Özbekistan Türkleri istemiyor

Maskeli silahlı kişiler şirketlerini bastı; malları yağmalandı. Sıradan gerekçelerle şirketlerine fahiş cezalar kesildi… Tamamına yakını aylarca tutuklu kaldı, işkence ve dayağa maruz kaldı. Cezaevinde çıktılarında tüm malvarlıklarına el konulmuş halde sınırdışı edildiler. “Özbekistan’da cehennemi yaşadık” diyen Türk yatırımcılar konuştu.

28 milyonluk nüfusu ile Orta Asya’nın en büyük pazarı konumundaki Özbekistan, 2010 yılı sonundan bu yana Türk yatırımcılar için ‘kaynayan kazan’ konumunda. Benzer sorunlar yaşayan çok sayıda firma yaşadıklarını anlattı. Hikayeleri benzer…

Önce çeşitli bahanelerle şirkete el konuluyor, sonra tutuklanıyorlar. Aylarca tutuldukları hapishanelerde en yakınındakileri dahi göremezken, içeride dayak ve işkenceye maruz kalıyorlar.

Özbekistan’da yatırımlarına el konulması yanı sıra beş parasız Türkiye’ye sınırdışı edildiklerini söyleyen Türk yatırımcılar şimdilerde, umutsuzca, el konulan varlıklarını kurtarma arayışında.

Dava açmak için girişimde bulunan firma sahiplerinin yanıtını en çok merak ettiği konu “Bizim oradaki mallarımıza el konulduğunda, aylarca hapishanelerde tutulduğumuzda Hükümetimiz neden bize sahip çıkmadı” yönünde. Özbekistan’da benzer durumlarla yüzyüze kalan Türk yatırımcılar başlarında geçenleri anlattı:

42 araçlık TIR parkımıza el koydular

Fikret Dağlı (Dağlılar Nakliyat): “2007’de Özbekistan’da yatırım yapmaya başladık. İki yıl sonra orada bir şirket kurduk. 42 kadar TIR’ımız vardı. Bina yaptık ev aldık. TIR şoförleri dışında 15 kadar işçimiz vardı. Sudan bahanelerle Ağustos 2011’de üzerimize gelmeye başladılar. Garajımıza baskınlar olmaya başladı. En sonunda 25 Ağustos 2011’de tutuklandım. 6 ay tutuklu kaldım.

Geçtiğimiz 5 Ocak’da serbest kaldım ve sınır dışı edildim. Arabalarımız işimiz evlerimiz hepsi orada kaldı. Toplam zararımız 6 milyon dolar. Şimdi Hatay’da tekrar işlerimizi toparlamaya çalışıyoruz. Fakat orada onlarca işadamımızın başına benzer şeyler gelmesine rağmen bize sahip çıkılmaması trajik bir durum.”

Malımız gitti, kuru bir ceketle kaldım

Cüneyt Kahküllü (45): “Türkiye’deki sayılı holdinglerin ürünlerini Özbekistan’da satıyordum. Mobilya ürünleri, ev dekorasyon ürünleri satan üç mağazam vardı. Bin 800 metrekare alanda satış mağazam vardı. Bizim mağazalara da Şubat 2011’de el konuldu. Orada bir çalışanımız vardı; onu zor kurtardık. Zararım 10 milyon dolar seviyesinde. Şimdi işin kötü yanı, orada sattığımız malların bir kısmını Türkiye’den firmalardan borç almıştık. Oradaki varlığımıza el konulunca buradaki borçları da ödemekte zorlandık. Buradaki evimi, arabalarımı sattım. Yine de 300 bin dolar borcum kaldı. Kaldım kuru ceketle…”

Sınır ihlali için 9 ay tutuklandım

Mehmet Memoğlu (40): “29 Ocak 2010’da Tacikistan’dan Kırgızistan’a gitmek istedim. Özbekistan’dan transit olarak geçmek istedim. Fakat beni aldılar. Normalde kendi yasalarına göre sınır ihlalinden beni sorgulayıp sınır dışı etmeleri gerekirdi. Özbek istihbaratı önce sorguladı beni. Daha sonra adi suçluların tutulduğu başka bir hapishaneye gönderildim. 9 ay tutuklu kaldım. Salıverilmem de para yedirerek oldu. Özbek avukata, hâkime para yedirdik. Sakarya’daki kardeşim arabalarımızı sattı, bir miktar kredi çekerek parayı getirdi. Hala kredi borcunu ödüyorum. Özbekistan’ın adını dahi duymak istemiyorum.”

25 milyon dolarlık yatırım gitti, 25 milyon dolarlık zarar oluştu

Federal Group bünyesindeki Federal Elektrik yöneticisi Asım Kayan da, geçtiğimiz yıl tutuklu kalan bir diğer isim. 365 gün boyunca tutuklu kaldığını söyleyen Kayan “Federal Grup olarak Özbekistan’da ciddi bir yatırım yaptık. Federal Elektrik olarak Özbekistan Devleti ile ortak bir şirket kurduk. Şirketin yüzde 49 ortağı Özbek Hükümeti oldu. Doğalgaz sayaçlarının satışını yapıyorduk.

Çeşitli bahanelerle yönetimdeki kişiler hakkında tutuklama çıkarmışlar. Ben o sıra Türkiye’deydim. Sorunun çözümü için Özbekistan’a gittim, Türkiye’ye gelmek üzere dönüş yolundayken havaalanında alındım ve 365 gün boyunca tutuklu kaldım. Suçlamada gerekçe ‘gaz sayaçlarını pahalı sattığımız’ yönünde oldu. Tabi bu bir bahane. Oraya yatırım için Türkiye’de ciddi hazırlıklar yapmıştık. Federal Elektrik olarak 20-25 milyon dolar zararımız oluştu. Ben tutuklu olduğum süreçte, diğer çalışanlarımız da dönmek durumunda kaldı. Şirket kapalı durumda” bilgisini verdi.

Orası bir tür Guantanamo gibi… Dayak-işkence akıl almaz şeyler yaşandı… Uyurken başına neler geleceğini bilemiyorsun. Demir mazgalın her açılışında ürperirdik. Hele akşama doğru saat 17.00 gibi çağrıldık mı biliyorduk ki dayak hakaret var. 365 gün sonra sınır dışı edildim. Şirketimiz de orada kaldı. 20-25 milyon dolarlık yatırımımız gitti.

300 dolarlık fiş için fabrikaya el konuldu

Özbekistan’da 120 kişinin çalıştığı tekstil atölyesi ve satış mağazası bulunan Levent Karabayır (46) ise yaşadıklarını şöyle anlattı: “2006 yılında 200 bin dolarlık bir yatırım yaptık. Tekstil ürünleri üretiyorduk. Bir yanda da ürünleri mağazada satıyorduk. Benim Türkiye’de bulunduğum süreçte 15 Aralık 2010 günü önce mağazaya gelmişler, daha sonra fabrikaya gitmişler. Sudan gerekçelerle yüklü cezalar kestiler. Gerekçe ise mağazada fiş kesilmemesi…

Fiş kesilmeyen ürün tutarı ise toplasanız 300 dolar değil. Tabii fiş olayı bahane… Bize orada yüklü bir ceza kesildi. Kesilen cezaları bir bütün ödedim.  Benim Özbekistan’a girişim yasaklandı. Mağazayı kapattık. Oradaki bazı dostlar aracılığı ile kurtulduk. Ama orada başımıza neler geldi bir biz biliyoruz. Fabrikamın başında ise Özbek bir müdür bulunuyor. Fabrikamı onlar işletiyor. Gidemediğim için fabrikamı da alamıyorum. El koyma olayları 2010’un sonunda başladı. En son dün (önceki gün) 4 firmaya daha el konulmuş” bilgisini verdi.

Çöp toplama, sokak süpürme cezası

Ben sorunu çözmek için oraya gittiğimde ise bana tuhaf bir ceza verdiler. Adı ‘Ahlak Düzeliş’ cezası. Ki o ceza kendi vatandaşlarına verebileceği bir ceza. O cezayı alan kişi çöp topluyor, yolları süpürüyor. Benim mali kaybım diğer işadamlarına kıyasla daha düşük olmasına karşın, yaşadıklarım bende ağır bir travma yarattı.

Yemekhaneme el koydular

Numan Akın (58): Özbekistan’a 2005 yılında gittim. Orada toplu yemek üretimi yapıyorduk. Tüm vergi ve sigortalarımı günü gününe yapıyordum. Tek kuruş hesap hatası yapmamak için özen gösteriyordum. Bunun için denetmen bile tutmuştum. 2011 yılı Şubat sonunda fabrikaya gelmişler. Orada bir adamımız vardı. Bir daha da gidemedim. Çünkü gittiğinde başıma nelerin gelebileceğini tahmin etmek zor değil”

Özbekistan’da yatırımı bulunan Türk firmaları şu sıralar adeta diken üzerinde. Onlarca firmaya el konulurken, sahiplerinin bazıları aylarca tutuklu kaldıktan sonra sınırdışı edildi. Türkiye’ye dönen şirket sahipleri, can güvenlikleri olmadığı gerekçesi ile bir daha Özbekistan’a gidemediklerini söylüyor. Özbekistan cezaevlerinde 50 kadar Türk bulunuyor.

Özbekistan’da benzer durum içinde olan firma sayısı 60 olarak ifade ediliyor.

Malımız gitti, canımız da gidiyordu

Vahit Güneş (47): “Ben bir süre Özbek istihbaratının binasında tek kişilik hücrede tutuldum. Kaba dayak işkencenin haddi hesabı yoktu. O kadar ağır işkenceler yapıyorlardı ki, onların her istediğini söylemek zorunda kalıyorduk. Çoğu zaman ölümü düşündüm. Söylemeye dilim varmayacak şeyler yaptırmak istediler. O kadar çok acı şey yaşadık ki… İnsanların çığlığı kulaklarımda hâlâ…Fakat, ne hükümetimiz ne devletimiz bize sahip çıkmadı. Malımız gitti, canımız gidiyordu. Onlarca şirketin başına benzer şeyler geldi. Hükümetin bu konuda kılını kıpırdatmaması bizi hem üzüyor hem de düşündürüyor.”

Artvinli Vahit Güneş ve kardeşleri Türkiye’deki yatırımlarından sonra 2003’te Özbekistan’da da yatırım yapmaya başladı. 7-8 yıl içinde Özbekistan’daki işlerini önemli bir noktaya taşıyan Vahit Güneş’in başında bulunduğu Turkuaz Grup, bu ülkede çeşitli alanlarda 18 şirket kurdu, 4 AVM açtı, bin 200 kişi çalıştırdı.

Özbekistan’da 9 aya yakın tek bir hücrede tutulması olayını “Özbekistan’da cehennemi yaşadım”sözleri ile dile getiren Güneş yaşadıklarını şöyle ifade etti: “2 Mart 2011 günü, saat 10.30 sıralarında AVM’de bulunduğum sırada 300 kadar silahlı- maskeli kişi AVM’nin etrafını sardı. Bir anda neye uğradığımızı şaşırdık.   Beni ofisimde tuttular. Başımda 50 kadar silahlı kişi bulunuyordu. 7-8 gün beni ofiste tuttular.

Ben içerde ofiste tutulduğum sırda AVM’yi yağmaladılar. AVM’nin kapısına getirilen kamyonlarla yağmalama yapıldı. Tutuklanmam için bir kılıf uydurduktan sonra cezaevine konuldum. 9 aya yakın tek başıma bir hücrede tutuldum. Konulduğum yer istihbaratın denetimindeydi.  O kadar acı şeyler yaşadım ki… En son kardeşim 700 bin dolar fidye ödeyerek çıkabildim.

Özbekistan’daki 4 AVM’miz, 18 şirketimiz gitti. Zararımız en az 50 milyon dolar. Bin 200 çalışanımız vardı bütün hepsini kaybettik. Mal varlığımız gittiği gibi canımız da gidiyordu. Cezaevinde sahip olduğum eşyaları, cep telefonumu bile alamadan Özbekistan’dan çıktım. O ülkede onca malvarlığım olmasına ceketimi alıp çıkabildim.”

Vahit Güneş, kendilerine yönelik suçlamaların el koyma gerekçelerinin, ‘vergi kaçırma ve dini yayın bulundurma’ şeklinde ifade edildiğini söyleyerek “Bize yönelik operasyon için bahane aradılar. Grubumuza ait şirketlerin tümünde yapılan incelemelerde suç unsuruna rastlanmadı. Sadece gümrük antreposunda ve depolarda 60 bin dolar değerindeki malın evraksız olduğunu iddia etiler” şekline konuştu.

Vahit Güneş şimdilerde el konulan malvarlığını kurtarmak için Tahkim Davası açmaya hazırlanıyor.

Ağabeyimi aylar sonra görebildim

Fikret Güneş (40): “Özbekistan’daki en büyük Türk yatırımı bizimdi. Turkuaz Grup olarak Orta Asya’nın en büyük marketini kurduk. 2 Mart 2011 günü Taşkent’deki AVM’mizi bin kadar maskeli silahlı kişi bastı ve 7-8 gün ofiste tutulduktan sonra, hapishaneye konulduk. Orada yaşadıklarımı Allah başka kimsenin başına getirmesin. Ağabeyim başka bir cezaevinde tutuluyordu. 7 ay ağabeyimi göremedim. Yedi aydan sonra ilk kez mahkemede karşılaştık. O karşılaşma anında yarım saat ağlamaktan bir şey diyemedim. 4 AVM’miz, 18 şirketimiz gitti. Bin 200 kişi yanımızda çalışıyordu. Hepsi gitti. Canımızı zor kurtardık.”

Müşteri bulunsa satıp gelecekler

Kimi şirket sahipleri ise adlarının yazılmasını istemiyor. Gerekçe ise halen Özbekistan’da tutuklu personellerinin bulunması ve işyerlerinin bulunması… Adının yazılmasını istemeyen bir şirket sahibi iki personelinin 1.5 yıldan bu yana tutuklu odlunu ifade etti.

“Biz ne yaptık da bütün bunlar başımıza geldi” diyen aynı kaynak: “Ekonomik olarak çöktüm. Özbekistan’daki üretim yerimiz durma noktasında. Tutuklu çalışanlarımın ailelerin bakmak durumundayım. Ben kendim de Özbekistan’a gidemiyorum. Malımızı canımızı nasıl kurtaracağız bilmiyorum. Ben Özbekistan’a hayatımı verdim. Şimdi hepsi gitti. Burada da borç içindeyim. Ve üstelik damgalanmak ayrı bir zulüm… Şuan Özbekistan’dan bir çok firma malını satıp gelmek istiyor. Ancak müşteri bulamıyor.” Dedi.

Ceketimi bile alamadın çıktım

Bir başka firma sahibi ise şunları söyledi: “Orada tutuklu olan personelim var; onları kurtarmaya çalışıyoruz. Size şu kadarını söyleyeyim. Orada ceketimi bile alamadın çıktım. Eşyalarım dahi orada. Ki biz ‘Özbekistan’ın Koç’u olarak anılıyorduk. Şimdi burada garibanları oynuyoruz. Üstelik Türkiye’de aldığımız malların da borçları da sırtımıza bindi. El konulan mallarımızı kurtarmamız uzak bir ihtimal…”

Dinçer Gökçe’nin 19 ve 24 Nisan 2012 tarihli Hürriyet gazetesindeki haberlerinden:

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/20404576.asp

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/20373834.asp     

derleyen Bülent Pakman. Nisan 2012

Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 4 Yorum

Yaşar Nuri Öztürk’e göre Reenkarnasyon 2

Yaşar Nuri Öztürk’ün (YNÖ) 13.04.2012 tarihinde Show TV’de “Saba Tümer (ST) ile Bugün” programında, reenkarnasyon ile ilgili görüşleri: (SÖYLEŞİNİN ÖNCESİNİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN)

Cenab-ı hak insan yapısını kodlamış. 150 yıla kadar yaşayabilir. Bunu 150 yılın altına çekmek insanın davranışlarıyla ilgili bir hadisedir. Yoksa Cenab-ı Hak zalim mi? Sana şu kadar yıl, ona şu kadar yıl, buna bu kadar yıl. Niçin, sebep ne? Herkese aynı yıl vermiş, 150 yıla kadar yaşayabilirsiniz, gerisi size kalmış. Değişmez kanun kader budur. Allah herkese göre bir kader takdir ederse Allah zalim olur. Emevi zalimleri kendi zulümlerini kapatmak için, Arap Emevi kodamanları, Allah’ı zulümlerine alet ettiler, bu kader kavramıdır dediler.

Hocam peki mesela hani anne karnında ölen bebekler var veya doğduğu anda ölen bebekler var onlar ne oluyor o zaman?

Onu bilemem, ben onu. Yalnız ben orada reenkarnasyonun mutlaka devrede tutulması gerektiği kanaatindeyim kanaat-i acizem odur. Reenkarnasyonu dışlayarak hayatı izah edemezsiniz. Benim kanaatim bu. Hintli bunu sekiz bin yıl önce bulmuş. Biraz aşırıya götürmüş olabilir ama kutsal metinler bunu düzeltiyor. Yani reenkarnasyon yoktur, ahiret inancına aykırıdır filan” ya git şurdan ya. Ne aykırısı? Ahiret inancının en büyük takviye edicisi reenkarnasyon. Bu reenkarnasyonu ileriki zamanlarda insanlık ciddi biçimde gündeme alacaktır. Bunsuz hayatı izah edemezsiniz.

Eee tamam o zaman bebeğin mesela ölmesinin reenkarnasyonla alakası var mı?

Var.

Anlatın.

Ben, onun izahının hepsini ben yapamam. Yani külli adalet sistemi, ilahi adalet reenkarnasyonla ciddi biçimde bağlantılıdır. Eski hayatlar yeni gelişleri etkiliyor, şekillendiriyor. Kur’an diyor ki bunu hatırlama imkânını sizden aldık. Hatırlarsa o zaman bunun hiçbir kıymeti kalmaz. Haa… ben eski hayatımda şöyle yapmıştım, şimdi… yok öyle yağma. Li keyla ya’leme min ba’di ilmin şeyyan diyor (“ilimden sonra birşey bilmemesi için” Bülent Pakman’ın notu)

Onun için mi mesela helalleşilir hocam?

Gayet tabi. Siz adam gibi yaşamanın önünüze konmuş evrensel şartlarına uarak yaşayacaksınız. Eski şöyleydi, böyleydi ama lütfen, Allah zulüm mü yapıyor bazı insanlara ya? Biri orda doğuyor, biri burada doğuyor, biri kör doğuyor biri kötürüm doğuyor, öbürü malul doğuyor, öbürü sefalet içinde. Bir Fransız yazar okumuştum, Krono Üniversitesinde Profesördü, eserinin son cümlesi şuydu: doğunun yoksul ülkelerinin külleri içinde heba olup giden Beethovenları, Schopenleri görüyorum ve içim sızlıyor diyor. Bak. Allah adildir. Ahret denen bir yerde mahşerde milleti bir meydanda toplayacaklar, bütün insanlığı, ve orada bir terazi kurulacak ve herkesin orda … ya Allah’ın sünnetullah diye kanunları var bunlar orda da işliyor burda da böyle bir şeyin olacağına kafanız basıyor mu? Bunlar müteşabih kavramlardır. Hesap sorulacak, nasıl sorulacağını Allah biliyor, işte reenkarnasyon bunun nasıl sorulduğunun izahlarından biridir. Ha biri derse ki kardeşim hesap sorulacak ama reenkarnasyonu falan bu işe karıştırma, bu başka bir şekilde olacak bunu bilmiyoruz, eyvallah başım üstüne ona da bir itirazım yok.

Peki hocam şimdi bütün hayatlara dair mi hesap sorulacak yoksa öteki gelişler mesela bir takım gelişleri telafi etmek için mi?

Kur’an’dan bakıyorsak k i burda öyle bakıyoruz, Kur’an her yaratılan ruha, gönderilen her ruha bir kredi veriyor.  Kur’an’ı adam gibi okumadılar ki. Kur’an’ın şaşmaz milimetrik sapma yapmayan ilahi bir insicamı sistemi var. Onu Kur’an istediği gibi okuduğu zaman bulursunuz onu. Allah’a bin şükür ben onu bulanlardan biri olarak görüyorum kendimi. Şimdi Kur’an diyor ki her insana, her ruha bir kredi veriyorum ben. Bu kredinin adı ömür. Kur’an’da geçiyor. Bu krediyi adam gibi kullanan bir kere gelir kullanır hakkını verir gider ve öbür alemlerde devam eder. Krediyi ihlal eden, krediye ihanet eden, kredinin haklarını çiğneyen, icaplarını yapmayan faturayı ödemek üzere tekrar gelir. Yine olmadı bir daha gelir. Olmadı bir daha gelir. Kur’an iki, üç gelişten bahsediyor. Gelir, faturayı öder.

Sonuncuyla mı ödeniyor, yani?

Faturayı ödeyene kadar gelir.

Ha, haaa.

Faturayı nasıl ödeyecek? Bu dünyada çektikleriyle. Yani Allah’tan fazla merhametli olmaya da kalkmayın denmiştir. Bu ne demek biliyor musunuz? Siz sahip olduğunuz imkanların hakkını verip insanlarla paylaşacaksınız, onlara yardımcı olacaksınız, bu sizin kredinizi adam gibi kullanmanızın icabıdır. Fakat. Ya Allah da amma yanlış yapıyor, nedir bu sefalet, ben bunları düzelteceğim filan diye böyle Allah’a  posta koymaya kalkanlar da var. Hayır efendim orda dur bakalım. Adam geçmişte yaptıklarının hesabını burada ödüyorsa sen bunun önüne hiç set çekemezsin. Dolayısıyla…

Siz bu sefer niye geldiğinizi biliyor musunuz hocam?

Ben… ben ikinci sefer mi geldim, kaç sefer geldim, niye geldim, bilmiyeceksiniz diyor. Bilirseniz bunun hiçbir espirisi kalmaz.

Ama hayır, şimdi mesela yaşam amacınızı bulmak, ne bileyim ben onu bir şekilde değerlendirmek, deneyimlemek filan… Ne olmuş olabilir sizin gelme sebebiniz mesela? Nedir misyonunuz?

Valla bilmem. Amerika’da Morgan’ın bana dediğine göre üçüncü gelişim benim. Demek ki ben de birtakım haltlar işlemişim, yanlış yapmışım.  Bundan önceki hayatımda Suriye dolaylarında büyük bir kumandan…

Hocam niye zaten üçüncü gelişte bu şekildeyseniz bence iyi bir şey kaç kere gele.. yani ne kadar çok gelirsen o kadar iyi derler.

Niye adam gibi gelip… gerçi büyük Mevlana  diyor ki insanoğlu bir kere, nihayet 2 kere doğar. Bense defalarca doğdum diyor. Şimdi bir de bazı ruhların gelişleri kendilerinin hatalarını tamirden çok hemcinslerine ışık tutmaya yönelik olabilir.

Hocam peki daha önceki gelişlerinizde neymişsiniz?

Son gelişimde ordu kumandanı, 3 hatunu olan ve hatunlardan birini devamlı yanında taşıyan…

Gene erkekmişsiniz yani.

Evet.

Üç hatun var. Bir tanesini hep yanınızda taşıyorsunuz.

Hep yanımda taşırmışım.

Bence sizin kadınlarla ilgili bir şeyinizi çözmeniz lazım hocam bu gelişte.

Neymiş o?

Bilmiyorum, siz kendiniz bulacaksınız.

Defteri kapatırsın olur biter.

Hayır işte çözün ki yani bir daha bir daha olmasın

Benim öyle bir problemim yok. Niye öyle çözün diyorsun? Çözülesiye bir problem gibi görmüyorum.

Hocam söyleyene değil, söyletene bakın.

Benim bir şikayetim yok.

Şikayetiniz yok da yani, ne bileyim ben. Çıktı bir anda ağzımdan ben de bilmiyorum niye çıktı.

Yani benim orda bir…bir defa Allah’a bin şükür kompleksim yok

Yani bir şey demedim

Bastırılmış heveslerim falan filan yok

Onu da demedim hocam.

Demedin ama ben güzelliklere meftun bir insanım. İnsan münasebetleri de güzelliğin bir parçası, ona bir şey dediğim yok ama benim böyle ısrarım falan böyle bir şey yok

Ondan demedim, şundan da bakarsak, herkesin içerisinde bir kadın bir erkek var hepimizin içerisinde, belki de onunla mı acaba bir dengelemek lazım?

Canım var yani altmış sene oldu var şimdi ne yani mezar kapısına kadar da ille kadın olacak diye bir şart yok

Hocam daha o aşkınız var daha kavuşamadığınız, a aa… Olmazsa hocam bir dahaki gelişinizde yine çıkacak karşınıza

Yok onu bu sefer halledeceğiz.

İşte onu diyorum

Şu nekahet dönemini bir geçirelim

Bir geçirin onu, bence de yani. Peki ilk gelişinizde neymişsiniz?

Onu söylemedi Morgan. Bilmiyorum.

İlginç bir şey bu konu. Gerçekten ama hani, gerçi Morgan neciydi hocam?

Morgan erkek ismi gibi duruyor ama kadın.

Kadın mı?

Zenci bir kadın.

Ha falcı mıydı?

Yani. Falcı diyebiliriz, evet. Beni zorla bir nevi tuttu elden girerek falan böyle.

Ha hah elden söyledi..

Böyle…yani elim…bir saate yakın…şu elde bir saate yakın ne okunur allahaşkına. Korkunç bir kadın o. Her neyse.

Peki hocam böyle şeylere inanmak mı gerekir inanmamak mı?

İnanmak çok ağır bir tabir ama bunları safsata görmek de isabetli değil bence. Onların da bir yeri var.

Ama safsata olanları da var.

Kesin tabi. Onun için öyle diyorum. Bunların matematik gerçekliği yok. Ama ben bunları…tamamen de alt etmiyorum yani. Bunlar insanlığın asırlık tecrübeleriyle  yürütülüp gelen bir takım deneyimleri de bize aktarıyor, yani onu da gözden uzak tutmayalım.

Peki ikincideki göreviniz neymiş, hani subaydınız üç tane hatun vardı da

Hayır, birinci ikinci, bundan önceki yani ikinci. Ordu kumandanı.

E tamam da yani hani şey olaraktan, eee, misyon, o işiniz o, misyonunuz neymiş? Tamamlamamışınız ki geldiniz yani.

Misyonum ordu kumandanlığı da neresini eksik bıraktık…bilmiyorum.

Onu bence bi…

Biyerini eksik bıraktık.

Bence de

Ama çok önemli bir kumandanmışım. Çok önemli bir kumandan imişiz.

Şimdi de bambaşka bir şekilde onu şey yapıyorsunuz işte.

Şimdi de fikirde.

Fikir kumandanısınız.

Görev yapıyorum. Allah’ın izniyle.

Neyse bunlar…şey…güzel konular, derin konular filan da……..

SÖYLEŞİNİN BİRİNCİ BÖLÜMÜ

Hocam bir de bu reenkarnasyonla ilgili soracağın gine..şey derler…o doğru mudur, mesela daha önceki hayatında kimi tanıyorsan, bu hayatında tanıdığın herkesi, herkesle daha önceki hayatarında muhakkak ki tanışmışlığın bir irtibatın olmuştur derler, doğru mu?

O biliyor musunuz, o Peygamberimizin de bir sözüdür yani aşağı yukarı aynı anlamlarda “ruhlar, dünya öncesinde, ruhlar aleminde tanışır, bilişirler veya itişirler, nefretleşirler demeyim tenakür tabirini kullanmıştır Hazreti Peygamber. Orada tanışıp, bilişen, birbirine ısınan, taaruf onun karşılığı da, bu dünyada da birbiriyle ısınır, kucaklaşırlar, tenakür edenler orada itişenler birbiriyle zıtlaşanlar burada da zıtlaşırlar, senin dediğini hatırlatıyor.

Hemen hemen benziyor yani. Demek ki öyle bir şey var. Ne kadar çok

Yani şu dünya bir önceki şeyin bir şeylere devamıdır. Ne başlangıçtır ne sondur.

Çok ilginç değil mi yani, sizinle de Halil’le de, ne bileyim ben  kameraman arkadaşlarla da herkesle de demek ki daha önceden de bir irtibatımız varmış.

Olabilir.

Belki de daha önce ben onların kameramanıydım.

Yani şimdi siz bu dünyada geliyorsunuz biriyle çok da izah edemediğiniz biçimde yakınlık hissediyorsunuz, birbirinizi adeta çekiyorsunuz veya birine aşık oluyorsunuz. Niye o değil de o.

Evet hocam, niye?

Şimdi, Mecnun’a demişler sen bu Leyla’ya  böyle, işte mecnun olmuş Leyla için, “nedir bu ya bu kara, kuru, yamga bir kız, bunun neyine aşıkı bu ya, bu kadar şiirler, bilmemneler yahu yazık” . Diyor ki “siz ona benim gözümle bakmıyorsunuz, Benim gözümle baksanız beni yadırgamazdınız”. Niye o gözle bakıyor?

Niye hocam?

E… belki geçmiş hayatta yarım kalmış bir şi var.

Şimdi hocam olayı birazcık böyle şey yaparsak . eee magazinselleştirirsek demeyim de böyle “light”laştırırsak, onu da şimdi Türkçe, mesela geçtiğimiz günlerde Gönül Yazar gelmişti, hatta Gönül Yazar size de sormamı söyledi programda, altı kere evlenmiş ya…işte bu diyor…

Altı mı?

Altı diyo.

İyi ben onbir biliyordum.

Neee?

Öyle bir şey var benim kafamda, neyse, evet…

Neyse altı diyelim. Şimdi diyo ki öyle yazılmış benim yazım diyo. Altı kere evlendi diye yani hepsi yazılmış mı olmuş oluyo o zaman yani?

Allah sizin evliliklerinizle mi uğraşıyor her şeyi bitirdi de?

…..

Hani  denir ya. Allah.. işte..kiminle evleneceğini bilir.

Allah cüziyatla meşgul olmaz. Kuralları koyar, külli irade, şimdi bunların altından kalkamıyacaksın diye girmiyorum. Külli irade. Sana ne dedim? Ana koordinatlar. Kur’an da cüziyatla uğraşmaz mesela. Koordinatları koyar. Kur’an bu ayrıntılarla uğraşmadığı için Kur’an’ı dinin dışına attılar, ayrıntıları doldurdukları kitapları da Kur’an’ın yerine koydular. Felaket buradadır. Kur’an koordinat veren kitaptır. Cenab-ı Hak da koordinatları koyar, teferruatla uğraşmaz, kasap hesabı çetele tutmaz.

Peki hocam o zaman deminkinden yola çıkarak belki daha önceki hayatta yaşamışlardır, ordan bir temasları vardır, Leyla ile Mecnundan işte örnek verdiniz, o gözle bakıyordur. O zaman öyle mi olmuş oluyor?

O sizin işiniz. Olur. Olur.Yani ben size bir daire çizmiştim, bak…

Hocam niye sizin işiniz diyorsunuz canım hepimizin işi.

Hayır, hayır sizin derken bizim, insanlığın. Bir daire çizmiştim. İşte bak. Şu geniş daire, külli irade. İnsanoğlu bunun dışına asla çıkamaz. Kader bu. Varlığa Cenab-ı Hakkın egemen kıldığı kanunlar ki Kur’an bunlar değişmez diyor, sünnetullah. Bunun içinde sonsuz daireler var. Kum tanelerinden daha çok. Bizim dairelerimiz. Biz bunların içinde istediğimiz gibi hareket ederiz. Özgürlük verilmiş bize. Ama şu ana sınırları zorlayıp buralarda bir taşma yapamayız. Kader budur. Bize nasıl anlattılar kaderi? Şu bizim küçük kum  tanesi kadar küçük dairelerimizin içinde kader, senin alnına ne yapacaksan yazılı. Yani neredeyse akşama mercimek çorbası mı içeceksin, tarhana çorbası mı? O da yazılı. Ben akşama arpalı,yoğurtlu çorba söyledim mesela yapın özlüyorum şimdi bu benim kaderimde yazıldı mı bu ya? Bunla uğraşır mı Cenab-ı Hakkı? Bir Fransız yazar muhteşem bir söz söylemişti. En büyük hatalarımızdan biri Allah’ı minimize etmememiz, pazar yerine indirmemiz. Dinci hurafeciliğin yaptığı en büyük kötülük budur. Allah’ı minimize etmeyin, küçültmeyin, hesaplara uydurmayın. Pazar yerine indirmeyin. Allah’ı ulvi ve külli koordinatların müteal kudreti olarak ait olduğu yerde tutun.

Peki hocam mesela çok sevip de kavuşamayan çiftler var. O ne?

…..

Sevip de kavuşamayanlar. Şimdi, iki şey geliyor aklıma.

Mesela istiyorsunuz, istiyorsunuz, olmuyo yani…

Samimiyetle. Ya tam istesen olur Saba, yapma. Bir takım sıkıntı, hesaplar, şöyle olursa şöyle olur. Şimdilik şöyle olsun, şunu da şöyle yapalım. Çıkıp adam gibi “tamam kardeşim ben gönlümün götürdüğü yere giderim” tak “ver elini yallah” de bak nasıl oluyor.

Neden demediniz o zaman, orda takın yüzüklerinizi….

Çünkü sosyolojik bağlar her birimizi şartlandırıyor. Ben ki özgürlüğü, çılgınca yaşamayı hayat edinmiş bir adamım, ben bile bu şartlardan kurtulamıyorum. Mecburum, toplum içinde yaşıyoruz. Neyse onu geçelim. Şimdi iki şey olabilir. Sevip de kavuşamıyor diyorsun. Ne olabilir? Sevip de kavuşma durumunda olanları bir biçimde haksız yere engellemiştir, şimdi faturasını böyle ödüyor.

Öncekinde.

Bak adalet-i ilahiye. İki. Bir hikmete mebni sevip kavuşamıyor, ödülü bir biçimde ona hayat tarafından verilecektir. Sen bilir misin ki  Peygamber efendimize isnadedilen, isnat demeyim, sanki uydurma gibi oluyor çünkü, bu söz gayet yerinde bir sözdür, Peygamberimiz söylemiş olabilir, “samimiyetle birbirine aşık olarak kavuşmadan ölenler şehit mertebesindedir” diyor. Ne muhteşem bir söz. Bakar mısınız? Bir biçimde engellenmiş. Anadolu’da böyle binlerce vardır. Ben ne örnekler biliyorum. Şehit mertebesinde. Hükmen şehittir. Nasıl? Peygamberin bu sözünden hiç bahsedildiğini duydun mu bugüne kadar? Varsa yoksa Arap fistanı, Arap takkesi.

Gerçekten hiç duymadım, haklısınız.

….

Ha bire takke pompaladılar. Ha bire takke pompaladılar. Peygamber efendimizin def-i haceti de gaitayı şerifedir, o da tahirdir.  Senin Allah iyiliğini versin. Senin Allah iyiliğini versin. Peki ahlakı nedir? Ama ahlakını hiç şerif yapmadılar Peygamberin…..

SÖYLEŞİNİN İKİNCİ BÖLÜMÜ

(ÖNCEKİ SÖYLEŞİ İÇİN TIKLAYIN)

Bülent Pakman. Nisan 2012.

Not: Arapça ve yabancı kelimelerin aktarımında hatalar olabilir.

Reenkarnasyon ile ilgili tüm yazılarımız:

Reenkarnasyon yoksa Allah’ın adaleti de yok

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Bizi zulümden kurtarın

Suudi Prenses’in reform listesi

Suudi Prenses'in reform listesiLondra’da yaşayan Prenses Besma Bint Suud Bin Abdülaziz, BBC’ye ülkesinde pekçok değişiklik istediğini, ancak kadınların araba kullanmasına izin vermek için doğru zamanı beklemek gerektiğini anlattı.

Kral Suud’un, Suudi Arabistan’ın eski kralının kızıyım. Babam ülkede kadınlar için ilk üniversiteyi kurdu, köleliğe son verdi ve kral ile başbakan makamlarını birbirinden ayıran bir meşrutiyet yönetimi kurmaya çalıştı. Ancak üzülerek söylüyorum ki sevgili ülkemde, bu adımlarla yeşeren umutlar bugün suya düşmüş durumda.

Gurur duyduğum köklü kültürümüz, asaleti ve cömertliği ile ünlüdür. Ama bizim, toplumu yönetecek temel medeni kanunlara ihtiyacımız var.

Bir evlat, kızkardeş, (eski) eş, anne, iş kadını ve faal gazeteci olarak Suudi Arabistan’da değişmesini istediğim şeyler şunlar:

1. Anayasa

Tüm erkek ve kadınlara hukuk nezdinde eşit muamele yapan, ama aynı zamanda medeni kanunlarımıza ve siyasi kültürümüze rehberlik eden bir anayasa görmek istiyorum.

Örneğin bugün Suudi mahkemelerinde bütün kararlar, yargıcın mübarek Kuran’ı nasıl yorumladığına dayanarak alınıyor. Yorum tamamen o yargıcın kişisel görüşlerine ve yetiştirilme tarzına göre yapılıyor. Genelgeçer ilkelere veya ona yol gösterecek, yazılı bir anayasaya göre değil.

Ben burada Batılı bir sisteme geçiş çağrısı yapmıyorum; o sistemin bizim ihtiyaçlarımıza ve kültürümüze uyarlanmasını istiyorum. Yani anayasamız, Kuran’ın felsefesinden ilham alsın, değişmez ilkeleri olsun ve şu anda olduğu gibi yargıçların kişisel kaprislerine kalmasın.

Bu anayasa özellikle cinsiyetine, konumuna ya da mezhebine bakılmaksızın her vatandaşın temel insan haklarını korusun. Herkes yasanın önünde eşit olsun.

2. Boşanma hukuku

Şu anki boşanma yasalarının suistimal içerdiğine gönülden inanıyorum.

Bugün Suudi Arabistan’da bir kadın yalnızca onbinlerce dolar ödediğinde ya da boşanma sebebine bizzat tanık olan birini bulduğunda boşanabiliyor – boşanma sebepleri genelde evliliğin dört duvarı arasında kalacak cinsten olduğuna göre bu, yerine getirilmesi imkansız bir koşul.

Bir kadını boşanmaktan caydırmanın bir başka yolu da, altı yaş üstündeki çocukların velayetinin otomatik olarak babaya verilmesi.

Bu durum, yasalarımıza temel oluşturan Kuran’a tamamen aykırıdır.

Kuran kadına “uzlaşması imkansız farklılıkları” sebep göstererek boşanma hakkı verir.

3. Eğitim sisteminin yenilenmesi

Suudi Arabistan’da bugün kadınların gördüğü muamele çocuklarımızın, kız ve erkek çocuklarımızın, okulda aldığı eğitimin bir sonucu.

Müfredatın içeriği son derece tehlikeli. Öncelikle, gençlerimize kadının toplumdaki konumunun daha aşağı olduğu öğretiliyor. Rolü yalnızca ailesine hizmet etmekten ve çocuk yetiştirmekten ibaret.

Hatta bir kadın Allah’tan başkasına tapınacaksa, bunun kocası olması gerektiği öğretiliyor; “kocasının ihtiyaçlarına biat etmezse meleklerin onu lanetleyeceği” söyleniyor.

Kızların spor derslerine katılmasına da izin verilmiyor. Bu, Kuran’ın tamamen yanlış yorumlanmasının bir sonucu. Ben bu ideolojilerin kadınları suistimal ettiğine inanıyorum.

Bunun dışında eğitim sistemimiz genelde yalnızca hadis, fıkıh ve tefsir gibi dini konulara ağırlık veriyor. “Eğitimin kendisi, dinden başka herhangi birşeyi öğrenmek seni cennete götürmez, dolayısıyla vakit kaybıdır” anlayışı hakim.

Ben dini eğitimin İslam’ın gerçek ahlakına temel olan Kuran ve sünnetle sınırlanmasını istiyorum. Gerisi en tehlikeli türünden, körlemesine bir ezbercilikten ibarettir. Gençlerimizi teröre ve Kuran’ın asıl anlamını suistimal etmeye iten köktenci ideolojilere açık hale getirir.

Gençlerimizin dimağını (hadis, fıkıh ve tefsirde bulunan cinsten) kaynağı belirsiz alıntıları ezberleterek harcayacağımız yere, özgür düşünmelerini, yenilikler yapmalarını ve toplumumuzun iyiye gitmesi için çaba harcamalarını teşvik etmeliyiz.

İslam’ın ilk yılları yaratıcılığın zirveye ulaştığı yıllardı. Ulema bilimde, edebiyatta büyük başarılar kaydederdi. Dinimiz, ardına saklandığımız bir kalkan değil, bize yenilikler yapma, çevremize katkıda bulunma ilhamı veren bir güç olmalı. İslam’ın asıl ruhu budur.

4. Sosyal hizmetlerde kökten reform

Sosyal Hizmetler Bakanlığı kadınları korumak yerine, onlara yapılan zulme göz yumuyor. Kadınların gidebileceği tek sığınma evleri, devlete ait olanlar. Buralarda da kadınlara sürekli olarak, koruma isteyerek ailelerini utandırdıkları mesajı veriliyor.

Eğer güçlü ailelerden geliyorlarsa, güçlü aile reisinin gazabından korkularak derhal geri gönderiliyorlar. Bu yüzden evlerine yollanan pekçok eğitimli kadının, doktorların, bilim adamlarının intihar ettiğine tanık olduk.

Bize kadın haklarının korunacağı, aile geleneklerini aşacak güçte, kadınları koruyabilecek yasarla desteklenen bağımsız kadın sığınma evleri lazım.

Sosyal Hizmetler Bakanlığı kadın haklarını suistimal etmekle kalmıyor; ülkede yoksulluğun bu derece yaygın olmasının sebeplerinden birini oluşturuyor.

Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olsak da, sistemin şeffaflıktan yoksun ve yolsuzluklarla dolu olması yüzünden halkımızın yarıdan fazlası yoksul ve muhtaç durumda.

5. Mahremin rolü

Suudi Arabistan’da kadınlar, yanlarında Mahrem adı verilen bir eşlikçi olmadan sokağa çıkamıyor, hiçbir yere gidemiyor. Mahrem genelde bir erkek akraba oluyor.

Peygamber’in zamanında kadınlara bir erkek eşlik ederdi ama o dönemde Arabistan eşkiyalarla dolu bir çöldü.

Bugün bu yasanın tek varlık amacı, kadınların seyahat özgürlüğünü kısıtlamaktır. Kadınlara çocuk muamelesi yapmakla kalmayıp, onları yok yere erkeklerine ve topluma yük haline getirmektedir.

6. Otomobil kullanma

Bugün Suudi Arabistan’da kadınların otomobil kullanması yasak.

Batılı gözlemcileri en fazla endişelendiren yasak bu olsa da, ilk beş maddemi okuduktan sonra umarım siz de önce daha temel hakları almamız gerektiği konusunda hemfikir olacaksınız.

Ben kesinlikle kadınların şoförlük yapmasından yanayım ama bu kanunu değiştirmek için doğru zamanda olduğumuza inanmıyorum.

Eğer şu anda bir kadın otomobil kullanırsa, ders vermek isteyen birileri onu durdurabilir, taciz edebilir, dövebilir, hatta daha kötüsünü yapabilir.

Bu nedenle eğitim seviyemiz yükselene kadar ya da bizi bu tür çılgınlıklardan koruyacak kanunlar çıkana kadar kadınların araba kullanmasına karşıyım. Aksi halde aşırılık yanlılarının eline, bizi suistimal edecek bir koz daha vermiş oluruz.

Biz taciz edildiğimizde, İslam dünyasına dönüp “Bakın kadınlar araba kullandığında neler oluyor. Tazice uğruyorlar, dayak yiyorlar” derler ve kadınları kontrol etmek için daha sert kanunlar çıkarılmasını isterler.

Biz bunu göze alamayız. Bu adımı atmadan önce yasalarda ve kadına yaklaşımlarında kökten değişiklik gerekiyor.

Suudi Arabistan’a gereken, tüm vatandaşları için geçerli olacak haklar ve özgürlükler. Kadın hakları da bunlardan doğacaktır.

Not: Aşağıdaki haberden yorumsuz alıntıdır.

http://haber.gazetevatan.com/suudi-prensesin-reform-listesi/442353/30/Manset#

Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Kur’an’da Kadının Şahitliği

Kur’an’da kadının şahitliği

İslam düşmanlarının savlarından birisi Kur’an’da şahitlik konusunda erkek-kadın cinsiyet ayrımı yapılmış olması, bir erkek yerine iki kadının şahitlik yapacağının buyurulduğu, böylece İslam’ın kadını aşağılayan, ikinci derece insan sayan,  çağ dışı bir din olduğu iddiasıdır. Bu iddialarına kanıt olarak da Bakara 282. ayeti gösterirler.  Bu ayeti incelemeden önce Kur’an’da şahitlikle ilgili diğer ayetlere göz atalım:

Zina eden kadınla zina eden erkek… Yüz vuruş vurun herbirinin ciltlerine… Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın. Müminlerden bir grup da bunların cezasına şahit olsun. (Nur 2)

İffetli kadınlara iftira atıp da dört şahit getiremeyenlere gelince, onlara hemen seksen vuruş vurun. Ve onların şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin. Onlar, fıska batmışların ta kendileridir.” (Nur 4)

Kendi eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların herbirinin şahitliği, kendisinin kesinlikle doğru sözlülerden olduğu hususunda Allah’a yeminden ibaret dört kez şahitlik ikrarıdır. ” (Nur 6)

Sürelerini doldurma noktasına geldiklerinde o kadınları ya orfün gerektirdiği biçimde tutun yahut da yine örfün gerektirdiği şartlarla onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için tam bir biçimde yapın. Allah’a ve âhiret gününe inanan kişiye işte bu şekilde öğüt verilmektedir. Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu nasip eder.” (Talak 2)

Yetimleri, nikah çağına gelmelerine kadar gözetleyip deneyin. O zaman onlar da içinize sinecek bir olgunluk ve erginlik görürseniz, mallarını onlara geri verin. Yiyecekler diye bu malları tez elden saçıp savurarak yemeyin. Zengin olan, iffetli davransın. Fakir olan ise örfün gerekli kıldığı oranda yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman yanlarında şahitler bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter. (Nisa 6)

Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun! Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135)

Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün şahitleri olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun...” (Maide 8)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde erkek ve kadın şahit cinsiyeti  belirtilmemiştir.  Kur’ân şahitlerin kadın ya da erkek olacağına dair bir hüküm getirmemiş, kadınla erkeğin tanıklığı konusunda ayırım yapmamıştır.

Gelelim din düşmanı Haçlı maşalarının mal bulmuş mağribi gibi sarıldıkları Bakara 282. ayete:

Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın.Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabbinden korksun da borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf-çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağrıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Karşılıklı alış-veriş yaptığınızda da tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığa da zarar verilmesin. Böyle birşey yaparsanız bu, kendinize kötülük olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah, herşeyi en iyi biçimde bilendir.” (Bakara 282)

Bu ayet zamanının borç hukukuna ilişkin tavsiyelerde bulunuyor. Borcun kayda alınması yani senede dayanması, borcun ayrıca şahitler huzurunda verilmesi gibi. Diğer ayetlerin aksine bu kez şahitlerin sayılı olarak cinsiyeti veriliyor. Bu şahitlerin öncelikle erkek olması tavsiye ediliyor. Bunun nedenleri o devirde ticaretin daha çok erkekler arasında/tarafından yapılması, kadınların çok azının okuma yazma bilmesi, kadınların daha çok ev işleriyle, çocuk yetiştirmeyle meşgul olmaları vb.dir. Eğer iki erkek şahit bulunamazsa erkeklerden biri yerine iki kadın şahit huzurunda borcun kayda geçirilmesi tavsiye ediliyor. Neden bir değil de iki kadın? Bu da açıklanıyor. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa diğeri ona hatırlatsın diye. Ayette hüküm, cinsiyet/kadınlık, cinsiyetin üstünlüğü/aşağılığı üzerine değil, işin içinden çıkamama, unutkanlık yani ehliyet üzerine kurulmuş. Cinsiyet ayrımı kasdedilseydi iki erkek yerine dört kadın denirdi. Peki neden kadının unutma/şaşırma ihtimaline yer verilmiş de erkeğinkine verilmemiş? Daha önce de belirttiğimiz gibi bunun nedeni olsa olsa kadınların ticari hayatın içerisinde erkekler kadar olmamaları, daha çok ev işleri ile, çocuk yetiştirme ile uğraşmaları, okuma yazma bilenlerinin çok az oluşu vb. olabilir. O devirdeki kadınların eğitim ve tecrübeye dayalı mali/ticari kavrama/yanılma durumları söz konusu demek ki. Şahitlerden birinin ille de erkek olma şartı bunu gösteriyor. Anlaşılan şudur:

Borç alışverişini iki şahit huzurunda yapın. Bu şahitler öncelikle erkek olsun, zira çevrede kolayca bulabilirsiniz, kadınları beyhude yere evlerinden çıkarıp getirmeyin, ama iki erkek bulamazsanız, ticaretin gereği olarak en azından biri erkek olsun,  diğer şahit erkek yerine kadın olabilir ama bir değil iki olsun, zira kadını alıp getireceksiniz, hiç anlamadığı bir işe o anda dahil olacak, aradan uzun süre geçince detayları belki hatırlayamayacak.

Etkenlerin ne olduğuna dair bu gibi tahminlerden öteye gitmemiz mümkün değildir ama şahitlerle ilgili diğer ayetlere bakıldığında burada geçici bir durumun söz konusu oldu anlaşılıyor.

Kadın o zamanlar ev geçindirmediği, ticari hayatın içine girmediği tıpkı erkekler gibi ticari olayların çözümünde bilgi ve deneyim sahibi olmadığından, zamanın borçlar hukukunda ticari tanıklıkta iki kadının ticari tanıklığı tavsiye edilmiştir. Bunlardan birisi işin içinden çıkamaz duruma düşebilir diye düşünülmüştür. Yetersizlik – ehliyetsizlik gerekçesi ortadan kalktığında iki kadın şahit ihtiyacı da ortadan kalkacaktır. Borçlunun hukukunu güvence altına alan vesile hüküm, zaman ve şartlara bağlı olarak bir kadının tanıklığı ile de günümüzde olduğu gibi beklenen sonucu verecektir. Şartların değiştiği bugün durum budur.

Sonuçta Hz. Peygamber o zaman aynı zamanda devleti de yönettiği için Kur’an’da hukukla ilgili hükümler de yer almıştır. Hz. Peygambderin ölümü ile İslam adına devlet yönetme devri de bittiği için, ondan sonraki hukuk toplum şartlarına tabidir. Bu hüküm de, Kur’an’daki diğer hukuki hükümler gibi, örneğin miras hukuku, böylece geçmişte kalmış sosyo-ekonomik şartların ürünleridir. Üzerinde durulacak önemleri kalmamıştır artık. O zamanda yaşamadan, o zamanı bilmeden bundan başka sonuçlar çıkarılması abesle iştigal olur.

Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyilik ve güzelliği belirlenene özendirirler, kötülük ve çirkinliği belirlenenden sakındırırlar. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve resulüne itaat ederler. Allah bunlara rahmet edecektir.” (Tevbe 71)

Bu ve bu gibi ayetler, kadınları arka plana atma amacıyla hazırlanmış, din düşmanlarının mal bulmuş mağribi gibi sarıldığı  uydurma hadisleri  apaçık yalanlamaktadır. Bu yalan yanlış zırvalar bundan daha fazla değinilmeyecek değerdedirler.

Bülent Pakman, Mart 2012.
Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Suud Kralına mektup yazmak bile hakaretmiş

Suudi şeyinden Karadavi’ye iç işlerine müdahale suçlaması

Suudi şeyinden Karadavi’ye iç işlerine müdahale suçlaması

YDH- Suudi Arabistan ulema heyeti üyelerinden Şeyh Salih el-Lahidan, Mısır kökenli Katar din görevlisi Şeyh Yusuf el-Kardavi’yi “inancı sahih olmayan Müslüman Kardeşler örgütüne” bağlı olmakla suçladı.

El Alem televizyonunun haberine göre Suudi din görevlilerinden Şeyh Salih Lahidan, bugün Suudi basınında da yer alan açıklamasında Katar din görevlisi Yusuf el-Karadavi’yi Suudi Kralı Abdullah’a kadınlara araba sürme ve seçme-seçilme izni verilmesi için yazdığı mektuptan dolayı sert sözlerle eleştirdi.

Karadavi’nin Kral Abdullah’a mektup yazmasını “hakaret edici” ve “iç işlerine müdahale edici” diye niteleyen Suudi müftü, Karadavi’yi “inancı sahih olmayan Müslüman Kardeşler” örgütüne bağlı olmakla suçladı.

Şeyh Lahidan, “Gerçek şu ki Karadavi, büyük bir hakarette bulunmuştur; onun krala mektup yazmasının sebebi nedir? O, Müslüman Kardeşler grubuna bağlıdır. Müslüman kardeşler ise inancı sahih olmayan bir gruptur” dedi.

Kaynak:  http://www.yakindoguhaber.com/HD9940_suudi-seyinden-karadaviye-ic-islerine-mudahale-suclamasi.html   6 Mart 2012

Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Suud kralı imamları ABD karşıtı konuşmaktan men etti

Suud kralı, imamları ABD karşıtı konuşmaktan men etti.

Suud kralı Abdullah’ın Suudi Arabistanlı imamları Amerika yönetimi veya Amerika ürünleri karşıtı hutbe okumaktan men ettiği bildirildi.

Suudi Arabistan’da bazı güvenilir kaynaklar kral Abdullah’ın imamları Amerika karşıtı konuşmaktan veya Amerika ürünlerini boykot etmekten men ettiğini belirtti.

Bu haberin yayınlanması Suudi Arabistan’da halkın ve özellikle din adamlarının sert tepkisi ile karşılaştı.

Suudi Arabistanlı alimler bu kararı, kral Abdullah’ın açıkça İslam düşmanları olan Amerika ve korsan İsrail’i açıkça desteklemesi şeklinde yorumladı.

Söz konusu alimler kararın, Amerika ve korsan İsrail müslümanlar arasında tefrika çıkarmaya çalıştığı bir sırada alınmasına dikkat çekti.

KAYNAK: http://turkish.farsnews.com/newstext.aspx?nn=9012131248

Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

Azerbaycan’da damat adayına öğütler

Evlenecek adama öyüdler

Tezlikle (yakında) evleneceksen. Çohhdan sevirdin onu. Onu qucaqlayıb yatmaq, onunla seheri açmaq (tan yerini aydınlatmak) isteyirdin. Bazen yerine yetmişdi bu. Amma sen lap (daha) çokhunu isteyirdin.

Onunla rahat-rahat oturmaq isteyirdin. Divanda uzanıb saçlarını sığallamaq (sıvazlamak) isteyirdin. Bu seadetinizi ona evlerindən gelen bir zeng (telefon) bölmemeli idi. Sen o günü gözleyirdin (bekliyordun), onu eve çağıran zenglerin bitdiyi günü…

Amma evlendikden sonra her şey çehrayı (pembe) rengde  olmayacaq. Bunu bilmelisen evvelce. Her şeyi onunla bölüşmelisen. Boşqabını (tabağını), zamanını, yatağını, pulunu (paranı), bilgisayarını…

Evvelki qadar azad (özgür) olmayacaqsan. İstediyin qadar geze bilmeyeceksen. Daha evvelki kimi (gibi) istediyin qadar telefonla danışa (konuşa), istediyin qadar dostlarla görüşe bilmeyeceksen.

Ona da asan (kolay) olmayacaq ki. Bazan zövqle bişirdiyi yemek indi onun üçün iş olacaq. Günde üç defa tekrarlanacaq iş. Sen ananın yemekleri üçün darıxacaqsan (özleyeceksin) belke (belki)…

Eyni saatda oyanmalısınız. Biriniz torağaydır (çalı kuşu), o biriniz yarasa. Bir saziş (uyum) olmalıdır yarasa ile torağay arasında.

Eyni yemekleri sevmelisiz. Üstelik eyni verilişleri (radyo TV yayınları)… Eyni içkileri… Eyni çerezleri… Eyni kanalları… Eyni klipleri…

Yahhşı (iyi) ki, futbol sevmirsen. Hemişe (hep) problem yaradır zaten. Ne hikmetse futbol teleseriallarla (TV dizileriyle) eyni zamana düşür… Dava da bu zaman başlayır…

Yepyeni bir hayata başlayırsan. Azadlığını özün (kendin) buxovlayacaqsan (zincirleyeceksin). Azadlıq qurban (feragat) teleb edir. Sevgine qurban vereceksen.

Belke belesi daha yahhşıdır…

—————

Notlar:

Kulis.az internet dergisinden derlenmiştir.  ORİJİNALİ İÇİN TIKLAYIN.

Parantez içindekiler tarafımdan eklenmiştir.  Görülebileceği gibi bu açıklamalar olmadan da büyük ölçüde anlaşılabilecek bir dildir. Azerbaycan Türkçesi.

Her bilgisayarda AZLAT yazı tipinin yüklü olmayabileceği de düşünülerek “x” ve  “ə” harfleri Türkçe okunuşa göre değiştirilmiştir.  İzin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz. Bülent Pakman 2012.

AZERBAYCAN GÜNLÜKLERİ:

Türk vatandaşlarına Bakü’ye gelmeden önce yardım için şahsi görüşler yanında bazı bölümleri kaynakları verilmiş yorumlu-yorumsuz alıntılarla derlenmiştir. Tenkidi (eleştirel) ya da başka hiç bir amacı yoktur. Burada yazılan herşeyin doğru ve aktüel olduğu düşünülmemelidir. Azerbaycan’ın yaşamakta olduğu hızlı gelişim sonucu çok şeyin değişmekte, güncelliğini yitirmekte olduğu da göz önüne alınmalıdır.  Kelimelerin çoklu anlamlarında ve ifadelerde tam bilgi sahibi olunmadan değerlendirmeler yapılması da yanlış anlamalara sebep olabilir.

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türk Ordusu Dinsiz mi?

Türk ordusu için dinsiz dediler.

Diyanetin dışında imam kadrosu olan tek kuruluştur ordu. Ordugahı içinde camisi olan birlik çoktur.

Milli Eğitim Bakanlığıyla yarışacak kadar okuma yazma öğretmiştir. ”Ali okulları”. Burdur Er Eğitim Tugayı en ünlüleridir.

Orman idaresinden çok ağaç dikmiştir, diktiği ağaçların birisi bile yanmamıştır.

Türkiye’ye zincir mağazacılığı öğreten ve yurdun en ücra köşelerine kadar bu hizmeti verendir. Ordu Pazarlarını ona yar etmediler.

Ordu Yardımlaşma Kurumu aracılığıyla sosyal hakları en güzel veren yürüten ve kollayandır.

Renault otomobil ve diğer yatırımları ile birikmiş parasını Türk sanayisine hizmet için verendir. Hiç bir kamu kuruluşu, personel parasıyla bunu yapmamıştır.

İlk ehliyet alanların çoğu askerde araç sürmeyi öğrenmiştir. Türk Ordusundaki ulaştırma birliği, dünyanın en büyük sürücü kursudur.

Oto bakımı tamirini, bu millet ordu donatımlarda ve kademelerde öğrenmiştir.

Ayakla hamuru çiğnemeden ekmek yapmayı fırınlara ordu ekmek bölükleri öğretmiştir.

En çok terziyi ordu dikim evleri yetiştirmiştir.

Eğlenmeyi tatil yapmayı yaşamayı bu millete ordu evleri ve kampları öğretmiştir. Oysa her kuruluşun kampı ve sosyal tesisleri ve misafir haneleri vardır ama bunları yaşatamamışlardır.

Türkiye’de devletin her kademesi ”çok acil” tamlamasını kullanırken ordu ”ivedi” sözcüğünü kullanacak kadar Türkçesine sahiptir ve yaşatandır.

Türk ordusu silah ve cephane demek değildir sadece, tüm yaşam araç ve gereçleri için vazgeçilmez dev bir kuruluştur.

Çoğu din kitaplarında taharetin küçük taşlarla yapılması anlatılır. Er eğitim tugaylarındaki tüm tuvaletler bu yüzden tıkanırdı. Bu ordu milletine kıçını temizlemeyi öğretmiştir. Burdur Er Eğitim Tugayında usta erlere tuvalet nöbeti tutturup ta, cebinde taşla helâya girmesinler diye alınan tedbirleri denetleyen biri olarak biliyorum.

Etek ve koltuk altı temizliğinin kontrol edilip öğretildiği yerdir ordu.

Türk ordusunun şerefli tarihinde, ABD’ nin sadece Vietnam’da, Fransa’nın sadece Cezayir’de, Rusların sadece Katyn’ de katlettiklerinin binde biri yoktur.

Bunların hepsi bir yana; dostu düşmanı bilir ki, Türk ordusunun bir diğer adı ”Muhammed’in Ocağı” dır.

Bütün bu saldırılar, bu mükemmelliğedir. Bütün bunlar bu güzellikler toplamına olan kıskançlıktır.

”Askerde adam” olmak deyiminin, Anadolu’nun dilinden kazınamaması bu yüzdendir.

Muhammed’in ocağını Allah korusun…

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Twitter Widgets
Facebook Widgets

WP_000151Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yurdum, İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Prof. Yaşar Nuri Öztürk Reenkarnasyonu Anlatıyor

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 16.12.2011 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında reenkarnasyon hakkında bakın neler diyor:

Reenkarnasyon, dünya boyutunda, dünya planında tekamülünü tamamlamamış ruhun veya benliğin taşıdığı bedenden ayrıldıktan, öldükten sonra tekrar başka bir bedende tekamülünü tamamlamak üzere dünya planına gelmesi, gönderilmesi inancıdır. Ama bunda geriye gidiş yoktur, yani insan olarak gelmiş bir varlık reenkarne olduğu zaman hayvan olarak, papatya olarak veya yılan olarak gelmez, insan olarak gelir. Geriye adım atma yok. O tenasüh inancında var. Daha aşağı varlık olarak dönmek Hint sisteminde. Reenkarnasyonda yoktur. O insan olarak gelmiş, kendisine verilen krediyi layıkıyla değerlendirememiş, tekrar gelecek, tabi o geliş keyif yapmak için değil. Izdırap çekerek onu tamamlayacak. Bunda din de renkarnasyon inancı da müttefiktir. İnsan tekamül etmeye mecbur ve mahkum bir varlıktır. O tekamül tamamlanacaktır. Büyük Sufi Kuşadalı İbrahim diyor ki “sen bu alemda  dik yokuşta bir yere geliyorsun rahatlamak için geriye dönüyorsun, yanlış yapıyorsun, tahammül et, yokuşu çık, geriye gittin mi bir daha çıkacaksın o yokuşu. Keyif yapayım diye geriye yürüme. O yokuşu sana tamamlatacaklar.” Reenkarne olanlar o yokuşu bitirememiş. Bir zirve koymuş yaratıcı. “Buraya geleceksin” diyor. Geliyor, olmamış, ölüyor, gidiyor alem-i berzaha, ara aleme, bakıyor ki vaziyet kötü, bir daha bir iki, mesela bir ayette diyor ki “iki defa geldik tamamlayamadık, bir kere daha bizi gönder de tamamlayalım”. “Yok gidemezsiniz daha” diyor. İşte haşir inancı burada devreye giriyor. (Not: haşir veya haşr kıyamet gününde toplanma inancı. B. Pakman) Reenkarnasyon da haşir’e inanır. Tenasüh gibi değildir. Ahiret inancı reenkarnasyona inananların büyük kısmında vardır. Ne diyor? “1 defa, 3 defa geldi, opsiyonların hepsini berbat etti, fırsatları.” Bu defa bunu cehenemde tamamlayacak. Cehennem de tekamülü tamamlamanın  bir aracıdır. Allah kimseye azap ederek  zevk almıyor. Bir defa gelmiş, bir daha gelmiş, belki bir daha gelmiş, bilmiyoruz. Olmamış. İnat. O inadı Cehennemle kılacaklar. Cehennem de Allah’ın bir tekamülüdür.

Bölüm 1

Kur’an da reenkarnasyona olumlu bakan 30 a yakın ayet var. Reenkarnasyona inananlara göre tekamülde reenkarnasyonun yeri çok büyük, daha doğrusu reenkarnasyon tekamülün bir aracı. Sistem böyle kurulmuş. Hem İlahi Adalet, yaratıcı Adalet hem de insanın tekamülü bu sisteme ayarlanmış reenkarnasyona inananlara göre. Tabi müslüman dünyada da buna inananlar var, çok büyük düşünce alimleri. Özellikle sünni ekolde reenkarnasyonu kabul etmeyenlerin kaygısı şudur: biz bu reenkarnasyonu kabul edersek ahiret, haşir inancı zarar görür, güme gider. Halbuki gitmez. Tenasühe inandığın zaman gider. Kaldı ki bazı müfessirler var, ki Süleyman Ateş bunlardan biridir, Kur’an’daki ahiret ve haşr inancını reenkarnasyonla izah ediyor. Yani bırakın reenkarnasyonun ahiret inancını reddetmesini tam tersine renkarnasyona inananlara göre reenkarnasyon ahiret ve haşr inancını takviye ediyor. Müteşabih konular hüküm vermeye müsait değildir (Not: müteşabih; yorumlanmaya ihtiyaç duyulan. B. Pakman). Herkes düşüncelerini söyler. Düşünme egzersizi yapacaksınız, ama hüküm vermeyeceksiniz. Ahirete ilişkin bütün meselelerde bu böyledir. Nereye hüküm veriyorsun? Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi: “Kim gitti geriye döndü ki bize anlatsın?” Ama iman konusu olarak ölümden sonra dirilme var. Biz buna inanacağız. Nasıl? Bilemiyoruz. Bilemeyiz. Kur’an diyor “buna bir iman konusu olarak inanıyoruz”, reenkarnasyon da bunun içinde. Madem ki ahiret alemi müteşabih, biz bunları bilmiyoruz. Reenkarnasyonla bunu izah edenlere  ne hakla “siz yanlış yapıyorsunuz” diyorsunuz, diyeceğiz? “Ha biz böyle alıştık, bize böyle söylendi”. Bize şöyle söylendi diye birşey yok. Kardeşim Kur’an’ın verileri ortada. Bırak herkes düşünsün, düşündüklerini söylesin. Ahirete inanmıyorsa bir adam, “ben ahirete inanmıyorum” der. O zaman da biz ona “sen İslam dininden çıktın” deriz. Reenkarnasyona inananlar böyle demiyor ki? Onların ahiret inancıyla bir alışverişi yok, bir sıkıntısı yok. Bir izah tarzıdır diyorlar. Bu da ahiretin bir izah tarzıdır. Şimdi Süleyman Ateş sayfalar yazmış bu konuda. ve ahireti, cenneti, cehennemi reenkarnasyon ile izah ediyor. Koca bir ilim adamı. Sen şimdi “Süleyman Ateş ahirete inanmıyor, inkar etti” mi diyeceksin? Diyor ki “Kur’an’ın verileri bunları konuşmamıza müsait”. Ben de diyorum ki hüküm vermeden bunları konuşabiliriz. Ne diyeceksin başka? Ömer Rıza Doğrul aynı şeyi söylüyor. Geriye gidin, koca İhvan-us Safa insanlığın düşünce tarihinde muhteşem bir ekol. İnanıyorlar. Sufi sistemlerin bir çoğunda var. Tasavvuftaki devir nedir? Neden devir nazariyesi? Bir başka ifade şekli. Mevlana’da da reenkarnasyon var. Hatta bir yerde diyor ki: “İnsanoğlu bir kere doğar. Nihayet 2 kere doğar. Ben defalarca doğdum.” Tekamülde çektiği ızdırabı, katettiği berzahı, katettiği mesafeleri kasdediyor. Yani ben şimdi ilmihal kitabına öyle koymuş diye siz asırlar ve asırlar boyu insanlığı buna mı talim ettireceksiniz? Adam “ben ahirete inanıyorum”. Amenna. Bunda benim hiçbir tereddütüm yok. Ama nasıl? Nasıl konuşulduğu zaman “reenkarnasyonu da konuşuruz” derse ne diyeceksin? Bırak konuşsun.

Ahirette hesap konusunda hayat nimetinin karşılığını verdin mi? Ana soru bu. Hayat nimetinin karşılığını vereceksin. Bunu vereceksin. Bu öyle iki rekat namazla veya efendim, akşama kadar tesbih çekmekle, böyle olmaz. Hayat nimetinin karşılığını vermek bir bütündür. Eee şimdi adam hayat nimetinin karşılığını bırak sahip olduğu mülkün asgari paylaşımını ifade eden zekatını vermiyor….

Soru: Reenkarnasyonu yaşayan bir insan önceden erkekse reenkarnasyon ile bayan olabilir mi? Cinsiyet değişir mi?

YNÖ: Olabilir. Cinsiyet önemli değildir. Ruhta cinsiyet yok. Ama tekamülün seyri bakımından büyük moranda aynı cinste gelinir ki kaldığı yerden devam etsin. Yani bıraktığı eksiğe göre cinsiyet değişebilir.

Amerika’da bir hanımefendi şey bakmıştı, el şeylerinde, zorla tuttu yakaladı bakacağım dedi. E bak bakalım dedim. Benim bundan önceki hayatlarımdan birinde ben Suriye dolaylarında bir kumandanmışım. Bakar mısın? Üç tane hatunum varmış ama birini hep savaşlarda yanımda taşırmışım. Bakar mısın? … Savaşlarda bile. Nerde o hatun şimdi merak ediyorum ben. Şimdi o mesela reenkarne olup gelmişse, e neler vermem ben onu görmek için… Üçüncü gelişim olduğunu öğrenince falcıdan, bayağı şey yaptım, yahu biz de kendimizi zeki sayardık yani bir defada tamamlarız bu işi diye…Ben şu geldiğim planda, şu gün insan olarak misyonumu, görevlerimi nasıl yerine getiririm onu düşünüyorum. Ama tabi kafama o takıldı. Şimdi o savaşlarda yanımda taşıdığım hatun neyin nesidir, nerdedir?  Onu taktım kafaya… Esmer, çukulata rengi dedi. Suriyeden bahsediyoruz: Ne olacaktı?…Yani merak ediyor insan… Anlatan Morgan diye bir zenci ama çok meşhur birisi…

Soru:..Artık bir daha gelmezsiniz siz belki de.

YNÖ: Bilmiyorum. Bana sorsan gelmem. Dünyada bu kadar rezillik varken. Bundan sonra daha rezil olacak bu dünya. Niye geleyim?

Bölüm 2

Twitter kanalıyla gelen soru: Bir ana rahminden önceki durumu bir de kabirdeki hali, hepsi iki ölüm iki diriltmedir, reenkarnasyon yoktur.

YNÖ: Ben onun neyi sakız gibi çiğnediğini anladım. Güzel ifade edememiş. Şimdi Kur’an’da “Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Bir üçüncüsüne imkan yok mu?” diyorlar. Cenab-ı hak da “Hayır bu kadar” diyor. “Bundan  sonrasını cehennemde tamamlarsınız” O ayette diyor ki ordaki ölüm, işte bu Bakara 28 dekini, oradaki ölüm dünyaya gelmeden önceki haldir.

(Notlar. Soruyla ilgili Kur’an ayeti:  “Dediler: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?” Mümin 11.    

Bakara 28. ayet: “Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz.” B. Pakman).

Bu tam bir saçmalıktır. Bunu nasıl söylüyorlar? Ayıp diye bir şey var. Bir defa ölümden söz etmek için hayata gelmiş olmak lazım ki öleceksiniz. Dünyaya gelmemiş bir varlığın ölümünden hem de iki defa, üç defa söz edilir mi? Yahu bunlar kafayı mı yemiş?  “Emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni – bizi iki defa öldürdün iki defa dirilttin” diyor. Dünyaya gelmemiş varlığın ölümünden söz edilir mi? Dünyaya  gelecek, ölecek, bir daha gelecek, bir daha ölecek, onu diyor Kur’an. “O ana rahmindeki durumudur da ordan değil”. Ana rahmindeki cenin ölü müdür ya? ölümden söz etmek için dünyaya gelmek lazım. Bu saçmalığı bir matahmış gibi habire tekrarlayıp durmasınlar. Ayıp oluyor…Kur’an’ı Kerim reenkarnasyona açık ifadeler taşımaktadır, otuza yakın ayet var. Ama hüküm veremeyiz çünkü müteşabihtir (Not: Müteşaibih: Yoruma açık. B. Pakman). Ahiret inancını bir iman olarak koruruz, onun izahı sadedinde reenkarnasyon da devrede olabilir bir ihtimaldir deriz. Bu kadar.

Twitter kanalıyla gelen soru: Zaman zaman dejavu yaşamak reenkarnasyon alameti midir? (Not: Dejavu: Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu. B. Pakman)

YNÖ: Olabilir. Dejavu değil transa veya hipnozla bilincin alt, aşağı kademelerine indiriliş insanlar fotoğraf verir gibi milimetrik ayrıntılarına kadar önceki hayatlarında yaşadıkları şeyleri anlatıyorlar. Literatürde bunlar doludur. Doludur. Mesela denizden korkuyor adam. Niye korkuyor? Suya girmekten korkuyor. Karadenizli. Denizin kenarında doğmuş, büyümüş. Babası, anası, yedi sülalesi. Suya sokamıyorsunuz ayağını. “Bana Hazreti Süleymanın hazineleri şurada var deseniz” diyor adam, ben bunu bizzat dinledim, “diz kapağımdan yıukarı geçen bir suya ben girmem”. Şimdi hipnozla indiriyorlar şuuraltına, arka dönemlere geçiriyorlar. Bir yere geliyor, feryat, figan. Boğularak ölmüş. Boğularak ölmüş. Oraya geldi mi onu yaşıyor ve aynen yaşıyor onu. Yaşıyor yani kapı numalararına kadar eşiklerin mermerlerine kadar, kapının tokmağına kadar, yüz sene, yüzelli sene geçmişi, oraya indiriyorlar hipnozla, veriyor bunları sana. Bunları kaldırıp atamazsınız.

Soru: İlk kayıtlardan itibaren bir de, oralara falan da gidebiliyorlar. Değil mi?

YNÖ: Tabi ki daha gerileri de olacaktır bunun ama bunu hipnozla ne kadar temin edersiniz? Bunlar kolay işler değil. Ben ona bakmıyorum. Ben kutsal metnin verilerine bakıyorum. Kutsal metin bunun mümkün ve muhtemel olduğunu en azından veriyor. Ben şimdi seleflerimin olmaz diyenlerine de hakaret eder gibi “yok efendim onlar yanlış demişler vardır bu” böyle bir edepsizlik yapmam. Kur’an bunu en azından muhtemel olduğunu bizim önümüze koyuyor. Herkes birbirine saygılı olsun. Ahiret inancını koruyan insanlar reenkarnasyondan bahsedebilirler ve onları da dinlemek lazım. Bu da fasafiso değildir. Bu kadar. Ama hüküm-müküm olmaz.

Soru: Peki bütün dinlerde reenkarnasyoninancı var mı?

YNÖ: Hayır. İslamiyette resmi akide reenkarnasyonu kabul etmez. Hıristiyanlıkta da kabul etmez. Ama bütün dinlerin mensupları içinde reenkarnasyona inanan büyük bir yekun var. Ama Hint sistemlerinde reenkarnasyon hem de tenasüh mertebesinde kabul edilir. Hayatın esasıdır. Ha o tenasuh dedik. Onu da bir kurcalayalım. Yani Kur’an’da nelerin olduğunu herkesin bilmesi lazım. Kur’an bizim bildiğimiz. bize belletilen yedi sekiz ayetten ibaret değildir. Kur’an 6300 küsur ayetten ibarettir. Onların hepsinde ne olduğunu herkesin bilmesi lazım. İlmini yapmak ayrı birşey ama konu olarak bilecek. Mesela Kur’an kötülükler, aşırı kötülükler, zulümler yaparak lanetlenmiş insanların maymuna, domuza döndürüleceğini söylüyor. Al bakalım şimdi. Nerde reenkarnasyon. Çıplak baktığınız zaman bu doğrudan doğruya tenasuhdur. Hint sistemindeki tenasuhun Kur’an’daki ifadesidir. Ben tenasuha hiç inanmadığım için bu ayetleri ben de “bunlar mecazi manadadır” diye tevil etme yönüne gidiyorum ama birisi çıkar da “kardeşim ne zorluyorsun sana bunları tevil etme yetkisini kim veriyor, ben tevilsiz kabul ediyorum”. Mesela demin şeyden bahsettik ki o bağlamdadır. Maun suresinde o ayeti değerlendiriyorum. Hükmi domuzlar dedik. Hükmi domuz insandan olur. Domuz zaten domuzdur. Allah’ın zavallı hayvanı. Ne suçu var. Hükmi domuz dikkat çelicidir. Çünkü o insandan oluyor. Diyor ki. bak bak bak. Tabire bak. “Allah kimi lanetlemişse, işte şu şu kötülüklerinden dolayı, ona gazap etmişse onlardan” diyor “maymunlar, domuzlar ve firavun uşakları yaratır”. Bu Kur’an’da ayet bunu ordan yok edemezsin. Şu şu şu melanetleri işleyen ve Allah’ın lanetine çarpılan hükmi domuzlar diyor, hükmi domuzlar, Allah tarafından maymuna ve domuza tebdil edilir. Diyorlar ki bunla roldukları yerde domuza döndürülmüştür. Eski devirlerde vardır. Ne eski devirleri? Ya, şimdiki insanlardan bahsediyor. Yalan söyleyerek zorla Kur’an ayetini saptırmayın. Eski, meski yok. Şimdiden bahsediyor. Bugün geçerli o ayet. Bugün biz durup durken bir adamın maymuna, domuza döndüğünü görüyor muyuz? Birden domuzlaşırmış o. Taşlaşarak domuz olurmuş. Hayır böyle birşey yok. Bu doğrudan doğruya, ha ben de zorlayarak diyorum ki onlarda domuz ve maymun huylarını geliştirir. O manadadır. Ama Allah biliyor benim de içime sinmiyor. Hükmi domuzlar gerçekten domuz olarak dünyaya gelsin, benim içime sinen bu. Ama ben bunu bir hükme dönüştürerek Kur’an tenasuhe de cevaz verir demiyorum. Seleflerime saygım yüzünden demiyorum. Ama Kur’an ayeti  orda. Şu şu şu kötülükleri yapmış hükmi domuz olmuş adamları diyor Allah maymuna ve domuza döndürürüm. Biz bu alemde Sünnetullaha değişmez olan Sünnetullahın değiştiğini ve bazı insanların durduğu yerde domuza ve maymuna döndüğünü hiç görmedik. Tarih böyle bir şeyi kaydetmiyor… Maide’de sanki tenashühü doğrudan tarif eder gibi.  Şu şu şu kötülükleri yapanlar diyor. Sonra diyor ki onlardan daha beterini size haber vereyim. Maide suresi 59 dan 62 ye kadar okumak lazım. 60 ayet şöyle: “De ki, Allah katında ceza olarak bundan da kötüsünü size bildireyim mi?” Kötülük yapanların cezalarından bahsediyor, geçiyorum onları, bundan daha kötüsü var diyor. Bakın cezadan celandırmadan bahsediyor. Mecaz, mecaz. Zaten şu ifade bu ayeti  mecazi manaya almaya engeldir. “Allah’ın lanetlediği üzerine gazap indirdiğidir o.” Şimdi açıyor bunu. Allah’ın lanetleyip üzerine gazap indirdikleri kimlerdir? Şimdi Maun suresine ben bunu niye koydum? Çünkü orada da lanetlenmiş bir güruhtan bahsediyor. Allah’ın lanetlediği insanların nasıl bir akıbete uğrayacaklarını hükmi domuz haine geldikleri için bu ayet o müfesser ayetleri burada müfessir olarak tefsir ediyor. Kur’an’ın bazı ayetleri bazı ayetlerini tefsir eder. Bu da müfessir bir ayettir. Bak ne diyor? “Allah böylelerinden maymunlar, domuzlar ve tağut uşakları yapmıştır. İşte bunlardır yer bakımından aha kötü, yolun denge noktasını kaybetme bakımından daha sapık olanlar.” Siz şimdi bu kitabın, “efendim  reenkarnasyona nasıl bakıyor?”u soruyorsunuz. Şunu çıplak okuyan bir adam ne diyecektir? Evet Kur’an’ı okumak lazım. Bizim küçücük zavallı hafsalamıza Kur’an’ı sıkıştırmaya kalkmayalım. Musa Carullah’ın muhteşem bir sözü var. O da büyük İslam alimidir. Diyor ki “Bazı insanlar kendi hafsalalarını büyüterek İslamı kavramak yerine İslamı kendi küçük hafsalalarına sığdırmak için küçülttüler. Başımıza ne geldiyse bu yüzden geldi” diyor. Adam ezberlemiş, bir at gözlüğü takmış, ağzını açtın mı “künahdur”. “Ağzını açtın mı künahdur”.  Künahdur, künahdur, künahdur, künahdur.  İslam dinini bir künahtır at gözlüğüne döndürdüler. Kim müslüman olursa o gözlüğü takacak ve ondan sonra da Kur’an ne olacak peki?

————————————————————-

Bir de Hoca bu konuda daha önce neler yazmış bakalım:

REENKARNASYON (yeni bir bedenle dünyaya tekrar gelme) konusunun gündeme geldiği her yerde şunun altını mutlaka çizmişizdir: Reenkarnasyon anlayışı, Kur’an’ın Ahiret ve haşir inancını en küçük anlamda zedeleyecek bir şekle dönüştüğünde onu kaldırır atarız. O halde, reenkarnasyonun Kur’an’ın verileri açısından kabul veya reddi, bu kavrama yüklenen anlama bağlı olacaktır.

Biz burada üç noktaya değineceğiz!

Birincisi şudur:

İslam din bilginleri, reenkarnasyon konusunda üçe ayrılmışlardır:

1. Kavramı tümden reddedenler,

2. Herkes için işleyen bir kural olarak benimseyenler,

3. Bazı insanlar için işleyen istisnaî bir reenkarnasyonu kabul edenler.

Tümden reddedenlerin şöyle bir gerekçeleri vardır: Böyle bir kabulün, Hint sistemlerindeki tenasüh anlayışına kapı aralayarak Kur’an’ın haşir inancını zedeleyeceği endişesi… Onlar, böyle bir endişenin varlığı yüzündendir ki Kur’an’ın reenkarnasyona işaret eden ayetlerini tevil (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman) ile şu hükümde birleşirler:

‘Kur’an, reenkarnasyon düşüncesine kapalıdır.’

Onlar bazen şöyle de derler:

‘Bu mesele setredilmiştir, açmayın!’

Kavramı kabul edip herkes için sürekli işlediğini söyleyenlere göre, tekrar bedenlenme süreklidir ve bunun, ahiret inancını zedeleyen bir yanı da yoktur. İslam düşüncesine damga vurmuş bulunan İhvanussafa ekolü, safî düşüncenin önemli bazı temsilcileri ve bazı gelenekçi müfessirler bu anlayışı paylaşmaktadır.

Müfessir Süleyman Ateş’le bizim de katıldığımız bir grup ise şu görüşün Kur’an’a uygunluğu kanısındadır:

Reenkarnasyon konusu Kur’an’ın ‘müteşaibih’ (yoruma açık) dediği alana giren konulardandır. Yani bu konuda kesin ve tartışmasız hüküm verilemez. Sadece ihtimaller sıralanır.

‘Kesin doğruyu Allah bilir’ diyerek ihtimalleri sıraladığımızda biz şu ihtimali öne çıkarıyoruz:

Reenkarnasyonun kabulü, eğer mahşer inancını başka gerekçelerle reddetmiyorsa, Ahiret inancıyla çelişmez. Ahiretteki dirilme (ba’s), son hesap günü için bir dirilmedir.

Kur’an, mahşerle dünya arası bir devreden söz ediyor. Bu devre, berzahtır. (bk. Müminun, 100)

(Not: “Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” Müminun 100. B. Pakman)

Reenkarnasyon, şöyle veya böyle, berzah sürecinde söz konusu olur. Ruh, bir yerine birkaç kez bedenlenmekle berzahın dışına çıkmaz. Mahşer ve hesap, tüm ihtişamıyla bakidir. Ve herkes haşrolacaktır. Dünyaya ister bir kez gelin, ister beş kez, sonunda bedenlenip hesaba çekileceksiniz.

Beden birkaç kez değişebilir ama, ruh ve şuur birdir ve son hesap, ruhun mahşerdeki son bedenlenmesi üzerine ve o ‘son bedenle’ olacaktır.

İkinci nokta:

Kur’an’da reenkarnasyona işaret eden yirmiye yakın ayet vardır. Bu ayetlerin, geleneksel kabullere mahkum olmadan değerlendirilmesiyle şu sonuçlara ulaşılabilmektedir:

Herkes tekrar tekrar bedenlenmez. Ruh, tekamülüne genellikle dünya ötesi alemlerde devam eder. Ancak bazı ruhlar, dünya boyutuna tekrar indirilir ve tekrar bedenlenirler. Bu bedenlenme, Allah’ın lanetini gerektiren büyük kötülüklere bulaşmış olanlar için domuz, maymun veya zalimlerin uşağı haline getirilme şeklinde olabilir.

Bu son şekle Kur’an ve hadis dilinde ‘mesh’ (noktalı Hı ile) yani hayvana çevirme denmektedir.

Meshin, insanı olduğu yerde ve anında hayvana çevirme şeklinde değerlendirilmesi müfessirlerin tevilidir. Kur’an böyle bir şey söylemiyor. Bu yolda ileri sürülen bazı rivayetler ise, Yahudi mitolojisi İsrailiyat’tan İslam’a sızmış söylentilerdir. Varlık kanunlarına da aykırıdır.

Hadisler, meshin kıyamete kadar süreceğini ve Muhammed ümmeti için de söz konusu olduğunu açıkça bildirmektedir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve açıklamaları için bizim, Son Peygamber adlı kitabımıza bakılabilir.)

Üçüncü nokta:

Konunun dayandığı ayetlerin döküm ve açıklamasını ‘Kur’an’daki İslam’ adlı kitabımızda yapmış bulunuyoruz. Ayrıca bilgi edinmek isteyenlere rahatça başvurabilecekleri bir kaynak olarak Süleyman Ateş’in Kur’an Tefsiri’ni öneriyoruz.

Ateş, Kur’an’ın şu ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, açık bir biçimde ifadeye koymuştur: Bakara, 28; Nisa, 56; Furkan, 13-14; Fatır, 16; Vakıa, 60-62; Mülk, 1-2; Nah, 18; İnsan, 28; A’la, 12-13; Abese, 21-22.

Ateş, Tefsiri’nin ilk baskısının 8. cilt 318. sayfasında, reenkarnasyona işaret eden ayetleri değerlendirdikten sonra, bunları açık anlamlarının dışına çekenlerin durumunu şöyle ifadeye koyuyor:

‘Ayetlerin zahirinden de bu mana anlaşılmaktadır. Ancak insanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamlarını tevil etme yolunu tutmuşlardır.’   (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman)

Özetleyelim:

Kur’an’ın, Hint düşüncesi ve spiritüalist felsefede yer alan reenkarnasyonla eşitlenmeyecek, kendine özgü bir yeniden bedenlenme anlayışı vardır ve bunun, ondaki haşir inancını zedeleyen hiçbir yanı yoktur. Ancak şunu da unutmamak gerekir:

Kur’an’ın dediğini anlamak ehliyet ve emekle, kabul etmekse tabulardan kurtulmuş olmakla mümkündür.

Yaşar Nuri ÖZTÜRK
Star, 27.07.2003

DEVAMINI OKUMAK İÇİ TIKLAYIN

Bülent Pakman 24 Eylül 2009. Nereden, neden  geldik, nereye gideceğiz,ne yapmamız gerekir? Okumak için tıklayın: Hayatın öncesi, sonrası, hikayesi

Reenkarnasyon ile ilgili tüm yazılarımız:

Twitter Widgets Facebook Widgets

OLYMPUS DIGITAL CAMERABülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Anıtkabir Mason Tapınağı mı?

ATATÜRK MASON MUYDU DİZİMİZİN ÖNCEKİ YAZISINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Anıtkabir ile İlgili Dinci İddiaları:

- Anıtkabir, ABD Washington 16. caddedeki Masonların Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti Genel Merkez binasına benzemektedir.

- Anıtkabir mimarları masondur, Atatürk de mason olduğu için ona bu şekilde bir tapınak yapmışlardır.

- Anıtkabirde hiçbir İslam unsuru yoktur ve Atatürk İslami şekilde gömülmemiştir.

İnceleyelim bakalım öyle mi?

Projeyi Seçen Jüridir

Anıtkabir

Atatürk için büyük bir anıtmezar yapılmasına karar verilip yeri seçildikten sonra 1 Mart 1941 tarihinde uluslararası bir proje yarışması açıldı. Yarışmaya 2. Dünya Savaşına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 49 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda’nın projesinin uygulanmasına karar verildi ve inşaat 1944-1953 arasında tamamlandı.

Dinciler Orhan Arda ve Emin Onat’ın mason olduklarını öne sürmektedirler. Özellikle hayatta olmayan insanların mason localarına kayıtlı olduklarının teyidini ancak mason dernekleri yapabilirler ki kapalı derneklerde bu mümkün olamıyor. Ama bunun önemi de yoktur zira Anıtkabir’in bu şekilde olmasına karar veren Jüri’dir. Jüri’de Prof. P. Bonatz, Prof. İvan Tenghom ve Macar Prof. Karoly Wickinger ile Türk sanatçıları Prof. Arif Hikmet Holtay, Mimar Muammer Çavuşoğlu ve Yüksek Mimar Muhlis Sertel vardı. Seçimin Jüri ile yapılmasına karar veren de Hükümetti. Jüri 49 proje arasından başka bir eser seçse bunlar belki de hiç tartışılmayacaktı. Masonlukla ilgili bir amaç olmuşsa bile, ki olmadığını yazının devamında irdeliyoruz, bunun sorumluluğunu Anıtkabir’in mimarlarında değil projeyi seçen jürisinde aramak gerekir.  Ortada bir mason tezgahı varsa hem bütün jürinin hem de proje mimarlarının mason olması ve hepsinin bu amaç doğrultusunda anlaşmış ve birlikte hareket etmiş olması gerekir. Böyle olup olmadığını anlamak için gelin Anıtkabri teknik açıdan inceleyelim.

Benzerliklerin Teknik İncelemesi

Hephaistos Tapınağı, Atina

Uygulanan Anıtkabir projesi kabaca bakıldığında antik tapınakları hatırlatmaktadır. Antik eski Yunan ve Roma sanat eserlerine verilen addır. Eski Mısır için de Antik Mısır diyenler var. Yukarıdaki resimde Antik tapınak örneği olarak Hephaistos Tapınağını verdik. Atina’daki Partenon tapınağı mimarisi v.b. da bunun aynısıdır.  Birçok mimari ekol antik eserlerden yoğun şekilde etkilenmiştir. Dünya bunun örnekleriyle doludur. Viyana’daki Parlamento binası gibi.

Viyana Parlamento Binası

Masonlar da sembollerinde, bina ve mezarlarında bazı Eski Mısır, Grek yani Helen-Yunan dönemi sembol, detay ve mimarilerini benimsemişlerdir. Obelisk, antik sütun başlıkları, yuvarlak kesitli antik sütunlar, sfenksler vb.

Dincilerin Anıtkabir’e benzettiği Washington’daki mason binası da benzer şekilde dünyanın 7 harikasından biri olan Halikarnas mozolesinin kopyası olarak inşa edilmiştir. O halde Anıtkabir’in taklit mason binasına değil, orijinal Halikarnas mozolesine benzeyip benzemediğini araştırmak gerekir.

Anıtkabir Halikarnas Mozolesine Benziyor mu?

Halikarnas Mozolesi

Yukarıda Halikarnas Mozolesinin (Anıtmezarının) temsili bir maketini görüyorsunuz. Anıtkabir dikkatlice incelendiğinde çatı formunun üçgen, prizmatik ya da piramidal olmayıp düz oluşu, sütunların dairesel değil dikdörtgen, ince değil kalın oluşu, sütunların konik olmayışı yani yukarıya doğru incelmemesi, sütunların altında altlık taban ve sütun üstlerinde antik motifli başlıkların olmaması, hatta hiç başlık olmaması vb. yüzünden Anıtkabir’e antik mimari denmesi mümkün değildir,  her ne kadar esinlenme varmış gibi görünse de. Dünyada böyle az çok esinlenmiş binlerce eser mevcuttur. Dincilerin iddiasına göre antik mimariyi tam uygulamak mümkün olamamış, yani binlerce yıl öncesinin inşaat teknikleri binlerce yıl sonra becerilememiş, buna kim inanır? Türk milleti Atatürk’e muazzam bir anıt mezar yapacak kudrette olacak da üzerine oturtma çatı, sütununu yuvarlak yapamayacak, sütun üzerine motif koyamayacak? Hadi canım sende.

Anıtkabirde Mason Mezar Sembolleri Var mı?

Mason mezarlarının sembolleri bellidir. Bir başka yazımızda bunları ayrıntılı olarak vermiştik. FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN. Jakin ve Boaz sütunları (iki sütun), üç sütun (yuvarlak), obelisk, ayaklı sandık, akasya motifleri, tokalaşmış iki el, tek göz, davut yıldızı, örtülü sütun, antik motifli sütun başlıkları, sütun kaideleri, üçgen etrafında ışık huzmeleri, gönye, pergel vb Anıtkabir’de bu sembollerin hiçbirisini göremeyiz. Sanki mimarlar özellikle mason sembollerinden kaçınmışlar gibi. Anıtkabirde tek bir mason mezar sembolü bile yok. Peki ne var?

Anıtkabir Sembolleri

Kuleler Selçuklu Mimarisi

Lahid ve Mezar Bölümü

Atatürk lahidi tek parça, sade, sembolik, Türk  lahididir. İslami örfe uygun olarak mezardan ayrı, mezar üzerindedir. Muhtemelen türbe havası taşımasın diye böyle yapılmıştır. Zira İslam dininde türbe yoktur, türbe dediklerimiz türbe haline getirilen mezarlardır. Bu da şirktir. Yani Atatürk’e tam yakışacak bir lahit modeli seçilmiştir. Lahide Mason öğeleri verilmek istenseydi 4 ayaklı ya da üzeri piramidal olması gerekirdi.  Antik lahit şeklinde yapılsaydı üzeri piramidal, prizmatik yanlarında kabartma heykel ve/veya antik motifler olurdu. Bunların hiçbirisi yok.

Alt kattaki mezar odası Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış olup “sekizgen” şeklindedir. Sekiz köşelidir. 8 köşeli yıldız Orta Asya kökenli Türk yıldızıdır. Nitekim Azerbaycan bayrağındaki yıldız sekiz köşelidir. Mezar odaları İskitlerde de vardı. Orta Asya’da eski çağ Türklerinin Kurgan denilen mezar odaları vardı. Selçuklu ve Osmanlı türbelerinde de Anıtkabir’de olduğu gibi alt katta mezar odaları bulunmaktadır. Selçuklu mezar odalarının çoğu çokgendir.  Atatürk’ün mezarı  İslami örfe uygun olarak doğrudan toprağa kazılmıştır. Atatürk’ün naaşının tahniti çözülerek,Suriye’deki Caber Kalesi, Kore’deki Türk şehitliği, Selanik’teki doğduğu evin bahçesi, Azerbaycan, KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı Türk topraklarının yerleştirildiği mezarına İslami usullere göre kefenlenerek ve başı kıbleye bakacak şekilde defnedilmiştir. 

Atatürk’ün Sandukası. Başı Kıbleye dönük. Ata, bu sandukanın altında toprak içinde kefenli yatıyor

Atatürk’ün sandukası İslam sandukasıdır, Selçuklu ve Osmanlı büyüklerinin sandukaların aynısıdır. Yukarısındaki sembolik lahitte olduğu gibi sanduka üzerinde de ayak, sehpa, süs gibi hiçbir masonik öğe yoktur. Bu kırmızı mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Azerbaycan’dan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar muhafaza edilmişlerdir. Pirinç vazo da hiçbir mason ritinde sembol olmamıştır.  599594_520983364609752_946510646Bu vazolar sekizgenler üzerine yerleştirilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 8 köşeli yıldız Orta Asya kökenli Türk yıldızıdır.  Asıl dikkat çekici husus da şudur: Atatürk mason idiyse ve Anıtkabir mason tapınağı olarak inşa edilmişse neden sandukanın etrafı çift sekizgen sıralıdır, oda sekizgendir, tavan sekizgendir de  masonların da benimsediği 6 köşeli Davut Yıldızını sembolize etsin diye en azından altıgen yapılmamıştır? Geri zekalı dinciler gelsin de buna cevap versin haydi.

güneşSandukanın tavanında sekiz ışık huzmesi ve merkezde  Türklerin kadim sembolü güneş bulunmaktadır. Sekizgen, sekizgen güneş, yuvarlak olmayan güneş, içi boş bir güneş mason sembolü değildir. Güneş dinci ışıkçıların, nurcuların sembolüdür. Mason sembolüne benzetilmek istenseydi mesela güneşin yerine içinde tek göz bulunan bir üçgen kondurulması gerekirdi. 

Mason sembollerinin Anıtkabirin halka açık olmayan yerlerinde olduğu iddiasına cevap: Buyrun halka açık olmayan sanduka odası, gösterin mason sembolleri nerede?

Sonuç olarak dincilerin iddiasının aksine Atatürk’ün  buraya gömülüşü tamamen İslamidir, semboller de dahil olmak üzere mezarı Türk – İslam mezarıdır, kendinden önceki Türk – Müslüman büyüklerinin mezarlarından hiçbir farkı olmayıp en ufak masonik öğe taşımamaktadır ve tamamen tersi sanki mason öğeleri taşımamasına özem gösterilmiştir.

Anıtkabir’de Eski Türk kilimlerinden alınmış geometrik motifler

Mozole Bölümü

Anıtkabir mozole bölümünde Şeref Holü’nün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları 15-16’ncı yüzyıl Osmanlı halı ve kilim motiflerinden oluşan mozaiklerle süslenmiştir.  İlerde ayrıntılı anlatıldığı gibi mozole bölümünün ilk projede Selçuklu – Osmanlı mimarisinde cami, saray, kervansaraylarda bolca kullanılan tonozlu olması öngörülmüştü.

Kuleler

Toplam 10 adet kule tamamen Selçuklu çadır mimarisi özelliklerini yansıtır. Kule tavanları  eski Türk kilimlerinden alınmış geometrik motiflerle süslüdür. Kapıların üzerlerinde, eski Türk geometrik süsleri ile bezenmiş renkli mozaikler vardır. Kule tepelerine, eski Türk çadırlarındaki gibi birer tunç mızrak ucu   konmuştur.  Bu mızraklara Türk Cumhuriyetlerinde özellikle Bakü’de bolca rastlanır. Osmanlı Türbelerinde olduğu gibi Kulelerde de süsleme öğeleri olarak oyma ve kabartma kullanılmıştır. Dışta duvarların çatı ile birleştikleri yerlerde, kuleleri dört yandan saran Türk oyma işlerinden meydana getirilmiş, sade fakat çok çekici bordürler görülür.  Anıtkabir’de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır. Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir’in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır. 

Kartal Herşeyi Açıklıyor

Anıtkabir'de kartal ve genç rölyefiİstiklal Kulesi’nin içinde, kapının solundaki duvarda, elinde yalın kılıç tutan bir genç ve kaya üzerine konmuş bir kartaldan meydana getirilmiş bir kabartma kompozisyonu vardır. Kılıç tutan genç, hürriyeti savunan Türk Ulusu’nu temsil eder. Türk Devletlerinde birçok kez (Devlet arması) olarak değerlendirilmiş olan kartal, gücün, kudretin sembolüdür. Son yıllarda Orta Asya’da Noinula’da yapılan kazılarda, atalarımızın çok sevdikleri kartal resimli sanat eserleri bulunmuştur. Anıtkabir’de mason sembolüne yer verilseydi bu tek başlı kartal figürü yerine Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti sembolü olan çift başlı kartal yer alabilirdi. Onun da ötesinde çift başlı kartal  Selçuklu Devletinin de sembolüdür denir böylece mason unsuru kolayca yutturulabilirdi. Ama böyle bir şey olmamış. Bu bile tek başına dincilerin iddiasının fos olduğunu kanıtlamaya yeter de artar.

 Hürriyet Kulesindeki kabartmada bir at elinde kâğıt tutan bir melek görülür. Türk tarihinde çok büyük öneme sahip olan at, aynı zamanda Türk istiklali için yapılan savaşların hızını, elinde kâğıt tutan melek ise bağımsızlığın kutsal yönünü temsil etmektedir.   Hürriyet Kulesi’nin önünde üç erkekten meydana gelen heykel grubunda, Türk erkeklerinin “Atatürk’ün ölümünden duydukları derin acı” dile getirilmiştir. Yüksekçe bir altlık üzerinde ayakta duran heykellerden sağdaki rütbesiz asker, bütün ordumuzu temsil ederken başında miğferi, sırtındaki kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Ciddi, sakin ve gururludur.
Askerin sağında biraz geride Türk halkını temsil eden bir köylü heykeli vardır. Başında çok eski, atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir.
Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Türk aydınlarının, bir genç olarak ifadelendirilmesinde, Atatürk’ün “Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmesi” göz önünde bulundurulmuştur. Genç, sol elinde bir kitap tutmaktadır ve sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Rütbesiz askerin, köylünün ve aydın gencin yüzleri, derin acı ile birlikte, Türk Ulusunun kendisine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek gücü, çok etkili olarak dile getirilmiştir.   

