Gidişat Din Devletine Doğru

Bu yazı Binnaz Toprak (Proje Sorumlusu), İrfan Bozan, Tan Morgül, Nedim Şener tarafından hazırlanan “TÜRKİYE’DE FARKLI OLMAK  Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” (Metiş yayınları, Mart 2009) araştırmasından aktarılmıştır.

Esnaf, İş Dünyası ve Fethullah Gülen Cemaati

Araştırmacılar bu bölümde, bir zamanlar Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın deyimiyle, Anadolu kentlerinde “Anadolu Kaplanları”nın ortaya çıkması sonucunda oluşan yeni iş örgütleri ve yeni ekonomik ağlara dahil olmayan esnaf ve iş adamlarının karsılaştıkları sorunları Fethullah Gülen cemaatinin gidilen illerin hemen tümünde kendilerine bahsedilen iktisadi faaliyetlerini ve kurdukları ilişki ağlarını ele alıyorlar.

Anadolu’daki yeni ekonomik gücü oluşturanların çoğunun daha dindar ve muhafazakar kesimlerden geldiği bilinmekte. Hatta, European Stability Initiative adlı bir sivil toplum kuruluşunun yürüttüğü ve başta Kayseri olmak üzere İç Anadolu’daki diğer kentleri kapsayan bir çalışmada, bu yeni müteşebbisler için “İslami Kalvinistler” deyimi kullanılmıştır.

Bu deyimden kastedilen, ünlü Alman sosyologu Max Weber’in Protestanlık ve kapitalizmin arasında bağlantı kurduğu eserinde sözünü ettiği türden bir müteşebbis tip, mütedeyyin olan, mazbut bir hayat yaşayan, israfı haram sayan, çalışmanın insanın kendini Tanrı’ya adamışlığının bir göstergesi olduğunu düşünen ekonomik aktörlerdir.

Araştırmacılar gittikleri kentlerde, Fethullah Gülen cemaatinin oluşturduğu bu yeni ekonomik çemberin içinde olmayan esnaf ve işadamlarının şikayetleri dinlemişlerdir. Bu şikayetler esnaf arasında ve iş çevrelerinde konu hemen hemen herkesten duyulmuştur.

Tek tük karşılaşılan istisnalar, o kentin eskiden beri varlıklı ailelerine mensup, uzun süredir iş yaşamında mevcudiyetini kanıtlamış ve işinin gereği ihale, kredi v.b. devlet kaynaklı girdileri gerektirmeyen holding sahipleri olmuştur.

Diğerlerinin tümü, başta esnaf ve yeni bir iş kurmaya çalışanlar dahil olmak üzere, ya İslami çevrelere ayak uydurmak ya da dışında kalıp işlerini iflasa sürüklemek durumunda kaldıklarını söylemişlerdir. Cemaatin kendi halkası dışındaki is çevrelerine yönelik tavrını kimi işadamları açıkça dile getirilmeyen “gizil” bir baskı mekanizması olarak adlandırılmıştır.

Yerel düzeydeki örgütlerin yanı sıra daha geniş çaplı örgütlerin de kurulmaya başlandığı söyleniyor. Dershanelerde olduğu gibi her ilde farklı isimlerle kurulan işadamları örgütlerinin merkezi bir federasyonla birleştirilmiş olduğu anlatılıyor.

Erzurum, gidilen kentler arasında ekonomik olarak en geri kalmış illerden biridir. Görüşülen pek çok kişi Erzurum’da sorunun adresini Fethullah Gülen cemaati olarak işaret ediyor. Gerek Alevi gerek Sünni erkeklerin şikayeti Erzurum ekonomisinin “Fethullahçılara” teslim edilmiş olması.

Bu durumun hem “cemaatin AKP hükümetiyle yakın olmasından”, hem de cemaatin kentteki etkin örgütlenmesinden kaynaklandığını düşünüyorlar.  Büyük çaplı yatırımlarda AKP hükümetine, küçük ticari işletmelerin iş hacminde ise Erzurum’daki cemaate yakınlığın rol oynadığı söyleniyor.

Erzurum’da küçük çaplı ticaretle uğraşanlar cemaate dahil olmayanların iş yaşamında dezavantajlı duruma düştüğünden bahsetmişlerdir. Bir kitapçı artık kırtasiye işinden çekildiklerini, ilk ve orta eğitim okullarında öğrencilere almaları gereken kırtasiye mallarının listesi verilirken öğretmenlerin cemaate ait kırtasiyecilerin isimlerini de listeye eklediklerini belirtiyor.

