Nusayriler’de Reenkarnasyon

Nusayriler Türkiye’de yoğun olarak Hatay, İskenderun, Adana ve Mersin civarında yaşarlar. Nüfuslarının yaklaşık olarak 1 milyon olduğu iddia edilir.

İslam Tarihinde Nusayriler Hicret’ten üç yüz yıl sonra, 10. yüzyılda Irak’ta ortaya çıkmışlardır. Nusayriliğin kurucusunun İbn Nusayr (Muhammed bin Nusayr) olduğu kabul edilir. Kur’an dışında ikincil kutsal kitapları, Kitab-ül Mecmu’dur.

Yabancı yayınlarda Suriye bölgesinde Sünni ve Şii olmayan Müslümanlar “Alevi” (Alawi) olarak tanımlanıyor.  Fransızlar Suriye’yi işgal ettiğinde, bu grup kendilerini “Alevi, Suriye Alevisi, Arap Alevisi” gibi adlarda tescil ettirmişler, hatta yaşadıkları bölge Fransa tarafından resmen “Alevi vilayeti” olarak adlandırılmış. Türkiye’de yaşayan, ana dilleri Arapça olan Nusayrilere İskenderun’da geçen çocukluğumda yerli halk Arap Alevi ve/veya Arap Uşağı (Arap Çocuğu anlamında) derdi. Yıllar sonra Türkmen kökenli Anadolu Alevilerini tanıyınca gördüm ki Nusayrilerin Anadolu Alevileri ile ilgileri ve benzerlikleri yok. Nusayrilerin dedeleri, Cem Evleri olmadığı gibi Muharrem orucu, müzik, semah, saz çalma ve buna benzer ritüelleri de yoktur. Buna karşılık şıhları, tekkeleri vardır, toplu ayinleri ve kutsal günleri bulunmaktadır. En büyük bayramları Hz. Muhammed’in veda hutbesinde Hz. Ali’yi vasi tayin ettiği gün olarak inandıkları Gadir(i) Hum olup Kurban bayramının 1 hafta sonrasıdır. Nusayriler bir mezhep olmadıklarını ve İslam’ın kendileri olduğunu iddia ederler.

Nusayrilerin diğer mezheplerden en büyük farkı da reenkarnasyona inanmalarıdır. Anadolu’nun diğer bölgelerinin aksine Nusayriler çocuklarının konuşmaya başladıktan sonra anlattıkları hikayelere kulak verirler, inanırlar, çocuğun konuşmasına izin verirler. Hatay, Adana ve Mersin’de Nusayriler arasında çok sayıda, oldukça şaşırtıcı reankarnasyon olgularının gözlemlenmesi bu sayede olmuştur.

Nusayri Şeyhi Nasreddin Eskiocak, Can (Adil Ali Atalay) Yayınları tarafından yayımlanan “Yaratıcının Azameti ve Kur’an’daki Reenkarnasyon” kitabında reenkarnasyonun varlığına dair Kuran’dan deliller de gösteriyor. “Yazmış olduğum bu kitapta Yüce Allah’ın varlığından şüphelenenlere Allah’ın varlığını kanıtlayıp, bu kötü zanlardan kurtarmak gayesiyle Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan eylemiş olduğu nimetlerden başkalarının da faydalanıp, kendi şahsiyetlerine ve topluma yararlı olmalarına vesile olabilirsek en büyük kazancımızdır” diyen Eskiocak aşağıdaki ayetleri örnek gösteriyor:

Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz.” (Rum 11)

Yaratmaya ilk başlayan/yaratılanları ilk yaratan O’dur. Sonra onları çevirip yeniden yaratacaktır. Bu O’nun için çok da kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnekler/en yüce sıfatlar O’nundur. O’dur Aziz, O’dur Hakim…“ (Rum 27)

Eskiocağa göre insanoğlu bir defa dünyaya gelmekle ne cenneti hak edebilir ne de cehennemi; insanoğlu dirasetini bir yaşamda bitiremez. Örneğin Hıristiyan bir çocuk doğuyor ve ölüyor. Müslüman değil; daha iman’a davet edilmedi, bir şey yapamaz, o ne cenneti ne de cehennemi hak eder. Cenabı Allah nereye götürecek onu? Peki Allah’ın adaleti nerede kaldı? Biz reenkarnasyona yüce Allah’ın kitabına, gerçeklere dayanarak inanıyoruz. Ve gözümüzle defalarca hadiseler görmüşüz. Yüce Allah imanımızı güçlendirmek için bu hadiselerin çoğunu Hatay’da gösteriyor. Tabii dünyanın her tarafında tekrar dünyaya gelen insanlar mevcuttur.

Reenkarnasyon vakaları Türkiye’de neden belirli bir bölge dahilinde yoğunlaşmakta ve o yöredeki ana dili olarak Arapça konuşan yurttaş topluluğu arasında tezahür etmekte? Bu sorunun aşikar cevabı şudur: çünkü bu yurttaş topluluğuna dahil olan kişiler arasında, temelde bir reenkarnasyon inancı mevcuttur. Ve bu inancın önemli bir veçhesini de, cinayet gibi şiddet unsuru taşıyan ölümler sonucunda dünyadan ayrılanların gene doğacağı düşüncesi oluşturuyor. Neticede, çocuklar önceki hayatlarına ilişkin hatıralarını açıkladıklarında, aileleri ve çevrelerindeki kişiler, negatif bir tepki göstermiyor, hatta ısrar etmeleri halinde bu iddialarının doğruluğunu tahkik ediyorlar. Tabii büyük bir yüzdesi de önceki yaşamlarında cinayete kurban gitmiş kişiler oluyor. Peki, bu inanç neden sadece yöre halkının Arapça konuşan kesiminde mevcut? Bu sorunun karşılığı olarak iki ayrı görüş ileri sürülmekte. Bir görüşe göre bu inancın kaynağını Kur’an oluşturmaktadır. Çünkü Kur’an’ın bazı ayetleri reenkarnasyonun gerçekliği hakkındaki beyanlar olarak yorumlanabilmektedir. Ve ana dilleri Arapça olan bu kişiler de Kur’anın orijinal Arapça metni okuyabilmelerinden ötürü bu ayetlerin anlamını idrak edebilirler ve böylece bu tür bir itikata sahip olabilirler denilmektedir.