İstiklal Kulesi’nin önünde, üç kadın heykelinden meydana getirilmiş grup ise “Atatürk’ün ölümü karşısında Türk kadınlarının duydukları derin acıyı” temsil etmektedir.  Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadırlar. Başak demetlerinden meydana gelen çelenk, Atatürk’ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın, ağlamakta ve yüzünü bir eli ile kapatmaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrı’nın rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Atalarımız, eski zamanlarda, gök Tanrısı’na ve onun Türk Yurduna bereket yağdırdığına inanıyorlardı. Bu inanç türlü biçimlerde zamanımıza kadar gelmiştir. Nisan yağmurları, yurdumuzun bir çok yerlerinde şimdi bile kutsal sayılır ve kaplarda toplanır. Bu heykel grubunda, tarih boyunca bir çok kahramanlar yetiştirmiş olan Türk kadını, derin acısı içinde bile, gururlu, ağırbaşlı, azimli ve enerji dolu, karakterli bir ifade ile dile getirilmiştir.

Bu kadar örnek yeter de artar bile, zira Anıtkabirdeki Türk sembollerinin hepsini anlatmaya kalksak kitap yazmamız gerekir. Bu semboller öz be öz Türk sembolleridir, aralarında bir tek masonik öğe yoktur.

Anıtkabrin Antik Mısır Tapınaklarına Benzerliği

Karnak Tapınağı

Anıtkabir antik Grek tapınaklarından ziyade Mısır’daki Dendarah, Karnak ve Luxor Tapınaklarından esinlenmiştir. Eski Mısır tapınak mimarisinin düz masif kolonları, tapınağa giden sfenksli yollar, lahit odası  vb. Anıtkabir’de de görülmektedir. 

Tarih boyunca, dünyanın bir çok yerlerinde tapınaklara ve mozolelere (anıtmezarlara) uzun yollar (alle) yapılmıştır. Bu uzun yolların iki yanına, türlü konularda heykeller yerleştirilir. Alleler, tapınağa ve mozoleye gidenleri, duygun ve düşünce bakımından ziyaret edecekleri ulu kişinin huzuruna hazırlamak için yapılır. Karnak Tapınağı’nın uzun yolunun (allesinin) iki yanında, insan boyundan yüksek kaideler üzerine, eski Mısırlılar’ın kutsal saydıkları koç başlı sfenksler vardır.  Anıtkabir’de de, girişten, ortadaki tören meydanına kadar uzanan böyle 262 metre uzunluğunda bir alle vardır.  Bu  yolun sağ ve solunda 24 adet aslan heykelleri bulunmaktadır.

Neden Sfenks değil de  Aslan?

Dincilere göre aslan mason sembolüdür. Peki Anıtkabir’de aslan ne arıyor ve 24 sayısı neyin nesi, onun cevabı yok dinci iddialarında.  Madem aslan masonlar için o kadar önemli de neden Washingtondaki mason binasında aslan yok yerine sfenks var? Madem Anıtkabir mason tapınağına benziyor  neden mason tapınağında sfenks var da Anıtkabir’de aslan var? Hiçbirinin cevabı yok dincilerde. Es geçmişler. Aslında Dincilerde ne var? Sadece yüzeysel iddialarda es geçmek var.  Anıtkabir’deki 24 aslanın “24 Oğuz boyunu” temsil ettiğini es geçerler.  Karnak tapınağı allesinden esinlenen  Anıtkabir allesinde sfenksler  yerine aslan tercih edilmiş zira aslan Anadolu’nun eski uygarlıklarından Hititler’ de ve Türk mitolojisinde kudret ve kuvveti simgelemektedir. Yine Kardak’tan farklı olarak aslanların yanyana ikişer konması Türk Milletinin birlik ve bütünlüğünü temsil eder. Aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise Türk milletinin “barışseverliğini” sembolize eder.

Anıtkabir Komutanlık Karargahı

Anıtkabir Komutanlık Karargahının mimarisi Karnak mimarisinin adeta kopyasıdır.

Dendarah Tapınağı, Mısır

Anıtkabirin Antik ve Eski Mısır mimarilerinden esinlenerek sentez yapılmasının nedeni eski Anadolu ve eski Mısır halkının Ön Türkler oluşu ve Atatürk’ün bu teoriye çok önem vermiş olmasıdır. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Çanakkale zaferinden sonra Truva komutanı “Hektor’un intikamını aldık” demiştir. Ön Türkler eski Mısırlılardan çok önce piramit yapmışlar ve dünyaya bu mimariyi yaymışlardır. Bakınız bu konudaki yazılarımız:

BATIK MU KITASI

TÜRK KİMDİR.

Karnak, Mısır

Anıtkabir Antik-Eski Mısır ile daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı 2. Ulusal Modern mimarilerinin sentezidir.

Çatının ve holün hikayesi

Anıtkabir İlk Proje

Anıtkabir çatısı düz, Washington mason binası ise aynen Halikarnas mozolesi gibi piramidal. Anıtkabirin ilk projesinde de çatı yok, antik eserlerde hiç olmayan dikdörtgen üst kat var.  Çatısı düz.   Mozolenin üstünde kolonat üzerine bir kitle, Milli Mücadele ve Türk inkılabını canlandıran kabartmaların yer alacağı çepeçevre dört duvardan oluşan ikinci kat ile Şeref holünün taş tonozlarla çevrilmesi öngörülmüş. İnşaat yapılırken zaman kazanmak için projede değişiklik yapılarakbu kat kaldırılır, taş tonoz ile örtülmesi öngörülen Şeref Holü betonarme tavan ile kapatılır.

Anıtkabir İlk Proje İç Görünüş

Lincoln Anıtı

İlk projedeki üst katın benzerini 1912-1922 yılları arasında Washington National Mall’da yapılan Lincoln Anıtında görebiliriz. Anıtkabir mimarları orijinal proje çatısını oradan esinlenmişler büyük ihtimalle. Burada en önemli husus Abraham Lincoln’un mason olmadığı. Dincilere sormak gerekir: Anıtkabir mimarları madem masonlar ve bunu Anıtkabire yansıtmışlar da neden mason olmayan ünlü birinin benzer anıtının çatısını örnek almışlar?

Dincileri Kulaklarından Tutup Bakü’ye Götürmek Lazım

Bakü Halı Müzesi, eski Lenin Müzesi

Anıtkabir’in bir benzeri Bakü’de  Neftçiler Bulvarı üzerinde şimdilerde Halça (Halı) Müzesi olarak kullanılan bina. Rusların zamanındaki adıyla Lenin müzesi.  Azeri mimar H. A. Macidov tarafından tasarlanmış (1954-1955). Çatısında kubbe var. Sütunlar dairesel kesitli yukarı doğru inceliyor, kolon tepesinde antik motif başlıklı yani kolonlar tam antik. Yapı Antik-Eski Mısır-Türk sentezi. Anıtkabiri andırıyor.

Bakü Dram Tiyatrosu

Bakü Fuzuli meydanındaki Azeri mimarlar G. Alizade ve M. Mammadov’un Azerbaycan Dram Tiyatrosu da (1960) dikdörtgen kesitli kolonları, düz çatısıyla antik-eski mısır-modern mimari sentezi. Önden Anıtkabiri andırıyor.

Bakü’yü benim gibi inşaatçı gözüyle incelerseniz görürsünüz ki yabancılar, özellikle Alman mimarları eserlerinde sentez falan yapmamışlar. Tamamen kendi mimarilerini uygulamışlar. Halbuki Azeri mimarlar güzel, estetik sentezler yapmışlar, Antik mimariye doğu ve İslami öğeler katmışlar. Sonuçta bugün çok beğenilen ve korunan muhteşem Bakü mimarisi ortaya çıkmış. Bakü fotoğraflarını görmek için: TIKLAYIN. Anıtkabir de neden Türk mimarlarının seçilmiş olduğu böylece daha iyi anlaşılmaktadır.

Eşek Hoşaftan, Dinciler Mimarlıktan – Sentezden Anlamaz

Yukarıda açıklandığı gibi Anıtkabir’de bir sentez gerçekleştirilmiştir, Bakü’de de çokca yapılmış bir sentez,  bire bir kopyadan öteye gidememiş Washington’daki yapıda hiç yapılmamış olan. Bu sentezi Prof. Emin Onat şöyle açıklıyor: “Atatürk’ün başardığı devrimlerin en önemlilerinden biri, şüphe yok, bize geçmişin gerçek değerini göstermek olmuştur. Osmanlı devri şereflerle dolu bir devir olmakla beraber, itiraf etmek gerekir ki skolastik ruhun hüküm sürdüğü kapalı bir âlemden ibaretti. Gerçekte ise tarihimiz, bir zamanlar Ziya Gökalp’in “ümmet devri” dediği bir içe kapanmış medeniyetten ibared değildi. Akdeniz milletlerinden bir çoğu gibi, tarihimiz binlerce yıl önceye gidiyor. Sümerler’den ve Hititler’den başlıyor ve Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar birçok kavimlerin hayatlarına karışıyor. Akdeniz medeniyetinin klasik geleneğinin en büyük köklerinden birini teşkil ediyordu. Atatürk, bize bu zengin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufuklarımızı genişletti. Bizi Ortaçağdan kurtarmak için yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Gerçek geçmişimizin Ortaçağ değil, dünya klasiklerinin ortak kaynaklarında olduğunu gösterdi. Gerçek milliyetçiliğin, içe kapanmış bir Ortaçağ gelenekçiliğinden asla kuvvet alamayacağını, onun yalnız ortak ve eski medeniyet köklerine inmekle canlanabileceğini anlattı. Avrupalılaşmakla, medenileşmekle, millîleşmenin aynı şey olduğunu, bundan iyi hangi fikir ifade edebilirdi?

Bunun içindir ki biz, Türk milletinin skolastikten uyanma, Ortaçağ’dan kurtulma yolunda yaptığı devrimin Büyük Önder için kurmak istediğimiz anıtın, onun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Ata’nın Anıtkabiri’ni, bir sultan veya veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedibin yıllık bir medeniyetin, rasyonel çizgilerine dayanan klasik bir ruh içinde kurmak istedik.”

Zurnanın Son Deliği Mason Binası 

Washington İskoç Riti Binası

1911 de temeli atılan, 1915 de tamamlanan Washington’daki mason binası, antik tapınak mimarisinin en önemli eseri Dünyanın 7 harikasından biri Halikarnas Mozolesinin kopyası. Burada ne eski Mısır ne Modern, hiçbir mimari sentez yok. Halikarnas mozolesinde olduğu gibi bütün mimari öğeler Anıtkabir’e göre farklı. Bunları yukarıda tek tek açıklamıştık. Onun da ötesinde burada sfenksler, Anıtkabir’de ise aslanlar var.

Masonluğun orijini bilindiği gibi Süleyman Tapınağının duvar ustalığına dayanmaktadır. Duvar işçiliğinde de eski çağlarda da Süleyman tapınağı yapılırken de taş ana malzeme idi. Mason ustalar ayrıca antik Helen-Roma taş işçiliğinden de çok etkilenmişlerdir. Zaten başka neden etkilenebilirlerdi ki?  Taş kesme işçiliği  Selçuklu – Osmanlı döneminde de yaygındı. Anıtkabir ile mason tapınağı arasındaki yegane ortak nokta bu.

Melbourne Anzak Anıtı

Halikarnas mozolesini örnek alanlar sadece Washington’daki mason binası olmayıp 1927 de temeli atılan Melbourne Avustralya’daki 2. Dünya Savaşında savaşan Anzak askerlerini anma anıtı da aynen Halikarnas mozolesini örnek almıştır.

Anıtkabir Atatürk’ten Sonra Projelendirilmiş ve Yapılmıştır

Atatürk’ün mozole (anıtmezar) tahayyülü hiç olmamıştır. Mezar yeri konusundaElbet bir gün öleceğim, beni Çankaya’ya gömer, hatıramı yaşatırsınız...Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer, Çankaya olacaktırben böyle bir yeri (Not: istasyon yolu üzerinde önerilen mezar yerini) milletime vasiyet edemem” demekle yetinmiş ve vasiyet yapmamıştır. Sadece bir sohbet sırasında mezarına yurdun sınır bölgelerinden getirilecek toprakların konmasına sıcak bakmıştır. Bu yüzden dinciler “masonlar Anıtkabri mason tapınağına benzettiler” derken bunda Atatürk’ün iradesinin olup olmadığı hakkında kasıtlı olarak açık bir ifade kullanmaktan kaçınmışlar, üstü kapalı şekilde masonların bunu kendi kendilerine yaptıklarını ima etmek zorunda kalmışlardır.  Fakat Anıtkabir mimarlarının Atatürk’ü önlüksüz mason olarak gördüklerini ve bu eserde Atatürk’ü kendilerinden göstermek için ellerinden geleni yaptıklarını ima ederlerken  ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla Atatürk’ün mason olması gerektiğini de empoze etmeye çalışmışlardır.

Bu arada hatırlatalım, önlüksüz mason, bir mason locasına üye olmamakla birlikte, kafa yapısı, yaşantısı itibarıyla, masonluğu üyelerden çok daha iyi uygulayanlara masonlar arasında verilen addır. Gerçek mason ise önlüklü masondur.

Sonuç

Elma ve armutun tek ortak noktası ikisini de meyve sayılmasıdır.  Halikarnas mozolesi ile Anıtkabir arasında böyle bir bağ bile yok. Washington binası gibi bir kopyanın ise Anıtkabir değerlendirmesi içinde yeri hiç olamaz. Anıtkabirde hiçbir masonik unsur yoktur. Bu saçmalığın ya Anıtkabir’de amacın ne olduğunu anlayamayan ya da anladığı halde kasıtlı olarak  saptıran dincilerin uydurması olduğu aşikardır.

Bundan sonraki yazımızda Atatürk mason muydu, bunun yanıtını vereceğiz: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

—————

NOT: Bir salak dinci sanduka çevresindeki sekizgen için “Davut Yıldızı” demiş. Davut yıldızı adı üstünde yıldızdır. Yıldız ne dikdörtgendir ne sekizgen ne de altıgen. Davut yıldızı 6 köşelidir. İlle bilmemnegen haline getirilmek istenirse köşeleri birleştirilir ve bu takdirde ortaya altıgen çıkar.  Bu salağa başka ne diyeyim bilmiyorum. Ya dayak yememiş ya da geometri bilmiyor. Bir başka salağa göre bir Mason Derneği Anıtkabiri ziyaret edip defteri imzalamış. Allahın salağı demek istiyor ki  “Bunun anlamı Atatürk mason”. Bir zamanlar İnşaat Mühendisleri Odası olarak Anıtkabiri ziyaret edip defteri imzalamıştık. Şimdi salak/dinci mantığına göre Atatürk inşaat mühendisi mi olmuş oluyor?

Bülent Pakman. Aralık 2011. Son güncelleme Ağustos 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamemen alıntılanamaz.

Atatürk Mason muydu dizimizin tüm yazıları

Twitter Widgets Facebook Widgets

Viyana Parlamento BinasıBülent Pakman kimdir    http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yurdum içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum