Çanakkale Savaşındaki Yahudi Birliklerinin asıl amacı neydi?

Ülkemizde antisemitik komplo teorilerinin yaklaşık 100 yıllık bir tarihi var. Osmanlı Devleti’nde bu tür zırvaların ortaya çıkışında ve yaygınlaşmasında en önemli faktörlerden birisi de 1908 Devrimi sonrasında İstanbul’daki İngiliz başkonsolosluğunun Londra’ya gönderdiği raporlar olmuştur. Bu dönemde İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya’ya karşı destekleme politikasını bırakmış ve Hindistan’a giden yolu güvence altına almak için Mısır ve Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarına göz dikmiştir.

Gerard Lowther, İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra İstanbul’a büyükelçi olarak atandığında uluslararası durum böyledir. Bu dönemde Jön Türklerin Almanya’yla ilişkilerinin iyi olması İngiltere için ayrı bir rahatsızlık kaynağıydı. Lowther, 29 Mayıs 1910 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan Sir Charles Hardinge’ye gönderdiği ayrıntılı bir gizli raporda İngiltere açısından bütün bu kötüye gidişin sorumlusunun İttihat Terakki’yi gizlice yöneten Yahudiler ve masonlar olduğunu söylemişti.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Söz konusu yazışmaların altındaki imza her ne kadar Lowther’e ait olsa da, İstanbul’da henüz yeni olan büyükelçiyi asıl yönlendirenin elçiliğin baştercümanı Gerald Fitzmaurice olduğu bilinmektedir. Aslen Katolik olan Gerald Henry Fitzmaurice bir Fransız kolejinde dini eğitim almıştı. Söz konusu eğitimin, o dönemin Fransa’sında hakim olan antisemitik hava da düşünülürse, Fitzmaurice’in dünya görüşünün oluşumunda etkili olduğu açıktır.[1]

İttihat Terakki’ye karşı kişisel nedenlerle de büyük bir kin duyduğu bilinen Fitzmaurice, İngiliz konsolosluğunun 31 Mart Ayaklanması’nı açıkça desteklemesini sağlamıştı. Fitzmaurice’in ve ortaya attığı antisemitik komplo teorilerinin Osmanlı siyasetine en vahim etkilerinden birisi de 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa’ya yönelik suikastta yaşanmıştı. Cemal Paşa anılarında “şeytan ruhlu” diye tarif ettiği Fitzmaurice’in bu suikastın hakiki tertipçisi olduğunu söylemektedir.[2]

Fitzmaurice’in Lowther’in imzasıyla Londra’ya gönderdiği raporlar, o dönemde Avrupa’da yaygın olan antisemitizmin ve Türkler gibi “Batılı olmayan” halkların kendi kendilerini yönetemeyeceği inanışının üzerinde şekillenmişti. Buna göre, masonlar ve Yahudiler Osmanlı Devleti içerisinde büyük bir komplo hazırlığındaydı. Bu gruplar Emmanuel Karosso aracılığıyla nüfusunun büyük çoğunluğu Yahudi ve gizli Yahudi olan Selanik’te İttihat Terakki’yi etkileri altına almıştı. Osmanlı İmparatorluğu artık Yahudiliğin bir aracı haline gelmişti. Dâhiliye Nazırı Talat Bey ve Maliye Nazırı Cavit Bey, bütün ülkeyi farmason komitesi ağıyla örmekteydi. Osmanlı masonluğu büyük devletlerin mason örgütlenmelerinden bağımsız bir hale gelirse ve faaliyetlerine devam ederse, Hindistan yolu üzerindeki Mısır’ın ikinci bir Selanik olması kaçınılmazdı. Jön Türkler Yahudi masonluğunun etkisiyle Fransız Devrimi’ni taklit etmekteydi. Gidişat engellenemezse Türk Devrimi, tıpkı Fransız Devrimi gibi, İngiliz çıkarlarıyla çatışacaktı. Almanya Siyonizmi destekliyor, Yahudiler ise Rusya’dan nefret ediyordu.

