Kabil 2002

Yıl 2002 Aralık ayı. Amerikalıların Afganistan’ı işgali yeni tamamlanmış ve sıra harabe haline gelen ülkenin imar edilmesine gelmiş. İnşaat işleri Amerikalılarca ihale edilmeye başlanmış. Kafile halinde inşaat işleri için Kabil’e gideceğiz. Aramızda genç bir Afgan vatandaşı mühendis de var. Babası Afganlı, annesi Türk. Savaş yüzünden annesi oğlunu alıp Türkiye’ye gelmiş, yıllardır Ankara’da oturmuşlar, oğlan bu arada okumuş, mühendis olmuş, gayet iyi Türkçe ve Dari (Afganca, Farsçanın bir lehçesi) biliyor. Ülkesini görmeyeli yıllar olmuş, çok merak ediyor.

Önce herkes Aycell GSM Operatör hattı ediniyor, zira öğrendiğimize göre Kabil’deki Türk Birliği kampına uzun bir GSM anten direği dikmiş, böylece tüm birlik mensupları Kabil’de birbirleri ile rahatça görüşebiliyormuş. Fırsattan istifade Kabil’de Türkler de birer Aycell hattı alarak birbirleri ile görüşüyorlar hatta Afganlılar da uyanmış onlar da Aycell hatları almışlar. Gitmeden önce Ankara Etlik’te bir klinikte çalışan Afganlı bir doktordan da epey bilgi alıyorum. Örneğin Kabil’in en iyi semti Vezir Ekber imiş, villa semtiymiş, yabancılar orada otururmuş.

O zamanlar birileri Frankfurt-İstanbul-Tahran-Kabil bağlantılı 32507958_3035490a3edolmuştan hallice uçak seferleri düzenlemeye başlamış. Güya tarife var ama hep gecikmeli. Nitekim İstanbul’da vakit gece yarısı olmuş,  saatlerce bekliyoruz. Sonunda uçak kalkıyor, bir kadın bir erkek hostes var. Kadının başı hafif örtülü, Benazir Butto stili, esmer, Afgan’a benziyor ama Pakistanlı da olabilir. Uçak Tahran’a uğruyor, oradan yakıt, yolcu, kargo ve catering alıp tekrar bu kez artık aktarmasız direk Kabil’e uçarken ertesi gün öğle saatlerinde çok şükür hostesler yemek dağıtıyorlar. Açlıktan gebermiş halde ne veriyorlarsa yiyoruz. Allah açlıkla terbiye etmesin. Pencereden bakıyorum aşağısı düz yerleri çöl gibi geri kalan arazi dağlık. Uçak öğleden sonra Kabil için alçalmaya başladığında, Himalayaların uzantısı karlı muhteşem Hindikuş dağlarının zirvelerinden neredeyse teğet geçiyoruz. Hani pencereyi açabilip, kolumu uzatabilsem sanki elim değecekmiş gibi. Piste inerken çevremiz yanmış, tahrip olmuş uçaklar, zırhlı araçlar, uçaksavarlarla dolu. Savaşın izleri gözler önünde duruyor.

Terminale giriyoruz. Aslında terminal demeye bin şahit ister. Otobüs yazıhanesi gibi bir yer. Acayip kalabalık. Güvenlik hak getire. İsteyen istediği gibi girip çıkıyor. Nitekim daha önce Kabil’e gelmiş olan şirket çalışanları hemen bizi buluyorlar. Aralarından birisi okul arkadaşım. Bir mermer tezgahın üzerinde fotokopi ile çoğaltılarak elle dörde bölünmüş olan giriş formu buluyorlar bize. Onu doldurup veriyoruz, pasaportlarımızı damgalatıyorlar. Aralarındaki Afganlı çalışan çok nüfuzlu anlaşılan. Bavullarımızı da “bunlar Türk” deyip açtırmadan geçiriyorlar.  Hemen Aycell telefonumuzu açıyoruz. Gerçekten çalışıyor ve ekranda Aycell yazıyor. Memlekete geldik diye haber veriyoruz.

Terminalden çıkınca Kabil’in gerçek yüzüyle karşılaşıyoruz. Havaalanı kente epey yakın sayılır. Yol toz, toprak, çukurlarla dolu. Etraf tam anlamıyla harabe. Güya Başkent ama aslında şöyle fakir bir Anadolu kasabası gibi. Vezir Ekber semtindeki mühendislerin kaldığı villaya geliyoruz. Kapıda evin Afgan tazısı kırması ve küçük yavruları ile Türkmen hizmetkar karşılıyor bizi. Sonradan gözlemliyorum ki Afgan vatandaşı Türkmen ve Özbekler Türk şirketlerinde bolca iş bulmuşlar. Zira bizim Türkçemizi hemen öğrenme avantajına sahipler. Villanın alt katında büyük bir salon, mutfak ve banyo var. Dışarda hizmetkarlar için kalacak yer. Üst katta yatak odaları. Geniş bir bahçe. Eskiden zengin Afgan sosyetesi buralarda kalıyormuş demek ki. Pencereler dıştan naylonla kaplanmış. Böylece ısıcam gibi oluyor, yani ısı izolasyonu. Kabil’de tüm evlerin pencereleri kışın böyle naylonla kaplanıyor. Bizimle gelen annesi Türk Afgan mühendisi babası gelip alıyor evine götürüyor. Arkadaşlar biraz sohbetten sonra karnınız açtır deyip bizi yemeğe götürüyorlar. Akşam oluyor her yer zifir karanlık. Bir pizacıya giriyoruz. Kabil’in o zamanlar en iyi lokantalarından sayılırmış. İçki de var. Zaten yabancıların gidebildiği 2-3 lokanta varmış. Bir şeyler yiyip karnımızı doyuyuruz. Bu arada Şirketin bizi karşılayan mühendislerinden biri ile 20 yıl önce Suudi Arabistan’ın Taif şehrinde İçişleri Bakanı Prens Naif’in saray inşaatında beraber çalışmış olduğumuzu hatırlıyoruz.Villaya dönüyoruz. Digitürk var, NBA TV de Mehmet Okur’un maçını izliyoruz. Okur o zamanlar Detroit’te oynuyor ve NBA de ilk yılı yani çaylak. Buna rağmen double-double yapıyor yani 10 sayıdan fazla atıyor ve 10 dan fazla ribaunt alıyor.

afghanistan-kabulErtesi gün Kabil gerçeği ile daha fazla yüz yüze geliyoruz. Kentte elektrik yok sayılır. Arada bir geliyor, gidiyor. Herkes jeneratörle idare etmeye çalışıyor. Kentin havası zaten tozlu bir de jeneratörlerin ve araçların eksoz gazları havayı Ankara’nın eski havası haline getirmiş, nefes almak imkansız gibi. Hava tozlu yağlı karışık. Gömlek yakaları devamlı yağ içinde kalıyor. Ağzımızı, burnumuzu kapatarak yürüyoruz. Bu arada jeneratörlerden gelen korkunç gürültü de cabası. Evler ve büroları daha çok mazot sobası ile ısıtmaya çalışıyorlar. İyi ısıtıyor ama çok tehlikeli. Nitekim biz gelmeden önce ofiste bir oda bu yüzden yanmış. Ofise giderken yolda bazı villalarda korumalar görüyorum. Villa önüne konteyner koymuşlar korumalar orada yatıp kalkıyorlar. Korudukları üst düzey emniyet  görevlileriymiş.

Yeni mobilyalar geliyor. Gıcır gıcır ama Afganlı işçiler bir masayı monte ederken kırıyorlar. Koca ofise küçücük bir jeneratör konmuş, yetmiyor. Bilgisayarda çalışırken her dakika yaptığımız işi kaydetmek zorunda kalıyoruz zira elektrik sürekli gidip geliyor. Ofis küçük olduğundan yandaki bir ofis daha tutulmuş, boyanıyor. Afganlı mühendis babasının evinden geliyor, gördüklerine inanamamış, yani Kabil’in haline. Babasının evinde hiç elektrik yokmuş, sizin evde mi kalsam diyecek oluyor ama bizim evde de yer yok. Bundan sonra gelenler yakınlardaki Guest House denilen pansiyonlara yerleştiriliyor. Evde ve Ofiste temizlik ve çay işlerini Hazara kadınlar yapıyor. Hazaralar Türk-Moğol asıllı ve Şii. Villada çamaşır makinesi yok. Çamaşırlarımız elle yıkıyor koridora asıp sobada kurutuyorlar.

kabilden 065Kabil inanılmaz. Yollar çukur, Bir iki ana yol dışında arabaların gidebileceği doğru dürüst cadde, sokak yok gibi. Trafik bu yüzden tıkanıyor. Yıllar süren savaştan sonra aniden mülteci kapılarından iş buluruz ümidiyle Kabil’e büyük bir akın olmuş. Kabil dolup taşmış. Dağa taşa gecekondu yapılmış. Ana caddelerden çıkar çıkmaz sefaletin diz boyu ile karşılaşıyorsunuz. Kanalizasyon sokak ortalarından akıyor. Sokaklar bir araba zar zor geçecek genişlikte, hepsi toprak, asfalt falan hak getire. Bari toprak olsa ama düzgün olsa o da mümkün değil. Tümsekler, çukurlar, arabalar geçemiyor. Şehir merkezinde Nadir Paştun caddesinde elektrikli aletler bulunabiliyor. En çok satılan jeneratör. Ayakta kalabilen bir kaç binanın altında dükkanlar açılmaya başlamış. Çarşıda gezebilmek için önce canhırhaş bağıran hatta kıçını yırtan şarkıcıların müziğine tahammül edebilmek gerekiyor. Afgan müziğinin Hint müziğinden pek farkı yok. Belki de çalan Hint müziği. Bu arada arabanın radyosundan Radyo Türkiyem’i bulup dinliyoruz. Radyo Türkiyem Kabildeki Türk Birliğinin radyosu. 24 saat yayın yapıyor. O zamanlar yayın tamamen Türkçe ve bolca da Türk müziği çalıyor. O anda “Manda yuva yapmış söğüt dalına” türkümüz çalıyor. Telefonu açıp Ankara’daki eşime dinletiyorum. Bak burada yayın yapan radyo diyorum. Hayret ediyor.

horse-afghanistan-5Şara Naw daha şöyle derli toplu bir semt. Burada Chicken Street ve Flower Street de yabancıların alışveriş edebileceği bir kaç dükkan var. Bakkallarda epeyce ithal malı bir şeyler bulmak mümkün. Paket kaşar peyniri, eritme peyniri, krem, konserveler, içecekler, diş macunu, paket kuruyemiş, kolilerde şişe suyu gibi. Ara sokaklarda lacivert dedikleri Afganistanın meşhur lapis taşından mamul takılar, tespihler ve ham taşlar satılıyor. Firuze de var. Fiyatlar çok ucuz. Ayrıca kürkçüler de var. Kürk fiyatları da inanılmaz ucuz. Meşhur Afgan halıları var. Başka da alınacak pek bir şey yok. Buralarda Amerikalılar önceleri ellerinde otomatik tüfeklerle alışveriş yapabiliyorlardı. Daha sonra Amerikalıların kentte görev dışında dolaşmaları yasaklanıyor. Kent merkezi çevresinde her tarafta tezgahlarda meyve sebze bulunuyor. Derme çatma salaş pazarlarda her türlü meyve, sebze ve açıkta et satılıyor. Etler çengellere asılı. Üzerlerinde bolca kara sinek, onlar da bonus olmalı. Kışın soğuk günülerinde kara sinek ne arar acaba diyorum ama sinek de alışmış havaya demek ki.

AFGHANISTAN ATTACKS REFUGEESKöşe başlarında ekmek fırınlarında Afgan pidesi yapılıyor. Bu pide gerçekten çok lezzetli. İncecik, beyaz, kanallı, taze fırından çıkınca katıksız bile yenebiliyor. Yine yer yer köfteciler var, manda yağında kızarmış köfte satıyorlar. Çarşıda içki satılmıyor, ancak yabancı birliklerin marketlerinde o zamanlar her türlü içki bulunuyor ve yabancılar oralardan alışveriş edebiliyorlar.

Ruslar Kabil’de iki şey yapmışlar. Birincisi cadde ve sokaklara açık drenaj kanalları yapmışlar. Ancak şimdiki durumda bu kanallardan  lağım, pis su akıyor, kokudan geçilmiyor.

Picture 015Rusların ikinci yaptıkları Makrorayan denilen sosyal toplu konutlar. Bunlar tüm eski Sovyet ülkelerinde olanlara benziyor. Biraz uzun, bir kaç katlı apartmanlar. Bazıları savaşta isabet almış, hasar görmüş, bolca kurşun delikli ama o halde bile içinde oturanlar var. Bu Makrorayanlar olmasaymış Kabil hepten hapı yutarmış. Bunlar Kabil’de orta sınıfın oturabileceği yegane meskenler. Tersine göçten sonra değerleri çok artmış. Kiralar 500 dolara kadar çıkıyor ve yine de kiralık ev yok. Ancak elden falan bulunabiliyor ya da çok harap bolca masraf gerektiriyor. Bunlar apartman ama dışı, içi, her tarafı dökülüyor, pis. Bazıları iyi yerde. İyi yerde dediysek çevresinde salaş pazar olmasından. Bir gün büroya Kabil Afgan Türk Okulu hocaları geliyor, tanışıyoruz. Okul malum Fethullahçı. Hocalar çok efendi insanlar. Maaşları azmış. Bu yüzden bir hoca ailesini Türkiye’ye göndermek zorunda kalmış, zira kiralar yüksek. Evini kiralamak isteyen olup olmadığını soruyor. Ben de bir bakalım diyorum. Beni arabalarına alıyorlar. Gece elektriklerin olmadığı bir zaman, zifiri karanlık. Ev Makrorayanların birinde. Birinde diyorum zira bir çok Makrorayan var. Ev dayalı döşeli, balkonunda Türksat anteni bile var. Türk evi, gözünü seveyim tertemiz, hanım eli değmiş. İmkanlara göre zevkle döşenmeye çalışılmış. Böyle ev bulmak mucize. Sadece banyoya bir su deposu, balkona da ufak bir jeneratör koymak yeterli. Hırsızlık olabilir diye uydu alıcısını ve TV yi alıp okula götürmüşler. Kirayı size devrederiz, ev sahibine haber vermeyiz yokda kirayı artırır diyorlar. Bu arada Vezir Ekberde de bir iki villaya da bakıyorum. Hepsi dökülüyor. Birinin su kuyusu var, motoru yok. Birinde göçmen bir aile kalıyor, halleri içi acısı. Kiralar ayda 3000 dolar. Daha sonra hocalarla sohbet için Türk Okuluna gidiyorum. Okul paralıymış. Böyle fakir bir ülkede aileler nasıl para ödüyorlar diye soruyorum. Savaş sonunda Kabil’e dönen epey zengin varmış meğerse. Bu arada okul kapalı ve buz gibi. Tüm Afganistanda ısınma parası ödeyemediklerinden okullar yaz yerine kışın tatil yapıyorlarmış. Okul duvarlarında Atatürk ve Taliban suikastine kurban giden Panşir Kaplanı dedikleri Tacik komutan Ahmet Şah Mesut’un fotoğrafları var. Panşir Afganistan’ın Kuzey doğusunda Hindikuş dağları üzerinde Çin’e sınırı olan ince uzun bir bölge. Taliban bir tek burayı ele geçirememiş. Nasıl geçirsin ki? Dağlara çıkarken insan keklik gibi avlanır. O yüzden Taliban yollara mayın döşemiş. Oralar meşhur Haberci TV Programını yapan Coşkun Aral’ın Panşir’e giderken yolda aracının anti tank mayınından takla attığı, Aral’ın ağır yaralanıp ölümden döndüğü yerler.

Bu arada oradaki Türklere uyup makrorayan dedik. Aslında bunlar mikrorayon. Rayon  (İngilizce region) Rusça’da ( район) bölge-alan-semt demek. Yani küçük metrekareli sosyal-toplu konut semtleri. Nitekim Bakü’de de bu tip semtlere mikrorayon deniliyor.

Kabil’de ikinci beton santralını biz kurmaya başlıyoruz. İlkini Tepe inşaat yapmış. Hafriyat yaparken çevredeki bütün halk, çoluk çocuk bizi seyrediyor. Dikkatimizi çeken o soğuk, kış gününde ayaklarında terlik, varsa uyduruk bir çorapla geziyorlar. Üstlerinde palto falan hak getire. Ceketi olanlar şanslı. Yani çok fakirler demek yatmez, çok çok fakirler.

TSF_Afghanistan_2001_10Kabil’in içme suyu sistemi kanalizasyon ve foseptik sızıntıları nedeniyle kirlenmiş ve içilmiyor. Hatta diş fırçalaması bile sakıncalı ama tabaklar bu suyla yıkandığı için değişen bir şey yok. O zamanlar Amerikalılar şehirde yabancılar açısından biraz doğru dürüst yemek yenebilecek lokantaların hepsini gezmişler ama hepsinde de bağırsakları bozulmuş. Amerikalılar buralara “shit” diyorlar. Hani bizdeki TV lerdeki altyazılarda “kahretsin” diye çevirerek yazdıkları kelime. Türkçesi tuvaletteki pislik anlamında.

Kabil’de otel olarak İntercontinental var. Adına bakıp da “oo iyiymiş” demeyin. Otelin adı öyle. Zincirle ilgisi yok. Eskiden varmış ama savaşta ilgisi kopmuş sadece adı kalmış. Orta karar bir otel. Başka oteller de var sayılır yabancıların kalabileceği ancak onlar daha da mütevazi. Bir de Vezir Ekber semtinde Guest House dedikleri pansiyonlar var.

WomenFlee~cmp30~capt_1000565819pakistan_afghanistanO zamanlar Kabil şaşılacak derecede güvenli. Kentin güvenliğini Türk Birliği sağlıyor. Türk askerleri şehrin her yerinde rahatça geziyor. Afganlılar savaştan bıkmış, huzur istiyorlar o yüzden terörü desteklemiyorlar. Zaten Taliban ve El Kaide Afganistan’da yeni kovulmuş, henüz toparlanamamış. Ancak yavaş yavaş terör başlıyor. Kandaharda bir köprüye önceden konular bomba üzerinden halk otobüsü geçerken patlatılıyor. Bir otobüs dolusu zavallı masum halk ölüyor. Çarşıda bolca tek bacaklı, koltuk değnekleri ile yürümeye çalışan erkekler görüyoruz. Bunlar belli ki mayın kurbanları. Çok üzücü bir manzara. Taliban döneminden kalma burkalı kadınlar var ama yüzleri açık olan başları hafif başörtülü, saçları görünecek derecede olan kadınlar da sokaklarda dolaşabiliyor. Halk özgürlüğün tadını çıkarıyor, işgal altında bile. İşgale alışmışlar onlara göre şimdiki durum ehveni şer. Çarşılarda insanlar sel gibi. İnanılmaz bir kalabalık. Benzin, mazot ucuz ve sıkıntı yok. Bu fakir ülkede bir canlılık var. Nasıl mı? Dünya afyon ihtiyacının büyük bölümü buradan karşılanıyor da ondan. Başka da hemen hiçbir gelir kaynakları yok. Bir de Amerikalıların finanse ettiği inşaatlarda ve inşaat şirketlerindeki istihdam var.

Bir de Kabil’in kaymağını yiyenler NGO’lar var. Yani Sivil Toplum Kuruluşları adına oraya gelenler. NGO Non Governamental Organisation = Sivil Toplum Kuruluşu. Bunlar oturdukları ülkelerde kampanya düzenliyorlar, Afganistan’da hastane, okul, klinik vb. yapacağız diye. Bağış topluyorlar. Geliyorlar Kabil’e. Topladıkları paralarla otelde kalıyor ya da villa kiralıyorlar, dayayıp döşüyorlar, jip alıyorlar, akşamları iyi lokantalarda yiyip içiyorlar. Artan parayla da yardım babında bir şeyler yapıyorlar.

Kabilde ilaç büyük sorun. Ağrı kesici bile yok. Kentte eskiden kalma eczaneler var ama içleri hemen hemen boş. O yüzden gelirken ne kadar ilaç varsa şirket koli yapıp bize veriyor. Yanında da eşantiyon olarak Digitürk decoderi.

Kabil – Kandahar yoluna çıkıyoruz. Yol demeye bin şahit ister. Asfalt diye bir şey kalmadığı gibi yolun üst yapısı da gitmiş. Tekerlek izleri yolda iki kanal oluşturmuş arabalar bu kanallardan saatte 10 km hızla gidebiliyorlar. Burası Afganistanın en iyi yolu. Gerisini siz düşünün. Yol üzerinde bir yatır-türbe görüyoruz. İçeri girip fatiha okuyoruz. Etrafındaki ağaçlara çaput bağlamışlar. Aynen bizdeki gibi. Şaman adeti. Afganistan’da nereye gitseniz  türbe görürsünüz. Yol boyunca dere akıyor ve kenarında tarım yapılıyor, köyler var. Ama dere dışında her taraf çöl gibi ya kutu toprak ya da kayalık, dağlık, tepelik. Greyder sokup yolu düzeltmeye başlıyoruz. Birden bire sürücüler bayram ediyor. Daha önce saatte 10 km ile gittikleri yolu 60-80 ile gitmeye başlıyorlar.

Bir gün bu yolda giderken tipi başlıyor, araba da tam bu anda bozuluyor. Şoför arada inip bir boruyu söküp emiyor, pompalıyor, araba çalışıyor biraz daha gidiyor. Arabalar eski ve dökülüyor. Yenileri de var, bazıları sağdan direksiyonlu. Trafik dünyanın çoğu gibi sağdan ama bu arabalar neden soldan olabilir? Cevabı basit, ucuzlar da ondan. Peki şoförün ve yolcuların güvenliği? Ters direksiyonlu bir arabayı daha önce çok kullandım ve böyle sürüşünün risklerini çok iyi bilirim. Ama Afganistan gibi insan hayatının hiç bir değeri olamayan bir ülkede böyle şeyler gayet normal. Yine aynı yoldan bir gün Kabil’e dönerken bir köyden geçiyoruz. Birden ilerde koca bir tanker yola giriyor üstelik sola dönüş yaparak. Bizim külüstür jip fren yapıyor, tankere değme mesafesinde durabiliyor. Allah koruyor yani, burada herkesin hayatı her durumda Allah’a emanet, ille de savaş, terör olması gerekmiyor.

Bir gün bizim işveren Amerikalıların binasına gidiyorum. Bina Vezir Ekber’de. Çok güzel dayalı döşeli. Bizimki gibi bazı camların yerine karton konmuş falan değil tam tersi. Bahçede koca bir jeneratör var. Bir köye yeter. Bir de bizim villa ve ofisteki oyuncak gibi olanları düşünüyorum. Amerikalıların bir eli yağda bir eli balda. Villa saray yavrusu gibi. Mobilyaları Amerikadan gelmiş. Bir de cehennem gibi ısıtmışlar. Adamlar mühendis, dünyanın parasını alıyorlar ama suratları beş karış, bizim burada ne işimiz var gibilerinden. Dediklerine göre bizim projeye bakan ihtiyar kahvesine konyak koyuyor akşama kadar onu içiyormuş. Müdürleri “teminat mektubunuz nerde?” diye beni azarlıyor. Allahın cezası adam Afganistan’a hangi banka teminat verir diye düşünmüyor, ona göre hava hoş. Bu yüzden bizim hakedişleri ödemiyor. Epey sonraları Amerikalılar gerçekleri nihayet kabul ederek ve teminat sevdasından vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Çalışanların sigorta sorununu da çok sonraları ABD’den bir şirket bularak hallediyorlar. Düşünün koca dünyada Afganistan’daki inşaat çalışanlarını sigorta yapan bir tek şirket var o da bir ABD şirketi. Onu da bizim kara kaşımız gözümüz için yapmıyor, mecburen Amerikalılar sigorta olmak zorunda biz de araya kaynıyor bundan yararlanıyoruz. Amerikalıları yemeğe davet etmek istiyoruz ama doğru dürüst sayılabilecek tüm lokantaları denemişler. Hepsine “shit” diyorlar yani Türkçesi gayrısıhhi daha açıkçası pis. Sonunda bizim villanın bahçesine şiş kebaba davet ediyoruz onu kabul ediyorlar. Zaten biz her Cuma bahçede mangal partisi yapıyoruz. Tek eğlencemiz bu Digitürkten seyrettiğimiz lig maçlarını saymazsak.

Bir gün Kabil’deki Türkler için kara bir haber geliyor. Türk Birliğinin görev süresi bitiyor ve Türkiye’ye dönecek. Halbuki onlar bizlerin büyük güvencesiydi. Daha da kötüsü Aycell GSM anten ve şebekesini de beraberlerinde götürecekler. Bari anteni bıraksalar diyenler Elçiliğimizden yardım istiyor. Ancak Afganlar da GSM şebekesi kurdukları için Türk Birliğine baskı yapıyorlarmış. Bu arada Amerikalıların da kendi GSMleri var. Sonunda anten de askerler de gidiyor. Kabil’deki Türkler büyük moral bozukluğuna uğruyor. Herkes mecburen Afgan operatöründen kart almak zorunda kalıyor ama onu da elde etmek günler alıyor. Aynı günlerde Kabil’e ilk kez internet geliyor. İlk günler promosyon için parasız. Deniyoruz. İnternet dedikleri de dial-up yani çevirmeli ağ, telefon hatlarıyla bağlanılıyor. Bizde ilk zamanlar olduğu gibi. Promosyon olduğu için çok zor bağlanılıyor ve çok yavaş. Yine de büyük bir aşama. Bu arada birçok şirket internete kendi kurdukları çanak anten ile bağlanabiliyorlar.

Bir zaman sonra Türkiye’ye dönerken havaalanında bir Afgan askeri benden üzerinde Atatürk resmi olan Türk parası istiyor. Çıkarıp o zamanki parayla 1 milyon yani şimdiki parayla 1 kağıt TL veriyorum. Çok mutlu oluyor. “Atatürk bizim babamız” diyor. İlk zamanlar Kabil’de Türklere karşı büyük sempati ve sevgi var. Türk askeri giderken onlar da çok üzülüyorlar. “Yerine gelecek olan Almanları biz ne yapalım?” diyorlar. “Onlar müslüman değil bizlere yabancılar, Türkler Müslüman bizleri anlıyorlardı” diyorlar.

Kabil’de İhlas Haber Ajansı, İHA var. O zamanlar orada yerleşik tek Türk haber kanalı onlar. Başkası yok. Türkiye Afganistanla ilgili tüm haberleri onlardan alıyor. Bir Cuma günü villanın kapısı çalınıyor. Benden başka kimse yok, mühendis arkadaşlar alışverişe gitmişler, hizmetli de izinli. Gidip bahçe kapısını açıyorum. Karşımda bir Türk bayan. İnanılmaz. İçeri buyur edip bir şeyler ikram ediyorum ve bir süre sohbet ediyoruz. Kendisinin mimar olduğunu, küçük bir proje bürosunun onu Türkiye’den getirdiğini ancak kazık attığını kendisinin de Türkiye’ye dönmek istemediğini anlatıyor. İHA’ya gitmiş rica etmiş, onların misafirhanesinde kalıyormuş. Burada inşaat işleri yapacağım diyor. Allah kolaylık versin diyorum. Bundan birkaç gün sonra işvereni ile görüşüp ne olduğunu soruyorum, o da özgeçmişinde yazılı olduğu gibi olmadığını anladıklarını bu yüzden işine son verdiklerini ifade ediyor. Aradan yaklaşık 4 yıl sonra, bir gazete haberinde bu bayanın piyasadan malzeme aldıklarıyla anlaşmazlığa düşmesi yüzünden Afgan polisinin pasaportuna el koyduğunu, onun da yasadışı yollardan Pakistan’a kaçtığını, Pakistan Elçiliğimizden dönüş pasaportu alıp Türkiye’ye döndüğünü okuyorum.

Özetle savaş sonu, bir cıvata bile yok, banka yok, tüm yedek parçalar, alet edevat, ilaç çok şey Türkiye’den yolcu beraberinde geliyor, beyaz eşyalar yeni yeni satılmaya başlanıyor. Sağlıksız bir ortam. O zamanlarda oralara giden ilk Türk mühendisleri, beyaz yakalılar, ustalar, meslek sahipleri, iş adamları çok zor şartlarda büyük fedakarlıklarla Türkiye’ye yeni bir ekmek kapısı açıyorlar. Allah hepsinden razı olsun.

Bülent Pakman. Mart 2010. Lütfen aktif link vermeden alıntı yapmayın.

Afganistan ile ilgili sayfalarımız:

AFGANİSTAN

KABİL RESİMLER

BİR ZAMANLAR AFGANİSTAN

AFGANİSTAN TÜRK BİRLİĞİ

100 YIL ÖNCE DE ORADAYDIK

KABİL 2002

DİZ BOYU YOKSULLUK

AFGANİSTAN’DA RUS HAYALETLER

Al Khobar Ofis

Bülent Pakman kimdir?  https://bpakman.wordpress.com/pakman/

Reklamlar

About bpakman

İnşaat Yüksek Mühendisi, evli, yurtdışında yaşıyor.
Bu yazı Dünya içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Kabil 2002

  1. Ece Kaya dedi ki:

    Bülent bey merhaba,
    Eşim 17 yıllık inşaat mühendisi, ben endüstri mühendisiyim. Kabil’de faaliyet gösteren bir firmadan teklif aldık. Yeni yapılacak başkanlık sarayı proje müdürlüğünü eşime teklif ettiler. Bana da qcs management teklif edildi. Afganistan ve kabil hakkında netten araştırma yaparken bloğunuza rastladım. Kabil’de de çalıştığınız için size danışmayı uygun buldum. Kabil sizce güvenli mi? Orda çalışan arkadaşlarınız mutlaka vardır. Bize yol öncesi ve orda yaşarken ne tavsiye edersiniz. Şirket karıkoca geleceğimiz için bize kalmak için konteyner benzeri bişey tahsis edecekmiş ilk etapta. Şu an da herşey bilinmezde. Tavsiyelerinizi bekliyoruz. İyi günler.

    • bpakman dedi ki:

      Kabil Afganistan şartlarında güvenli denebilir. Konteyner şantiye/kamp içerisinde şehirde evde kalmaktan daha iyi. Arasıra patlayan bombalarda daha çok zavallı halka oluyor olanlar. Bunun dışında aman gitmeyin diyemem Kabil o kadar kötü değil. Pazar günü çarşıya gidip Türkmen-bilçik halı, kürk, lapis taş alırsınız, İstanbul Lokantasında yemek yersiniz. Geceleri iyi lokantalar ve sadece yabancılara açık barlar var. bulentpakman@gmail.com özel maille şirket hakkında bilgi verirseniz ona göre daha fazla fikir verebilirim.
      Not: Afganistan’ı görmeyeli 4 yıl oldu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s