Atatürk’ün Sofraları

Düşünce sofraları

Tarihin ilk çağlarından bu yana devlet başkanlarının çeşitli mesleklerden kişilerle sofrada oturup tartışma geleneği yarattığını biliriz. Eski Yunan’da ünlü filozof Eflatun, öğrencileriyle tarihe “Diyaloglar” diye geçen tartışmalarını “Akademia”da yapardı. Burası, Atina’da bir felsefe okulu durumuna getirdiği evinin bahçesi idi. Eflatun’da tıpkı hocası Sokrates gibi burada öğrencileriyle günün sorunlarını aklın ve bilimin ışığında tartışırdı. Böylece gerçeklere, iyiye, güzele, doğruya varmanın yolları aranırdı.

İşte Atatürk’ün sofrası da bu nitelikte bir sofra idi.

Atatürk’ün sofrası sadece Çankaya’da kurulmazdı. Dolmabahçe Sarayı’nda, Yalova’daki köşkte ve Florya Deniz Köşkü’nde de kurulan sofralar dillere destandı.

Atatürk’ün sofralarının en önemli özelliği: Yemek masasının bir kenarında kara tahta dururdu. Yemeğe katılanlar düşüncelerini bu kara tahtanın önünde tebeşirle bir şeyler çizerek ve yazarak anlatırlardı. Ayrıca her tabağın yanına bir not defteriyle kalem konurdu.

1

 

Şef garson İbrahim Ergüven bunu doğruluyor: “Atatürk’ün sofrası, sofradan çok okula benzerdi. Sofrayı hazırlarken nasıl çiçekle süslemeyi ihmal etmezsem tabakların, bıçakların, bardakların yanına mutlaka birer bloknot ile kalem yerleştirmeyi de hiç unutmazdım

Bu sofraların ana fikrini ünlü yazar Falih Rıfkı Atay şöyle özetlemişti: “Bu, bir içki ve cümbüş sofrası değildi. Dostları hatta düşmanlarıyla sohbet ve tartışma meclisiydi. Savaş ve devrim günlerinde meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya pek az içerdi. Eski Osmanlı deyimiyle pek edepliydi.

Dr. Tevfik Rüştü Aras’a göre: “O uzun sofra sohbetlerinde ülkenin sorunları, geleceği hep tartışılır, çözüm biçimleri aranırdı. Sanırım Mustafa Kemal’in sofra geleneği bir asker olarak gündüzleri kışlalarda, karargâhlarda geçirmek zorunluluğu sonucu gece yaşamak arzusundan doğmuştur. Ve böylece de sürüp gitmiştir.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir yazısında şöyle der: “Atatürk’ün sofrasından hepimizin ruhunda ve dimağında nice derin, tatlı ve ibret verici anılar, yaşama ve insanlığa dair, nice değerli dersler kalmıştır.

Atatürk’ün sofradaki sözleri, felsefesi, yol göstericiliği, fıkraları, vecizeleri gerçekten bir hazine idi. Bu sofrada esen hava sevgi, vefa ve arkadaşlıktı. Burada ilim, sanat, kültür, nesnel görüşler, gerçeklikler, idealler yer alırdı. Ülke sorunları, geleceği, çözüm biçimleri aranırdı. Gönül sohbet ister, kahve bahane şiirinde olduğu gibi, M.Kemal için de amaç, tartışmalardı, iyiyi doğruyu bulmaktı. Akıla yol açmaktı. Sofra ve içki ise bir araçtı. Gece yemekleri bazen müzikli oluyor, çeşitli sanatçılar konser veriyordu.

Mutlaka kuru fasulye ve pilav

Atatürk’ün sofrasına birçok eli kalem tutan kişi katılmışsa da, yazılan anılarda yenen yemeklerden pek söz edilmemiştir. Hemen herkes bu sofraların politik yanını vurgulamıştır. Onun için bu ünlü sofraların üstüne konan tabakların içindeki yemekler hakkında ayrıntılı bilgi bulmak kolay değildir.

Atatürk’ün sofrasında krallara layık yemekler bulunmazdı. O’nun döneminde devlet görevlilerinin sofralarında et yemeği hemen hemen yoktu. Kebaplar, yağlı ağır yemekler yemiyordu. Bazen tavuk ya da hindi yeniyordu. Anadolu’da halk eti Kurban Bayramında görebiliyordu. Ülke yoksul durumda idi. Halkının et yemediğini Atatürk çok iyi biliyordu. Kendi sofrasında da bazen etli yemek oluyordu. O’nun ülkenin bu yoksul durumunu göze aldığını ve bu nedenle de et yemediği söylenebilir. Yemek sofrasında ve sevdiği yemeklerde daha çok sebze ağırlıklı yemekler dikkati çekiyor.

Atatürk’ün akşam sofrasına gelmeden önce diğer öğünlerine de bir göz atalım. 1931-1935 arasında köşkün aşçılığını yapan Halit Atay’a göre kahvaltıda favori yemeği, iki yumurtalı beyaz peynirli omletti. Genellikle kahvaltısı çok sadeydi. Bir bardak soğuk ayran eşliğinde yediği bir dilim ekmek çoğu zaman güne başlaması için yeterli olurdu. Kahvaltıdan sonra koltuğuna çekilir, sigarasının eşliğinde sütlü kahvesini içerken gazeteleri okurdu. Atatürk koyu bir sigara tiryakisiydi. Günde üç pakete yakın sigara içtiği söylenir. Bu sigaralara da 15 fincan kahve eşlik ederdi.

Öğle yemekleri de kahvaltı kadar sadeydi. Genellikle kuru fasulyeyle pilav yerdi. En sevdiği yemek bu ikiliydi. Bu sevgisini “askerden kalma bir alışkanlık” diye açıklardı soranlara. Fasulyeyi her öğün yiyebilirdi. Gece yarısı, sabaha karşı, öğle ve akşam. Onun için mutfakta fasulye tenceresi eksik olmazdı. Arada bir de karnıyarığı veya etli taze bamyayı, pilavla karıştırarak yediği olurdu. Tabii yanında yoğurdu eksik etmezdi. Çok sık olmamakla birlikte arada bir ıspanaklı börek ısmarlardı. Bu börek ona annesini ve Selanik’teki çocukluğunu hatırlatırdı. Böreğin yanında mutlaka soğuk ayran içerdi.
Koca Atatürk, böylesine mütevazı bir damağa sahipti. Akşam sofrasıysa başlı başına bir olaydı. Bu masada her akşam düşünürler, yazarlar, sanatkârlar, bilim insanları, siyasetçiler, diplomatlar, yakın dostları yer alırdı. Bir de bu sofranın değişmeyen demirbaşları vardı: Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Hasan Cemil Çambel, Yunus Nadi, Hazım Onat, Necmi Dilmen, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dr. Reşit Galip, İbrahim Grantay, Salih Bozok, Şükrü Kaya, Kılıç Ali bunlardan bazılarıydı.

Sofrayı şef garson İbrahim Ergüven hazırlardı. İşin en zor yanı buydu. Çünkü Atatürk sofra düzeni konusunda çok titizdi. Kılıç Ali onun bu titizliğini şöyle anlatıyordu: “Sofranın çok muntazam olmasını isterdi. Sofranın örtüsünde, tabaklarda, çatal bıçaklarda, bir çarpıklık olursa bizzat düzeltir; ondan sonra sofraya otururdu.”

Akşam sofraları uzun sürerdi

Akşam sofrası, Atatürk’ün hoş geldin konuşması ve kadeh kaldırmasıyla başlıyordu. En sevdiği içki, meşe fıçıda hafif sararıncaya kadar dinlendirilmiş rakıydı. Bu rakı onun için özel olarak damıtılırdı. Rakıyı yudum yudum, keyfini çıkara çıkara içerdi. Sofranın olmazsa olmazı sarı leblebi mutlaka iyi fırınlanmış olmalıydı. Mutfaktaki tavalarda ısıtıldıktan sonra servis edilirdi. Yoğurt, limonlu fava, üstüne zeytinyağı gezdirilmiş haşlanmış kuşkonmaz da masadan eksik olmayan mezeler arasındaydı.
Enginarı hiç yememişti. Hastalığının ilerlediği bir dönemde bu sebzenin karaciğere iyi geldiğini öğrenince pişirilmesini istedi. Ama maalesef ki Hatay’a verilen bu siparişten kısa bir süre sonra komaya girdiği için enginarın tadını hiç öğrenemedi.
Akşam sofrası genellikle gecenin ilerleyen saatlerinde son bulurdu. Bazen günün ilk ışıklarına kadar sürdüğü de olurdu. Sabah sona eren akşam sofrasından kalkarken “Arkadaşlar, hükümet uyandı hadi biz artık yatalım” der ve sebebini de açıklarmış: “İnönü çalışıyor, ben rahat ediyorum”. Bunu nakleden Cevat Abbas Gürer ekliyor: “Daima dinç ve uyanık tutmaya çalıştığı asap ve enerjisi de uyutmazdı.” 

Dimitrakopulo Şişeleri

Sabaha kadar süren sofralardan birini 1927’nin temmuz ayından ölüm tarihi olan Kasım 1938’e kadar 12 yıl Atatürk’ün sofracılığını yapan  ‘Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’ kitabı yazarı Cemal Granda şöyle anlatır: “O gece yemek sabahın beşine kadar devam etmişti. Çokluk geceler böyle olur, meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü. Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağa giremezdi. Saat 11’den sonra hava serinlediği için misafirler birer ikişer balkondan içeri girmeye başladılar. Masanın üzerinde boşalmış Dimitripolo şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitripolo’dan Atatürk de arada bir yarım kilo içerdi.”

Rakının adı şarap üreticisi İstanbullu Dimitrakopulo Biraderler’in 1920’lerin ikinci yarısında kendi adıyla çıkardığı  Dimitrakopulo rakısıdır. Ayrıca, İstepan Berberyan tarafından Galata’da üretilen (1930’lu yıllarda Fransa’da ödül kazanan) -zamanın en ucuz rakısı- “Bilecik Rakısı” içerdi.

Atatürk, keyifli olduğunda en fazla yarım kilo (50 cl) içtiği olurdu. Atatürk’ün bir kere bile “aslan sütü” yüzünden kendinden geçtiği, taşkınlıklar yaptığı görülmedi.
Nefis terbiyesini bilen Bektaşi ruhuna sahipti çünkü…

Yemekle arası çok iyi değildi

Atatürk ziyafetlerde çok yemek yenmesini tasarrufa aykırı bulduğunu ve sağlığa zararlı olduğunu söylemiştir. Atatürk’ün yemekle arası iyi değildi ve masadan yarı aç kalkardı. Tam bugünkü diyetisyenlerin önerdiği gibi.

Cemal (Çelebi) Granda’ya göre “Yemeğe pek düşkün değildi. Ağırlıklı olarak çerez yerdi. Meyveye ise dönüp bakmazdı bile.

Saklamamıştır

Atatürk Padişahların gizli gizli içtiğini, bir halk adamı olan kendinin saklamadan-gizlemeden içtiğini söylerdi.

Cemal (Çelebi) Granda’nın anılarında Gazi ve rakıyla ilgili tespiti şöyle: “Rakı ile olan muhabbeti bilinir. Türk geleneksel siyasetçileri gibi ne içtiğini ne yediğini saklamamıştır kamuoyundan. Bu konuda hiç ikiyüzlü olmamıştı.”

Atatürk gerçek bir insan olduğu için saklanmadan, gizlenmeden eğlenmesini de çok severdi. İstanbul’dayken gecenin geç saatlerinde, bazen Beyaz Rus Madam Vera’nın Beyoğlu’ndaki Rose Noire adlı gece kulübüne ya da Garden Bar’a giderdi. Bir seferinde masasına gelen Madam Vera, zor durumda olduğunu belirtip bankanın kendisine kredi vermediğinden yakındı. Atatürk, ortağı olduğu İş Bankası yönetimine bir not yazıp bu sorunun çözülmesini istedi. Ertesi gün fısıltı gazetelerinin manşetlerinde “Atatürk fahişelere kredi dağıtıyor” başlıkları atıldı. Aslında İş Bankası, Atatürk’ün notuna rağmen Madam Vera’ya o krediyi vermemişti.

Florya’da denize bakarak içki içmekten hiç keyif almazdı. Yalnız içmeyi sevmezdi.
Sofranın muhabbetinden hoşlanırdı. Atatürk önemli işlerin olduğu dönemde ağzına içki koymazdı. Örneğin, Nutuk’u yazdığı dönemde hiç içki içmedi. Sofrasında sık sık, Osmanlı padişahlarının sözünü tekrarlardı: “İçerken verilen ferman ayıkken uygulanmaz!” . Cemal Granda’ya göre: Bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılamaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden de durabiliyor..”

Buna Rakı derler

Atatürk’ün yaveri Cemal Granda anlatıyor:
Moda koyundayız. Sıcak bir yaz akşamı. Sakarya Motoru’yla bir deniz gezisine çıkmıştık. Mehtabın ilk günleriydi. Koyun manzarası Atatürk’ün çok hoşuna gitmişti.
Atatürk bize:
– “Buraya geldiğimizi kimse görmesin. Elektrikleri de söndürüp kendi kendimize rahat bir şekilde yeyip içelim. Mehtap da hazır” dedi.
Fakat daha onbeş dakika bile geçmemişti ki, çevremizin sessiz sedasız sandallarla çevrilmekte olduğunu gördük. Atatürk sarıldığımızı görünce:
– “Karanlığın anlamı kalmadı. Elektrikleri yakın” dedi.
Ortalık ışıyınca beyaz yazlık elbiseleriyle gecenin içinde Atatürk’ün heybetli vücudu, bir heykel parlaklığıyla ortaya çıktı. O an denizin ortasında bir alkış sesi yükseldi. Bizim orada olduğumuzu öğrenen başka sandallar da kafileye katıldılar.
Atatürk, sevgi gösterisinde bulunan kalabalığa, sanki kendi konuklarıymış gibi sormaya başladı:
– “Size ne ikram edeyim, ne istersiniz?
Sandallardaki kalabalık arasından sesler yükselmeye başladı:
– “Paşam seni isteriz.”
Görülecek manzaraydı bu. Atatürk bir ara eliyle beni çağırdı:
– “Rakı, şarap ne varsa hepsini halka dağıt. Bana da bir şişe bırak” dedi.
Ben de ne kadar içki varsa, orada bulunan herkese dağıttım.
Bağırış, çağırış gırla gidiyor. O zaman Atatürk, karşısında coşan, sevgi gösterisi yapan halka doğru kadehini kaldırarak şöyle konuştu:
– “Vatandaşlarım… Buna rakı derler. Vaktiyle padişahlar gizli içerlerdi. Ben açık içiyorum. Siz de benimle beraber içiyorsunuz. Neticede unutmayın ki, ben de sizin gibi insanım. Sizinkinden bir fazla değildir, yaptıklarım

Eşekliğinden

Atatürk bir gün ünlü yazar Ahmet Rasim’den dinlediklerini arkadaşlarına anlattı:
Emraz-i Akliye uzmanı Dr. Fahreddin Kerim Gökay, İstanbul Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi’nde alkoliklere konferans veriyormuş. Konu, içkinin zararları. Bir ara dinleyicilere sormuş:
– İki kovadan birine rakı, birine su doldursak ve bir eşeğin önüne koysak, hangisini içer?
Alkolikler hep bir ağızdan cevap vermiş:
– Suyu.
Dr. Gökay tekrar sormuş:
– Neden?
Neyzen Tevfik de dinleyiciler arasındaymış, cevap vermiş:
– Eşekliğinden!..
Atatürk, bir akşam Orman Çiftliği’nde kurulan sofrada dostlarıyla otururken gözüne bir köylü çocuğu takılıyor; çağırıp soruyor:
Biz ne yapıyoruz?
– Yemek yiyorsunuz.
Ne içiyoruz?
– Rakı içiyorsunuz.
Peki, söyle bakalım bana: İki kovadan birine rakı, birine su doldursak ve bir eşeğin önüne koysak, eşek hangisini içer?
– Rakıyı.
Atatürk, sesini hafifleterek sofradakilere fısıldıyor:
Aman, neden diye sormayalım

Atatürk alkolden mi ölmüş?

Atatürk Araştırmacısı Yazar Eriş Ülger’e göre “Cepheden cepheye koşturan Atatürk tam 11 kez sıtmaya yakalanmış, hastalığı atlatmak için kinin ilacı kullanmış. Bu da karaciğerini tahrip etmiştir. Sirozdan ölmüştür, alkolden değil“.

Kaynaklar:

Atatürk’ün Beslenme Alışkanlığı (Yediği Ve Sevdiği Yemekler) – Prof. Dr. Mahmut Tezcan. I. Uluslararası Atatürk ve Türk Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR,78669/ataturkun-beslenme-aliskanligi-yedigi-ve-sevdigi-yemekl-.html

Atatürk sofradan yarı aç kalkardı. Mehmet Yaşin. Hürriyet.  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25083051.asp?yazarid=45

Atatürk alkolden değil sıtma ilacından öldü. Hürriyet. 20.12.2015. http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-alkolden-degil-sitma-ilacindan-oldu-40029447?_sgm_campaign=scn_a0046116293a0000&_sgm_source=40029447&_sgm_action=Click-Dynamic

Bektaşi ruhu. Soner Yalçın. Sözcü Gazetesi. 1 http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/bektasi-ruhu-696798/

Vatandaşlarım! Buna rakı derler. Sözcü Gazetesi. 19

Bu Sofrada Ben Varım. Oğuz Akay. Alfa Yayınevi. 2010.

Tanıkların ağzından Atatürk’ün sofraları. Habertürk 10 Kasım 2010. http://www.haberturk.com/galeri/diger/404667-taniklarin-agzindan-ataturkun-sofralari

Bülent Pakman, Kasım 2013. Güncelleme Aralık 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Facebook WidgetsTwitter Widgets

Abu Dhabi 2013

Bülent Pakman kimdir    https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Atatürk’ün Sofraları için 1 cevap

  1. Geri bildirim: Atatürk’e bu iftiralar neden? | Pakman World

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s