İkinci görüşe göre, bu yurttaş topluluğunun mensupları asılları Türk olup, bir zamanlar Horasan’dan Mısır’a göç etmişler, orada Arapçayı benimsedikten sonra bu kez Adana yöresine gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Horasan ile Mısırdaki kadim inançların uzantılarını taşımaktadırlar ki, reenkarnasyon inancı da bunların arasında yer alır.
Aslında bu iki görüşü bir arada değerlendirmek de mümkündür. Şöyle ki,  Horasan göçmenleri, Müslümanlık öncesinin kadim öğretilerinden gelen eski inançlarını, Kur’andaki ilgili ayetlerle pekiştirmek suretiyle zamanımıza kadar korumuş olabilirler.

Nusayrilerde reenkarnasyon araştırmaları

Önceki bölümde anlatıldığı gibi Türk Ruhçuluğu´nun tanınmış isimlerinden olan Reşat Bayer reenkarnasyon alanında Türkiye´de günümüze kadar yapılmış araştırmaların öncüsü sayılabilir. 1965 yılında yayınladığı “Parapsikoloji Yönünden Reenkarnasyon” adlı kitabı Türkiye´deki vakalar incelemesi nedeniyle hala önemli bir kaynaktır. Bayer, 1964-76 arasında Prof. Stevenson´un Türkiye gezilerinde kendisine eşlik etmiş, yardımcı olmuş ve tercümanlık yapmıştır. Bayer, Stevenson´un geliş nedenini şöyle anlatıyor;

Adana ve çevresindeki Reenkarnasyon vakalarının hepsi Mehmet Altınkılıç adlı bir bakkalın İsmail Altınkılıç adı verilen 5-6 yaşlarındaki oğlunun eski hayatını hatırlamasıyla duyulmuştur. Bu vaka önce İstanbul basınına intikal etmiş, oradan da dış basında yer almaya başlamıştır. Biz hemen hemen bütün dünya spiritüalist dernekleri, psişik araştırma cemiyetleri ve parapsikoloji araştırması yapar üniversite kuruluşları ve şahıslarla daimi ilişki halinde bulunduğumuzdan Reuter Ajansı´nın yaydığı bu vaka dolayısıyla, biz kendilerine rapor göndermeye vakit bulamadan 10-15 kuruluş tarafından sual yağmuruna tutulduk. Konuyu daha büyük bir önemle ele Virginia Üniversitesi Psikiyatri ve Parapsikoloji Bölümü, Hindistan´dan Rajasthan Üniversitesi Parapsikoloji Direktörü Prof. Banarjee´yi memleketimize kadar gönderdi. Beraber Adana´ya gittik, günlerce araştırma yaptık ve Amerika´ya raporlar yazdık. Gönderilen ve alınan mektuplar 500 sayfa tutmaktadır, daha sonra 3-4 kez daha Adana´ya gönderildik. En nihayet Virginia Üniversitesi profesörlerinden Prof. Ian Stevenson memleketimize kadar bizzat geldi ve o bölgeler karış karış dolaşılarak 20-30 reenkarnasyon vakası daha tesbit edildi.

Prof. Dr. Ian Stevenson‘un Mersin, Adana ve Hatay yörelerinde yapılan ve  Reşat Bayer ve Zekeriya Kılıç‘ın yardımlarıyla gerçekleştirilen ilk incelemelerde  71 olay yer almakta. 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş.

52 olayda, önceki hayatlarını hatırlayan çocuklardan 44’ü erkek. 41 olayda, eski kişiliğiyle çocuk arasında akrabalık yok. 39 olayda, bir önceki ölüm ani ve şiddetli olmuş. 28 olayda, bir önceki ölüme ait yara izleri var. 23 olayda, doğacak çocuğun annesi hamileliğinde işaret edici bir rüya görmüş. 45 olayda, bir önceki kişilikle ilgili tam bilgi toplanabilmiş. 50 olayda, kişinin önceki hayatındaki öldüğü yaş ortalaması otuz. Stevenson’un dünyanın diğer bölgelerinde yaptığı araştırmalarda yeniden dünyaya geldiklerini anlatanların ölüm ve doğumları arasındaki sürenin ortala onbeş ay olmasına karşın Türkiye’deki 34 olayda, ölümle doğum arasındaki ortalama süre dokuz ay. Bu da spiritüalistlerin ve din adamlarının dünyaya gelmenin başlangıcının ana rahminde sperm-yumurta döllenmesinde başladığı tezini, Tibetlilerin de  ölümden sonra genelde dünyanın cazibesine kapılıp hemen, cinsel ilişkide bulunmakta olan bir kadının rahmine geri dönüldüğü tezlerini doğruluyor.

Reşat Bayer’in 1977 de beklenmedik ölümünden sonra Dr. Can Polat araştırmalara devam etmiş ve 48 vaka tespit etmiştir. Ondan sonrasını da 1988 den itibaren  Avusturalya Tasmanya Üniversitesi Psikoloji bölümünden Jürgen Keil devam ettirmiştir. Stevenson’un 125, Jürgen Keil’in 113,  Dr. Can Polat, Mr. Ertan Kura ve Reşat Bayer’in 63 olmak üzere Adana, Mersin ve Hatay yöresinde araştırdıkları toplam 301 vakadan bazıları aşağıda anlatılmaktadır.

Nusayrilerde reenkarnasyon örnekleri

8 Ekim 1988 Cumartesi saat 17.00 de TRT 2 televizyonunda yayınlanan ilgi ve dikkatle izlediğim bir programda Antakya’nın köylerinden seçilen üç vakayla ilgili görüntüler vardı:

Gönül Büyükaşık – Hatice Yeter

Gümüşgöze köyünden, onüç yaşında. Önceki yaşamında “Hatice Yeter” olduğunu ve kocasının baskısına dayanamayarak kendisini tren altına atıp intihar ettiğini söylüyor.