Aynı durum ders kitaplarında da mevcut. Hatta üniversite öğretim üyeleri dahi okutacakları kitapların nereden alınacağını bildiriyorlar. Bunun sonucunda geçmişte kentte pek çok kitapçı varken, bugün ancak birkaç tanesinin varlığını sürdürebildiğini vurguluyor.

Bu örnekler başkaları tarafından da verilmiştir. Alevi bir şoför, ticari taksilerin çoğunun cemaat üyelerinin elinde olduğunu söylüyor. Özel bir radyonun sahibi aynı noktaya temas ediyor, solcu olarak tanındığı için radyosuna verilen reklamların cemaat üyelerinin talimatıyla kesildiğinden, birkaç kez iflas noktasına geldiğinden yakınıyor.

Cemaat dershanesinde yaşanan bir olayı haber yaptığı için kendisine “ambargo uygulattıkları” kanısında. Kentteki pasajlardaki işyeri sahiplerinin kendi radyosunun müzik yayınlarında istekte bulunduklarını fark etmiş, bu kişilerle konuşup “reklamı hep başkalarına veriyorsunuz ama bizi dinliyorsunuz” diye sitemde bulunmuş. Kendisine reklam verseler, “yanlış anlaşılmaktan” ve islerinin yavaşlamasından korktukları cevabını almış.

Erzurum’da, benzer şikayetler iş çevrelerinden de gelmiştir. Büyük çaplı devlet ihale ve yatırımlarının Erzurumlu dahi olmayan AKP yandaşı ya da cemaatten kişilere verildiği iddia ediliyor.

Örneğin, Adalet Partisi’nin iktidarda olduğu yıllarda kentin ekonomik örgütlenmesinde önemli ağırlığı olan köklü bir ailenin mensubu bir işadamı, AKP’ye oy vermediği bilindiği için ailesine ait “müthiş potansiyele sahip koca bir işletmenin” neredeyse iflas noktasına sürüklendiğinden yakınıyor.

Ancak, gerek cemaatin ekonomik olarak güçlenmesinden gerekse AKP’nin taraftarlarına rant dağıtmasından böylesine şikayet eden bu işadamının kendi ailesinin de geçmişte hükümetlere yakınlıktan dolayı rant sağlamış olması muhtemeldi.

Erzurumlu işadamları, kentlerinde neden büyük yatırım yapabilecek müteşebbisler olmadığı sorumuzu kayırmacılık olgusuyla açıklıyorlar. Gerek esnaf gerekse işadamlarının cemaate dahil olmak için ifade edilmeyen bir baskıyla karşı karşıya kaldıkları anlatılıyor. Aynı zamanda, “Cuma’ya gitmek”, Ramazan’da oruç tutmak, “selamünaleyküm” demek is yaşamında başarılı olmanın koşulları arasında sıralanıyor.

Hatta, pek çok kişi, esnaf arasında “merhaba” diye selamlaşmanın kötü bakışlara neden olduğunu söylemiştir. İşadamları arasında umre ziyaretlerinin yaygınlaştığından bahsedilmiştir. Umre’ye gitmiş olmanın “ben sizdenim” mesajı vermede önemli bir araç olduğu anlatılmıştır.

Pek çok esnaf, okumasalar bile dükkanlarında Zaman gazetesi bulundurmak zorunluluğunu hissediyor, aksi halde işlerinin aksayacağından söz ediyor. Hatta bazı yerlerde Zaman gazetesi esnafa bedava dağıtılıyor. Bu ve benzeri örnekleri esnaf ve işadamları arasında sık sık dile getirilmiştir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, küçük işletme sahipleri ya da esnaf arasında cemaatçi örgütlenmelerin varlığı yeni değildir. Dini cemaatler bu kesim arasında Türkiye’nin hemen hemen her kentinde her zaman yaygınlık göstermiştir.

Sanayinin güçlü olmadığı, Kayseri, Gaziantep, Bursa, Eskişehir gibi Anadolu kentlerine kıyasla Türkiye’nin dünya pazarlarına açılmasında kendine yer edinememiş Erzurum’un ekonomisini sadece cemaat faktörüyle açıklamak konuyu basite indirgemek olabilir. Küreselleşen bir ekonomide yerel ekonominin küçük işletme sahibi ya da esnafa dayandığı bir yapının rekabet gücü elbette ki kısıtlıdır.

Birçok kişi Gülen cemaati faktörünü eskiye göre Erzurum’un daha muhafazakarlaştığı tezini ispat için de gündeme getirmiştir. Bu tezin, din temelli kaygılar ile ticari rekabeti birbirine karıştırdığı söylenebilir. Hangisinin ağır bastığını, kaygının asıl sebebinin günlük yaşamda hissedilen muhafazakarlık mı, yoksa ticaret ve sanayide rekabet edememek mi olduğunu ayıklamak zor gözüküyor.

Erzurum’un hâlâ Türkiye’nin en içine kapanık ve toplumsal ilişkiler açısından en durağan yapıya sahip kentleri arasında olmasını ekonomik faktörlerle açıklamak mümkündür. Örneğin, ekonomisi turizm ya da büyük yatırımlar kanalıyla dışa açılmış kentlerde böylesi bir durağanlık gözlemlememiştir.

Ancak, Erzurum’un muhafazakar kültürünün mü ekonomide açılım getiremediği, yoksa farklı nedenlerden dolayı ekonomideki durgun yapının mı muhafazakarlığı beslediği bilinmiyor. Bu durum ise Erzurum hakkındaki değerlendirmeyi yumurta tavuk örneğine dönüştürüyor.

Örneğin, kent merkezindeki ekonomik faaliyetin büyük ölçüde üniversite öğrencilerinin alışverişlerine bağlı olduğunu söyleyen esnaf, görüşülen bir kız öğrencinin dediği doğruysa, aynı zamanda kot pantolon giyilmesine tepki gösteriyor. Bu öğrenci durumdaki çelişkiye dikkat çekiyor, bu kotları satın almasalar Erzurum’daki giyim mağazalarının çoğunun iflas edeceğini belirtiyor.

İktisaden nispeten gelişmiş illerde de, Fethullah Gülen cemaatine dahil olmanın ekonomik açıdan rant getirdiği söylenenler arasında.

Adapazarı’nda görüşülen bir işadamı, yeni işletme kurmuş, dolayısıyla “açılma peşinde olan” kişiler için cemaatin “çok cazip” olduğunu, örneğin TÜSİAD’dan farklı olarak il örgütlenmelerine çok daha önem verdiklerini belirtiyor.

Örneğin, elektrikçi bir arkadaşı cemaat derneğine üye olmuş, kendisine rozet takmışlar. “Sahiplenildiği” için mutluydu. Cemaate dahil olmak aynı zamanda kendisine iş verilmesini de sağlıyordu. Adapazarı’nda neredeyse tüm dükkanlarda cemaate yakın “Kimse Yok mu Derneği” kermes afişlerinin olduğunu, derneğe bu şekilde para toplandığını söylüyor.

Trabzonlu, köklü bir aileye mensup bir işadamı son yıllarda “cemaatçi” olarak bilinen işadamlarının daha da zenginleştiği tespitinde bulunuyor. Devletle iş yapan şirketlerde hacca, umreye gitmenin “kulübe giriş kartı” olduğunu belirtiyor.

Cemaat üyesi işadamlarının çoğunun “üç-beş yılda” ticari açıdan büyük karlar elde ettiklerini ya da üst mevkilere yükseldiklerini anlatıyor. “Bırakın normal işadamını, imparator oldular, beş-on sene önce ‘kim bu ya’ dediğiniz adamlar bizim üç nesildir yaptığımız serveti yirmiye, otuza katladılar” diyor.

Kayseri Ticaret Odası’nda görüştüğümüz bir yetkili, eskiden “esamesi okunmayan” esnafın simdi “ağa” olduğunu, ihalelerin herkese açık olduğu söylenmesine rağmen ancak “çembere” dahil olan cemaat üyeleri ya da AKP’lilerin ihale alabildiğini, çoğu ihalenin Kayserili dahi olmayan kişilere verildiğini, iktidara muhalefet eden oda üyeleri arasından “en az yüzünün” vergi denetimi vb. yöntemlerle üzerlerine gidildiğini anlatıyor.

Fethullah Gülen cemaati mensuplarının birbirleriyle alışveriş yaparak büyüdükleri gözlemi de is dünyasında hayli yaygın. Denizlili bir işadamı, “durum çok net, Fethullah Hocacılar birlikte iş yapmaktalar, MÜSİAD’dan farklılaşıp kendi işadamı derneklerini kurdular, Anadolu’da çok etkinler, dükkanları mağazaları ekonomik bir birliktelik sergiliyor, birbirleriyle is yapıyorlar” diyor. Bu durumun haksız rekabet olduğunu düşünüyor. Denizli’den bir işkadını erkek meslektaşlarının daha çok ekonomik dayanışmayla cemaate kazandırıldığını söylüyor. Yeni bir iş yeri açan, iflas eden ya da ekonomik yönden ciddi sıkıntıları olan kişileri Denizli’de her mahallede takip eden cemaat üyesi kişilerin olduğunu, iş konusunda kaygısı olanların cemaat toplantılarına davet edildiklerini, toplantılara gidiş gelişlerden sonra söz konusu kişiye iş gönderilmeye başlandığını anlatıyordu.

Birçok kentte Perşembe aksamları evlerde yapılan “oturmalar”dan bahsedilmiştir. Bu konu çeşitli kesimlerden defalarca duyulmuştur.

Anlaşılan kadarıyla bu “oturmalar” Anadolu kentlerinde eskiden beri, örneğin, kadınlar arasında yaygın olan “kabul günleri” türü sosyal birlikteliklerden farklıydı. İş kurmak isteyen ya da dükkan sahibi olan kişiler cemaatten kişilerin evlerine çağrılıyor, gidilmediği takdirde iş yaşamında yalnız bırakılıp dışlanıyorlardı.

“Oturmalar” aynı zamanda iş çevrelerindeki benzer görüşleri olan kişilerle temas kurmak ve ticari ilişkilere girmek üzere bir “ağ” oluşmasını da sağlıyordu. Bunun da ötesinde, bu “oturmalara” katılmak cemaate bağlılık ve süreklilik ispatı gibi bir işlev de görüyordu. Her “oturma” gecesinin sonunda cemaat yardımları için “yüklü” bağışlar toplanıyordu. Cemaat mensuplarının “oturmalarına” iş dünyasından kişilerin çağrılması görüşmelerde en sık duyulan konulardan biriydi.

Kayseri’de görüşülen bir kadın mimar, bu toplantıların önemini anlatıyor, “oturmalara” katılıp ticari olarak bu çevrenin içinde yer almanın iş hayatında önemli bazı artılar getirdiğini söylüyor. “Oturmalar” kanalıyla dönen bir ikili ilişkiler zinciri söz konusuydu. Bazen işleri kötüye gittiğinde bürosundaki ortağıyla “cemaat oturması vakti geldi” diye şakalaşıyorlardı. “Böyle bir çember var, bu çemberin içerisine dahil olup olmamayı herkes günde en az iki defa düşünüyor,” diyor. Çembere dahil olan kişilerin birdenbire yükseldiklerine tanık oluyor. “Bu bir gerçek, yasadığımız, izlediğimiz bir gerçek” diyor.

Kayseri’de eşi muhasebeci olan bir hanım, eşinin bir müşterisinin kendi evinde yapılacak bir “oturma”ya eşini ısrarla davet ettiğini, gittiğinde kendisinden bir öğrenci okutmasının istendiğini, okutacağı öğrenciyle tanışması istemini uygun görmediklerinden kabul etmediğini, ertesi gün bu müşterinin muhasebe defterlerini eşinden alıp “kusura bakma, artık seninle çalışmayacağız” dediğini anlatıyor. Eşi bu duruma “hiç şaşırmadım” demiş.

Fethullah Gülen cemaatinin ev kadınları arasında da örgütlendiği sık duyulan konular arasında. Esnaf ve işadamlarına yönelik “oturma”ların kadınlar arasında da yapıldığını, apartmanlarda bir dairede toplanıldığını, gitmeyen ev hanımlarının apartman hayatından dışlandıklarını, öğleden sonraları yapılan bu toplantılarda dini sohbetler dinlendiğini ve yardım amaçlı para toplandığını bizzat kadınlardan duyuldu.

Aydın’da görüşülen bir kişi, mahallelerde birtakım hoca hanımların ev kiraladıklarını, mahallenin kadınlarını bu evde toplayarak Kur’an dersleri verdiklerini, daha sonra “oturmalar” düzenlediklerini, giderek çemberi büyüttüklerini, kadınları bu şekilde örgütlediklerini anlatıyor.

Aydın’da kadınlara yönelik bu örgütlemenin “korkunç bir hızla” arttığını, bu tür evlerden çok sayıda olduğunu, mahallede o grubun içerisine girmeyen kadını “yalnızlaştırdıklarını” belirtiyor. “O da direnebildiği kadar direniyor, direnemediği zaman bu mahalleden taşınıyor, ama taşına taşına neresi kaldı, bir tek bulvar vardı, biraz pahalı bir yer, bunların zor girdiği bir yerdi, orayı da deliyorlar yavaş yavaş, orada da evler kurmaya başladılar” diyor.

Kayserili bir kadın öğretmen, telefonla aranarak Zaman gazetesine üye yapılmak istenmiş. Reddetmiş, ama kısa bir süre sonra komşularından biri yeni taşındığı evine “hayırlı olsuna” gelmiş, getirdiği bir hediyenin içinden Zaman gazetesi çıkmış.

İstanbul Bağcılar’da emekli bir hanım mahallesinde 1978 yılından beri oturuyordu. “Sosyal“ olduğu ve çevresiyle ilgilendiği için cemaat toplantılarına davet edilmiş. Gittiğinde kendisine verilen kitapların İslamiyet hakkında çok yanlış bilgiler içerdiğini görmüş, bir daha katılmamış.

Aydın’da görüşülen bir hanım, ilk defa katıldığı bir cemaat toplantısında “Perşembe, Cuma oruçlarını tutacaksınız, gece namazları var onları kılacaksınız, toplantılarımıza katılacaksınız” türü “direktiflerle” karsılaşmış. Mahallede bir evde yemekler yapılıyor, birlikte yenip içiliyor. “Toplumda yaygın bir sosyal dönüşüm var, bir sosyal baskı var, isteseniz de istemeseniz de yalnızlaştığınızı hissediyorsunuz” diyor.

Cemaat üyesi kadınların mahalledeki diğer kadınları örgütlemenin yanısıra cemaate para toplamak için faaliyet gösterdikleri de anlaşılıyor. İş hanlarında ya da “çarşı”daki işyerlerinde, hatta devlet dairelerinde ve hastanelerde çalışanlar, cemaatten kadınların her gün öğle yemeğinde makul fiyatlara fakir öğrencilere yardım amaçlı sandviç vb. malzeme sattıklarını söylüyorlar.

Yukarıda, Gülen cemaatine dahil olan işadamları ve esnafın ya da mezun olup iş bulmuş olan öğrencilerin de cemaate maddi destek sağladıkları belirtilmişti. Tüm bu toplanan paralar karşılığında makbuz verilmiyor, “sevap” başlığı altında değerlendiriliyor.

Özetle, gidilen her kentte, cemaat üyeleri arasındaki din ve dayanışma üzerine kurulu ağların cemaati ekonomik olarak fevkalade güçlendirdiği, cemaat üyelerinin büyük servetler elde ettikleri, bu servetlerin bir kısmının cemaatin yaygınlaşması için hem fakir halka yardım şeklinde dağıtıldığı hem de öğrencilere verilen burslar ve cemaatin eğitim faaliyetlerinin desteklemesinde kullanılarak genç nesillerin cemaate katılmasının önünün açılmaya çalışıldığı konuşulan herkesin anlattıkları arasında.

Bu dayanışma ağı aynı zamanda dışında kalabilmeyi güçleştiriyor, her saye rağmen direnenlerin ekonomik hayattan dışlanmalarına ve rekabette geri kalmalarına neden oluyor gözüküyor. Böylesine güçlü bir ekonomik örgütlenmenin Anadolu kentlerini dönüştürdüğü, Türkiye’nin ekonomisin büyümesine önemli katkı sağladığı, yeni müteşebbisler ve yeni bir orta sınıf yarattığı kuşku götürmez.

Ancak, aynı zamanda, toplumsal muhafazakarlık üzerine kurulu bu cemaatin Anadolu kentlerini daha da muhafazakarlaştırdığı, Türkiye toplumun giderek “İslamileştirildiği” tezlerine dayanak sağladığı da haksız bir iddia olmayabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s