İrlandalılar, Temelin Akrabaları

1975 yılında Londra’da yaşarken televizyonda İngiliz komedyenler komedi programlarında ve skeçlerde bol bol “two Irishman…” diye başlayan fıkralar anlatırlardı. Bunlar bizim Temel fıkralarının aynısıydı. Herhalde biz onlardan kopya çekerek İrlandalı fıkralarını bizim Temel fıkralarına adapte etmişiz.  Bu fıkraları dinlerken “yok artık deve, o kadar da değil herhalde” derdim. Ama 2004 de İrlanda’ya gittiğimde İrlandalıların fıkraları bile solladıklarını gözlerime gördüm.

Eşimle İstanbul’dan uçağa bindik. Amsterdam Sciphol havalanında aktarma yaparak Dublin’e giden Aer Lingus İrlanda Havayolları uçağına bindik. Uçağa ilk binen ve oturan bizdik. Biraz sonra tiplerinden ve aksanlarından ve aptal aptal bakışlarından kendilerini apaçık ele veren iki İrlandalı erkek gelip bomboş uçakta bizi buldular. Oturduğumuz yerin kendi yerleri olduğunu iddia ettiler.  Biniş kartlarına baktım koltukları bizim önümüz. “Yuh ulan” dedim “yuh, daha uçakta herifler aptallıklarını gösterdiler. İngilizler haklıymış.”

Diloş Limerick’de

İrlanda’da kaldığım süre içerisinde de inanılmaz olaylarla karşılaştım.

Önceleri şantiyede sayımız azdı. Yakında bir lokanta ile anlaştık. Öğle saatlerinde bize paket yemek gönderiyordu. Koca bir tabak, içinde haşlanmış salçalı büyük parça biftek, yanına da sebze garnitür koyuyorlar ve jelatinle sarıyorlardı. Bir, iki, beş menü hep aynı. Hiç değişmiyor. Yahu arada bir menüyü değiştirseniz dediysek de derdimizi bir türlü anlatamadık. Sonunda beyaz yakalıların kaldığı bir evin mutfağına iki kalıpçı koydum, başlarına da bizim hanım geçti, depoda da büyük ocak, kazan kepçe falan bulduk harika Türk yemekleri çıkartmaya başladılar. Böylece ben de dahil herkes kafayı yemekten kurtuldu. Sonra anladık ki aynen İngilizler gibi İrlandalıların da mutfağı, yemekleri falan yokmuş. Varsa yoksa kırmızı et, yanına da patates püre, haşlama brokoli, havuç, rhubarb vb. Bu arada ev site içerisinde ve mutfakta kazanla pişen yemeklerin kousu bütün siteyi sarmaya başladı. Komşu İrlandalılar 1-2 derken ne oluyor deyip eve dayanmaya başladılar. İngilizceyi iyi bilen ve evde kalan idareci arkadaşlardan biri “ailece bu şehirde yaşıyoruz, büyük aileyiz, bizim milletin geleneği ailece birlikte yemek yemeye çok önem veririz, tüm aile buraya yemeğe geliyor, o yüzden tüm ailenin yemeği kazanla pişiyor.” Valla İrlandalılar bunu yuttu. Ama sonunda bir akıllı çıkar belki dedik ve mutfağı daha uygun bie sitedeki daha büyük bir eve taşıdık.

Şantiye’de

Bir gün şantiye kampına uydu anten monte ettirelim işçiler Türk kanallarını seyretsin dedik. İnternetten araştırdım, bir uyducu buldum. Telefonla aradım yerimizi tarif ettim adamı davet ettim. Ancak gelemem dedi. Sebep, adam tatile çıkacakmış. Ne zaman çıkacaksın diye sordum ve inanılmaz bir yanıt aldım “on beş gün sonra”. “Yahu kardeşim daha on beş gün varmış gel de işimizi hallet” dedim. Aldığım yanıt “artık tatil moduna girdim gelemem”. Hadi böyle şeyler olur diyelim ama bitmedi daha devamı var hem de ne devam. Bunları diyen adam bir gün çıkageldi. Benle sohbete ve kahvemi içmeye gelmiş. Neyse Tanrı misafiri dedim ve sesimi çıkarmadım. O kadar işimin arasında adam iki saat oturdu. Bu zaman zarfında kaç çanak anten monte edebilirdi siz tahmin edin artık.

Bir başkasını bulduk, adam Türksat ne yönde bilmiyor. Çanağı kucağına alıp sağa, sola, yukarı, aşağı hareket ettirmeye başladı. Ancak Türksat neredeyse dünyanın bir ucunda, İrlanda ise öteki ucunda. Sinyal zayıf böyle yakalamak imkansız. Adam tam iki saat uğraştı ve doğal olarak uyduyu bulamadı. Neyse sonunda akıllı birini bulduk. Önce anteni sıkmadan geçici olarak oturttu sonra da yavaş yavaş hareket ettirerek uyduyu buldu. Sonra bir daha adam falan çağırmadık, Türksatın istikametini anladığımızdan bu işleri elektrikçimiz kendi yaptı.

Şantiyeye devamlı gelip bize taş satmak isteyen O’Brien soyadlı bir İrlandalı vardı. Adamın taş ocağı falan yok ama ille de bize taş satacak. Önceleri dalga geçiyorduk ama adam gerçekten bir gün gerçekten iyi bir ocak bulmuş olarak geldi. Fakat yine bize taş satmak isteyen rakipleri daha dişli çıktı adama Belediye’den ruhsat verdirmediler, hatta Belediye bize sert bir yazı yazarak bu adamın taşını kullanmayın diye tehdit etti. Bu O’Brien bir gün Amerikaya gitti. Meğer çok zengin, yaşlı, varisi olmayan O’Brien soyadlı bir Amerikalı bayan ölmüş, bizim O’Brien da onun akrabası olduğunu iddia ederek dava açmış. İrlanda’dan kadının ecdadı ile ilgili bir sürü belge toplamış götürmüş. Ancak Hakim bunları yutmamış. Biz olayı gazeteden güncel olarak izliyoruz. Hakim tutmuş zavallı kadını mezarından çıkarıp DNA testi yaptırmış. Bizim O’Brien da böylece hava almış. Adam herhalde ya tutarsa demiş.

İrlandalıların en ilginçleri duvarcılarıdır. Menşei duvarcılık  olan masonluğun doğduğu yer İskoçya ve İrlanda’dır. İrlanda’da duvarcılar özel imtiyazlara sahiptirler. Onlar varken siz kendiniz duvar yapamazsınız. Duvarcı ruhsatı sahibi olmanız gerekir. Bu yüzden şantiyeye yapacağımız trafo binasının önüne önce brandadan perde çektik. Bizim Türk işçileri son hızla saklı gizli çalışarak briket duvarı bitirdiler. Ben görmedim ama eski şantiyeden gelenler anlattılar. Duvarcı ustası gelir duvar yapılacak yere sandalyesini koyarmış. İşçiler ona taş ve harç getirir o da oturduğu yerden duvar yaparmış ve bu günlerce sürermiş. İrlanda malum her Allahın günü yağmur yağar. Yağmur başlayınca bizim İrlandalı usta işi bırakır gidermiş. Giderken yağmur dinse, bizim Türkler “yahu nereye gidiyorsun bak yağmur dindi” deseler aldıkları yanıt “biraz sonra nasıl olsa tekrar yağacak” olurmuş.

İrlanda’da ilk üç ayımız sona erecek. Türkiye’ye gidip yeni vize almak gerek. Ancak işim yoğun, gitmek istemedim. Pasaportumu gönderdim. Ankara’da vize basıldı tekrar geri geldi pasaport. Üç ay tam dolunca eşimle günü birlik Brüksel’e gidip döndük. Shannon havaalanında memur bana 3 aylık giriş verdi. Ama eşimin vizesi olmadığından ona giriş vermedi. Biraz üsteledim. Ne iş yaptığımı sordu. Ben de falanca şantiyenin proje müdürüyüm deyince sohbete başladı. Meğer adamın arsası varmış ve ev yapacakmış. Ama temeli kazınca altından oralarda “peat” dedikleri “turba” çıkmış. Turba simsiyah bir bataklık çamuru. Üzerine ev falan yapılamaz. Adam ne yapayım diye sordu. Uzun uzadıya teknik açıklamalar yaptım ve çaresini anlattım, zira bizde de aynı sorun vardı ve üzerinde epey kafa patlatmıştık.  Adam bayıldı ve hemen hanıma da üç aylık giriş verdi. Ama bundan sonra işiniz zor demeyi ihmal etmedi.

Bir gün şantiyede kıyamet koptu. Bizim İrlandalı tel çit taşeronu bir porsuk yuvasının üzerinden geçmiş. Vay sen misin geçen. Büyük olay oldu. Adam haltetmiş ama ben Proje Müdürü sıfatıyla sorumluyum. Ekibi aldım olay yerine gittik. Allah’tan porsuklar akıllılarmış ekskavatörün gürültüsünü duyunca kaçmışlar, telefat olmamış. Daha önce başka şantiyede çalışmış bir arkadaşımız avukata haber verdi. Soruşturma için gelen “ranger” yani kırsal polislere ifade verirken avukatın dikte ettirdiklerini söyleyerek yırttım. Yoksa beni hapse falan atacaklardı, inanmazsınız. Bunu yırttık derken yine çit taşeronu bu kez de yarasaların arasıra konakladıkları birkaç ağacı uçurmuş. Hayda, yine soruşturma. Bu kez de kafayı çalıştırdım. Bizi şikayet eden İrlandalı çevre taşeronumuz. Maaşlarını bizden alıyorlar ama vazifeli taşeron olduklarından bağımsızlar ve Belediye adamı gibi hareket ediyorlar. Bakın dedim “sizin göreviniz bu ağaçları işaretle korumaya almaktı. Biz sizi bunun için tuttuk, bu sizin sözleşmesel görevinizdi. Sizin ihmalinizden oldu”. Böyle deyince adamlar mosmor oldular. Belediyeciler hık mık diyecek oldular, onların da ağızlarını payını verdim. “Hayır, hayır onlar bizden bağımsız çalışıyorlar, işlerini iyi yapmak zorundalar, onlar korumaya alınacak yerleri işaretleyecekler, alınması gereken önlemleri saptayacaklar biz de gereğini yapacağız.”

Neyse bunu da böyle atlattık. Ama sen misin bunları söyleyen, bizim İrlandalı çevreciler bana kinlendiler ve başladılar her şeyi yokuşa sürmeye. Bir gün güzergah üzerinde ender bulunan bitki tesbit etmişler. Bunların yerlerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. İyi de biz yol işi yapıyoruz. Bizim  güzergah üzeri inşaat alanı. Güzergah dışına dikmek gerek. O da bizim yetkimiz dışında, zira güzergah dışı sahipli arazi ve kamulaştırılmış değil. Ama adamlara bunu anlatamadık. Neyse şimdilik güzergah kenarına dikelim sonra ilerde çözüm buluruz dedim. Çevrecilere işçi verdik. Otları taşıdılar. Bu arada sordum bunların hangisi ender diye şunlar dediler ama gösterdikleri adi çim idi. Çok uğraştım ama bir türlü o nadide otları aradan seçemedim. İnanmıyorsunuz değil mi? Valla haklısınız.

Bu arada İrlandalılar ot taşırken çok yakında orman içerisinde geyik gördüm. Türk arkadaşlara söyledim. Aman şefim dediler sakın İrlandalılara söyleme valla geyiğe halel gelmesin diye işi durdururlar.

Artık ekip olarak dikkatliyiz yeni bir çevre kazası olmasın diye. Ancak bir gün çevreciler geldi. Güzergah üzerinde minik bir dere var, oradan geçmeyin dediler. Sebep derede balık varmış. Gittik baktık bir türlü balık falan göremedik. “Yahu hani balık vardı” diyecek olduk. “Var, var, öyle her zaman görülmezler, çok küçüktür onlar” cevabını aldık. “Yuh ulan Allah cezanızı versin” dedik neyse ki anlamadılar.

Biz çok uğraştık şantiyemizi kapattırmadık ama bir gün Dublin’de Şirket merkez binasının inşa edildiği şantiyenin on gün kapatıldığı haberini aldık. Sebep İrlandalılar mesai bitimi bir dakika daha çalışmadıkları için yarım kalan bir boru döşemesi. Boru hattı kazılmış, derinlik iki karış ve çevresine işaret şeridi çekilmemiş. Şantiyenin gece bekçisi de yememiş içmemiş hemen ekmek kapısını şikayet etmiş, “ben çukura düşebilirim, sakatlanabilirim” diye. Saat beşten sonra kafalarını kessen çalışmayan İrlandalı yetkililer de gelip şantiyeyi kapatmışlar. İnanılmaz değil mi?

Oralarda bir başka sorun da “travelers” yani kelime anlamıyla “gezginler”. Bunların evleri, yurtları yok, devamlı arabayla orası senin burası benim geziyorlar. Arabalarının arkalarında karavan. Evleri o. Peki sonunda durup bir yere parketmek zorundalar. İşte sorun orada başlıyor. Bunlar parketmesin diye İrlandanın tüm yollarında güzergah ve banket dışında azıcık yer olsa Devlet orayı hemen koca kayalarla dolduruyor. Yani yol kenarlarına park edemiyorlar. Mecburen yoldan çıkacaklar. Her yer sahipli de olsa tel çit ile çevrilmemişse oraya park etme haklarına sahipler. Bu nedenle tüm ülke onlardan öcü gibi korkuyor. Bize güzergah teslim edilmeden önce gelip bomboş güzergah arazisi üzerine birkaç travelers yerleşmiş. Belediye de onları mahkemeye vermiş. Başka türlü çıkarma imkanı yok yani mahkeme kararı olmadan. Bize yer teslimi yaparken sıkı sıkıya tembih ettiler. Güzergahı çitle çevirin yoksa adamlar gelir ve iş gecikir diye. Ancak çit çekerken her tarlaya kapı koymak zorundaydık ki çiftçiler hayvanlarını çıkarıp otlatsınlar ya da suya götürsünler, bölünmüş arazilerin irtibatı olsun diye. Belediye yetkililerine sordum. “Biz bu kapılara asma kilit koyuyoruz ve anahtaları da arazi sahiplerine veriyoruz. Ya travelersçılar gelir asma kilitleri kırıp açar ve bir tarafa atar sonra da kapı açıktı girdik derlerse? diye. Tabi yanıt alamadım.

Evin önünde

Şantiyede sözleşme gereği her ay güzergahın fotoğrafını havadan çektirmek zorundayız. Bu iş için oradan lokal bir kaç fotoğrafçı gelip teklif verdiler. Ancak adamlar aralarında anlaşmışlar ve yüksek teklif vermişler. Kendilerini akıllı zannediyorlar, parayı kırışacaklar. Ancak başka bir şantiyemizde aynı işi yapan bir İngilizi çağırdım. Adam bunların neredeyse dörtte birine teklif verdi. Elbette işi ona verdim. Ama sen misin böyle yapan? Lokal fotoğrafçılar adamı Belediye’ye şikayet etmişler, çok ucuz teklif verdi, bizim ekmek paramıza mani oldu, işi yapamaz dikkatli olun diye. Belediye de adamı devamlı yokuşa sürdü. Adam bir de İngiliz yani İrlandalıların nefret ettiği bir ırk mensubu. İrlandalılar böyle ırkçı insanlar işte.

Sabah kalkarsınız pencereden bakarsınız yine yağmur. Allah kahretsin dersiniz. Adamı bunalıma sokan bir iklim. Yağmur, yine yağmur, yine yağmur. Üstelik bu yağışlı havalarda yol işi yapmak da zor. Peki hiç mi iyi tarafı yok İrlanda’nın? Var, pubları. Irish publar gerçekten çok güzel. Ama biz yabancıların gelmesinden pek hoşlanmıyorlardı.  Publar iyi de, müzikleri? Dedik ya bizim lazların akrabaları diye. Lazların kemençe benzeri onlar da sabahtan akşama kadar gıy gıy gıy keman çalıyorlar, bıkmadan usanmadan, hem de aynı tempoda ve aynı nağmelerle. Aynı lazların kemençe çalması gibi. hatta arada bir iki İrlandalı kalkıp oynuyor, inanılmaz ama oynamaları horona çok benziyor. Oldukları yerde tepinip duruyorlar.

İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese Türkiye’yi ziyaretinde Çankaya Köşkü’nde verilen yemek sırasında ülkesinin en önemli futbol takımlarından Drogheda’nın armasındaki ay-yıldızın Osmanlı’ya şükran simgesi olarak konulduğunu söylemişti. McAleese, “150 yıl önce İrlanda’da yaşanan büyük açlık sırasında dönemin Osmanlı hükümdarı Abdülmecit tarafından İrlanda’nın Drogheda Limanı’na gıda yardımı ile dolu beş gemi gönderilmişti. O zamandan beri halkın ısrarıyla ülkenizin yıldız ve ayı, kentin armasının bir parçasıdır. Önümüzdeki cumartesi günü eğer Drogheda kentini ziyaret edecek olursanız, Türk milli takımının sahada futbol oynadığını düşünebilirsiniz. 1847’de Türk halkının bize nasıl yardım ettiğini çok iyi hatırlıyoruz” demişti.

Gelin ne olmuş tarihe geri dönüp bakalım:

1845 kışında Atlantiği aşıp İrlanda kıyılarına dayanan ve zehirli bir mantar hastalığı olan “Phytophtera Infestans” ülkenin tek geçim ve yaşam kaynağı olan patates tarlalarının üçte birini telef eder.  İngilizler tarafından ağır bir sömürüye maruz bırakılmış olan İrlandalılar, sıkıntılı geçen senenin ardından daha bereketli bir sene beklerken 1846 yılı üzerlerine bir kabus gibi çöker. Mantar hastalığı tarlalardaki patateslerin  yüzde seksenini yok eder ve ülke tarihinin en büyük kıtlık ve sefaleti başlar.  Kıtlıkla başlayan açlık sonucu bir milyon İrlandalı dramatik bir şekilde yaşamını yitirir.  Milyonlarcası göç eder. Durumu haber alan Sultan Abdülmecid Han, Osmanlının zor yıllarına rağmen İrlanda’ya on bin Sterlin yardım kararı alır. Ne var ki, sömürgesi olduğu halde birkaç deniz mili ötesindeki İrlanda’ya el uzatmayan İngiliz Kraliçesi, 2000 sterlin yardım yapan İngiltere’nin  üzerine çıkamayacağını söyleyerek Osmanlı ‘nın sadece 1000 sterlinlik yardımına izin verir. İrlanda’daki durumun vahametini gören Sultan Abdülmecid 1000 sterlin yardımı kabul eder. Ancak bunun yanı sıra ağzına kadar buğday yüklü 5 gemiyi İrlanda’ya gizlice gönderir. İngilizler Dublin limanına yanaşan gemilerin demir atmasına izin vermez. Bunun üzerine gemiler Dublin’e 50 km uzaklıkta İrlanda Denizi kıyılarında küçük bir liman kenti olan Drogheda’ya yanaşır ve yüklerini boşaltırlar.

Ağzına kadar buğday yüklü Osmanlı gemilerinin limana demir attığını duyan Drogheda halkı limana akın eder. O günü unutmayan Droghedalılar kentlerinin ambleminin üst kısmına Türklere duydukları şükranın bir ifadesi olarak hilal ve yıldızı eklerler. Bununla da kalmayan Droghedalılar 1919 yılında kurulan ve halen İrlanda 1. Liginde mücadele eden Drogheda United takımının amblemini de hilal ve yıldızdan oluştururlar. (Kaynak)

Diyeceksiniz ki “bunları neden anlatıyorsun?” Nedeni şu:

İrlanda’nın önde gelen gazetelerinden The Irish Times böyle bir yardım olmadığını savunur ve “Cumhurbaşkanı Mary McAleese ve yardımcıları, Türkiye’de söylediği sözlerin gerçeğe değil yerel efsanelere dayandığını öğrenince kıpkırmızı oldular” yorumunu yapar. Gazeteye konuşan Drogheda’daki Millmount Müzesi’nin Müdürü Liam Reilly “Liman İdaresi’nde herhangi bir kayıt bulunmuyor” der.

İrlandalıların Sultan Abdülmecid’e “Cömert yardımlarınız için teşekkür ederiz” mektubu Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda 54/2538 numaralı kayıt ile muhafaza ediliyor. 1847 yılında, Sultan Abdülmecid’in gönderdiği 5 yardım gemisine karşılık İrlandalıların mektubunda şu ifadeler kullanılıyor: “Bizler İrlanda’nın soyluları, ileri gelenleri ve halkı olarak; Osmanlı padişahına, yaşadığımız kıtlık felaketi sebebiyle yaptığı cömertçe yardımdan dolayı şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz. Osmanlı Padişahı’nın cömertçe cevabı Avrupa devletlerine de örnek olmuştur. Osmanlı Padişahı ve ülkesinin başına gelmemesi için dua ediyoruz.” (Kaynak)

İrlandalılar böyle nankör insanlardır işte. Osmanlı arşivindeki bu belgeyi ve Drogheda amblemini alıp gözlerine sokmak gerekir. Yan gelip yatmaktan başka birşey bilmezlerken Avrupa Birliğine sırtlarını dayayınca açlıktan ağızlarının koktuğu günleri çoktan unutmuşlar. Ne demişler “İyilik yap denize at balık bilmezse Halik bilir.”

Daha neler, neler, anlatmakla bitmez.

Mesela yaşlı bir İrlandalı’ya sormuşlar: “Ahir zamanında hangi hastalığı tercih edersin?

– Parkinson hastalığını mı yoksa Alzheimer hastalığını mı?”
İrlandalı cevap verir, “Kesinlikle Parkinson. Viski şişesini nereye koyduğunu unutmaktansa yarısını dökmek daha iyidir.”

Bülent Pakman 2004 anıları.

Bülent Pakman kimdir: https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Twitter Widgets Facebook Widgets

IMG_2080

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s