Demet Kızılkan – Besime Yayar

Yukarıdöver köyünden Demet Kızılkan onsekiz yaşında. Önceki yaşamında “Besime Yayar” adında, boğularak bir kenara atılan hâmile bir kadın olduğunu belirtiyor. Bu olayı ilerde tekrar ele alacağız.

Zafer Kazan – Ekrem Paşazaimler

Mağaracık köyünde.  Beş yaşında olmasına rağmen kendisinin daha önce “Ekrem Paşazaimler” adında, içki ve sigara düşkünü bir adam olduğunu iddia ediyor.Görüntülere göre Zafer şimdiden sigara müptelası.

Programda Dr. Recep Doksat özetle şu yorumu yapıyor:

Bu vakalar vardır. Reenkarnasyon sadece Güneydoğu illerinde değil, bütün dünyada görülen bir vakadır… Bu olaylar kollektif gayri-şuur (ortak bilinç-dışı) veya sosyal bir inanç konusu olarak geçiştirilemez… Bu konuları incelemek için mutlaka psikolog veya psikiatrist olmaya gerek yoktur… Psikolojik açıdan ruh, beden yok olduktan sonra beyinle birlikte ortadan kalkan bir gölge hadise, bir epifenomen (yan etki) olarak düşünülmüştür… Burada ise teolojik açıdan, beden yok olduktan sonra varlığını devam ettiren, var olan bir cevherden bahsediliyor. Dolayısıyla, teologları (ilâhiyatçıları) da ilgilendiren bir konudur…

Doksat, Adana’da şâhit olduğu bir reenkarnasyon vakasından bahsettikten sonra, önceki yaşamları hatırlama ile ilgili olarak kendi araştırmalarından bir örnek veriyor ve beynin temporal lobunda bazı aksaklıkların olabileceği hipotezini öne sürüyor.

Psikiyatrist Prof. Dr. Recep Doksat (1927-1989)  İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra “nöro psikiyatri” ihtisası yaptı. İhtisas tezi Türk Üniversitelerinde ilk olarak ele alınan “Hipnotizma ve hipnoz ile tedavi” konusu üzerineydi. Doksat Adana’da reenkarnasyon olaylarını incelemiş, araştırmış ve kitap haline getirmiştir.

Programda Dr. Can Polat da daha önce bizzat incelediği 48 vakaya dayanarak, kendi kanaatini örneklerle anlatıyor. ABD’deki Virginia Üniversitesi adına Türkiye’deki reenkarnasyon vakalarını inceleyen Dr. Polat, daha önce Reşat Bayer’in aynı üniversiteden önceki bölümde çalışmaları ve görüşlerini anlattığımız Prof. Ian Stevenson için yaptığı örnek vaka toplama çalışmasını devam ettirmekte olduğunu ekliyor. 

TV Programında anlatılan en önemli olaya tekrar dönelim.

Demet Kızılkan – Besime Yayar

Döver köyünden Demet Kızılkan onsekiz yaşında. Önceki yaşamında “Besime Yayar” adında, boğularak bir kenara atılan hâmile bir kadın olduğunu belirtiyor.

Gazeteci Cüneyt Şaşmaz’a eski bedenine ait mezarı gösterirken, konuşma biçiminde ve ses tonunda önemli bir değişiklik olmuş ve “mezarda geçen günlerini anlatırken” gazeteci Şaşmaz’ın üzerinde psişik bir etkilenme meydana gelmiş. Çocuğun eski yaşamındaki ailesi olduğunu iddia ettiği kişilere, ancak o ölmüş kişinin bildiği bazı şeylerin saklandığı yerleri veya olayların içyüzünü anlattığı belirtiliyor.

Ancak bu hikaye böyle bitmiyor. Sıkı durun Besime Yayar’ın bir yerde daha adı geçiyor:

İpek Kart  – Besime Yayar

Hatay Döver köyünde, Besime adında bir hamile kadın; kocası tarafından damdan itilerek öldürülüyor. Kocası cezaevine konuluyor. Besime ise İnci-Sabri Kart çiftinin kızları İpek olarak Hatay’da yeniden dünyaya geliyor. Bunları yeniden doğuş araştırmacıları Cevdet Rende ve Hande Karataş’a anlatıyor.

Demet’in anlattığı  ölüm olayını, farklı şekilde de olsa, İpek de anlatmış oluyor. İki kız birbirlerini hiç görmemişler, ortak tanıdıkları da yokmuş ama ikisi de daha önce yaşamış olan aynı kadından Besime Yayar’dan söz ediyor. Ancak ne Besime Yayar’ın ruhu daha önceki hayatında aynı zamanda iki bedende birden yaşamış olabilir ne de yeniden dünyada iki ruha bölünmüş olarak bedenlenmiş. Eğer böyle birşeyler olmuşsa  reenkarnasyon felsefesinin yeniden ele alınması gerekecektir.

Demet ile görüşen ATV Televizyonundan Rana Doğruer ve Haluk Soysal durumu Cevdet Rende ve Hande Karataş’a anlatınca Rende ve Karataş olayı çözmeye karar verip televizyoncularla  İpek Kart’ın evine gidiyorlar. Fotoğraf makinelerini ve kamerayı gören baba, kızıyla görüşmeye izin veremeyeceğini söylüyor. Araya Cevdet Rende girince, baba son sözü eşine bırakıyor. Annesi, geçmişi ile konuşunca kızının günlerce hasta yattığı ve eski yaşamını düşünerek hep ağladığı gerekçesiyle onu yormamak şartıyla görüşmeye izin veriyor. İpek çekingen gözlerle sürekli gelenleri inceliyor. Odadakilerin yüzüne tek tek bakarak kısık, ürkek bir bir sesle, “Ne olur beni Döver köyüne götürmeyin. Orada kötü adam var, beni döver, çatıdan atar” diyor ve ağlamaya başlıyor. Oysa İpek gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu. Döver köyünü de nereden çıkarmıştı? (Döver Köyü, hamileyken öldürülen Besime’nin köyü). İpek, yaprak gibi titriyor. Hemen annesinin kucağına verdim. Onu incitmemek için çok dikkatli davranmamız gerekiyordu anlaşılan. Biraz sakinleşince, oyun şeklinde hayatına ait birşeyler yazması isteniyor. İpek odadaki masanın üzerinde yazmaya başlıyor, 9 yaşındaki İpek yazdıklarına zaman zaman göz gezdirirken derin iç çekişiyle. İşte İpek’in yazdıkları:

‘Adım Besime’ydi’

“Benim Adım İpek Kart. l989 yılında Antakya’da doğdum. Şu anda İlkokul 3’üncü sınıf öğrencisiyim. Birlikte yaşadığım anne ve babamla mutlu bir hayatım var. Ama bundan önce de bir hayatım vardı. Daha önceki yaşamımda Döver köyünde yaşayan, yeni evli ve 8 aylık hamile bir kadındım. Eşimle düğünümde takılan altınlar yüzünden sürekli kavga ederdik. O benim altınlarımı bozdurup kamyon almak istiyordu, ben ise ona güvenmiyordum. Bu yüzden beni dövüyordu. Eşim Fikret 2’nci kocam olduğu için onu aileme de şikayet edemiyordum. Çünkü 2 kere evlenmiş genç bir kadının hep kocalarından şikayetçi olması kabullenilmezdi. hep sustum.

Bir gün eşim benden yine altınlarımı istedi. Karşı çıkınca vurmaya başladı. Evimizin çatısında duruyorduk. Hep vuruyordu, dengemi kaybettim ya da o itti. Burasını tam hatırlamıyorum ama aşağıya düştüm ve öldüm.

Şimdi adım İpek. O zaman Besime idim. Öldüm ama geri döndüm. Diyeceksiniz bu nasıl oluyor? Ben de bilmiyorum… Tıpkı bir rüya gibi. Bilmiyorum.. bilmiyorum.”

Küçük kızı alıp, yıllar önce ölen Besime’nin köyüne götürmek istiyorlar. Demet ve Besime’nin annesiyle karşılaştırmak için.  İpek’in annesi bu teklifi kabul etmiyor ve şöyle diyor:Olmaz. Çünkü kızımız konuşmaya başlayıp bu olayları anlatığında merak edip onu o köye götürmek istedik. Daha köyün yoluna girer girmez kızım fenalaştı. Korktuk, köyün girişinden döndük. Zaten daha sizi görür görmez öldüğü köye geri götüreceksiniz diye çok korktu, ağladı… Çocuğumu daha fazla hırpalayamam..”. Bunun üzerine Demet’in ve Besime’nin yaşlı annesini oraya getirilmesinde anlaşıyorlar.

Besime Yayar’ın yaşlı annesi Fatma teyze ikinci bir Besime’nin ortaya çıktığını söylenince, “Yapmayın ne olur. Kızımın acısı hâlâ yüreğimde kor gibi duruyor. Demet’i bağrıma bastım, ölen evladım biliyorum, ama bir başka kız olmaz artık” diyorsa da Demetle birlikte gitmeye ikna ediliyor.  İpek’i heyecanlandırıp, korkutmamak için  önce araştırmacı gurup ve Döver köyü muhtarı küçük kızı bahçeye çıkartıyorlar, o arkadaşları ile oynarken diğerleri hep beraber misafir gibi geliyorlar. Tam sırada İpek, öldürülen Besime’nin annesi Fatma Teyze’yi görüyor. Yaşlı kadın bahçenin ortasında kımıldamadan gözlerini küçük kıza dikmiş dururken 9 yaşındaki İpek ise ağır adımlarla geri geri kaçmaya başlıyor. Sendeliyor, ellerini açıp etrafındakilerden yardım istiyor sanki. Yüzü gerilmiş, çığlıklar atıyor. Delirmiş gibi. Bahçenin içinde oradan oraya koşuyor. Kızı tutmaya çalışanlar, zaptedemiyorlar. Birilerine sarılmak istiyor, çevresindeki kadınlardan birinin eteğine yapışıp bırakıyor, bir diğerine sarılıyor. Oradan oraya koşup garip sesler çıkartıyor.

Şimdiki annesi kucağına alıyor. Ona su içiriyor. Anne üzüntüyle  “Size söylemiştim. O köyden (Döver Köyü) birilerini görmek onu rahatsız etti” diyor. Herkes küçüğü öpüp, kokluyor, rahatlaması için ellerinden ne geliyorsa yapıyor.

Demet, İpeği kucağına alıyor ve “İpek, düşün tatlım, bakalım hatırlayacak mısın? Hani sen ölmüştün ve bir kadın çok ağlıyordu. Kimdi o?” diye soruyor. Çocuk ağır ağır başını kaldırıyor ve parmağı ile Besime’nin annesi Fatma Teyze’yi işaret ederek “Oydu” diyor. Ardından da ağlamaklı, boğuk bir sesle, “Anne; neden mezarıma gelmedin?” diye soruyor. Buz gibi bir hava esiyor. Yaşlı kadın ağlamaya başlıyor. “Geldim kızım geldim evladım, ağladım, hâlâ her gün ağlıyorum güzel bebeğim, talihsiz, bebesi karnında ölen kızım benim.”

İpek kurulmuş robot gibi hızlı hızlı anlatıyor. Demet’in, kocası ile tartıştıklarında avluda olduklarını, önce boğazını sıkıp bayılttığını anlatmasından farklı olarak, İpek çatıda olduklarını, kocasının onu aşağıya ittiğini, ölümünün o şekilde olduğunu söylüyor. Aradaki  fark Demet’in anlattıklarının bayılma olayında bitmesi, İpek’in ise sonuna kadar devam etmesi.

Fatma Teyze’ye  “Teyze, sen kızının mezarlığına gittiğinde, anne karnında doğmadan ölen 8 aylık bebek için de dua ettin mi?” diye soruyorlar. “Yok be kızım yok. Benim ağlamalarım hep talihsiz kızıma oldu. Bebek hiç birimizin aklına gelmedi” cevabını verince olay çözümleniyor. Besime Yayar Demet olarak, Besime’nin karnındaki 8 aylık cenin ise İpek olarak yeniden bedenlenmişler. Cenin doğup bir benlik oluşturamadığı ve adı olmadığı için kendini Besime olarak anlatıyor. Besime’nin bayılmasından sonrasını Demet (yani o zamanki Besime) hatırlamazken İpek’in (yani o zamanki cenin) ise bayılmadığı için hatırlaması da aradaki anlatım farkını  açıklıyor. Belki de böyle bir reenkarnasyon olayı ilk ve tek örnek.

Adnan Kelleçi olayı

Stevenson, çalışmaları çerçevesinde geçmiş yaşamlarını hatırlayan Türk çocuklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Bunlardan biri Ian Stevenson’un “20 Örnek Reenkarnasyon Vakası” kitabında yer alan Türk Adnan Kelleçi. 

Adana’da yaşayan Kelleçi, önceki yaşamında Kore Savaşı’nda görev alan Türk askerlerinden çatışma sırasında hayatını kaybeden bir er olduğunu iddia ediyor. Kelleçi, askerin ölümünü oldukça detaylı bir biçimde anlatabiliyor. Ancak askerin kimliği hiçbir zaman tam olarak belirlenemedi.

Ali Kara – Cabir Rismen

Suriye’de ölüp Türkiye’de doğduğunu söylüyor. Hatay Raskiye köyü, 1972 doğumlu. Bir önceki hayatında adı Cabir Rismen. Bilal ve Rahibe’nin oğlu olarak Cennata köyünde dünyaya gelmiş. 1947-1960 yılları arasında yaşamış. Kullandığı traktör devrilince ölmüş.

Mehmet Aslan – Ata Eryılmaz

1987 doğumlu. Bir önceki hayatındaki annesi yeni doğan çocuğu Mehmet’i rüyasında görüyor. Arayıp buluyor ve çocuğu ailesinden istiyor. Mehmet, bir önceki hayatında Ata Eryılmaz imiş. Ata’nın anne babası Habib ve Raya Eryılmaz’ın iki çocuğu var. Ata ve Nebil. Nebil 15 günlük iken ölüyor. Ata ise üniversiteyi kazandığı yıl Asi Nehri’nde boğuluyor.

Abit Süzülmüş olayı

Reşat Bayer‘in Hintli Dr. Banerjee ve ABD’den gelen parapsikolog Prof. Dr. Ian Stevenson‘la birlikte Adana’da incelediği yeniden bedenlenme olaylarından bir örnek:

Adana’nın Bahçe semtinde, Abit Süzülmüş adında varlıklı bir adam, iki eşiyle birlikte yaşarmış. 1957 yılında tarlasında çalışan iki işçi tarafından, ahırda başına baltayla vurularak öldürülmüş. İlk eşi Şehide de, aynı kişilerce katledilmiş. Suçlular yakalanmış ve bunlardan Ramazan adlı işçi idam edilmiş.

Abit’in ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, olay yerinden birkaç kilometre uzaklıktaki Mıdık’ta Mehmet Altınkılıç’ın bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuk doğduğunda, başında kapanmış bir yara izi varmış. Küçük İsmail yürümeye başladıktan sonra da, omuzunda bir havlu taşımayı adet edinmiş. Daha sonraki soruşturmalarda, aynı alışkanlığın Abit Süzülmüş’te de olduğu ortaya çıkmış. Dört yaşına geldiğinde İsmail, sürekli olarak Abit’in ailesinden söz etmeye başlamış. Bu, çevrede dikkat çekince, İsmail bilim adamlarının kulağına kadar gitmiş.

Bilim adamları çocuğu olay yerine götürmüşler. Beş yaşındaki İsmail, ilk kez geldiği yerde, doğruca ahıra giderek olayı anlatmış. Eski eşi Hatice‘yi görünce, ona sarılarak ağlamış, çocuklarını sevmiş. Ticaret yaptığı kişilere borçlarını hatırlatmış.

Araştırmayı yürüten bilim kurulunun İsmail ile ilgili raporunda, aynı olayla yakından ilişkisi olan Cevriye Bayrı da yer alıyor. İsmail ile aynı yaşta olan Cevriye’nin babası, kızının doğumundan önce bir rüya görmüş. Sağlığında sadece selamlaştığı Abit Süzülmüş, rüyasında kendisine bir emaneti olduğunu ve ona iyi bakmasını öğütlemiş. Adam rüyaya önem vermeyip, unutmuş.

Cevriye, başında bazı yara izleriyle dünyaya gelmiş. Çocuk uykusunda sürekli kabus görüp, “Ramazan geliyor!” diye feryatlarla uyanıyormuş. Küçük kız bir süre sonra, kendisinin Şehide olduğunu ve çocuklarını özlediğini söyler olmuş. Bilim adamlarıyla tanıştırılan Cevriye de, İsmail gibi, Abit Süzülmüş’ün evine götürülmüş. Kız onlara ölümünü anlatmış, çocuklarını görünce sevincinden ağlamış. Şehide’nin daha önce hiç görmediği akrabalarıyla karşılaşınca eski anılarını anlatmış.

Bir keresinde, Şehide’nin kız kardeşiyle karşılaştırılarak, Cevriye şaşırtılmak istenmiş. Kadın, önceden öğretildiği gibi çocuğa şöyle demiş: “Madem ki sen benim kız kardeşimsin, neden evvelki hayatında ben hastalandığım zaman hastanede beni yoklamaya gelmedin?” Cevriye bu sitem üzerine üzülerek şu cevabı vermiş: “Nasıl gelmedim, Fehime? Üstelik, o gün bir de araba bulup iki çocuğumla birlikte gelmedim mi?” Kızın söyledikleri karşısında, Şehide’nin kızkardeşi heyecanlanarak olayın doğruluğunu belirtmiş.

Mehmet Bekler olayı

Ekber’de yaşayan Mehmet Bekler, 40’lı yıllarda dünyaya gelmiş. Un değirmeninde çalışan Bekler 1965’ten bir gün bir müşterisiyle kavga etmiş ve müşterinin kafasına bir kürekle vurmasıyla hayatını kaybetmiş. Kısa bir süre sonra yakınlardaki bir köydeki hamile bir kadın rüyasında genç bir adam görmüş adam “kafama kürekle vurdular ve ben öldüm. Seninle kalmak istiyorum başkasıyla değil” demiş. Kadın Süleyman isminde bir çocuk dünyaya getirmiş. Bebeğin kafasında bir yara izi bulunuyormuş. Çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren eski yaşamından anıları anlatmaya ve isminin Mehmet olduğunu söylemeye başlamış. Sonunda Mehmet’in ailesi de bu duruma inanmış. Küçük çocuk anılarına o kadar güveniyormuş ki Mehmet’i öldüren köylüyü öldürmek için babasının silahını bile istemiş.

Cemil Fahrici olayı

Cemil Fahrici 1935’te Antakya’da dünyaya geldi. Doğumundan bir önceki gece babası uzak bir akrabaları olan Cemil Hayık’ın kendi oğlu olarak yeniden dünyaya geldiğini gördü. Hayık, çetesi Fransız güçleri tarafından sarıldıktan sonra silahını çenesine dayayarak intihar eden bir yerel kahramandı. Bebek Cemil de çenesinin altında 2 santim boyutlarında bir yara izine sahipti ve 2 yaşına geldiğinde Hayık’ın yaşamı hakkındakı detayları çevresiyle paylaşmaya başladı. Daha sonraki yıllarda Ian Stevenson yaptığı araştırmalar sonunda Cemil’in başının üstünde de bir yara izin olduğunu fark etti. Yara izleri ve çeşitli fobi ve ağrılar reenkarnasyon belirtileri olarak görülüyor. Bazı uzmanlara göre boynundan sıkıntı çeken kişiler geçmiş hayatında asılarak öldürülmüş olabilir ya da yüksekten korkan bir kişi bir kalenin duvarından aşağıya atılarak cinayete kurban gitmiş olabilir. Yani nedeni açıklanamayan bu korku ve fobilerin önceki yaşamlardan gelmiş olabileceği öne sürülüyor.

Dellal Beyaz  – Mezarlığını bile anlattı

Dellal Beyaz 1970’te Samandağ’da dünyaya geldi. Doğduğunda başının üzerinde bir yara izi vardı. Annesi küçük kızın eski yaşamından anılar taşıdığını yatağında kendi kendine konuşurken fark etmeye başladı. Dellal önceki yaşamında yakınlardaki bir köyde yaşayan bir kadın olduğunu ve çamaşır asarken bir kuyuya düşerek öldüğünü anlatmaya başladı. Ailenin uzaktan bir akrabası Dellal’in anlattıklarının Zehide Köse isimli bir kadının ölümüyle büyük benzerlik gösterdiğini öne sürdü. Köse düşerken kafasını yer vurmuş ve götürüldüğü hastanede yaşamını yitirmişti. Zehide’nin mezarlığını da anlatan Dellal, önceki yaşamında öldükten sonra olanları hatırlayabilen ilk reenkarnasyon vakalarından biriydi.

Ali – Yadigar Maşat Olayı

Ali Maşat Adana’da yaşamaktadır.  Olayı inceleyenler 1989’da kendisi ve babası ile Adana’daki evlerinin yakınında bir kahvede görüşme yaparlar. Ali kahvede oturanların meraklı bakışlarından tedirgin olur rahat konuşamaz. Ali hayatının son anlarını hatırladığını anlatır. Sol yanağının üst kısmından giren bir kurşunla hayatı son bulmuştur. Şimdi aynı yerde bir iz bulunmakta olup Ali bu izin göz yaşı benzeri bir sıvı ile ara sıra ıslandığını ve kendisinin ıslaklığı mendiliyle sildiğini söyler. O zamanlar Ankara’da oturduğunu, varlıklı ve Cengiz ve Kemal adında iki oğlu olduğunu, çok sık İstanbul’a seyahat ettiklerini anlatır. Babasının anlattığına göre Ali 2-5 yaşları arasındayken şimdiki ailesini benimseyememiş ve eski ailesine gitmek istemiş. Sık sık eşyalarını toplar gitmeye hazırlanırmış. Babası anlatıyor: “Ali’nin epey bir zaman sakinleşmesini bekledik ve sonra neden öldürüldüğünü sorduk. Çok zengin olduğum için cevabını verdi. Bir gün havada kuşlar gördü, kendisine hiç öğretmemiş olduğumuz halde aralarından leyleği fark etti ve ona kuş demedi leylek dedi. Ali zeki bir çocuk her şeyi hemen öğrenebiliyor.”

Daha sonra Maşatların evine gidiliyor ve Ali’nin ablası Yadigar Maşat ile görüşüyorlar. Yadigar da anlatıyor. Şimdiki hayatında 1974 de doğmuş olan Yadigar önceki hayatından Kıbrıs’ta yaşadığını, Can ve Cengiz adında iki oğlu olduğunu, köyüne saldıranlara karşı çarpışırken sırtından vurulup öldüğünü anlatıyor. Ölürken çocukları da evdeymiş. Bu hayatında ise oğullarının adını söylüyor ve o da sık sık eski evine gitmek için hazırlanıyormuş. Zaman geçtikçe Yadigar’ın hatırladıkları hafızasından silinmeye yüz tutmuş. Babasının anlattığına göre sokağa çıkar oğullarını ararmış, bu aynı benimkine benziyor dediği olurmuş. Özellikle gittiği okulda bunu sıkça yapmış. Yadigar’ın ailesinin ana dili Arapça olmasına rağmen o Arapçayı hiç sevmemiş, hep Türkçe konuşmayı tercih etmiş.

Ali Şelhum Devrim olayı

Hatay ilinde rastlanmış olan bir reenkarnasyon vakası, ilgili mahkeme tutanakları ile zamanın Adana gazetelerinde yer almıştır. Bu olay eski Hatay mebusu olan Ali Şelhum Devrim ile ilgilidir. 1950-1960 arasında İskenderun’da yaşarken kendisini tanımıştım. Kızı Zahide Devrim babamın o zamanlar müdürlüğünü yaptığı T. C. Ziraat Bankası İskenderun şubesinde memur olarak çalışıyordu.

Ali Şelhum Devrim 7–8 yaşlarındayken, bir önceki hayatını tüm ayrıntılarıyla hatırlamış, o hayatında 10- 12 yaşlarına kadar yaşadığı mahalleyi tarif etmiş, o zamanki annesiyle babasına oraya götürmeleri için evdekilere yalvarmaya başlamıştı. Neticede, Devrim’in tariflerinden gitmek istediği yerin Reyhanîye semtinde olabileceğine hükmeden ebeveyni, bir gün çocuğu alıp arabayla Reyhaniye’ye gitmişlerdi. Devrim ilk kez gördüğü bir yerde arabayı durdurmuş ve inerek bir sokağa dalmıştı. Kendisini heyecanla izleyen anne ve babasına “ben buraları tanıyorum” demişti. “şu sokağın ilerisinde sağ köşede bir çeşme olacak, evvelce buraya daima gelir merkebimi sulardım. Evimiz daha ilerideki sokaktaydı. Sokağımız bir meydanlığa açılırdı.” Söz konusu evin kapısını rengini biçimini iç düzenini, kısacası daha önceden görülmeden tarif edilmesi imkânsız olan tüm ayrıntıları bir bir anlatmış, anlattıklarının hepsi de doğru çıkmıştı. Eve ulaştıklarında Devrim, sanki alışkın olduğu bir yere gelmiş gibi, tereddütsüzce kapıyı çalmış, kapıya çıkan bayanın boynuna sarılarak “anneciğim” diye bir çığlık atmıştı. Tabi ne Devrim’i ne de ebeveynini tanıyan bayan şaşkınlıktan donup kalmıştı. Devrim heyecan içinde “anneciğim beni tanımadın mı? Ben ölen oğlun Mehmet’im. Ben gene dünyaya geldim” demiş ve sadece Mehmet’in bilebileceği birçok ayrıntıyı ardı ardına sıralamıştı. 15 yıl önce gerçekten de Mehmet adındaki oğullarını kaybetmiş olan bayanla eşi, bütün bu açıklamalar ve Devrim’in gösterdiği gerçek bir sevinç gösterisi karşısında kendi çocuklarının onda tekrar bedenlendiğini kavrayarak, Devrim’i bağırlarına basmışlardı. Ancak olay bundan sonra çatallaşmıştı. Yeniden bulduğu önceki anne ve babasından ayrılmak istemeyen Devrim, direterek eski evinde kalmıştı. Bunun üzerine şimdiki ebeveyni mahkemeye başvurmuş ve tabi mahkeme Devrim’i onlara vermişti. Ne var ki, küçük Devrim eski ebeveyninden bir türlü kopamıyordu. En sonunda iki aile ortak oğullarıyla ilgili olarak bir karara varmışlardı: Devrim münavebeli olarak, her iki evde de yaşayacaktı. İşte Ali Şelhum Devrim, bu şartlar içinde büyümüş ve milletvekili olmuştur. Olayın mahkeme tutanaklarına geçmiş olması elde sağlam bir kanıt oluşturmaktadır.

Hatice Büyükhız Olayı

Sarı ipek saçları ve iri lacivert gözleri ile çok sevimli bir kız çocuğu olan Hatica Büyükhız konuşmaya başladığı günden beri ruhi bunalımlar geçiriyor ve yetim bıraktığı ikizleri Hasan – Hüseyin’in ardından hala gözyaşı döküyor!

Tıp otoritelerinin büyük ilgisini çeken ve tipik bir reenkarnasyon (ruhun öldükten sonra başka bir bedene girerek yaşamaya devam etmesi)  olayı olarak kabul edilen küçük kızın yaşantısını, buraya gelen Doç Dr. Recep Doksat, bütün detayları ile incelemeye başladı.

Küçük kız bir türlü üzerinden atamadığı birinci yaşantısı ile ilgili anılarını şöyle anlatıyor:

Pembe boyalı küçük bir evimiz vardı. Kocam İzzet Güler marangozdu. 18 yaşında iki oğlum Hasan ve Hüseyin, babalarına yardım ederlerdi. Yeni doğum yapmış, bir kız çocuğu dünyaya getirmiştim. Lohusa idim. Bir gün çerçi geldi evimize. Bir terlik almak istedim. Param yoktu. Kayınbiraderim mehmedin ceketi duvarda asılı idi. Cebindem gizlice 5 lira aldım. Heyecandan titriyordum. Akşam kayınbiraderim eve gelince cebinden 5 lira alındığını farketti.  Çok sinirliydi, münakaşa sırasında tabancasın ı çekti ve bir el ateş etti. Sol kolumdan giren kurşun damarlarımı parçalamış oluk gibi kan akıyordu. Kundaktaki yavrum ağılyor, ikizlerim ne yapacaklarını bilemez halde sağa sola koşuşup duruyorlardı. Hastaneye kaldırılırken fazla kan kaybından yolda öldüm.”

Konuştuğu gün yavrularını sormuş

Hatice’nin annesi Hüsne ise, yavrusunun uzun süre kendisini anne olarak kabul edemediğini belirterek şöyle diyor:

Birbuçuk yaşında idi. İlk defa konuşmaya başladığında, “Yavrularım nerede, kocam nerede?” diye sordu. Hem şaşırmış, hem de çok korkmuştuk.”

Bir süre önce babası öldüğü için dört kardeşi ile birlikte annesinin yanında güç şartlar altında öğrenimine başarılı bir şekilde devam eden Hatice Büyükhız, eski adıyla Ayşe Güler, “Yavrularımı bulmadan huzura kavuşamayacağım! Bana bu konuda yardım edin ne olur?” diye yalvarıyordu.

