Atatürk’ün devraldığı ülkenin hali

Askerin üstünü başını görseniz ağlardınız. Ağustos ayı. Hava kavurucu sıcak. Otlar iyice kavrulmuş, cayır cayır yanıyor. Ayağımız çıplak. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, oraya çöküp düşmana ateş ediyoruz. Sivrihisar’a yakın bir yerde mola verdik. Gece gizlice kasabaya gittim, zifiri karanlık. Bir evi fener ışığı aydınlatıyor. Evin kapısını çaldım. Kapıyı açıp açmamakta tereddüt etti. ‘Korkma, ben Mustafa Kemal’in askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver’ dedim. Tesadüf, orası yemenici dükkânıymış. Bana bir çift yemeni verdi. Sökülünce dikmem için de balmumu iple iğne de verdi. Hemen yemeniyi ayağıma sardım. O kadar rahat etti ki ayağım. Bana artık karada ölüm yok. Birliğime adeta uçarak gittim.”

“Memleketin kıymetini bilin”

“Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik, kıymetini bilin…

Yakup Dede…İstiklal Savaşı Gazisi

————

Atatürk’ten İsmet Paşa’ya 

Tarih 30 Ekim 1923… Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’yı Köşk’e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı aşağıdaki raporu İsmet Paşa’ya verir.

“SEVGİLİ Paşam,

Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.

·        Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.

·        Yoksul bir köylü devletiyiz.

·         Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.

·        4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.

·        Denizciliğimiz acınacak durumda.

·        Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

·        Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.

·        Her yerde tefeciler halkı eziyor.

·        Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

·        Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

·        Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun.

·        Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor. Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.

·        Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz.

·        Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

·        Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.

·        Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.

·         İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz.

·        Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz.

·        Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler

·        Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.

·        Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!”

 Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı.

Ülkede paranın değer kaybı

Osmanlı’da, daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, yani 15. Yüzyıl’da altın ve gümüş darlığı başlıyor. Avrupa’da coğrafi keşiflerden sonraki altın ve gümüş bolluğunun bir sonucu olarak Osmanlı piyasaları “Duka”, “Real” gibi yabancı paraların istilasına uğruyor. Osmanlı akçesinin değeri düşüyor. Piyasada “kalp” paralar çoğalıyor. Mal fiyatları yükseliyor. Enflasyon artıyor. Bitmeyen askeri harcamalar hazineyi sarsıyor. Devlet, 1550’den sonra akçeyi sürekli küçültmek zorunda kalıyor. Para darlığı “tefeciliğe” ve “faizciliğe” yol açıyor. İslam şeriatı en çok yüzde 15’lik bir faize izin verirken Osmanlı’da uygulamada yüzde 30 ile yüzde 60 arasında faizle borç verip zenginleşenler oluyor.

Sonunda Osmanlı’da 1584 devalüasyonu gerçekleşiyor. Akçenin değeri yüzde 70 oranında düşüyor. 14. Yüzyıl sonunda Sultan Orhan döneminde 100 dirhem gümüşten 269 akçe kesilirken, 16.Yüzyıl sonunda 3. Murat döneminde 100 dirhem gümüşten 525 ile 950 akçe kesiliyor. Akçeler gittikçe inceliyor. Öyle ki 1584 devalüasyonu sonrası 100 dirhem gümüşten 1000 akçe kesilmesi gündeme geldiğinde Darphane Mültezimi Ali Efendi, “Bir badem ağacı kadar ince, bir şebnem katresi kadar hafif” akçelerden söz ediyor. İran ve Avusturya savaşları para darlığını daha da artırınca 1 akçe, 4-5 parçaya bölünerek piyasaya sürülüyor. Anlayacağınız para pul olmaya başlıyor.

Ülkede kıtlık ve açlık

Daha 16. Yüzyıl’ın başlarında Osmanlı’da halk ve devlet para sıkıntısı çekiyor. Öyle ki II. Bayezid’in illerde valilik yapan oğulları, aylıklarının azlığı nedeniyle zor geçinebiliyorlar. Buna karşın Rüstem Paşa, İbrahim Paşa gibi bazı devlet adamları rüşvet ve yolsuzlukla büyük servet yapıyorlar. 16. Yüzyıl’da devlet, para bulabilmek için vergileri artırıyor. Böylece özellikle köylü ezilmeye başlıyor. (İstanbul halkı, 1876’ya kadar emlak vergisi bile ödemiyor) Osmanlı’da vergi yükünün yüzde 87’si, milli gelirin yarısından az pay alan köylüye yıkılıyor. (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 246). Osmanlı’da halkı, köylüyü ezen sadece vergiler değil: 1585-1595 arasında fiyatlar artıyor, pahalılık baş gösteriyor. Özellikle buğday fiyatlarındaki artış halkı derinden etkiliyor. Buğdayın fiyatı Edremit’te 40-50, Orta Anadolu’da 20 akçeden aşağı düşmüyor. 150 yıl içinde buğday fiyatı 10 kat artıyor. Osmanlı’da asıl büyük pahalılık ve yüksek enflasyon 1596-1607 arasındaki “Celali Fetreti” ve “Büyük Kaçgunluk” döneminde görülüyor. Uzun Avusturya ve İran savaşları sırasında gelişen Celali isyanları nedeniyle köylünün üçte ikisi köyünü, evini, barkını bırakıp “çift bozup” kaçıyor. Bunlar ya “Levent” ya “suhte” olarak büyük şehirlere akıyorlar. Büyük şehirler kahveler ve bekâr odalarıyla doluyor. Fuhuş, içki, eşkıyalık, cinayet şehirleri sarsıyor. Köylerin terk edilmesiyle tarımsal üretim azalıyor.

Buğday üretimi azalınca Osmanlı Avrupa’ya buğday satışını yasaklıyor. Fakat kaçakçılar gizlice Avrupa’ya buğday satmayı sürdürüyor. Buğday darlığı kıtlığa yol açıyor. Osmanlı’da ilk büyük kıtlık 1494-1503 arasında görülüyor. İkinci büyük kıtlık 1564’te görülüyor. 1573-1576 arasında kıtlık daha da artıyor. 1603’te Anadolu’da yine “buğdaysızlık” ve “kıtlık” baş gösteriyor. Balıkesir’de buğdayın kilesi 90 akçeye kadar çıkıyor. Ekmeğin fiyatı iyice yükseliyor. Sonunda hububat alım satımı “vesikaya” bağlanıyor. Öyle ki İngiliz elçisi bile 1607’de İstanbul’da yiyeceği ekmeğin buğdayını ancak vesikayla satın alabiliyor. Osmanlı tebaası tam 15 yıl ekmek bulamıyor, halk açlıkla pençeleşiyor. (Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, s. 33-43, 89, 421-425).

Osmanlı’da son büyük kıtlık 1873-1875 arasında görülüyor. Ankara, Kırşehir, Yozgat, Çankırı ve Sivas’ta on binlerce insan açlıktan ölüyor. 12 Mayıs 1874’te Ankara’dan Basiret Gazetesi’ne gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor: “Yirmi dört saatte bir defa arpa unundan bir bulamaç içiyoruz. Bu da bitmek üzeredir. Öküz ve diğer hayvanların tamamı telef oldu… Çoluk çocukların ekmek diye feryatlarına tahammül etmek mümkün değildir.” Sonuçta 1873-1875 arasında Ankara’nın Keskin kazasındaki 160-170 köydeki 52.000 kişiden 20.000 kişi açlıktan ölüyor, 7000’i başka yerlere dağılıyor. (Türk Ziraat Tarihin Bir Bakış, İstanbul, 1938, s. 210, 211-213).

Parasızlığa çözüm arayışları

16. Yüzyıl’dan itibaren akçenin değer kaybı önlenemiyor. Yabancı paralar akçe karşısında çok değer kazanıyor. Örneğin, 1611’de 1 florin, 200 akçeye yükseliyor.

17. Yüzyıl’da Osmanlı büyük bütçe açıklarıyla karşılaşmaya başlıyor. 1887/1888’den 1910/1911’e kadar, bütçe 4.2 milyar kuruş açık veriyor. (Eldem, s. 246).

Osmanlı, paranın tağşişi (değerini düşürme) yoluyla sorunu çözmek istiyor. 1810’dan itibaren paranın içindeki değerli maden oranı sürekli azaltılıyor. Paranın değerinin düşürülmesi, Yeniçeri isyanlarını, fiyat artışlarını ve kalpazanlığı körüklemekten başka bir işe yaramıyor.

Osmanlı, Rus Savaşı ve Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra 1775’te “Esham” yani “Hazine Bonosu” yoluyla iç borçlanmaya gidiyor. Zorunlu iç borçlanma olan “İmdadiye”ye ve özel kişilere toprak satışı anlamında “Malikâne Sistemi”ne başvuruyor. Olağanüstü hallerde alınan vergileri kalıcı hale getiriyor. 1770’lerde savaş masraflarını karşılamak için ölen şahısların terekesinin yüzde 60’ına zorla el koyuyor. Bazı tasarruf tedbirleri uyguluyor. Ancak yine de ekonomi düzelmiyor.

Osmanlı’da 18. Yüzyıl’da para basacak yeterli maden olmadığı için halk, bir emirle elindeki altın ve gümüş eşyayı devlete satmaya mecbur kılınıyor. 1789’da Şeyhülislam, “altın ve gümüş eşya kullanmak haramdır” diye bir fetva yayımlıyor. 1789 başında padişahın altın ve gümüş özel eşyaları, devlet adamlarının gümüş takımları darphanede eritilerek para basılıyor. İstanbul’daki Türk tüccardan 20.000, gayrimüslim tüccardan 12.000 okka saf gümüş isteniyor ve bunlar da eritilip para basılıyor. (Mübahat Kütükoğlu, Baltalimanı’na Giden Yol, s. 271)

Osmanlı’da 1780-1860 arasında enflasyon çok yükseliyor. Fiyatlar ortalama 12 ile 15 kart artıyor. 1814’te 1 İngiliz Sterlini 23 Osmanlı kuruşuna eşitken, 1839’da 1 İngiliz Sterlini 104 Osmanlı kuruşuna eşitleniyor. (Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, s. 112). Kütükoğlu’na göre; 1839’da 1 sterlin 130-135 kuruşa eşittir. 1844’te 1 sterlin 110 kuruşa eşitleniyor. (Kütükoğlu, s. 233).

Osmanlı 1839’da piyasaya kağıt para ve hazine bonosu şeklinde “kaimeler” çıkarıyor. Kolayca sahtesi yapılabildiği için kısa sürede enflasyona neden olan kaimeler 1862’de piyasadan çekiliyor. 1876’da bir kere daha piyasaya “kaime” sürülüyor. Fakat onlar da üç yıl sonra kaldırılıyor.

Osmanlı,1844’te “altın lira” ve “gümüş kuruş” şeklinde çift metalli sisteme geçiyor. 1881’de çift metalli sisteme son veriliyor ve para birimi sadece altın üzerinden tanımlanıyor.

Osmanlı 1848’den itibaren Galata bankerlerinden, Kırım Savaşı’ndan sonra, 1854’ten itibaren de İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden yüksek faizle borç alıyor. Borçları yatırıma yönelik olarak kullanamıyor. Bu yüksek faizli borçlarla Boğaz’da saraylar bile inşa ediliyor.

Osmanlı’nın 14 ve 15. yüzyıllarda Batılı ülkelere verdiği kapitülasyonlar, 18. ve 19. yüzyıllarda daha da genişletiliyor. Özellikle 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması sonrasında Osmanlı pazarları İngiliz mallarıyla doluyor. Çünkü daha önce ithalat ve ihracatta yüzde 3 olan gümrük vergisi, ihracatta yüzde 12, ithalatta yüzde 5 oluyor. Ayrıca İngiliz tüccarlar, yerli tüccarların ödediği yüzde 8 oranındaki iç gümrük vergisinden de muaf kılınıyor.

1. Dünya savaşında ülkenin hali

1914’te 1. Dünya Savaşı’na girerken Osmanlı’nın toplam dış borcu 153.7 milyon Osmanlı Lirası… Savaşa girerken devlet hazinesinde sadece 92.000 altın lira var. Osmanlı artan savaş masraflarını karşılamak için Almanya’dan borç alıyor. Savaş sonunda Almanya’ya 150 milyon lira borçlanıyor. Böylece I. Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı’nın toplam dış borcu 303.7 milyon liraya ulaşıyor. Üstelik bu borçların sterlin, frank ve mark gibi yabancı paralarla ödenmesi gerekiyor.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’da her alandaki üretim neredeyse yarı yarıya azalıyor. Savaş koşullarında fiyatlar 18-20 kat artıyor. Buna karşın maaşlar artmıyor. İnsanların alım gücü yüzde 80 oranında azalıyor. (Pamuk, s. 1782). Korkunç bir enflasyon baş gösteriyor. Öyle ki savaş başında, 1914’te 100 olan tüketici fiyat endeksi, savaş sonunda, 1919’da 1215’e yükseliyor. Savaş yıllarında, 1914-1922 arasında gerçekleşen toplam enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında… Örneğin 1914’te ekmeğin okka fiyatı 1.25 kuruşken, 1920’de 16 kuruşa çıkıyor. 1914’te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920’de 3049 kuruşa yükseliyor.

Osmanlı savaş başında 1915’te piyasaya kağıt para çıkarıyor. Bu kâğıt paralar, önceleri 1 lira ile satın alınırken üç yıl içinde 4-5 altın Osmanlı Lirası’yla satın alınabilen bir mal oluyor. Paranın değeri sürekli düşüyor. Vedat Eldem, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı parasının yüzde 85 değer kaybettiğini belgeliyor. (Eldem, s. 204) Savaşlardan sonra 1923’te 1 dolar 120 kuruş, 1 sterlin 810 kuruş oluyor.

I. Dünya Savaşı başında, 1914’te seferberlik ilan edilince başlayan panikte İstanbul ekmeksiz kalıyor. Halk fırınlara hücum ediyor. Savaş öncesinde Rusya’dan buğday alan Osmanlı, savaşta Rusya ile cephe cepheye gelince buğdaysız kalıyor. Malların fiyatları yükselince karaborsacılık başlıyor. 1915’ten itibaren halk açlıkla boğuşuyor. 11 Nisan 1917’de New York Times, İstanbul halkının durumunu şöyle özetliyor: “Açlık başlamış durumda. Orta gelirli ve emekçi sınıfların sefaleti nefes kesecek ölçüde. Tifüs salgınının önü güçlükle alınabilmiş. (…) Sokaklarda rastladığımız insanların yüzleri sarı, elmacık kemikleri zayıflıktan fırlamış, gözleri bütün anlamlarını yitirmiş; dik ve zayıf bakıyor. (…) Eskilerin en önemli gıdası çeyrek ekmek, peynir ve zeytin, 1.25 dolara zorlukla bulunabiliyor. Tereyağının kilosu 5, peynirin 7 ve zeytinin 1.5 dolar civarında…”

Hükümet, 1918’de İstanbul halkına ekmek bulabilmek için 3 milyon lira borç almak zorunda kalıyor.

Mayıs 1919’da Osmanlı, subay ve memur aylıklarını ödeyemez duruma geliyor.
Sonunda ne mi oluyor?

Osmanlı 1876’da borçlarını ödeyemeyip “iflas” ediyor. Bunun üzerine 20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi’yle alacaklı Avrupa ülkeleri Duyunu Umumiye’yi kurup Osmanlı’nın temel gelirlerine el koyuyorlar. II. Abdülhamit her şeyi; madenleri, demiryollarını, limanları, hatta tütünü, dahası elektrik, su, havagazı gibi tüm yatırımları yabancılara teslim ediyor. Osmanlı bağımlı hale geliyor.

İşin özü şu ki, coğrafi keşiflerin, Rönesans’ın, aydınlanma döneminin, Sanayi Devrimi’nin Batı’da yarattığı değişime ve dönüşüme uyum sağlayamayan Osmanlı, köylerin boşalması, üretimin azalması, ordunun bozulması, savaş masraflarının artması, vergi adaletsizliği ve paranın pul olması ile borç ve faiz batağına sürüklenip batıyor.

Özetle 1914-1922 arasındaki savaş yıllarında ortalama enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında. Fiyatlar 18-20 kat artıyor. Örneğin 1914’te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920’de 3049 kuruşa yükseliyor. Maaşlar ise artmıyor. Halkın alım gücü yüzde 80 azalıyor. Para yüzde 85 değer kaybediyor.

Peki bu kadar yoklukla, bundan sonra Cumhuriyetin ilk 10 yılında neler yapıldı?

1924: Gölcük’te tersane ünitesi kuruldu; Devlet Demiryolları kuruldu;
İstanbul-Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı; Türkiye İş Bankası
kuruldu.

1925: Danıştay kuruldu; Türk Hava Kurumu kuruldu; Aşar vergisi
kaldırıldı; Eskişehir Cer Atölyesi’nde demiryolu malzemesi üretecek üniteler kuruldu; Adana Mensucat Fabrikası; Türk yapımı ilk planör uçuruldu; şeker fabrikaları kurulmasıyla ilgili kanun çıkarıldı.

1926: Demir çelik sanayinin  kurulmasıyla ilgili kanunlar çıkarıldı; Eskişehir uçak bakım fabrikası; Alpullu  Şeker Fabrikası; Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı; İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı; Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası; Bakırköy Çimento ve Uşak Şeker Fabrikası.

1927: Bünyan Dokuma Fabrikası; Ankara-Kayseri demiryolu; İstanbul Radyosu yayına başladı; Samsun-Havza-Amasya demiryolu; Bursa
Dokumacılık Fabrikası açıldı.

1928: Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı; Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin demiryolları yabancılardan satın alındı; Ankara Çimento Fabrikası; Halka okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı ve 8 yılda 3 milyon kişiye temel eğitim verildi;
Ankara Numune Hastanesi; Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü; İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası; Ankara-Zile demiryolu; Malatya elektrik santralı; Kütahya-Tavşanlı demiryolu; Gaziantep Mensucat Fabrikası.

1929: Mersin-Adana demiryolu yabancılardan satın alındı; İstanbul-Ankara arasında telefon konuşmaları başladı; Ayancık Kereste Fabrikası; Trabzon Vizera hidroelektrik santralı; Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı; Kütahya-Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolu hizmete açıldı.

1930: Ankara-Sivas demiryolu ulaşıma açıldı; Kadınlar belediyelerde seçme ve seçilme hakkı kazandı; Ankara-Şarkışla demiryolu; İstanbul Galata Köprüsü’nden 70 yıldır alınan geçiş ücreti kaldırıldı; Ankara Etnografya Müzesi açıldı.

1931: Bursa-Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı; Gölbaşı-Malatya demiryolu; 10 ilde bölge sanat okulu açıldı; Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu; Türk Tarih Kurumu kuruldu.

1932: Devlet Sanayi Ofisi kuruldu; Samsun-Sivas demiryolu açıldı; Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandı; İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı; Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.

1933: Eskişehir Şeker Fabrikası; Sümerbank; Adana-Fevzipaşa ve Ulukışla-Kayseri demiryolu; İller Bankası; Halk Bankası; İstanbul Üniversitesi; Devlet Hava Yolları; Ankara’da yüksek Ziraat Enstitüsü  açıldı.

İlk Türk denizaltısı 1939 yılında, ikincisi 1940’ta Haliç’te denize indirildi.

Osmanlı’nın borcu da cabası

Türkiye Cumhuriyeti  kuruluşundan itibaren, 1854’te Osmanlı Devleti’nin İngiltere’den aldığı borçtan başka, Lozan Antlaşması’na göre, Osmanlı’dan kalan borçları ödemiştir. Türkiye’nin 1938 yılı itibariyle dış borcu 236 milyon dolardır. Cumhuriyet, ilk on yılda aldığı dış borcu  sanayi yatırımlarına kullanmıştır.

Atatürk etkisi

İşte Atatürk, I. Dünya Savaşı’nın yıkımı sonrasında gırtlağına kadar borçlu, yokluk ve yoksulluk içinde, orduları dağıtılmış, toprakları işgal edilmiş, savaş yorgunu bir ülkede emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı kazanmayı başardığı için büyük liderdir.

Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde söylediği gibi kazandığı askeri ve siyasi zaferi ekonomik zaferle taçlandırıyor: Önce Osmanlı’nın tüm bağımlılıklarına son veriyor: Lozan’da kapitülasyonları kaldırıyor. Osmanlı borçlarını ödemeye başlıyor. Köylüyü ezen vergileri kaldırıyor. Tarlalar yeniden ekiliyor. Ülkenin dört bir yanında fabrikalar kuruyor. Türkiye üretmeye başlıyor. Türkiye üç beyazda; bez, şeker ve unda kendi kendine yeter hale geliyor.

1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne rağmen 1924-1938 arasında Türkiye’nin büyüme hızı ortalama yüzde 8’in altına düşmüyor. 1889-1914 arasında Osmanlı’nın kalkınma hızı ortalama yüzde 2.2 civarındaydı. (Eldem, s. 316). Atatürk Türkiye’si enflasyonsuz, dış borçsuz kalkınıyor. 1923-1938 arasında GSMH 3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkıyor. 1923-1938 arasında, 11 yıl bütçe denkliği sağlanıyor, 3 yıl ise gelir giderden fazla oluyor. 1938’de Merkez Bankası’nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın biriktiriliyor. Türk parası değerini koruyor.

Kaynaklar:

Cumhuriyet-Türk Mucizesi, ikinci kitap-TURGUT ÖZAKMAN

Atatürk’ten İsmet Paşa’ya. Tufan Türenç. Hürriyet 12 Kasım 2010.   http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=16277650    

Mustafa Kemal döneminde ekonomi. Özdemir İnce 15 Ocak 2012. Hürriyet http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19688247.asp?yazarid=72

Osmanlı böyle battı PARA PUL OLUNCA. Sinan Meydan. Sözcü 13 Ağustos 2018  https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/osmanli-boyle-batti-para-pul-olunca-2571046/

v.b.

Bülent Pakman. Kasım 2011. Güncellemeler Mayıs 2014 ve Ağustos 2018.  İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

kara 2Bülent Pakman kimdir?

Milli Mücadele – Kurtuluş Savaşı ile ilgili tüm yazılar

Milli Mücadele _ Kurtuluş Savaşı

About bpakman

İnşaat Yüksek Mühendisi, evli.
Bu yazı Yurdum içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.