Atatürk’e bu iftiralar neden?

Türklerle dertlerinin başlangıcı

Amerika’nın Türkiye ile ilgilenmesinin “resmi” miladı 8 Ocak 1918 dir. O tarihte Amerika Birleşik Devletleri başkanı Wilson  1. Dünya savaşı sonrası ile ilgili bazı ilkeler (pensipler) ortaya atar. Bunlardan biri Misak-ı Milli sınırlarını ilgilendirmektedir:

  • “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, ancak halihazırda Türk hakimiyetinde bulunan diğer milletlere tam bir yaşama emniyeti ve mutlak otonom bir gelişme imkânı temin edilmeli, Boğazlar uluslararası garantiler altında tüm milletlerin gemilerinin ve ticaretinin serbest geçişine daim açık olmalıdır”
  • “The Turkish portion of the present Ottoman Empire should be assured a secure sovereignty, but the other nationalities which are now under Turkish rule should be assured an undoubted security of life and an absolutely unmolested opportunity of autonomous development, and the Dardanelles should be permanently opened as a free passage to the ships and commerce of all nations under international guarantees.”

Aslında bu kamuflajdan başka birşey değildir. Wilson’un kapalı kapılar ardındaki niyeti daha farklıdır.  Kendisi “Türkiye diye bir yer kalmayacak ki” düşüncesiyle  Osmanlı devletine elçi atamayan,   “Türkiye’nin haritadan silinmesi gerekiyor” diyen biridir. Arka planda Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan gizli paylaşımlar söz konusudur.  Bu niyetlerin sonucunda Kürdistan, Ermenistan, Pontus Devletlerinin hayata geçirilmesi kararları, 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr ile gün yüzüne çıkar.

800px-Sevr_Antlaşması_Türkçe

15 Mayıs 1919 günü İngiltere’nin jandarması ve piyonları Yunanlılar gemilerden İzmir’e çıktılar, Ege’yi işgale başladılar.  Bunun üzerine bazılarının aklına Wilson prensipleri geldi. Amerika’nın mandasını yani Amerikanın kucağına oturmayı istediler, bunların başını Halide Edip çekmekteydi.

Ağustos 1921’de Yunanlıların  Polatlı’ya kadar gelmesiyle Türklere toprak falan bırakılmayacağı kesinleşmiş, manda ümitleri bile kalmamıştı. Bir sürü sırıtık, riyakar, gavur suratları artık Türklerin geldikleri Orta Asya’ya postalanmaları önünde engel kalmadı diye düşünüyorlardı. Herşey bitmek üzereydi.

Hesapta Atatürk yoktu

Ancak son gülen iyi güldü. Türk milletinden Mustafa Kemal gibi bir önder çıkacağı akla hayale gelmemişti. Haçlı zihniyetinin hevesleri  kursaklarında kaldı. İtibarları iki paralık oldu. Bu aşağılanmayı hazmedemediler.  İngiltere Başbakanı Lloyd George İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki Küçük Asya’da çıktı. Hem de bize karşı. Elden ne gelebilirdi?”  mazeretine sığınırken İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan’da İsmet İnönü’ye  “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum; zamanı gelince birer birer karşınıza çıkaracağım” tehdidini  savuruyordu. ABD rövanş nasılsa alınır diyerek 1923 Lozan antlaşmasını kabul etmiyordu. Bu dönem ve sonrası ABD ile ilişkileri bir başka yazımızda verilmektedir OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Stalin Soğuk

1945 de Sovyetler Birliği Lideri Stalin Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs isteyerek Türkiye’ye ağır tehditler yöneltti. O sıralarda ABD henüz etliye sütlüye karışmak istemeyen hele hele, malum kuyruk acısı yüzünden bana ne Türkiye’den ne halleri varsa görsünler  havasındaydı. Kapalı kapılar ardında ise Amerika bir tür manda oluşumuna ikna edilmeye çalışılmaktaydı. Bu konuda daha geniş bilgileri okumak için LÜTFEN TIKLAYIN. Bulunan formülle 1944’de vefat etmiş olan Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşı  Missouri Zırhlısı ile Nisan 1946’da, ölümünden 2 yıl sonra, İstanbul’a getirilerek Stalin’e gözdağı verilmiş oldu. Bu, Türkiye Cumhuriyetinin dışa bağımlılığının da miladı oldu. Ertegün Üsküdar’da Sabetayist/Karakaşilerin Bülbülderesi Mezarlığının  bitişiğindeki Özbekler Tekkesine gömüldü. Ertegün’ün ağabeyi Tekkenin şeyhi Ata Efendi, 1776 da Kabalacıların kurduğu dünyayı yönetme amacı güden îlluminate tarikatı üyesiydi, ayrıca 33. dereceden masondu.  Münir Ertegün’ün oğlu Ahmet Ertegün’ün eşi Macar asıllı bir Yahudi ailesinin kızıydı. Tekke 1996-2008 arasında “Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı”nı barındırdı.  Vakfın açılışını ABD’nin Yahudi politikacılarından, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger yaptı.

I Love Amerika

1947 başlarında ABD dünya liderliğini ele geçirecek planlarını uygulamaya başladı. ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de kendi adıyla anılacak bir doktrin açıkladı. İlk etapta ABD, komünizm ile silahlı mücadele veren ve komünist ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapacaktı. Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye’ydi. Bu amaçla Kongre’den onay alınarak Türkiye’ye 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı. İkinci etapta ABD 1948-1951 yılları arasında Marshall Planı denilen yeni bir ekonomik yardım paketini yürürlüğe koydu.

Wilson prensipleri uygulanamamıştı ama bu kez dolaylı yollar söz konusuydu. Türkiye bir başka şekilde kucağa oturtulabilecekti. Yeni bir parti kurulacak, serbest seçimler yapılacak, Sovyetler karşısında Karadeniz, Boğazlar ve Kafkasya’da Avrupalılara kalkan teşkil etmek üzere NATO’ya girilecek, Bağdat Paktı kurulacak (devamında CENTO), Kore’ye asker gönderilecek, Köy Enstitüleri kapatılacak, Türk topraklarında Amerikaya askeri, lojistik ve istihbarat üsleri verilecek v.b. 

Zamanla Ankara’da Yenişehir semti merkez olmak üzere Sıhhiye’deki özel marketi (PX), Kızılırmak sokaktaki sineması, American High School (orta okul-lise), Kızılayda Amerikan Haber Ajansı, Mithatpaşa caddesinde TUSLOG (The United States Logistics Group), JUSMMAT (Joint United States Military Mission for Aid to Turkey), Cinnah’da AID, Peace Corps (Barış Gönüllüleri), Balgat’ta lojistik tesisler ile küçük bir Amerika kuruluvermişti.Adana’da İncirlik’te ve birçok yerdeki üslerde Amerikan askerlerinin aileleriyle kendilerini memleketlerinde hissetmeleri sağlanmaktaydı.

Müthiş bir tokat

5 Haziran 1964 de ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’un Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla Başbakan İsmet İnönü’ye  gönderdiği zehir zemberek mektup Türkiye’yi rüyadan uyandırdı. 1974’de Amerikanın aleni tehditlerine rağmen Bülent Ecevit hükümeti, kendisinden önce, Nihat Erim hükümetinin Amerikanın emrini yerine getirerek yasakladığı haşhaş ekimini serbest bıraktı, hemen ardından  Kıbrıs’a çıkarma yaptı. Amerika bunun üzerine Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı, Türkiye’de Amerikan üslerini kapattı.  51 yıl sonra yine bir İngiltere Dışişleri Bakanı, James Callaghan “Bugün, Kıbrıs ordunuzun esiridir. Ancak yarın, ordunuz Kıbrıs’ın esiri olacaktır” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyordu. Askerlik yaptığım 1976’da Türk ordusunun teçhizat, araç, gereç durumunun ambargo yüzünden hiç de iyi olmadığı görülmekteydi.

İlerleyen süreçte Sovyetler Birliği Akdeniz’deki, Mısır, Libya ve Suriye’deki varlığını artırmaya başlayınca ABD 1978’de ambargoyu kaldırdı, üsler de açıldı. Ama Türkiye eskisi kadar çantada keklik değildi. Amerika başka şeyler yapmak zorundaydı.

Amerika’nın dünya liderliği 1990 da Demirperdenin yıkılmasıyla gerçekleşti. Böylece yeni stratejilerin, BOP ve genişletilmiş BOP projelerinin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) ve uzantısında Kafkasya haritasının yeniden düzenlenmesinin hayata geçirilme imkanı doğdu. Bu projenin Türkiye’yi ilgilendiren ayağında Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan alınacak topraklarla Kürdistan kurulması ve sonraki aşamada İsrail ile birleşmesi, bu birliğe Ermenistan’ın da dahil edilmesi yani 70 yıllık gecikmeyle Sevr’in hayata geçirilmesi öngörülüyordu. Bunun için PKK hazırlandı, el altından desteklendi.

Amerikan ordusunun İskenderun’a çıkıp, Türkiye topraklarından geçerek  Irak’ı işgal etmesi isteği Türkiye Büyük Millet Meclisinde 1 Mart 2003’de onaylanmadı. Bunun intikamını Amerikan ordusu birkaç ay sonra Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirip etkisiz hale getirerek aldı.

Irak işgalinden sonra sıra Suriye’ye gelecekti. Türkiye ayağında ise BOP’un önünde iki önemli engel vardı. Birincisi Türk ordusu, ikincisi on yıllardır hayatta olmamasına rağmen hala Türkiye’de etkin, etken, gündemde olan Atatürk. Bu çerçevede bir taraftan Ergenekon, Balyoz komedileriyle, hayali delillerle, hukuksuzluklar sergilenerek Türk subayları hapse atılıp  ordu halledilirken aynı zamanda akla hayale gelmeyecek iftiralarla Atatürk  Türk milletinin gözünden düşürerek defteri dürülmeye çalışıldı.

Atatürk’e iftiralar

O zamandan beri yurtseverler Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğünün son kalesi olan Atatürk’ü savunmaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede, Atatürk’ün mason, dinsiz/din düşmanı olduğu, anlı şanlı Osmanlı imparatorluğunu yıktığı, Latin harflerine geçerek milleti cahilleştirdiği, İskilipli Atıf’ı şapka giymediği için astırdığı, 1. Dünya savaşında Filistin’i kaybettirdiği, Kurtuluş savaşı sırasında Azerbaycan’ı ve Batum’u sattığı, Dersim’de katliam yaptığı, ülkeyi içki sorfalarından yönettiği, Mehmet Akif’in ona karşı olduğu gibi iftiralar bu sayfalarda tek tek çürütülmüş, Anıtkabir’in mason tapınağı ile ilgisi olmadığı “ilk kez” bu sayfalarda kanıtlanmıştır.

Atatürk’e iftiraların çürütüldüğü sayfalarımız:

Başaramadılar

Harici ve dahili bedbahtların bütün hıyanetlerine rağmen Atatürk’ün hala her gün konuşulması, tartışılması, gündemde kalması  hatta sevgisinin daha da artması karşısında haçlı-cühela ortaklığı taktik değiştirdi, “Madem Atatürk’ün defterini düremiyoruz, oklarımızı yönünü çevirip Atatürk’ü sevenlere yöneltelim, onları kötüleyip gözden düşürelim” dediler.

Geleneksel çıkarcı – emperyalizme teslim dinci argümanlarına göre Atatürk’e tapılıyormuş, Atatürk putlaştırılıyormuş

Evet. En son numaraları bu. Yine iş düştü. Anlaşılan buna da değerli zamanımızı harcamamız gerekiyor.

1- Atatürk’ü Tanrı derecesinde ifade eden aşağıdaki gibi şiirler, içinde “tapma” geçenler Atatürk’e tapıldığının kanıtıymış:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde;
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.”  Halil Bedii.

Halil Bedii 1937-1951 yılları arasında yaşamıştır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının coşkusuyla, Atanın ölümüyle doğan derin üzüntüyle, ölümünden 15 yıl sonra Anıtkabire taşınırken sonra, anma vesilelerinde böyle övgülü birkaç şiir yazılmış. Kurtuluş savaşı gibi kutsal ve muhteşem bir onur mücadelesinin önderinin kelimelere sığdırılamaması doğaldır. Edebiyat farklı bir şey. Özellikle vatan-millet edebiyatı. Abartma ve moral fazlasıyla ön plana çıkar bazı durumlarda.  Ve alt tarafı hepsi lafta kalan şeylerdir.

Tapma

Normalde tapma denilince eski çağlarda önde duran bir puta, eski Türklerde Tengriye, semavi dinlerin tebliği sonrasında Allah’a inanç ve bağlılık gösterme olarak anlarız. Tapmanın bir anlamı daha var,  Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre: “Birine çok değer vermek“.  Yani, kimilerinin Atatürk’e tapması denilen şeyin adı ona değer verme, inanç ve bağlılığını, hayranlığını gösterme. Atatürk’ü, sevenlerin hiçbiri bağnaz, geri kafalı olmadığından zaten başka türlü ne olabilir? Secde edecek halleri yok ya.

Secde

TDK sözlüğüne göre secde: “Genellikle namaz kılarken alnı, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere getirerek alınan durum.” Tek anlamı bu. Hiç Anıtkabirde secde eden görülmüş mü?

2- Efendim secde sadece yatıp kalkma değilmiş. Secdenin dinde başka anlamları varmış. Mesela secde maddi olarak eğilmek, küçülmek gibi manaya da gelirmiş. “Büyük Atatürk” denilirse onun karşısında küçülmüş, eğilmiş, yani bir nevi secde etmiş olunurmuş.

Secde Arapça ama sohbetimiz Kur’an meallerinden gitmiyor, Arapça’da, varsa, başka anlama gelmesi bizi ilgilendirmez. Zaten bu argümanlar da cevap verilmeyecek derecede saçma.

Büyüklük

Atatürk’e büyük diyenler sıfatın açıklamasını da yaparlar, mesela büyük kumandan, büyük asker, büyük önder, büyük devlet adamı, büyük insan, baş öğretmen gibi. Bunların hepsi beşer kavramlar. Büyük aynı zamanda saygı ifadesi. Mesela bizden yaşça büyük biri ile tartışırken “Siz benim büyüğümsünüz, o yüzden kabalık etmek istemem” gibi ifadelerle örfe uyarak alttan alırız. Bunları derken ne küçülmüş ne de secde etmiş gibi olunur. Tam tersine erdemli davranış ifadeleridir bunlar.

Diz vurma

3 Alın size tapınma dedikleri

Türkçü/Turancı derneklerin sayfalarında açıklanmış: YÜCE BAŞBUĞUMUZ ATATÜRK’ÜN YÜKSEK HUZURUNDA RESMİ ASKERİ TÖREN, DİZ VURMA, ANDIMIZ ve İSTİKLAL MARŞI’nın okunarak geçen yılki geleneksel etkinliğimiz bu yıl ve gelecekte de aynen bu düzende sürdürülecektir. TÜM KANDAŞLARIMIZI YÜCE BAŞBUĞUMUZ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN YÜKSEK HUZURUNDA DİZ VURMAYA BEKLERİZ! TANRI TÜRK’ÜNÜ KORUYACAKTIR! GÖKBÖRÜ TÜRKÇÜLER DERNEĞİ

Dünya Türkçüler Gününde Anıtkabiri ziyaretleri sırasında aralarından birinin “Ulu Başbuğ, Kutlu Türk ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk huzurunda diz vur!” komutuyla grup sağ ellerini göğüslerine yumruk ederken eğilip sağ dizlerini yere vurmaları ulu hakanların, başbuğların karşısında uygulanan çok eski bir Türk saygı ve selamlama geleneği. Nitekim komutta da “ulu” ve “başbuğ” kelimeleri geçiyor. Bazı tarihi filmlerde kaanın, sultanın otağına, huzuruna girenlerin yere diz vurarak selamladığı görülür. Diriliş dizisinde de benzerleri var. Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında da geçer. Zeybekte de vardır. Zeybekler bu şekilde hazirunu selamlarlar. 

Mal bulmuş mağribi dincileri fırsat bu fırsat, buna putperest ayini diyorlar. Tapınma olarak göstermeye çalışmaktalar.  Örümcek ağı ile sınırlı dünyalarında bu idraksizlikleri gayet normal.

Öncelik

4- Efendim, TV’de evlendirme programında adamın biri  “Atatürk benim için peygamberden önce gelir” demiş sonra özür dilemiş ama yine de altında bir sürü dinci yorumu: “Bu Atatürk’e tapmadır“.

Ne diyelim, adamın düşüncesi buysa, da, bunun tapınmayla ne ilgisi var?  Burada “önce” diye bir kelime kullanmış. Yani bu tapmadır diyenler önce Ata’ya sonra da Hz. Peygambere tapıldığını kabul etmiş olurlar.  Adamın kullandığı kelimelere bu kadar önem verenler Peygamberi devre dışı bırakmamış olduğunu da kabul etmek zorundalar. Dememiş ki ben Atatürk’ü Peygamberin yerine koydum.

Bunlar incir çekirdeğini doldurmamaktadır, 80 milyon nüfus olduğu bir yerde ve de  Hz. Peygambere “kainatın efendisi” diyerek, “şefaat isteyerek” şirkin en büyüğüne bulaşanları  saymanın mümkün olmadığı bir yerde.  Bugün Atatürk’e, eğer varsa, “Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun”,  “Yerde o, gökte o, denizde o, yokta o. Varsın, teksin, yaratansın” diyenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez.  Bu sayının sağına 5-6 sıfır koyarsanız Hz. Peygambere kainatın efendisi diyenlerin, şefaat isteyenlerin sayısını elde edersiniz. Kaldı ki, burada ince bir nüans (ayrım) var. Ne olduğunu aşağıdaki örnekte daha iyi görmekteyiz.

5- Efendim, Youtube’da bir hanım demiş ki “Atatürk benim dinimdir.” 

Aradım taradım böyle bir video bulamadım. Neyse yine de var sayalım.

Dinin aydınlığına giden yol

“Din” de secde gibi Arapça bir kelime. Üstelik secde’nin aksine Türk dilinde birden fazla anlamı var. TDK Sözlüğüne göre bunlardan biri de: “İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü, kült“. Aslında söz konusu kadını anlamak zor değil. Günümüzde yozlaştırılmış, saptırılmış dine bu haliyle aklı başında birinin gözü kapatmadan inanması mümkün değil.

Dinin ne hale getirildiğine birkaç örnek:

Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.” (Buhârî, Hayz 6, Zekat 44, İman 21, Küsûf 9, Nikah 88; Müslim, Küsûf 17/907, İman 132/79; Nesâî, Küsuf 17/3, 147; Muvatta, Küsuf 2/1, 187)
İşlerinin başına kadınları getiren bir kavim, felaha eremez” (Tirmizi, Fiten 75; Nesei, Kudât 8)
Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.” (Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338; Ebu Davud, Salat 110/720)
Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.” (Ebu Davud, Tıb 24/3922; Müslim, Selam 34/115; Buhari, Nikah, 17/4805)
Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.” (Buhari 9/1391)
Dinini değiştireni öldürün.(Nesei 7-8/14; Buhari 12/1883)
Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır.” (Buhari-Tesavir, 89)
Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.(Müslim 2/16)
v.b.

Bunlar hadis yani Hz. Peygamberin sözleri olarak rivayet ediliyor ve İslam örfünde yer alıyor. Şimdi söyleyin Allahaşkına “Atatürk benim dinimdir” dediği iddia edilen kadın haksız mı? Günümüzde “Emevi dini”, “yozlaştırılmış din”, “hurafe dini” haline getirilmiş dinin esas kaynakları Hz. Muhammed’den 200 yıl sonra kaleme alınmış, % 99’u uyduruk olan hadisler, Kur’an’ın saptırılmış meal ve tefsirleri, hurafeler, şirkler, gelenekler, mezhepsel örfler, şekilcilik, kutsallaştırılmış mezhep ve tarikat anlayışları v.b. dir. Özellikle yanlış, sehven/kasten saptırılmış, parantezlerle bezenmiş meallerle Kur’an bambaşka bir kitap haline gelmiştir. Bu dinin savunucularına göre Kur’an yeterlidir demek sapıklıktır, onlara göre Kur’an’ı tek başına okuyup anlamak mümkün değildir, anlaşılabilmesi için bazı aracılara, mürşitlere ihtiyaç vardır. Böylece milletin Kur’an’daki dinde olmayan ruhban sınıfı, şeyh, hoca, hocaefendi takımına kolayca takılması sağlanmıştır. 

Peki, yozlaştırılmamış, saptırılmamış dini nereden ve nasıl bulacak insanlar?

Dinin gerçeğine giden yollardan biri de Atatürk’e inanmaktan bağlanmaktan geçer. Zira “Benim mirasım akıl ve bilimdir” diyen Atatürk’e göre, “Akıl ve mantığın çözemeyeceği sorun yoktur. Bütün ilkelerinin özünde akılcılık, bilimcilik ve gerçekçilik yer almaktadır.Atatürk’ün yolundan giderek yani aklını kullanarak “bir de Kur’an’a bakalım ne diyor” diyenler çok farklı bir din ile karşılaşırlar:

“…Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar? (Casiye 6).
Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar? (Araf 185). İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için laf eğlencesi/hadis eğlencesi satın alır. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır. (Lokman 6).
“...Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha doğru kim olabilir?” (Nisa 87). “Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?” (Araf 185).
Yoksa Allah’tan başka şefaatçılar mı edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye sahip olmayan/hiçbir şeye gücü yetmeyen, aklını da işletmeyen varlıklar olsalar da mı? De ki: “Şefaat, tümden ve sadece Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi O’nundur...” (Zumer 43-44)
Rablerinin huzurunda haşredileceklerinden korkanları, o vahiy ile uyar ki korunabilsinler. Onların O’ndan başka ne bir dostu vardır ne de şefaatçısı.” (Enam 51).
Allah’tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O’nun dışındakilerden size ne bir dost vardır ne de bir şefaatçı…” (Secde 4).
Dinde zorlama yoktur. (Bakara 256).
De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” (Araf 32)
“Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..Yaratan Rabbinin adıyla oku… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır…Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?… (Muzzemmil 4, İkra 1, Yunus 100, Mu’minûn 80).
v.b.

Ancak burada da bu kez saptırılmış, bilerek, bilmeyerek yanlış yorumlanmış mealler (tercümeler) devreye giriyor. İşin iyice derinlerine inip meallerde geçen kelimeleri Arapçaları ile tek tek analiz etmek gerekiyor. Mesela “cariye” Kur’an’da yoktur ama Türkiye’de meallere sokuşturulmuş böylece ilgili meallerde anlamı çarpıtılmamış bir tane ayet kalmamıştır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gayet net özetlemiş: “İslam Dünyası ancak Atatürk’ün yolunu izlerse kurtulabilir“.

Atalar Kültü

Dinin sözlük anlamlarından biri olan kült: “yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı”, Atalar Kültü: “Ölmüş büyüklere, atalara, başbuğlara, hakanlara saygı” demek.  Eski Türklerde “Atalar Kültü”, ölmüş atalara saygı gösterme, onları ululama ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdetiydi. Ölen atalara karşı duyulan minnet duygusu, atalar kültünün temelini oluşturmaktaydı. Bu kült günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

Eski Türklere göre, ölüm hayatın bitişi değildir. Ataların, öldükten sonra da ruhlarının yaşadığına ve toplumla ilişkilerini koparmadıklarına inanılırdı. Yine bu eski inanışa göre, insan ölümle bedenini kaybetmekte fakat benliği daha doğrusu manevi varlığı yeryüzünde kalmakta, geride bıraktığı kimselerin hayatlarını etkileyebilmektedir. Böyle bir inançtan çıkış bulan atalar kültünde, ancak belli kişiler özellikle kabile atası, ünlü savaşçılar, din adamları vb. gibi kişiler saygıya, kurban ve duaya hak kazanmaktaydı. Bu insanları ötekilerden ayıran güçleri, insanüstü yeteneklerinin ölümlerinden sonra kaybolmadığına inanılmaktaydı. Diğer taraftan atalar, dinsel ve toplumsal buyrukların, gelenek ve göreneklerin koruyucuları olarak kabul edilirlerdi.

Kurganlar

Atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da kabiri kült konusu edilmez, yalnızca saygı değer olanlar buna layık olurdu. Bu anlamda “ölüler kültü” ile “atalar kültü”nü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. İki kültün ortak noktaları kabir (eskiden kurgan) ziyaretleridir.

Eski Türk halklarının yaşadığı yerlerde rastlanan Kurganlar Türk-Altay kültüründe kutsal mezar, türbeler, içinde ulu ve kutlu kişilerin yattığı gömütlerdir. Genelde devlet yöneticisi olanlar için yapılmışlardır.

Tunç çağı boyunca gelişen bu kurganlardan bazısının etrafına dairevi şekilde büyük taşlar, mezara yakın taş heykel, taş baba, balbal koyulurdu. Mezara emek aletleri, silah ve süs eşyaları ile birlikte, kült ve inançla ilgili araba figürleri konulması, ölünün baş tarafına da kase, kap sıralaması geleneği vardı. Anıtkabirde de bunların çoğu bulunmaktadır.

Oğuz Türklerinin Müslüman olmalarından sonra kurganlar Selçuklular döneminde kümbetlere, Osmanlı döneminde de türbelere dönüşmüş, yozlaştırılmış din bunları, içinde yatandan medet umma, yardım isteme şirkinin yuvaları haline getirmiştir. Anıtkabir bu yozlaşmadan uzak, önceki saf Türk geleneğin devamıdır. Türk milletinin son Başbuğuna atalar kültüne sadık kalacak şekilde günümüz mimarisinde yaptığı kurgandan, kümbetten başka bir şey değildir. Onlara göre hayli heybetlidir, ancak bu dünyaya 100 yılda bir gelen birinin heybeti yanında solda sıfır kalır. İnşaatına çok para gitmiş olabilir ama “milletine 800 bin kilometre karelik bir bağ bağışlayandan bir salkım üzüm esirgenmemiştir“. Olay budur.

Heykeller

Türklerin “Atalar Kültü”nde Atalarla geçen anıları tazelemek için figür ve maskeleri yapılmakta, adlarına bayram ve törenler düzenlenmekteydi. Taş babalar bunların örnekleridir. Türk dünyasında Türk büyüklerinin heykelleriyle bu adetler yaşatılmaktadır. Ek olarak dünyada heykeller sanat eseri olarak kabul edilir.

6- Efendim, saygı duruşu Müslümanların namazdaki kıyâmlarına benzediği için tapınmaya girermiş!

Kıyama Allaha ibadet niyeti ile durulur. O anda şükran için Allah’a tapınma ve söz konusudur. Saygıda ise adı üstünde niyet saygıdır, hayatta olmayan kişinin hatırasını anmadır. Asırlardır sürüp gelen TÜRK GELENEĞİDİR. Heykelin, kabirdeki mevtanın, canlı insanın manevi şahsiyetini tanrılaştırarak Allah ile arasına koyarak ondan yardım istemek, şirk olan budur. İkisi kıyaslanamaz.

Saygı

Saygı, değeri, üstünlüğü, yararlılığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü avranış hürmet demek. Mesela anne, babanın, öğretmenlerin karşısında bacak bacak üstüne atmamak, derli toplu oturmak, sigara içmemek gibi. Yıllardır böyle davrananlar analarına babalarına, öğretmenlerine, büyüklerine tapmış mı oldular, oluyorlar? Muhteşem Yüzyıl dizisinde gördük, Padişahın karşısında millet yere bakarak konuşuyor, çıkarkan katiyen arkalarını dönmeden geri geri gidiyorlar. Dincilerin baştacı ettiği Osmanlı’da bu ve benzeri davranışların şirk olduğu hangi kaynakta yazıyor? Mezarlığı ziyarete uygun bir kıyafetle gitmesek, orada mesela sakız çiğnesek, teybi açıp türkü çalsak, çilingir sofrası kursak  insanlar “adam saygı diye birşey görmemiş?” demezler mi?

Saygı duruşu

Canlılar karşısındaki saygı ile kabirde yatan ve/veya heykellerine karşı saygının aslında farklı şeyler olmaması gerekir. Yeter ki o saygıyı gösterenlerin gönüllerinde başka niyetler olmasın. Bu şekilde gösterilen saygı, taşa, toprağa, mermere, kemiğe değil, “onun temsil ettiği manevi kişiliğe, onun hatırasınadır”.

7- Efendim saygı olabilirmiş ama sonra sıra başka şeylere gelirmiş, mesela Anıtkabire gidip şikayette bulunmaları şirke girermiş.

Allah ile araya konularak heykelden, yatandan doğrudan ya da onun yüzü suyu hürmetine birşey, yardım isteniyorsa o elbette ki şirke girer. Bu tür istekler keramet sahibi olduklarına inanılan ve/veya din büyüklerinin, ermişlerin türbe, yatır ziyaretlerinde olur. Bunlar çağdışılıktır. Atanın yaşamındaki kişiliği, öldükten sonra temsil ettiği kişilik ise çağdaşlıktır. Ata ne keramet sahibi olmuştur, ne din büyüğü, ne şeyh, ne hocaefendi, ne de ermiş. Onu normal insanlardan farklı kılan medeniyetçiliği, üstün zekası ve ileri görüşlülüğüdür. Anıtkabiri ziyaret edenleri ya da heykel önlerinde toplananları türbelerde eş, çocuk, para, yardım, şifa, şefaat isteyenlerle bir tutmaya çalışanlar ancak kendileri gibi cahil olanları inandırabilirler.

Bazen Anıtkabirde şikayet yapıldığı olmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Anıtkabir özel defterine “Vefatınızı ardından cumhurbaşkanlığı makamı ile cumhur arasındaki bağlar zayıfladı” yazması Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanlarını şikayet değil de nedir? Bu istisna dışında şikayetler Atatürk devrimlerini, eserlerini, yerleştirdiği modern hayat tarzını yıkmaya çalışanlara, yıkanlara gösterilen SEMBOLİK tepkilerdir, siyasi ve toplumsal tepki gösterileridir, toplu olduğunda bir tür mitinglerdir.  İnsanlar çaresiz, şiddetli fırtınada gemilerin yaptığı gibi Anıtkabri kendilerini güvende hissettikleri liman olarak görmekteler zira ordu dahil başka güvenecekleri kurum kalmamıştır.

8- Efendim, kabire sığınacaklarına Allah’a sığınsınlarmış!

O zaman insanlar sokakta yağmur yağınca saçak altına sığınmasınlar, Allah’a sığınsınlar, onları ıslatmamasını istesinler ve beklesinler.

Sonuç

Putları, şirki Atatürk’e gönül verenlerde  aramak zaman kaybıdır. Halbuki putların, şirkin en koyularının nerede oldukları malum: şeyhlerde, şıhlarda, hocaefendilerde, mollalarda. Onlardan ilah düzeyine çıkarılanların sayısını tesbit etmek mümkün değil. İslam dünyası iflah olmaz bir şirk batağına gömülmeye devam etmekteyken, dikkatleri Anıtkabire, Ataya yönlendirmeye çalışan, 8 Ocak 1918 kalıntısı haçlı zihniyetinin yerli işbirlikçileri, bakın sizin için ne demiş Prof. Yaşar Nuri Öztürk:

Atatürk cehenneme gidecekmiş de bunlar cennete gideceklermiş! Ulan sen cenneti ahır mı sandın HAYVAN

Bülent Pakman. Ağustos 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntılanamaz, yayımlanamaz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s