Lowther, raporunun sonunda, aktardığı bilgilerin İngiltere tarafından Jön Türklerin Doğu ülkelerinde elde ettiği sempatiyi ortadan kaldırmak için propaganda malzemesi olarak kullanılması gerektiğini ifade ediyordu.[3] Nitekim Hardinge, Lowther’in “çok ilginç bulduğu” bu raporunun kopyalarının Hindistan’a, Kahire’ye ve Tahran’a gönderildiğini söylemişti.[4] Jön Türklerin “Yahudi-mason” olduğuna dair propagandanın çıkış noktası budur. Kısacası hayali bir “mason-Yahudi-Jön Türk ittifakı” iddiasıyla Hindistan’daki ve Mısır’daki Müslümanların İngiltere’ye bağlı kalmalarını sağlamak hedeflenmişti.

Antisemitik komplo teorilerinin İngiliz emperyalizminin himayesinde başlayan hikâyesi bundan sonra da devam etti. Bu türden “teoriler” daha sonraları gericilerin Cumhuriyet Devrimi’ni yapan kadrolara karşı yürüttükleri propaganda savaşında da sıkça kullanılmıştır. Bugün F-Tipi yayın organlarında sözde Ergenekon örgütünün İttihatçı gelenekle ilişkisinden bahsedilmesi, Yahudi-masonlar tarafından yönetilen darbe örgütlerinden dem vurulması, hep bu iğrenç propaganda savaşının sonucudur. Ama bütün bu saçmalıkların ötesinde, söz konusu komplo teorilerinin en büyük tehlikelerinden birisi de ulusal bilinci zayıflatmalarıdır. Bu sözde teorilere göre neredeyse Türkiye’nin bütün ulusal şahsiyetleri Yahudi kökenlidir ve bunların halktan saklanan, gizli bir amaçları vardır. Cumhuriyet’in kurulması ve yakın tarihimizdeki devrimci atılımlar, aslında bir avuç komplocunun kötü niyetli girişimleri sonucu gerçekleşmiştir. Aydınlarımız, solcularımız hep Yahudidir. Hatta Yahudi oldukları için böyledirler. Kısacası bütün ulusal değerlerimiz ve birikimimiz bir komplonun ürünüdür. Bütün bu saçmalıkların ulusal bilinci ortadan kaldıracağı açıktır. Dünya görüşü itibarıyla ulusal kimliğin ortadan kaldırılmasına sıcak bakan gerici çevrelerin komplo teorilerine duydukları sempatinin bir nedeni de bu durumdur.

Salim Meriç’in geçtiğimiz günlerde Odatv’de yayımlanan yazısını da işte bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Maddi hataların ve bazı çarpıtmaların da bulunduğu söz konusu yazı ulusal bilincin ve kimliğin oluşmasında en önemli köşe taşlarından birisi olan Çanakkale Savaşı hakkındadır.

Meriç’e göre Çanakkale Savaşı’na milliyetçi ve romantik bir açıdan değil objektif ve gerçekçi bir anlayışla bakılmalıdır. Meriç’in “objektif ve gerçekçi anlayışına” göre Liman von Sanders aslında Yahudi, onun emrindeki Esad ve Vehib Paşalar ise dönmedir. Mustafa Kemal’e ait “Size ölmeyi emrediyorum” lafının orjinali olan “ölmek var dönmek yok” lafı bu paşalara aittir. Kısacası sahne kurulmuştur artık. Bir tarafta Hıristiyan Siyonist İngilizler ve Siyon Katır Birliği, öteki taraftaysa Yahudi Liman von Sanders ve Esad ile Vehbi paşalar bulunmaktadır. Böylelikle ulusal bilincimizin oluşmasında çok büyük bir rolü olan “Çanakkale Savunması” Yahudilerin kendi aralarında kapışmasına indirgenmektedir. Bunlar Çanakkale ve Gelibolu’da “ölmek var dönmek yok” diyerek Türk askerlerini ateşin üzerine sürmüş ve planlı bir Türk-Müslüman kırımına yol açmışlardır. Mehmed Akif’e “Bir hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor” dedirten bu muazzam antiemperyalist direniş aslında bir “Yahudi Komplosu”ndan ibarettir.

İngiltere’nin mason karşıtlığı

Salim Meriç, yazısına komplo teorileri açısından klasik bir girişle başlamaktadır. Benzer tezleri, Harun Yahya ismiyle yazan Adnan Oktar’ın da savunduğu biliniyor. Buna göre Theodor Herzl, Abdülhamid’den Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için izin istemiş ama reddedilmiştir. Abdülhamid’in sekreteri İzzet Bey gibi mason ve Sabetayistler Herzl’i desteklemiş ama başarılı olamamışlardır. Bunun üzerine uluslararası Yahudilik Sabetaycı masonları harekete geçirerek 1908 Devrimi’ni “tezgâhlamış”, Abdülhamid’i tahttan indirmiş ve İttihat Terakki aracılığıyla Yahudileri Filistin’e yerleştirmiştir. Adım adım ilerleyelim. Bir kere Meriç’in “Abdülhamid’in sekreteri” dediği İzzet Bey büyük ihtimalle Arap İzzet Paşa’dır ve adından da anlaşılacağı üzere Arap kökenlidir. İkincisi Arap İzzet Paşa’nın yurtdışına kaçtıktan sonra İngiltere’de Fransa elçisi Paul Cambon’a 1908 Devrimi’nin masonlar ve Yahudiler tarafından planlandığını söylediği bilinmektedir. Değerli tarihçi Orhan Koloğlu bu konuşmanın İttihatçılara yönelik ilk “yerli” Yahudilik ithamı olduğunu söyler.[5] Kısacası Arap İzzet Paşa, Meriç’in tezlerini ilk dile getirenlerdendir. Zaten Meriç’in bütün bu kurgusu, yukarıda da bahsedildiği üzere, aslında tamamen İngiliz emperyalizmine aittir ve Doğu’da ayağa kalkan milletlerin Jön Türk Devrimi’ni model olarak algılamasından korkulduğu için üretilmiştir.

Abdülhamid, Meriç’in söylediklerinin aksine, Yahudi ve mason karşıtı bir ruh hali içerisinde değildir. Selefi Beşinci Murad’ın mason olmasından dolayı bu cemiyete kuşkuyla yaklaşmış ama yine de masonların faaliyetlerine bir kısıtlama getirmemiştir.[6] İşin ilginç yanı Osmanlı İmparatorluğu’nda masonluğun kuruluşunda ve geliştirilmesinde Fitzmaurice’in de mensubu bulunduğu İstanbul’daki İngiliz diplomatik topluluğunun çok önemli rolleri vardır. Rumlar, Ermeniler ve diğer Hıristiyan topluluklar gibi ayrılıkçı amaçları olmayan Yahudiler, imparatorluğun dağılma döneminden itibaren saray tarafından sadık bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla Abdülhamid’in Yahudi karşıtı bir tutum içerisinde olmasını gerektiren bir durum ortada yoktur. Ama Herzl’in Filistin’de Yahudilerin toplanmasını istemesine, yeni bir ayrılıkçı akımın daha oluşmasına izin vermemek için soğuk bakılması son derece doğaldır. Kaldı ki Abdülhamid’in, Meriç’in ileri sürdüğü gibi kesin bir red cevabı vermediği ve Herzl ile görüşmeye ve koşullar ileri sürmeye devam ettiği biliniyor. İttihatçıların Yahudilik ve Siyonizm konusundaki tavırları da bundan çok farklı değildir. 1908 Devrimi’nden sonra Dünya Siyonist Örgütü’nün temsilcileri, Fitzmaurice’in de hemen fark ettiği üzere, gerçekten de İstanbul’a akın etmiş ve çeşitli faaliyetlere girişmişlerdir. Ama İttihat Terakki’nin Siyonizme mesafeli yaklaşımı bu kesimler arasında kısa zamanda bir hayal kırıklığına yol açmıştır.

İttihat Terakki’nin Selanik’te mason localarını örgütlenmek için kullandığı bir gerçekliktir. Ama burada sadece, genelde yabancıların devam ettiği locaların dokunulmazlığından faydalanmak hedeflenmiştir. İttihat Terakki’nin Abdülhamid’e yönelik muhalefetinin bu localarda örgütlenmesiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Söz konusu dönemde Mehmet Akif’ten Şair Eşref’e kadar aklı başında ve namuslu bir sürü aydın, İttihatçı olmamalarına rağmen, Abdülhamid’e karşı tavır almış ve muhalefet etmiştir. İttihat Terakki, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi şiarlarından etkilenmekle beraber masonluğu bir araç olarak görmüştür.

İttihatçılar iktidara geldikten hemen sonra ulusal bir loca kurarak yabancı devletlerin mason locaları üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik müdahalelerinin önünü kesmek istemişlerdir. Daha sonra söz konusu locayı Mısır’daki İngiliz karşıtlarını örgütlemek için kullanmışlar ve bunda da belli ölçülerde başarı kazanmışlardır. İngilizler ise bu duruma karşılık olarak Osmanlı masonluğunun meşru olmadığını, meşru masonluğu kendilerinin temsil ettiğini söyleyerek Mısır’da kendilerine bağlı bir masonluk örgütlemeye çalışmışlar; aynı zamanda da Mısır, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yaptıkları propagandayla İttihatçıları mason olmakla suçlamışlardır.

İsrail’e giden yolun taşlarını antisemitizm döşüyor

Salim Meriç, Odatv’deki yazısında Protestan İngilizler ile Yahudiler arasında tarihi çok eskilere dayanan bir ilişki kurgulayarak İsrail’in kurulmasının bu ilişki sayesinde mümkün olduğunu iddia etmektedir. Geçerken belirtelim ki, Protestanlık ile Yahudilik arasında tarihsel olarak böyle bir ilişki yoktur. Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in Yahudiler konusundaki düşman tavrı ortadadır. Gerçi dikkatli okuyucular hemen Meriç’in Luther’in ve Protestanlığın “gizli amaçları” konusunda yazdıklarını hatırlayacaktır. Meriç’i hem dinin siyaseti, yani üstyapının altyapıyı belirlediği şeklinde özetleyebileceğimiz çarpık dünya görüşü hem de kaynak olarak kullandığı ve zorlama bir biçimde İslam ile benzerlikler bulduğu Katolikliğe ait metinler yanıltmaktadır. Katolik bu metinlerin Protestanlığa yönelik üstü örtülü Yahudilik suçlamalarını gerçek zannetmektedir.

İngiltere’nin İsrail’in kurulmasında önemli bir payı bulunmaktadır. Ama bunun nedeni Meriç’in zannettiğinden çok farklıdır. Meriç’in tezlerinin aksine, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde antisemitizm İngiltere’de ve İngiliz Hariciyesi’nde çok güçlüdür. Meriç’in tezlerinin kaynağı olan Fitzmaurice, Mark Skyes gibi birçok İngiliz diplomatı her taşın altında bir Yahudinin beklediği paranoyasına sahiptir. Bu paranoya aslında yaklaşmakta olan toplumsal devrimlere karşı duyulan korkunun ürünüdür. Birinci Dünya Savaşı’nın uzun sürmesi ve Ekim Devrimi İngiltere’de savaşın yitirebileceği kaygısını tetiklemiştir. İşte bu dönemde Fitzmaurice ve Skyes’ın “savaşı kazanmak için uluslararası Yahudiliği kazanmak gerekir” fikri taraftar toplamaya başlamıştır. Komplo teorilerinin sonucu ortaya çıkan bu akıldışı kurguya göre Yahudiler Bolşeviklik adı altında Rusya’da iktidarı ele almıştır. Tıpkı 1908 Devrimi ile Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi. Üstelik Avrupa’daki toplumsal kaynaşmalara bakılırsa duracağa da benzememektedirler. Bu yüzden uluslararası Yahudilik Filistin karşılığında İngiltere’nin saflarına kazanılmalıdır. Böylece Rusya’daki Bolşevik Yahudiler Almanya’ya ve müttefiklerine karşı savaşa devam edecekler; Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudiler de İttihat Terakki’den desteklerini çekecekler ve böylece Osmanlı da savaş dışı kalacaktır. İngiliz Hariciyesi’nin antisemitik komplo teorilerinden beslenen politikaları, doğal olarak, hiçbir sonuç vermemiştir. Bilindiği üzere ne Bolşevikler savaşa İngiltere’nin yanında devam etmiş ne de Osmanlı cephesi çökmüştür. İşte Elisabeth Monroe’nun “tarihi bir yanlış anlamanın sonucu” dediği Balfour Deklarasyonu bu koşullar altında imzalanmıştır.[7] Deklarasyonu hazırlayanlar ve bir anlamda İsrail’e giden yolun taşlarını döşeyenler Meriç’in düşünsel kaynağı Fitzmaurice ve ekibidir.

Görüldüğü gibi Meriç’in İngiliz Protestanlığı ile Siyonizm arasında kurguladığı ilişkiler de tamamen zorlamadır. Siyonistler yukarıda anlatılan sürecin sonunda İngiliz emperyalizminin hizmetine girmiştir. Siyon Katır Birliği bu sürecin doğal bir sonucudur. Kısacası politik ihtiyaçlar ve (yanlış) analizler sonucu ortaya çıkan bu ittifakın İngilizlerin Protestan olmasıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Kaldı ki Siyonizm kartını oynayan sadece İngiltere de değildir. Hem Katolik hem de Protestan nüfusa sahip Almanya da Ortadoğu’daki çıkarları için Siyonizm ile ilgilenmektedir. İngiltere’nin ya da Almanya’nın Siyonizm ve Yahudilerle ilgilenmesinin nedeni dini değil ekonomik ve siyasidir. Tıpkı günümüzde ABD’nin İsrail ile olan ilgisi gibi. Dini görüşler burada teferruattan ibarettir.

Haluk Hepkon Odatv.com 29.03.2011

Dipnotlar:

[1]G. R. Berrdige, Gerald Fitzmaurice (1865-1939) Chief Dragoman of the British Embassy in Turkey, Martinus Nijhoff Publihers, Leiden- Boston, 2007, s. 5.

[2]Cemal Paşa, Hatıralar İttihat Terakki, 1.Dünya Savaşı Anıları, Yayına Hazırlayan: Alpay Kabacalı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 2001, s. 49.

[3] Elie Kedourie, Arabic Political Memoirs and Other Studies, Frank Cass: London, 1974, s. 249-261.

[4]Age, s. 247

[5] Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınları, 4. Baskı, Şubat 2005, s. 147-148.

[6] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Orhan Koloğlu, Abdülhamid ve Masonlar, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2004.

[7] Mark Levene, “A Case of Mistaken Identity”,English Historical Review, January 1992, s. 77-78.

http://www.odatv.com/n.php?n=canakkale-savasindaki-yahudi-birliklerinin-asil-amaci-neydi-2903111200 dan yorumsuz alıntıdır. Bülent Pakman. Şubat 2014.

 Twitter Widgets Facebook Widgets

Viyana Parlamento BinasıBülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s