Prof. Yaşar Nuri Öztürk Reenkarnasyonu Anlatıyor

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 16.12.2011 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında reenkarnasyon hakkında bakın neler diyor:

Reenkarnasyon, dünya boyutunda, dünya planında tekamülünü tamamlamamış ruhun veya benliğin taşıdığı bedenden ayrıldıktan, öldükten sonra tekrar başka bir bedende tekamülünü tamamlamak üzere dünya planına gelmesi, gönderilmesi inancıdır. Ama bunda geriye gidiş yoktur, yani insan olarak gelmiş bir varlık reenkarne olduğu zaman hayvan olarak, papatya olarak veya yılan olarak gelmez, insan olarak gelir. Geriye adım atma yok. O tenasüh inancında var. Daha aşağı varlık olarak dönmek Hint sisteminde. Reenkarnasyonda yoktur. O insan olarak gelmiş, kendisine verilen krediyi layıkıyla değerlendirememiş, tekrar gelecek, tabi o geliş keyif yapmak için değil. Izdırap çekerek onu tamamlayacak. Bunda din de renkarnasyon inancı da müttefiktir. İnsan tekamül etmeye mecbur ve mahkum bir varlıktır. O tekamül tamamlanacaktır. Büyük Sufi Kuşadalı İbrahim diyor ki “sen bu alemda  dik yokuşta bir yere geliyorsun rahatlamak için geriye dönüyorsun, yanlış yapıyorsun, tahammül et, yokuşu çık, geriye gittin mi bir daha çıkacaksın o yokuşu. Keyif yapayım diye geriye yürüme. O yokuşu sana tamamlatacaklar.” Reenkarne olanlar o yokuşu bitirememiş. Bir zirve koymuş yaratıcı. “Buraya geleceksin” diyor. Geliyor, olmamış, ölüyor, gidiyor alem-i berzaha, ara aleme, bakıyor ki vaziyet kötü, bir daha bir iki, mesela bir ayette diyor ki “iki defa geldik tamamlayamadık, bir kere daha bizi gönder de tamamlayalım”. “Yok gidemezsiniz daha” diyor. İşte haşir inancı burada devreye giriyor. (Not: haşir veya haşr kıyamet gününde toplanma inancı. B. Pakman) Reenkarnasyon da haşir’e inanır. Tenasüh gibi değildir. Ahiret inancı reenkarnasyona inananların büyük kısmında vardır. Ne diyor? “1 defa, 3 defa geldi, opsiyonların hepsini berbat etti, fırsatları.” Bu defa bunu cehenemde tamamlayacak. Cehennem de tekamülü tamamlamanın  bir aracıdır. Allah kimseye azap ederek  zevk almıyor. Bir defa gelmiş, bir daha gelmiş, belki bir daha gelmiş, bilmiyoruz. Olmamış. İnat. O inadı Cehennemle kılacaklar. Cehennem de Allah’ın bir tekamülüdür.

Bölüm 1

Kur’an da reenkarnasyona olumlu bakan 30 a yakın ayet var. Reenkarnasyona inananlara göre tekamülde reenkarnasyonun yeri çok büyük, daha doğrusu reenkarnasyon tekamülün bir aracı. Sistem böyle kurulmuş. Hem İlahi Adalet, yaratıcı Adalet hem de insanın tekamülü bu sisteme ayarlanmış reenkarnasyona inananlara göre. Tabi müslüman dünyada da buna inananlar var, çok büyük düşünce alimleri. Özellikle sünni ekolde reenkarnasyonu kabul etmeyenlerin kaygısı şudur: biz bu reenkarnasyonu kabul edersek ahiret, haşir inancı zarar görür, güme gider. Halbuki gitmez. Tenasühe inandığın zaman gider. Kaldı ki bazı müfessirler var, ki Süleyman Ateş bunlardan biridir, Kur’an’daki ahiret ve haşr inancını reenkarnasyonla izah ediyor. Yani bırakın reenkarnasyonun ahiret inancını reddetmesini tam tersine renkarnasyona inananlara göre reenkarnasyon ahiret ve haşr inancını takviye ediyor. Müteşabih konular hüküm vermeye müsait değildir (Not: müteşabih; yorumlanmaya ihtiyaç duyulan. B. Pakman). Herkes düşüncelerini söyler. Düşünme egzersizi yapacaksınız, ama hüküm vermeyeceksiniz. Ahirete ilişkin bütün meselelerde bu böyledir. Nereye hüküm veriyorsun? Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi: “Kim gitti geriye döndü ki bize anlatsın?” Ama iman konusu olarak ölümden sonra dirilme var. Biz buna inanacağız. Nasıl? Bilemiyoruz. Bilemeyiz. Kur’an diyor “buna bir iman konusu olarak inanıyoruz”, reenkarnasyon da bunun içinde. Madem ki ahiret alemi müteşabih, biz bunları bilmiyoruz. Reenkarnasyonla bunu izah edenlere  ne hakla “siz yanlış yapıyorsunuz” diyorsunuz, diyeceğiz? “Ha biz böyle alıştık, bize böyle söylendi”. Bize şöyle söylendi diye birşey yok. Kardeşim Kur’an’ın verileri ortada. Bırak herkes düşünsün, düşündüklerini söylesin. Ahirete inanmıyorsa bir adam, “ben ahirete inanmıyorum” der. O zaman da biz ona “sen İslam dininden çıktın” deriz. Reenkarnasyona inananlar böyle demiyor ki? Onların ahiret inancıyla bir alışverişi yok, bir sıkıntısı yok. Bir izah tarzıdır diyorlar. Bu da ahiretin bir izah tarzıdır. Şimdi Süleyman Ateş sayfalar yazmış bu konuda. ve ahireti, cenneti, cehennemi reenkarnasyon ile izah ediyor. Koca bir ilim adamı. Sen şimdi “Süleyman Ateş ahirete inanmıyor, inkar etti” mi diyeceksin? Diyor ki “Kur’an’ın verileri bunları konuşmamıza müsait”. Ben de diyorum ki hüküm vermeden bunları konuşabiliriz. Ne diyeceksin başka? Ömer Rıza Doğrul aynı şeyi söylüyor. Geriye gidin, koca İhvan-us Safa insanlığın düşünce tarihinde muhteşem bir ekol. İnanıyorlar. Sufi sistemlerin bir çoğunda var. Tasavvuftaki devir nedir? Neden devir nazariyesi? Bir başka ifade şekli. Mevlana’da da reenkarnasyon var. Hatta bir yerde diyor ki: “İnsanoğlu bir kere doğar. Nihayet 2 kere doğar. Ben defalarca doğdum.” Tekamülde çektiği ızdırabı, katettiği berzahı, katettiği mesafeleri kasdediyor. Yani ben şimdi ilmihal kitabına öyle koymuş diye siz asırlar ve asırlar boyu insanlığı buna mı talim ettireceksiniz? Adam “ben ahirete inanıyorum”. Amenna. Bunda benim hiçbir tereddütüm yok. Ama nasıl? Nasıl konuşulduğu zaman “reenkarnasyonu da konuşuruz” derse ne diyeceksin? Bırak konuşsun.

Ahirette hesap konusunda hayat nimetinin karşılığını verdin mi? Ana soru bu. Hayat nimetinin karşılığını vereceksin. Bunu vereceksin. Bu öyle iki rekat namazla veya efendim, akşama kadar tesbih çekmekle, böyle olmaz. Hayat nimetinin karşılığını vermek bir bütündür. Eee şimdi adam hayat nimetinin karşılığını bırak sahip olduğu mülkün asgari paylaşımını ifade eden zekatını vermiyor….

Soru: Reenkarnasyonu yaşayan bir insan önceden erkekse reenkarnasyon ile bayan olabilir mi? Cinsiyet değişir mi?

YNÖ: Olabilir. Cinsiyet önemli değildir. Ruhta cinsiyet yok. Ama tekamülün seyri bakımından büyük moranda aynı cinste gelinir ki kaldığı yerden devam etsin. Yani bıraktığı eksiğe göre cinsiyet değişebilir.

Amerika’da bir hanımefendi şey bakmıştı, el şeylerinde, zorla tuttu yakaladı bakacağım dedi. E bak bakalım dedim. Benim bundan önceki hayatlarımdan birinde ben Suriye dolaylarında bir kumandanmışım. Bakar mısın? Üç tane hatunum varmış ama birini hep savaşlarda yanımda taşırmışım. Bakar mısın? … Savaşlarda bile. Nerde o hatun şimdi merak ediyorum ben. Şimdi o mesela reenkarne olup gelmişse, e neler vermem ben onu görmek için… Üçüncü gelişim olduğunu öğrenince falcıdan, bayağı şey yaptım, yahu biz de kendimizi zeki sayardık yani bir defada tamamlarız bu işi diye…Ben şu geldiğim planda, şu gün insan olarak misyonumu, görevlerimi nasıl yerine getiririm onu düşünüyorum. Ama tabi kafama o takıldı. Şimdi o savaşlarda yanımda taşıdığım hatun neyin nesidir, nerdedir?  Onu taktım kafaya… Esmer, çukulata rengi dedi. Suriyeden bahsediyoruz: Ne olacaktı?…Yani merak ediyor insan… Anlatan Morgan diye bir zenci ama çok meşhur birisi…

Soru:..Artık bir daha gelmezsiniz siz belki de.

YNÖ: Bilmiyorum. Bana sorsan gelmem. Dünyada bu kadar rezillik varken. Bundan sonra daha rezil olacak bu dünya. Niye geleyim?

Bölüm 2

Twitter kanalıyla gelen soru: Bir ana rahminden önceki durumu bir de kabirdeki hali, hepsi iki ölüm iki diriltmedir, reenkarnasyon yoktur.

YNÖ: Ben onun neyi sakız gibi çiğnediğini anladım. Güzel ifade edememiş. Şimdi Kur’an’da “Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Bir üçüncüsüne imkan yok mu?” diyorlar. Cenab-ı hak da “Hayır bu kadar” diyor. “Bundan  sonrasını cehennemde tamamlarsınız” O ayette diyor ki ordaki ölüm, işte bu Bakara 28 dekini, oradaki ölüm dünyaya gelmeden önceki haldir.

(Notlar. Soruyla ilgili Kur’an ayeti:  “Dediler: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?” Mümin 11.    

Bakara 28. ayet: “Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz.” B. Pakman).

Bu tam bir saçmalıktır. Bunu nasıl söylüyorlar? Ayıp diye bir şey var. Bir defa ölümden söz etmek için hayata gelmiş olmak lazım ki öleceksiniz. Dünyaya gelmemiş bir varlığın ölümünden hem de iki defa, üç defa söz edilir mi? Yahu bunlar kafayı mı yemiş?  “Emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni – bizi iki defa öldürdün iki defa dirilttin” diyor. Dünyaya gelmemiş varlığın ölümünden söz edilir mi? Dünyaya  gelecek, ölecek, bir daha gelecek, bir daha ölecek, onu diyor Kur’an. “O ana rahmindeki durumudur da ordan değil”. Ana rahmindeki cenin ölü müdür ya? ölümden söz etmek için dünyaya gelmek lazım. Bu saçmalığı bir matahmış gibi habire tekrarlayıp durmasınlar. Ayıp oluyor…Kur’an’ı Kerim reenkarnasyona açık ifadeler taşımaktadır, otuza yakın ayet var. Ama hüküm veremeyiz çünkü müteşabihtir (Not: Müteşaibih: Yoruma açık. B. Pakman). Ahiret inancını bir iman olarak koruruz, onun izahı sadedinde reenkarnasyon da devrede olabilir bir ihtimaldir deriz. Bu kadar.

Twitter kanalıyla gelen soru: Zaman zaman dejavu yaşamak reenkarnasyon alameti midir? (Not: Dejavu: Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu. B. Pakman)

YNÖ: Olabilir. Dejavu değil transa veya hipnozla bilincin alt, aşağı kademelerine indiriliş insanlar fotoğraf verir gibi milimetrik ayrıntılarına kadar önceki hayatlarında yaşadıkları şeyleri anlatıyorlar. Literatürde bunlar doludur. Doludur. Mesela denizden korkuyor adam. Niye korkuyor? Suya girmekten korkuyor. Karadenizli. Denizin kenarında doğmuş, büyümüş. Babası, anası, yedi sülalesi. Suya sokamıyorsunuz ayağını. “Bana Hazreti Süleymanın hazineleri şurada var deseniz” diyor adam, ben bunu bizzat dinledim, “diz kapağımdan yıukarı geçen bir suya ben girmem”. Şimdi hipnozla indiriyorlar şuuraltına, arka dönemlere geçiriyorlar. Bir yere geliyor, feryat, figan. Boğularak ölmüş. Boğularak ölmüş. Oraya geldi mi onu yaşıyor ve aynen yaşıyor onu. Yaşıyor yani kapı numalararına kadar eşiklerin mermerlerine kadar, kapının tokmağına kadar, yüz sene, yüzelli sene geçmişi, oraya indiriyorlar hipnozla, veriyor bunları sana. Bunları kaldırıp atamazsınız.

Soru: İlk kayıtlardan itibaren bir de, oralara falan da gidebiliyorlar. Değil mi?

YNÖ: Tabi ki daha gerileri de olacaktır bunun ama bunu hipnozla ne kadar temin edersiniz? Bunlar kolay işler değil. Ben ona bakmıyorum. Ben kutsal metnin verilerine bakıyorum. Kutsal metin bunun mümkün ve muhtemel olduğunu en azından veriyor. Ben şimdi seleflerimin olmaz diyenlerine de hakaret eder gibi “yok efendim onlar yanlış demişler vardır bu” böyle bir edepsizlik yapmam. Kur’an bunu en azından muhtemel olduğunu bizim önümüze koyuyor. Herkes birbirine saygılı olsun. Ahiret inancını koruyan insanlar reenkarnasyondan bahsedebilirler ve onları da dinlemek lazım. Bu da fasafiso değildir. Bu kadar. Ama hüküm-müküm olmaz.

Soru: Peki bütün dinlerde reenkarnasyoninancı var mı?

