Mart’ta bildirildi.

Bölgedeki durumun hassasiyetini gören Kâzım Karabekir Paşa, 11. Kafkas Tümeninin 34. Alayı’nın 1. Taburu ile bir makinalı tüfek bölüğü ve bir kaşulu bataryayı Şahtahtı’na gönderdi ve bu kuvvetler Şahtahtı müfrezesi adıyla bu bölgede harekâta başladı. Mart başında, bütün Nahçıvan’ın Ermenilere karşı ileri karakolu vaziyetinde bulunan Vedi’ye Ermenilar saldırıya geçmişlerdi. Topçu Üsteğmen Naci’ye bağlı, Vedili Abbaskulu idaresindeki Milis kuvveti, Ermenileri beş subay ve bir çok eri zayiat verdirerek püskürtmüşlerdi. Ancak 3 Mart 1920’de, Uluhanlı’dan gönderilen birliklerle takviye edilen Ermeni kuvvetleri, tekrar Vedi’ye geldiler. 

27 Mart 1920’de Büyük Vedi milis kuvvetlerine karşı kaarruza geçtiler. Nihayet, Ermeniler iki makinalı tüfek, iki araba dolusu top ve bir çok ölü bırakarak, başarısız şekilde Erivan yakınlarına geri çekildiler. 3 Nisan 1920’de Ermeniler Vedi’ye baskın şeklinde bir taarruz yaptılar kasabaya girmelerine rağmen Yenice’den gelen Millî Şûra Taburlarıyla takviye edilen Vedi Taburları, tarafından geri çekilmek mecburiyetinde bırakıldılar. Ayrıca, Çirmen Dağı’ndaki önemli mevkileri de zaptedilmişti.

3.6 Osmanlı’nın Milli Mücadeleye ihaneti

İngilizlerin baskısı yüzünden Osmanlı Meclisi Mebusanı 18 Mart 1920 tarihinde toplanarak kendini feshettiğini açıkladı. 

Yunanlılar 24 Mart 1920’de Dumlupınar’ı, 28 Mart’ta da Afyon’u ele geçirdiler. 

Padişah Vahdettin 11 Nisan 1920’de ikinci meşrutiyetin sona erdiğini açıklayarak bir başka Meclis oluşturma yolunu da kapatmış oldu. Böylece hainliklerini rahatça sürdürecekti artık. Aynı tarihte Osmanlı Devleti Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah’a ait  olan ve tarihe “Dürrizade Fetvası” olarak geçen fetvada; Kurtuluş Savaşına katılan herkes halifeye isyan ile suçlanmış olup bağımsızlıktan yana olanlar din düşmanı ve katli vacip olarak gösterilmiştir. 

Bu fetva yüzünden Anadolu’da isyanlar çıkmaya başladı. Anzavur’un ikinci isyanı 15 Nisan 1920’de Çerkez Ethem bastırdı. 

Osmanlı Padişahının Kuva-yi Milliye’ye karşı gönderdiği Kuva-i İnzibatiye ordusu 10 Mayıs 1920’de Adapazarı’nı işgal etti. Ali Fuad Paşa komutasındaki 20. Kolordu Adapazarı’nı geri aldı. 

2 Mayıs 1920 de Konya’da çıkan Delibaş isyanı Refet Paşa tarafından, Mayıs ve Eylül aylarında Yozgat’taki Çapanoğlu isyanları Çerkez Ethem tarafından Ağustos ve Aralık aylarında bastırıldı. 

Aynı şekilde Çopur Musa, Aynacıoğlu, Milli Aşireti ayaklanmaları da bastırıldı. 

Ayaklanmaların tamamını detaylarıyla okumak için lütfen TIKLAYIN

3.7 Azerbaycan işgalinin son hazırlıkları

17 Mart 1920 de Lenin Kafkasya’daki Askeri Devrim Konseyi’ne bir telgraf çekti: “Bakü’yü mutlaka almalıyız. Bütün gayretlerinizi bu yöne harcayın, ancak beyanatlarınızda titizlikle diplomatik olmanız gerekmekte olup yerel Sovyet gücünün azami ölçüde sağlam olması sağlanmalıdır.

Azerbaycan’da ise o sırada siyasi kriz vardı. Halk Cumhuriyeti’nin Başbakanı Feteli Han Hoyski Mart 1919 da istifa etti.  Nasib Yusufbeyli tarafından 1919 yılının Aralık ayında kurduğu Bakanlar Kurulundan Dış İşleri Bakanlığı görevine getirildi. Siyasi krizin derinleşmesi 1920’nin Nisan ayının başlarında Yusufbeyli’nin de istifa etmesi ile sonuçlandı. Böylece, dış istikrarsızlık tehdine iç istikrarsızlık da eklendi. Yeni hükümetin teşkili iktidarla muhalefet arasında tarafsız pozisyonda bulunan Müsavat partisinden olan M. H. Hacınskiye verildi. Rus yanlısı olan M. Hacınski Bolşeviklere koalisyon hükümetini kurmak için müracaatta bulundu. Fakat Bolşevikler bu yeni hükümete dâhil olmaktan kaçındılar. Sonunda Hacınski yeni hükümeti teşkil edemedi. Eski kabine yeni hükümet oluşturulana dek faaliyetine devam ediyordu. Oluşan hükümet krizi Azerbaycan’ın Rusya tarafından işgalini hızlandırdı. Rusya, Azerbaycan’ın zengin kaynaklarına sahip olmak istiyordu. Rusya’nın bu amacına ulaşması için komünist maskesi takmış Taşnaklar da Ruslara yardımcı oluyorlardı.

15 Nisan 1920 de Azerbaycan Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski Rusya’ya nota vererek Kızılordunun Azerbaycan sınırına dayanması karşısında rahatsız ve şikayetçi olduklarını dile getirdi. 18 Nisan’da Quba ilçesi reisi Azerbaycan sınırı yakınında Rus ordularının toplandığına dair rapor sundu. 21 Nisan’da Kafkas ordusu komutanlığı XI. Kızıl Ordu ve Volga-Hazar Deniz Filosunun komutanlığına 490 No’lu bir direktif göndermişti. Bu direktifte Azerbaycan ordusunun esas güçlerinin Batı bölgesinde bulunduğuna dair bilgi yer alıyordu. Bu belge doğrultusunda XI. Ordu ve Volga-Hazar Deniz Filosu komutanlığı – M. Tuhaçevski, S. Orjonikidze ve Zaharov şu emri verdiler: “27 Nisanda Azerbaycan sınırı geçilsin, beş gün içinde Bakü-Yalama operasyonu tamamlansın”. 21 Nisan 1920’den 22 Nisana geçen gece Mikhail Tukhachevsky XI. Kızıl Ordu komutanlığına ve Volga-Hazar Filosuna yine bir telgraf göndermiş,  Bakü’nün işgal planını net bir şekilde açıklanmıştı:

Azerbaycan silahlı kuvvetleri ülkenin batısıyla meşguldür. Aldığımız istihbarata göre küçük bir Azerbaycan kuvveti Yalama istasyonunu korumaktadır. Aldığım talimatlara göre emirlerim:

1. 11. Ordu komutanı 27 Nisan’da Azerbaycan sınırını geçecek, Yalama’yı kontrol altına alacaktır. Bakü operasyonu 5 gün içerisinde tamamlanacaktır. Kürdemir civarındaki Transkafkasya demiryolunu kontrol altına almak üzere süvari birlikleri gönderilecektir.

2. 11. Ordu Abşeron Yarımadasına yaklaştığında Hazar filosu komutanı Raskolnikov  Alat istasyonu civarına küçük bir birlik indirilmesini sağlayacaktır. Bu birim emirlerini 11. Ordudan alacaktır. Petrol kuyularına zarar gelmemesi için tüm tanker filosu kullanılarak Bakü’nün kontrol edilebilmesi için hızla harekete geçilecektir.”

Görüldüğü gibi Rusların derdi petroldü.

23 Nisanda 490 No’lu direktifte değişiklik yapıldı: “XI. Kızıl Ordunun görevi sadece Bakü’ye değil Azerbaycan’ın tümüne sahip olmaktır”.

3.8 Milli Mücadelede önemli bir kilometre taşı

Diğer tarafta 22 Nisan 1920’de İtilaf devletleri Osmanlı hükümetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. 

23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk toplantısını yaptı. Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Erzurum Kongresi’ni değerlendirdiği konuşmasında; mütareke tarihindeki sınırların “millî sınır” olduğunu vurguladı ve bu sınıra Elviye-i Selâse’yi de dahil etti.

BÖLÜM 4 – KIZIL ORDUNUN BAKÜ’YE GİRİŞİ

4.1 Kızıl Ordu Azerbaycan’da

Azerbaycanlı Bolşeviklerin silahlı birlikleri 27 Nisan 1920’de sabah erkenden Bakü’de ve çevresinde önemli bölgeleri ele geçirmeye başladılar. Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisi Merkezi Komitesi ve Kafkas Diyar Komitesi Bakü bürosu iktidarı teslim etmesi için Azerbaycan parlamentosuna ültimatom verdi. 11. Kızıl Ordu birlikleri de aynı gün saat 12:05’te  Dağıstan’dan Azerbaycan topraklarına girdiler. Zırhlı tren ve piyadeler Bakü’ya ulaştılar. Gece yarısında, henüz oluşmamış Sovyet Azerbaycanının Kızıl Donanma komutanı Çingiz Ildırım’ın imzasıyla Azerbaycan hükümetine ve parlamentosuna ültimatom verildi: “Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Kızıl Donanması size hakimiyeti derhal yoldaş Neriman Nerimanov’un başkanlığındaki Sovyet işçi ve köylü hükümetine vermenizi talep ediyor. Bu durumda Kızıl Donanma milliyetine bakılmaksızın Bakü şehrinde istikrar ve barışı sağlayacağına güvence verir. Mektup alındıktan sonra 2 (iki) saat içinde yanıt verilecektir. Aksi durumda ateş açılacaktır“.         

27 Nisanda parlamentonun son oturumuna Mehmet Emin Resulzade başkanlık etti. Keskin tartışmalar sırasında sosyalistler ve onlara yakın olan gruplar hakimiyetin Bolşeviklere teslim edilmesine dair talebe katıldılar. O akşam M. E. Resulzade şöyle diyordu: “Bu ültimatomu kabul etmek ve Bolşeviklere teslim olmak için hiçbir zaruret yok. Biz bu ültimatomu nefretle reddediyoruz… Bu meclis bağımsızlığımızı göz bebeği gibi korumaya yemin etmiştir. Eğer bu ültimatomu kabul ederse o zaman bu, hakimiyeti kendini dost olarak gösteren düşmana teslim etmek olacaktır” Mehmet Emin Resulzade ve diğerlerinin itirazlarına rağmen parlamento saat 23’de hakimiyetin barışçıl yoldan Bolşeviklere teslim edilmesine dair karar aldı. Hükümet faaliyetine son verdi. O zamana dek Bakü’deki tüm anahtar mevziler, hükümet binaları ve önemli tesisler ZATEN işgal edilmişti. M.E. Resulzade bu konuda şöyle yazıyordu: “Maalesef biz ‘Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez’ ilkesini unutmuştuk. Kendi canımız ve malımızdan korkarak biz bağımsızlık bayrağını bir parça kırmızı kumaşa değiştik.”

Oylama sonucunda parlamento, hakimiyetin Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisine verilmesine dair oy çokluğuyla karar aldı. Daha sonra 27 Nisan beyannamesi olarak adlandırılan aşağıdaki metin kabul edildi: “Sizin 27 Nisan tarihli mektubunuzu müzakere ederek, mevcut durumu göz önünde bulundurarak ve aşağıdaki hususlarla ilgili tekliflerinizin seçtiğimiz komisyonca dikkate alındığını ifade ederek Azerbaycan parlamentosu oy çokluğuyla iktidarı aşağıdaki şartlara uymayı vadeden Müslüman komünistlere devredilmesine dair karar almıştır.

1. Sovyet hakimiyeti tarafından yönetilecek Azerbaycan’ın tam bağımsızlığı korunacaktır;  

2. Azerbaycan komünistleri tarafından oluşturulan hükümet geçici bir birim olacaktır.  

3. Azerbaycan’ın nihai yönetim biçimi her hangi bir dış baskıdan bağımsız olarak Azerbaycan’ın yüksek yasama erki olarak işçi, köylü ve askeri vekiller Sovyeti tarafından belirlenecektir.  

4. Hükümet kurumlarındaki tüm memurlar görevlerine devam edecekler, sadece üst düzey makamların yöneticileri değiştirilecektir;  

5. Yeni oluşturulan komünist hükümet, hükümet ve parlamento üyelerinin can ve mal dokunulmazlıklarını güvence altına alacaktır;  

6. Kızıl Ordunun Bakü’ye girmesine müsaade etmeyecektir;  

7. Yeni hükümet kaynağı nereden gelirse gelsin, Azerbaycan’ın bağımsızlığına karşı yönelmiş tüm dış güçlere karşı mücadelede kesin önlemler alacak ve elinde bulunan her türlü araçları kullanacaktır.”

Meclisin 27 Nisan beyannamesindeki şartlarından 6. maddeye aykırı olarak Kızıl Ordu o gece yarısından sonra yani 28 Nisan 1920’de Bakü’ye girdi. Mayıs ayının ortasına kadar Nahçıvan dışında geri kalan Azerbaycan topraklarını işgal ettiler.    

Halkın işçi tabakaları ve liberal bölümü bu hakimiyeti genelde kabul etti ve destekledi. Harbiye Nazırlığına vekalet eden Generel Aliağa Şıxlinski vuruşmanın mümkünsüz olduğu gerekçesiyle mayınlanmış köprülerin havaya uçurulmasına izin vermediği için yeni Sovyet hükümeti diğerlerinden farklı olarak kendisine dokunmadı. 

Yeni yönetim  27 Nisan Beyannamesin 4. ve 5. maddesine aykırı olarak Azerbaycan Halk Cephesinin liderlerini, önde gelen temsilcilerini, Azerbaycan Ordusunun Savunma Bakanlığı memurlarını hapse attı. Çoğu da Nargin Adasında kurşuna dizildiler. Bolşevikler hakimiyeti ele alırken verdikleri söze sadık kalmamış, siyasi rakiplerine karşı tolerans göstermemişlerdi.

XI. Kızıl Ordu komutanlığı tren garında. Bakü. 28 Nisan 1920. Arka planda Kızıl Ordunun zırhlı treni görülmektedir

4.2 Kızıl Ordu’ya direniş

Kızıl Ordu Azerbaycan’ın her yerinde Bakü’de olduğu gibi karşılanmadı. 24-31 Mayıs’da Gence’de, 5-15 Haziran’da Şuşa-Karabağda, 9-20 Haziran’da Zagatala’da ve Lenkeran’da direnişle karşılaştı. Gagatlı rayonu (ilçesi) isyan ederek Bolşevikleri kovmayı başardı. Gence ve Karabağ’daki direnişe Osmanlı Ordusundan kalan subaylar, Nuri Paşa ve General Zeynalov katıldı.  Ancak, direnişin sosyal destekleri güçlü değildi.

Yönetimin Bolşeviklere verilmesi sırasında verilen vaatlerin aksine hareket edilmesi, ahde vefaya uyulmaması ve  Gence’de yoğun tutuklamalar sonunda isyana sebep olmuştu. Tuğgeneral Cevad Bey Memmedağa oğlu Şıhlinski, General Muhammed Mirza Kaçar, albay (polkovnik) Cahangir bey Kazımbeyli,  Teymur bey Novruzov direnişe önderlik yaptılar. O sırada Kızıl Ordunun 20 tümeninin bazı bölümleri Gence’deydi. 

24-25 Mayıs gecesi Gence’de 350 asker isyan edip iki üç saat içinde, kentin Türk mahallelerinde bulunan 1200 kadar Rus er ve subaylarının silahlarını almayı başardılar ve kentin önemli yerlerini ele geçirdiler. İsyanın yayılması üzerine Kızıl Ordunun 179. alayı ve 20. tümenin süvari taburu Genceye sevkedildi. İki gün sonra Zaqatala bölgesindeki Kızıl Ordu 18-ci süvari tümeni de Gence etrafına yerleştirildi. Kızıl Ordu, mahalli Ermeniler ve Rus Bolşeviklerle birleşip, kenti kuşatıp 29 Mayıs’ta bombardımana başladılar. Gence etrafındaki Zeylik köyünden 140, Çardaqlı’dan 150, Badakend’den 40 Ermeni Taşnak Bolşevik kuvvetlerine katılmıştı. 30 Mayısta Gencede Kızıl Ordunun 5 piyade, 6 süvari alayı, 7 seçkin bölüğü, 57 adet topu ve 2 zırhlı otomobili vardı. 31 Mayıs’ta kente girip Türk halkını katlettiler. Rusların eliyle ve yardımı ile Ermeniler de Gence Türklerini katledip öçlerini ve kinlerini kustular. Çoğu çocuk, kadın, elden ve ayaktan kesilmiş ihtiyarlar olmak üzere 5000 den fazla sivil, 4000’den fazla asker öldürüldü. Evler tamamen yıkıldı, ören yerine çevrildi. Eşyalar yağma edildi.  Güzelim Gence kenti mezarlığa döndü.  1916-17 yıllarında 60291 olarak tesbit edilmiş olan Gence’nin nüfusu yarıya indi. Kadınlar namuslarını korumak ve kaçabilmek için, şiddetli yağışlardan taşan Kuşkara çayına, bebekleriyle atlayıp boğuldular. Bakü’deki 1918 yılı Martının acı olayı bu kez  Gence’ de tekrarlanmış oldu.

Kızılordu, Ermenistan ve Gürcistan sınırında bulunan kuvvetlerini geri getirerek Gence’den sonra diğer yörelerdeki direnişleri de bastırdı. Azerbaycan Süvari Alayı  bir batarya ve dört makineli tüfekle beraber İran üzerinden Erzurum’a sonra da  Nahçıvan Müfrezesi’ne katıldı. Cevad Bey Memmedağa oğlu Şıhlinski ise İran’a göç etti, Kaçar ordusuna dahil oldu.

4.3 Nargin adası

Azerbaycan Türk halkının bu isyanlarından dolayı Bakü’deki tüm Azerbaycan Türkü paşaları, albayları ve diğer subaylar hapse atılıp Hazar Denizinde Bakü’ye yakın çorak Nargin Adası’na esir kampına gönderildiler. Bazıları kurşuna dizildi, bazıları Sibirya’ya sürüldü, bazıları ise kaçmaya mecbur kaldı. Bolşevikler, aralarında Tuğgeneral Habib bey Hacı Yusuf oğlu Salimov (Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk askeri Bakanı), Tuğgeneral Emir Kazım Kaçar, Tuğgeneral İbrahim ağa Usubov, General Mehmet bey Sulkeviç, Tuğgeneral Abdulhamid bey Şerifbey oğlu Kaytabaşı, Tuğgeneral Murad Geraybey oğlu Tlehas (Çerkez olan Murat Bey 1918 yılında Azerbaycan’a gönüllü olarak gelmişti), Tuğgeneral Eliyar bey Mehdi oğlu Haşımbeyov olmak üzere on iki Azerbaycanlı general ve subayı ile 16 Haziran 1920 gecesi Nargin adasında kurşuna dizildiler. 1920 yılında Azerbaycan Milli Ordusu’nda ortadan kaldırılanların sayısı 12 general, 27 albay-yarbay, 46 yüzbaşı-kurmay yüzbaşı-poruçik (teğmen), 148 podporuçik (asteğmen)-uzman çavuş, 266 diğer rütbeli askeri hizmetli olarak verilmektedir.

I. Dünya Savaşı esnasında Türk askeri ve sivil esirler için bir cehennemi andıran Nargin adası, savaşın sona erip Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesini imzalaması, Türk Birliklerinin Bakü’den çekilmesinden ve Azerbaycan’ın Bolşevikleştirilmesinden sonra bu sefer de Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele etmiş aydınların, Azerbaycan’da kalmış ve Bolşevikler tarafından tutuklanmış Türk subaylarının hapsedildiği ve öldürüldüğü bir yer oldu. 

28 Nisan 1920’den Ağustos 1921 yılına dek Azerbaycan’da 48 bin kişi Bolşevik terörünün kurbanı oldu. 1924 yılına kadar Nargin adası Sovyet rejimine muhalif Azerbaycan Türklerinin hapishanesi olmaya devam etti.

Azerbaycan’ın işgal edilmesi üzerine İngiliz ve diğer müttefik askerler Azerbaycan’ı terkettiler. Dış İşleri Bakanı Feteli Han Hoyski ve son başbakan Yusufbeyli Nasib Bey Gürcistan’a gittiler. H.B. Ağayev ile Hoyski Tiflis’te, Behbudağa Cavanşir Malta adasında Ermeniler tarafından öldürüldüler. Devlet Başkanı Mehmet Emin Resulzade önce Bakü’de hapse atıldı, sonra Stalin’in tesadüfen haberdar olması üzerine trenle Moskova’ya götürüldü,  1922 yılında Finlandiya’ya, oradan da Türkiye’ye geçti. 

Bu arada eminim ki Stalin’in neden Resulzade’yi kurtardığı anlaşılamamıştır? Bunun cevabının Resulzadənin de Stalin’i Çar Rusyasının ölüm hapishanesinden kurtardığı pek bilinmemiş olmasında aramak gerek. 

Resulzade özellikle Türkiye’ye geçtikten sonra Rus sosyal-demokratlarının asıl niyetlerinin Marksizmin nazarda tutulduğu komünizmi kurmak değil, Çar Rusyasının yerine yeni bir imparatorluk yaratmak olduğunu açık şekildə yazılarında ifadə ediyordu. Bu ise Rus sosyal-demokratlarının nazarında hıyanet idi ve onlar defalarca Resulzadeyi hıyanet etmekle itham etmişlerdi. Resulzade, Ağaoğlu, Topçubaşov, Hüseyinzade, Xoyski ve başkaları hakkında «satılmış», «hıyanetkar», «Panislamist», «İranperest», «Osmanlıperest», «Vatanı koyup kaçanlar» v.s. ifadelere rast geliniyordu. Mesela, Resulzadeyi ve Xoyskiyi Revanı Ermenistana vermekle, Ağaoğlunu Azerbaycanı vaktiyle Türkiyeyle birleşmekle, Hüseyinzadeyi Azerbaycan dilini değil, Türkiye Türkçesini müdafaa etmekle v.s. itham edenler vardı.

Avrupa’daki Azerbaycanlı delegeler 28 Nisanda Müttefik devletlerin Yüksek konseyine, İtalyan hükümetine, Roma’daki yabancı elçilere nota vererek Azerbaycan’ın yeniden bağımsızlığa kavuşacağına ümit ettiklerini bildirdiler. Fakat tüm bunlar hiçbir sonuç vermedi. Azerbaycan’ın Rusya tarafından işgaline Antant (İtilaf) ülkeleri kayıtsız kaldılar.

Nargin Adası

Sovyet Rusya’sının askeri gemileri Bakü limanında. Mayıs 1920

Ancak bu insanlık dışı katliamlar, zulümler 1990 dan sonra bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyetinde “Mart Kırgını“, Rusların “20 Yanvar” (Ocak) katliamı gibi geçmiş benzeri olaylar ve soykırımlar ile birlikte gündeme getirilemiyor, diğerleri gibi yurt çapında özel gün olarak her yıl anılamıyor. Bunun sebebi öldürülenlerin kayıtlarının tutulmaması, Bolşeviklerin sansürü ve ilgili belgeleri yok etmesidir. Defterler ancak 1937 yılında komisyon kurulmasıyla açılabilmiş ancak geriye pek birşey kalmadığı görülmüş, tek yanlı olarak Bolşeviklerin hatıralarına dayanılarak çatışmalarda ölen Ruslarla ilgili bilgi toplanmıştır. Bu nedenlerle Kızıl Ordu’ya karşı isyanlarla ilgili eldeki bilgilerde de, ölenlerin sayısı gibi birçok çelişkiler bulunmaktadır. 

BÖLÜM 5 – MİLLİ MÜCADELEDE DOĞU CEPHESİ VE MOSKOVA İLE İLİŞKİLER

5.1 Doğu Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan hayali

Azerbaycan’ın işgal edildiği günlerde, 30 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi  taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı olarak Ankara’da hükümet kurulduğunu bildirdi. 

25 Haziran 1920’de Batı Cephesi oluşturuldu ve komutanlığına Ali Fuat Paşa getirildi. 

Yunanlar 8 Temmuz 1920’de Bursa’yı, 12 Temmuz 1920’de İznik’i işgal ettiler. 

10 Ağustos 1920’de İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında Sevr Antlaşması imzalandı. Buna göre Osmanlı Devleti, sınırları ABD Başkanı tarafından belirlenecek olan Ermenistan’ı tanımayı, Fıratın doğusunda Kürt Devleti kurulmasını kabul etti.

800px-Sevr_Antlaşması_Türkçe

5.2 Milli Mücadele’de Güney ve Kuzey Cepheleri

Fransızlar 1 Nisan 1919´da Antep´i işgal ettiler. 

22 Ocak 1920’de başlayan Maraş savunması 12 Şubat 1920 tarihinde işgalin ortadan kalkması ile sonuçlandı. Fransız askerleri arasında çok sayıda Ermeni bulunmaktaydı. 

Ocak 1920 de Urfalılar, Kuva-yı Milliye ile (Millî Kuvvetlerle) işbirliği yaparak Fransızlara karşı savaş açtılar. 9 Ocak 1920’de Millî Kuvvetler Urfa’nın yarısını Fransızlardan aldı. Kuşatma altında tutulan Fransızlar yiyecek ve cephane sıkıntısına girince 10 Nisan 1920’de şehri boşaltmaya mecbur kaldılar. 

1 Nisan 1920´de başlayan Antep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona erdi. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 mermi atmış, 6.000 Antepli ölmüştü.

Fransızların desteğiyle 10 Temmuz 1920’de Adana’ya giren Ermeni İntikam Alayı, Güney Cephesi komutanı Albay Kılıç Ali Bey’e bağlı birliklere yenildiler.

5.3 Pontus Rum isyanı

Yunanistan’dan gelen gönüllülerin de katılımıyla sayıları 25 bini bulan ve Aralık 1920 de isyan eden Rum çetecilere karşı Kuzeyde, Merkez Ordusu oluşturulmaya başlandı ve civardaki birlikler bu orduya bağlandı. İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan Ortodoks din adamları sınır dışı edildi, bir bölümü İstiklal Mahkemelerinde yargılandı, Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirildi. 

Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar sürdü, ayaklanmacıların bütün elebaşıları ve de yardımcıları yok edildi, bir kısmı da teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale getirildi. Ayrıntılarını OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

5.4 Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

29 Nisan 1920 de Azerbaycan Halk Komiserleri Sovyeti kuruldu ve Ermeni hükümetine şu ültimatom yollandı: 

Sovyet Azerbaycan’ındaki işçi -köylü hükümetinin devrim komitesi adına şu taleplerde bulunmuştur:  

1. Ordunuz Karabağ ve Zengezur’u terk edecek.  

2. Kendi gerçek sınırlarınız içine çekileceksiniz.  

3. Nihayet halklar arası boğazlaşma durdurulacak.”

Neriman Nerimanov 16 Mayıs’ta Moskova’dan gelerek Devrim komitesinin başına geçti. Gelir gelmez gördüğü XI. Kızıl Ordunun siyasi şube başkanı V. Pankratov’un her hangi bir kararının tartışmasız kabul edilerek uygulandığıydı. Resulzade’ye göre de Azerbaycan’ın gerçek diktatörü baş cellat Pankratov idi. Hiç kimse onun emirlerine karşı gelemiyordu.

1 Eylül 1920 günü Bakü, Sovyet Sosyalist sisteminin içine alındı ve bağımsız Türk Cumhuriyeti olarak kurulmuş olan Azerbaycan devleti 23 ay sonra, Azerbaycan Meclisinin 27 Nisan 1920 beyannamesine/şartlarına,  Stalin ve Lenin 24 Kasım 1917 deklarasyonuna, Ankara’nın beklentilerine aykırı olarak, SSCB’ye bağlı bir kukla bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürülerek Moskova‘nın denetimine girdi.

5.5 Şark Milletleri Kurultayı

1-8 Eylül 1920 de Bakü’de Şark Milletleri Kurultayı düzenlendi. Enver Paşa ilk defa Bakü’ye gelerek Kurultaya katıldı. Kurultayın başkanlığını, “Lenin’in sağ kolu” diye bilinen Alexander Zinovyev üstlendi.Zinovyev’in ‘Dünya tarihindeki en önemli olay’ olarak nitelediği kurultaya 3.280 delege bekleniyordu, ancak 37 milletten 1891 delege katıldı. Tutanaklara göre 469 Azeri, 461 Kafkasyalı, 322 Türkistanlı, 197 İranlı ve Farisi, 157 Ermeni, 100 Gürcü, 104 Rus ve 235 Türk delegeye karşılık, koskoca Çin ve Hindistan’dan sadece 22 kişi vardı. Tutanaklara ‘Kürt’ olarak geçen sekiz delegeden biri, daha sonra Azadi örgütünde görev alan İsmail Hakkı Şaweys idi; diğerleri ise büyük ihtimalle Türkiye dışındandı.

Ancak, tertip heyeti başkanı ‘ak saçlı’ Bayan Stasova’nın raporuna bakılırsa, delegelerin çoğu, siyasi bilinçten yoksundu ve Bakü’ye halı, deri ve benzeri mallarını satın alacak yeni müşteriler bulmak ümidiyle gelmişlerdi. Azerbaycan heyetinin çoğunluğunu ise mallarının müsadere edilmesini önlemek için kamufle olmaya çalışan büyük toprak sahipleri oluşturuyordu. Bir İngiliz ajanı raporuna “Rusça, Azerice, Türkçe ve Farsça dışındaki dilleri bilmeyen delegeler konuşmalardan çok birbirlerinin kıyafetleri ve silahları ile ilgileniyorlar, geri kalan zamanlarda ise uyukluyorlar” diye yazmıştı.

Türklerden adı bilinenler arasında Mustafa Suphi, Süleyman Nuri, Tahsin Bahri ve İsmail Hakkı ve kardeşi Naciye Hanım gibi komünistler, Dr. İbrahim Tali (Öngören), Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Erzurum Mebusu Cevat (Dursunoğlu) ve Süleyman Necati (Albayrak) gibi Ankara’nın temsilcileri, Halil (Kut) Paşa gibi hem Ankara hem İttihatçılarla ilişkisi olanlar, Albay Arif ve Teğmen Asım gibi Kazım Karabekir’in gözlemcileri, Bahaettin Şakir, Azmi, Küçük Talat (Muşkara), ‘Yenibahçeli’ Nail gibi İttihatçılar vardı.

Ama en ilginç delege, Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilal Teşkilatları Birliği’ni temsil ettiğini söyleyen Enver Paşa’ydı. Dahası Enver Paşa ve İbrahim Tali, Bakû’ye Zinonyev’in treni ile gelmişlerdi. Başında papaklarıyla (kalpak) Enver Paşa ve 30-40 kişilik ekibi delegeler arasında büyük heyecan yaratmış, Müslüman delegelerin Enver Paşa’nın atını havaya kaldıran, ellerini ayaklarını öptüğünü gören Zinovyev, “Anlaşılan büyük bir aydınlanma hamlesi yapmamız gerekiyor” diye mırıldanmıştı. Enver Paşa Kurultayda konuşturulmadı.  Kurultayla Britanya İmparatorluğu’na gözdağı vermeye çalışan Bolşevikler hem emperyalizme karşı koymanın o kadar da kolay olmadığını hem de Batı yardımı olmadan kalkınamayacaklarını çabuk fark etmişler, İngilizler ise Bolşeviklerin Asya’nın Müslüman halklarını yanlarına çekerek Britanya İmparatorluğu’nun altını oyabileceğini hissetmişlerdi.

TBMM Hükümeti, bu kongreye resmen davet edilmediği için tepki göstermiş ve resmî olarak delege göndermemişti. Yalnız temsilci olarak Moskova’da bulunan Dr. İbrahim Tali Bey, Türkiye adına kongreye gözlemci olarak katılmaya memur edilmişti. Ankara hükümeti, daha önce Enver Paşa ve yanındakilerinin, Ankara hükümeti tarafından görevlendirilmediğini Sovyet Rusya’ya bildirmişti. Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bu kongrenin çıkardığı ana karar; Anadolu’da kurulması gereken hükümetin yönetim şekli, tek bir sınıfa dayanan Sosyalist sistemidir. Bu kongre, Anadolu’da yaşanan olaylara karşı hiçbir şekilde içten ve gerçekçi yaklaşmamıştır. Atatürk, Bakü Kongresi hakkında özetle şunları söylemiştir: “… Biz kongrelere de gideriz. Her tarafa gideriz, her şeye katılırız. Yalnız biz yaparız. Ulus gider, yani yalnız ulusun temsilcilerinden oluşan Meclis gider ve yapılması gereken şeyi o yapar… Bakü’deki kongre gayri resmidir. O resmi olsa idi, tabii Millet Meclisini davet ederdi.”

10 Eylül 1920 de Bakü’de Türkiye Komünist Partisi kuruldu.

Tahmin edildiği gibi Azerbaycan petrolü yalnız Rusya’ya nakledilmeye başlandı.  Bolşevik Rusyası Bakü petrolleri sayesinde ekonomik sıkıntılardan kurtuldu. 1937 yılında Rusya’nın petrol ihtiyacının % 73’ü Bakü’den karşılanıyordu. Azerbaycan halkına mazotlu göller, sefalet ve yoksulluk kaldı. Sovyetlerin dağılışına kadar olan süreçte kolektifleşme adı altında Azerbaycan’ın köy gelir kaynakları dağıtıldı, özel mülkiyet lağv edildi; zengin şahıslar hapislerde yattılar; sanayileştirme adı altında özel teşebbüs mahvedildi; müesseseler devletleştirildi; medeni devrim adı altında milli aydınlar mahvedildiler; eski elyazmaları yakıldı; alfabe değiştirildi; halkın adından Türk ifadesi kaldırıldı, “Azerbaycanlı” olarak sanki farklı bir kavimmiş gibi adlandırıldı; milli şuur ve kimliğin unutulması siyaseti takip edildi. Milli aydınlar, görkemli din büyükleri, Pan-Türkçü, Pan-İslamcı ve Türkiye ajanı damgası ile toplu halde öldürüldüler, zindanlara atıldılar. Taşnaklar daha sonra Bolşeviklerin tam desteği ile Karabağ topraklarında, Dağlık Karabağ Muhtar Vilayetinin kurulmasına nail oldular. Azerbaycan toprağı olarak kabul edilen Karabağ’da, Dağlık Karabağ Muhtar Vilayetinin kurulmasından sonra Ermenilerin Azerbaycan ve Türkiye toprakları üzerindeki iddiaları daha da güçlendi.

5.6 Doğu’daki Türk Ordusu

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti 120 bin er, 3500 subaydan oluşan Yunan ordusuna karşı Batı cephesinde çok ihtiyacı olmasına rağmen, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki dört tümen ile süvari ve topçu alaylarından oluşan, sayıları 15.000 ile 20.000 olan, milislerle beraber 50.000’e kadar çıkan muharip personele sahip 15’nci Kolorduyu Doğu’daki Türkleri yalnız bırakmamak için Batı’ya nakletmedi. Nakletse Batı Cephesinin askeri gücü % 20 artacak buna karşılık Kızılordunun gelişinden önce İngilizlerin de desteğiyle ilk etapta Batum, Ardahan Gürcülerin, Kars, Iğdır, Ağrı, Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Nahçıvan, Dağlık Karabağ, Laçin, Kubatlı, Zengilan Ermenilerin eline geçecekti. Bolşeviklerin iç savaşı, Mustafa Kemal’in de Kurtuluş savaşını kaybetmeleri halinde ise Bakü ve yöresi İngilizlerin, Azerbaycan’ın geri kalan toprakları Ermenilerin eline geçecek, Pontus Rumlara verilecek, Ermenistan Güney Doğu’da kurulacak Kürt Devleti ile komşu olacaktı.

5.7 Ermeniler Nahçıvan’a saldırıyor

Ermeniler 1700 piyade, sekiz top ve bir zırhlı trenle, Zengibasar Millî Şûra Hükûmeti’ne karşı harekete geçtiler. Bu taarruza karşı, içlerinde Türkiye’den giden kuvvetlerin de bulunduğu Zengibasar Şûra Kuvvetleri birkaç defa Ermenileri püskürttülerse de, takviye alan Ermeniler tekrar saldırdılar. 11. Kafkas Tümeni tarafından Zengibasar’a gönderilen 1. Taburun iki piyade bölüğü ile Millî Şûra Kuvvetleri Uluhanlı’da üstün Ermeni kuvvetlerine yenilerek Aras’ın güneyine çekilmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine, Zengibasar’dan 40-50 köy halkı göç ettirildi.

2 bin kişilik bir kuvvetle Çul’u işgal ederek Nahçıvan’a doğru saldırıya geçen Ermenileri durdurmak için, Bölge Komutanı Binbaşı Ali Timur, Nahçıvan’dan Teğmen Cemil idaresinde kuvvetleri buraya şevketti. Bu sayede, 25 şehit vererek çekilen milisler, Mezreç-Emiç hattında takviye edilerek, Ermeniler durduruldu. Bu durum karşısında, Doğubayazıt’taki 11. Kafkas Tümen Komutanı, Nahçıvan’ın Vedi cephesinden taarruza uğrayabileceğini düşünerek 18. Alayın 1. Taburunu 1 Temmuz 1920’de Doğubayazıt’tan Şahtahtı’na gönderdi. Aynı gün Mezret-Erniç hattındaki Ermenilere karşı saldırı düzenlenerek, geri çekilmeleri sağlandı.

Bu arada Kızılordu’nun Gerus’ta görünmesi Nahçıvan’ı Ermenilerin büyük bir saldırısından kurtardı. Ermeniler, 14 Temmuz 1920’de, Dehne Boğazı’na saldırdılar. 18. Alay 1. Tabur 3. Bölüğü ile 34. Alay 1. Taburu 1. Bölüğü’nün de geri çekilmek zorunda kalmaları üzerine, Dehne Boğazı Ermenilerin eline düştü. Ermeniler topçu ve zırhlı tren yardımı ile 2.000 piyade ve 200 süvari ile 23 Temmuz’da saldırıya geçtiler. Yapılan kanlı savaşlara, bütün direnme çabalarına rağmen Ermeniler 25 Temmuz’da Şahtahtı’nı işgal ettiler. 

Moskova’dan Halil Paşa, 28. Kızıl Tümen’in Süvari Tugayı’na mensup 1. Kuban Kazak Alayı ile beraber Nahçıvan’a geldi. Halil Paşa’nın etkisiyle, Kızıl Tugay Komutanı Ermenilerden Şahtahtı’ndan çekilmeleri ve Nahçıvan’a temsilciler göndermelerini istedi. Ermeniler de Nahçıvan Millî Şûra Hükûmeti’nin teslim olması için 31 Temmuz 1920’ye kadar süre verdiler. Doğu Cephesi Komutanlığı’ndan bir Piyade Taburu ve bir bataryadan oluşan kuvvetin 1 Ağustos’ta Halil Paşa’nın emrine verilmesiyle Nahçıvan’da Ermenilerden geri alındı. Mustafa Kemal bunu 2 Ağustos 1920 tarihinde T.B.M. Meclisinde şöyle anlatır. “1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükûmeti’nin Kızıl Ordusuyla Büyük Millet Meclisi’nin Ordusu Nahcivan’da birbiriyle maddeten birleşmiş oldu.(Alkışlar) Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel törenle ve olağanüstü saygılar ile kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükûmet kuvvetleri, diğer kuvvetler gelinceye kadar yerinde ortaklaşa önlemler almakla şimdi, bugün de meşguldür. Kızılordu süvarisinden Şahtahtı yönüne çıkan bazı seyyar kuvvetler, Nahcivan’ın otuz kilometre kadar kuzeyinde Ermeni keşif kollarını bulmuş ve onları uzaklaştırmıştır.”

Sovyetler, 10 Ağustos 1920’de, Ermeni Taşnak Hükümeti ile yaptıkları antlaşma ile Nahçıvan’ı kağıt üzerinde Ermenilere verdiler. Ayrıca, Şahtahtı-Erivan-Culfa demiryollarını da Ermeni kontrolüne bıraktılar. Kızılordu birlikleri Zengizor’dan çıktı. Ancak  V. İ. Lenin, Moskova’da görüşmelerde bulunan Bekir Sami ve Yusuf Kemal Beylere bu antlaşmayı kastederek; “Biz muahede yapmakla hata ettiğimizi anladık düzeltmeye çalışacağız. Biz düzeltemezsek de, siz düzeltirsiniz” dedi. Mustafa Kemal Sovyetlerin Ermenileri kayıran tutumundan memnun değildi. Nitekim Moskova’ya hitaben yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubunda Ermenistan’a askeri harekat yapmayı üstlenmekte ve teklif etmekteydi..

5.8 Türk Ordusunun Doğu Harekatı

20 Eylül 1920 tarihinde  TBMM, Doğu Cephesi Komutanlığına,  Ermenilerin İngilizlerin kışkırtmasıyla Elviye-i Selâse ve Kafkaslardaki Türklere uyguladıkları saldırılar, işgaller, mezalim ve soykırıma son vermek için 1919-1920 sürecinde işgal ettikleri Kars, Ardahan, Nahçıvan, Şerür, Iğdır mıntıkalarından çıkarılması talimatını verdi. Aslında talimat 6 Haziran’da verilmiş ancak Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920 tarihli mektubuna Çiçerin’in cevabının Türk tarafına 15 Haziran 1920 tarihinde ulaşması, Çiçerin’in Ermenistan’ın da içinde olduğu çeşitli bölgelerde referandum yapılmasından yana olduklarını bildirmesinden sonra teati edilen mektupların sonucu beklenmişti.

28 Eylül 1920 de  Kâzım (Karabekir) Paşa, 20 000 kişilik ordusuyla Doğu Harekâtı’nı başlattı. Başarılı olan bu harekâtın sonunda  Türk Ordusu 29 Eylül 1920 de Sarıkamış,  1 Ekim’de Kağızman’a girdi.  

17 Ekim 1920’de Gürcüler Ardahan’a kuvvet sevketmeye başladılar. 24 Ekim 1920’de,  Kâzım Karabekir Paşa, Şark Ordusu Kumandanı sıfatı ile, Sarıkamış’daki karargâhından Kars’a hücum emri verdi. 30 Ekim’de Kars,  7 Kasım’da Gümrü ele geçirildi. Ermenilerin Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı da esirler arasındaydı. 14 Kasım’da Iğdır ve Nahçivan yöresi Ermenilerden kurtarıldı.   Ermeniler Bolşevik Rusya’dan ve ABD’den yardım istedi. Bolşevik Rusya, Kafkasyayı kendi nüfuz alanı olarak kabul ettiği ve Türklerin Kurtuluş Savaşı’nı emperyalizme karşı gördüğü için, ayrıca, Mustafa Kemal’in mektupları, ustaca siyaseti yüzünden Türkiye’nin ilerde sosyalist bloğa katılacağı beklentisiyle de Ermenilere yardım etmeyi reddetti. ABD’den de olumlu yanıt alamayan Ermeniler 17 Kasım 1920’de Kâzım Karabekir’in öne sürdüğü barış şartlarını kabul etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine 22 Kasım 1920’de Gümrü’de barış görüşmelerine başlandı. Aynı gün ABD Başkanı Wilson Sevr Anlaşmasının kendisine verdiği yetkiyle Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdiğini ilan etti. Ama artık çok geçti. Ermeniler Türkler tarafından İngilizler de Bolşevikler tarafından o topraklardan defedilmişlerdi. Atatürk’ün istediği olmuştu.

5.9 Nahçıvan, Laçın, Qubadlı ve Zengilan satışta

30 Kasım 1920 de Azerbaycan Komünist Partisi,  henüz Ermenistan Sovyetleştirilmeden önce, Sovyet Rusya’nın baskısıyla:
* Sovyet Ermenistan’ı ile sınırların kaldırılmasını,
* Ermenistan ile askeri ittifak ve petrol işbirliğinin kurulmasını,
* Ermenistan’a karşı askeri faaliyetlerin durdurulmasını,
* Karabağ’a kendi iradelerini tayin hakkı tanınmasını,
* Nahçıvan ve Zengezur’un Ermenistan’a hediye edilmesini
kararlaştırdı.  

Zengezur günümüz Ermenistan Cumhuriyetinin Syunik Marzı ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Laçın, Qubadlı ve Zengilan ilçe (rayon) topraklarını kapsayan bölgenin adıdır. Buna gerek Nahçıvanlılar gerekse TBMM Hükümeti şiddetli tepki göstermekte gecikmediler.

1 Aralık 1920’de, Rusya Komünist Partisi’nin Kafkas sorumlusu Orconikidze’nin Başkanlığında Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda, Azerbaycan Sovyet Hükümeti lideri Neriman Nerimanov, Zengezur, Nahçıvan ve Karabağ bölgelerini Ermenistan’a bırakarak, Müslümanlarla Ermeniler arasındaki tarihsel kavgaya son verdiğini ilan etti. Ancak bu sürpriz bir karardı. Azerbaycan Meclisinin şartlarına da aykırıydı. Ancak bu sefer de Kızılordu Ermenistan’a girme aşamasındaydı ve işgali kolaylaştırmak için Azerbaycan’ın toprak kaybetmesi uğruna Ermenistan’a bu taviz verilmişti.

5.10 Ermenilerle Gümrü anlaşması

2/3 Aralık 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Ermenistan arasında imzalanan Gümrü Antlaşması ile Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan, Batum) Türkiye’ye verildi. Nahçıvan, geçici olarak Türkiye’nin  himayesine bırakıldı, Türk askeri hem sınırları koruyacak, hem de kontrolü elinde bulunduracaktı. Anlaşmayla Gümrü Ermenistan’a Tuzluca (Kulp) Türkiye’ye bırakıldı.  Gümrü Antlaşması’nın 2. Maddesi gereğince, “Nahçıvan, Şahtahtı, Şerur mıntıkasında bilâhare arây-ı umûmîyenin tayin edeceği şekl-i idare ye ve bu idarenin ihtiva edeceği araziye Ermenistan müdahale etmeyecek ve işbu mıntıkada şimdilik Türkiye himayesinde bir idare-i mahalliye tesis olunacaktı.”

4 Aralık 1920 de, Gümrü Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra,  Kızıl Ordu Ermenistan’a girdi. Ermenistan’ın Türk Kolordusu karşısında savaşı kaybetmesi bu işgalde büyük rol oynamıştır.

Ermenistan’da Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü antlaşması onaylanamadı. Yeni kurulan Sovyet Ermeni Hükümeti, Taşnak Hükümeti’nin imzaladığı Gümrü Antlaşması’nı reddetti. Ayrıca Gümrü Antlaşması’nı, Sovyet Rusya ve 27 Nisan 1920’de Bolşeviklerin Azerbaycan’da idareyi ele geçirmeleri üzerine kurulan Azerbaycan Sovyet Hükümeti de reddetti. Ancak daha sonra imzalanan Moskova ve Kars anlaşmalarıyla bunların önemi kalmadı.

5.11 Moskova ile görüşmeler

TBMM Meclisi ile Moskova arasında ilk doğrudan görüşme için 11 Mayıs 1920’de Ankara’dan hareket eden Türk heyeti Trabzon üzerinden denizyolu ile Karadeniz’e geçti ve Moskova’ya ancak 65 günde ulaşabildi. Bekir Sami Bey başkanlığındaki Türk heyeti 19 Temmuz 1920’de Moskova’ya geldi. 24 Temmuz’da Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin tarafından kabul edildi.Görüşmelerde, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’in, Kafkasya’da Türkiye’ye ait bazı bölgelerin Ermenistan’a verilmesini istemesi üzerine, hiçbir ilerleme sağlanamadı.

5.12 Nahçıvan Türk kapısıdır

13 Aralık 1920 günü Millî Mücadele’nin Haricîye Nazırlarından Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey Ruslarla Nahçıvan’ın nihai statüsünü tesbit etmek üzere  Moskova’ya hareket etmeden önce Mustafa Kemal’le bir veda görüşmesi yaptı. Bu görüşmede Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’e “Paşam Ruslar, Nahcıvan üzerinde ısrar ederlerse ne yapalım” diye bir soru yöneltti. Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı gayet açık ve netti. “Nahcıvan Türk kapısıdır. Bu hususu nazar-ı itibara alarak elinizden geleni yapınız” diye buyurmuştur.

BÖLÜM 6 – 1921’in İLK AYLARINDA DURUM

6.1 Batı’da Yunanlılarla savaşırken isyanları bastırırken Doğu’da harekata devam

Batı Cephesinde  6 Ocak 1921’de Bursa yöresinden saldırıya geçen Yunan Kuvvetleri ve düzenli Türk ordusu ilk kez I. İnönü savaşında karşı karşıya geldiler. Yunanlılar 11 Ocak 1921’de geri çekildiler.

Kuzey Kafkasya’da 20 Ocak 1921’de SSCB’e bağlı olarak Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 

Güney Kafkasya’da Kızılordu 15 Şubat 1921 de Gürcistan’a girmeye başladı. TBMM Hükümeti, 22 Şubat 1921’de Gürcü Hükümetine bir nota göndererek Brest-Litovsk antlaşması ile Türkiye’ye verilen ve hala Gürcülerin elinde bulunan Artvin ve Ardahan’ın iade edilmesini istedi. Türkiye’nin bu sert tutumu karşısında Gürcüler, Ardahan ve Artvin’i Türklere bırakmayı kabul ettiler. 

Kazım (Karabekir) Paşa 23 Şubat 1921’de Ardahan, Çıldır ve Posof kazalarını Gürcü işgalinden kurtardı.

5 Mart 1921’de Koçgiri Aşireti’ne bağlı bin kişilik grubun İmranlı kasabasını basarak, bir köyü işgal etmesiyle Koçgiri isyanı başladı. 6 Mart 1921 de uzun çarpışmalar sonucu Koçgiri Aşireti’ne mensup isyancılar, Sivas’ın Ümraniye kasabasına girdiler. Yunan uçakları, Çerkez Ethem imzalı bir bildiriyi Bozöyük üzerinde Türk mevzilerine attılar. Bakanlar Kurulu, Koçgiri olaylarına karşı Elâzığ, Erzincan, Divriği ve Zara’da sıkıyönetim ilân etti.

Doğu cephesinde Türk birlikleri 7 Mart’ta Ahıska’ya girerek gereken tedbirleri aldı. Türk birliklerinin ardından 8 Mart’ta bir Kızıl Ordu müfrezesi Ahıska’ya geldi ve her iki taraf birlikleri aldıkları talimat gereğince dostluk ve anlayış içinde kasabayı iki kısma ayırarak ortaklaşa bir idare kurdular. Kızılordu Kumandanı Hekker, 9 Mart 1921’de Kazım (Karabekir) Paşa’yı telgraf başında arayarak, Ahıska’da her iki taraf ordularının samimi temasını tebrik eti, Kazım Paşa da bu kutlamaya teşekkürle karşılık verdi.  

6.2 Batum’a giriş – Batum’dan çıkış

Kazım Paşa Batum konusunda oldukça endişeli bir tutum sergiliyordu. Ona göre Batum’un işgal edilmesi, Sovyet Ruslarla görüşmeler sonrasında ele alınması gereken bir meseleydi. Bir taraftan Sovyet Rus diğer taraftan Türk işgalinin yaşandığı Gürcistan’da Batum gibi stratejik önemi olan bir bölgenin işgali meselesi iki taraf arasında sorun yaratacağı gayet açıktı. Ancak Türk ordusu Albay Kazım (Dirik) Bey komutasında 11 Mart 1921 de Batum’a girdi Albay Kazım Bey, 17-18 Mart gecesi Batum’da bir Türk hükümeti kurdu ve vali olarak işe başladı. Bunun üzerine Batum’daki Menşevik Gürcü Alayı Komutanı Bolşevik safına geçti. Bolşevikler, en büyük düşmanlarından aldıkları destekle Kazım Bey’in yerleştiği vilayet konağına baskın yaptılar, baskında 4 subay, 26 er öldü, 26 er yaralandı ve 46 er de kayboldu. 

Sonrasında Bolşevik hükümetinin ültimatomu üzerine üzerine Kazım Bey Batum’u boşalttı. 16 Mart 1921’de TBMM ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek ve Batum Türk sınırları dışında bırakıldı. Böylece Moskova Antlaşması’yla Türkler, Kars ve Ardahan’ı almış ancak Batum’u Sovyet Rusya’ya bırakmak zorunda kalmıştır. 19 Mart 1921 de Bolşevikler Batum ve Gürcistan işgalini tamamladılar. 28 Mart’ta Türk ordusu Ahıska ve Ahılkelek’i de boşalttı.

6.3 Aynı anda Ruslarla görüşme Yunanlılarla savaş 

Türk Heyeti Ruslarla yapılan görüşmelerinde, Nahçıvan’ın Türkiye’de kalmasını kabul ettiremeyince  Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan himayesinde olmasını teklif etti. Buna karşılık Azerbaycan Hükümeti temsilcisi Behdûd Şah Tahtenski, Stalin ve hayretler içerisinde kalan Türk delegelerin önünde, Nahçıvan’ın Türkiye ile bir ilgisi olmadığını, Nahçıvan’ın Rusya’nın malı olduğu ve ona verilmesi gerektiğini iddia etti. Azerbaycan’ın niyeti, Türk-Sovyet antlaşmasıyla Nahçıvan’ı “müstakil hale getirerek Sovyetlere dahil etmekti.  Sovyetler ise Van ve Bitlis’in de Ermenilere bırakılması yolunda teklifler ileri sürüyorlardı. Niyetleri Nahçıvan’ın batısındaki araziyi Ermenistan’a bıraktırarak Türkiye ile Nahçıvan’ın irtibatını tamamen kesmek ve Nahçıvan’ı tamamen Ermeni insafına bırakmaktı. Sovyetlerin Ermenilere karşı sergiledikleri tarafgîr politika Türk Murahhas heyeti (delegeleri) tarafından tepkiyle karşılandı. O sırada resmen Sovyet Rusya’nın siyasi,  askeri işgal ve kontrolü altında olan Sovyet Azerbaycanının Nahçıvan’ı Ermenistan’a terk etmesini önlemek için, Türk Heyeti 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova  Antlaşması’nın 3. Maddesi’ne özel bir ifade koydurmayı başarmıştı. Buna göre Nahcivan, himaye hakkını üçüncü bir devlete hiç bir zaman bırakmamak koşulu ile, Azerbaycan sınırlarına dahil  özerk bir bölge oldu. Nahçıvan, ayrıca Türkiye’nin garantörlüğünde de olacaktı. İlerde Azerbaycan’ın, Nahçıvan’ı Ermenistan’a veya Rusya’ya terk etmek istemesi halinde Türkiye’ye müdahale hakkı doğuyordu. Böylece o tarihlerde resmen Sovyet Rusyasının siyasi, askeri işgal ve kontrolü altında olan Sovyet Azerbaycanının Nahçıvan’ı bir kez daha Ermenistan’a satmak istemesi önlenmiş oldu.

Bu antlaşmanın akabinde Batı Cephesinde Yunanlıların Eskişehir yönüne saldırısı 23 Mart – 1 Nisan 1921 tarihleri arasında yapılan İkinci İnönü Muharebesiyle durduruldu. Mustafa Kemal’in deyimiyle Türk ordusu orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yenmişti. Yunanlılar Temmuz 1921 de Kütahya ve Eskişehir’e saldırdı, çatışmalardan sonra Türk Ordusu Sakarya nehri doğusuna çekildi. Polatlı’ya kadar gelip Ankara’ya yaklaşan Yunan Ordusu 23-Ağustos 13 Eylül 1921 arasında Sakarya Muharebesi  ile durdurabildi.

Ankara’daki Meclis ve hükümetin Kayseri’ye nakledilme hazırlıklarının yapıldığı bu kadar hayati savaşlar esnasında Bolşevik Moskova yönetimi ile görüşmelere devam edilerek 13 Ekim 1921 tarihinde Kars Anlaşması imzalandı. Anlaşmanın taraflarına bu kez Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ve Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ne ilaveten Ermenistan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti, Azerbaycan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti, Gürcistan Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti de katılmıştı. Sonuçta, Kars ve Ardahan ile Sürmeli ve Artvin Türkiye’ye bırakıldı. Böylece, Batum, Acara ve Çürüksu topraklan Gürcistan tarafında kalırken karşılığında Elviye-i Selâse’ye Artvin dahil edildi. İlerde sınır, askeri ve siyasi problemler çıkması ihtimali önlenmiş oldu. Mustafa Kemal’in ve Türk Hükümetinin diplomatik başarısı ile Nahcıvan ve Karabağ Azerbaycan’ın bünyesinde olmak şartı ile Muhtar Cumhuriyetler olarak tanındı. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Cumhuriyetlerinin bugünkü sınırları bu anlaşmayla belirlenmiştir. Sonuçta Brest Litovsk anlaşmasına göre tek kayıp Batum oldu. Bazı maksatlı kaynaklar Batum’un Sovyet yardımına karşılık verildiğini öne sürmektedirler. Bu doğru değildir. Batum o zaman Sovyet işgali altındaydı. Sovyet Rusya,  Moskova Antlaşması’ndan bir yıl önce yani 7 Mayıs 1920 tarihinde Menşevik Gürcü Hükümeti ile yaptığı gizli antlaşmanın 3. Maddesi ile Sovyet Bloğuna katılmaları karşılığında Batum’u Gürcistan’a hediye etmeyi kabul etmişti.  Bu yüzdenSovyetler görüşmelerde Batum’u  Türkiye’ye bırakmamakta direndiler. Türkiye Batum’u yeterli askeri gücü olmadığından daha önce vermişti. Batum’a karşılık Artvin, Laçin, Qubadlı, Zengilan ve Nahçıvan kazanılmıştır.

6.4 Tatar göçü

1921–1922 yıllarında Sovyet Rusya’da benzeri görülmemiş bir açlık meydana geldi. Bu açlıkta bütün Sovyet Rusya’da beş milyon civarında insan öldü. Kırım yarımadası  açlığın en feci sahneleriyle yaşandığı yerlerden biriydi. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş 1575 Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Bu sayı bazı kaynaklara göre 10 bini bulmuştur. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, o yokluk günlerinde, cephedeki askere kuru ekmek verildiği, askerin ayağında bırakın postalı çarık olmadığı günlerde, Türkiye’den Kırım’a başta Samsun sancağının bütün buğday ürünü olmak üzere gıda yardımı gitti.

6.5 Ankara, Moskova ve Kars Antlaşmalarının önemi

Anlaşmalar sürecinde Doğu Cephesi birliklerinden 3’ncü Kafkas Tümeni —11’nci Piyade Alayı hariç— Batı Cephesine gönderildi. 23 Ağustos 1921 de başlayan Sakarya Meydan Muharebesine katıldı. 12’nci Tümeninin de 4 Ağustos 1921‘den itibaren sevkine başlandı. Tümen 28 Eylül 1921’de Ankara’ya vardı. 

Türkiye’nin savaşı kazanması halinde Sosyalist bloğa katılabileceği beklentisiyle Sovyetler Türkiye’ye silah, altın ve benzin yardımı yaptı, ayrıca Azerbaycan ve Buhara’dan da yardım alındı. 

Aynı tarihlerde 20 Ekim 1921 de  TBMM ve Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasıyla Güney Cephesindeki faaliyetler de durduruldu, o cepheden de Afyon cephesine kuvvetlerin, mühimmatın sevkedilme imkanı doğdu. 

İki Kafkas tümeninin Batı Cephesine katılmasıyla da Yunan Ordusu karşısındaki sayısal asker ve teçhizat açığı azaltılabildi. Böylece 9 ay süren hazırlıklar ve sevkiyatlar sonunda 26 Ağustos 1922 de başlayan Büyük Taarruzla Anadolu ve Trakya’nın düşman işgalinden kurtarılarak bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Devamı BÖLÜM 7‘de (yukarıdaki bölümlerle birleştirilmiş olaral) bu süreçle ilgili olarak; 

* Osmanlı Azerbaycan’ı ilhak etmek mi istiyordu?
* Azerbaycan’ı, Dağıstan’ı kim bırakıp gitt?
* Türklerin Azerbaycan’ı terketmesiyle Mustafa Kemal’in ilgisi var mı?
* Azerbaycan Misak-ı Milli’ye dahil edilebilir miydi?
* Kafkas seddi neyin nesiydi?
* Ermeniler neden imtiyaz görüyordu?
* Kızılordu yaklaşırken Güney Kafkasya ve Anadolu’da durum nasıldı
* Bolşevik ihtilali sonrasında Rusya’daki Türkler ne yaptılar?
* Bolşevik ihtilali sonrasında Azerbaycan ne yaptı?
* Türkiye Azerbaycan’a yardıma gelemez miydi?
* Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 1 yıl sonra Türk ordusu ne haldeydi?
* Kızılordu’nun Azerbaycan’ı işgalinden 3 yıl sonra Türkiye’nin hali nasıldı?
* Milli Mücadelede Bolşevik sempatizanlığı ne kadar etkindi?
* Mustafa Kemal neden Bolşeviklere dönük bir politika izledi?
* Kızılordu gelirken Azerbaycan ordusu ne durumdaydı?
* Kızılorduyu kim davet etti?
* Mustafa Kemal’in sözde Azerbaycan ihaneti iddiaları nelerdir?
* Rıza Nur’un hatıraları
* Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920 tarihli mektubu
* Yeşil Ordu Türkiye’ye yardıma mı gidecekti?
* Kızıl Ordu Azerbaycan’dan geçip Türkiye’ye yardıma mı gidecekti?
* 22 Ocak 1921 tarihli TBMM tutanakları
* Ruslara karşı koymaya Halil Paşa mı engel olmuş?
* Halil Paşa kimdir, Ankara temsilcisi midir?
* Mustafa Kemal’in TBMM’de 2 Ağustos 1920 de yaptığı konuşma
* Kazım Karabekir’in anıları
* Atatürk’e diğer iftiralar
* Batum’dan Sovyet yardımı karşılığında mı vazgeçildi?
* Nahçıvan bugün Azerbaycan toprağıysa bu kimin sayesindedir?
* Atatürk ve Mehmet Emin Resulzade kavgalı mıydılar?
* Atatürk Sovyetlerden kaçan soydaşlara kucak açmıştır
* Azerbaycanlıları ne diyor?
* Prof. Altan Göyüşov’un görüşleri
* Orhan Aras’ın görüşleri
* Prof. Dr. Cemil Hasanlı’nın görüşleri
* Azerbaycan halkının haberdarlığı
* Dr. Mehman Ağayev’in görüşleri
* Günümüzde hortlatılmaya çalışılan yeni Kafkas Seddi Projesi
* Tarihsel sosyoloji

gibi birçok önemli  soruların  cevapları verilerek süreç yorumlanmaktadır: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Kaynaklar:

Kafkas İslam Ordusu. Bülent Pakman. Eylül 2010. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/temel-bilgiler/azerbaycan-tarihi/kafkas-islam-ordusu/

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti. Bülent Pakman. Ağustos 2014. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kuzey-kafkasya/kuzey-kafkasya-cumhuriyeti/

Osmanlı’nın Milli Mücadele’ye İhaneti. Bülent Pakman. Ocak 2015.https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/osmanlinin-milli-mucadeleye-ihaneti/

Dersim gerçeği. Bülent Pakman. Ocak 2015. https://bpakman.wordpress.com/dinler-arasi-diyalog/siyonist-evangelist-isbirligi/kurt-ozerkligine-dogru/ataturk-kurtlere-ozerklik-vadetti-mi/dersim-gercegi/

Dürrizade Fetvası. Bülent Pakman. Mayıs 2010. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/durrizade-fetvasi/

Azerbaycan Topraklarının İşgali. Bülent Pakman. Ekim 2010. https://bpakman.wordpress.com/baku-2010-fotograflar/ermenistan-siniri-acilacak-mi/azerbaycan-topraklarinin-isgali/

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları. Bülent Pakman. Ağustos 2011. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/

Milli Mücadeleye Azerbaycan Desteği. Bülent Pakman. Ağustos 2012. https://bpakman.wordpress.com/ataturk/ataturkun-devraldigi-ulkenin-hali/milli-mucadeleye-azerbaycan-destegi/

Kırım Tatarlarının Göçleri. Bülent Pakman. Eylül 2014. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/kirim-tatarlari/kirim-tatarlarinin-gocleri/

Azərbaycan Xalq Cümhurriyəti – 90 (1918 – 1920) Azerbaycan Respublikası Medeniyet ve Turizm Nazırlığı. М. F. Аhundov adına Azerbaycan Milli Kitabhanası http://www.anl.az/down/az.xalq.cumhuriyyeti.pdf

Azerbaycan Cumhuriyeti. Prof. Dr. Musa Gasımov http://coedev.miami.edu/

Nisan 1920 darbesi ve Azerbaycan demokratik Cumhuriyetinin düşmesi. Prof. Dr. Cemil Hasanlı, Tarih Bilimci. İRS Tarih bilinci. http://irs-az.com/new/pdf/201308/1375679518393304782.pdf

Ermeni Terör Örgütü Taşnaksütyun’un 1918-1920 Yıllarında Güney Kafkasya ve Yukarı Karabağ’da Yaptığı Katliamlar. Sevinç Seyidova. Doç. Dr., Azerbaycan Devlet Pedoqoji Üniversitesi, Tarih Fakültesi. Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/1 Winter 2014, p. 485-494, ANKARA-TURKEY http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1315668642_27SeyidovaSevinç-trh-485-494.pdf

İlk Cumhuriyet Döneminde Azerbaycan Petrolünün Ermeni Faaliyetlerindeki Rolü (1918-1920) Beşir Mustafayev Doç. Dr. Iğdır Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı: 1. Nisan 2012. 59-79. http://sosbilder.igdir.edu.tr/Makaleler/634303309_05_Mustafayev_%2859-79%29.pdf

I. Dünya Savaşı Esnasında Nargin Adası’ında Türk Esirler. Dr. Betül ASLAN A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED], ERZURUM 2010 http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunitaed/article/viewFile/1020002502/1020002504

Gence İsyanı. Ahmed İsayev. 8 Ağustos 2010. http://www.anl.az/down/meqale/azerbaycan/2010/avqust/130265.htm

Azerbaycan. Devleti kaybetme faciası. http://www.azerbaijans.com/content_318_tr.html

Azerbaycan’ın askeri tarihi http://www.azerbaijans.com/content_652_tr.html

Azerbaycan Basın tarihi http://www.azerbaijans.com/content_741_tr.html

Democratic Republic of Azerbaijan. Chronology of Major Events (1918-1920) by Fuad Akhundov http://azer.com/aiweb/categories/magazine/61_folder/61_articles/61_chronology.html

Azerbaycan Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluşunda Türkiye’nin Yardımları İlhak Amacına mı Yönelikti? Yrd. Doç. Dr. Selma YEL http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/800/10219.pdf

Elviye-i Selase’nin Osmanlı Devleti’ne İadesi ve Bazı Uygulamalar. Doç. Dr. Mustafa GÜL. Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim Üyesi http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/814/10330.pdf

Milli Mücadele Döneminde Elviye-i Selase ve Nahçıvan. Esin Derinsu Dayı. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı. 2013. http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-64-65-66/milli-mucadele-doneminde-elviye-i-selase-ve-nahcivan

Ahıska Türkleri -VI- Asil S. Tunçer http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=2424

İngiliz Belgelerinde Türkiye, Erol Ulubelen, Çağdaş Yayınları. İstanbul 1982.

Yakın Dönem Tarihimizde Yeşil Ordu Cemiyeti’ne Toplu Bir Bakış. Mukaddes Arslan. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-51/yakin-donem-tarihimizde-yesil-ordu-cemiyetine-toplu-bir-bakis

Moskova Antlaşmasına Giden Yol, Milli Mücadele Dönemi TBMM Bolşevik İlişkileri. İhsan Çolak. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-49/moskova-antlasmasina-giden-yol-milli-mucadele-donemi-tbmm-bolsevik-iliskileri

I. Dünya Savaşı Sonunda Nahçıvan’da Yapılan Millî Mücadele ve Bugünkü Nahçıvan’ın statüsünün oluşumu. Doç. Dr. Ali Arslan. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-41/i-dunya-savasi-sonunda-nahcivanda-yapilan-milli-mucadele-ve-bugunku-nahcivanin-statusunun-olusumu

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/erzurum-milletvekili-durak-ve-arkadaslarinin-dogu-cephesi-kuvvetlerinin-tecavuzlere-karsilik-vermemeleri-nedenlerinin-bildirilmesi-hakkindaki-soru-onergesi-uzerine

Ahmet Dursun. Toplumsal bilinci gerçekleştirme çatısı. 28 Eylül 2008. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2980.0

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Azerbaycan ve Dağıstan’a Askeri ve Siyasi Yardımı / Dr. Nâsır Yüceer http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=290860

XIX. Yüzyılda Rusya’nın Kafkas Politikası ve Ermeniler. Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY04.04.2014. http://ekoavrasya.net/duyuru.aspx?did=136&Lang=TR

Çöl Kartallığından Kafkas Kartallığına. Oğuzhan Yücel http://www.kayipmurekkep.com/col-kartalligindan-kafkas-kartalligina/

Kafkas Seddi. Uludağ Sözlük. http://www.uludagsozluk.com/k/kafkas-seddi/

Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz Hatıralarım. İhsan Ilgar. Kervan Yayınları. İstanbul. 1973

Kafkasya’daki son Türk zaferleri.Yrd. Doç. Dr. Mesut Erşan. Tarih Tarih Almanakları http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=290864

Red Army invasion of Azerbaijan. Wikipedia. http://en.wikipedia.org/wiki/Red_Army_invasion_of_AzerbaijanЛенин В. И.

Полное собрание сочинений Том 51. Письма: март 1920 г.

Содержание «Военная Литература» Военная история, Глава 8., Взятие Петровска и Баку İçerik «Savaş Edebiyatı» Askeri tarih. Petrovska ve Bakü İşgali http://militera.lib.ru/h/shirokorad_ab3/21.html

T. B. M. M.. Gizli Celse Zabıtları. 22 Kânunusâni 1337 (1921). https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT01/gcz01001136.pdf

Lenin ve Milliyetler Meselesi. Ayşe Hür. 17 Mayıs 2009. Taraf. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/lenin-ve-milliyetler-meselesi/5561/

Vahşetin belgesi KGB’de. Yeni Şafak. Murat Palavar. 08 Aralık 2007 http://www.yenisafak.com.tr/gundem/vahsetin-belgesi-kgbde-86399

Azadlık Radyosu.Azerbaycan. 3.6.2014 günlü program
http://www.azadliqradiosu.az/content/article/24926184.html

Atatürk Azərbaycanı haqlı olaraq güzəştə getdi – TARİXİ FAKTLAR. Elnur MUSAYEV. Hürriyyet. 3.9.2016 http://hurriyyet.org/11274-ataturk-azerbaycani-haqli-olaraq-guzeshte-getdi-tarx-faktlar.html

Türk Kurtuluş Savaşı Doğu Cephesi. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Türk Kurtuluş Savaş1 Doğu Cephesi

Sevr Antlaşması. Vikipedi.http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antlaşmas1

Mustafa Suphi. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa Suphi

Türk Kurtuluş Savaşı. Vikipedi.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Türk Kurtuluş Savaş1

Fətəli xan Xoyski. Vikipedi. http://az.wikipedia.org/wiki/Feteli xan Xoyski

Büyük Taaruz. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Büyük Taarruz

İzmir’in İşgali. Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/İzmirin İşgali

Bülent Pakman. Şubat 2015. Son güncelleme Aralık 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Twitter Widgets

IMG_2654Bülent Pakman kimdir  https://bpakman.wordpress.com

Atatürk, Azerbaycan, Türk dünyası içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Osmanlı’nın Milli Mücadele’ye İhaneti

Giriş
Osmanlı Devleti’nin girmiş olduğu 1. Dünya Savaşı’nı noktalayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Türk tarihinde Milli Mücadele adı verilen yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem, mütareke şartlarının uygulanması sırasında yaşanan işgaller, azınlık terörü gibi her türlü olumsuzluğu içeren bir dizi uygulamaya karşı Türk halkının başlattığı direnme ruhu ile alevlenen Kurtuluş Savaşı’nı ve ardından gelen yeni Türk devletinin varlığının ve bağımsızlığının dünya devletlerince kabul edilişini kapsamaktadır.
Mütarekenin imzalanmasından sonra ülke tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiştir. Bütün devlet dengelerinin bozulduğu bu ortamda birbiri ardına kurulan hükümetler uzun ömürlü olamamış, hiçbir kabine bu durumun üzerine yüklediği ağırlığı taşıyamamış ve bu felaketten çıkış için sağlıklı fikirler üretememiştir. İtilaf Devletleri 1. Dünya Savaşı sırasında kağıt üzerinde paylaştıkları Osmanlı topraklarını bu defa fiilen bölüşmeye başlamışlar ve yürüttükleri işgaller Türk halkı için zor bir dönemin başlayacağını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, imparatorluk bünyesinde yüzyıllardır barış ve huzur ortamında yaşamış olan azınlıkların, özellikle Ermeniler ve Rumların Türk topraklarında kendileri için bağımsız yeni yurtlar kurma girişimleri de silahlı çeteler vasıtasıyla yeni bir boyut kazanarak Müslüman ahali ile anılan azınlıklar arasında önemli olayların çıkmasına yol açmıştır.
Böylesine büyük bir otorite boşluğunun oluştuğu bir ortamda, yaşanan olumsuzluklar arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik zamanlarda ve farklı nedenlerle ortaya çıkan iç ayaklanmalar çok önemli bir yer tutmaktadır. Tarih boyunca çeşitli milletler kendilerini sömüren yabancı devletlere karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu, anlaşılması kolay bir konudur. Ancak aynı ülkenin insanlarını çeşitli sebeplerle karşı karşıya getiren iç ayaklanmaların açıklaması zordur. Zor olduğu gibi dramatik olaylara ve kapanması uzun sürebilecek yaralara da sebebiyet vermesi mümkündür.
1919-1923 yılları arasında gerçekleşen iç ayaklanmaların temelinde çeşitli etkenler yatmaktadır. Dış etkenlerin özünü İtilaf Devletlerinin istek ve çıkarları oluştururken, iç etkenler daha fazla çeşitlilik göstermektedir. Ayaklanmalar tek tek incelendiğinde de görüleceği gibi başlıca etken olarak İstanbul Hükümetleri ile Kuvayı Milliye arasındaki çekişme göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra etnik farklılıklar temelinde gelişen ayaklanma girişimleri ve nihayet liderlik yarışı sebebiyle baş gösteren ayaklanmalara da tanık olunmuştur. Milli Mücadelede yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması aşağıdaki gibidir.
11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı
20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı
27 Eylül 1919 Birinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 İkinci Bozkır Ayaklanması
20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhinde birinci defa saldırtılması
26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı)
28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı
28 Ekim 1919 Apa Çarpışması
1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması
15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması
16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Milli Mücadele aleyhine ikinci defa saldırtılması
4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Gönen’e taarruzu
13 Nisan 1920 Birinci Düzce Ayaklanması
16 Nisan 1920 Çerkez Ethem kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin Yahyaköy Çarpışması
18 Nisan 1920 Kuvayı İnzibatiyenin kurulması
19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a kaçışı
25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması
8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un Adapazarı ve Geyve Harekâtı
8 Mayıs 1920 İkinci Düzce Ayaklanması
11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması
12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması
15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat Ayaklanması
20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı
23 Mayıs 1920 Milli Mücadele kuvvetlerinin Kuvayı İnzibatiyeye taarruzu
25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması
27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı
1 Haziran 1920 Milli Aşireti Olayı
13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler tarafından işgali
14 Haziran 1920 Kuvayı İnzibatiye Tümeninin taarruzu
20 Haziran 1920 Çerkez Ethem kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi
21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril) Olayı
27 Haziran 1920 Kula Olayı
20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı
5 Eylül 1920 İkinci Yozgat Ayaklanması
8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı
8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı
23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması
25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması
2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması
6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması
7 Aralık 1920 Çerkez Ethem Ayaklanması
6 Mart 1921 Koçkiri Ayaklanması
… 1918 – 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu Olayları
… 1918 – … 1923 Pontus Ayaklanmaları ve Olayları

Ali Batı Ayaklanması
11 Mayıs – 18 Ağustos 1919 tarihlerinde baş gösteren ve Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde etkileşen bu ayaklanma, İngilizlerin Osmanlı topraklarında ayrılıkçı güçleri kışkırtarak, onlar aracılığıyla bölgede dolaylı bir etkinlik sağlama politikasına uygun düşen tipik bir örnektir. Bu bölgede yaşayan söz sahibi kişiler, İngilizlerin kışkırtmalarıyla bir Kürdistan oluşturulması fikrini yayma çabasında bulundukları sırada, bu rüzgardan etkilenen Ali Batı diğer yandan da kendisinin İstanbul Hükümetinin Mardin Temsilcisi olduğu yolundaki propagandalarla etkinliğini artırmaya çalışmıştır.
11 Mayıs 1919 günü emrindeki yüz silahlı adamı ile Nusaybin’e gelen Ali Batı’ya İlçe Kaymakamı ve burada bulunan 24. Alay Komutanı ilk müdahaleyi nasihat yoluyla yapmışlarsa da, buradaki askerî kuvvetin kendi sayılarından daha az olduğunu anlayan Ali Batı her ikisini de tehdit etmiş ve daha da ileri giderek hapishanedeki mahkumları serbest bırakmış ve halktan zorla para ve insan toplamaya başlamıştır. Bunun üzerine 5. Tümen Komutanlığının emri ile civardaki askerî kuvvetler birleştirilerek Ali Batı’nın üzerine gönderilmiştir. 4 Haziran’da Mekre yakınlarında bozguna uğratılan Ali batı, bir grup adamıyla kaçmayı başarmıştır. 5. Tümen Komutanı, 6 Haziran’da bir bildiri yayınlayarak, köylülerin ve aşiretlerin bu eşkıyaya yardımda bulunmamak şartıyla serbest olduklarını ilan etmiştir. Devam eden takip sonucunda Ali Batı 18 Ağustos’ta gizlendiği Medah mevkiinde kıstırılmış ve yapılan çarpışma neticesinde ölü olarak ele geçirilmiştir.

Ali Galip Olayı (20 Ağustos – 15 Eylül 1919)
Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Erzurum’da topladıkları Kongreyi engelleyemeyen Damat Ferit Hükümetinin, Amasya Tamiminde çağrısı yapılan ve yurdun bütünlüğü için kararlar alınacak olan Sivas Kongresini engelleme çabasının bir ürünü olmuştur. Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın emriyle dönemin Elazığ Valisi Ali Galip’in görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde İngiliz Binbaşısı Noel, bağımsız bir Kürt önderleri Bedirhanî Halil, Kamuran, Celâdet ve Ekrem Beylerle toplanmıştır. Bu gruba, görev emrini aldıktan üç gün sonra 6 Eylül’de Ali Galip de dahil olmuş ve yapılan toplantıda Malatya Mutasarrıfı Bedirhanî Halil’den 500 seçkin atlı hazırlamasını kararlaştırmışlardır.
Öteden beri bu girişimleri izleyen Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, gelişmelerin Kürtleri ayaklandırmak ve Sivas Kongresini dağıtmaktan başka Doğu illerinde asayişsizlik olduğu gerekçesiyle bu bölgenin de işgaline zemin hazırlanacağı değerlendirmesini yapmışlar ve bu nedenle Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas üzerine yürümelerini beklemeksizin onların ele geçirilmeleri kararını almışlardır. Böylelikle Elazığ, Diyarbakır, Siverek ve Aziziye’den bazı birlikler Malatya üzerine gönderilmiş ve bunun üzerine önce Noel ile Kamuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile Mutasarrıf Halil Kahta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır. Ali Galip kaçarken maliye veznesinden almış olduğu “Mustafa Kemal ve avenesinin tenkili masarifine karşılık olmak üzere olbabdaki emrini tevfikan altı bin lira alınmıştır.” ibareli senedi de unutmuştur. Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa Urfa’ya kaçmış, oradan da Noel’in çağrısı üzerine Halep’e gitmiştir.

Birinci Bozkır Ayaklanması (27 Eylül – 4 Ekim 1919)
Konya’nın Bozkır ilçesinde meydana geldiği için bu adla anılan ayaklanmalar, ulusal direnişin güçlenmesini ve gelişmesini geciktirici türden ayaklanmalardır. Mustafa Kemal Paşa’nın, komutanlara Mondros Mütarekesi’nin uygulanmasına davet eden telgraflarına olumlu yanıt veren Cemal Paşa, bölgedeki halkı milli mücadeleye katılmaya ve ordusunun eksiklerini tamamlamaya çalışırken İstanbul’a çağrılmıştır. Ardından görevi devralan Albay Selahattin de kısa bir süre sonra görevinden ayrılınca, İngiliz Muhipler Cemiyeti ve Damat Ferit’e bağlılığıyla bilinen Vali Cemal Bey duruma hakim olmuştur. Cemal bey bir yandan halkı milli kuvvetlere karşı gelmeye zorlarken, diğer yandan da hapishaneyi boşaltarak buradaki suçluları silahlandırmıştır. Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, Albay Refet Bey’i (Bele) valinin tehlikeli faaliyetlerine son vermesi için görevlendirmiştir. Konya halkının da bu yeni gelişmeye verdiği desteği gören Vali Cemal Bey 27/28 Eylül 1919 gecesi Konya’yı terk ederek İstanbul’a dönmüştür.
Halife, Padişaha bağlılık ve milli harekete karşı çıkış temelindeki ilk örneği teşkil eden Birinci Bozkır Ayaklanması böyle bir ortamda Vali Cemal ve İstanbul’da İngiliz Papazı Frew ile ilişkisi olan Bozkırlı Zeynelabidin ve arkadaşlarının kışkırtması sonucu başlamıştır. Kısa sürede Bozkır’a egemen olan yaklaşık bin kişi, Seydişehir’den üzerlerine gönderilen askeri birliği de etkisiz hale getirince, bölgeye bir nasihat heyeti gönderilmiş ve Bozkır’a milli kuvvetlerin gönderilmeyeceği garantisi verilerek isyanlar yatıştırılmıştır.

İkinci Bozkır Ayaklanması (20 Ekim- 4 Kasım 1919)
Birinci ayaklanmanın yatıştırılmasının ardından yeni bir ayaklanmamanın çıkmaması için Afyon’dan Yarbay Arif (Karakeçili) Müfrezesi de Seydişehir’e kaydırılmıştır. Bu gelişmeleri haber alan Zeynelabidin’in adamları, yeniden harekete geçerek Bozkır’ı basmışlar ve üzerlerine gönderilen öncü birlikleri yenilgiye uğratmışlardır (24 Ekim 1919, Akkise civarı). Ertesi gün Yarbay Arif asilerin sağ kanadından etkili bir harekat düzenlemiş, 30 kadar ölü ve bir o kadar da yaralısı bulunan isyancılar geri çekilmeye başlamışlardır. Takip harekatında Karaman-Çumra yolu üzerindeki Kızılkuyu’da geceyi geçiren 30 kişilik bir müfreze, baskın sonucu ele geçmiş (28/29 Ekim 1919), asiler erlerin para, silah ve hayvanlarını alıp serbest bırakmış, ancak başlarındaki iki subayı idam etmeye teşebbüs etmişlerse de araya giren yaşlıların ve herhalde yaklaşmakta olan Yarbay Arif kuvvetlerinin etkisiyle vazgeçerek kaçmışlardır. Bu arada Yarbay Arif Müfrezesi ile asiler arasında bir çarpışma da Apa ve dolaylarında gerçekleşmiş (28 Ekim1919), 20 ölü ve 10 yaralı veren isyancılar kaçmaya devam etmişlerdir. Ayaklanmacılara son darbe de 1 Kasım 1919’da Dinek yöresinde vurulmuş, dağılan asilerin ele başları da dağlara kaçmak zorunda kalmış, asilerin bütün köyleri işgal edilince Bozkır’a bir tek silah patlamadan girilmiştir (4 Kasım 1919).

Şeyh Eşref (Hart) Ayaklanması (26 Ekim – 24 Aralık 1919)
Tipik bir irtica hareketi niteliği taşıyan bu ayaklanma, Bayburt’a 20 km. uzaklıktaki Hart kasabasında yaşayan Eşref adında birinin kendine özel bir tarikat kurması ve ününün çevreye yayılması sonucu İçişleri Bakanlığınca soruşturma açılmasını gerektiren bir durumun oluşması ve Eşref’in soruşturmaya karşı çıkmasıyla başlamıştır. Bu konudaki ilk girişim Erzurum Valiliğince başlatılmıştır. Valilik, Bayburt Kaymakamlığına bu şeyhin kökeni, mesleği, mezhebi, müritlerinin kimliği ve faaliyetleri hakkında bilgi sormuştur. Sonuçta Dahiliye Nezaretinin emriyle harekete geçen Bayburt Kaymakamlığı, ilçe müftüsünün başkanlığında din adamlarında oluşan bir kurul oluşturmuştur. Şeyhin kurulun davetini reddetmesi ve müritlerinin ayaklanma içinde olduğu yolunda duyumlar alınması üzerine 6 Aralık 1919’da Bayburt’taki 28. Alaydan 50 kişilik bir müfreze göz korkutmak için Hart’a gönderilmiştir. Hart’a gelen heyet, Şeyhin önceden ayrılması sebebiyle kendisi ile temas edememiş, halk yorgun düşen askerleri ikramda bulunmak vaadiyle birer ikişer evlere dağıtmış ve Hart’a geri dönen Şeyhle birlikte harekete geçerek onları esir almıştır. Bu olay, Alay Komutanı Binbaşı Nuri’nin şehit edilmesiyle yeni bir boyut kazanmış, bunun üzerine otuzar kişilik iki piyade bölüğünden yeni bir müfreze oluşturularak 9 Aralık 1919’da Hart’a sevk edilmiştir. Bu müfrezeye de bir baskın düzenleyen Eşref başarılı olup askerleri tutsak ettikten sonra, kendisinin mehdi olduğunu ilan edip daha da azgınlaşmaya başlamıştır. Askerlerin tedbirsizliği ve tecrübesizliği neticesiyle oluşan bu durum karşısında hükümetin uzlaşma girişimlerinde bulunmuş olması da bir fayda sağlamamıştır ve bu defa dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik bir kuvvet Hart’a gönderilmiştir. İhtiyaten biri Gümüşhane’de, diğeri Of’ta iki tabur da hazır tutulmuştur. 24 Aralık’ta Hart’ı kuşatan bu kuvvetler özellikle topçuların isabetli atışları vasıtasıyla sonuca gidebilmeyi başarmıştır. Evine isabet eden top mermisiyle havaya uçan Şeyh Eşref’in akıbetini öğrenen müritleri daha fazla direnemeyip teslim olmuşlardır.

Osmanlı'nın uşağı kardeş kanı döken hain Aznavur

Osmanlı’nın uşağı kardeş kanı döken hain Anzavur

Birinci Anzavur Ayaklanması (25 Ekim – 30 Kasım 1919)

Ahmet Anzavur’un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu’daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesinin oluşturulması ve Yunan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.
Emekli Jandarma Binbaşısı olan Ahmet Anzavur, Milli Mücadeleye karşı tavır alarak saltanat ve halifeliğe bağlılığının karşılığında, özellikle Biga, Gönen, Manyas ve civarındaki Çerkezleri teşkilatlandırarak Kuvayı Milliyeye karşı bir güç oluşturmak amacıyla bu bölgeye gönderilmiştir. Heyet-i Temsiliye Anzavur hareketini bastırmak için 31 Ekim 1919’da Albay Kazım’ı (Özalp) ve Salihli Cephesi Komutanı Ethemi görevlendirmiştir. 2 Kasım 1919’da Susurluk’a gelerek kuvvet toplamaya başlayan Anzavur ile ilk temas 15 Kasım’da Demirkapı sırtlarında gerçekleşmiş, bir taraftan Albay Kazım komutasındaki 11. Tümen, diğer taraftan da Yarbay Rahmi müfrezesi arasında kalan Anzavur, 10 kadar ölü ve 40 kadar yaralı bırakarak kaçmıştır. Takip harekatına bu aşamada Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem de katılarak 30 Kasım’da Söğütalanı’nda Anzavur yeniden sıkıştırılmış ve ancak birkaç adamı ile kaçmayı başarmıştır. Birinci Anzavur Ayaklanmasının 2/3 Aralık 1919’da bittiği kabul edilmektedir.

İkinci Anzavur Ayaklanması (16 Şubat – 19 Nisan 1920)
Ahmet Anzavur’un ikinci kez ayaklanma girişimi, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi üyelerinden Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in katledilişi ile başlar. Hamdi Bey 26/27 Ocak 1920 gecesi düzenlediği bir baskınla Gelibolu yarımadasının Akbaş mevkiinde Fransız askerlerinin gözetimi altındaki silah ve cephaneleri ele geçirmiş ve sabaha kadar tümünü Anadolu kıyılarına taşıtmış yurtsever bir kişidir. Daha sonra Biga’ya geçerek asker toplamaya başlayan Hamdi Bey, yaklaşık 500 genç ile Biga’daki 190. Alayın 2. Taburu emrine girmiştir. Birliğin ihtiyaçları için halktan para toplamak zorunda kalışı, buradaki halkı ( çoğunlukla Pomaklar) hoşnutsuzluğa itmiş ve Biga’da bir isyan başlatılmıştır. Bu esnada 15 kadar adamıyla Biga’ya gelen Ahmet Anzavur, hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini ele almıştır. Hamdi Bey yalnız kalınca Yenice istikametine doğru yola çıkmış, fakat yolda yakalanarak katledilmiş ve cesedi halka teşhir edilmiştir.
Bu gelişmeden sonra Anzavur yönetimindeki 800 kadar asi Yenice’ye saldırarak, Akbaş’tan kaçırılan silahları ele geçirmek istemiştir. Çaresiz geri çekilmek zorunda kalan yurtseverler silahları ve cephaneliği asilerin eline geçmemesi için dinamitle havaya uçurmuştur. Bu arada İstanbul Hükümeti de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul’dan subaylar göndermiş, mali destek sağlamış, İngilizlerle birlikte bu ayaklanma örgütünü genişletmeye çalışmıştır.
Çok ciddi boyutlara ulaşan ikinci Anzavur kuvvetlerinin bastırılması konusunda Ankara’da Mustafa Kemal Heyet-i Temsiliye başkanı olarak kararlı bir bildiri yayınlamış ve isyanın bastırılması için 2 000 civarında asker toplanmıştır. Çerkez Ethem’in idaresindeki birlikler 16 Nisan 1920’de Susurluk’un Kuzeyindeki Yahyaköy’de karşılaşmışlar, tam gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda asiler dağıtılabilmiştir. Bunun üzerine 19 Nisan’da Karabiga’ya kaçan Anzavur oradan da bir İngiliz gemisiyle İstanbul’a dönmüştür.

Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan – 31 Mayıs 1920)
7 Nisan 1920’de Amiral de Robeck’i ziyaret ederek onunla milliyetçilere karşı alınması gereken önlemleri ve bu konudaki İtilaf Devletlerinin desteğini araştıran Damat Ferit’in 12 Nisan 1920’de dördüncü defa Sadrazamlığa getirilişinin hemen ardından başlayan bu ayaklanma da Anzavur, Yozgat ve Konya isyanları ile aynı türden sayılabilir.
Düzce yöresinde baş gösteren bu ayaklanmalar bir yandan hilafetin ve şeriatın savunulmasına dayandırılmakla beraber diğer yandan da Çerkezlik davası güdülen bir içeriğe de sahiptir. Bölgede yaşayan Çerkez ileri gelenlerinin sarayla yakın ilişkide olmaları gelişen Anadolu hareketine karşı olumsuz tavır almalarına sebep olmuştur. Ayrıca İstanbul Hükümeti’nin buradaki Çerkez ve Abaza’ları ulusal direniş hareketine karşı kışkırtırken, bu hareketi yürütenlerin İttihatçıların devamı olduğu yolundaki propagandaları da etkili olmuştur. Bütün bu gelişmelerin sonucunda Ömer Efendi Köyünde toplanarak silahlanan Çerkez ve Abazalar Düzce’deki güvenlik müfrezesini basarak buradaki birlik komutanı Mahmut Nedim’i teslim almış ve Düzce’ye egemen olmuşlardır. Ayaklanmanın öncülerinden Berzeg Sefer Kaymakamlığa, emekli Binbaşı Maan Ali de Jandarma Komutanlığına atanmış ve ayaklanma bu suretle seri bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Kısa bir zaman içinde Bolu, Hendek, Adapazarı ve Safranbolu’da insanlar “Müslümanlık” gayreti ile ya da “padişah yanlısı” olduklarını göstermek amacıyla ayaklananların safına katılmışlardır.
Tehlikenin büyüklüğü karşısında yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nin Muvakkat İcra Vekilleri Heyeti (Geçici Yürütme Kurulu) bölgeye askeri birliklerle beraber halkı yatıştırmak için Ankara’dan Husrev Gerede, Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beyler başkanlığında birer “Nasihat Heyeti” gönderilmiştir. Fakat bu girişim sonuçsuz kalmış, Gerede Heyeti asiler tarafından tutuklanmış, Sait ve Kazım Beyler öldürülmüştür. Bunun üzerine Geyve’deki tümenden sonra Çerkez Ethem birliği ve diğer Kuvayı Milliye birlikleri bölgeye yollanmış, Ali Fuat (Cebesoy) ile Refet (Bele) ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir.
23-31 Mayıs 1920 tarihleri arasında başlayan ayaklanmayı bastırma harekatı, 26 Mayıs’ta Çerkez Ethem kuvvetlerinin Düzce’yi ele geçirmesiyle ve ayaklanmanın elebaşılarıyla birlikte 53 kişiyi idam etmesiyle ve aynı gün Refet Bele kuvvetlerinin Bolu’ya girmesiyle devam etmiş, Refet Bey’in 31 Mayıs’ta Gerede’ye girmesiyle sonuçlanmıştır.

İkinci Düzce Ayaklanması (19 Temmuz – 23 Eylül 1920)
Birinci Düzce ayaklanmasının bastırıldığı günlerde Yozgat’ta da bir ayaklanmanın başlaması üzerine Çerkez Ethem’in ve Binbaşı Çolak İbrahim’in kuvvetleri Genelkurmayca Yozgat bölgesine, düzenli orduya mensup birlikler de Yunan saldırılarını karşılamak amacıyla cepheye gönderilince bu bölgede daha önce dağılıp sinen asiler yeniden toparlanmaya başlamışlardır. Bu defa ayaklanan Çerkez ve Abazaların düşünceleri, Hendek’i almak, İzmit ile bağlantı sağlayıp Yunanlılarla birleşmek ve güya kendi hayat ve geleceklerini milli kuvvetlerden kurtarıp, garanti altına almak şeklinde gelişmiştir. 8 Ağustos’ta Düzce’yi ele geçirmeyi başaran asilerin üzerine Ankara, Eskişehir, Bilecik ve Uşak’tan takviye birlikler gönderilince yok edileceklerini anlayan asiler hareketlerine son vermişlerdir. Bunda Ali Fuat Paşa’nın Abaza başkanlarıyla görüşmek üzere gönderdiği aracıların da olumlu katkısı olmuş ve 66 gün süren ayaklanma bu şekilde sonuçlanmıştır.

Türk Ordusuna karşı savaşan Osmanlı'nın süvarileri

Türk Ordusuna karşı savaşan Osmanlı’nın süvarileri

Kuvayı İnzibatiye Harekatı
Dördüncü kez 5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit’in milli mücadeleyi boğmak için başvurduğu yollardan biridir. Kuvayı İnzibatiye adı verilen bu yarı-resmî askeri örgütün diğer adı Hilafet Ordusudur. Komutanlığına Süleyman Şefik Paşa’nın atandığı Kuvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmuştur. 18 Nisan 1920’de kurulan bu oluşumun hemen öncesindeki önemli gelişmeleri hatırlamak yararlı olacaktır. 11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade El Seyid Abdullah’ın fetvası ile Mustafa Kemal ve onunla beraber hareket edenlerin öldürülmelerinin İslam dinince caiz olduğu ilan edilmiş, buna mukabil Ankara da Börekçizade Mehmet Rifat Efendi’nin fetvası ile (16 Nisan 1920) haklılığını aynı zeminde kanıtlamaya girişmiştir. Artık İstanbul ile Ankara arasındaki bütün köprüler atılmış ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Bu arada İngilizler de denetimleri altındaki Türk silah depolarından Kuvayı İnzibatiye’ye silah dağıtılmasına izin vermektedirler.
Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönmüş ve Kuvayı İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvayı İnzibatiye’nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2 000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir. Anzavur Ahmet’in komutası altında 15-16-17 Mayıs’ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Adapazarı’ndan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür. 23 Mayıs’ta yeniden temas edilen Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır. Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan taarruzla vurulmuş, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale getirilmiştir.

Kardeş kanı döken Osmanlı'nın vatan haini Hilafet ordusu askerleri

Kardeş kanı döken Osmanlı’nın vatan haini Hilafet ordusu askerleri

Birinci Yozgat Ayaklanması (15 Mayıs-27 Ağustos 1920)
Yozgat ve çevresinde çıkan bir dizi ayaklanma girişiminin gerisinde İstanbul Hükümetini destekleyen Hürriyet ve İtilaf Partisinin Yozgat başkanı Çapanoğlu Edip ve kardeşi Celal’in çabaları yer almaktadır. Bu yörede nüfuz alanı geniş olan Çapanoğlu Kardeşler sürekli olarak “Ankara’da toplanacak olan meclisin padişahın isteklerine ve yasalara aykırı olduğu” yolunda propagandalarla halkı Büyük Millet Meclisi aleyhine kışkırtmaya çalışmışlardır. Bölgedeki karışıklıkların ilki Yıldızeli’nde yaşanmıştır. Padişahın bildirge ve fetvalarını halka dağıtan Postacı Nazım, Yozgat beyleriyle de temas kurarak halkı Kuvayı Milliye aleyhine örgütlemeye başlamışlardır. Toplanan asileri dağıtmak üzere gönderilen tabur ile ilk çarpışmalar Sulusaray civarında yaşanmış, ancak etkili bir sonuç alınamamıştır. Giderek güç kazanan asiler üzerine iki müfreze daha gönderilmiş, Çamlıbel’deki müfreze baskına uğramıştır. Bunun üzerine Antep civarında bulunan Kılıç Ali de Büyük Millet Meclisi tarafından 80 kadar adamıyla bölgeye sevk edilmiştir. Kılıç Ali’nin birlikleri Akdağ Madeni civarında asilere küçük çapta üstünlük sağlarken, 14 Haziran’da Yozgat asiler tarafından işgal edilmiştir. Ayaklanma civar bölgelere de yayılırken 15/16 Haziran gecesi Artova ve Çamlıbel karakollarının basıldığı görülmüştür. Durumun tehlikeli bir hal alması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı 19 Haziran 1920’de Çerkez Ethem’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirmiştir. 70 subay, 2100 piyade, 1300 atlı, dört kudretli dağ topu, bir sahra topu, sekiz makineli tüfekle 23 Haziran’da sabahın erken saatlerinde Yozgat önüne gelen Çerkez Ethem Müfrezesi öğleye kadar süren çarpışmalarla Yozgat’ı ele geçirmiştir.
Yozgat’ta kurulan askeri mahkemede elebaşılardan 12 kişi asılmış, Celal ve Edip kardeşler kaçmışlardır. Kaçanlar Yozgat-Alaca yolu üzerindeki Arapseyfi civarında Ethem’in kuvvetleriyle yeniden karşılaşmış, burada da 300 civarında kayıp vermişlerdir (27 Haziran 1920). Bu tarihlerde Yunan Ordusunun da Bursa ve Uşak üzerine doğru büyük bir saldırı başlattığı dikkate alınacak olursa, bu tür ayaklanmaların nelere mal olduğu anlaşılabilir. Dirençleri büyük ölçüde kırılan asiler bundan sonra küçük çaplı çarpışmalarla dağıtılmışlardır.

İkinci Yozgat Ayaklanması (5 Eylül-30 Aralık 1920)
Birinci ayaklanma sonunda af dileyerek hayatta kalan asilerden oluşturulan 500 kişilik Akmağdeni Alayı cepheye gönderilmek istenince kaçarak yeniden asi durumuna geçmişlerdir. Bu asiler 8 Eylül’de Çengelhan’da yağmacılık yapmışlar, 9 Eylül’de de Ortaköy’ü basmışlardır. Üzerlerine gönderilen İkinci Kuvayı Seyyare ile Nogaykızıközü, Ayvalıközü ve Koyunculu çarpışmaları sonucunda asiler dağılarak kaçmışlardır (25 Eylül 1920). Bundan sonraki dönemde Akmağdeni ve Zile yörelerinde yapılan taramalarda birçok asi ele geçirilmiş ve ikinci Yozgat ayaklanması Aralık ayı sonlarında tamamen bastırılmıştır.

Zile Ayaklanması (25 Mayıs-21 Haziran 1920)
Bu ayaklanma Yıldızeli ve Yozgat olaylarıyla iç içe gelişmiştir. Buralardaki olaylardan cesaret alan Avukat Ali, eski Bucak Müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan’ın 30 kadar atlıyı toplaması ile başlayan tehdit edici gelişmeler üzerine bölgeye gönderilen 5. Tümen, Yarbay Cemil Cahit komutasında duruma müdahale etmiştir. Halkı hükümet aleyhine kışkırtmaya çalışan asilerle ilk ciddi çarpışmalar Zile’de yaşanmış, 150 kadar asi ölü ve yaralı olarak etkisiz hale getirilmiş, 30 kadarı da teslim alınmıştır. Yakalananlardan 50 kişi askeri mahkemede yargılanmış ve 22’si idam cezası almıştır.

Milli Aşireti Olayı (1 Haziran-8 Eylül 1920)
Özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın olumsuz propagandaları, para yardımı ve bir takım vaatler, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki aşiretleri Türklerden ayırarak bağımsız bir Kürdistan fikrine yöneltmiştir. Bu çerçevede Milli Aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut, İsmail, Halil, Bahur ve Abdurrahman Beyler Güneydeki düşmanlarla gizli temas ve bağlantı kurmuş ve harekete hazır hale gelmişlerdir. Fransızların Haziran ayı başlarında Urfa’yı ikinci kez ele geçirme girişimleri sırasında Milli Aşiretinin de Siverek yönünde harekete geçmesi TBMM Hükümeti için ciddi bir sorun halini almıştır.
İlk etapta 13. Kolordunun 5. Tümeni bölgeye gönderilmiş, 18 Haziran’daki çarpışmalardan sonra Güneydoğuya kaçan asiler dışarıdan aldıkları destekle güçlenerek 24 Ağustos’ta 2 000’den fazla kuvvetle yeniden saldırmaya geçmişler ve Viranşehir’i ele geçirmişlerdir. 7/8 Eylül’de 5. Tümenin gerçekleştirdiği taarruz karşısında tutunamayan asiler Suriye tarafına kaçmışlardır.

Cemil Çeto Olayı (20 Mayıs-7 Haziran 1920)
Garzan’da Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, bazı aşiret reislerini kendi etrafında toplayarak bölgede hükümet kurma girişimlerine başlamıştır. Bu çerçevede Reşkotan aşiretini kendi yanına çekmek için tehditkar teklifler götürmüş, ancak Reşkotan aşireti başkanı tehditlere aldırmayarak hükümete sadakatini vurgulamıştır. Yine de harekete geçen Cemil Çeto, bir süre Garzan yöresine hakim olmuşsa da 13. Kolordunun aldığı önlemler üzerine hakimiyetini yitirmiştir. Adamlarının çoğunu kaybeden Cemil Çeto 7 Haziran 1920’de dört oğlu ile birlikte teslim olmuştur.

Konya Ayaklanması (2 Ekim-22 Kasım 1920)
Bu ayaklanma da Kuvayı Milliyecileri asi ve kafir olarak gören, Anlaşma Devletlerine karşı milli bir direnişin mümkün olamayacağına inanan kişilerin önayak olduğu türdendir. Kaynağını bir yıl öncesindeki Konya Valisi Cemal Bey’in Kuvayı Milliye aleyhine yürüttüğü faaliyetlere bulmak mümkündür. Ulusal güçlerin direnişinin yakında Konya’nın Anlaşma Devletlerince işgal edilmesine yol açacağı yolundaki propagandalar, Kuvayı Milliyecilerin Yunanlılarla savaşmak yerine Türk köylerini soyduğu şeklindeki söylentilerle beslenince beklenen gelişme olmuş, Çumra’da Delibaş Mehmet çoğu asker kaçağı yaklaşık 500 kişilik bir çeteyle baskın yaparak buraya egemen olmuştur. Daha sonra Konya’ya yönelen Delibaş, bir yandan da kendi yandaşlarını Konya’ya vali, polis müdürü ve jandarma komutanı olarak atamıştır. İsyancılara Akşehir ve Beyşehir’in de katılması, Konya ve Isparta sancaklarının Konya’ya yakın yerlerinin asilerin eline geçmesi durumu ciddileştirmiştir. TBMM Hükümeti ayaklanmayı bastırma görevini Albay Refet’e (Bele) vermiştir. Refet Bele komutasındaki birlikler 6 Ekim’de Konya’yı, 16 Ekim’de Bozkır’ı, Seydişehir’i ve Beyşehir’i, 23 Ekim’de Çiğil’i ele geçirmeyi başarmıştır. Güçlerini önemli ölçüde yitiren ve dağılan ayaklanmacıların etkinliğinin tamamen ortadan kalkması, 10 Ekim’de Dinar’dan hareket eden Demirci Mehmet Efe’nin önce Akseki’yi alması, 22 Kasım’da da Isparta’ya varmasıyla mümkün olmuştur.
Konya ayaklanmasına karışanların yargılanması Konya İstiklal Mahkemesinde yapılmıştır. Suçları sabit görülen 24 kişi idam cezasına çarptırılmıştır.

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması (1-20 Aralık 1920)
Çeşitli isyanların bastırılmasında emeği geçen Demirci Mehmet Efe (1885-1959) Birinci Dünya Savaşı esnasında kendisine yapılan onur kırıcı bir muameleden dolayı bulunduğu yerden kaçarak dağa çıkmış, kısa zamanda topladığı yaklaşık 200 kişilik bir çeteyle Ödemiş civarında ün salmayı başarmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların cazip vaatlerini reddederek milli kuvvetler safında yer almıştır. Kendisine 5 Ekim 1919’da Aydın Cephesi Umum Kuvayı Milliye Komutanı adı verilmiştir.
Düzenli ordu kurulması aşamasında milis kuvvetlerinin de lağvedilmesi gerektiği gerçeğinin ortaya çıkması Demirci Mehmet Efe’yi tereddüde düşürmüştür. Mehmet Efe 22-23 Kasım gecesi İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi Komutanı Refet Bey’den şöyle bir şifreli telgraf alır: “Artık milis teşkilatının şimdiye kadar olduğu gibi devamına sebep ve mahal kalmamıştır. Şimdiye kadar bunların gördüğü vazifeleri, şimdiden sonra ordu göreceğinden, Kuvayı Milliye teşkilatı lağvedilmiştir. Demirci Efe bundan sonra askeri bir sıfat ve nizam altında atlı takip kuvvetleri komutanı olarak benim refakatimde vazife görecektir. Artık “Demirci Mehmet Efe” yerine “Mehmet Beyefendi” tabiri kullanılacaktır.”
Teklifi kabul etmeyen Demirci Mehmet Efe’nin bu sıralarda Ankara ile ilişkileri gerginleşen Çerkez Ethem’le birleşme ihtimalinin ortaya çıkması Albay Refet Bey’i acil önlem alma durumuna getirmiştir; Demirci Mehmet Efe tasfiye edilecektir.
Demirci Mehmet Efe’nin yakalanması için Güney cephesi Komutanlığının 11 Aralık’ta başlattığı harekat içinde ilk teması 16 Aralık’ta Keçiborlu’nun 20 km. kadar Güneydoğusunda İğdecik Köyü’nde gerçekleşmiş, arazinin engebeli oluşundan yararlanan Mehmet Efe kaçmıştır. 18 Aralık’a süren takibatta Demirci’nin 800 adamından 700 kadarı yakalanmıştır. Araya sokulan aracılar vasıtasıyla ikna edilen Demirci Mehmet Efe 30 Aralık 1920’de teslim olmuştur. Daha önceki hizmetleri karşılığında hayatı bağışlanan Mehmet Efe köyünde sakin bir hayat sürdürerek 1959 yılına kadar yaşamıştır.

Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Ayaklanması (27 Aralık 1920-23 Ocak 1921)
Ethem Bey Bursa’da yerleşmiş olan, emlak ve arazi sahibi Ali Bey’in küçük oğludur. Ağabeylerinden biri Saruhan Milletvekili Reşit, diğeri ise Yüzbaşı Tevfik Beylerdir. Askerlik teskeresini başçavuş olarak aldıktan sonra Balkan Savaşları sırasında Çürüksulu Mahmut Paşa kolordusunda süvari subay vekili olarak görev yapmış, birkaç ay sonra da Bandırma’ya ailesinin yanına dönmüş, fiili askerlik hizmetini tamamlamıştır.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında kurulan yerel direnme örgütleri arasına katılan Çerkez Ethem bir kısım atlı kuvveti ile Salihli Cephesini kurmuştur. Daha sonra Kuvayı Seyyare adı verilen kuvvetleriyle özellikle Anzavur kuvvetlerinin dağıtılmasında, Düzce, Adapazarı ve Yozgat isyanlarının bastırılmasında önemli hizmetleri olmuştur. Ancak düzenli ordunun kurulması aşamasında kuvvetlerinin dağıtılmasını kabullenmeyerek, ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Ankara Hükümetine karşı cephe alma noktasına gelmiştir.
Batı Cephesi Komutanlığı sınırları içinde elde ettiği şöhret ile birlikte Ethem ve kardeşlerinin Büyük Millet Meclisi otoritesinin dışına çıkmak istemelerinde çeşitli etkenler rol oynamıştır. Bu etkenler şöyle sıralanabilir: Yozgat isyanını bastırması sırasında yargılamak istediği Ankara Valisi Yahya Galip’in bu şekilde usulsüz yargılanmasına Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’in engel olması; Büyük Millet Meclisi’nin 18 Eylül 1920 gün ve 42 sayılı kararla kurduğu İstiklal Mahkemelerini asker kaçaklarını yargılayacak tek makam olmasını kardeşleriyle birlikte reddetmesi; İçişleri Bakanlığına ait olan asker toplama yetkisini yasa dışı olarak kendi adamlarıyla yürütmek istemesi; Batı Cephesinin ikiye bölünmesine ve Güney Cephesi Komutanlığının Albay Refet’e verilmesine karşı çıkması; düzenli ordu fikrine şiddetle karşı durması; Başkomutanlık emir ve komuta yetkisinin sadece Büyük Millet Meclisine ait olduğunun 18 Kasım 1920’de ilan edilmesi; Ethem kuvvetlerini diğerlerinden ayırt etmek için verilen “Birinci Kuvayı Seyyare” adını küçümseme sayarak ısrarla “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanlığı” adını kullanmak istemesi; Büyük Millet Meclisince gelişigüzel er toplanmasının yasaklanması; Batı Cephesi Komutanlığının oluşturduğu “Simav ve Havalisi Komutanlığı”nın reddedilmesi ve Komutan Yarbay İbrahim Bey’in Yüzbaşı Tevfik (Ethem’in ağabeyi) tarafından geri gönderilmesi; Batı Cephesi Komutanlığınca birliklerdeki silah ve cephanenin denkleştirilmesi işini reddetmeleri. Bunların yanı sıra, Ethem’in prestijinin en yüksek olduğu dönemde siyasal olarak da farklı bir yöne eğilmesi, bolşevizm akımından etkilenmesi Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile arasının açılmasında etkili olmuştur. Çerkez Ethem’in bu dönemde Sovyetlerin Ankara’da kendisini Mustafa Kemal’e yeğ tuttuklarına inandığı belirtilmektedir.
Bütün bu gelişmeler kardeşleri ve bir grup yandaşı ile Çerkez Ethem’in tavrını kesinleştirmesine ve kendisini “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı” ilan etmesine yol açmıştır. Ankara Hükümeti başlangıçta uzlaşma girişimlerinde bulunduğu halde bundan bir sonuç alınamamıştır. Ethem bir yandan milli müfrezeleri kendisi ile işbirliği yaparak hükümete karşı tavır almaya, diğer yandan kıta subaylarını kurmaylar aleyhine kışkırtmaya çalışmıştır.
Sonuçta Batı ve Güney Cephelerinden toplam 796 subay, 14 596 er, 8 750 tüfek, 63 ağır makineli tüfek, 32 top ve 4 111 hayvan sağlanarak Çerkez Ethem’in üzerine bir harekat düzenlenmiştir. Bu sırada Ethem kuvvetlerinin genel toplamı 4 650 insan, 2 otomatik tüfek, 6 ağır makineli tüfek ve 4 top şeklindedir. Yapılan çarpışmalar sonunda Kütahya’dan Gediz’e çekilmek zorunda kalan Ethem, İnönü mevziindeki Yunan saldırılarını etkisiz hale getiren düzenli ordunun tekrar kendisine yönelmesi üzerine Yunanlılara sığınmıştır.

Koçkiri (Koçgiri) Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921)

Yaklaşık iki ay süren bu ayaklanma Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına almıştır. Merkezi Zara olmak üzere 10 kaza ve 135 köyü kapsayan bir bölgede yaşayan Koçkirililer; İbolar, Zazalar, Balular, Kerteliler ve Sarular isimli beş büyük kabileden oluşmaktaydı. Aşiret reisleri arasında adı geçen Mehmet İzzet, Hasan Askerî, Kazım, Alişir Beylerin yanı sıra Kürt Teali ve Teavün Cemiyeti’nin İmranlı şube başkanı Haydar Bey bölgede egemen olarak yönetimi ellerinde bulundurma isteği ile ayaklanmaya öncülük eden isimlerdir.

Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921’de başlamıştır. 8 Nisan’da aşiret başkanlarından Mehmet Naki, Alişir, İbrahim, Mustafa, Mahmut Mansur ve Seyithan imzalı bir telgraf Büyük Millet Meclisine gönderilir. Asiler bu telgrafla Koçkiri (Zara) ile Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah ilçelerinin seçkin bir vilayet haline konularak bir Kürt valinin başa geçirilmesini ve bunun yanına da bir Türk vali muavini vermek suretiyle bir idarenin kurulmasını, henüz önemli miktarda kan dökülmemişken sorunun halledilmesini istemişlerdir.

11 Nisan’da ayaklanmayı bastırma harekatına başlayan Merkez Ordusu’nu zor bir görev beklemekteydi: Taarruzlar, ayaklanmanın düzenleyicileri ve kışkırtıcıları olan elebaşılara ve onlarla birlik olanlara karşı yöneltilecek, ilişkisi olmayan halkın gönlü alınacak ve hükümet tarafına geçmeleri sağlanacaktır. 22 Nisan’da harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşılarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir.

Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa, bu tür olayların tekrarlanmaması için “Asi köylerini dağıtmak, bunları Anadolu’nun başka bölgelerine, Türklerin arasına serpiştirmek ..” tezini