Engin Sungur – Naif Çiçek olayı

Ayşe Efe’nin yardımıyla Jürgen Keil tarafından incelenen olay Engin Sungur Aralık 1980’de Antakya hastanesinde doğan bir Arap Alevi. Ailesiyle Tavla köyünde yaşıyor. İki yaşından daha küçükken ailesiyle başka bir köye seyahat ederlerken anidan yolda bir köyü göstererek “Orası benim yaşamış olduğum köy” diyor. Gösterdiği hancağız köyü. Ailesinin soruları üzerine adının Naif Çiçek olduğunu, ölmeden önce Ankara’ya gittiği gibi ayrıntılar anlatıyor. Biraz daha büyüyünce annesi onu Hancağız’a götürüyor ve Naif Çiçek’in evini buluyor. Naif Çiçek’in karısını görünce benim karım diyor ve ailenin yedi mensubunu adlarıyla hatırlıyor. Bunlardan biri de kızı Gülhan. Bir yetişkin gibi konuşarak inanılmaz detaylar veriyor. Mesela Naif’in uzaklardaki tarlasını göstererek benim tarlam diyor, tenekeden yaptığı bir yağ lambasını soruyor, kamyonunu tarif ediyor, oğlunun kamyonla ona çarptığını, kızkardeşi Nazire’den borç istediğini, Nazirenin vermediğini ama diğer kızkardeşi Kürciye’nin (Kürciye kardeşinin Arapça adı, nüfusa kayıtlı adı değil) verdiğini  v.b. anlatıyor. Gerçekten Naif’in bütün anlattıkları doğrulanıyor, Ankara’ya doktora muayene olmak için gittiği, doktorun ona ilaç yazdığı dahil. Naif 1979 Aralık ayında ölmüş. Jürgen Keil Engin’in ilkokul öğretmeniyle konuşuyor, hakkında olumlu izlenimler ediniyor.

Kemal Atasoy – Karakaş olayı

Jürgen Keil tarafından 1977 yılında incelenen olayda Kemal Atasoy 6 yaşında Hatay’da yaşayan bir Arap Alevi. 2.5 yaşında konuşmaya başladığında geçmiş hayatında  Hıristiyan Ermeni olarak yaşadığını soyadının Karakaş olduğunu, zengin biri olduğunu, sürekli büyük deri bir çanta taşıdığını, İstanbul’da arkasında kilise olan, deniz kıyısında büyük 3 katlı, kayıkların bağlandığı bir evde yaşadıklarını,  evde her zaman kalmadığını, karısıyla Bodrum’da evlendiğini, çocuklarının Rum adları taşıdığını, insanların ona Fıstık dediğini, sonunda vurularak öldürüldüğünü, karısının da cinayette parmağı olduğunu, en küçük çocuğunun da araba yarışçısıyken kaza geçirerek öldüğünü anlatıyor.

Şimdiki ailesi ise İstanbul ile ilgileri olmadığını ve hiçbir Ermeni tanıdıkları olmadığını ifade ediyorlar. Jürgen Keil bu bilgilerle nasıl doğrulama yapabileceğini düşünürken tercümanının, Kemal Atasoy’un İstanbul’da Ayşegül adında çok meşhur bir kadının komşuları olduğu bilgisi aklına geliyor. Tercüman o sıralarda İstanbul’da Ayşegül adında bir kadının tarihi eser kaçakçılığından aranırken yurt dışına kaçtığını Keil’e anlatıyor. Keil bu bilgiden hareket ederek 1977 de iki kez İstanbul’a giderek Ayşegül Tecimer Nadir’in Çengelköy’deki evini ve yanındaki 3 katlı evi buluyor. Çok uğraştıktan sonra nihayet yaşlı bir adam o evde bir zamanlar bir Ermeni’nin yaşadığını doğruluyor. Keil Ekim 1988 de Toran Toygar adında 1924 doğumlu bir tarihçiyi buluyor. Toygar bir süre araştırma yaptıktan sonra Çengelköy’de bir zamanlar bir tek Ermeninin yaşamış olduğunu, soyadının Karakaş karısının Rum Ortodoks, kızlık soyadının Yordan olduğunu, karısının ailesinin evliliği tasvip etmediğini, Karakaş ailesinin dericilik yaptığını, İstanbul’un başka bir bölgesinde oturduğunu, karakaş’ın daime deri bir çanta taşıdığını ve o evde sadece yazın kaldığını, 1940 ya da 1941 de öldüğünü tesbit ediyor. Karakaş o evde yaşarken Ayşegül Tecimer’in 5-10 yaşlarında olduğu, Karakaş’ın çocuğu hatırlamasının mümkün olabileceği anlaşılıyor. Keil, Çengelköy’de o zamanlar 300 kadar Rum ailenin yaşamış olduğunu öğreniyor. Ancak hepsi Yunanistan’a göç ettiklerinden daha fazla bilgi edinemiyor. Keil daha sonraki ziyaretlerinde evin yakınlarında yaşayan yaşlı bir adamdan Yordan’ların bu evde yaşadığını, Karakaş öldükten sonra 15 yıl daha yaşamaya devam ettiklerine dair bilgi alıyor.  O arada daha önce farketmediği evin arkasındaki Rum Ortodoks kilisesini de buluyor. Keil Atasoy’u tekrar ziyaret ediyor ve evin fotoğrafından Atasoy odasını gösteriyor.

Kaynaklar:

http://www.spiritualizm.com/index2.html

http://www.halukakcam.com/

http://www.turandursun.com/forumlar/archive/index.php/t-5643.html

http://arsiv.sabah.com.tr/1998/06/08/r12.html

http://www.iisis.net/index.php?page=reincarnation-past-lives-evidence-case-studies&hl=en_US

(Hürriyet)   Sevgi Dünyası Sayı 17, Mayıs 1970.

https://notendur.hi.is/erlendur/english/cort/Replication_Studies_of_Cases.pdf

http://www.medicine.virginia.edu/clinical/departments/psychiatry/sections/cspp/dops/dr.-tuckers-publications/REI32%20Tucker_keil-1.pdf

Bülent Pakman Eylül 2009. Güncelleme Temmuz 2015. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Reklamlar

About bpakman

İnşaat Yüksek Mühendisi, evli, yurtdışında yaşıyor.
Bu yazı İnanç içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s