YNÖ: Hayır. İslamiyette resmi akide reenkarnasyonu kabul etmez. Hıristiyanlıkta da kabul etmez. Ama bütün dinlerin mensupları içinde reenkarnasyona inanan büyük bir yekun var. Ama Hint sistemlerinde reenkarnasyon hem de tenasüh mertebesinde kabul edilir. Hayatın esasıdır. Ha o tenasuh dedik. Onu da bir kurcalayalım. Yani Kur’an’da nelerin olduğunu herkesin bilmesi lazım. Kur’an bizim bildiğimiz. bize belletilen yedi sekiz ayetten ibaret değildir. Kur’an 6300 küsur ayetten ibarettir. Onların hepsinde ne olduğunu herkesin bilmesi lazım. İlmini yapmak ayrı birşey ama konu olarak bilecek. Mesela Kur’an kötülükler, aşırı kötülükler, zulümler yaparak lanetlenmiş insanların maymuna, domuza döndürüleceğini söylüyor. Al bakalım şimdi. Nerde reenkarnasyon. Çıplak baktığınız zaman bu doğrudan doğruya tenasuhdur. Hint sistemindeki tenasuhun Kur’an’daki ifadesidir. Ben tenasuha hiç inanmadığım için bu ayetleri ben de “bunlar mecazi manadadır” diye tevil etme yönüne gidiyorum ama birisi çıkar da “kardeşim ne zorluyorsun sana bunları tevil etme yetkisini kim veriyor, ben tevilsiz kabul ediyorum”. Mesela demin şeyden bahsettik ki o bağlamdadır. Maun suresinde o ayeti değerlendiriyorum. Hükmi domuzlar dedik. Hükmi domuz insandan olur. Domuz zaten domuzdur. Allah’ın zavallı hayvanı. Ne suçu var. Hükmi domuz dikkat çelicidir. Çünkü o insandan oluyor. Diyor ki. bak bak bak. Tabire bak. “Allah kimi lanetlemişse, işte şu şu kötülüklerinden dolayı, ona gazap etmişse onlardan” diyor “maymunlar, domuzlar ve firavun uşakları yaratır”. Bu Kur’an’da ayet bunu ordan yok edemezsin. Şu şu şu melanetleri işleyen ve Allah’ın lanetine çarpılan hükmi domuzlar diyor, hükmi domuzlar, Allah tarafından maymuna ve domuza tebdil edilir. Diyorlar ki bunla roldukları yerde domuza döndürülmüştür. Eski devirlerde vardır. Ne eski devirleri? Ya, şimdiki insanlardan bahsediyor. Yalan söyleyerek zorla Kur’an ayetini saptırmayın. Eski, meski yok. Şimdiden bahsediyor. Bugün geçerli o ayet. Bugün biz durup durken bir adamın maymuna, domuza döndüğünü görüyor muyuz? Birden domuzlaşırmış o. Taşlaşarak domuz olurmuş. Hayır böyle birşey yok. Bu doğrudan doğruya, ha ben de zorlayarak diyorum ki onlarda domuz ve maymun huylarını geliştirir. O manadadır. Ama Allah biliyor benim de içime sinmiyor. Hükmi domuzlar gerçekten domuz olarak dünyaya gelsin, benim içime sinen bu. Ama ben bunu bir hükme dönüştürerek Kur’an tenasuhe de cevaz verir demiyorum. Seleflerime saygım yüzünden demiyorum. Ama Kur’an ayeti  orda. Şu şu şu kötülükleri yapmış hükmi domuz olmuş adamları diyor Allah maymuna ve domuza döndürürüm. Biz bu alemde Sünnetullaha değişmez olan Sünnetullahın değiştiğini ve bazı insanların durduğu yerde domuza ve maymuna döndüğünü hiç görmedik. Tarih böyle bir şeyi kaydetmiyor… Maide’de sanki tenashühü doğrudan tarif eder gibi.  Şu şu şu kötülükleri yapanlar diyor. Sonra diyor ki onlardan daha beterini size haber vereyim. Maide suresi 59 dan 62 ye kadar okumak lazım. 60 ayet şöyle: “De ki, Allah katında ceza olarak bundan da kötüsünü size bildireyim mi?” Kötülük yapanların cezalarından bahsediyor, geçiyorum onları, bundan daha kötüsü var diyor. Bakın cezadan celandırmadan bahsediyor. Mecaz, mecaz. Zaten şu ifade bu ayeti  mecazi manaya almaya engeldir. “Allah’ın lanetlediği üzerine gazap indirdiğidir o.” Şimdi açıyor bunu. Allah’ın lanetleyip üzerine gazap indirdikleri kimlerdir? Şimdi Maun suresine ben bunu niye koydum? Çünkü orada da lanetlenmiş bir güruhtan bahsediyor. Allah’ın lanetlediği insanların nasıl bir akıbete uğrayacaklarını hükmi domuz haine geldikleri için bu ayet o müfesser ayetleri burada müfessir olarak tefsir ediyor. Kur’an’ın bazı ayetleri bazı ayetlerini tefsir eder. Bu da müfessir bir ayettir. Bak ne diyor? “Allah böylelerinden maymunlar, domuzlar ve tağut uşakları yapmıştır. İşte bunlardır yer bakımından aha kötü, yolun denge noktasını kaybetme bakımından daha sapık olanlar.” Siz şimdi bu kitabın, “efendim  reenkarnasyona nasıl bakıyor?”u soruyorsunuz. Şunu çıplak okuyan bir adam ne diyecektir? Evet Kur’an’ı okumak lazım. Bizim küçücük zavallı hafsalamıza Kur’an’ı sıkıştırmaya kalkmayalım. Musa Carullah’ın muhteşem bir sözü var. O da büyük İslam alimidir. Diyor ki “Bazı insanlar kendi hafsalalarını büyüterek İslamı kavramak yerine İslamı kendi küçük hafsalalarına sığdırmak için küçülttüler. Başımıza ne geldiyse bu yüzden geldi” diyor. Adam ezberlemiş, bir at gözlüğü takmış, ağzını açtın mı “künahdur”. “Ağzını açtın mı künahdur”.  Künahdur, künahdur, künahdur, künahdur.  İslam dinini bir künahtır at gözlüğüne döndürdüler. Kim müslüman olursa o gözlüğü takacak ve ondan sonra da Kur’an ne olacak peki?

————————————————————-

Bir de Hoca bu konuda daha önce neler yazmış bakalım:

REENKARNASYON (yeni bir bedenle dünyaya tekrar gelme) konusunun gündeme geldiği her yerde şunun altını mutlaka çizmişizdir: Reenkarnasyon anlayışı, Kur’an’ın Ahiret ve haşir inancını en küçük anlamda zedeleyecek bir şekle dönüştüğünde onu kaldırır atarız. O halde, reenkarnasyonun Kur’an’ın verileri açısından kabul veya reddi, bu kavrama yüklenen anlama bağlı olacaktır.

Biz burada üç noktaya değineceğiz!

Birincisi şudur:

İslam din bilginleri, reenkarnasyon konusunda üçe ayrılmışlardır:

1. Kavramı tümden reddedenler,

2. Herkes için işleyen bir kural olarak benimseyenler,

3. Bazı insanlar için işleyen istisnaî bir reenkarnasyonu kabul edenler.

Tümden reddedenlerin şöyle bir gerekçeleri vardır: Böyle bir kabulün, Hint sistemlerindeki tenasüh anlayışına kapı aralayarak Kur’an’ın haşir inancını zedeleyeceği endişesi… Onlar, böyle bir endişenin varlığı yüzündendir ki Kur’an’ın reenkarnasyona işaret eden ayetlerini tevil (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman) ile şu hükümde birleşirler:

‘Kur’an, reenkarnasyon düşüncesine kapalıdır.’

Onlar bazen şöyle de derler:

‘Bu mesele setredilmiştir, açmayın!’

Kavramı kabul edip herkes için sürekli işlediğini söyleyenlere göre, tekrar bedenlenme süreklidir ve bunun, ahiret inancını zedeleyen bir yanı da yoktur. İslam düşüncesine damga vurmuş bulunan İhvanussafa ekolü, safî düşüncenin önemli bazı temsilcileri ve bazı gelenekçi müfessirler bu anlayışı paylaşmaktadır.

Müfessir Süleyman Ateş’le bizim de katıldığımız bir grup ise şu görüşün Kur’an’a uygunluğu kanısındadır:

Reenkarnasyon konusu Kur’an’ın ‘müteşaibih’ (yoruma açık) dediği alana giren konulardandır. Yani bu konuda kesin ve tartışmasız hüküm verilemez. Sadece ihtimaller sıralanır.

‘Kesin doğruyu Allah bilir’ diyerek ihtimalleri sıraladığımızda biz şu ihtimali öne çıkarıyoruz:

Reenkarnasyonun kabulü, eğer mahşer inancını başka gerekçelerle reddetmiyorsa, Ahiret inancıyla çelişmez. Ahiretteki dirilme (ba’s), son hesap günü için bir dirilmedir.

Kur’an, mahşerle dünya arası bir devreden söz ediyor. Bu devre, berzahtır. (bk. Müminun, 100)

(Not: “Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” Müminun 100. B. Pakman)

Reenkarnasyon, şöyle veya böyle, berzah sürecinde söz konusu olur. Ruh, bir yerine birkaç kez bedenlenmekle berzahın dışına çıkmaz. Mahşer ve hesap, tüm ihtişamıyla bakidir. Ve herkes haşrolacaktır. Dünyaya ister bir kez gelin, ister beş kez, sonunda bedenlenip hesaba çekileceksiniz.

Beden birkaç kez değişebilir ama, ruh ve şuur birdir ve son hesap, ruhun mahşerdeki son bedenlenmesi üzerine ve o ‘son bedenle’ olacaktır.

İkinci nokta:

Kur’an’da reenkarnasyona işaret eden yirmiye yakın ayet vardır. Bu ayetlerin, geleneksel kabullere mahkum olmadan değerlendirilmesiyle şu sonuçlara ulaşılabilmektedir:

Herkes tekrar tekrar bedenlenmez. Ruh, tekamülüne genellikle dünya ötesi alemlerde devam eder. Ancak bazı ruhlar, dünya boyutuna tekrar indirilir ve tekrar bedenlenirler. Bu bedenlenme, Allah’ın lanetini gerektiren büyük kötülüklere bulaşmış olanlar için domuz, maymun veya zalimlerin uşağı haline getirilme şeklinde olabilir.

Bu son şekle Kur’an ve hadis dilinde ‘mesh’ (noktalı Hı ile) yani hayvana çevirme denmektedir.

Meshin, insanı olduğu yerde ve anında hayvana çevirme şeklinde değerlendirilmesi müfessirlerin tevilidir. Kur’an böyle bir şey söylemiyor. Bu yolda ileri sürülen bazı rivayetler ise, Yahudi mitolojisi İsrailiyat’tan İslam’a sızmış söylentilerdir. Varlık kanunlarına da aykırıdır.

Hadisler, meshin kıyamete kadar süreceğini ve Muhammed ümmeti için de söz konusu olduğunu açıkça bildirmektedir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve açıklamaları için bizim, Son Peygamber adlı kitabımıza bakılabilir.)

Üçüncü nokta:

Konunun dayandığı ayetlerin döküm ve açıklamasını ‘Kur’an’daki İslam’ adlı kitabımızda yapmış bulunuyoruz. Ayrıca bilgi edinmek isteyenlere rahatça başvurabilecekleri bir kaynak olarak Süleyman Ateş’in Kur’an Tefsiri’ni öneriyoruz.

Ateş, Kur’an’ın şu ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, açık bir biçimde ifadeye koymuştur: Bakara, 28; Nisa, 56; Furkan, 13-14; Fatır, 16; Vakıa, 60-62; Mülk, 1-2; Nah, 18; İnsan, 28; A’la, 12-13; Abese, 21-22.

Ateş, Tefsiri’nin ilk baskısının 8. cilt 318. sayfasında, reenkarnasyona işaret eden ayetleri değerlendirdikten sonra, bunları açık anlamlarının dışına çekenlerin durumunu şöyle ifadeye koyuyor:

‘Ayetlerin zahirinden de bu mana anlaşılmaktadır. Ancak insanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamlarını tevil etme yolunu tutmuşlardır.’   (Not: Tevil; Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme. B.Pakman)

Özetleyelim:

Kur’an’ın, Hint düşüncesi ve spiritüalist felsefede yer alan reenkarnasyonla eşitlenmeyecek, kendine özgü bir yeniden bedenlenme anlayışı vardır ve bunun, ondaki haşir inancını zedeleyen hiçbir yanı yoktur. Ancak şunu da unutmamak gerekir:

Kur’an’ın dediğini anlamak ehliyet ve emekle, kabul etmekse tabulardan kurtulmuş olmakla mümkündür.

Yaşar Nuri ÖZTÜRK
Star, 27.07.2003

DEVAMINI OKUMAK İÇİ TIKLAYIN

Bülent Pakman 24 Eylül 2009. Nereden, neden  geldik, nereye gideceğiz,ne yapmamız gerekir? Okumak için tıklayın: Hayatın öncesi, sonrası, hikayesi

Reenkarnasyon ile ilgili tüm yazılarımız:

Twitter Widgets Facebook Widgets

OLYMPUS DIGITAL CAMERABülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

 

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yapın

Anıtkabir Mason Tapınağı mı?

ATATÜRK MASON MUYDU DİZİMİZİN ÖNCEKİ YAZISINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Anıtkabir ile İlgili Dinci İddiaları:

- Anıtkabir, ABD Washington 16. caddedeki Masonların Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti Genel Merkez binasına benzemektedir.

- Anıtkabir mimarları masondur, Atatürk de mason olduğu için ona bu şekilde bir tapınak yapmışlardır.

- Anıtkabirde hiçbir İslam unsuru yoktur ve Atatürk İslami şekilde gömülmemiştir.

İnceleyelim bakalım öyle mi?

Projeyi Seçen Jüridir

Anıtkabir

Atatürk için büyük bir anıtmezar yapılmasına karar verilip yeri seçildikten sonra 1 Mart 1941 tarihinde uluslararası bir proje yarışması açıldı. Yarışmaya 2. Dünya Savaşına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 49 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda’nın projesinin uygulanmasına karar verildi ve inşaat 1944-1953 arasında tamamlandı.

Dinciler Orhan Arda ve Emin Onat’ın mason olduklarını öne sürmektedirler. Özellikle hayatta olmayan insanların mason localarına kayıtlı olduklarının teyidini ancak mason dernekleri yapabilirler ki kapalı derneklerde bu mümkün olamıyor. Ama bunun önemi de yoktur zira Anıtkabir’in bu şekilde olmasına karar veren Jüri’dir. Jüri’de Prof. P. Bonatz, Prof. İvan Tenghom ve Macar Prof. Karoly Wickinger ile Türk sanatçıları Prof. Arif Hikmet Holtay, Mimar Muammer Çavuşoğlu ve Yüksek Mimar Muhlis Sertel vardı. Seçimin Jüri ile yapılmasına karar veren de Hükümetti. Jüri 49 proje arasından başka bir eser seçse bunlar belki de hiç tartışılmayacaktı. Masonlukla ilgili bir amaç olmuşsa bile, ki olmadığını yazının devamında irdeliyoruz, bunun sorumluluğunu Anıtkabir’in mimarlarında değil projeyi seçen jürisinde aramak gerekir.  Ortada bir mason tezgahı varsa hem bütün jürinin hem de proje mimarlarının mason olması ve hepsinin bu amaç doğrultusunda anlaşmış ve birlikte hareket etmiş olması gerekir. Böyle olup olmadığını anlamak için gelin Anıtkabri teknik açıdan inceleyelim.

Benzerliklerin Teknik İncelemesi

Hephaistos Tapınağı, Atina

Uygulanan Anıtkabir projesi kabaca bakıldığında antik tapınakları hatırlatmaktadır. Antik eski Yunan ve Roma sanat eserlerine verilen addır. Eski Mısır için de Antik Mısır diyenler var. Yukarıdaki resimde Antik tapınak örneği olarak Hephaistos Tapınağını verdik. Atina’daki Partenon tapınağı mimarisi v.b. da bunun aynısıdır.  Birçok mimari ekol antik eserlerden yoğun şekilde etkilenmiştir. Dünya bunun örnekleriyle doludur. Viyana’daki Parlamento binası gibi.

Viyana Parlamento Binası

Masonlar da sembollerinde, bina ve mezarlarında bazı Eski Mısır, Grek yani Helen-Yunan dönemi sembol, detay ve mimarilerini benimsemişlerdir. Obelisk, antik sütun başlıkları, yuvarlak kesitli antik sütunlar, sfenksler vb.

Dincilerin Anıtkabir’e benzettiği Washington’daki mason binası da benzer şekilde dünyanın 7 harikasından biri olan Halikarnas mozolesinin kopyası olarak inşa edilmiştir. O halde Anıtkabir’in taklit mason binasına değil, orijinal Halikarnas mozolesine benzeyip benzemediğini araştırmak gerekir.

Anıtkabir Halikarnas Mozolesine Benziyor mu?

Halikarnas Mozolesi

Yukarıda Halikarnas Mozolesinin (Anıtmezarının) temsili bir maketini görüyorsunuz. Anıtkabir dikkatlice incelendiğinde çatı formunun üçgen, prizmatik ya da piramidal olmayıp düz oluşu, sütunların dairesel değil dikdörtgen, ince değil kalın oluşu, sütunların konik olmayışı yani yukarıya doğru incelmemesi, sütunların altında altlık taban ve sütun üstlerinde antik motifli başlıkların olmaması, hatta hiç başlık olmaması vb. yüzünden Anıtkabir’e antik mimari denmesi mümkün değildir,  her ne kadar esinlenme varmış gibi görünse de. Dünyada böyle az çok esinlenmiş binlerce eser mevcuttur. Dincilerin iddiasına göre antik mimariyi tam uygulamak mümkün olamamış, yani binlerce yıl öncesinin inşaat teknikleri binlerce yıl sonra becerilememiş, buna kim inanır? Türk milleti Atatürk’e muazzam bir anıt mezar yapacak kudrette olacak da üzerine oturtma çatı, sütununu yuvarlak yapamayacak, sütun üzerine motif koyamayacak? Hadi canım sende.

Anıtkabirde Mason Mezar Sembolleri Var mı?

Mason mezarlarının sembolleri bellidir. Bir başka yazımızda bunları ayrıntılı olarak vermiştik. FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN. Jakin ve Boaz sütunları (iki sütun), üç sütun (yuvarlak), obelisk, ayaklı sandık, akasya motifleri, tokalaşmış iki el, tek göz, davut yıldızı, örtülü sütun, antik motifli sütun başlıkları, sütun kaideleri, üçgen etrafında ışık huzmeleri, gönye, pergel vb Anıtkabir’de bu sembollerin hiçbirisini göremeyiz. Sanki mimarlar özellikle mason sembollerinden kaçınmışlar gibi. Anıtkabirde tek bir mason mezar sembolü bile yok. Peki ne var?

Anıtkabir Sembolleri

Kuleler Selçuklu Mimarisi

Lahid ve Mezar Bölümü

Atatürk lahidi tek parça, sade, sembolik, Türk  lahididir. İslami örfe uygun olarak mezardan ayrı, mezar üzerindedir. Muhtemelen türbe havası taşımasın diye böyle yapılmıştır. Zira İslam dininde türbe yoktur, türbe dediklerimiz türbe haline getirilen mezarlardır. Bu da şirktir. Yani Atatürk’e tam yakışacak bir lahit modeli seçilmiştir. Lahide Mason öğeleri verilmek istenseydi 4 ayaklı ya da üzeri piramidal olması gerekirdi.  Antik lahit şeklinde yapılsaydı üzeri piramidal, prizmatik yanlarında kabartma heykel ve/veya antik motifler olurdu. Bunların hiçbirisi yok.

Alt kattaki mezar odası Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış olup “sekizgen” şeklindedir. Mezar odaları İskitlerde de vardı. Orta Asya’da eski çağ Türklerinin Kurgan denilen mezar odaları vardı. Selçuklu ve Osmanlı türbelerinde de Anıtkabir’de olduğu gibi alt katta mezar odaları bulunmaktadır. Selçuklu mezar odalarının çoğu çokgendir.  Atatürk’ün mezarı  İslami örfe uygun olarak doğrudan toprağa kazılmıştır. Atatürk’ün naaşının tahniti çözülerek,Suriye’deki Caber Kalesi, Kore’deki Türk şehitliği, Selanik’teki doğduğu evin bahçesi, Azerbaycan, KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı Türk topraklarının yerleştirildiği mezarına İslami usullere göre kefenlenerek ve başı kıbleye bakacak şekilde defnedilmiştir. 

Atatürk’ün Sandukası. Başı Kıbleye dönük. Ata, bu sandukanın altında toprak içinde kefenli yatıyor

Atatürk’ün sandukası İslam sandukasıdır, Selçuklu ve Osmanlı büyüklerinin sandukaların aynısıdır. Yukarısındaki sembolik lahitte olduğu gibi sanduka üzerinde de ayak, sehpa, süs gibi hiçbir masonik öğe yoktur. Bu kırmızı mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Azerbaycan’dan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar muhafaza edilmişlerdir. Pirinç vazo da hiçbir mason ritinde sembol olmamıştır.  599594_520983364609752_946510646Bu vazolar sekizgenler üzerine yerleştirilmiştir. 8 köşeli yıldız Orta Asya kökenli Türk yıldızıdır. Nitekim Azerbaycan bayrağındaki yıldız sekiz köşelidir. Asıl dikkat çekici husus da şudur: Atatürk mason idiyse ve Anıtkabir mason tapınağı olarak inşa edilmişse neden sandukanın etrafı çift sekizgen sıralıdır, oda sekizgendir, tavan sekizgendir de  masonların da benimsediği 6 köşeli Davut Yıldızını sembolize etsin diye en azından altıgen yapılmamıştır? Geri zekalı dinciler gelsin de buna cevap versin haydi.

güneş

Sandukanın tavanında sekiz ışık huzmesi ve merkezde  Türklerin kadim sembolü güneş bulunmaktadır. Sekizgen, sekizgen güneş, yuvarlak olmayan güneş, içi boş bir güneş mason sembolü değildir. Güneş dinci ışıkçıların, nurcuların sembolüdür. Mason sembolüne benzetilmek istenseydi mesela güneşin yerine içinde tek göz bulunan bir üçgen kondurulması gerekirdi. 

Mason sembollerinin Anıtkabirin halka açık olmayan yerlerinde olduğu iddiasına cevap: Buyrun halka açık olmayan sanduka odası, gösterin mason sembolleri nerede?

Sonuç olarak dincilerin iddiasının aksine Atatürk’ün  buraya gömülüşü tamamen İslamidir, semboller de dahil olmak üzere mezarı Türk – İslam mezarıdır, kendinden önceki Türk – Müslüman büyüklerinin mezarlarından hiçbir farkı olmayıp en ufak masonik öğe taşımamaktadır ve tamamen tersi sanki mason öğeleri taşımamasına özem gösterilmiştir.

Anıtkabir’de Eski Türk kilimlerinden alınmış geometrik motifler

Mozole Bölümü

Anıtkabir mozole bölümünde Şeref Holü’nün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları 15-16′ncı yüzyıl Osmanlı halı ve kilim motiflerinden oluşan mozaiklerle süslenmiştir.  İlerde ayrıntılı anlatıldığı gibi mozole bölümünün ilk projede Selçuklu – Osmanlı mimarisinde cami, saray, kervansaraylarda bolca kullanılan tonozlu olması öngörülmüştü.

Kuleler

Toplam 10 adet kule tamamen Selçuklu çadır mimarisi özelliklerini yansıtır. Kule tavanları  eski Türk kilimlerinden alınmış geometrik motiflerle süslüdür. Kapıların üzerlerinde, eski Türk geometrik süsleri ile bezenmiş renkli mozaikler vardır. Kule tepelerine, eski Türk çadırlarındaki gibi birer tunç mızrak ucu   konmuştur.  Bu mızraklara Türk Cumhuriyetlerinde özellikle Bakü’de bolca rastlanır. Osmanlı Türbelerinde olduğu gibi Kulelerde de süsleme öğeleri olarak oyma ve kabartma kullanılmıştır. Dışta duvarların çatı ile birleştikleri yerlerde, kuleleri dört yandan saran Türk oyma işlerinden meydana getirilmiş, sade fakat çok çekici bordürler görülür.  Anıtkabir’de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır. Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir’in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır. 

Kartal Herşeyi Açıklıyor

Anıtkabir'de kartal ve genç rölyefiİstiklal Kulesi’nin içinde, kapının solundaki duvarda, elinde yalın kılıç tutan bir genç ve kaya üzerine konmuş bir kartaldan meydana getirilmiş bir kabartma kompozisyonu vardır. Kılıç tutan genç, hürriyeti savunan Türk Ulusu’nu temsil eder. Türk Devletlerinde birçok kez (Devlet arması) olarak değerlendirilmiş olan kartal, gücün, kudretin sembolüdür. Son yıllarda Orta Asya’da Noinula’da yapılan kazılarda, atalarımızın çok sevdikleri kartal resimli sanat eserleri bulunmuştur. Anıtkabir’de mason sembolüne yer verilseydi bu tek başlı kartal figürü yerine Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti sembolü olan çift başlı kartal yer alabilirdi. Onun da ötesinde çift başlı kartal  Selçuklu Devletinin de sembolüdür denir böylece mason unsuru kolayca yutturulabilirdi. Ama böyle bir şey olmamış. Bu bile tek başına dincilerin iddiasının fos olduğunu kanıtlamaya yeter de artar.

 Hürriyet Kulesindeki kabartmada bir at elinde kâğıt tutan bir melek görülür. Türk tarihinde çok büyük öneme sahip olan at, aynı zamanda Türk istiklali için yapılan savaşların hızını, elinde kâğıt tutan melek ise bağımsızlığın kutsal yönünü temsil etmektedir.   Hürriyet Kulesi’nin önünde üç erkekten meydana gelen heykel grubunda, Türk erkeklerinin “Atatürk’ün ölümünden duydukları derin acı” dile getirilmiştir. Yüksekçe bir altlık üzerinde ayakta duran heykellerden sağdaki rütbesiz asker, bütün ordumuzu temsil ederken başında miğferi, sırtındaki kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Ciddi, sakin ve gururludur.
Askerin sağında biraz geride Türk halkını temsil eden bir köylü heykeli vardır. Başında çok eski, atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir.
Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Türk aydınlarının, bir genç olarak ifadelendirilmesinde, Atatürk’ün “Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmesi” göz önünde bulundurulmuştur. Genç, sol elinde bir kitap tutmaktadır ve sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Rütbesiz askerin, köylünün ve aydın gencin yüzleri, derin acı ile birlikte, Türk Ulusunun kendisine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek gücü, çok etkili olarak dile getirilmiştir.   

İstiklal Kulesi’nin önünde, üç kadın heykelinden meydana getirilmiş grup ise “Atatürk’ün ölümü karşısında Türk kadınlarının duydukları derin acıyı” temsil etmektedir.  Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadırlar. Başak demetlerinden meydana gelen çelenk, Atatürk’ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın, ağlamakta ve yüzünü bir eli ile kapatmaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrı’nın rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Atalarımız, eski zamanlarda, gök Tanrısı’na ve onun Türk Yurduna bereket yağdırdığına inanıyorlardı. Bu inanç türlü biçimlerde zamanımıza kadar gelmiştir. Nisan yağmurları, yurdumuzun bir çok yerlerinde şimdi bile kutsal sayılır ve kaplarda toplanır. Bu heykel grubunda, tarih boyunca bir çok kahramanlar yetiştirmiş olan Türk kadını, derin acısı içinde bile, gururlu, ağırbaşlı, azimli ve enerji dolu, karakterli bir ifade ile dile getirilmiştir.

Bu kadar örnek yeter de artar bile, zira Anıtkabirdeki Türk sembollerinin hepsini anlatmaya kalksak kitap yazmamız gerekir. Bu semboller öz be öz Türk sembolleridir, aralarında bir tek masonik öğe yoktur.

Anıtkabrin Antik Mısır Tapınaklarına Benzerliği

Karnak Tapınağı

Anıtkabir antik Grek tapınaklarından ziyade Mısır’daki Dendarah, Karnak ve Luxor Tapınaklarından esinlenmiştir. Eski Mısır tapınak mimarisinin düz masif kolonları, tapınağa giden sfenksli yollar, lahit odası  vb. Anıtkabir’de de görülmektedir. 

Tarih boyunca, dünyanın bir çok yerlerinde tapınaklara ve mozolelere (anıtmezarlara) uzun yollar (alle) yapılmıştır. Bu uzun yolların iki yanına, türlü konularda heykeller yerleştirilir. Alleler, tapınağa ve mozoleye gidenleri, duygun ve düşünce bakımından ziyaret edecekleri ulu kişinin huzuruna hazırlamak için yapılır. Karnak Tapınağı’nın uzun yolunun (allesinin) iki yanında, insan boyundan yüksek kaideler üzerine, eski Mısırlılar’ın kutsal saydıkları koç başlı sfenksler vardır.  Anıtkabir’de de, girişten, ortadaki tören meydanına kadar uzanan böyle 262 metre uzunluğunda bir alle vardır.  Bu  yolun sağ ve solunda 24 adet aslan heykelleri bulunmaktadır.

Neden Sfenks değil de  Aslan?

Dincilere göre aslan mason sembolüdür. Peki Anıtkabir’de aslan ne arıyor ve 24 sayısı neyin nesi, onun cevabı yok dinci iddialarında.  Madem aslan masonlar için o kadar önemli de neden Washingtondaki mason binasında aslan yok yerine sfenks var? Madem Anıtkabir mason tapınağına benziyor  neden mason tapınağında sfenks var da Anıtkabir’de aslan var? Hiçbirinin cevabı yok dincilerde. Es geçmişler. Aslında Dincilerde ne var? Sadece yüzeysel iddialarda es geçmek var.  Anıtkabir’deki 24 aslanın “24 Oğuz boyunu” temsil ettiğini es geçerler.  Karnak tapınağı allesinden esinlenen  Anıtkabir allesinde sfenksler  yerine aslan tercih edilmiş zira aslan Anadolu’nun eski uygarlıklarından Hititler’ de ve Türk mitolojisinde kudret ve kuvveti simgelemektedir. Yine Kardak’tan farklı olarak aslanların yanyana ikişer konması Türk Milletinin birlik ve bütünlüğünü temsil eder. Aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise Türk milletinin “barışseverliğini” sembolize eder.

Anıtkabir Komutanlık Karargahı

Anıtkabir Komutanlık Karargahının mimarisi Karnak mimarisinin adeta kopyasıdır.

Dendarah Tapınağı, Mısır

Anıtkabirin Antik ve Eski Mısır mimarilerinden esinlenerek sentez yapılmasının nedeni eski Anadolu ve eski Mısır halkının Ön Türkler oluşu ve Atatürk’ün bu teoriye çok önem vermiş olmasıdır. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Çanakkale zaferinden sonra Truva komutanı “Hektor’un intikamını aldık” demiştir. Ön Türkler eski Mısırlılardan çok önce piramit yapmışlar ve dünyaya bu mimariyi yaymışlardır. Bakınız bu konudaki yazılarımız:

BATIK MU KITASI

TÜRK KİMDİR.

Karnak, Mısır

Anıtkabir Antik-Eski Mısır ile daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı 2. Ulusal Modern mimarilerinin sentezidir.

Çatının ve holün hikayesi

Anıtkabir İlk Proje

Anıtkabir çatısı düz, Washington mason binası ise aynen Halikarnas mozolesi gibi piramidal. Anıtkabirin ilk projesinde de çatı yok, antik eserlerde hiç olmayan dikdörtgen üst kat var.  Çatısı düz.   Mozolenin üstünde kolonat üzerine bir kitle, Milli Mücadele ve Türk inkılabını canlandıran kabartmaların yer alacağı çepeçevre dört duvardan oluşan ikinci kat ile Şeref holünün taş tonozlarla çevrilmesi öngörülmüş. İnşaat yapılırken zaman kazanmak için projede değişiklik yapılarakbu kat kaldırılır, taş tonoz ile örtülmesi öngörülen Şeref Holü betonarme tavan ile kapatılır.

Anıtkabir İlk Proje İç Görünüş

Lincoln anıtı

İlk projedeki üst katın benzerini 1912-1922 yılları arasında Washington National Mall’da yapılan Lincoln Anıtında görebiliriz. Anıtkabir mimarları orijinal proje çatısını oradan esinlenmişler büyük ihtimalle. Burada en önemli husus Abraham Lincoln’un mason olmadığı. Dincilere sormak gerekir: Anıtkabir mimarları madem masonlar ve bunu Anıtkabire yansıtmışlar da neden mason olmayan ünlü birinin benzer anıtının çatısını örnek almışlar?

Dincileri Kulaklarından Tutup Bakü’ye Götürmek Lazım

Bakü Halı Müzesi, eski Lenin Müzesi

Anıtkabir’in bir benzeri Bakü’de  Neftçiler Bulvarı üzerinde şimdilerde Halça (Halı) Müzesi olarak kullanılan bina. Rusların zamanındaki adıyla Lenin müzesi.  Azeri mimar H. A. Macidov tarafından tasarlanmış (1954-1955). Çatısında kubbe var. Sütunlar dairesel kesitli yukarı doğru inceliyor, kolon tepesinde antik motif başlıklı yani kolonlar tam antik. Yapı Antik-Eski Mısır-Türk sentezi. Anıtkabiri andırıyor.

Bakü Dram Tiyatrosu

Bakü Fuzuli meydanındaki Azeri mimarlar G. Alizade ve M. Mammadov’un Azerbaycan Dram Tiyatrosu da (1960) dikdörtgen kesitli kolonları, düz çatısıyla antik-eski mısır-modern mimari sentezi. Önden Anıtkabiri andırıyor.

Bakü’yü benim gibi inşaatçı gözüyle incelerseniz görürsünüz ki yabancılar, özellikle Alman mimarları eserlerinde sentez falan yapmamışlar. Tamamen kendi mimarilerini uygulamışlar. Halbuki Azeri mimarlar güzel, estetik sentezler yapmışlar, Antik mimariye doğu ve İslami öğeler katmışlar. Sonuçta bugün çok beğenilen ve korunan muhteşem Bakü mimarisi ortaya çıkmış. Bakü fotoğraflarını görmek için: TIKLAYIN. Anıtkabir de neden Türk mimarlarının seçilmiş olduğu böylece daha iyi anlaşılmaktadır.

Eşek Hoşaftan, Dinciler Mimarlıktan – Sentezden Anlamaz

Yukarıda açıklandığı gibi Anıtkabir’de bir sentez gerçekleştirilmiştir, Bakü’de de çokca yapılmış bir sentez,  bire bir kopyadan öteye gidememiş Washington’daki yapıda hiç yapılmamış olan. Bu sentezi Prof. Emin Onat şöyle açıklıyor: “Atatürk’ün başardığı devrimlerin en önemlilerinden biri, şüphe yok, bize geçmişin gerçek değerini göstermek olmuştur. Osmanlı devri şereflerle dolu bir devir olmakla beraber, itiraf etmek gerekir ki skolastik ruhun hüküm sürdüğü kapalı bir âlemden ibaretti. Gerçekte ise tarihimiz, bir zamanlar Ziya Gökalp’in “ümmet devri” dediği bir içe kapanmış medeniyetten ibared değildi. Akdeniz milletlerinden bir çoğu gibi, tarihimiz binlerce yıl önceye gidiyor. Sümerler’den ve Hititler’den başlıyor ve Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar birçok kavimlerin hayatlarına karışıyor. Akdeniz medeniyetinin klasik geleneğinin en büyük köklerinden birini teşkil ediyordu. Atatürk, bize bu zengin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufuklarımızı genişletti. Bizi Ortaçağdan kurtarmak için yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Gerçek geçmişimizin Ortaçağ değil, dünya klasiklerinin ortak kaynaklarında olduğunu gösterdi. Gerçek milliyetçiliğin, içe kapanmış bir Ortaçağ gelenekçiliğinden asla kuvvet alamayacağını, onun yalnız ortak ve eski medeniyet köklerine inmekle canlanabileceğini anlattı. Avrupalılaşmakla, medenileşmekle, millîleşmenin aynı şey olduğunu, bundan iyi hangi fikir ifade edebilirdi?

Bunun içindir ki biz, Türk milletinin skolastikten uyanma, Ortaçağ’dan kurtulma yolunda yaptığı devrimin Büyük Önder için kurmak istediğimiz anıtın, onun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Ata’nın Anıtkabiri’ni, bir sultan veya veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedibin yıllık bir medeniyetin, rasyonel çizgilerine dayanan klasik bir ruh içinde kurmak istedik.”

Zurnanın Son Deliği Mason Binası 

Washington İskoç Riti Binası

1911 de temeli atılan, 1915 de tamamlanan Washington’daki mason binası, antik tapınak mimarisinin en önemli eseri Dünyanın 7 harikasından biri Halikarnas Mozolesinin kopyası. Burada ne eski Mısır ne Modern, hiçbir mimari sentez yok. Halikarnas mozolesinde olduğu gibi bütün mimari öğeler Anıtkabir’e göre farklı. Bunları yukarıda tek tek açıklamıştık. Onun da ötesinde burada sfenksler, Anıtkabir’de ise aslanlar var.

Masonluğun orijini bilindiği gibi Süleyman Tapınağının duvar ustalığına dayanmaktadır. Duvar işçiliğinde de eski çağlarda da Süleyman tapınağı yapılırken de taş ana malzeme idi. Mason ustalar ayrıca antik Helen-Roma taş işçiliğinden de çok etkilenmişlerdir. Zaten başka neden etkilenebilirlerdi ki?  Taş kesme işçiliği  Selçuklu – Osmanlı döneminde de yaygındı. Anıtkabir ile mason tapınağı arasındaki yegane ortak nokta bu.

Melbourne Anzak Anıtı

Halikarnas mozolesini örnek alanlar sadece Washington’daki mason binası olmayıp 1927 de temeli atılan Melbourne Avustralya’daki 2. Dünya Savaşında savaşan Anzak askerlerini anma anıtı da aynen Halikarnas mozolesini örnek almıştır.

Anıtkabir Atatürk’ten Sonra Projelendirilmiş ve Yapılmıştır

Atatürk’ün mozole (anıtmezar) tahayyülü hiç olmamıştır. Mezar yeri konusundaElbet bir gün öleceğim, beni Çankaya’ya gömer, hatıramı yaşatırsınız...Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer, Çankaya olacaktırben böyle bir yeri (Not: istasyon yolu üzerinde önerilen mezar yerini) milletime vasiyet edemem” demekle yetinmiş ve vasiyet yapmamıştır. Sadece bir sohbet sırasında mezarına yurdun sınır bölgelerinden getirilecek toprakların konmasına sıcak bakmıştır. Bu yüzden dinciler “masonlar Anıtkabri mason tapınağına benzettiler” derken bunda Atatürk’ün iradesinin olup olmadığı hakkında kasıtlı olarak açık bir ifade kullanmaktan kaçınmışlar, üstü kapalı şekilde masonların bunu kendi kendilerine yaptıklarını ima etmek zorunda kalmışlardır.  Fakat Anıtkabir mimarlarının Atatürk’ü önlüksüz mason olarak gördüklerini ve bu eserde Atatürk’ü kendilerinden göstermek için ellerinden geleni yaptıklarını ima ederlerken  ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla Atatürk’ün mason olması gerektiğini de empoze etmeye çalışmışlardır.

Bu arada hatırlatalım, önlüksüz mason, bir mason locasına üye olmamakla birlikte, kafa yapısı, yaşantısı itibarıyla, masonluğu üyelerden çok daha iyi uygulayanlara masonlar arasında verilen addır. Gerçek mason ise önlüklü masondur.

Sonuç

Elma ve armutun tek ortak noktası ikisini de meyve sayılmasıdır.  Halikarnas mozolesi ile Anıtkabir arasında böyle bir bağ bile yok. Washington binası gibi bir kopyanın ise Anıtkabir değerlendirmesi içinde yeri hiç olamaz. Anıtkabirde hiçbir masonik unsur yoktur. Bu saçmalığın ya Anıtkabir’de amacın ne olduğunu anlayamayan ya da anladığı halde kasıtlı olarak  saptıran dincilerin uydurması olduğu aşikardır.

Bundan sonraki yazımızda Atatürk mason muydu, bunun yanıtını vereceğiz: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Bülent Pakman. Aralık 2011. Son güncelleme Kasım 2013. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamemen alıntılanamaz.

Atatürk Mason muydu dizimizin tüm yazıları

Bülent Pakman. Aralık 2011. Son güncelleme Kasım 2013. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamemen alıntılanamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

Viyana Parlamento BinasıBülent Pakman kimdir    http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yurdum içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Kadın Araba Kullanırsa Namusu Gider

Suudi Arabistan’ın en üst dini konseyi olan Meclis el-İfta al-A’ala, kadınlara araba kullanma hakkı verilirse 10 yıl içinde ülkede bakire kalmayacağını, fuhuş, porno, homoseksüellik ve boşanmanın artacağını öne sürdü. Konseyin, Prof. Kamal Subhi ile hazırladığı fetva S. Arabistan’ın yasama organı olan Şüra Konseyi’ne iletildi. Kadınların araba kullandığı ülkelerde “ahlaki çöküşün” yaşandığını belirten Subhi hazırladığı raporda diğer Arap ülkelerindeki “deneyimlerine” de yer verdi.

Kadınların otomobil kullanmasına izin verilen bir Arap ülkesindeki bir kafede oturduğunu anlatan Kral Fahd Üniversitesi’nden emekli Subhi, “Tüm kadınlar bana bakıyordu. Biri bana uygun olduğunu açıkça gösteren bir jest yaptı. İşte kadınların araba kullanmasına izin verirseniz olacağı budur” dedi.

Kaynak: http://gundem.milliyet.com.tr/-kadinlar-araba-kullanirsa-ulkede-bakire-kalmaz-/gundem/gundemdetay/03.12.2011/1470471/default.htm

Yaa. Demek ki neymiş. Namusun ince çizgisi ya da kırmızı çizgisi kadınların araba kullanıp kullanmamasında yatıyormuş. İşin püf noktası buymuş. Bakın Suudi Arabistan’a, kadınlar araba kullanmıyor, demek ki hepsi namuslu. Diğer tüm ülkelerde kullanıyorlar, demek ki namuslu değiller. 

Bu arada bu Suphi çok yakışıklıymış herhalde. Valla kıskanmadım dersem yalan olur. Ama yine de onun yerinde olmak istemezdim. Adam kadınların araba kullandığı ülkelerde değil bir cafede oturmak, sokağa bile çıkamıyordur.

Bülent Pakman. Aralık 2011.

Twitter Widgets
Twitter Widgets
Facebook Widgets

 

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 2 Yorum

Atatürk’ün devraldığı ülkenin hali

Atatürk’ten İsmet Paşa’ya        

“SEVGİLİ Paşam,

Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.

·        Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.

·        Yoksul bir köylü devletiyiz.

·         Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.

·        4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.

·        Denizciliğimiz acınacak durumda.

·        Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

·        Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.

·        Her yerde tefeciler halkı eziyor.

·        Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

·        Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

·        Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun.

·        Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60′ı geçiyor. Nüfusun % 80′i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.

·        Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz.

·        Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

·        Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.

·        Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.

·         İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz.

·        Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz.

·        Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler

·        Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.

·        Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!”

Cumhuriyet-Türk Mucizesi, ikinci kitap-TURGUT ÖZAKMAN

Tarih 30 Ekim 1923… Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’yı Köşk’e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa’ya böyle sunar. Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı. 

10 Kasım’da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk’ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz? Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?

ALINTI: Tufan Türenç. Hürriyet 12 Kasım 2010.   http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=16277650    

—————————-

Askerin üstünü başını görseniz ağlardınız. Ağustos ayı. Hava kavurucu sıcak. Otlar iyice kavrulmuş, cayır cayır yanıyor. Ayağımız çıplak. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, oraya çöküp düşmana ateş ediyoruz. Sivrihisar’a yakın bir yerde mola verdik. Gece gizlice kasabaya gittim, zifiri karanlık. Bir evi fener ışığı aydınlatıyor. Evin kapısını çaldım. Kapıyı açıp açmamakta tereddüt etti. ‘Korkma, ben Mustafa Kemal’in askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver’ dedim. Tesadüf, orası yemenici dükkânıymış. Bana bir çift yemeni verdi. Sökülünce dikmem için de balmumu iple iğne de verdi. Hemen yemeniyi ayağıma sardım. O kadar rahat etti ki ayağım. Bana artık karada ölüm yok. Birliğime adeta uçarak gittim.”

“Memleketin kıymetini bilin”

“Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik, kıymetini bilin...

Yakup Dede…İstiklal Savaşı Gazisi

————

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Yurdum içinde yayınlandı | Yorum yapın

İsa Arabistan’da

GALATASARAY’ın sezon başında Suudi Arabistan’ın Al Nasr kulübüne kiraladığı Juan Pablo Pino, bu ülkede kötü bir sürprizle karşılaştı. Dindar bir Hıristiyan olan Kolombiyalı futbolcu, İstanbul’da yaşarken koluna büyük bir Hz. İsa dövmesi yaptırmıştı. Pino, bu dövmeyle birlikte Riyad’daki bir alışveriş merkezinde gezerken dini polis (Mutavva) tarafından durduruldu.
/_np/1321/14661321.jpg
Kısa kollu tişörtle yürürken, Suudi dini güvenlik görevlileri (Mutavvalar) tarafından karakola götürülen futbolcu neye uğradığını şaşırdı. Kamuya açık yerlerde dini dövmelerini göstermesinin yasak olduğu uyarısı yapılan futbolcu daha sonra serbest bırakıldı. Pino’nun bu davranışıyla Arap gençlerine kötü örnek olacağı hatırlatılırken, Suudi Arabistan’da kollarında dövme bulunan futbolcuların uzun kollu forma giymek zorunda olduğu bildirildi. Bununla da kalmayan Suudi Arabistan dini polis teşkilatı, yabancı futbolculara birer mektup yollayıp, maçlar sırasında kollarındaki dövmeleri bir şekilde kapatmalarını tavsiye ederken, iki kolunda da dövme olan Pino’nun fotoğrafını da bu mektupların içine iliştirdi.

Pino’nun olay sırasında kız arkadaşı da yanındaydı. Karakola götürülmeleri sırasında çileden çıkan sevgilisinin, Suudi Arabistan’ı terk etmeleri için futbolcuya yalvardığı öğrenildi. G.Saray’ın Arap kulübüne yıllık 400 bin Euro bedelle kiraladığı oyuncu ise, bu ülkede kalacağını açıklayarak, “Ben gözaltına alınmadım. Kolumda İsa dövmesi vardı. Bu da giydiğim t-shirt nedeniyle gözüküyordu. Sadece İslam polisi beni uyardı. Geleneklerine saygı göstereceğim. Sözleşmem bitene dek buradayım” dedi.

Bir kez daha görüyoruz ki insanlar Suudi Arabistan gerçeğinden bihaberler. Orada inanılmazbir hayat hüküm sürmektedir. Gidip görmeyen bilemez, okusa, duysa da inanamaz.

Bülent Pakman Ekim 2011

http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/18961671.asp den yorumlanarak alıntılanmıştır.

Twitter Widgets
Twitter Widgets
Facebook Widgets

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | 1 Yorum

Hüseyin Cavit

Abdullah oğlu Hüseyin  Rasizade Cavit, Azeri (Azerbaycan Türkü) edebiyatçı, şair ve tiyatro yazarıdır (dramaturg). Azerbaycan edebiyatının ve Romantizm akımının Azerbaycan’daki  en büyük isimlerinden birisidir.

24 Ekim 1882′de Nahçıvan’da doğmuştur. Öğrenimine Nahçıvan’da molla kulunda (medresede) başlamış; orta eğitimini 1894-1898 arasında Mekteb-i terbiye adlı yeni usullu okulda almıştır . 1899-1903 yıllarında Tebriz’in Talibiye medresesinde eğitimine devam etmiştir. Hüseyin Cavit eğitim almak üzere İstanbul’a gelmiş, yüksek tahsilini 1906-1910 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde almış ve İstanbul’da servet-i fünun ve Türkçülük akımlarından etkilenmiştir. Azerbaycan’a döndükten sora Nahçıvan, Gence, Tiflis ve 1915 yılından itibaren de Bakü’de dil ve edebiyat öğretmenliği yapmıştır.

Sovyet rejimine uygun yapıtlar yazmadığı için önce tutuklanmış daha sonra sürülmüştür. Sürgünde olduğu 5 Kasım 1941′de Sibirya’nın Magadan şehrinde ölmüştür. Doğumunun 100. yılında Haydar Aliyev tarafından naaşı Sibirya’dan Nahçıvan’a getirtilmiş ve adına anıt mezar dikilmiştir.

Azer adlı bir poeması, Geçmiş Günler, Muhtelif Şiirler ve Bahar Şebnemleri adlı üç şiir kitabı ve trajedi olarak Ana, Bahar, Şeyh Sinan, Şeyda, Uçurum, İblis, Afet, Peygamber, Topal Timur, Knyaz, dram olarak Şehla, Telli Saz, Şiyavuş, Hayyam ve İblisin intikamı adlarında 13 tane tiyatro yazmıştır. Eserlerini Türkiye Türkçesi – Azerice senteziyle yazmıştır, o yüzden eserleri Türkler tarafından daha kolay anlaşılabilir.

Hüseyin Cavit klasik Azerbaycan edebiyatının geleneklerini devam ve geliştiren büyük bir edebi simadır. 20. Yüzyıl Azerbaycan romantizmi onun adı ile bağlıdır. Hüseyin Cavit’in çok geniş bir yaratıcılığı vardır. Lirik şiir, lirik-epik, epik manzumeler yazmıştır. İlk manzum facia ve dramların yazarıdır. Daha çok dramaturg olarak tanınmıştır. Azerbaycan dramının konu sınırlarını genişlendirir, trajik karakterin, romantik kahramanın, dramın yeni tiplerini yaratır. Hüseyin Cavit kahramanı kadın olan ilk Azerbaycan faciasını (trajedi) kaleme alır.

Dramaturg olarak 1910-1912 yıllarında tanınmaya başlamış, 1910 yılında yazdığı bir perdeli ilk “Ana” sahnesi ile büyük bir usta olacağını ispat etmiştir. İyi kalpli ana kendi çocuğunun henüz ölmesine bakmadan, onun namert kanlısına kurtuluş yolunu gösterir, beşeri analık sevgisi şahsi kin duygusuna galip gelir.              

1913 yılında şairin “Geçmiş Günler” adlı ilk şiirler toplusu yayımlanmıştır. Bu lirik ve romantik şiirlerde şair çağdaş toplum sınıfını eleştirir, eskiyen inançlara, din ve felsefelere karşı çıkar. Aynı zamanda ferdin arzuları ile toplumun istekleri arasındaki karşıtlıkları bir mütefekkir gibi açıp gösterir. Onun hayattan rahatsızlığı, rahatsız olan ruhu, ülkü arayışı onun “Bahar Şebnemleri” adlı ikinci kitabında toplanmış şiirlerinde hissedilir.

Cavit’in şiir dili samimi, saf insan duygularının terennümünde ne kadar hazin, ağlamaklı, lirikse de insanlara zulüm eden, hayvani duygulara sahip olan, halkı cehalet ve karanlıkta bırakan ikiyüzlülere karşı kavgası da o kadar keskin, amansızdır. Şairin karamsarlığı, ruh düşkünlüğü ve ümitsizliği zaman geçtikçe yeni bir ‘inkılapçılığa’ dönüşür.

Cavit, 19. yüzyılın geleneklerine uygun olarak  Farsça gazeller de yazmıştır. Ancak ana dilinde yazdığı şiirlerle bunları hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Farsça gazellerinin biri vatan diğeri ise aşk konusundadır.

1912-1918 yıllarında arka arkaya iki büyük trajedi yazar. Konusu mülkdar hayatı, aile ve geçim ilişkisinden alınan “Maral” (1912) eserinin merkezinde Azerbaycan kadınının trajedisi durur. İlk baskısı “Zavallı Kadın” adında idi. Eserde, zorla yaşlı bir padişahla evlendirilen Maral altın kafeste yaşayan kuş gibidir. Bu talihine isyan eder, adet ve ananeleri çiğneyip geçme kararına varır. Ama bir anda Maral bin yıllık içgüdülerin etkisi altında tereddütte kalır. Dini ahlak kuralları ve bundan doğan yasaklar bütün dehşeti ile Maral’ın gözlerinde canlanır, kutsal sayılan gelenek ve görenekler onun yolunu keser.

Cavit’in bütün trajedilerinin esas kahramanı gerçek arayıcısıdır. 1914 yılında “Şeyh Sinan” adlı en önemli trajedilerinden (facialarından) birini yazar. Şeyh Sinan aşkın kutsiyeti hakkında duygusal, şairane bir nağmedir.

Nedir manası aşkın? Söyleyenler nerde, bir gelsin
Görüp kusiyet-i Sinan’ı lal olsun hacsaletten.

Aşkı terennüm etmek için şair önce kendi felsefesini kadına, dünyevi aşka karşı koyan bir filozofu tasvir eder. Bu filozof hem din hem de tarikat lideridir. Eserin kadın kahramanı da başka cinse gönül vermeme kararı almıştır. Şeyh Sinan aşk-ı ruhani hatırına Zehra’nın ateşli muhabbetini reddederek çöllere düştüğü gibi kadın da kendini manastıra kapatmaya hazırlanır. Ancak eser iki kahramanda da bu sahte inancın sarsılması ve büyük, temiz bir aşkın her şeyin üzerinde olduğu düşüncesi ile biter. Bu  eseri  şu anda Bakü Genç Temaşacılar Tiyatrosunda  anlaşılır eski Türkçe ile oynanmaktadır, izlenmesi tavsiye olunur.

ŞİİRLERİ

BENİM TANRIM

Her kulun cihanda bir penahı var,
Her ehl-i halın bir kıblegahı var,
Herkesin bir aşkı, bir ilahı var,
Benim tanrım güzelliktir, sevgidir.
Haz etmedim fırkadan, cemiyetten,
Zevk alamam harpten, siyasetten,
Bir şey duymam felsefeden, hikmetten,
Benim ruhum güzelliktir, sevgidir.
Güzel sevimlidir, cellat olsa da,
Sevgi hoştur, sonu feryat olsa da,
Uğrunda benliğim berbat olsa da,
Son dildarım güzelliktir, sevgidir.
Güzelsiz bir gülşen zindana benzer,
Sevgisiz bir başta akrepler gezer,
Ne görsem, hangi bezme etsem güzar,
Hep duyduğum güzelliktir, sevgidir.

BİR ZAMANLAR

Bir zamanlar senin pembe gölgende,
Pek bahtiyar idim nazlı dilberim,
Henüz bahtiyarlık duyulmaz bende,
Yalnız gülümserdi mahzun gözlerim.
Ayrılık ne yaman dert imiş, aman!
Sensiz halim günden güne perişan,
Vuslat demlerini arar da her an,
İzler yollarını yorgun gözlerim.
Sensiz bütün duygularım bunalmış,
Zihnim, fikrim durmuş, hep donakalmış,
Uykum çekilmiş, gönlümü gam almış,
Yalnız arar seni vurgun gözlerim.

GİT

Bana anlatma ki aşk, alem-i sevda ne imiş?
Bilirim ben seni git! Her sözün efsane imiş
Git gülüm, git güzelim! Başka bir aşık ara, bul!
Duydum artık senin aşkındaki mana ne imiş?
Bivefasın, melek olsan bile uymam daha, git.
Kim ki uymuş sana, gönlüm gibi divane imiş
Yetişir, git! Beni kahreyleme tersa kızı, git!
Anladık şefkat-i ayin-i mesiha ne imiş!
Seni bir sadedil, azade melek sanmış idim,
Neyleyim! Ahhh gönül ruhuna bigane imiş.
Seni takdis ederek bir daha sevmem asla,
Ne imiş sanki bu aşk, aşık-i Şeyda ne imiş?
Alem-i zevkü sefadan bana bahsetme sakın
Bildik artık bu cihan mülkü ne virane imiş.

GÖRMEDİM

Bilmedim uydum şu mecnun gönlümün feryadına
Aşka dil verdim, beladan başka bir şey görmedim
Ruh-i mecruhum güzellerden vefa bekler yine
Ben henüz asla cefadan başka bir şey görmedim
Görmedim asla dikensiz gül, karanlıksız ışık
Her visali daima takip eder bir ayrılık
Söylüyorlar: “Daima zevk-i saadet var”, yazık!
Seyredip boş iddiadan başka bir şey görmedim.
Gördüğüm her muzdarip simaya duydum merhamet
Yara, hem ağyara yar oldum da sevdim bicihet
Aşina zannettiğim her yüzde heyhat! Akıbet
Boş temelluktan, riyadan başka bir şey görmedim.
Her muhabbet bir hıyanet, her gülüş bir hile
Her saadet ruhu okşar pek sönük bir şuledir
Belki var sehvim fakat gördüklerim hep böyledir
Görmedim asla beladan başka bir şey görmedim.

ŞEYH SİNAN

Uyan, ey pir-i hoşdil! Kalk ayıl bir hab-i rahatdan
Kıyamettir kıyamet! Kalk uyan zevk al bu fırsattan
Melekler gökten inmiş feyz alırlar hak-i pakinden
Seçilmez şimdi asla makberin gülzar-i cennetten
Donanmış her taraf pürşule yıldızlarla caizdir
Ki, Tiflis arş-i pürehterle dem vursun rekabetten
Ayıl ey şeyh-i vecdaver! Ayıl bak gör ne alemdir
Cihan sermest olup raks eyliyor şevk-i şetaretten
Uyup sen bir melek simaya sattın dini imanı
Atıp ahkam-i Kuranı uzaklaştırdın tarikattan
Fakat hoş bir tarikat koydun asla mahvolup gitmez
Cihan durdukça parlar, yükselir, düşmez taravetten
Ziyaretgahını gül buseler tezyin eder her an
Sen ehli aşk için bir kabe yaptırdın muhabbetten
Nedir manası aşkın? Söyleyenler nerde? Bir gelsin
Görüp kutsiyet-i Sinan’ı lal olsun hacaletten
Muhabbetsiz bütün mana-i hilkat şüphesiz hiçtir
Muhabbettir evet, maksat şu pür efsane hilkattan.

SEVİNME, GÜLME KUZUM!

Sevinme, gülme kuzum kimsenin felaketine
Bu hal, evet, iyi bir şey değil sevinme sakın
Sevinme başkasının hal-i pürsefaletine
Dokunma kalbine bikeslerin, zavallıların.
İnan ki bir acı söz, bir bakış, bir ince gülüş
Kederli, sıtmalı kalbi tırmalar, yaralar
O kalp avunsa da aldanma, incinip küsmüş
Sağalmaz işte o, yıllar geçer de hep sızlar.
Dokunma ruhum! Evet kinlidir felek, bir gün
Kızar hemen gücenip intikam alır senden
Bugün gülen yarın ağlar, sakın öğünme, düşün
Düşün de munis ol, incitme, kırma kimseyi.

NİÇİN

Ben niçin meşk-i aşk-ı yar oldum?
Bu ne hülya ki ben düçar oldum?
Ben niçin böyle dilfigar oldum?
Niye meftun-i zülf-i tar oldum?
Niye bedbaht-ı ruzigar oldum?
Merhametsiz melek, edalı güzel
Gör neler yaptı bir visale bedel
Yeni gülmek dilerdi şems-i emel
Ahh pek bahtiyar idim evvel
Ben niçin mest-i aşk-ı yar oldum?
Severim son nefeste inlerken
Yine atmam o nazlı dilberi ben
O güzel gözler, ah o gonca dehen
Çıkmıyor bir dakika fikrimden
Bu ne hülya ki ben düçar oldum
Seher aşık o nurun ismetine
Bayılır pembe gül taravetine
Cümle hayran iken nezaketine
Uyar uymaz onun muhabbetine
Ben niçin böyle dilfigar oldum
Her gönül bağlı bir vefakara
Arıyor derd-i aşka bir çare
Ben niçin kaldım böyle avare
Niçin uydum o çeşm-i sehhare
Niye meftun-i zülf-i tar oldum
Ne olur beş dakika lebberleb
Yaşasaydık onunla mest-i tarab
Of, bilmem ki merhamet ya Rab
Beni kahretti ızdırabı taab
İşte bedbaht-ı ruzigar oldum

KAYNAKLAR:

http://www.cavid.gen.az/

http://www.huseyncavid.com/

http://www.itusozluk.com/goster.php/h%FCseyin+cavit

http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCseyin_Cavit

ve diğer internet sayfaları.

Bülent Pakman

Bloğumdaki yazılar izin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz.

AZERBAYCAN GÜNLÜKLERİ:

Türk vatandaşlarına Bakü’ye gelmeden önce yardım için şahsi görüşler yanında bazı bölümleri kaynakları verilmiş yorumlu-yorumsuz alıntılarladerlenmiştir.   Tenkidi (eleştirel) ya da başka hiç bir amacı yoktur. Ülkenin yaşamakta olduğu hızlı gelişim sonucu çok şeyin zamanla değişerek güncelliğini yitirmekte olduğu da göz önüne alınarak burada yazılan herşeyin doğru ve aktüel olduğu düşünülmemelidir. Kelimelerin çoklu anlamlarında ve ifadelerde tam bilgi sahibi olunmadan değerlendirmeler yapılması yanlış anlamalara sebep olabilir.

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kur’an Reenkarnasyonu red mi eder?

Kur’an’da Reenkarnasyonun Reddedildiği İddia Edilen Ayetler

Bazı hacı-hoca takımının dediklerine göre Kur’an’da reenkarnasyonu reddeden ayetler varmış. Bakalım:

Keşke bir dönüşümüz daha olsaydı da müminlerden olabilseydik.”(Şuara 102, Yaşar Nuri Öztürk Meali)

Buradaki dönüşden kasdedilen nedir, bunu dileyenler kimlerdir? Bunu anlamak için Surenin başına gitmek gerekir. Sure inanmayanlara gönderme yaparak başlar. İnanmayanlara örnek olarak Firavun’un Hz. Musa ile konuşmaları, Musa kavminin Mısır’dan kaçışı, Firavunun  takibi yer alır surede. Sonra Hz. İbrahim ve kavmi konu edilir. İbrahim der ki:

Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.” (Şuara 81)

Sure bunu takiben iman etmeyenlere döner ve onların ağızlarından başlarına neler geleceklerini anlatır. İman etmeyenler akılları başlarına geldikleri zaman örneğin derler ki keşke geriye dönüşümüz olsa da daha akıllı işler yapabilsek. Yani zaman dursa, zaman içerisinde seyahat edebilsek de hata yaptığımız zamana dönebilsek, başka türlü davransak da o hataları yapmamış olsak. Bu dileğin reenkarnasyonla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Reenkarnasyonda eski zamana geri dönüş yoktur, aynı bedenle, aynı kimlikle de dönüş yoktur. Yepyeni bir sayfa açılır, yepyeni bir hayata başlanır, bambaşka bir beden ve kimlikle. Ama bazı meallerde Allah’ın kitabı içerisine parantez konularak bakın ayet ne hale getirilmiş:

Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!” (Diyanet Vakfı Meali)

Yahu dünyayı nereden çıkarttın? Aslında ayette “dönüş” dahi yokken. Bakalım Arapçası ne diyor:

Fe lev enne lenâ kerraten fe nekûne minel mu’minîn(mu’minîne)” (Şuara 102)

ve hiç Arapça bilmeyenler için kelime kelime karşılıklarını yazalım:

fe lev enne: keşke olsaydı,
lenâ: bize, bizim için,
kerraten: bir kere daha,
fe: o zaman,
nekûne: biz oluruz,
min: den,
el mu’minîne: mü’minler

Yani düz (literal) çeviri ile: “keşke olsaydı bizim için bir kere daha, o zaman biz oluruz müminlerden.”

Akıl var, mantık var, iman etmeyenler pişman “keşke bir kere daha olsaydı” diyorlar. Ne olsaydı? Orası açık değil, bir şans mı, bir düzeltme mi, bir imkan mı, bir dönüş mü?

Peki diyelim ki adamlar dönmek istemişler. Sure’de  bunlara “yoo olmaz” diye  bir cevap var mı? YOK. Diyelim ki Allah’ın kelamına parantez ekleyenler haklı, adamlar keşke reenkarne olsak diyorlar.  Eee, “hayır öyle şey olmaz” mı diyor Surenin devamında?

______________________________________________________

Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara 167 Diyanet İşleri meali)

Şuara 102 için anlattıklarımız burada da aynen geçerli. Neden mi? Yine Arapça’sına bakalım:

Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerreten fe neteberree minhum kemâ teberreû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).

ve kâle: ve dedi
ellezîne: o kimseler, onlar
ittebeû: tâbî oldular
lev: olsa, ise, keşke
enne: olduğu
lenâ: bize, bizim için
kerreten: bir kere daha, tekrar
fe: o zaman
neteberree: biz uzaklaşalım, berî olalım
min-hum: onlardan
kemâ: gibi
teberreû: berî oldular, uzaklaştılar
min-nâ: bizden
kezâlike: böylece
yurî-him(u): onlara gösterecek
allâhu: Allah
a’mâle-hum: onların amelleri
haserâtin: hasara uğrayan
aleyhim: onlara
ve mâ: ve değil
hum: onlar
bi hâricîne: ile çıkacak olanlar
min en nâri: ateşten

Yani düz (literal) çeviri ile: “olsa, ise, keşke, olduğu bize, bizim için bir kere daha, tekrar o zaman biz uzaklaşalım, berî olalım onlardan gibi berî oldular, uzaklaştılar bizden, böylece onlara gösterecek Allah, onların amelleri hasara uğrayan onlara ve değil onlar ile çıkacak olanlar ateşten.”

Hani nerede burada “dünyaya dönüş”?

Nitekim Yaşar Nuri Öztürk meali aynen bu yönde:

İzleyenler şöyle demiştir: “Ne olurdu bir kez daha imkân verilse de şunların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak.” Böylece Allah onlara, yapıp ettiklerini, kendilerine yönelmiş özleyişler olarak gösterir. Ama artık ateşten çıkamazlar.  (Bakara 167)

Bu paralelde başka mealler de var. Yukarıda Şuara 102 için olan yorumlarımız burada da aynen geçerli. Ateşle azap çekecekler. Kimler? Sure’nin içinde var, müşrikler, inkarcılar, lanetliler vb. Yine bir özel durum söz konusu. Onların dışında kalanlar için Sure’de “bir daha imkan verilmez” diye bir şey var mı? YOK.

___________________________________________

Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün; Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (Müminun 99-100).

Sure bu ayete kadar yine inanları ve inanmayanları anlatır.

Müminun 99. ayet:

Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn(rabbirciûni).”

ehade-hum: onlardan birine-inanmayanlardan birine,
el mevtu: ölüm,
hattâ izâ câe: geldiği zaman,
kâle: dedi,
rabbirciûni (rabbi irciû-ni): Rabbim beni geri döndür.

Burada ölüm gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi belli değil, “ölüm geldiği zaman” deniliyor, “öldükten sonra” denilmiyor. Yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi yine bir pişmanlık ve dönüş isteği söz konusu. Bunun reenkarnasyon şeklinde olmasının istendiğine dair hiçbir şey yok. İstek ölümün geciktirilmesi, biraz daha ömür tanınması şeklinde. Aklım başıma geldi artık iyi şeyler yapacağım şeklinde.  Ama aşağıda anlatacağımız gibi ölüm gelmiş de olabilir, bu önemli değil.

Müminun 100. ayet:

Leallî a’melu sâlihan fîmâ terektu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).

leal-lî: böylece ben,
a’melu sâlihan: salih amel (nefsi tezkiye edici amel) yaparım,
fîmâ: içinde, o şeyde, hakkında,
terektu: bıraktım, terk ettim,
kellâ: hayır, asla,
innehâ: muhakkak o
kelimetun: bir kelimedir, sözdür
huve: o
kâiluhâ: onun söylediği (söz)
ve min verâi-him: ve onların arkalarından
berzahun: bir berzah vardır
ilâ yevmi: güne kadar
yub’asûne: beas/baas olunacaklar, yeniden diriltilecekler

Önceki ayetlerin aksine burada bir “cevap” söz konusu. “Hayır”. Neden hayır, o da ayetin devamında var, çünkü önce günahlarının kefaretini ahirette ödeyecekler. Ne zamana kadar? “Tekrar diriltilecekleri güne kadar.” Bu açıkça yazıyor. Yani ölenin günahları varsa hemen reenkarne olması söz konusu değil, önce ahirette amellerinin muhasebesini yapacak, kul hakları için bizzat her kuldan af dileyecek, hakkını aldığı kul henüz ölüp ahirete intikal etmemişse onun gelmesini bekleyecek, acı çekecek, günahlarının bedelini ödeyecek. Burada yeniden dirilmeyi bazı hacı-hoca takımı kıyamet günü olarak tefsir eder. Ama görüldüğü gibi ayette öyle bir kelime ya da ima yok.  Öyle olsaydı “beas” yerine “kıyam” derdi.

Şimdi burada bir husus daha var. Hemen dönmemek, önce muhasebe süreci geçirmek genel bir kural mı yoksa sadece burada özel bir durum mu? Her iki ihtimalin de  reenkarnasyonun var olup olmaması ile ilgisi yok. Sadece reenkarnasyon sürecinin nasıl olduğu açısından önemli. Ayetin başında “onlardan birine” dendiğine göre burada özel bir durum söz konusu. Onlardan birinin ne olduğunu anlamak için Surenin öncesine döndüğümüzde bunların “müşrikler” olduğunu anlıyoruz.

Sure’nin öncesi:

Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten o zaman mı diriltileceğiz?” (Muminun 82).

Yani ayete göre müşrikler ölümden sonra hayatın devam ettiğine inanmıyorlar, daha doğrusu bilmiyorlar. İnsan toprak haline geldikten sonra nasıl tekrar diriltilebilir? Ölü diriltilebilir mi? Hadi canım sende diyorlar. Ve cevaben yukarıda verdiğimiz 99-100. ayetler geliyor. Ölüm anı geldiğinde akılları başlarına gelecek, madem öyle bizi geri döndür diyecekler ama ölmeden ve ahirette kefaret ödemeden bu mümkün olmayacak. Surenin tamamından bu anlam çıkıyor. Reenkarnasyon karşıtı hacı-hoca takımının en çok sığındığı bu ayet tam tersine ahireti ve yanında bonus olarak reenkarnasyonun zamanlamasını da bizlere gayet güzel anlatıyor.

Özetleyelim:

1. Bazılarının örneğin inanmayanlarının, müşriklerin, kul hakkı yiyenlerin, kötülük yapanların öldükten sonra öteki alemde hesap verme süresi olacak. Tekamülleri açısından reenkarne olmaları gerekse de bu hemen olmayacak.

2. Müşrik olmamış, kimseye zarar vermemiş ama madde aleminde yani bu dünyada yararlı iş de yapmamış, zamanını boşa harcamış, alması gereken verileri idrak edememişlerin tekamül süreçlerini tamamlamak için reenkarne olmalarına gerek varsa öteki alemde bir süre geçirmelerine gerek olmayabilir ve kısa sürede reenkarne olabilirler.

Surenin önceki ayetlerinde aynı bedende tekrar dünyaya gelmenin mümkün olmadığına işaretler bulunmaktadır. Bunun reenkarnasyon ile ilgisi yoktur, zira reenkarnasyon aynı bedende değil başka bedende gelineceğine işaret eder.  Prof. Abdülaziz Bayındır aradaki farkı aşağıdaki klipte gayet güzel açıklıyor:

Abdülaziz Bayındır’ın yukarıda bahsettiği ayetler:

E yaıdukum ennekum izâ mittum ve kuntum turâben ve izâmen ennekum muhracûn – Size, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra tekrar meydana çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?” (Muminun 35)

Heyhâte heyhâte limâ tûadûn – Heyhat! Size vaat edilen o şey ne kadar uzak!” (Muminun 36)

İn hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn – “Hayat, şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yeniden hayat buluruz ama biz tekrar diriltilecek değiliz.” (Muminun 37).

Bazı meallerde “nahyayaşarız” olarak verilmektedir. Ayette önce ölüm zikredildiği için yaşam anlamını da verilse bununla ölümden sonra yaşam kasdedilmektedir. Prof. Bayındır da videosunda bunu kasdetmektedir.

Yani neresinden bakarsanız bakın Muminun suresinin reenkarnasyonu reddettiği bomboş bir iddiadır.

Bu arada reenkarnasyon karşıtları berzahın Peygamberden rivâyet edilen bir hadise göre (Buhari; Cenaiz 90) dünya ile âhiret arasındaki şeyin adı olduğuna dikkat çekmektedirler. Öncelikle tüm hadisler gibi sözkonusu hadisin güvenilir kaynaktan olup olmadığı tartışılır. Olsa bile Kur’an ayetleri ile örtüşmesi şart olup Kur’an ayetlerini kendi içerisinde anlamak en doğrusudur. Ölen insanın  reenkarne oluncaya kadar madde dışı bir ortamda bekleyeceği zaten akla uygundur. Bunun adına isterseniz berzah deyin. Bu Kur’an dilinde “gayb”dır. Yani bilinmeyendir. Bizi ilgilendiren bu dünyada ne olduğudur. Dünya dışı alemi, öteki alemi de düşünebilir, araştırabiliriz, kendimize göre bir sonuca da varabiliriz. Hatta bunu yapmamız gerekir. Ama bu  tahminden öteye geçemez. Aşağıdaki Kur’an ayetine göre bilinmeyeni bilmemiz mümkün değildir.

De ki Göklerde ve yerde, Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Hayır, onların bilgileri âhiret konusunda yetersiz kalmıştı. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadırlar. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler.” (Neml 65-66)  

Prof. Yaşar Nuri Öztürk Kur’an’daki İslam  kitabında söz konusu Muminun Ayetlerini bir başka açıdan yorumluyor:

“Bu ayetlerde dünyaya tekrar geri dönmek isteyenlere ret cevabı verildiğini görüyoruz.
Bu, reenkarnasyonun olmadığına değil, olduğuna kanıttır. Dünyaya sürekli geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu istekleri reddediliyor. Elbette ki dünyaya tekrar dönmemesine karar verilenlerin bu istekleri reddedilecektir. Ama bu onların daha önce reenkarne olmadıklarını veya başkalarının dünyaya tekrar gönderilmediğini ifade etmez; geri gelmenin herkes için kural olmadığını belgeler.”

Süleyman Ateş`e göre, bu iki âyette ruhun tekrar dünyasal bedene döndürülemeyeceği manası çıkabilir ise de; ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil, tekrar bedenleneceği zamana kadar bir geçit, yani bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Âyette ruhun ba`s olunacağı kesindir. Ancak Ateş`e göre, bu ba`s hemen ölümün ardından değil, belli bir zaman aralığından sonra olacaktır. Ateş, âhiret bedenlenmesinin muhakkak olduğuna inanmakla birlikte şu soruyu kendi kendine sorar: “Acaba bu âyette olgunlaşmamış ruha bir kez daha dünyada bedenlenme fırsatının verileceği anlatılmış olamaz mı?” Ateş bu ihtimalin her zaman için var olduğunu savunmuştur.

_______________________

Görmediler mi, kendilerinde önce nice nesilleri helak ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler. E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn(yerciûne).” (Yasin 31)

Burada yok edilen milletlerden kavimlerden bahsediliyor. Bütün tefsirlerde “kuruni” nesiller, kavimler olarak tercüme edilmiş. Bunda bir sorun yok. Hum ileyhim lâ yerciûne: onlar onlara dönemezler, yani onlar tekrar kavim-millet olamazlar deniliyor. Bunun reenkarnasyon ile hiçbir ilgisi yok. Kavimler-milletler reenkarne olmaz, biz aksini mi söylüyoruz, ruhlar reenkarne olur.  Reenkarne oldukları zaman da isteseler yok edilen kavimlere dönemezler. Ayet ayrıca buna da işaret ediyor.

______________________________________

Orada, ilk ölüm dışında ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.” Lâ yezûkûne fîhel mevte illel mevtetel ûlâ, ve vekâhum azâbel cahîm(cahîmi).” (Dühan 56)

Burada “El ula”: “ilk”olarak çevrilmiştir, halbuki “evvelki” olarak da çevrilebilirdi. Örnek; Muhammed Esed meali; “ve orada önceki ölümlerinden sonra (başka) bir ölüm tatmayacaklar”. Onlardan kasıt müttekiler yani takva sahipleri, korunup sakınanlar, Allah’ın iyi kullarıdır, Sure’nin önceki ayetlerinde açıklanmıştır:

Korunup sakınanlar, güvenli bir makamdadır” (Dühan 51)

Hiç kuşkusuz, ayrım günü, hepsinin buluşma zamanıdır/buluşma yeridir. İnne yevmel faslı mîkâtuhum ecmaîn(ecmaîne) Bir gündür ki o, dostun dosta yararı olmaz. Onlara yardım da edilmez.. (Dühan 40-41).

Bazı tefsirlerde ayrım günü yerine hüküm günü olarak yer almaktadır. Ancak ayet kelimesi bellidir. “Yevm el faslı: ayrım günü”. Ayetleri bir bütün olarak ele aldığımıza Allah’ın iyi kulları bir gün gelecek evvelce olduğu gibi artık bir daha reenkarne olmayacaklar, ölümü daha fazla tatmalarına gerek kalmayacak, maddi alem dışında kendilerini çok güzel şeyler bekleyecek ki bunların neler olduğu diğer ayetlerde anlatılmış.

_______________________________

Kur’an’ın başka ayetlerinde de geriye dönülme olarak çevrilen ifadeler mevcuttur. Ancak bunlar yaşanılan hayattaki yaşanmış noktaya geri dönüştür, ki bu zaten mümkün değildir ve renkarnasyonla ilgisi yoktur.

Nice kez geldim gittim delim sûret yarattım
Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim.
Ben bu sûretten ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim.

________________

“Feryat edip dururlar orada: “Rabbimiz, çıkar bizi de önceden yaptığımızdan başka şey yapalım. Barışa ve hayra yönelik iyi bir iş yapalım.” Sizi biz, öğüt alanın öğüt alacağı bir süre ömürlendirmedik mi? Uyarıcı da geldi size. Hadi, tadın bakalım azabı! Zalimler için hiçbir yardımcı yok artık.” (Fatır 37)

Ayete göre yeni bir imkân verilmesini isteyenler, daha önce yeterli süre verildiği cevabını alıyorlar. Yeniden dönmenin imkansız oluşundan değil. Bu açıkça yazılı. Ayette ömür kavramı insanın tekâmülünü tamamlaması için gerekli olan süre anlamında kullanmaktadır. Sürenin dünyaya kaç kez gelmekle tamamlanacağını Allah bilir. Kişinin mahşer hesabı bu sürecin tamamlanması sonunda görülecektir. Bu arada Ayette iddia edildiği gibi ret cevabı yok. Belki bu azabı çektikten sonra tekrar bedenlenecekler. Ayette bu belli değil.

Ölen insan ruhunun bir erkek ve kadının cinsel ilişkisi sırasında kadın rahminde döllenme ve sonrasında gebelik, cenin ve doğum süreçlerinden geçerek yeni bir bedende “yeniden” dünyaya gelmesi olan reenkarnasyon ile ölen insan ruhunun “tekrar” kendi dünyasal bedenine döndürülmesinin (dirilme) birbiriyle ilgisi yoktur. Kur’anda insanların öldükten sonra pişman olup keşke imkan verilse de ölüm anına (yani aynı bedene) geri dönsek biraz daha yaşayıp hatalarımızı tamir etsek dileğinde bulunduklarına ancak “dirilmenin” imkansız olduğuna değinir.

Peki, ruhun aynı vücuda dönüşü mümkün müdür?

Fiziki bedende “tam ölüm” gerçekleşmemişse halk arasında dirilme de denilen hayata dönme imkanı vardır. Bazen tıbben öldü denilen ve aletlerle suni şekilde yaşatılmaya çalışılan insanların çok ekstrem durumlarda hayata geri döndükleri olmaktadır. Ancak tıpta buna dirilme denmemektedir. Bazan medyada görürüz, öldü diye morga, tabuta konanlar hareket etmeye başlarlar: TIKLAYIN. Bu konular ayrı yazılarımızda araştırılmıştır. Okumak için lütfen tıklayın: http://bpakman.wordpress.com/dunya/neo-spiritualizm-nedir/oteki-tarafa-gidip-gelenler/

Not: Kur’an’da reenkarnasyona işaret eden ayetler için TIKLAYIN1 ve TIKLAYIN 2_________________

Bülent Pakman, Eylül 2011.  Son güncelleme Ocak 2014. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden kısmen veya tamamen alıntılanamaz.

Reenkarnasyonla ilgili yazılarımız:

Reenkarnasyon yoksa Allah’ın adaleti de yok

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , | 6 Yorum

Azerbaycan’da Türk Dizileri

Türk Dizileri

Azerbaycan’da TV’lerinde 2007 yılından önce Rus dizi ve filmleri yasaklanmışken  2009 yılına kadar Türk televizyon dizi ve filmleri sıklıkla ve Türkiye Türkçesi’nde yayımlanmaktaydı. Azerbaycan’ın RTÜK benzeri kurumu Milli Radyo Televizyon Şurası’nın Başkanı Nuşirevan Meherremli o zamanlarda yaptığı açıklamada, Türkiye Türkçesi’ni yabancı dil olarak görmediklerini, aşırıya kaçmamak kaydıyla televizyonlarda Türk dizi ve filmlerinin Türkiye Türkçesi’nde yayımlanabileceğini belirterek, “Yasak söz konusu değil ama sınırlama gerekiyor. Çünkü Azerbaycan televizyonları işin kolayına kaçıp‚ kolay olanı yapıyorlar. Türkiye’den ucuza aldıkları dizi ve filmleri telif ödemeden yayınlıyorlar. Azeri kültürüne para harcamaktan kaçınıyorlar. Bu konuda televizyonları uyardık” demişti.

Buna rağmen 2008 yılı sonunda, yılbaşından birkaç gün önce, Milli Radyo Televizyon Şûrası, “televizyonlarda dizi, film ve programların 1 Ocak 2009′dan itibaren Azerbaycan Türkçesi’nde yayımlanması” kararı aldı, Türk dizileri de bundan muaf tutulmadı. Özel televizyon yetkilileri de, Türkiye Türkçesiyle ilgili konunun net olmadığına ayrıca belirtilmediğine işaret edip, durum açıklığa kavuşturuluncaya dek Türk dizilerinin yayımlanmayacağını duyurdu. Dizi ve filmlerin yayınını durdurma kararında, söz konusu dizi ve filmlerin Azerbaycan Türkçesi ile seslendirilmesi sürecinin pahalı olacağı düşüncesinin önemli rol oynadığı ifade edildi. Nuşirevan Meherremli, bu kez haftada kırk saati bulan Türkiye Türkçesiyle yayınlanan dizileri, yerli ‘istihsal’i öldürdüğü gerekçesiyle sırf Azerbaycanlı yapımcıların yerli diziler üretebilmesi için yasakladığını söyledi. Türk dizi ve programlarının tamamen yayından kaldırılmasının hem özel hem de kamu televizyonlarını zora soktuğunu kabul eden Meherremli; “Hazır olmalıydılar. Biz onları uzun zaman önce uyarmıştık. Türkiye’den dizi almayı fazla abarttılar. Bazen haftada kırk saat Türkiye Türkçesiyle yayın yapıyorlardı. Yasak konusunda kanalların özleri günahkârdır.” dedi. Sonuçta gösterimde olan “Kurtlar Vadisi Pusu”, “Tek Türkiye”, “Hırsız ve Polis”, “Yaprak Dökümü”, “Yabancı Damat”, “Arka Sokaklar”, “Bir İstanbul Masalı”, “Aşka Sürgün”, “Melekler Adası” ve “Beşinci Boyut” gibi diziler yarım kaldı.

Ancak asıl mesele, daha önce Rusçanın tesiri altında kalan Azerbaycan Türkçesinin Türkiye Türkçesinden de fazlaca etkilenmeye başlıyor olmasıydı. Bakü Zaman Gazetesi Temsilcisi Enes Cansever, “Azerbaycan Türkçesinin yarınları ne olacak?” endişesine dikkat çekiyor. Öyle ya, beş yaşındaki bir Azerbaycanlı Türk çocuğu bile Türkiye Türkçesiyle konuşabiliyordu artık. Kendi dilini geliştirmek isteyen Azerbaycan, ekranlardan önce Rusçayı sonra Türkiye Türkçesini kaldırıyor. Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Resuloğlu, iki dili yakınlaştıran dizilerin yasaklanmasını doğru bulmuyor; ama dil alışverişinin karşılıklı olmasını şart koşuyor.

Şubat 2009′da Azerbaycan Milli Meclis oturumunda Milletvekili Siyavuş  Novruzov Meclis’te söz alarak Türk dizilerin dublajına gerek olmadığını söyledi. Azerbaycan Milli Televizyon ve Radyo Konseyi’nin konuyla ilgili kararını eleştiren Novruzov, bu duruma İngiltere ve ABD’nin dil farklılıklarını örnek gösterdi. Azerbaycan milletvekili bu iki ülkenin farklı İngilizce konuşmasına rağmen televizyon yayınlarında dublaj yapılması gibi bir zorunluluğun olmadığını ve bu şekilde yasakların bulunmadığını belirtti. Novruzov, “Bizim bayrağın üzerinde Türk olduğumuzu gösteren mavi renk var. Ancak Türk dilinin anlaşılmadığı söyleniyor. Sorun Türkçe anlamayanın kendisindedir. Gitsin soyunu araştırsın ne olduğunu öğrensin.” diye sert tepki gösterdi. Novruzov ayrıca MTRK’ya konuyu yeniden ele alma ve Türk dizilerinin yayınlanmasına getirilen yasağı kaldırma çağrısı yaptı.

WikiLeaks’te Ağustos 2011 de yayımlanan belgeler ise, Türk dizilerine yönelik ambargonun kaynağının, doğrudan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev olduğunu gösterirken, esas nedenin ise başörtüsü sorunu olduğunu belirliyor. ABD Bakü Büyükelçiliği’nce hazırlanan 23 Ocak 2009 tarihli kriptoda, ABD’li yetkiliyle Aliyev arasında yapılan görüşmenin özetine yer veriliyor.

Aliyev bu görüşmede, Türk dizilerine yönelik ambargonun, “İslamcılık” korkusundan kaynaklandığını söyleyerek, dizilerde kadınların başörtüsüyle gösterilmesinin, kendilerini rahatsız olduğunu aktarıyor. Belgede, Aliyev’in şu sözlerine doğrudan atıf yapılıyor: “İranlılar, kadınlarını kapatırken gülüyoruz; ama insanlar, Türklerin de kadınlarını kapattıkları görülürse bu ciddiye alınabilir.”  Aynı belgeye göre Aliyev, televizyon yöneticilerinden “gayrıresmi bir istek”te bulunarak, bundan sonra yayınlara başörtülü kadınların davet edilmemesini talep etmiş.

Ancak bu hiç de inandırıcı değil. Öyle ise Azerbaycan kablo TV sisteminde sürekli türbanlı görüntülere yer veren, sürekli Fethullah cemaatinin propagandasını yapan STV ne arıyor? O zamandan beri Azerbaycan TV’leri yabancı filmleri dublaj yaparak yayınladıklarına göre dublajın pahalı olduğu gerekçesi doğru değil. Bu kararın dil gerekçesiyle verildiği aşikar. Ancak halkın neredeyse tamamı Azerbaycan kablo TV’lerinde bulunan Türkiye TV lerinden ve Türksat uydusundan başta Kurtlar Vadisi olmak üzere yine Türk dizilerini seyrediyor, genelde dizilerden öğrendiği Türkiye Türkçesi ile konuşmayı çok seviyor.

1 Mayıs 2012 itibarıyla Azerbaycan TV’lerinde bütün yabancı diziler dolayısıyla dublajlı da olsa Türk dizileri de yasaklandı. Amaç yerli  dizi sektörünü geliştirmek. Yabancı filmler dublajlı olarak gösterilmeye devam ediyor. Ancak Azerbaycanlılar kendi yerli dizilerini pek beğenmiyorlar. Azerbaycanlıların bir kısmı dublajları iyi anlayamamaktan şikayetçiler. Financial Times’da yayınlanan bir makale de bu görüşümüzü teyit ediyor: TIKLAYIN. Öte yandan bu karar Türkiye medyasında “Hani ‘İki devlet bir millet’tik? Hani kardeştik? Kardeş kazığı. Gardaştan Türk dizilerine yasak” tepkileri ile karşılandı. OKUMAK İÇİN TIKLAYIN Azerbaycanlıların bir bölümü Türk seriallerini (dizilerini) yine uydudan, kablodan, TRT1 de ayrıca karasal yayınla izleyebiliyorlar, Türkiye Türkçesi ile. Ancak herkesin bu imkanı yok ayrıca bu kararla Türk dizi sektörü parasal kayba uğramış oldu.

Bülent Pakman 2011-2012. İzin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz.

Wikileaks belgelerine ait bilgiler http://www.hurriyet.com.tr/planet/18643349.asp den alınmıştır.

 

Bloğumdaki yazılar izin alınmadan, aktif link verilmeden yayımlamaz, alıntı yapılamaz.

AZERBAYCAN GÜNLÜKLERİ:

Türk vatandaşlarına Bakü’ye gelmeden önce yardım için şahsi görüşler yanında bazı bölümleri kaynakları verilmiş yorumlu-yorumsuz alıntılarladerlenmiştir.   Tenkidi (eleştirel) ya da başka hiç bir amacı yoktur. Ülkenin yaşamakta olduğu hızlı gelişim sonucu çok şeyin zamanla değişerek güncelliğini yitirmekte olduğu da göz önüne alınarak burada yazılan herşeyin doğru ve aktüel olduğu düşünülmemelidir. Kelimelerin çoklu anlamlarında ve ifadelerde tam bilgi sahibi olunmadan değerlendirmeler yapılması yanlış anlamalara sebep olabilir.

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Dünya içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Suudlaştırma

Suudlaştırma (Saudization)

2010 rakamlarıyla 27.1 milyon toplam nüfusa sahip, bunun 8.4 milyonu yabancı olan Suudi Arabistan’da işsizlik oranı 2007 de erkeklerde % 9, kadınlarda % 28 olunca kraliyet eğitim yoluyla işsizliği azaltmaya karar verdi. Daha önce 1990 da uygulamaya konmuş olunan işgücünü Suudlaştırma (Saudization) politikası çerçevesinde çalışanların Suudlulardan oluşma oranı % 30′a çıkarıldı. Ancak bu fiiliyatta % 10 dan ileriye gidemedi. Bunun üzerine 10 Eylül 2011 den itibaren uygulanmak üzere “Nitakat” adı verilen yeni bir yöntem benimsendi. İş kategorileri 164′e ayrıldı. Herbirinin çalıştırması gereken Suudlu oranı tesbit edildi. Buna uymayan Suudi şirketleri kırmızı, sarı, yeşil ve üstün şeklinde kategorize edildi. Suudizasyona uyanlar mükafatlandırılacak, uymayanlar cezalandırılacak. Kırmızı ve sarı şirketler olarak adlandırılanlar tesbit edilen kota altında Suudlu çalıştıranlar olacak olup bunların yeni yabancı işgücü vizesi alabilmesi ve mevcut yabancı işçilerin oturumlarını (ikame) uzatabilmesi riski doğacak. Kırmızı şirketler 27 Kasım 2011 e kadar durumlarını düzeltmedikleri takdirde yeni vize kotası alamayacaklar, eskilerini uzatamayacaklar, sarı şirketler ise yeni vize kotası alabilecekler ama sadece 2011 itibarıyla 6 yıldan az bir süredir çalışmakta olan elemanlarının çalışma izinleri uzatılacak.

Suudluların taban ücreti 4000 SR (1066 $). İş etikleri olmadığı ve eğitimsizlik, kalifikasyonsuzluk, deneyimsizlikleri açısından çoğu beş para etmez, yabancı şirketlerin uzun çalışma saatleri onlara hiçbir şekilde uygun değil, bu yüzden pasaport ve diğer devlet dairelerinde iş takibi dışında pek çalışmıyorlar, çalıştırılmıyorlar bankamatik elemanları olarak nitelendiriliyorlar. Şirketin kendilerini istihdam etmek zorunda olduklarını bilerek ayda bir gelip maaşlarını alıyorlar, başka bir halt etmiyorlar.  Canları istediği zaman, habersiz işi bırakıp gidiyorlar, sözleşmeye uymayı akıllarından geçirmiyorlar.

Bülent Pakman, Eylül 2011.

Twitter Widgets Facebook Widgets

Bakü Ofis 2011Bülent Pakman kimdir   http://bpakman.wordpress.com/pakman/

Orta Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Oruç ne zaman başlar?

Sahur ne zaman biter oruç ne zaman başlar?

Bilindiği gibi oruç tutmak için genelde sahura kalkılır. Türkiye’de uygulamaya göre sabah ezanının okunmasıyla artık birşey yiyilip içilmez, oruç başlamış olur.  Peki, bu uygulama doğru mudur? Gelin birlikte inceleyelim.

Günümüz ilahiyatçılarının ve ilahiyat hocalarının hocası Hüseyin Atay’a göre oruç güneşin doğması ile başlar. Gerekçesi sabah namazı güneş doğuncaya kadar kılındığına göre oruç vakti de güneşin doğuşundan sonra başlamalıdır şeklindedir. Yani güneş üst yuvarlağının uç parçası ufukta görününceye kadar yenebilir, içilebilir. Ancak bu görüş uygulanmamaktadır. Yani güneş doğmadan önce oruç başlatılmaktadır. Peki ne kadar zaman önce? Bu konuda başvurulması gereken tek kaynak olan Kur’an’da çok açık ve kesin bir ayet bulunmaktadır:

 “Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu akşama kadar tamamlayın. …kulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumul haytul ebyadu minel haytıl esvedi minel fecri, summe etimmus sıyâme ilel leyli (Bakara 187)

Bazı tefsirlerde “iplik” yerine “çizgi” geçer. Bu ayete göre oruç güneş doğmadan az bir süre önce başlar. Peki bu az süre ne kadardır, daha doğrusu “tanın kara çizgisi ile ak çizgisi” nasıl ayırt edilebilir?

Tan gecenin alaca karanlığında güneş doğmadan az önce beliren aydınlık zamanıdır. Tan çeşitlidir; yalancı tan, astronomik tan, imsak tanı, denizci tanı ve sivil tan gibi. Fazla kafa karıştırmamak için bunlardan sadece konumuzu ilgilendiren üçünü ele alacağız.

ASTRONOMİK TAN (Astronomical twilight):

Astronomik Tan – ufuk karanlık

Atmosferin üst tabakasında oluşan ve yıldız gözlemini engelleyen tandır. Sabahleyin güneş ufka 18°’den fazla yaklaştığı zaman başlar, akşam ise ufkun 18° altına indiği zaman biter. Bu, astronomların tanıdır. Güneş ışınları yerden yaklaşık 400 km. yukarıda bulunur. Resimden de görülebileceği gibi bu sırada ufuk tam karanlıktır. Diyanet İşleri Başkanlığına göre sahur bu zamanda önce sona erdirilmeli oruç başlatılmalıdır. Takvimler ise orucu bu zamandan da önce başlatmaktadırlar. Peki bu anda güneşin doğacağı lokasyonda yani ufkun doğu tarafında herhangi bir ışık, aydınlık, çizgi var mıdır? Yoktur. O halde bu an Kur’an Ayeti Bakara 187′ye uymamaktadır. Astronomik tan günümüzde sadece uzay çalışmaları yapanları ilgilendirmektedir.

SEHER VAKTİ (Yalancı Tan, fecr-i kazib)

fecr1Seher vakti Doğu ufkuna ilk ışıkların gelmeye başladığı gündüz ışıklarıyla gece karanlıklarının karışmaya, gündüzden işaretlerin ortaya çıkmaya başladığı başladığı vakittir. Sabaha yakın doğuda, çok yukarlarda başlayan aşağıya doğru dikine beliren, üstü parlak, altı ufuk çizgisine inmeyen aydınlıktır. Ufuk çizgisi bu sırada karadır.

ferc3Bir müddet sonra ufkun alt tarafında enlemesine kalın bir kırmızı çizgi koridoru oluşuyor. Bu kızıl çizgi kuşak ufku yarıyor (fecr). “Fecera” yarmak demektir. Ufuk çizgisi hala kara. Bu fecr zamanı henüz oruca başlama zamanı değildir. İnsanlar bu aydınlanmaya aldanıp oruca başlayabilirler.

Cabir bin Abdullah, Hz. Muhammed’in şöyle bir hadisini rivayet etmiştir:
“İki fecir vardır; birine kurt kuyruğu denir, fecr-i kâziptir; yukarıya doğru olur, ufka yayılmaz. İkinci fecir ufka yayılır, dikine gitmez .”

İMSÂK TANI (Fecr-i sâdık, gerçek fecir) :

Orucun başlama anı

Yoğunlaşan Güneş ışınlarının doğu ufku boyunca yayılarak net bir görüntü verdiği andır. Gözlemlere göre bu sırada güneş, ufkun 10° altında olur. Yoğun ışınlar, önceki kırmızı kuşağa ilaveten ufkun üst tarafında beyaz bir hat oluşturur. Altındaki kara parçası ise siyah bir hat gibi görünür.  O halde bu zaman hem siyah hem beyaz çizgisi ile Kur’an Ayeti Bakara 187′ye tam tamına uymaktadır. Oruç tutacak kişi, bu iki hattın, çıplak gözle net olarak ayırt edilmesiyle birlikte artık yemez içmez, oruca başlar.  Bu anda çevredeki cisimler net olarak görülemez. Sabah namazının zamanı da bu anda başlar.

Güneşin doğuşu

Güneşin doğuşu

Biraz sonra güneşin 4 derece daha yükselmesiyle çevredeki cisimler net olarak görülebilecek en parlak yıldızlar da görülebilecektir.  Ondan sonra da güneşin üst yuvarlağı ufukta görülmeye başlar ve güneş doğar. 

Peki bu kadar net bir ayet varken neden oruç çok önce tam karanlıkta başlatılır? Eskiden çıplak gözle yapılan gözlemlerle oruca başlanırdı. Diyanet emniyetli  tarafta kalmak için  18° olan astronomik tanı, 19° ye çıkarılmış sonra daha da emniyetli tarafta kalınmak için buna 2,5° eklenerek güneş doğu ufkuna 21,5° yaklaştığı zaman olarak imsak zamanı tesbit edilmiş ve gecenin ortasında oruca başlatılmıştır.  Emniyetli tarafta kalınmak istenmesinin sebebi gerçek imsak tanının yer ve yüksekliğe göre, yılın günlerine değişmesidir. Örneğin İstanbul’da Pendik ile Silivri arasında ve de yüksek-alçak yerlerin her biri için yılın her gününde imsak tan zamanı ayrıdır. Bu nedenle emniyetli bir zaman alınmıştır. Ama bu zaman nedense gerçek zamanın çok öncesine ait yani çok emniyetli olarak seçilmiştir. Bu iki zaman arasındaki fark yerine ve yılın günlerine göre değişmektedir. 2011 yılında Türkiye’de  bu farkın 40-50 dakika olduğu hesaplanmıştır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı 1983’te bu ihtiyatları kaldırarak oruca başlama vaktini 18°’ye indirmiş ama bu çoğu takvimlere yansıtılmamıştır. Diyanet’in 2013 yılının Ramazan ayında yaptığı açıklamaya göre ülkemizde yayınlanan bazı takvimler temkin süresini kullanmaya devam ettikleri için imsak vaktini Diyanet takviminden 20 dakika bazıları ise bir saattten fazla zaman önce vermektedirler.

fecr aİsteyen orucunu bu takvimlere veya Diyanet imsakiyesine göre erken başlatabilir. Erken başlamanın sakıncası geceyi ikiye bölmesi ve tekrar yatıp uyuma gerektirmesidir.

fecr4Orucunu yukarıda açıklanan Fecr-i Sadık’a yani Kur’an ayetine göre başlatmak isteyenler ya doğu ufuk çizgisini görebiliyorsa ve hava açıksa gözlemle ya da aşağıdaki linke tıklayıp indirebilecekleri bütün şehirlerin imsakiyelerine göre sahur yapabilirler:

http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://susem.org/wp-content/uploads/2013/07/iller.rar

Bu imsakiye 4 dakikalık emniyet payı ile tesbit edilmiştir. Her yıl yenilenecektir.

1538647_10152168197009594_2091136966_nGüneşin hiç batmadığı ya da doğmadığı yerlerde de ne olacağını merak ediyorsanız izleyin:

Kaynaklar:

 http://www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imsak-vakti.html

http://www.internethaber.com/diyanetten-imsak-sorusuna-sert-yanit-560901h.htm

v.b.

Bülent Pakman Ağustos 2011. Güncelleme Temmuz 2013. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.

Twitter Widgets Facebook Widgets

mekke 008Bülent Pakman kimdir    http://bpakman.wordpress.com/pakman/

İnanç içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın